Mehmet Ali Birand’ın Ahmet Kaya olayındaki görüntülerle ilgili açıklaması...

14 Mart 2012

Mehmet Ali Birand 28 Şubat belgeselinde, Ahmet Kaya’nın ödül gecesi MGD Oscar ödüllerinde saldırıya uğradığı görüntüleri yayınlamıştı...O görüntülerin ertesinde Benim Memleketim şarkısını söyletmek için, tüm sanatçıları sahneye çağırmamın görüntüleri üst üste binince, ben de bu saldırının bir parçası imişim gibi bir görüntünün montajla ortaya çıktığını söylemiştim... Vakti zamanında kendisi kaynak yapılan ifadelerle andıçlanan Mehmet Ali Birand’ın, görüntü kaynağımla beni andıçladığını belirtmiştim...***Mehmet Ali Birand’dan bir mail aldım önceki gün...Mailinde “Belgeselinde yayınlanan o görüntüleri önceden görmediğini, olaylarla benim ilgimin olmadığını, o görüntülerin de belgeselden çıkartıldığını” söylüyor...Önce belgeseliyle ilgili açıklamasını aynen yayınlayayım...Sonra cevap vereyim...*** “Reha,Bu belgeseli yaparken özellikle bir noktaya çok dikkat ettim...O da, zamanında bana çok haksızlık ve gaddarlık etmiş olan kişileri suçlayacak hiçbir belge koymadım, atıfta bulunmadım...Oysa tahmin edebilirsin ki, bazı kişileri sadece yazdıkları yazılar veya verdikleri görüntülerle yerden yere vurabilirdim...Bunu yapmadım çünkü, haksızlık etmek istemedim...Bu belgesel gelecek kuşaklara kalacak...Bundan önce yaptıklarım gibi sürekli izlenecek...Bu kişilerin çocuklarını torunlarını haksız şekilde güç duruma sokmak istemedim...Senin içinde olduğun görüntüyü izlememiştim... Yazın üzerine baktım...Sen orada olaylara karışmış değilsin...Ancak yine de, senin görüntünü kaldırtıyorum...Çocuklarına ve torunlarına yanlış bir izlenim verilmesini istemem...İlk birkaç yüz tane basıldı...Bundan sonraki basımda silinecek...Bu notu köşemde özellikle kullanmadım...Zira konuyu bir gösteriye dönüştürmek istemedim...Bundan dolayı sana direkt yazıyorum...Ama sen istersen kendi köşende sözünü edebilirsin...İyi günler dilerim...M. A. Birand”***En azından ben yazdıktan sonra göstermiş olduğu ilgiye teşekkür ederim...Ahmet Kaya olayını sürekli gündemde tutan Nagehan Alçı, Sevilay Yükselir ve Rasim Ozan Kütahyalı, bütün kasetleri onlarca kez izledikten sonra, kendi yazılarında gerçekleri anlatmışlardı...Ahmet Kaya olayının zaten en aktivist yazarlarını, benim lafla, demagojiyle etkilemem zaten söz konusu olamazdı...Mehmet Ali Birand’ın bu hakkı biraz geç de olsa teslim ettiğine teşekkür ederim...Ancak yine de basılmış yüzlerce kasette ve CNN Türk’te yayınlanan belgeselde, bu görüntüler o şekilde izlendi ve hak etmediğim bir mağduriyet üzerimde kaldı...***Mehmet Ali Birand’ın 28 Şubat belgeselinde, kendisi hakkında zamanında en ağır lafları edenlere yönelik fazlaca bir şey yapmadığının farkındayım...Bu konudaki tavrı olumlu...Ancak kendisiyle ilgili olmasa da belgeseliyle ilgili global bir eleştirimi söylemek zorundayım...28 Şubat belgeselinde Mehmet Ali Birand’ın yakın durdukları birer demokrasi kahramanı, Mehmet Ali’nin uzak kaldıkları ise sorumlu ve hedef olmuş...Bu bir program olsaydı, yapımcının kendi görüşü der geçerdim...Fakat “belgesel” iddiasıyla ortaya çıkan bir programda, çok fazla “koruma duvarı” var...Yargı sürecinin tartışıldığı günlerde bunları gündeme getirmek doğru değil...Fakat Mehmet Ali Birand’ın neler söylediğimi ve ima ettiğimi çok iyi bildiğini biliyorum...Belgeseller, gelecek kuşaklara gerçek, samimi ve içsel bir hesaplaşmayı sunarken, iyi niyetli dersler çıkartılmasına öncelik etmeliler...***28 Şubat belgeseli tarihe gerçek bir ışık tutmuyor...Biraz “resmi tarih” gibi nakıs ve yanlış yönlendiren bir havası var...Ancak bunlar benim, belgeselle ilgili samimi eleştirilerim...Mehmet Ali Birand’la kişisel bir durumu yok...Ne yapabilirim ki, her şeyi çok açık söylemenin ve söylememenin zamanları var...Mehmet Ali anlıyor neleri kastettiğimi...Ben de onun anladığını anlıyorum...Şimdilik bu kadarla kalsın...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜKALBİNİZ VE AKLINIZ“Kalbiniz ve aklınız arasında denge kurun... Daha büyük bir plana güvenerek bir şeyleri gerçekleştirmek için başka şeyleri kendi halinde bırakın;Buna karşın büyük hayallerin peşinde koşmak konusunda da istekli olun...Aralarında bir denge olsun...Keza;Yaşamın amacının benliğinizi daha yüce haline dönüştürmek olduğunu fark edin;Buna karşın herhangi bir suçluluk duygusu hissetmeden, bu dünyada birçok harika zevkin tadını çıkartabilen ve pek çok kusuru olan bir insan olduğunuzu unutmayın...Yaşam amacınızın büyüklüğüyle, yaşama duyduğunuz minnet bir arada yeşersin...Robin Sharma...”*****TUTUKLU KALANLARI UNUTMAYALIM...Sevgili Nedim, sevgili Ahmet...Çok uzun bir mücadelenin ağır mağduriyetinin adım adım gelen özgürlüğünü yaşıyorsunuz...Duygularınız içinizden taşıyor, patlıyor... Heyecanlısınız...Bir yıldır bunca lafa karşı konuşamaz kalmanın birikmiş öfkesi, kelam edilecek, cevabı verilecek lafları birikmiş...Söyledikleriniz, söylemeyemedikleriniz, içinizden taşırdıklarınız, taşıramadıklarınız her şeyi konuşmak bugün hakkınız...***Tek bir önerim var...Konuşurken, arkada tutuklu kalan arkadaşları unutmayın...Onlar da biran önce özgürlüğe kavuşmayı bekliyorlar...Doğan Yurdakul’la başlayan süreç sizlerle devam ediyor...Umarız milletvekilleri ve diğer arkadaşlarla sürecek...Bir sürecin parçasısınız, bir zincirin halkalarısınız...Önünüzde ve arkanızda olan insanlar var...Tahmin ediyorum içerdeki arkadaşlarınızın en büyük temennisi, onların durumuna çözüm olacak sözcükler sarfetmeniz...Sevgiyle ve mutlulukla, sevdiklerinizle bir daha ayrılmayacağınız dileklerle...

Devamını Oku

Hayat; Tayyip Erdoğan’a kürt sorununu çözmeyi dayatıyor...

