28 Şubat'la ağır tutuklamalar olmadan hesaplaşalım...

Haberin Devamı


İyi ki 28 Şubat’ın Genelkurmay Genel Sekreteri gazetecilere, televizyonculara teşekkür ve takdir mektubu yazdı ve benim ismimi anmadı...

Kendisine bana teşekkür etmediği için teşekkür ediyorum...

Böylece 28 Şubat’la ilgili söyleyeceklerimi rahat bir şekilde söyleyebileceğim...

Kendimle ilgili “mesajlar” veriyor duygusu yaratmadan, meselenin çözümüne yönelik saptamalar yapabileceğim...

***


Toplumun darbelerle yüzleşmesi güzel...

Demokratik yönden hesaplaşması da...

Doğrusu, yanlışı, sakıncası, bir daha olmaması şeklinde dersler çıkartılması, ibret alınması demokrasi açısından elzem...

Fakat Yunanistan’ı darbelerden Avrupa Birliği’ne sokan Karamanlis‘in dediği gibi, “demokrasi intikam almaz, hatırlar...”

Olaylardan 15 yıl sonra gazeteci avına çıkmak, “Şimdi kimler tutuklanacak, darbecilikten kimler içerde yatacak” diye toto oynamaya kalkmak, ayıp ve günah...

Gazetecilere sürekli bir tutuklanma korkusu vererek, hayat yönetilmez...

Üzerinden 15 yıl geçtikten sonra “Hadi bakalım darbecilikten içeri girmeye hazırlanın” tipi yaklaşımlar, hayatı normalleştirmez, insanları tazelemez, demokrasiyi sağlamlaştırmaz...

“Hep bir hesaplaşma, hep bir tutuklama, hep bir geçmişten suçlu çıkarma” trajedisinin adı değildir demokrasi...

Demokrasi ümittir, barıştır, tazelenmektir ve umutlu yarınlara yönelmektir...

İnsanların içindeki umudu, heyecanı, neşeyi ve sevinci toptan yok ederek demokrasiyi güzelleşteremeyiz...

***


28 Şubat sonuna kadar tartışılmalı...

Kim ne yaptı, niye yaptı, sivil hükümeti kimler niye devirmeye kalktı bu ortaya çıkartılmalı...

Üstelik sadece askerler açısından değil, onları tetikleyen sivil güçler açısından da...

Bu konuda açılan 28 Şubat dosyaları çok yetersiz...

Çoğu deyim yerindeyse gerçek 28 Şubat’ı açmayı değil, örtmeyi amaçlıyor...

Bunlar ortaya çıkartılmadan, kim niye hükümeti istemedi, düşürmeye kalktı ortaya dökülmeden meseleler hallolmaz...

O dönemin suçluları, sorumluları bunun kara lekesini alınlarında taşımalı...

Fakat hepsi o kadar...

O utanç yeter...

Sürekli tutuklamalara ve hapislere bir son verilmeli...

Bu ülkede tutuklamalar ve hapisler azalmalı...

Birileri sanıyorum sürekli yeni cepheler açtırarak, yeni düşmanlar yaratıyorlar...

Onun kime ne faydası var açıkçası çözemiyorum...

Fakat yolunda ilerleyen Türkiye’ye bir faydası yok...

Darbelerden medet umanlar, siyasi veballeriyle baş başa kaldılar...

Ülke olarak devam edelim yolumuza...

İntikam değil, hatırlmaktır demokrasi...

*****


GÜNÜN ANLAMLI TESADÜFÜ!..

BUNA TESADÜF DİYEBİLİR MİYİZ NUMAN BEY?..


Hemen her gün bu köşede Robin Sharma, Deepak Chopra gibi bilgelerden “günün anlamlı sözleri”ni yazıyorum...

Hayatta kalbinizi nasıl tutarsanız, hayatın da bir süre sonra size kalbinizde arzuladığınız şekliyle döneceğini söylüyorum...

