Bunları itiraf etmek için çok geç kaldınız arkadaş!..

4 Mart 2012

Bir ülkenin demokrasi standartları, kampanya, kumpanya, promosyon ve provokasyon dönemlerinde değil, kampanya, kumpanya, promosyon ve provokasyonun olmadığı günlerde belli olur...Mağdurun ve mağrurun kimliği “güç sizden yana tavır almadan” bellidir...Demokrasi, güç sizin yanınızda yer almadan standardını benimsiyorsanız demokrasidir... ..Kolaydır, Başbakan “28 Şubat’ın hesabını verecek herkes” dedikten sonra, itirafçı kesilmek, hesap sormak yönünde büyük etik mücadelelere girmek, eteğindeki kanları temizlerken, taşları döktüğünü gevelemek... ***Şimdi herkes çıkmış “Bana da şunu yapmışlardı” diyor...Marifet değil, “Bana da bunu yapmışlardı” demek...Mağduriyet hiç değil...Mağdursan mağdurluğunu bileceksin...Eğilmeyeceksin zamanında...Direneceksin icabında...Seni rezil etmeye çalıştıkları günlerde, itibarsızlaştırmak için ellerinden geleni ardlarına koymadıkları süreçlerde, sivil toplum örgütlerine egemen, kurumlar üzerinde etken oldukları günlerde sesini çıkartacaksın, tarihe bir not düşmeye çalışacaksın arkadaş!..***Mağdur olurken ne yaptığınızı görecektim önce bir...İstifa etmeye zorlanırken, niye istifa etmeye direnmediğinizi öğrenmeliyim önce bir...Torba açıldı, herkes dökülüyor ve döktürüyor...Ben de “dökülenleri ve döküntüleri” izliyorum...Melanet, garabet, kelime-i dehşet, felaket ve kıyamet; arka arkaya arz-ı endam etmektedir...Çok iyi ve çok güzel... Ey millet, o insanlara bunlar yapılırken, size bizzat acı tattırılırken, herkes çaresizlik içinde kıvranırken nerdedeydiniz acep?..Neden sesiniz çıkmadı?..“Böyle demokrasi mi olur” diye haykırmadı?..“Baskıyla, tehditle şantajla bizi susturuyorlar” diye seslenilmedi?..“Şantaj yapılıyor, zorla istifa talepleniyor, kanunlar geçsin diye üzerimize adamlar salınıyor, fotoğraflar sakilleştiriliyor, aileler itibarsızlaştırılıyor, bizler hiçleştiriliyor ve zavallılaştırılıyoruz?..”Neden bunları demediniz acep?..***Demokrasi, mağdura mağduriyet tattırıldığında, “Hop dedik dur bakalım arkadaş” demesini ya da direnişini göstermesini bilmektir...Hadi başkasını geçtim, bizzat kendinize bir şantaj yapıldığında, sindirildiğinizde, susturulduğunuzda, sessizleştirildiğinizde, yalnızlaştırıldığınızda, zavallılaştırıldığınızda bir nefes vermek bir direnç göstermek, mütevazı bir direnişte bulunmak değil midir?..“Güç”ün, bir gün gelip hadi konuşun demesini mi bekleyecektiniz?..Sesini çıkartmayıp şantaja boyun eğenlerin, söylenenleri dinleyip, korkup kös kös uygulayanların, kendilerini hatırlatacak bir şeyi yoktur...Kolaydır; Başbakan söyledikten sonra, itirafçı kesilmek, geçmişten hesap sormaya yeltenmek, kendi zaliminden devr-i sabık yaratmak...***Zalimler zalim değildiler demiyorum haşa...Dediğim “mağdur edebiyatı bile güçlüye dayanılarak yapılmaz...”Arkası ince, sırtı şeffaf gözükenler, psikolojik, sosyolojik, aritmetik, simetrik, asimetrik ve geometrik harekatlarla tarumar edildiler geçmişte, yalan yok...Sadece siyasi olsa iyi; ticari, mesleki ve insani...Fakat bunları itiraf etmek için çok geç kaldınız arkadaş...Siyasi olarak değil, hayati olarak, mesleki olarak, insan olarak yapayalnız kaldığımız günlerde sizler arkalarına sırtı kalınları almış, “onaylanmış mağdurlar” peşinde koşmaktaydınız...Etik değil desem, kelime hoşunuza gidecek size sempatik gelecek...İyisi mi yaptığınız “ahlaklı değildi” diyeyim de en azından sözlük anlamı olarak “ahlaksız” aklınıza gelsin...Başbakan “yüzleşelim” dedikten sonra yüzleşmeye çalışmak için rol kapmak, fazladan mağduru oynamak, mağduriyet durumundan istifade geçmiş ittifaklarınızı unutturmak, güçlünün önünde eğilmekten mütevellit topladığınız parsaları es geçmek ahlaklı değil arkadaş... Gerçek ve sesi çıkmayan mağdurların ızdırablarından mülhem acılara hoparlör olduğunu söyleyip rant toplamaya çalışmak makbul bir iş değil arkadaş!..***Ve sen...Zalim düzene sırtını yaslayan, hissiyatı bol, zalim sistemden onaylı, dokunaklı mı dokunaklı, romantizm esanslı arkadaş...Sen de mağdur sayılabilir misin acep?..Mağdurlar teker teker yalnızlaştırılıp, itibarsızlaştırılırken, zalim düzeni görmezden gelip, “onaylanmış mağdurlara sığınak olan mütebessim arkadaş”, sen bu aralar ne pozisyonlar tutmaktasın acep?..Şimdi herkes mağdur...Geçmişlerine flashback’ler yaparak, “Mağduriyet topla benim için” şarkısı söyleyerek, mağduriyet toplamaktalar...***Kolay tabii...Güç ve iktidar, “kim mağdurdu” diye sorduktan sonra, medya mağduru olarak ortaya çıkmak...Mesele, onun sorulmadığı günlerde, o mağduriyetlerini, acılarına katık yapıp, onurlarını satmayanlardan olabilmek...İki kuruşluk kariyer uğruna kalemini, mikrofonunu ve siyasi itibarını yok farzetmeyenlerden biri olarak yaşayabilmek...Askeri, sivil, ticari, mesleki darbe yemiş fakat yenilmemiş olabilmek... Güçlü tekellerin, siyasi ve ticari merkezlerin, borusunu öttürmeden tek başına bir ağaç gibi tek ve hür olabilmek...***Sizlere gelince her daim güçlünün yanında iş tutan “itirafçı yardakçılar...”Siz hiçbir zaman mağdur olamayacak kadar fırsatçı ve oportünistsiniz...Kimyanız uygun değil bir kere mağdur olmaya...Sesinize boğuk bir romantizm, tavrınıza cool bir oportünizm, yüzünüze buruk bir pesimizm katsanız da siz tanınıyorsunuz arkadaş...Farkındasınız ki; mağdur olamayacak kadar fırsatçı bir kimyadasınız...Fiziğinizi değiştirseniz de kimyanız mutlaktır...Mağduriyetten muzdarip falan değilsiniz; hiçbir zaman da olmadınız...Gücün karşısında uçuşan kölelersiniz... Mağduritenizin menşei, “mağdur itirafçılar” kisvesi altındaki görünmez köleliğinizdir sizin...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜPLATON’UN ÖLÜM DÖŞEĞİ...“Platon ölüm döşeğindeyken, bir arkadaşı kendisinden hayatının bütün çalışmasını, ‘Diyaloglar’ı özetlemesini istemiş...Platon derin derin düşündükten sonra, sadece üç kelimeyle cevap vermiş...‘Ölüm talimi yap...’Eski düşünürler, Platon’un söylemek istediğini başka şekillerde ifade ederler...‘Ölüm çok yaşlıların olduğu kadar, gençlerin de gözlerinin önünde bulunmaladır... Böylece yaşadığımız her gün, yaşamımızın sonuna gelmiş, onu bitirmiş tamamlamış gibi düzenlenmelidir...’Bu size zamanın paha biçilmezliğini anımsatacak, daha zengin, daha bilge ve daha doyurucu yaşam sürmek için en iyi vaktin şimdi olduğunu hatırlatacaktır...Robin Sharma...”***Dün uzun yıllar önce feriştahını yaptığı bir işi yapmaya yeniden soyunup, bir süre sonra yaptıktan sonra ‘bırakmaya’ karar veren bir arkadaşımla konuşuyordum...Ona 25 yaşında yaptığı şeyleri 53 yaşına yapmaması gerektiğini söyledim...25 yaşında yaptığımız işleri, çoğu zaman para kazanmak için değil, kendimizi topluma ve çevreye kabul ettirmek için yapardık...O zaman önümüzde “sınırsız bir zaman vardı ve bunları yapmamız doğaldı...”Geçmişte yaptığımız bir işin aynısını yeniden yaparak CV’imizi anlamsız bir ibareyle kalınlaştırmamızın bir anlamı olmadığını söyledim ona...Geleceğe bırakacağımız şeylerin daha anlamlı olması gerektiğini aktardım ona...Artık ölümden sonraya, hayata katkı anlamında ne bırakacağımla meşgulüm...Geçmişte yaptıklarımdan daha fazla ve daha büyük şeyler yapmak istiyorum...Kariyer babında değil, ‘katkı’nın huzurlu tadında...*****İtiraf ediyorum Türk Lirası’nın yeni simgesini önce pek beğenmedim...Fakat dün gece yeni simgeyi çok farklı bir gözle gördüm...T’yi ve L’yi birarada kapsaması açısından gayet estetik...Bir para birimini gösteren sembol olarak durumun anlam ve ehemmiyetine uygun bir retorik...Dolar ve euro karşısında geri kalmayan bir simetri...Tebrikler...