13 Mart 2012

En ağır krizler, gerçekte en olmaz görünen meseleleri çözmek için yaşamın karşımıza çıkarttığı fırsatlardır...Başbakan Tayyip Erdoğan bir süredir savcıların “ifade vermeye çağırdığı MİT Müsteşarı krizini” çözmeye uğraşıyor...Kendisinden ifade için istenen onaya cevap vermeyeceğini belirtiyor...Yeni çıkan yasada bu onayı vermesinin zorunlu olmadığını hatırlatıyor... Gerçekte ise konu hukuki değil, siyasi...Tayyip Erdoğan konuyu savcıların talebine cevap vermemekle savuşturabilir elbette...Danıştay’a itirazdan da bir sonuç çıkmayabilir...Mesele tabiatıyla sürüncemede kalabilir...Erdoğan, yarım yamalak bir iktidar sahibi değil, gücü yerinde muktedir bir Başbakan...Bu taleplere karşı hukuki formüller bulmak onun için iş değil...***Fakat bence hayat, Tayyip Erdoğan’a bu konuya çok daha radikal bir çözüm bulması için talepte bulunuyor...Hukuki formüllere fazla takılıp kalmadan, kendi “niyetini” yeniden ortaya koyma fırsatını tanıyor...Herkes biliyor ki Erdoğan’ın gerçek “niyeti” Kürt meselesinin barışçıl bir şekilde çözülmesi...“Niyet” bu, istek bu, arzulanan bu... Bu gerçekleşmeyince “niyet” ile birlikte, sonuçlar ve uygulamalar da sorgulanıyor...Sorgulanan şeyleri etkisizleştirmenin yegane yolu, “niyet”i tüm çıplaklığıyla ortaya çıkartmak...“Niyet”i gerçek bir çözüm haline getirmek...“Kürt sorununu” çözerek barışı kalıcı kılmak...“Barış”ı, 75 milyon insana, analara, çocuklara, umutlara ve istikbale hayat verecek şekilde dizayn etmek...Yaşama yeniden tutunmamızı sağlamak...Kendimiz ve çocuklarımız için yepyeni bir gelecek oluşturmamıza olanak vermek...***Bunlar olmadığı müddetçe Tayyip Erdoğan da biliyor ki, ‘niyet’in uygulamaları sorgulanmaya devam edecek...“Terör devem ederken neden masaya oturdunuz?” diye hayatın enerjisini yok eden sorular bitmek bilmeyecek...Eleştirilerden nasiplenmeler, sorgulamalardan müsebbipler yaratılacak...Hayat barış yönünde değil, yeni savaşlar ve yeni hesaplaşmalar istikametinde sürecek... Aslında hayat mükemmel bir dayatma sunuyor Başbakan’a...“Niyet”ini gerçekleştirmesi için bir fırsat da diyebilirsiniz buna...Hayatın en krizli anı, çözümün kalplere düştüğü andır... “Niyet” aslında kalbin bir yansımasıdır...*****SENİ SEVİYORUM, FAKAT BEŞİKTAŞ’I DAHA ÇOK SEVİYORUM RIDVANCIĞIM...Sevgili Rıdvan;Dün İbrahim Seten’e yazdığım gibi...“Seni çok seviyorum...Fakat Beşiktaş’ı senden daha çok seviyorum...”Sen iyi bir Fenerbahçeli’sin, burası tartışılmaz...Sen Aziz Yıldırım’ın çok iyi bir dostusun, burası da kuşku götürmez...Şeytan olduğundan, tüyüne sahipsin, “Başbakan’dan kulüp başkanına ve adaylarına kadar herkesi sihirli etkin altına alabiliyorsun”, burası da su götürmez...***Ancak ufak bir sorun var...Beşiktaş bizim yuvamız...Çarşı’sıyla, Akaret’leriyle, kapalısıyla, açığıyla, numaralısıyla, beleş tepesiyle bizim ruhumuz orada gezinmekte...Fenerbahçe’ye yeni başkan kimi yaparsın bilemem... Oralarda etkin fazla, ağırlığın müzmin...Fakat Fenerbahçe’de kurmak istediğin sistemi Beşiktaş’a ihraç etmeye çalışma istersen...Seni seviyorum...Ancak Beşiktaş’ıdaha çok seviyorum...Sevgilerimlekardeşim...*****GAZETECİLERE ÖZGÜRLÜK VİCDANLARA ÖZGÜRLÜKTÜR!..Nedim’in ve Ahmet’in kimlerle konuşarak kitap yazdığını bilmedim hiç...Bunu önemsemedim bile...Kendi kararıyla da yazsa, zaman zaman kendi kararıyla olduğunu zannederek, birilerinin “kullanımına” da girse bu benim gözümde gazeteciliklerini sorgulamaz... Bir gazetecinin bu tipten “komplikasyon”larının, olsa olsa gazetecilik etiği açısından, etiğin aşıldığı durumlarda da “gazetecilik suçları”ndan sorgulanabileceğini düşündüm hep...Yazdıkları kitaplarla terör örgütünün parçası olmak, bir terör örgünün üyesiymişçesine hesap sorulmak, yıllara meydan okuyan hükümlerle yargılanmak, insan hayatının özgürlüğünü hiçe sayan tutuklanma süreleriyle demir parmaklıkların arkasına mahkum edilmek vicdanlara sığmazdı... ***Nedim’le Ahmet dün nihayet bir yıllık tutukluluktan sonra özgürlüklerine kavuştular...Gazetecilere gelen özgürlük, vicdanlara gelen özgürlüktür...Nedim ve Ahmet’in özgürlüğü, hapisteki gazeteciler döneminin sona ermesinin ilk işareti olmalı...Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, “gazetecilerin özgürlüğü konusunda” net tutumlar almaya başladılar...Yargıyı rencide etmeden, tutuksuzluk özlemini anlatıyorlar...Bu gelişme olumludur...Bilmeliler ki hala değişen taslaklarda bile gazeteci terör örgütüne bilmeden yardım etmişse bir yıldan üç yıla kadar ceza alacak hükmü getirilmek isteniyor...***Hep yazıyor ve söylüyorum...Gazetecilik; mesleğin doğası itibariyle “değişik kesimlerin kullanımına açık bir meslektir...”Elinizdeki kalem, yakanızdaki mikrofon, “herkesin istifade için kendisine araç olarak gördüğü birer vasıtadır...”Gazetecilik başka türlü yapılamaz...Hep birileriyle haber görüşmesi yaparsınız, hep birileri istediklerini size aktarmaya çalışırlar, hep birileri sizi etkilemek için bin bir türlü yolu denerler...Burada ayıraç, “gazetecinin niyetidir...” Gazetecinin niyeti gazetecilik yapmaksa, her olayda “seni kim kullandı?” diye sormak abestir...Her kullanıldığı farz edilen durumdan mahkumiyet çıkartmak, mesleği ilelebet mahkum etmek anlamına gelir...Gazetecilere özgürlük, vicdanlara özgürlüktür...Gazetecilere özgürlük, iktidarlara özgürlüktür...Gün gelip herkes gazetecilere “terör örgütü üyesi muamelesi çekilmeyen” özgürlüklerinden nasiplenecektir... Nedim ve Ahmet gazetecilere gelecek yeni özgürlüklerin bayrağı olmalıdır...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ “GÜZEL ŞEYLERİN TUTSAĞI OLMAYIN...”“Güzel şeyleriniz olsun, ama onların tutsağı olmayın...Onlara sahip olun ama onların tutsağı olmayın...Onlara sahip olun ama onların size sahip olmalarına izin vermeyin...Yaşamınızın en temel hedeflerini;Potansiyelinizin zirvesine erişmek...Başkalarına hizmet etmek...Başkalarının yaşamlarında fark yaratmak...Kendinizden daha önemli şeyler için yaşamak olarak belirleyin...‘Başarı’ güzeldir...Fakat bu oyunun asıl adı ‘anlam’dır...Robin Sharma” ***Gelin mutlu ve anlamlı hayatın “değerli” tariflerinin üzerinden gidelim...Yaşamdaki temel hedefiniz “potansiyelinizin zirvesine erişmek mi”, paranın zirvesine erişmek mi?..Yaşamdaki mutluluk kaynağınız, “başkalarına hizmet etmek mi”, hep almak mı?..Yaşamdaki dürtünüz, her şeye daha fazla sahip olmak mı, “başkalarının yaşamlarında fark yaratmak mı?..”Hayattaki amacınız sadece kendinizi mutlu etmeye çalışmak mı, yoksa kendinizden daha fazla olan bir şeyi güzelleştirmeye çalışırken, kendinizi de mutlu etmek mi?..Bu soruların yanıtlarında hayatın gerçek anlamları ve cevapların şifreleri var...

Devamını Oku

Tarihe not düşecek gazetecilik hesaplaşmaları...