Böyle davaranırsanız “mucize arkadan gelecek” diyorum...

Bugün size ibretlik olan ve mucize getiren bir olayı anlatacağım...

İki aydır yaşıyorum bu olayları...

Ne anlama geldiğini siz bulup çıkartın...

En son söyleyeceklerime de iyi kulak verin...

***


1 Ocak’ta 2012’de HAS parti, Ankara İl Başkanlığı’nca hazırlanan bir suç duyurusu çıkartıyor...

Medyaya gönderilen suç duyurusunda altı gazetecinin darbecilerle suç örgütü oluşturarak hareket ettiği iddiası yer alıyor...

İsmi geçen gazeteciler “28 Şubatçılarla işbirliği yapmakla” suçlanıyor ve haklarında suç duyurusu hazırlanıyor...

Bu altı gazetecinin isminin arasında benim adım yok...

Bir süre sonra garip ve derin şeyler oluyor ve HAS Parti’nin bir başka suç duyurusu basına açıklanıyor...

***


16 Ocak’ta verilen belgede bu kez suç duyurusunda bulunulan beş gazetecinin ismi metinden uçuyor...

O beş gazetecinin yerine ise araya kimler giriyorsa anlaşılmaz bir şekilde benim ismim konuveriyor...

Şaka gibi bir şey...

Niye beş gazeteci çıkıyor?..

Niye benim ismim giriyor?..

Niye belge apar topar el çabukluğuyla değişiveriyor?..

Bunlar bilinmiyor...

Bilinen 16 Ocak’taki belgede beş gazeteci uçuyor, yerine benim ismim giriyor...

***


Olayı ortaya çıkartıyor...

“Ne oldu nasıl oldu da beş gazeteci uçtu onun yerine ben girdim” diye yazıyorum...

Mehmet Barlas, Hasan Karakaya, Ahmet Hakan gibi birbirinin tamamen farklı gazeteciler bu konuyu yazıyorlar...

Ben partinin Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’la, yardımcısı Şeref Malkoç’la konuşuyorum...

Onlar da olayı yazan gazetecilerden bazılarıyla konuşuyor...

Şeref Malkoç “İlk suç duyurusu savcılığa verilmemişti” diyor...

Arada derede isimlerin niye iç edildiğini, niye durup dururken bir başka ismin eklendiğini söylemiyor...

***


Bu bir suç duyurusu değil... Sadece gazetecilerin yayınlar yaptıklarını belirttik...”

Aradan bir ay kadar zaman geçiyor...

Şubat’ın sonlarına doğru, bu sefer partinin bir başka organı, İstanbul İl Başkanlığı, hem benim hem de diğer gazetecilerin yer aldığı daha kapsamlı bir suç duyurusunda bulunuyor...

Bu sefer birinici ve ikinci metinde yer alan gazetecileri biri eksik hepsini “darbecilerle aynı örgüt içinde olmakla suçluyor...”

Aynı parti üç kez ayrı suç duyurusu hazırlıyor...

Aynı parti, her suç duyurusunda gazetecilerin isimlerini değiştiriyor...

Eksiltiyor, artırıyor, isim ekliyor, isim çıkartıyor, her seferinde farklı minvalde suç duyurusu hazırlıyor...

İşin ilginci her seferinde suçun niteliği ve meali de değişiyor...

Birinde “suç olarak değil, yazarak yardım etmek” diye gösteriliyor...

Diğerinde suç örgütünün içinde olarak...

Beş ayrı mealde üç ayrı suç duyurusu hazırlanıyor gazeteciler için...

***


Onlara söyleniyor ki, bilip bilmeden insanları bir suç örgütü içinde göstermek, günahtır, yazıktır, ayıptır ve vebali büyüktür...

Vebali bu günahları atanın üzerinde kalır...

Bilip bilmeden kimselere suç atmayın...

Kulaktan dolma dolduruşlarla, insanları töhmet altında bırakmayın...