Devamını Oku

97 Haziran’ında fiili askeri darbe söylentisi ve hükümetin istifası...

3 Mart 2012

Erbakan’la Tansu Çiller o günlerde, yeniden hükümeti kurmak için istifa etmişlerdi...Demirel, Erbakan’ın yerine Başbakanlığı Tansu Çiller’e verecek, Refah-Yol tersten yine kurulacaktı...Öyle olmadı...Demirel; ne Çiller’e ne Erbakan‘a bir daha görev vermedi...Erbakan’ın Yalım Erez hükümetine temsilci vermesi işi de suya düştü...1997’nin Haziran’ında hükümet istifa etmeden hemen önce, “Türkiye’de fiili bir askeri darbenin yapılacağı” söylentisi yayıldı...Bazı kulağı delik çevreler 97 Haziran’ının son günlerinde Türkiye’de açıktan bir darbe bekliyorlardı...Bunu da etraflarına söylüyorlardı...Daha da ileri gidelim...Bazısı Türkiye’yi terk etmeyi bile düşünüyordu...***Türkiye’in o Haziran günlerinde fiili bir darbe yaşama ihtimali ne kadardı?..Neler yapılmazsa darbe yapılacağı söyleniyordu?..Ne olmazsa darbenin rafa kaldırılacağı ima ediliyordu?..Hükümetin istifası metazori bir istifa olabilir mi?..Milletvekilleri Doğru Yol’dan neden teker teker istifa ettiler?..Metazori miydi, gönüllü istifalar mıydı onlar?..Ocak-Şubat aylarında akşam yemeği yediğim Necmettin Erbakan’ı çok sıcakkanlı fakat çok telaşlı gördüm...Siyaseti ve ülkeyi kontrol edemiyordu...***Kendini SHOW Haber Merkezi gibi tek tek güçlü televizyon ve gazetelere anlatırsa, bu durumu kendi lehine çevireceğini düşünüyordu...İtiraf edeyim...O akşam yemeğine kadar daha mesafeliydim Erbakan’a karşı...Gençlik koşullanmaları, ideolojik uzaklık ve siyasi duruş babında...Böyle olması doğaldı ve olabildiğince demokrattı...Sonuçta herkes her iktidarı sevmek ve övmek zorunda değil...“İktidarı neden sevmiyorsunuz” sorusu demokratik bir soru yerine geçemez elbette ki...Fakat şimdi geriye dönüp baktığımda...Hiçbir hükümeti, seçimlerden önce illa ki düşüreceğim diye bir kaygının içinde olmadığımı düşünüyorum...Belki ilk gençlik yıllarımda MC hükümetleri bir an önce gitse de üniversitelere can güvenliği gelse diye düşünmüşümdür...Sonrasında seçimle gelinip seçimle gidileceğine inandım hep...***Erbakan’la yediğimiz akşam yemeğinden sonra, onun için “üzüldüğümü” hatırlıyorum...Sanıyorum o akşam kırılma noktası olmuştu...Bir siyasi liderin seçim günü gelmeden düşürülmek istenmesine gönlüm razı gelmemişti...Şimdi itiraf etmemde bir sakınca yok...Siyasi olarak bana hiç yakın değildi Erbakan...İlk aylarda mebzul miktarda muhalefet de etmiştim, irticai gördüğüm hareketlere...Sonra o olayların bazılarının esasen “irticai değil, senaryovari” olduğu ortaya çıktı...O zaman kimse bunu bilmiyordu...Her neyse...Karşı çıktığım onca noktaya karşın...Hükümetin düştüğü gün, üzgündüm...Refah Partisi’nin kapatıldığı gün, kapatılmaya karşı bir konuşma yapmıştım haber bülteninin bitiminde...Demokrat Parti ve asılmaları örnek göstererek, ne kadar büyük yanlış olduğunu belirtmiştim...***Ben bir iktidarı ya da hükümeti sevmesem ve ona karşı çıksam da, onu seçimlerden önce yıkma hakkını kendimde görmüyorum...Ne bir insan olarak, ne de bir gazeteci olarak...Bu hakkı gasp etmiş olurum diye düşünüyorum...Yanlısı olmadığım iktidarı birileri seçim dışı yollarla düşürmeye kalktıklarında, sempati duymadığım iktidara yakın davranışa geçiyorum duygusal olarak...Olayı haksızlık olarak görüyorum...Refah-Yol’un düşürülmesinde böyle olmuştu...Onca muhalif haberlerimize rağmen, 28 Şubat’ta bizi takdir ve teşekkürle yad etmemeleri muhtemelen bu nedenden...Dışımda hazırlanmış bir projenin parçası olamıyorum maalesef, kusura bakmasınlar...Solcu ve özgür gençlik genetiğim, dışımda ve dışarıda hazırlanan projelerin mazbut ve makbul bir parçası olmamı engelliyor benim... Kendi özgür muhalefetim, dışardaki büyük projelerin öngörülmüş parçası haline gelirse, asaletim bozulmuş gibi hissediyorum...28 Şubat’ta takdir edilmemem bu “asalet takıntısından” olsa gerek...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜBİR MEDİTASYON SEANSI...Bugün Cumartesi...Yaşadığınız ağır sorunlar varsa, bunlarla baş edebilmek için sabah kısa bir meditasyon yapın...Meditasyon teknikleri hakkında bilgi edinmek istiyorsanız Deepak Chopra’nın Başarının Yedi Spiritüel Yasası kitapçığının sonunda yer alan meditasyon tekniklerinden yararlanabilirsiniz...Bu sabah ve hafta içinde ihtiyacınız olduğu sabahlar bunu yapmanızda sonsuz yararlar var...***Sonra Robin Sharma’nın şu sözünü düşünün...“Kendinizle olan ilişkinizi yeniden kurun...En derin ve en gerçek değerlerinizi tanıyın...Başkalarının size en değerli olduğunu öğrettiği şeyleri değil, sizin en değerli olduğunu hissettiğiniz tercihlerinizi ve önceliklerinizi tanıyın...Ve sahip olamadığınız bir şeyi veremeyeceğinizi bilin...Başkalarını sevmek için önce kendinizi sevmelisiniz...”*****YASAL TAKİBAT ALTINDA, DARBELERLE ENTELEKTÜEL HESAPLAŞMA YAPILAMAZ...Dün SHOW Haber Merkezi’ndeki editörlerimden biri, 28 Şubat hesaplaşmaları ile ilgili kopan fırtınaları soruyor bana...Ona şöyle diyorum...“28 Şubat süreci yargı tarafından soruşturulmaya başlandı...Yargı tarafından soruşturulduğuna göre ‘yasal takibat var’ demektir...Yasal takibat altındaki süreçlerde, düşünsel, entelektüel bir tartışma ve hesaplaşma yaşanamaz...Söyleyeceklerin, şüpheli kişileri yasal takibata sokacağından, onların sorgulanmalarına esas teşkil edeceğinden, konuştukların beyinsel bir fırtına yaratmaz...Savcılık veya polis ifadesi ile iddianame vazifesi görür...***Her sözün bir suç duyurusuna gerekçe, bir iddiaya destek, bir suç isnadına dayanak olur...Konuşanlar entelektüel bir hesaplaşmayı değil, korakor bir hesaplaşmayı, karakolluk bir yüzleşmeyi hedeflerler...Böyle günlerde ‘bunları neden yaptınız’ diye sorduğunuz şeyler, muhatabın cevabına vesile olmadan, savcının dosyasına malzeme olur...Söylediklerinizin savcı dosyasına malzeme olması ayıp değil, kötü de değil...Fakat savcı ve polis dosyaları için söylenecek şeyler başka, entelektüel bir darbe hesaplaşmasında soracağınız derin ve muhteviyatı kalın şeyler başkadır...Yargı süreçlerinde entelektüel hesaplaşmalar, sorgulamanın yerine geçerler...Yasal sonuçlardan muaf tutulan tartışmalar, ancak bereketli olurlar...”***Darbe ya da postmodern darbe süreçlerinde, yasal takibat altında “Asker ne yaptı?.. Hükümetten hangi bakanlar gitti, nasıl gitti?..” soruları bir polisiye romanın meramında ve kıvamındaki sorulardır...Oysa 28 Şubat tartışmasının analitik soruları şunlar olmalı:1) 28 Şubat’ta giden hükümetin yerine hangi hükümet geldi?..2) Giden boşuna gitmez... Yeni gelene yer açmak için gider...Gidenin nasıl gittiğinin ayrıntıları polisin işi...Gelenin neden geldiğini ve niye gideni gönderdiğini bulmak ise entelektüellerin ve siyasi analistlerin meselesi...***3) 28 Şubat’taki hükümeti kim istemedi?..4) O hükümetin istenmemesi ve düşürülmesinin tek nedeni “irticai” bir durum muydu?..Yoksa derin ve ekonomik nedenleri var mıydı?..5) 28 Şubat bir film olsa, oynayanları da rollerine göre kategorize edilse,askerler “yardımcı erkek oyuncu mu olurlar, baş erkek oyuncu mu?..”

Devamını Oku

28 Şubat'la ağır tutuklamalar olmadan hesaplaşalım...