11 Mart 2012

Yaşanan olaylar, açılan dosyalar, geçmişin ve medyanın bitmek bilmeyen sorgulamaları, beni “gazetecilik mesleğinin geleceği” ile ilgili derin bir karamsarlığa itmiş durumda...Bazen gazeteciliğin en temel kuralları yapılamazmış gibi gösteriliyor ki, gelecekte gazetecilik nasıl yapılacak, sorusu kara kara düşündürüyor beni...Hayır, siyasi hesaplaşmalarda, kim haklı kim haksızında değilim meselenin...Fiili olarak “Bu kadar sorgulanan gazetecilik” istikbalde nasıl yapılacak bunun merakı içindeyim...***Gazetecilik dışı faaliyetlerde bulunanlar, mesleğimize çok büyük kötülükler yaptılar bu kabul...Fakat, medya sorgulamasının aldığı boyut beni gelecek için fena halde kaygılandırıyor... Öyle basit gazetecilik refleksleri sorgulanıyor ki, içimden “iyi ki aktif habercilik yapmıyorum” diye geçiriyorum...Bir kere şunu kabul edelim...Bir “haberci” her zaman, örgütlü örgütsüz, gizli açık, siyasi beşeri her türlü “kullanılmaya açık bir pozisyonda” mesleğini yapmak zorunda...Biz “habercilik” yaparken, her kesimin hoparlörü olacağımızdan, herkesin kullanımına açık bir meslek icra ettiğimizin farkında oluruz...***Böyle olması işin doğasıdır...Bundan gocunduğumuzda zaten habercilik yapamayız...Sizinle iyi ilişki kurmak isteyen bir siyasetçi, kendi istediği yönde sizi manipüle etmeye çalışır...Bir işadamı, sizi kendi grubunun, holdinginin çıkarları doğrultusunda kullanmaya uğraşır...Yaptığınız her haber ulusal ve uluslararası bir baskı grubunun, sivil veya askeri organizenin çıkarlarına uygun ya da aykırıdır...Gazeteci her gün, önünden geçen yüzden fazla haberin “kime yaradığını, kimin tarafından yaptırıldığını, kimin kullanımına açık olduğunu” saptamaya kalkışırsa, “habercilik reflekslerini bütünüyle yitirir...”Bir akademisyenin, bir köşe yazarının bakışıyla “aktif gazeteciliği ve haberciliği” eleştirmeye başlarsanız, ortada gazetecilik ve habercilik kalmaz...***Bu farkı sekiz yıldır günlük köşe yazdığımdan bu yana fark ediyorum... Olayları ve tavırları masaya yatırıp eleştirenler, sıcak haber yaparken bir gazetecinin nelerle karşılaştığını, nasıl kullanıma açık olduğunu, mesleğin doğasının cereyanlar arasında kalmaya ne kadar müsait olduğunu fark etmiyorlar...Medyayı geçmişte sorguladığımız şekilde sorgulamaya devam edersek, bugün meslektaşlarımız mesleklerini yapamaz hale gelirler...Her verdikleri haberin altında bir gizli neden, her vermedikleri haberin altında da bir “gizli el” aranırsa, “haber” nasıl oluşacaktır?..Gazetecilik refleksi bu sorgulamalar sonucu tamamen kaybolur...***Ben bu mesleğin, meslek dışı saiklerle ve dürtülerle yapılmış olmasının en büyük mağdurlarından birisiyim...Ticari çıkarlar için tetikçilik yapanlar; ticari çıkarlara dayalı tetikçi habercilikten özellikle uzak durmaya çalışan beni “cüce haberleri” yapmakla itibarsızlaştırmaya çalışırlardı...Gerçek amaç, kendi niyetlerini saklamaktı...***Siyasi çevreler tarafından bilinçli olarak kullanılan ve bundan rant sağlayanlar, beni “siyasi değil magazinel habercilik” yapmakla suçlarlardı...Böylece kendi gazetecilik niyetlerini gizleme yoluna giderlerdi...İş dünyasına, reklamcılara ve oralardan gelecek paralara göre haber yapanlar, benim yaptığım haberlerin “değersiz ve popülist” olduğunu söyleyerek “cukkalamalarda” perdeleme yaparlardı...***Bugün yayınlanan ve yayınlanmayan andıçlarda, keza yayınlanan ve yayınlanmayan kasetlerde, ortaya çıkan ayıraç “cüce haberlerinden oluştuğu söylenen haber merkezi”nin boyutlarını çoktan aşmaktadır...Bu kadar hayati bir yerde, bu kadar müdanasız kalabilmenin tek yolu “sırtını seyirciye ve izleyiciye yaslamaktı...”Demokrasinin ruhu buydu...Gerçek şu ki;“Kimselerden teşekkür almaya endeksli olmayan”, her daim muktedirin yanında yer almayı görev bilmeyen, izleyicisinin (okuyucusunun) isteklerini önemseyen bir gazetecilik anlayışı nispi olarak bağımsız ve demokratik bir anlayıştır...Son tahlilde, halkın tercihlerine göre şekillenen toplum mühendisliğine soyunmayan o gazetecilik anlayışı “demokratik”ti... ***Demokratik olan gazetecilik anlayışını “hafiflik”, bağımsız yayıncılık duruşunu “ciddiyetsizlik”, insana yönelik haberci refleksini “magazincilik” olarak niteleyerek, toplumu şırıngaladılar...Öyle günler geldi ki, “yaptığımız haberciliğin devlet için tehdit oluşturduğunu” söyleyecek raddede laflar edildi... “Acı yaşadığımız, yalnız kaldığımız, güçlülerden oluşan muktedir bir lincin altında ezilmeye çalışıldığımız” günlerdi o günler...Bunun hesaplaşmasını yapmak için biz her şeyiyle hazırız, fakat bir yargı sürecinin tutuklanmalara gidecek sonu bilinmez dehlizlerinde yapılamaz bu hesaplaşma...Herkes birilerinin önünde kalkan, birilerinin de arkasında saklambaç oynamakta...Mahkeme süreçlerinden uzaklaşsak diyorum, kılıç kalkan oyunları da saklambaçlar da masaya gelecek arka arkaya...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜACILAR İNSANLARI ŞEFKATLİ YAPAR...“Acılar derin bir manevi gelişme için her zaman birer araçtırlar...Büyük acılara katlanan kişiler, genellikle yüce kişiliklere dönüşürler...Yaşam tarafından incitilmiş olanlar, genellikle başkalarının acılarını anında fark edebilirler...Zorluklara katlananlar, yaşam tarafından alçak gönüllü hale getirilenlerdir... Büyük acılardan geçenler, daha açık, daha şefkatli ve daha gerçektirler...Robin Sharma...”***12 Eylül, 28 Şubat, Dersim ve daha nice talihsiz ve acılı olayla yüzleşmemiz elbette ki birçoğumuzu rahatsız ediyor, acı veriyor...Bunların bir siyasi hesaplaşma olmaması bizim bilgeliğe doğru uzanan yaşam yolculuğumuz açısından önemli değil...Bu acılı olaylarla yüzleşerek, toplumsal olarak “başkalarına karşı hoyrat davranmamasını” öğreniyoruz...Her “hoyrat” davranışımızın, başka insanların hayatında açtığı derin acıları, üztüntüleri, kırılmaları fark ediyoruz...O kırılmalarla yüzleştiğimizde, muhtemelen birçoğumuz kendini sorguluyor “Ben bunları yapmak istememiştim... Böyle olduğunu bilmiyordum...” diyor...***“Her şey öyle olması gerektiği için olur...”Acılı hesaplaşma süreçlerinin, kendinizi, ruhunuzu ve kişiliğinizi geliştirici, öğretici yönlerini düşündüğünüzde ne kadar değiştiğinize inanamayacaksınız...Eski “hoyratlıklarınızdan” eser kalmadığını göreceksiniz...Yaşamını labinetlerinde karşınıza çıkan her “dram” size öğretilmek üzere gelen bir dersin yansımasıdır...Her acı sizi daha bilge...Her baskı sizi daha duyarlı yapar...Bunu bilirseniz, yaşadığınız şeylerin üstesinden gelebilirsiniz...*****OSCAR FİLMLERİ KUŞAĞI... “SEN BENİM NEŞEM VE ACIMDIN... ELVEDA ELIZABETH...”“Sen benim hem sevincim hem de acımdın... Elveda Elizabeth...”Son yıllarda biriktirdiğim filmleri izlemekten, 2011’in “Oscar’a aday olacak dev filmlerini” izlemeyi sona bırakmıştım...Oscar’ın o muhteşem törenini izledikten sonra havaya girdim...Sonra Oscar’a aday olan ve kazanan dev filmleri izlemeye başladım...Demir Leydi’yi önceki gün izleyip yazmıştım...Dün George Clooney’ye Oscar adaylığı getiren ve toplam beş dalda aday “Senden Bana Kalan” filminin “hayatın içinden süzülen abartısız trajedisiyle yüzleştim...” “Sen benim hem sevincim hem de acımdın... Elveda Elizabeth...”, kendisini aldattığını öğrendikten sonra, yoğun bakımda ölmek üzere olan eşiyle yüzleşirken söylediği sözler bunlar George Clooney’in...***Açık Gazete’nin sinema eleştirmeni Tamer Baran, yönetmen Payne’nın bu sözleri Clooney’ye söyleterek, “aşkın sadece sevinç ve gurur verdiğini zanneden eski Amerikan klişesini yerle bir ettiğini” iddia ediyor...Filmin böylece “acı ve neşeyi bir arada yaşatan” gerçek sevgiyi aktardığını belirtiyor...Filmin çok dokunaklı işlenen, duyarlılığı seyirciye bütünüyle aktarabilen etkileyici bir trajedisi var...Bir baba yıllardır doğru düzgün ilgilenemediği iki kızıyla baş başa kalırken, sevdiği karısını kaybetme noktasında, onun tarafından aldatıldığını kendi kızından öğrenir... Bir ölümcül kaza, bir aldatma, bir yalnız kalma ve iki çocuğuyla bir baba...İki saat boyunca hayatın insanoğluna getirdiği trajadeyi izliyoruz...Çok “gerçek” bir film, Senden Bana Kalan...O kadar gerçek ki, sinemaya biraz fantezilerini yaşamak için gidenlerin, kendilerini yaşamın dertlerinin içinde boğulmuş hissedebilecekleri bir film...***Fantastik unsarları yok...Seyirciyi rahatlatacak, psikolojik boşalma noktaları mevcut değil...Hayatın üzerinizdeki yükünü film boyunca yaşıyorsunuz...Rahatsızlıktan, rahatlığa geçemiyorsunuz...Hayatı öfkeyle sevgiyi, mutlulukla acıyı bir arada ve rahatlatıcı bir umuda yolculuk edemeden yaşıyorsunuz...Mutlaka izlemeniz gereken bir yapıt...Eğer yaşamın trajedileri arasında kaybolmadan, yaşam estetiğinizi bozmadan kendi tarzınızla en derin dehlizlerden geçmek istiyorsanız...Samimi ve sahici bir sevginin, bir babayı ayakta tutan muhteşem öyküsünün adıdır “Senden Bana Kalan...”