Sanki bunlar söylenmiyormuş gibi, her seferinde bir başka ithamla insanlar töhmet altında bırakılıyor.

Beni durumum iyice acayip...

Neden durup dururken bu sarmalın içine girdim anlayamıyorum...

“Günah” diyorum anlamıyorlar...

“Ayıp” diyorum lügatlerine almıyorlar...

“Vebal” diyecek oluyorum, oralı olmuyorlar...

***


Sonunda kablimin derinliklerinden onlara sadece “Yaptığınız günahtır” diyorum, “Vebali var” diyorum, “Yazık” diyorum...

Başka da bir şey söylemiyorum...

Kalbimin derinliklerinden gelen bu temiz ve nahif mesajları “evren”e gönderiyorum...

Üç gün içinde Allah’ın eli, evrenin enerjisi, hayatın sinerjisi değiveriyor “uğursuz olayların” üzerine...

Nereden çıkıyorsa çıkıyor önce Akit gazetesinin internet sayfasıyla, birçok sitede, dönemin komutanının, kıdemli yüzbaşısıyla kaleme aldığı bir mektup ortaya çıkıyor...

Yaptıkları işbirliği, katkılar ve hizmetlerden dolayı 28 şubat döneminde Genel Yayın Yönetmeni ve Ankara temsilcisi olan tam 40 gazeteci ve televizyoncuya takdir mektubu gönderilmesini isteyen bir belge ortaya dökülüyor...

Belgede 28 Şubat’ta o günlerde merkez medyada görev yapan neredeyse bütün Genel Yayın Yönetmenleri, anchormanleri ve Ankara temsilcileri var...

***


Bu gazetecilerin isimlerinin o mektupta geçmesi o insanların bir suç örgütüne dahil oldukları anlamına elbette gelmiyor...

Her işbirliğinin darbe ve suç kapsamında bir işbirliği olamaz elbette...

Ancak orada dahi ismi anılmayan, o mektupta dahi ismi zikredilmeyen tek bir gazeteci, genel yayın yönetmeni ve anchorman var...

O belgedeki kırk gazeteci içinde sadece ismi HAS Parti tarafından sürekli suç duyurusuna sokulmak istenen “benim” ismim yok...

Ulu orta benim adımı, suç duyurularında geçiren Numan Bey’le Şeref Malkoç Bey, belgeyi görünce ne düşünüyorlar bilmiyorum...

Çünkü dün akşam kendilerine ulaşamıyorum...

Fakat onlara ulaşmak çok önemli değil...

Allah varlığını başka türlü nasıl gösterebilirdi acaba diye düşünmeden edemiyorum...

“Günah” dedim, “yazık” dedim, “vebal” dedim dinletemedim...

Sonunda ilahi bir el “Al sana belgesi” dedi... İstesem, arzu etsem, ben hazırlamaya kalksam, böyle bir belgeyi yapamazdım...

***


Elbette ilahi güç ben değilim...

Onu şimdi ortaya çıkartan evrendeki o ilahi güçtür...

Samimi ve dürüstseniz ve evrene kalbinizden samimiyet mesajı gönderiyorsanız, bu durumlarda “bir ilahi el” olaya müdahil oluyor...

Buna mucize diyebilirsiniz...

“O kadar oyun oynandı ki, oynayanların ellerine ayaklarına dolandı” diye de içinizden geçirebilirsiniz...

Gerçek sanırsam şöyle;

Hiçbirimiz evrenden daha akıllı ve zeki değiliz...

Evrenle ve elbette ilahi güçle oyun oynayamaya kalkamayız...

İlahi güç kendisiyle oynamaya kalkanlara, o oyunu oynayamayacaklarını ağır biçimde gösterir ve duruma müdahil olur...

Şimdi hiçbir şey yapmaya gerek yok...

Bundan sonrasını oturup sakin sakin izleyeceğiz...

DİĞER YENİ YAZILAR