2 Mart 2012

İyi ki 28 Şubat’ın Genelkurmay Genel Sekreteri gazetecilere, televizyonculara teşekkür ve takdir mektubu yazdı ve benim ismimi anmadı...Kendisine bana teşekkür etmediği için teşekkür ediyorum...Böylece 28 Şubat’la ilgili söyleyeceklerimi rahat bir şekilde söyleyebileceğim...Kendimle ilgili “mesajlar” veriyor duygusu yaratmadan, meselenin çözümüne yönelik saptamalar yapabileceğim...***Toplumun darbelerle yüzleşmesi güzel...Demokratik yönden hesaplaşması da... Doğrusu, yanlışı, sakıncası, bir daha olmaması şeklinde dersler çıkartılması, ibret alınması demokrasi açısından elzem...Fakat Yunanistan’ı darbelerden Avrupa Birliği’ne sokan Karamanlis‘in dediği gibi, “demokrasi intikam almaz, hatırlar...”Olaylardan 15 yıl sonra gazeteci avına çıkmak, “Şimdi kimler tutuklanacak, darbecilikten kimler içerde yatacak” diye toto oynamaya kalkmak, ayıp ve günah...Gazetecilere sürekli bir tutuklanma korkusu vererek, hayat yönetilmez...Üzerinden 15 yıl geçtikten sonra “Hadi bakalım darbecilikten içeri girmeye hazırlanın” tipi yaklaşımlar, hayatı normalleştirmez, insanları tazelemez, demokrasiyi sağlamlaştırmaz...“Hep bir hesaplaşma, hep bir tutuklama, hep bir geçmişten suçlu çıkarma” trajedisinin adı değildir demokrasi...Demokrasi ümittir, barıştır, tazelenmektir ve umutlu yarınlara yönelmektir...İnsanların içindeki umudu, heyecanı, neşeyi ve sevinci toptan yok ederek demokrasiyi güzelleşteremeyiz...***28 Şubat sonuna kadar tartışılmalı...Kim ne yaptı, niye yaptı, sivil hükümeti kimler niye devirmeye kalktı bu ortaya çıkartılmalı...Üstelik sadece askerler açısından değil, onları tetikleyen sivil güçler açısından da...Bu konuda açılan 28 Şubat dosyaları çok yetersiz...Çoğu deyim yerindeyse gerçek 28 Şubat’ı açmayı değil, örtmeyi amaçlıyor...Bunlar ortaya çıkartılmadan, kim niye hükümeti istemedi, düşürmeye kalktı ortaya dökülmeden meseleler hallolmaz...O dönemin suçluları, sorumluları bunun kara lekesini alınlarında taşımalı...Fakat hepsi o kadar...O utanç yeter...Sürekli tutuklamalara ve hapislere bir son verilmeli...Bu ülkede tutuklamalar ve hapisler azalmalı...Birileri sanıyorum sürekli yeni cepheler açtırarak, yeni düşmanlar yaratıyorlar...Onun kime ne faydası var açıkçası çözemiyorum...Fakat yolunda ilerleyen Türkiye’ye bir faydası yok...Darbelerden medet umanlar, siyasi veballeriyle baş başa kaldılar...Ülke olarak devam edelim yolumuza...İntikam değil, hatırlmaktır demokrasi...*****GÜNÜN ANLAMLI TESADÜFÜ!..BUNA TESADÜF DİYEBİLİR MİYİZ NUMAN BEY?..Hemen her gün bu köşede Robin Sharma, Deepak Chopra gibi bilgelerden “günün anlamlı sözleri”ni yazıyorum...Hayatta kalbinizi nasıl tutarsanız, hayatın da bir süre sonra size kalbinizde arzuladığınız şekliyle döneceğini söylüyorum...Böyle davaranırsanız “mucize arkadan gelecek” diyorum...Bugün size ibretlik olan ve mucize getiren bir olayı anlatacağım...İki aydır yaşıyorum bu olayları...Ne anlama geldiğini siz bulup çıkartın...En son söyleyeceklerime de iyi kulak verin...***1 Ocak’ta 2012’de HAS parti, Ankara İl Başkanlığı’nca hazırlanan bir suç duyurusu çıkartıyor...Medyaya gönderilen suç duyurusunda altı gazetecinin darbecilerle suç örgütü oluşturarak hareket ettiği iddiası yer alıyor...İsmi geçen gazeteciler “28 Şubatçılarla işbirliği yapmakla” suçlanıyor ve haklarında suç duyurusu hazırlanıyor...Bu altı gazetecinin isminin arasında benim adım yok...Bir süre sonra garip ve derin şeyler oluyor ve HAS Parti’nin bir başka suç duyurusu basına açıklanıyor...***16 Ocak’ta verilen belgede bu kez suç duyurusunda bulunulan beş gazetecinin ismi metinden uçuyor...O beş gazetecinin yerine ise araya kimler giriyorsa anlaşılmaz bir şekilde benim ismim konuveriyor... Şaka gibi bir şey...Niye beş gazeteci çıkıyor?..Niye benim ismim giriyor?..Niye belge apar topar el çabukluğuyla değişiveriyor?..Bunlar bilinmiyor...Bilinen 16 Ocak’taki belgede beş gazeteci uçuyor, yerine benim ismim giriyor...***Olayı ortaya çıkartıyor...“Ne oldu nasıl oldu da beş gazeteci uçtu onun yerine ben girdim” diye yazıyorum...Mehmet Barlas, Hasan Karakaya, Ahmet Hakan gibi birbirinin tamamen farklı gazeteciler bu konuyu yazıyorlar...Ben partinin Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’la, yardımcısı Şeref Malkoç’la konuşuyorum...Onlar da olayı yazan gazetecilerden bazılarıyla konuşuyor...Şeref Malkoç “İlk suç duyurusu savcılığa verilmemişti” diyor... Arada derede isimlerin niye iç edildiğini, niye durup dururken bir başka ismin eklendiğini söylemiyor...***Bu bir suç duyurusu değil... Sadece gazetecilerin yayınlar yaptıklarını belirttik...”Aradan bir ay kadar zaman geçiyor...Şubat’ın sonlarına doğru, bu sefer partinin bir başka organı, İstanbul İl Başkanlığı, hem benim hem de diğer gazetecilerin yer aldığı daha kapsamlı bir suç duyurusunda bulunuyor...Bu sefer birinici ve ikinci metinde yer alan gazetecileri biri eksik hepsini “darbecilerle aynı örgüt içinde olmakla suçluyor...”Aynı parti üç kez ayrı suç duyurusu hazırlıyor...Aynı parti, her suç duyurusunda gazetecilerin isimlerini değiştiriyor...Eksiltiyor, artırıyor, isim ekliyor, isim çıkartıyor, her seferinde farklı minvalde suç duyurusu hazırlıyor...İşin ilginci her seferinde suçun niteliği ve meali de değişiyor...Birinde “suç olarak değil, yazarak yardım etmek” diye gösteriliyor...Diğerinde suç örgütünün içinde olarak...Beş ayrı mealde üç ayrı suç duyurusu hazırlanıyor gazeteciler için...***Onlara söyleniyor ki, bilip bilmeden insanları bir suç örgütü içinde göstermek, günahtır, yazıktır, ayıptır ve vebali büyüktür...Vebali bu günahları atanın üzerinde kalır...Bilip bilmeden kimselere suç atmayın...Kulaktan dolma dolduruşlarla, insanları töhmet altında bırakmayın...Sanki bunlar söylenmiyormuş gibi, her seferinde bir başka ithamla insanlar töhmet altında bırakılıyor.Beni durumum iyice acayip...Neden durup dururken bu sarmalın içine girdim anlayamıyorum...“Günah” diyorum anlamıyorlar...“Ayıp” diyorum lügatlerine almıyorlar...“Vebal” diyecek oluyorum, oralı olmuyorlar...***Sonunda kablimin derinliklerinden onlara sadece “Yaptığınız günahtır” diyorum, “Vebali var” diyorum, “Yazık” diyorum...Başka da bir şey söylemiyorum...Kalbimin derinliklerinden gelen bu temiz ve nahif mesajları “evren”e gönderiyorum...Üç gün içinde Allah’ın eli, evrenin enerjisi, hayatın sinerjisi değiveriyor “uğursuz olayların” üzerine...Nereden çıkıyorsa çıkıyor önce Akit gazetesinin internet sayfasıyla, birçok sitede, dönemin komutanının, kıdemli yüzbaşısıyla kaleme aldığı bir mektup ortaya çıkıyor...Yaptıkları işbirliği, katkılar ve hizmetlerden dolayı 28 şubat döneminde Genel Yayın Yönetmeni ve Ankara temsilcisi olan tam 40 gazeteci ve televizyoncuya takdir mektubu gönderilmesini isteyen bir belge ortaya dökülüyor...Belgede 28 Şubat’ta o günlerde merkez medyada görev yapan neredeyse bütün Genel Yayın Yönetmenleri, anchormanleri ve Ankara temsilcileri var...***Bu gazetecilerin isimlerinin o mektupta geçmesi o insanların bir suç örgütüne dahil oldukları anlamına elbette gelmiyor...Her işbirliğinin darbe ve suç kapsamında bir işbirliği olamaz elbette...Ancak orada dahi ismi anılmayan, o mektupta dahi ismi zikredilmeyen tek bir gazeteci, genel yayın yönetmeni ve anchorman var...O belgedeki kırk gazeteci içinde sadece ismi HAS Parti tarafından sürekli suç duyurusuna sokulmak istenen “benim” ismim yok...Ulu orta benim adımı, suç duyurularında geçiren Numan Bey’le Şeref Malkoç Bey, belgeyi görünce ne düşünüyorlar bilmiyorum...Çünkü dün akşam kendilerine ulaşamıyorum...Fakat onlara ulaşmak çok önemli değil...Allah varlığını başka türlü nasıl gösterebilirdi acaba diye düşünmeden edemiyorum...“Günah” dedim, “yazık” dedim, “vebal” dedim dinletemedim...Sonunda ilahi bir el “Al sana belgesi” dedi... İstesem, arzu etsem, ben hazırlamaya kalksam, böyle bir belgeyi yapamazdım...***Elbette ilahi güç ben değilim...Onu şimdi ortaya çıkartan evrendeki o ilahi güçtür...Samimi ve dürüstseniz ve evrene kalbinizden samimiyet mesajı gönderiyorsanız, bu durumlarda “bir ilahi el” olaya müdahil oluyor...Buna mucize diyebilirsiniz...“O kadar oyun oynandı ki, oynayanların ellerine ayaklarına dolandı” diye de içinizden geçirebilirsiniz...Gerçek sanırsam şöyle;Hiçbirimiz evrenden daha akıllı ve zeki değiliz...Evrenle ve elbette ilahi güçle oyun oynayamaya kalkamayız...İlahi güç kendisiyle oynamaya kalkanlara, o oyunu oynayamayacaklarını ağır biçimde gösterir ve duruma müdahil olur...Şimdi hiçbir şey yapmaya gerek yok...Bundan sonrasını oturup sakin sakin izleyeceğiz...