Devamını Oku

Dünyanın en cesur kadını benim yanımda küçücük bir kızdı...

10 Mart 2012

Annesi benim yanıma verdiğinde 19 yaşında bir kızdı...Ankara TRT Yönetim Kurulu odasının uzun masasında çalışırdık...O zamanki Genel Müdür Tayfun Akgüner’den rica etmiştim “Hocam bize büyükçe bir oda verin de etraftan izole çalışalım” diye...O da başka bir oda bulamadığından kullanılmayan koskoca TRT Yönetim Kurulu odasını bize tahsis etmişti...Sabahlara kadar çalışırdık sekiz on kişilik Ateş Hattı ekibi...Şafak’ı annesi Ayşe Önal bana göndermişti, gazeteci olsun diye...Ben Nokta’da köşe yazarken Ayşe Genel Yayın Yönetmeni’ydi...Kızını da benim yanıma televizyoncu yapayım diye göndermişti...***Gazetecilik her zaman, birbirini ihbar etme, birbirinin kuyusunu kazma, gammazlama mesleği değildir...Bazen de kuşaktan kuşağa geçen dostluklar, sevgiler, arkadaşlıklar vardır bu meslekte...Çalışkan, güzel, parlak bir genç kızdı Şafak...Arkadaşımın kızı olduğundan, fazla üzerine düşerdim...İsviçreli bir sevgilisi vardı...Aşıktı ona...Bir süre sonra tutturdu “Onunla İsviçre’ye gideceğim” diye...“Kızım seni televizyoncu yapacağım... Orada adamın peşinde hamburgercide mi çalışacaksın?.. Kal burada...” diyorum, beni dinlemiyor bile...Aşık kız; akıl havalarda...***Dinlemedi, gitti...Bir süre sonra o talihsiz tren kazası başına geldi...Ölümden döndü...Protez bacakla ve kolla hayata geri döndü...Yüzlerce insan yanımda çalıştı...Hepsi televizyonların, gazetelerin bir numaraları, iki numaraları oldular...En iyi spikerler bizim haber merkezinden çıktılar...Ancak bütün bunların içinde “en büyük uluslararası başarıya” imza atanı, “Bir türlü tam televizyoncu yapamadığım Şafak Pavey oldu...”İsviçre’de kendisini engelli yapan o talihsiz tren kazasından bir mucize çıkardı Şafak...Önceki gün Dünya Kadınlar Günü ödülünü ABD Başkanı Obama’nın eşi Michelle Obama’yla, eski Başkan Clinton’un eşi ve halihazırdaki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un elinden “dünyanın en cesur kadını” olarak aldı Şafak...Yüreğinin peşinden giden bir genç kız, ölümden dönülen bir kaza, engelli bir hayat ve dünyanın en cesur 10 kadınından biri haline gelen bir mucize...***Hayat yüreğinizin peşinden gidebilmek, kalbinizdeki sevgiyi kendinize pusula yapmaktır...“Televizyonculuğu bırakıp, İsviçre’de hamburgercide mi çalışacaksın” dediğim Şafak, dünyanın en cesur 10 kadınından biri ve Türkiye’nin medar-ı iftiharı bir milletvekili...Bu mucize ve bu gurur bana yeter...*****BAKKALIN KIZI...Abdullah Gül’ün DVD’sini aldırarak Köşk’te ilk seyredenlerden biri olduğunu söylemişlerdi Demir Leydi filmini...İngiltere’nin ilk kadın başbakanı olan olan Demir Leydi Margaret Thatcher’ın hayatını izlerken, Abdullah Gül ne düşündü bilmiyorum, fakat ben o filmin yapımcısı ya da yönetmeni olsam Demir Leydi (Iron Lady) yerine, o filme “Bakkalın Kızı” ismini (The Grocer’s Daughter) koyardım...Ekonomik krizin ülkeyi yakıp yıktığı günlerde, aldığı kararlara bakanları karşı çıkarlarken, Thatcher’ı sektörlerin yaşadığı ekonomik krizden bihaber olmakla suçlarlar...O da sokağa ne kadar hakim olduğunu gösterebilmek için, ekmek fiyatını bilmeyen bakanlarına, markette satılan değişik ekmeklerin fiyatlarını söylemeye başlar...O bunu yapınca kendi kabinesinden bir bakan yanındaki meslektaşına “Ekmek fiyatlarını biliyor tabii... Ne de olsa Bakkalın Kızı” diye ironi yapar...***“Bakkalın Kızı” olduğu içindir önüne çekilen setler Thatcher’ın... Kocası; ona evlenme teklifini Margaret’ın politikadaki makus talihini yıkmak için yapar...“Bakkal’ın Kızı olarak değil, bir işadamının karısı olarak politikada daha hızlı yükselirsin...” diyerek, evlenme teklif eder...Onun koordinatlarını belirleyen kişi, bakkal diye küçümsedikleri babasıdır...Onu Demir Leydi yapan şaşmaz koordinatlar, baba tarafından kızına verilmiştir...Dün öğleden sonra Meryl Streep’e geçen ay kariyerinin 3. Oscar’ını kazandıran Demir Leydi’yi seyrettim...Büyük kahramanlıklar, fedakarlıklar ve fırtınalarla dolu mücadelelerden geçen “Demir Leydi bir kadın”ın, politika uğruna evini terk ederken, annelerine kalması için yalvaran iki çocuğunu anlatan sahne yürek burkuyordu...Debriyajdan kalkıp, gaza basan o iki ayak, Demir Leydi’nin hayatını bütünüyle değiştiren makasın bizzat kendisiydi... ***Geçmişte, “topluma adanmış hayatların, aileye, özel hayata yansıyan trajedilerinden”, acıyla karışık mazoşist bir keyif alırdım...“Topluma adanmış bir hayat... Bedelleriyle işte budur...” derdim...Ailevi başarısızlıklar, yalnızlıklar, sevgisiz kalmış yarım hayatlar, toplumsal ve mesleki adanmışlıkların doğal ve zaruri bir sonucu gibi gelirdi bana sanki...21. yüzyıl, insanın hayattaki mucizevi başarısının, Falkland Adaları’nı Arjantin’e vermeme başarısını gösteren Thatcher olmaktan ibaret kalmadığını gösterdi hepimize...Thatcher’ın yaşlılık ve yalnızlık görüntüleri, bir tarihi şahsiyetin fırtınalarla dolu siyasi hayatının, finalinin ne kadar “yalnız, hasta ve tek başına” kalabileceğini gösteriyor...Usta bir yönetmenin elinden, çok “insani” açıdan işlenmiş bir siyasi biyografi, Demir Leydi...*****ŞENAY DÜDEK KÜTÜPHANELERİ...Bugün İzmir Alsancak Aliçetinkaya Bulvarı No 4-401’de 35 yıllık gazeteci arkadaşım Şenay Düdek kütüphanelerinden ilki açılıyor...Yıllarca gazeteciliğin dibine vuran, en büyük haberlere imza atan Şenay Düdek kardeşim, iki yıldır bütün birikimiyle İzmir’de sosyal projeler yapıyor ve insanlara hizmet ediyor...Şimdi de Şenay Düdek Kütüphaneleri isimli bir projeyi yürürlüğe soktu...Bütün Türkiye’de çocuklar için Şenay Düdek Kütüphaneleri inşa etmeye çalışıyor... Elinizdeki kitaplardan birkaçını İzmir Alsancak’taki adrese gönderirseniz, bugün açılışı yapılacak ilk kütüphaneye bir gönül desteği verirsiniz...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜBEBEKKEN MÜKEMMELDİK... SONRA ANNE BABALARIMIZIN KORKULARI BİZİ ESİR ALDI...“Bebekken mükemmeldik...Dünyayı yaratan güçle hâlâ bağlantı halindeydik...Fakat büyüdükçe, çevremizi saran, dünyanın korkularını almaya başladık...Anne babamızın bizi sevmesini, bize hayran olmasını istedik...Bu nedenle onları örnek aldık ve onlara daha fazla benzemek için, korkularını, sınırlı inançlarını, yanlış varsayımlarını kendimize mal ettik...Bütün bunlar sırf sevgilerini istediğimiz için oldu...Şu an olduğunuz kişi siz değilsiniz...Bu dünyada bulunmanın sonucu var olan herhangi birisiniz...Dünyadan devraldığınız çevrenizdeki tüm korkulardan kurtulmak için geriye dönüp tüm korkularınızın kaynağına inmelisiniz...Ancak o zaman ruhunuzdan söküp atana kadar onların üzerinde çalışabilirsiniz...Robin Sharma...”***Bugün Cumartesi...Mutluluğa giden derin felsefi yönelimlerin “en ağır ve iddialı tekstlerinden birini” verdim size bugün...Hayatınızda korkularınızdan kurtulabilmek, sizi sınırlayan davranış modellerinden uzaklaşabilmek için, kendinizi çöze çöze çocukluğunuza kadar gitmeyi deneyeceksiniz...Her çözdüğünüz davranış kalıbı ve korku, size bir sonraki çözüm için doping olacaktır...Korkularınızdan ve sınırlamalarınızdan kurtulduğunuzda, sizi yaratan güce ve evrene daha çok yaklaştığınızı fark edeceksiniz... Bugün Robin Sharma’nın söylediklerini iyice bir düşünün...Sonra kendi ruhunuza doğru dingin bir yolculuğa çıkın...Çocukluğunuzu, hayallerinizi, yapmak istediklerinizi ve mutluluklarınızı gözünüzün önüne getirin...O küçük mutlulukları yeniden keşfedin...Küçük mutluluklar size, tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük mutluluklar olarak dönecekler...

Devamını Oku

Mehmet Ali’nin sahte andıcını yayınlamadığım o anın anakronizmi…

9 Mart 2012

O an sadece içime ve vicdanıma döndüm...Kısa bir süre düşündüm...Haber korkunçtu!..O sırada haberin sahte olduğuna, yalan olabileceğine dair hiçbir belirti ortada gözükmüyordu...Şemdin Sakık resmi ifadesinde ‘İki gazetecinin PKK’dan para alarak röportaj yaptığını’ söylüyordu...Sakık’ın ifadesi olarak sızan belgenin, arkasına düşüp “Bu belge çıktı fakat Sakık gerçekten böyle bir ifade verdi mi?..” diye araştırma imkanı, ya da araştırdığında, “Hayır, böyle bir ifade vermedi... İfadesine birileri ekledi herhalde...” diyecek bir yetkili, etkili merci bulma imkanı yoktu... Sakık’ın ifadesi olarak geçen haberi yapmasanız, gazeteci deyimiyle haberi “atlamış” olacaktınız...Yaparsanız o günlerde “hukuki” bir sorumluluk almamış olacak, “İfade yayınlandı, ben de verdim” deyip işinize devam edecektiniz...Gün içinde bir gazetecinin önüne tanıdığı tanımadığı onlarca böyle haber, iddia, ifade gelirdi...Zamanla yarışan gazetecinin ilk bakışta bunlara yapabileceği fazlaca bir şey yoktu...***O günlerdeki genç bir baber müdürüm, “Abi verelim” demişti, “Gazeteler de verdi haberi... Biz niye vermeyelim ki?..”O an hayatla, gazetecilikle, dostlukla, düşmanlıkla, mesleki rekabetle, kıskançlıkla hesaplaştığınız andır...O gün orada, size “bu haberi vermenizden dolayı” hesap soracak hiç kimse yoktur...Tersine, bu haberi vermemeniz belki de kudretli bazı çevreleri rahatsız edecektir...“Haberi verirsem, Türkiye’de bu adamları karanlık, izbe bir yerde linç edebilir, öldürebilir sonra da ‘Türklüğün onurunu kurtardık’ diyebilirler” dedim...‘Bu haberi verdim diye ilerde vicdan azabı çekmeyeyim’ diye içimden geçirdim...Haber ortadaydı...Doğruluğunu ve yanlışlığını sorgulayacak bir durum gözükmüyordu...Vermediğinde “O günün gerçekleri ışığında eksik haber vermiş olacaktın...”Haberi verirsen ve adamlar bir gün bir yerde öldürürlerse, ifadenin yayılma hızına yaptığın katkı, gelecekte seni vicdanınla baş başa bırakacaktı... ***O günlere dönersek...Cengiz Çandar’a meslek hayatımda özel bir sempatim yoktu...Biraz da aramızda bir dönem ‘anlamsız’ bir rekabetten kaynaklanan bir mesafe vardı...Mehmet Ali Birand ise “gazetecilik heyecanını takdir ettiğim”, ancak gazeteciliğinin arkasındaki ‘saikler’ açısından pek revaçta bulmadığım bir gazeteciydi...Aramızda yıllardan gelen birikmiş tortular, aramızdaki mesafeyi bir türlü kısaltamıyordu.... Hülasa;O günlerde Mehmet Ali ve Cengiz Çandar’la ilgili andıcı yayınlamamamın “psikolojik ego tatmini sağlayacak” nedenleri çoktu... Buna karşın yayınlamamamın nedenleri vicdan muhasebesi dışında pek yoktu...Yayınlamama nedenim, haberin yanlışlığına duyduğum inançtan ziyade, -çünkü bu inancı doğrulayacak hiçbir belge ne benim ne de başka gazetecilerin elinde yoktu-, istikbaldeki muhtemel bir katle, dolaylı zemin olmama arzusuydu...***Bugün bunları anlatma nedenim, bir dönemin vicdanlardaki ve mahkemelerdeki yargılanmasında, anakronizm hatasına düşerek, vicdan muhasebelerinde nakıs davranan insanları, “bilinçli ve taamüden bir suç işlemiş pozisyonuna” düşürmemektir...Darbelerle, iç savaşlarla, ölümlerle, zulümlerle, linçlerle hesaplaşırken eski Yunanca’da anakhronismos, denilen “anakronizm” hastalığına düşmemek gerekir...“Bugünün değerleri ve şartlarıyla, geçmişi yargılamak” anlamını taşıyan anakronizm, bugünün hararetli televizyon tartışmacılarında, zaman zaman tarihe yanlış notlar düşürebilecek bir zaaf olarak ortaya çıkabiliyor... Elimde lehine o günlerde hiçbir belge olmazken, yaptığım bu vicdan muhasebesinin, çok daha basitini Mehmet Ali Birand’ın da onbeş sene sonra yapmasını beklerdim...Onun yıllar sonra elinde Ahmet Kaya olayıyla ilgili bütün görüntüler ve belgeler duruyordu...Sevilay Yükselir, Nagehan Alçı ve Rasim Ozan Kütahyalı gibi, Ahmet Kaya olayının en militan savcunucularının yazılı şehadeti mevz-u bahisti... Buna rağmen o gecenin günahsız bir meslektaşını linç kampanyasının dolaylı bir aktörü imişçesine göstermekten çekinmedi...Tıpkı yıllar önce kendisini “ifadeye ekleyip linç etmeye kalkan andıççılar” gibi...Nihayet; Zamanında kalleşçe andıçlanmış olan...Bugün günahsız bir meslektaşını, andıçlamaktan kendisini alamadı...Rövanşizmin ve intikamın tehlikesi işte tam da burada durmaktadır... Abdullah Gül’ün “rövanşizme saplanmayalım” sözü bu açıdan çok önemlidir...*****HAKAN’I MİLLETVEKİLİ KABUL EDEMİYORUZ DEĞİL Mİ?..Milletvekili, aynı zamanda futbol yorumcusu olur muymuş diye tartışıyoruz...Milletvekilliği görevini yaparken, futbol yorumculuğuna devam ederek vekilliği aksatmıyor mu diye sorguluyoruz...Milletvekili nasıl olur da futbol yorumculuğundan o kadar para alır diye hesap soruyoruz...Oysa gelin itiraf edelim...Biz Hakan Şükür’ün “futbol yorumculuğunu değil, milletvekilliğini içimize sindiremiyoruz...” Futbol yorumculuğunu öne sürerek, aslında içimizin derinliklerinde “Sen santraforken nasıl oluyor bir de Meclis’e gidiyor, sonra da yine futbol yorumcusu kalabiliyorsun” şeklindeki snobize tavrımızı içimizde filizlendiriyoruz...***Bizim Hakan Şükür’ün futbol yorumculuğuna aslında hiçbir itirazımız yok...Ruhumuzun derinliklerinde Hakan Şükür’ün milletvekilliğine bir itiraz var...O itiraz da şu;Futbolculuğuna bir laf etmedik...O kadar para kazanmana, gol atıyorsun diye ses etmedik...Aslında “Hiçbir zaman senden pek hazzetmedik... Ne var ki golcü olduğundan vazgeçemedik... Futbolculuğunu, golcülüğünü, krallığını, kazandığın bunca para ve şöhreti ancak hazmetmişken, bir de başımıza milletvekilliği çıkardın...Sen çok olmuyor musun?..”***Hakan Şükür olayı, bu toplumun genlerine işlemiş olan “Haddini bilmedi.. Haddini aştı” olayının sosyolojik yansımasıdır...Bakmayın siz futbol yorumculuğu tartışılıyormuş havasının yayılmasına...Hakan Şükür’ün milletvekilliğini tartışıyor, onu içine sindiremiyor bu toplum hâlâ...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ“İSTEKLERİNİ ELDE EDERKEN, BAŞKALARINA YARDIMCI OL...”“Başlangıcından beri, dünya doğa yasalarıyla yönetiliyor...Bunların arasında şunlar var;‘İstediklerini elde ederken daima başkalarının istediklerini elde etmelerine yardımcı ol...’‘Kusursuz bir samimiyet geliştir...’‘Anı yaşa...’‘Tanıdığın en kibar insan ol...’‘Kendine karşı dürüst ol...’‘Cesurca hayaller kur...’Bunlar yasalardır...Çoğumuz bu kuralları bilir, fakat pek azımız onlarla yaşar...Robin Sharma...”***Kabul...İstesek de hemen dünyanın en kibar insanı haline gelemeyiz...Biliyorum, karşımızdakilerle ego duvarlarını aşıp, ilk andan kusursuz bir samimiyet geliştiremeyiz...En önemlisi çoğumuz, “isteklerimizi elde ederken başkalarının isteklerine yardımcı olmayı” düşünmeyiz...Hayatı kendimizden ve isteklerimizden ibaret sayarız...Böyle yaptığımız için, isteklerimiz gerçekleşmez...İsteklerimiz gerçekleşmiyor diye üzülür, dövünür, bir dahaki sefere fırsat ele geçti mi yeniden aynı fasit dairede yine sadece kendimizi düşünerek fırsatlardan istifade etmek isteriz...***Aynı davrandığınız müddetçe, sonuçlar aynı olacaktır...Sonuçların gerçekten değişmesini istiyorsanız, davranış modelinizi mutlaka değiştirmelisiniz...Aynı davranış modeliyle farklı bir sonuç alınabileceğine inanıyor musunuz gerçekten?..