Devamını Oku

Erbakan'la bir 28 Şubat yemeği...

29 Şubat 2012

Ortaokul üçüncü sınıfta okulun bahçesindeki görüntüsü gözümün önünden gitmiyor...Demek ki 12-13 yaşından beri tanışıyoruz onunla...Dün 29 Şubat yemeği yiyorduk onunla...Söylemedi de hiçbir şey...Yemek bittiğinde garsonlar küçük bir tatlı getirdiler masaya, “Doğum gününüz kutlu olsun” diye...O zaman anladım ki çocukluk arkadaşımın doğum günüdür 29 Şubat...Dört yılda bir olduğundan, ünlü 28 Şubat’ta kutluyor Fatih (Karaca) doğum gününü...Restoranın kalifiye kadrosu doğum gününü tesadüf eseri öğrenince bir tiramisu hazırlamışlar...Üzerine bir mum koyup getirdiler...***Hayatın garipliğine bak...Bir gün önce, gazetelerde Fatih hakkında bir haber çıkıyor...28 Şubat’ta RTÜK Başkanvekili’yken, dönemin güçlüleri tarafından “Milli Görüş”çü diye fişlenmiş Fatih...Erbakan ve Çiller’in partileri RTÜK üyeliği için oy vermişlerdi Fatih’e...“Milli Görüşçü” diye fişlemişler Fatih’i...Fişlendiğine dair belgeler Kozmik Oda’dan çıkmış...Yani 28 Şubat mağduru...Hani lafın gelişi “40 yıllık arkadaşım” derler ya, “Biz gerçekten 40 yıllık arkadaşız...”Fatih o dönemin mağduru...Sağ olsun, Has Parti’deki arkadaşlara göre, ben de bir sürü kişiyle beraber, o dönemin mağruru ve suçlusuyum...***12-13 yaşında okul çağından tanışıp, kırk yıldır arkadaşlıkları devam eden iki dost yaşanan olaydan “birbirlerine nefret duyan kamplarda birbirlerine karşı düşmanlık yapıyor” görünecekler...Çok şey var söylenecek ama her şeyin bir zamanı var...O günlerde 28 Şubat’a sadece birkaç hafta kala, Fatih’le, Erbakan Başbakan’ken, Başbakanlık Konutu’nda bir yemek yemiştik...Fatih RTÜK Başkanvekili’ydi o sırada...O da vardı yemekte...Abdullah Gül vardı...Şimdi Cumhurbaşkanı...O zaman Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü’ydü.28 Şubat’ın en alevli günlerinde, ne kadar sıcak, ne kadar samimi, ne kadar “demokrat” bir yemek yemişti bizimle Necmettin Erbakan...Saatlerce haberlerin nasıl işlendiğini anlatmıştı arkadaşlar arada bir gırgır yaparak, gözlerini açıp en ince ayrıntısına kadar dinlemiş, espriler yapmıştı...Yemek çıkışında arkadaşlara dönüp, “Gazetecilik şehvetine fazla kapılıp bu insanların üzerine çok gitmeyin” demiştim...Elbette “evkafta memur” değil, gazetecisiniz...Bir meslek var icra ettiğiniz...O akşamın tanığı Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan’ın milletvekili seçim yasağının olduğu dönemde Başbakan olmuştu...Ankara’ya bir ziyaretimde Başbakanlık’ta uğramıştım kendisine...Yarım saat kadar sohbet etmiştik...“Basamaklardan çıkarken hep beraberdik... Dostluk öyle bir şey demişti...”***Sonra bir daha ziyaret bile etmedim...Hiç ihtiyaç duymadım...Ben gazeteciydim, bazen eleştirir, bazen överdim...Bu benim görevimdi...O Başbakan’dı, sonra Cumhurbaşkanı oldu...O da işini yapacaktı elbet...Onca yıldır tanıdığım insanlara yönelik nefret aşılamışım...Vah vah vah!!!Bugünler de geçer...Dün tatlı niyetine tiramisu geldi masaya...Bir kaşık attım ağzıma...Çocukluk arkadaşımın mütevazı doğum günü yemeğinin tek doğal tanığı olarak...52 yaşına geldik ikimiz de...Ha şimdi ha yarın derken, hâlâ evlenemedi, çocuk yapmadı Fatih...“Bu sene artık çocuk yapacak bir düzene gireceksin değil mi” dedim...“Evet” dedi...Doğacak ve büyüyecek çocuklarımızın şerefine su kadehi kaldırdık...15 yıl sonra 40 yıllık çocukluk arkadaşımla birbirimize karşı nefret aşılamakla suçlanıyoruz...Yaşasın demokrasi...*****KANSERLİ HASTALARA İLAÇ DİYE!Vicdansızlık, kendini bir başka insanın yerine koymama, ona empati yapmama, ne olursa olsun diyerek acımasızca davranma halidir...Vatan’da bugün manşette yer alan “Kanserlilere sahte ilaç” haberini okurken, kansere karşı aynı markayla üretilen sahte ilacın “nişasta”dan üretildiğini görünce, içim cız etti...Çünkü kanseri tetiklediği söylenen ürünlerden biri üstelik nişasta...***Düşünün, kanserli hastaların hastalığı durdurması için aldığı Altuzan ilacının sahtesini üretiyorsun...Zavallı hasta, kendisinin iyileşeceğini umarak hiçbir işe yaramayan senin sahte ilacını kullanıyor...Duracağını zannettiği kanser, hiçbir şey alınmıyormuşçasına devam ediyor...Hasta iyileştiğini sanıyor ve ilaçla tedavi gördüğünü umuyorken, parasının dolandırıldığı bir yana, bu hastalıkta en önemli şey olan zamanı da dolandırılıyor.***Fakat bundan da kötüsü, düzenbazlar sahte ilacı “nişasta”dan üretiyorlar...Kanserle biraz haşır neşir olanlar bilirler ki, nişasta kanseri tetikleyen ürünlerin başında gelir...Kanseri önleyici tedbir olarak “şeker”in kesilmesi istenir...Beyaz unlu ürünlerin tüketilmemesi salık verilir...Bütün bunların nedeni nişastanın yarattığı tahribattır...Kanseri tetiklediği söylenen özelliğidir...Kansere karşı sahte ilaç üretenler, kanseri en fazla tetikleyen nişastayı kullanarak sahte kanser ilacını üretiyorlar...***Bazen vicdansızlık, bizzat cinayet anlamına gelir...Vicdansızlığın cinayet anlamına geldiğini anlayabilmek için, “günahsız kanser hastası” bir yakınınızın kanseri önleyici ilaç alıyorum diye, kanseri tetikleyici sahte ilaç aldığı durumu düşünmeniz yeterlidir...Bu durumun onu yapanlara karşı sizde yaratacağı infialin empatisi, onu yapanların suçunun ölçüsüdür...Hayatta çok uzun zamandır, yaptığım şeylerin bana yapılması halinde ne düşüneceğimi hisseder oldum...Kanser hastasının yerine kendinizi koymadan, yapılan cinayeti hissedemezsiniz...Çünkü bu olay sadece vicdansızlıkla açıklanamaz...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ“Katlandığınız acılar, yüzleştiğiniz engeller ve yaptığınız hatalar olmasaydı şu an sahip olduğunuz bilgi birikimine ve bilgeliğe sahip olmazdınız...Artık acının bir öğretmen, başarısızlığın başarıya giden bir otoban olduğunun bilicine, bunu bir daha unutmamak üzere varın...Birkaç yanlış notaya vurmadan gitar çalmasını ya da tekneyi birkaç defa yan yatırmayı göze almadan yelken açmayı öğrenemezsiniz...Sıkıntılarınızı birer lütuf olarak görmeye başlayın...Robin Sharma...”