Devamını Oku

Bülent Ecevit’in sağlığı ve Tayyip Erdoğan’ın hastalığı...

8 Mart 2012

Benim gibi otuz yıl hayata sadece ‘haber’ olarak bakmış birileri için, başbakanların, devlet başkanlarının, cumhurbaşkanlarının sağlık durumlarının haberleri sadece “haberdir ve bir gazeteci haberi görmelidir...”Fakat yalanım yok...Bülent Ecevit’in, Başbakan’ken gazetelerin manşetlerinden verilen “iş göremez” haberlerini de o günlerde yayınlamayı reddetmiş, “öldü ölecek” haberlerine zinhar rağbet etmemiştim...Zaman beni haklı çıkarttı...“Komada ve ölüyor” denilen Ecevit, yıllarca sağlıklı yaşadı, Türkiye üzerinde gizli odakların oynamak istediği oyun bozuldu...***Bugün “Tayyip Erdoğan’ın, tıpkı bir zamanlar Ecevit’e yapıldığı gibi, kimseler tarafından doğrulanmayan sağlık haberi”ni ben olsam vermezdim...Haberi yayınlamaktan korktuğum için değil...Gazetecilik sezgilerim, bu tip haberlerin uluslararası ve ulus için derin manipülasyon merkezlerinin provokasyonuna en açık haberler olduğunu söylüyor da onun için...Haberin yaratacağı etki sonsuz yıkıcılığıyla, haberin dezenformasyon olma ihtimalini artırıyor...Bülent Ecevit bütün dünyaya “ha öldü ha ölecek” diye lanse edildi...Yerine fiili başbakanlar tayin edildi...Hükümetler kuruldu, hükümetler yıkıldı!.. “İş göremez” raporu alınıp, Ecevit‘in ne kadar kötü durumda olduğu üzerine makaleler yazıldı...Adamcağız hastaneden kurtulup tek başına Rahşan Hanım’la evinde kalıp bir süre dinlenince, yüzüne gözüne kan geldi, her tarafından sağlık fışkırdı...Başbakanlık merdivenlerinden tökezleyip çıkamayan, konuşurken heceleyen adam gitti, yerine yeniden doğan, doğru düzgün konuşup, merdivenleri gayet sağlıklı çıkan bir adam geliverdi...***O günlerin Ecevit’i için “ölümcül hastalık” peydahlayanlar, sonraları çok utandılar...Farkındayım, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ameliyat olduğu günden bu yana, “bitmeyen bir kronik hastalık söylentisi” sürdürülmekte...Erdoğan; Ecevit gibi de değil...Seyahat edemez deniyor, Erdoğan hemen yurt dışı seyahate karar veriyor...Çalışamaz deniyor...Erdoğan, Dolmabahçe’deki ofiste gece yarılarına kadar çalışıyor...Kemoterapi görüyor deniyor, Erdoğan kemoterapi göremeyecek bir çalışma yoğunluğunu hemen kamuoyuyla paylaşıyor...Tayyip Erdoğan’ın doktoru değilim...Fakat bu haberin kaynağındakiler de Erdoğan’ın doktoru değiller...Ben Başbakan’ın sağlığında, hayatında, duruşunda, herhangi bir sorun görmüyorum...Böyle bir bulguyu güçlendirecek hiçbir olay yok, ufukta görünmüyor...Üstelik bir zamanlar Bülent Ecevit için bulgu üzerine bulgu çıkartmış ve merhumun imajı üzerinden algı yanılsaması yaratmışlardı üzerimizde...Sadece on yıl önce bunları yaşayan bir toplum, bu tongalara bu kadar kolay düşmemeli...Elbette doktor değilim...Fakat mayınlar ve tongalara düşme konusunda şerbetliyim...Gazetecilik, on yıl arayla sürekli mayınlara basma ve tongalara düşme sanatı değil...Ben biraz da mayınsız özgürlüklerde koşmak istiyorum...*****28 ŞUBAT’IN YARGILANMASINI İSTEYEN MEMDUH BAYRAKTAROĞLU’NUN GÖNDERDİKLERİ...28 Şubat günllerinde Tansu Çiller’in en yakınında olup, mağdur olanların başında geliyor Memduh Bayraktaroğlu...28 Şubat-yargılamalar-hesaplaşmalar başlıklı yazılarımla ilgili, bir mektup göndermiş bana...“Sevgili Reha;Seni yakından tanıyan herkes (ve ben de) biliyor ki vicdan sahibi, rikkat-i kalp bir insansın...28 Şubatçıların yargılanma ihtimaline de acıma duygularınla bakıyorsun...Biliyorum efendim;Muhalefetin, yargılanacak olmalarına değil...Halen tutuklu yargılanan yüzlerce asker ve bazı gazeteciler gibi onların da kabul edilemez uzunlukta tutuklu kalabilme ihtimaline muhalefet ediyorsun...Haklısın da...Ama...Ya adaleti ne yapacağız Reha?..Acırsak, adalet nasıl tesis edilecek?..Ya da tam tersi...Nefret duygularını vicdanlarımızın önüne koyarsak...Demek istemem şu Reha’cığım;Önce hukuk, adalet...Sonra merhamet ya da nefret!..Sevgili Reha;Anacığımın çok sevdiğim bir fıkrasını seninle paylaşayım...Kadın, ölen kocasının arkasından “ah sarı çizmeli kocacığım ah” diye ağlıyormuş.Komşuları “ayol senin kocanın ayağında bir defa bile sarı çizme görmedik ya” demişler...Kadın ağlamasını sürdürmüş...“Ah alacağım derdi, alacağım derdi”...Sevgili Reha’cığım;Balyoz, Sarıkız, Ayışığı falan gibi darbeler oldu da ben mi görmedim...Yooo...Hepsi birer “niyet”ten ibaret...Yani...O kadar paşa “darbe yapmaya niyet ettikleri” için hapisteler?..Yani fıkradaki gibi...İyi ama Reha’cığım;28 Şubat’ta gelecek zaman da yok niyet de yok...Adamlar; medya/finans/general ortaklığında alenen darbe yaptılar...Bazılarının “canım şimdi hesap sormanın zamanı mı?” çekimserliklerini anlayabilirim...Ama senin o adamlara acımanı anlayamam...28 Şubat sürecinde ve devamında sana sadece adaletsizlik değil, merhametsizlik de yaptılar...Yani...Senin onlara merhamet göstermen de adil davranman da fazla romantizm olur...Buna rağmen yine de seni tanıdığım için “adil ol ama merhametli olma” diyorum ya...Hem Reha, Evren ve Şahinkaya 12 Eylül 1980’den 32 sene önce yaptıkları darbe yüzünden yargılanmayacaklar mı?..32 sene önceki darbeciler suçlu da, 15 yıl öncekiler masum mu yani?..Ben 28 Şubat paşalarından da medyasından da şikâyetçiyim Reha’cığım...Bu şikâyetim yeni değil 15 yıldır devam ediyor.Peki...Ahmet Hakan olup(!) sorayım kendime:Neden daha önceki yıllar bu kadar çok sesim çıkmıyordu?..Sebebi basit:Daha önceki yıllar hiç bu yılki kadar hiç güçlü olmamıştım da ondan...Reha’cığım bir kıssa daha aktarayım sana...Zalim bir zabit, işgal ettikleri köyde bir köylünüm başını tuğlayla ezmiş...Tuğlayı da ezdiği köylünün yanı başına atıp gitmiş...Başı ezilen ama ölmeyen köylü önce yanı başındaki tuğlaya bakmış, sonra da kendisini darp ettikten sonra çekip giden adama...Tuğlayı alıp ayağa kalkmayı, koşup adamın kafasına vurmayı düşünmüş ama ayağa kalkacak takati yok...Elini uzatıp tuğlayı almış, urbasının altına saklamış...Bir zaman sonra köyündeki kuyulardan birinden sesler geliyormuş...Gidip bakmış ki kendisini darbeden zabit kuyuya düşmüş, yardım istiyormuş...Yıllarca urbasının altında taşıdığı tuğlayı çıkarıp adamın kafasına fırlatmış...Adam başı kan içinde ve baygın vaziyette kuyuya düşmüş...Senin merhamet dolu yüreğin “ama bu fırsatçılık” diyebilir...Hayır...“Fırsatçılık” değil, “strateji”...Yani...Ben dün güçsüzdüm, sesimi duyurabileceğim platform yoktu...Bugün ise hem o güne göre çok daha güçlüyüm, hem de söz söyleyebilecek imkânım çok...Yani Reha’cığım...Adalet de intikam gibidir...(Ne yazık ki) ancak güçlü olunduğunda tesis edilebilir...Bir fıkrayla bitireyim...Amerika’nın en zenginlerinden biri, ünlü bir gazeteciye röportaj veriyor...İlk soru, “nasıl bu kadar zengin olabildiniz anlatır mısınız?” bir dolarım vardı okulu bitirdiğimde” diye başlamış adam...“Onunla iki elma aldım... Parlattım, ikisini 4 dolara sattım... Dört dolarla sekiz elma aldım... Parlattım on altı dolara sattım... On altı dolarla otuz iki elma aldım... Parlattım 64 dolara sattım...”Ünlü zengin geometriyle nasıl elma alıp sattığını anlatırken söyleşiyi yapan gazeteci araya girmiş:“Yani bir dolar ve iki elma ile oluşturdunuz servetinizi”...“Yok” demiş zengin... “Bir gün Las Vegas’tan bir telgraf geldi... Varlığından bile haberdar olmadığım ve fakat büyük otelleri ve gazinoları olan amcam ölmüş... Hayatta benden başka yaşayan hiç kimsesi de yokmuş, bütün serveti bana kaldı...”Yani Reha’cığım;Laikliğin tehlikede oluşu, irticaın hortlama ihtimali falan gibi konular 28 Şubat sürecinin elmaları...Ölen (öldürülmüş de olabilir..!) amca, kumarhane ve otelleri ise asıl sebep!..Bilmem anlatabildim mi?...Gözlerinden öperimMemduh Bayraktaroğlu”*****MEMDUH BAYRAKTAROĞLU’NA CEVABIM VE YAPMAK İSTEDİĞİM 28 ŞUBAT BELGESELİ!..Sevgili Memduh Bayraktaroğlu’yla yakından tanışmazdım...Ta ki RTÜK kanunuyla ilgili bir olayda benim yazımı, ağır biçimde eleştirdiği ana kadar...Ona RTÜK kanununa neden o günlerde karşı çıktığımı anlatmıştım...Konunun içindeydi, Tansu Çiller’in en yakınındaydı...İlgiyle dinlemişti beni...Sonra arada bir konuşur, sohbet eder olduk...Mağdurdu...28 Şubat’la ilgili hesaplaşmalar ortaya çıkınca, “Bildiği ve o gün bakanlardan duyduğu birçok şeyi anlatmaya başladı...”Ona göre olaylar ekonomikti ve hükümetin devrilme nedeni, Erbakan’ın aldığı tarihi bir karardı...6.5 milyar dolarlık kamu parasının özel bankalara gitmemesi, bir havuzda toplanmasını istemişti Erbakan...Bu istek onun siyasi hayatına mal olmuştu...İrtica falan bu işin sosuydu...***Benim ise mektubunda yazdığı gibi, ismimin o süreçte çoktan çizildiğini, 28 Şubat’ı izleyen günlerde ve hükümetlerde ‘defterimin dürüldüğünü’ söylüyordu...- “Sen gazetecilik ve habercilikten başka bir şey bilmediğin için etrafında dönen oyunların o günlerde de bugün de farkında değilsin” diyordu... Ona şöyle söyledim;- “Bir hükümet gönderiliyorsa, yerine mutlaka istenen bir başkası getirilecektir... Gidenin nasıl gittiği değil, gelenin neyi getirdiği 28 Şubat’ın şifresidir...”- “Hah” dedi “İşte benim de söylemek istediğim bu... O olayların ekonomik perde arkasını anlatmaya çalışıyorum yıllardır...”Çok ilginç şeyler söylüyor...O kadar ilginç şeyler söylüyor ki bu söylediklerinden dolayı yıllardır sesinin kesilmiş olduğunu ima ediyordu...O bir ekonomistti ve bütün söyledikleri perde arkası olayları ilgiyle dinliyordum...***Bir konu hariç...Ben 28 Şubat hesaplaşmasında, 15 yıl sonra başlayan yargı sürecinin, birilerinin tutuklanma ihtimalinin, yeni hapislerin ve ağır cezai sonuçlara varacak yargılamaların hesaplaşma ve ortaya çıkartma sürecine zarar vereceğini düşünüyordum... Memduh Bayraktaroğlu’na göre, ben adaletin bile tecelli etmesini engelleyecek ölçüde “merhametliydim...”Oysa onun anlattıklarına bakılırsa, bana karşı onlar hiçbir zaman merhametli olmadılar...Doğru olabilirdi söyledikleri...Muhtemelen merhametime ve duygusallığıma kılıf arıyordum...Fakat 15 yıl sonra, gerçekten müsebbiblerini karşıma alacak şekilde bu konuyla hesaplaşmak istiyordum...“İrtica tehlikesinin ötesinde” esasen ne yapmak istemişlerdi?..Niye Erbakan-Çiller hükümeti düşürülmüştü?..Yerine gelen hükümet neyi farklı yapmıştı?..Erbakan’ın düşürülüşüne neden olduğu söylenen o karara ne olmuştu?..Benim ismimi çizenler, bankalar operasyonundan sonra, haber merkezimi neden dağıtmışlardı?..Yedi yıl en çok izlenen haber merkezime ve bana “magazinci” damgası vuranlar, aslında neyi örtbas etme gayreti içindeydiler?..Ben ve arkadaşlarım gerçekte hangi planların önüne set çekiyorduk?..***Bunların hepsini öğrenmek, yüzleşmek, hesaplaşmak ve sorgulamak istiyordum...Öyle üstün körü olayların gerçek yönününün ve müsebbiblerinin ele alınmadığı çakma belgesellerle değil...Gerçeklerin üzerindeki örtünün kaldırıldığı, belgelerle...Zavallı Rıdvan Akar!..Hâlâ belgeseli kendininki zannediyor ve neden apar topar çekildiğinin farkına varmıyor?..Ne de olsa o da bir çarşı mensubu...Benim gibi isyankar ve romantik...Gerçeklerden ve fırsatçılıktan bihaber...Ancak sevgili Memduh Bayraktaroğlu’yla ayrıldığım bir nokta var:Ben bu soruların bende yarattığı infialleri çoktan aştım ve bu saatten sonra o haksızlıkların, kimseleri cezaevlerine gönderecek bir sürece meydan vermesini tasvip edemem...Hesabı soracağım...Fakat kimse hapse girmezse hesap soracağım... Birilerinin hapse girebileceği bir süreç benim hesap sormamı, hatta hesabı bir kalem geçtik, soru sormamı engelliyor...15 yıl sonra birilerini cezaevine sokan bir itirafçı değil, onlardan hesap soran temiz bir gazeteciden ibaret olmak istiyorum...İçim kıpır kıpır...Fırtınalar, alaboralar, dilimin ucuna kadar gelen derin akıntılar yaşıyorum...Yutkunmaktan takatim kalmadı...Yargı sürecinin kapanmasını ve hesap sorma sürecinin başlamasını istiyorum...Esas o hesaplaşmanının “belgeselini” yapmak niyetindeyim...Ölmez sağ kalırsam...