Devamını Oku

Bizim genetik “ibret”imiz oğlum… Bundan sonra gazetecilikten uzak durmaktır…

29 Şubat 2012

Sabah fırtına vardı İstanbul’da…Rüzgar, yağmur karışmıştı birbirine…Köpük köpüktü deniz…Huzursuz biçimde…Oğlum yavaş yavaş bir davranış modeli geliştiriyor…Babasını taklit ediyor…İki buçuk yaşına basan erkek çocuklar bunu hep yaparlar mı bilmiyorum…Babalarını taklit mi ederler hep?Erkek çocuğum olmadı daha önce, ki bileyim kıyaslayayım…***Çocuk olayına ne kadar da uzaktım ki ben yıllar boyu…Atina günlerimden bu yana, çocuklarım dediğim insanlar, benimle çalışan yüzlerce gazeteci ve muhabirlerdi…Ben onlara “çocuklarım” diye hitap ederdim… “Gazeteci” yetiştirmeye adamıştım hayatımı…“Deli gazeteci” olmalarını isterdim her birinin…Haberi yakaladı mı bırakmayan…Kimselerle “kirli çıkın ilişkilere” girmeden…Haberin “haber değeri” dışındaki, değerleriyle haşır neşir olmadan…Gizli kapaklı ilişkilerden uzak…Ticari çıkarların yönlendirmesinden ırak…Muhalifse muhalif…Yandaşsa yanlılığını saklamayan…Haberi şöyle veya böyle diye ayırmayan…Gazeteciliği başkalarının hoparlörü değil, kendi bildiği, benimsediği değer yargılarının zanaatı olarak gören…Kimselerin adamı olmadan…Yasalara saygısız davranmadan…Vicdanını yanında taşıyan bir portreyi yetiştirmeye çalıştım…***Bize öğretilen gazetecilik mesleği buydu…Onu bir kuşaktan bir başka kuşağa aktarma görevi bana düşmüştü…Haberin heyecanını “deliler gibi” duyardım…Onlara salt habercilik yaparlarsa o deli heyecanı yaşayacaklarını anlatırdım…Kasetler fırlatılırdı, iyi olmamışsa prodüksiyon…Reji inlerdi abartılmışsa başlık, yanlış olmuşsa haber…Bir deli heyecanı bir deli şizofreniyle yaşardı haberciler…Kimselere özel garezimiz olmazdı…Fakat kimselerin talimatlı ya da iteleyen yönlendirmesine de girmezdik…Haber merkezinde muhafazakar kanalların en tepe görevlerinde bulunmuş arkadaşlar görev yaparlardı…Kanını akıtsan “Atatürk” diyecek müdürlerle yan yana çalışırlardı…Kürt olup “Kürt meselesinde radikal düşünenler” vardı…Kimselere söylemezdim, ama hissederdim, bilirdim…En yakın arkadaşları derinden milliyetçi olup, Apo’yu idam etmeyenleri yerin dibine batıranlardı…“Derin devlet” de var mıydıacaba haber merkezinde?Mutlaka bir yerlerde bir bağlantılar vardır, olmaması eşyanın tabiatına aykırıdır da…Görünürde, etkin yetkin pozisyonlarda pek kimsecikler yoktu öyle sanıyorum…Ya da hâlâ safım öyle zannediyorum…***Derin ve kasvetli havalar esmezdi haber toplantılarında…Biraz gırgır, bolca şamata…Daha iyi haber üretimi için fırça üstüne fırça…İlgimi bildiklerinden içine bol “futbol” sosu sürülmüş muhabbet…Bir acayip, bir delidolu, dünya televizyonlarına mucize başarılarla geçmiş “fanatik bir gazetecilik sevdasıydı…”Bu oyunun çıkarlarına uygun düşmediğini gören, gazetecilik dışı birileri bir gün düdüğü çaldılar ve bitti…Önemi yok…Hayatımı değiştirdim o günlerde…Yazılara geçtim…Futbola girdim…Sesi ve görüntüsü gür çıkan iki kadından, biri manevi, ikisi biyolojik üç çocuk sahibi oldum… Başka bir hayata yelken açtım…***Fakat…Dün sabah iki buçuk yaşındaki minik oğlum “gazeteci” gibi davranınca irkildim…Poyraz babasının çalışma masasının yanına geldi…Kucağına oturmak istedi…Tıpkı babası gibi bilgisayarın tuşlarına vurmaya çalışıyordu…Masada ne evrak varsa açıp bakıyordu…Gazeteleri babası gibi okuyordu…Kitapları alıp, içini açıyor, babası gibi kitapları okur gibi yapıyordu…***Bunları yaparken bir taraftan bana bakıp muzip muzip gülümsediğini gördüm…Yaptıklarını onaylamamı, onun davranışlarından gururlanmamı istiyordu…Göz ucuyla beni süzüyordu…Yıllar çok uzun yıllar önce, Ahmet Altan’ın bebek olduğu günlerde babası Çetin Altan’ın onu kucağına aldığını yazdığı bir yazıyı hatırladım…Bir gece vaktini anlatıyordu Çetin Altan…Yıldızlar tepedeydi…Minik Ahmet’in bakışından babası onun “yazıyla haşır neşir bir hayat süreceğini” anlamıştı…Hiç istememişti, kendi yaşadığı belaların bir benzerini çocuğunun sürdürmesini…***Dün sabah oğlumu tuşlara basmaya çalışır “gazetecilik heyecanını” gördüğümde bir tuhaf oldum, kötü hissettim kendimi…“Seni gazeteci yapmamak için elimden gelen tüm çabayı harcayacağım yavrum” diye geçirdim içimden…Başının hiçbir zaman beladan kurtulmayacağı bir gazetecilik serüvenini, salt gazeteci kalmak istemenin kimse tarafından mümkün görünmediği dipsiz girdaplar, hiç kimsenin adamı olmadan gazetecilik yapmaya çalışmanın “recm”e özne anlamına geleceği bir gazeteciliği oğlumun hayatına reva göremezdim… Yemin ettim oğlumu gazeteciliğe zinhar heves ettirmemeye…Eğer hayatın bir kuantumu varsa…Eğer yaşam olaylardan dersler çıkartarak ilerlemekse… Eğer yaşadıkların bundan sonra nasıl yaşayacağını gösteren bir “ibret”se…Bizim genetik “ibret”imiz oğlum… Bundan sonra gazetecilikten uzak durmaktır…*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜLİDERLERİN UYGULAYACAKLARI ÜÇ KAPI TESTİ…“Kriz anlarında sükunetinizi korumak, sizi yıllar sürecek acı ve ıstıraptan korur…Sakinliğinizi korumak için ‘Üç Kapı Testi’ adını verdiğimiz faydalı bir strateji vardır…Çok eski zamanlarda bilgeler, söyleyecekleri sözler sadece ‘üç kapı’dan geçerlerse konuşurlarmış…İlk kapıda kendi kendilerine şunu sorarlarmış:‘Bu sözler gerçeği içeriyor mu?’Eğer öyleyse bunu geçip diğer kapıya yönelirlermiş…İkinci kapıda bilgeler şunu sorarlarmış:‘Bu sözler gerekli mi?’Eğer gerekliyse bilgeler şu soruyu sordukları üçüncü kapıya ulaşırlarmış:‘Bu sözler nazik mi?’Eğer öyleyse kelimeler dudaklarından ayrılıp, dünyaya ulaşırmış…Robin Sharma…”***Siyaset bir mücadele sanatı…Mücadele ede ede, kazana kaybedegeleceğiniz yerlere geliyorsunuz, isteklerinizi gerçekleştiriyorsunuz…Siyasetin doğasını, siyasetin kronik mağduriyeti haline getirirseniz, bir süre sonra sadece hesaplaşmalar üzerine siyaset inşa edersiniz…Oysa hayat devam ediyor…Ve gelecek günlerin ilk günü bugün başlıyor…*****3. OSCAR’INI SEYREDERKEN…Onu seyrederken bir insanın sadece mesleğini yapabilmesinin dayanılmaz keyfinin ne kadar muhteşem bir şey olduğunu hissettim…Meryl Streep 7 Altın Küre aldığı meslek hayatının üçüncü Oscar’ını almaya gelirken, “Biliyorum” dedi, “Dünyada bu canlı yayını izleyen 1 milyar insanın yarısı yine mi o…” diye geçiriyor içinden… “Ben de öyle dedim, fakat ne yapayım ki böyle…”***Amerika’daki dünyanın en büyük sinema ödülleri olan Oscar Akademi Ödülleri’ni yazan pek kimse yok…Ya izleyecek mood’da değildi birçok yazar…Ya da yazacak mood’da değiller…Bir zamanlar televizyondayken, her demecimde Oscar törenlerini kutsardım…“Hayattaki amacım bir gün Oscar almak” derdim…Oysa Oscar almak bir yana, hayat Oscar almaya yönelik bir kariyeri sürdürmeyi bile engelliyor artık bu ülkede…Günlük rövanşlar, bitmek bilmeyen siyasihesaplaşmalar, tutuklamalar, kavgalar, psikolojik harekatlar, Oscar gibi yaratıcılığın en estetik düzeyde kanatlanacağı görsel sanatları icra etmek bir yana, ancak yaşama tutunabilmeyi sanat haline getiriyor…“Hayat Güzeldir” (La Vita e Bella) filmi en zor şartlarda “çocuğuna hayatı güzel olduğuna inandırmaya çalışan bir babanın” öyküsüdür…Roberto Benigni’nin bisikletiyle Oscar aldığı ödül törenini izledim önceki gece sabaha karşı…Hayat ne kadar da güzel görünüyordu oralarda…

Devamını Oku

28 Şubat’ın yıldönümünde eğitimde demokratik uzlaşma...

28 Şubat 2012

On beş yıl önce 28 Şubat’ta, “8 yıllık eğitimi de kapsayacak radikal tavsiyeler, Milli Güvenlik Kurulu’nda ültimatomu andıran telkinlerle” oluşuyordu...Dün hükümet, eğitimde dört artı dörtle getirdiği yenilikte, sivil toplum kuruluşlarının, iş dünyasının, eğitim camiasının önerilerini dinleyerek “tarihi sayılacak bir rötuş” yapıyor...Dört yıldan sonra açık öğretim imkanı verilen ve sekiz yıllık eğitimi sekteye uğratan formülü bir anda değiştiriyor ve açık öğretimin ancak 8 yıldan sonraki 4 yıla uygulanmasını istiyor...***Bu karar dini eğitim veren uzmanların “15 yaşından sonra hafız olunmaz” demesine karşın alınıyor...Dün Milli Güvenlik Kurulu’na, Milli Eğitim Bakanı giriyor...15 yıl öncesiyle aradaki önemli bir fark var... Kimse kimseye ültimatom vermiyor...Yeni teklifin artıları eksileri ele alınıyor, tartışılıyor, görüşülüyor sivil iktidarın inisiyatifinde gayet rahat varılan bir uzlaşmayla, açık öğretimin 4 yıldan sonra değil, 8 yıldan sonra başlaması öngörülüyor...Bu kararın bir 28 Şubat’ın 15. yılına tesadüf etmesi önemlidir...Siville askerlerin bulunduğu her yerde sürekli bir “Türkiye’nin bölüneceği ve irticanın geleceği” hesaplaşmasının yaşanmayacağını göstermesi açısından hayati değerdedir...***Demek ki, çatışmadan fakat görüşleri açıkça bildirerek, hesaplaşmadan fakat samimi olarak eleştirerek, suçlamadan ancak yol göstererek “makul”u bulmak mümkündür Türkiye’de...Her şey bir kan davası haline getirilmezse, Türkiye “siyasi ego meselesi” yapılan duvarları teker teker aşar...Yasa teklifini getirenler “irticayı hortlatmaya çalışmıyorlarmış” illa ki...Karşı çıkanlar illa ki darbeyle iktidarı devirmek yolunda, eğitim meselesini bir vesile ve koz olarak kullanmıyorlarmış...Demek ki, demokratik toplumlarda, samimi tartışmaların makulünde buluşmak, demokrasinin kendi teamülüymüş...Çok önemli bir karardır bu karar...Karardan çok, alınma sürecindeki demokratik yaklaşım önemlidir...Siyasi iktidar Türkiye’nin normalleşmesini hızlandırmalıdır...Bunun kendisi için de ne kadar rahatlatıcı olacağını fark etmesi fazla zaman almayacaktır...*****HELALLİK VERMEYE GİTTİM...Pazar sabahı çocuklar annelerine gittiler...Kalktım çalışma odasına geçtim...Ne dolu dolu bir Pazar...CHP’nin kongresi var Ankara’da...Gazeteci arkadaşlar Ankara’ya çıkarma yapmışlar...Kemal Kılıçdaroğlu’nun partiye damgasını vurma kongresi bu...Son dakika haberleri geliyor sürekli...Olaylar patlıyor...CHP kurultayları ve ben...Otuz beş yıl önce, 17 yaşındayken tanıştım o olaylı kurultaylarla ben...Sinema salonlarının koltuklarının sökülüp karşılıklı fırlatıldığı günler...Sloganlar, kavgalar, gürültüler...Her kurultayda yeniden kurulduğu söylenen düzenler, tazelenen umutlar, yeniden şırıngalanan heyecanlar...Otuz beş yıldır genetik yapısı değişmeyen bildik bir film, benim için...***Oysa kongrelerdeki kavgalarla değil, ilkelerle önemli çoktandır hayat benim için...Kimin olduğuyla değil, kimin ne söylediğiyle değerli...Beşiktaş’ın kongresi de var Pazar günü...Yönetim, muhalefet herkes bir şeyler söylüyor şimdi orada...Yönetimdeyken bir Cumartesi sabahı erkenden kalkıp bir mali kongreye katılmıştım...“Aman Allah’ım” demiştim...“Hayatımdan, zamanımdan, gönlümden, kalbimden, özel hayatımdan, kariyerimden verip, çocukluk aşkıma, bir nebze katkım olur diye uğraşıyorum...Bunca laf işitiyorum...Yönetim kurulu adına, ben de en acımasız eleştirilerden nasibimi alıyorum...Bir terslik var bu işte ama ne...Olacak iş değil ama oldu bir kere...” ***Biliyorum, şimdi uzun ve hararetli tartışmalar, kavgalar, hesaplaşmalar oluyordur orada...Demokrasinin doğası bu...Herkes söyleyeceğini söyleyecek, eleştireceğini eleştirecek...Beğenecek, ibra edecek; beğenmeyecek, ibra etmeyecek...Öğlene doğru Yıldırım Demirören’in konuşması geliyor...Kayıtlar, kulübe 103 milyon lira verdiğini söylüyor Demirören’in Beşiktaş’a...***Yanlış harcamalar mı yapılmış, çok mu harcanmış, pahalıya futbolcu mu alınmış elbette bir sürü tartışma yapılıyor...Olacak bu tartışmalar...Hamama giren terliyor...Fakat Pazar günü kendisinden hiç beklemediğim bir konuşma yapıyor Yıldırım Demirören:“Benden sonrakiler, verdikleri parayı almaya kalkmasınlar... Ben Beşiktaş’a verdiğim, 103 milyon lira borcu siliyorum...” diyor...Birisinin birisine yüz liralık borcu silmeye yanaşmadığı bir günde söylüyor bu sözleri Demirören...103 milyon lira borcu bir kalemde almayacağını söylemek...Hayatı bilirim...Bir insanın neyi ne kadar yapacağını az çok da tahmin ederim...Bunu tahmin etmemiştim...Kaç milyarı olursa olsun, kimse 103 milyon lirayı kolay kolay “Almıyorum, hibe ediyorum” diyemez...***Hislerimde yanılmam...Onun Beşiktaş’ı ne kadar içten sevdiğini biliyorum...Başarılar, başarısızlıklar, harcananlar, harcanmayanlar, bunlar değil o anda düşündüklerim...Diyelim ki 30 milyonunu yanlış harcadılar, bütçelerini ayarlayamadılar, denk getiremediler, fazla gittiler...Olabilir...Fakat 103 milyonu silebilmek ve “bir helallik istemek...”Çalışma odasından kalkıyorum, üstümü giyiyorum, taksiyi çağırıp Lütfi Kırdar’a gidiyorum...103 milyon lirayı çoluğuna çocuğuna sormadan, tek bir kelimede silip “Bir helallik isteyen” adama helallik vermeye gidiyorum...Biliyorum ki boş ver deyip o “helalliği vermeseydim” vicdanım beni hep takip edecekti...Haksızlık ettin diyecekti...Geceleri uyandırıp, “Niye o Pazar kalkıp da oraya gitmekten imtina ettin?” diye hesap isteyecekti...***“Sen yönetimdeydin, bütün hesapları gördün” diye hatırlatacaktı;“Kim geri almadan 100 bin lira verdi ki o kulübe 103 milyon lira karşılığı bir helallik vermeyi esirgedin o adamdan” diye vicdan, yüreğimi rahat bırakmayacaktı...Pazar gününden beri bir dinginlik var üzerimde...Bir huzur, bir hafiflik...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜKENDİ DEĞER VE İNANÇLARINIZ“Gerçek yaşamınıza giden yolda ilerlerken, kalabalıktan ayrılıp kendi değerleriniz, inançlarınız ve kalbinizin arzularıyla yaşamaya başladığınızda, arayış içindeki birisi olarak bir tercih noktasına varacaksınız...Bu kavşakta nasıl tavır alacağınız, geri kalan hayatınızın nasıl devam edeceğini belirleyecektir...Robin Sharma...”***Sadece kendi değerlerim, inançlarım ve kalbimin arzularıyla gittiğim hayatın, ne olacağını, nereye varacağını bilmiyorum...Fakat bu gidişin “mutlu bir yolculuk, huzurlu bir sefer, evrenin doğasına uygun bir yolculuk” olduğuna inanıyorum...Büyük kavşaklarda egomun değil kalbimin sesini dinliyorum...Bunun bana en azından şu anda şöyle bir yararı var...Aldığım kararlar, büyük mutluluklar getirirler mi bilmiyorum, fakat büyük huzursuzluklar getirmiyorlar...“Ne yaptım şimdi böyle ben” diye kendi kendimi yiyip bitirmiyorum...Kalbimle aldığım kararlar, beni sonraları rahatsız etmiyorlar...Egomla aldığım kararlardan bazıları beni sonraları rahatsız ediyor...Haksızlık mı ettim diye düşündürüyor...Düşmanlıklar körüklüyor...Şimdilik kalbimle, değerlerimle ve kendi inançlarımla çıktığım yolculuğu bütün gücümle sürdürüyorum...Sonuçları size aktarmaya devam edeceğim.

Devamını Oku

Yılmaz Güney’in Kızı Elif Güney’in kaleminden... “Acı çeken çocukların bakışları...”

26 Şubat 2012

“Reha Muhtar’a Sevgilerimle” diye gönderdi kitabını bana Elif Güney Pütün...Yılmaz Güney’in kızı...1981 yılında ciciannesi dediği Fatoş Güney “15 günlüğüne Zürih’e tatile gidiyoruz” diyor ve ona pasaport çıkartıyorlar...Annesi Can Hanım sezgileriyle bunun bir tatil olmadığını hissediyor...Zürih’e gittiklerinde Fatoş Güney, Elif’e “Baban burada... Artık dönmeyeceğiz... Fransa’da yaşayacağız...” diyor...15 yaşına kadar ara sıra cezaevlerinde ziyaret edebildiği babası Yılmaz Güney’le, ancak 15’inden 18’ine kadar üç yıl baba-kız gibi yaşayabiliyor Elif...“Bir Odadan bir Odaya...”Kitabının adı bu Elif’in...“Geçmişime hapsolmuş, saplanıp kalmıştım...Acı çekmiştim ve kendimi o geçmişi anlamaya adamıştım...” diyor ve şöyle devam ediyor Elif Güney, “Tutuklu ve sürgün Yılmaz Güney’in kızı olmanın hesaplaşmasında...”“Neye yaradı bu kadar fırtına?..Kendimi böylesine çıplak ortaya koymam gerekli miydi?..Artık bu sorunun cevabı bende değil...Cevabı evrende...Sadece birkaç günlük ömrü olan kelebekte...Cevabı acı çeken çocukların bakışlarında...Çocuklarından yoksun kalan annelerin, babaların kalbinde...Bir çocuğun annesiz babasız geçen her günü...Aynı zamanda bir anneyle babanın çocuksuz geçen bir günü...Yokluğun özlemi karşılıklı...”***Yılmaz Güney, Elif 14 yaşındayken Isparta cezaevine naklediliyor...Şöyle anlatıyor başından geçen olayları Elif Güney:Isparta’ya nakledilmesinin anlamı bizim onu eskisi gibi sık sık göremeyeceğimiz...Anne Isparta’da bir ev kiralamaya gidiyor...Onu ziyarete gittiğimizde kalabileceğimiz üç odalı küçük bir daire...Halaoğluyla eşi, Baba’yla daha yakından ilgilenebilmek onu mümkün olduğunca sık ziyaret edebilmek için o eve yerleşiyorlar...Bütün aile nöbetleşe Baba’nın yanına gidiyor...Biz çocuklar da bayram günleri ve okul tatili sırasında gidiyoruz...***Birkaç ay sonra tatil izni hakkı veriliyor Baba’ya...Bir milli bayramda dördümüz birlikte tatili çıkıyoruz...Pamukkale’de çok güzel bir otelde kalıyoruz...Dışarıda ısıtmalı havuz var...Ne yazık ki benim için tatil çok kısa olacak...Derslerim nedeniyle annemden ve kardeşimden önce dönmem gerek...Baba hiç tanımadığım genç bir adamın bana eşlik etmesini sağlıyor...Gece yolun ortasında askerler otobüsü durdurup kimlik kontrolü ve bagaj araması yapıyorlar...Eyvah! Kimliğim yanımda değil...Askerlerden biri yanıma yaklaşıyor kaç yaşımda olduğumu soruyor...On dört yaşımda olduğumu söylüyorum, inanmıyor...18 yaşında gibi gösterdiğimi söylüyor...Karakolda kontrol yapmak için otobüsten inmemi istiyor...Karakola gittiğimiz anda yanımdaki genç adam “siz onun kim olduğunu biliyor musunuz” diye efeleniyor...Allahım ne salakça bir şey...Ben bile böyle yapılmaması gerektiğini biliyorum...“Onun babası...”***Komiser anında valizlerin indirilmesini, otobüsün yoluna devam etmesini emrediyor...Benim gitmeme izin veremezlermiş...Kimlik araştırması yapmaları gerekiyormuş...Gece olduğu için sabahı beklemek, Cumartesi olduğu için Pazartesi’yi beklemek gerekiyormuş...Beynim uyuşuyor, orada kalakalıyorum...Hafta sonunu karakolda askerlerin arasında geçireceğim...Hoyratça valizimi açıp bakıyorlar...Külotlarım, mahrem eşyalarım herkesin gözü önünde...Çok utanıyorum...”***Şimdi Paris’te evli ve iki çocuk annesi Elif Güney Pütün...Otistik çocuklara psikolojik ve pedagojik eğitim veriyor...Yaşam öyküsü şu satırlarda gizli:“İçimde aşk varAcı var...Onlarla birlikte yaşamayı öğrendim...İçimdeki küçük kızın elini tutupOnunla ilerliyorum bilinmeze doğru...Ama güvenliyim...Biliyorum artık;Aşk oldukça yaşam da var...Bir odadan bir odaya geçtim...”***Elif Güney’in gönderdiği kitaptan oluşturduğu bu kısa öyküyü darbelerin “öksüz bıraktığı” çocuklardan bir tutam anı olarak yayınlıyorum...Alttaki sütunlarda Zeynep Erbakan’ın 12 Eylül ve 28 Şubat günlerinde babasıyla yaşadıklarıyla ilgili anılarından bir demet var...Sadece darbeler değil...Bugün de dahil her dönem...Siyasi hesaplaşmaların “kanlı ve şiddetli olduğu” toplumlar, geleceğe “öksüz ve acılı çocuklar” bırakırlar...Hayat karşılıklı siyasi hesaplaşmaların gaddarlığında, farklı olduğunu zanneden insanların, öksüz, acı içinde bırakılmış, çocuklarının travmalarla dolu ortak paydasında küskün ve sevimsiz bir karamsarlıkta devam eder...Bir gün Steven Spielberg gibi birileri her şeyi toptan sorgulayacağı bir yerde Schindler’in Listesi (Schindler’s List) diye bir film çekene kadar...*****ZEYNEP ERBAKAN’IN BABASIYLA İLGİLİ ANILARDAN...“12 Eylül, 12 yaşlarımda olduğu için beni daha çok etkiledi...Babam o gün, sabahleyin kalktı...Haberi duyunca hep yaptığı gibi, abdest alıp namazını kıldı...Ondan sonra annemi çağırdı...Bize gelmeyin dedi...Sonra annemin bize anlattığına göre, tavsiyelerde bulunmuş ve şöyle demiş: “Birtakım şeyler olabilir. Hiçbir zaman Cenabı Allah’a teslimiyetinizi kaybetmeyin. Çocuklara söyle üzülmesinler.”***Sizin o dönemde rahatsızlandığınız söyleniyor?Evet. Askeri araç gelip de götürüldüğünü görünce, 12 yaşının etkisiyle kendimden geçiyorum...Fenalaşıyorum...Beni hastaneye kaldırıyorlar...Tansiyon, 15-23 olmuş...Hastaneye gelişimde, anneme yüzde 75 felç demişler...Vücudumun sol tarafında kısmi felç olmuş... Annem çok üzülüyor... Ama hamdolsun, sıkıntı olmadan atlatmışız...Ertesi gün, cezaevinde görüş imkânı tanınıyor...Belli yaştan küçükleri kabul etmiyorlar...Ancak ilk ziyaret olduğu için kim kimi isterse getirsin deniliyor. Benim de hastaneden 3 günden önce çıkışıma izin vermiyorlar... Hastane başhekimine “Ben de gideceğim. Çıkartmazsanız kaçarım” dedim...Doktor kesinlikle olmaz diyerek karşı çıktı ama bu sırada, anneme baktı. O da ‘Yapar’ deyince çaresiz izin verdi. Böylece görüşmeye ben de gittim.***Görüşmede neler oldu?Merkez kumandanlığında yaptığım en güzel şey, ona gizli bir şey sokmaktı... Çoğu yiyeceği almıyorlar...Patates götürseniz dahi tek tek içine bakıyorlar. Evden yemek götürmek için rahatsızlığı var diye özel rapor aldık. Çikolata getirmek yasak... Ancak babam da çok sever...Alırdım, cebime koyardım. Önümüzdeki grup girerken, diğer grup çıkarken 50 kişilik bir kargaşa oluyordu. Ben o grupla girerdim. O sırada çikolata veya vereceğim gizli bir mektup, emanet, para ne varsa önceden verirdim... Sonra annemler gelince, sessizce yeni gelmiş gibi yapardım.***Babanız, 28 Şubat’ta eve geldiğinde nasıldı?Gece yarısı eve geldi. Üzerini çıkardı. Pijamasını giydi. O kadar rahat ki. Sanki yurtdışından misafir gelmiş gibi. Mutfağa oturdu. ‘Hadi bakalım bir soda verin’ dedi. Annem bir taraftan Kuran okuyor, bir taraftan ağlıyordu. İyi şeyler olsun diye dua ediyordu. Bir yandan gelen telefonlara cevap vermeye çalışıyordu. Annem bir telaş ve merakla ‘Ne oldu, kim ne dedi, hadi anlat!’ diye soru yağdırmaya başladı. Babam ise, “Sen sakin ol. Otur şuraya. Olacak bir şey yok” dedi. Sodasını içti. Sonra “Şimdi geç saat oldu. Gece de kalkacağız. Şimdi gidip yatalım. Sabahleyin inşallah görüşürüz” dedi. Önemli hadiselerde hep böyle cevap verirdi. Sonra fotoğraflarda görürsünüz, hafif yan duran bir takkesi var. Onu giydi. Zaten takkesiyle yatar, kalkar. O şekilde gidip yattı, her zamanki gibi gece teheccüde kalktı, sabahleyin de namaza. Annem sabaha kadar hiç uyumadı. Ama tabii sabaha kadar da annem sakinleşmiş oldu.***Zor süreçlerde size göre en önemli olay neydi?12 Eylül’deki davalardan birisi de eroin kaçakçılığı iddialarına ilişkindi. Annem o dava açılınca, beni önüne çekti ve otur şuraya dedi. “Artık benim gücüm kalmadı. Baban idam edilecek. Kendini öyle hazırla. Edilmezse, sevin” diye konuştu. Artık dayanacak gücü kalmamıştı herhalde.Siz o zaman ne düşündünüz?O an, ne olur diye düşündüm. Herhalde, ‘Babasız kalırım’ dedim. Ardından ‘Kaza sonucu da ölebilirdi’ diye düşündüm. Sonra, annem bize biraz daha fazla kızar diye geldi aklıma. Çünkü annemin bize kızmasına babam da kızardı...

Devamını Oku

Beşiktaş’ın yeni stadının ismi İnönü olmamalı!..

25 Şubat 2012

Bu tartışmaların hiç olmadığı birkaç yıl öncesinde Pazar günleri yazdığım Vatan Pazar ekinde, bir yazı yazmıştım...Beşiktaş stadının isminin “İnönü stadı” olmaması gerektiğini söyleyen bir yazıydı...Açık söyleyeyim...Beşiktaş stadının isminin İnönü stadı olması yanlış bir karardır...İsmet İnönü’yle Beşiktaş’ın stadına adını koyacak bir “gönül bağı” mevcut değildir...İsmet İnönü’yü bugünlerde eleştiren çok olsa da sevgi duygularıyla yad ederim...Pembe Köşk’ün yanı başındaki bir evde büyüyen benim gibi bir çocuğun, bilinçaltı kodları İnönü’ye karşı bir sevgisizliğin ve nefretin yanından geçmez, bilirim...***Kaldı ki demokrasi tarihimizin; kurucusu olduğu siyasi partiden delegelerin oylarıyla, seçimlerle düşürülmüş yegane politikacı olması, dış konjonktürün zorlamasıyla da meydana gelse, çok partili demokrasiye geçen lider olması hasebiyle İnönü’nün Türkiye’nin nice siyasi liderinden “özünde” daha demokratik olduğuna inanırım...En azından yarattığı izlenim olarak...Celal Bayar’ı Demokrat Parti’den...Süleyman Demirel’i Adalet Partisi’nden ve Doğru Yol Partisi’nden...Turgut Özal’ı Anavatan Partisi’nden... Alparslan Türkeş’i Milliyetçi Hareket Partisi’nden...Merhum Necmettin Erbakan’ı Refah Partisi’nden veya Milli Selamet’ten...Son olarak Tayyip Erdoğan’ı Adalet ve Kalkınma Partisi’nden demokratik seçimlerle kimsenin düşürebilmesi mümkün değildir...Bu doğal liderler kurdukları partilerin, kendileri istemedikçe hiçbir zaman değiştirilmesi mümkün olmayan siyasi örderleridir...Sadece İnönü hariç...***14 Mayıs 1972’de genç Ecevit‘e karşı her şeyi olduğu CHP’nin genel başkanlığından ve liderliğinden düşürüldüğünde kendi partisinde sıradan bir milletvekili olmayı içine sindirebildi koskoca İnönü...Bu olay siyasi tarihçiler tarafından İnönü’nün siyasi başarısızlığı hanesine yazılabilir...Oysa “demokrasi hanesine” yazılması vicdani açıdan daha adil olacaktır... İnönü’nün CHP’sinin zamanında antidemokratik siyasi dokundurmaları ise, dönemin uluslararası konjonktürünün faşizmle kasıp kavurduğu dünya düzeninin içinde yaşanılan durumla birlikte değerlendirilmelidir....Hülasa...İsmet İnönü, bütün kötülüklerin anası, faşizmin babası bir siyasi kişilik değil, Cumhuriyet’i kuran önder kadronun ikinci ismi, çok partili demokrasiye geçişin altındaki imza ve kendi isteğiyle demokratik olarak girdiği CHP kurultayında devrilebilen lider olarak “demokrasi esansı” kaybolmamış bir tarihi kişiliktir...***İnönü’ye tarihsel kişiliğine karşı değilim ve dipten İnönü’ye sevgim ve sempatim aynen devam ediyor...Ancak ne ki, ben 46 yıldır da; ta gönülden bir Beşiktaşlı’yım...Cumhuriyet tarihinin İnönü’süne ne kadar saygılıysam, Beşiktaş tarihinin İnönü’süne de o kadar kayıtsızım...Ben İsmet İnönü’nün Beşiktaşlı olduğunu bile bilmiyorum...Ailesi, çocukları, Atina’da günlerce öğle ve akşam yemekleri yediğim gazeteci damadı Metin Toker beyefendi, hiçbir zaman ne bana ne başkasına merhum İnönü’nün “Kartal bakışlı Beşiktaşlı karakteri”nden söz etmedi...Zaten merhumun Kurtuluş Savaşı’nın göbeğinden geçen askeri ve sonraki siyasi hayatının, Beşiktaş’la örtüşmesi pek düşünülemezdi...***İsmet İnönü’nün Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun başında en müstesna yerinde isminin geçirilmesi ne kadar gerekliyse, Beşiktaş ismiyle birlikte anılması da o kadar anlamsızdır...O stadın ilk kez İnönü döneminde yapılması, stada İnönü ismini verdirmez...Tıpkı Mithat Paşa stadı olarak kalmayacağı gibi...Dolmabahçe stadı ilk yapıldığı tarihteki gibi, Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın üçünün birden stadı olarak hayatını sürdürseydi, o stada İnönü stadı denmekte bir beis olmazdı...Sonuçta anonim bir stattı ve yapıldığı dönemin Cumhurbaşkanı’nın ismiyle anılıyordu...Oysa artık Dolmabahçe stadı Fenerbahçe’nin ve Galatasaray’ın dolayısıyla diğer İstanbul kulüplerinin stadı değil... Münhasıran Beşiktaş’ındır artık o stat...İnönü değil, Şeref Bey olmalı, Hakkı Bey olmalı, Beşiktaş’ın efsanelerini yaşatmalı, hiçbir şey olmuyorsa, Dolmabahçe stadı olarak kalmalı... Tarihinin Beşiktaş camiasına yüklediği görev, kendi efsanelerini stadının kapılarında yaşatmaktır...Yeni stadın adı Şeref Bey, Hakkı Bey, Süleyman Seba ya da Kartal Yuvası adını almalıdır...*****HAYATTA İNANIRSANIZ VE SEVERSENİZ, YAPILAMAZ DENİLENİ YAPARSINIZ...Hayatın çevreye enerji ve pırıltı sunmakta cimri davrandığı şu günlerde, kasvetli olaylarla haşır neşir yaşarken, öyle bir haber geldi ki, hafta içinde kalbim mutlulukla doldu, içim ısındı, hayat yaşanır oldu... Beraber Beşiktaş’ta yönetcilik yaptığım dostum Kıvanç Oktay’la sohbet ediyorduk...“Reha...” dedi... “Biliyor musun Başbakan, Beşiktaş’ın stat projesini onayladı... Dolmabahçe’ye 35 bin kişilik yeni stat yapılabilecek artık...”Hani bazı anlar vardır..İnsan hayatta yaptığının ve yaşadığının keyfine varır...Kalbinle istediğin, iyi niyetle sevgi duyarak çaba harcadığın, enerji yolladığın şeylerin bir sonuca ulaştığını görüp, mutlu olursun, kendini seversin...Beşiktaş’ın yeni stadının yine Dolmabahçe’ye yapılacağından bir gün bile kuşku duymamıştım...Dolmabahçe, Beşiktaş’ın kalbinin attığı yerdi...***Stadın yeri hakkında bir şey mi biliyordum, “hayır”...Kimse bilmiyordu ne olacağını ki ben bilebileyim...Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ı “Beşiktaş, stadı başka bir yere taşısın” diye iknaya uğraşıyorlardı, birtakım kimliği meçhul lobiler!..O en umutsuz günlerde bile, “Beşiktaş’ın stadı Dolmabahçe’de olacak” yönündeki inancımdan en ufak bir eksilme olmadı...Oysa Galatasaray’ın Ali Sami Yen’i Mecidiyeköy’den TEM yolunun yanına, yeni Arena’ya taşıdığı günlerdi...Beşiktaş’a şehrin dışında mükemmel bir stat yeri verileceği söyleniyordu...Stat daha büyük olacaktı, daha konforlu, daha ihtişamlı...Yeni moda buydu...Galatasaray ne güzel de bir stada sahip olmuştu, Beşiktaş neden olmasındı?..Hiç oralı bile olmadım bu muhteşem cazibeye sarılmış içi boş formüller karşısında...Beşiktaş stadındaki ihtişamın yegane yolu, o stadın Beşiktaş semtinin göbeğinde Çarşı’ya beş dakika mesafede Dolmabahçe’nin ortasında yükseliyor olmasıydı...Ne ben ne de farkındaydım ki Yıldırım Demirören ve yönetimi, Beşiktaş’ın kalbinin Dolmabahçe’den çıkartılmasına rıza gösterecekti...***Defalarca gitti geldi proje...Tam “oldu” denirken, kimliği meçhul lobiler yine girdiler devreye, “Olamaz, İstanbul bozuluyor” diye hüküm verdirdiler karar mercilerine...Sevginin ve inancın, doğrunun, dürüstlüğün ve ilkelerin zaferi budur...“Beşiktaş’ın kalbinin olduğu yer Beşiktaş’ın stadının yükseleceği” yerdir...Hafta içinde kesinleşen haber, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kendi Kültür Bakanı’nın zaman zaman “olamaz” demesine rağmen, onu da kırmadan bir orta formülle stat projesine “onay” vermesidir...Hayatta görevler geçicidir...İnsanlar fani...Yaşam kendi fırça darbelerinden inşa ettiğin bir resimdir, genel anlamda bir sanat...Osmanlı’dan gelip Türkiye Cumhuriyeti’yle devam eden ülkenin en eski kulübüdür Beşiktaş...Kültürü, plazası, mahallesi, Akaretler’i, Dolmabahçe’si, stadı, takımı ve taraftarı ve Çarşı’sıyla, yabancı semtlere taşınamayacak, kalbinin attığı mekanda, doğduğu, ismini aldığı ve ait olduğu mabette yaşımını sürdürecek bir kültürün adıdır Beşiktaş...Başbakan Tayyip Erdoğan’ın onayladığı karar işte bu tarihi kararın tescilidir...Kendisine bu satırlarda vücut bulan, mütevazı teşekkür, göklerde uçan özgür Kartal’ın küçük kalbinin ta derinliklerinden geliyor...Yuvamıza “saygı” duyana, o taraftarı yerinden yurdundan etmeyip ait olduğu yerde tutana, kalbimizden gelen bir sevgi selamı göndermek vazifemizdir... Kartal’ın teşekkür ve selamı üzerinizde olsun Sayın Başbakan Tayyip Erdoğan...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜYAŞAMIN SEVİNÇLİ YANI...“Yaşamın en üzücü kısmı ölmek değil, hayattayken gerçekten yaşayamamış olmaktır...Çoğumuz yaşarken oyununu küçük oynar...İnsanlığının tamamının gün ışığına çıkmasına izin vermez...Robin Sharma...”“Büyük yaşamak” dendiğinde zaman hep “Büyük maceralarla dolu şangırtılı hayatlar, büyük şöhretler, büyük insanlarla dolu yaşamlar” hayal etmiştim zamanında...Oysa “büyük yaşam” denilen şeyin insanların hayatlarına büyük katkılar sağlamak olduğunu anladığımda, hayatın içindeki “gerçek büyüklüğün” ne olduğunu keşfettim...Hayata ve insanlara ne kadar katkı sağlarsanız o kadar büyük bir hayat yaşarsınız...***Katkı sağlamazsanız hayatınız küçük ve minnacık kalır...Kimseler için hiçbir şey ifade etmez...Hayatın anlamı birileri için bir değer ifade etmektir...Ne kadar çok kişi için ne kadar çok değer ifade ederseniz, o kadar büyük bir yaşam yaşarsınız...

Devamını Oku