Devamını Oku

Mehmet Ali’yle aramızda bir 28 Şubat belgeseli...

7 Mart 2012

Ahmet Kaya’nın üzerine çatal bıçak fırlatılıyordu...Tepkiler bir türlü dinmiyor, tam azaldı derken birileri yeniden sesini yükseltiyor, toplumsal histeri dalgası sil baştan başlatılıyordu...Hiç unutamadım o anı...Şakaklarımı iki elimin arasına almış, beynimi sıkarak, “ne yapacağımı düşünüyordum...”Gelişigüzel bir masaya oturmuş, hızlı düşünebilmek istiyor ve bir formül arıyordum...Loş ve boş bir masaydı...Şansal Büyüka bir iki kişiyle oturmuş, olanları izliyordu...Şakaklarım iki elimin tazyikiyle zonkluyor, hızlı bir formülü alelacele bulmak için çaba harcıyordu...Ahmet Kaya bitmek bilmeyen bir fırtınanın hedefiydi...Geceyi bizim televizyon yayınlayacağından kendimi ev sahibi hissediyordum...Acilen bir şeyler yapmak zorundaydım fakat “ne” bir türlü bulamıyordum...***Ödül veren arkadaşlara sıram henüz gelmediği halde, ödül vermeleri için benim adımı anons etmelerini rica ettim...Sahnedekiler inisayitif alamıyordu...Her mikronofonu alan, daha beter edip gerilimi iyice artırıyordu...Onuncu Yıl marşları, sahneden laf atmalar gırla gidiyordu...Sunucular birkaç dakika sonra benim ödülüm için anons yaptılar...Salon Türkiye’nin en ünlü sanatçılarıyla kaynıyordu...İbrahim Tatlıses’ler, Mahsun’lar, Abacı’lar, Ersoy’lar, Sibel Can’lar, Ebru Gündeş’ler ve daha niceleri...***Konsantrasyonun Ahmet Kaya’nın üzerinden çekileceği o tek anı yakalamaya çalışıyordum ki...Algıyı bir başka tarafa yönlendirebileyim diye...Çocukluk şarkım aklıma gelmişti masada...Ayten Alpman’ın “Bir Başkadır Benim Memleketim” şarkısı...Yumuşak, insana huzur ve sevecenlik veren bir parçaydı...Memleket sevgisini kalplere işler, birilerine yönelik saldırıyı engeller tetiklemezdi...Sevgisiyle “memleket ezgisi”, romantizmiyle “yumuşama hissi” verirdi...İdeal parçaydı salondaki gerginliği alabilmek için “Memleketim” şarkısı...Bütün salondaki ünlülere tek bir ağızdan sahnede söyleterek “Yunus’undan Emrah’a bir dostluk rüzgarı” estirebilirdim belki...Sevgi ve memleket ezgisiyle sarmalanmış şarkı, ola ki Ahmet Kaya’ya yönelik öfke selini bir parça yumuşatabilir, algıyı başka dünyalara yöneltebilirdi...***O gecenin bantlarını bir buçuk yıl önce, liberal, Kürt, Alevi aktivist sayılabilecek üç ünlü gazeteciyle izlemiştik...Biyolojik çocuklarım bir yaşındaydı ben 51 ve hayatımla hesaplaşıyordum...Ne kadar uğraş verdiğimi görüp, tanıklık etmişlerdi hayatın kendisine...Dün bir dostum, aniden söyledi...“Birand çok tartışılan 28 Şubat belgeselinde geceden görüntüler yayınlamış... Senin görüntünü de çatal bıçak fırlatanların, sahneden atıp tutup bağıranların arkasına koyarak, sanki sen de onların bir parçasıymış gibi bir hava estirmiş...” dedi... Hiçbir şey demedim...Acı acı gülümsedim...Hakkında, onu çok utandıracak bir iddiayı yazdığım günlerde, hastalanmıştı...Akrabası olan Ali Karacan’a “Ona bu hastalığında hiçbir şey yazmayacağım... Sağılığına kavuşma dileği dışında...” demiştim...Ali Karacan “Çok mutlu oldum, çok sevindim” demişti...Sonra kendisiyle mesajlaşmış, bana, “Bir daha birbirimize kötü enerji vermeyelim” demişti...Ben de “Çocukların ve ailenle mutlu ve çok uzun yaşa” demiştim...Keşke hayat insanlara hastalıkları anında sunduğu o muhteşem bilgeliği sürdürttürebilse...Akrepler yeniden hareketlenmese, yine bir yolunu bulup sokmaya yeltenmese...***28 Şubat Belgeseli’nde, Mehmet Ali, hakkında o günlerde sahte olduğu bile belli olmayan ve o günlerin kudretli paşalarının haber niyetine ‘sızdırdığı’ andıç belgesini, “Biz en iyisi bunu yayınlamayalım... Nasıl bir belge olduğu belli değil bunun... Başlarına bir bela gelir meslektaşların sonra...” diyen benim için yapıyor bunu...Tam da 28 Şubat ismini taşıyan belgeselinde “teşekkür” niyetine... O belgesel ki dikkatli gözlerden kaçmıyor; aslında “28 Şubat’ı açmaya değil, örtmeye yönelik bir belgeseldir...”Sütre gerisindeki gerçek aktörlerin demokrasi kahramanı gibi gösterildiği, sahnede görünen birkaç yardımcı aktörün hedef yapılıp, meseleyi açar gibi yapıp kapatma operasyonudur...Daha önce de belirttim...Bunları bugün konuşmak entelektüel bir yüzleşmeye zemin olmaz...Yargı takiplerine, fezlekelere neden olur... Bu koşullarda bunları konuşmak bize yakışmaz...Fakat bir gerçek var ki insanlık açısından bizim için bir bilgelik dersi...Hastalık, yaşam, ölüm...Hayat hiç değişmiyor değil mi Mehmet Ali?..*****ACUN’A, İZZET’E, SABA’YA ÖDÜL VEREMEDİĞİM GECE...“Acun’a mı, İzzet’e (Çapa) mi, Saba’ya mı (Tümer) ödül vermek istersin?.. Yoksa ‘Medyada Vicdan Ödülü’ Ahmet Altan’ın... Onun ödülünü alacak kişiye mi sen verirsin?..” diye sordu Kubilay (Tümen)...Medya Faresi’nin yıldönümü...Kubilay benim haber merkezimin editörlerinden biri...Hayta’ların her birinin birer medya sitesi var şimdilerde...Medyatava, Süper Poligon, Haber Şov, ne ararsan var...Hepsinin sahibi benim eski haber müdürlerim, editörlerim...İnternet medayasını yönetiyor veletler...Kristal Fare Ödülleri’nin gecesini Cahide’de düzenliyor Kubilay...Eşi Hande’yle muhteşem bir gece yapmışlar...İzzet’in Cahide’si de her zamanki gibi ev sahibi...İzzet artık kendi mekanında “Yılın Röportajcısı Ödülü”nü alıyor...Hayatın mucizesine bak...***- “Hiçbirine ödül veremem ki Kubilaycığım” dedim...- “Neden abi?” diye sordu...“Benim gazete yazılarım 21.30’dan önce bitmez, oraya gelişim en erken 22-22.30...O saate ödül töreni falan kalmaz...Ben sana gelirim, Medya Faresi’nin gecesine gelirim...O benim kalbimde önemli...Ödül vermek bahane...Kameralara konuşmak zaten teferruat...”İçine sinmiyor da, yapacak pek bir şeyi yok Kubilay’ın...Sonunda isteksiz bir “Peki Abi” çıktı ağzından...***Uzun zamandır elimden geldiğince, bütün kameralardan kaçıyorum...Önceleri “özel hayatım” diye kameralardan uzaklaştığımı zannediyordum...Fark ettim ki öyle değil, mümkün olduğunca uzak kalmaya çalışıyorum kameralardan, ne sorarlarsa sorsunlar, ne çekmeye çalışırlarsa çalışsınlar...***Evimdeki kitapların arasından dışarılara çıkıp, “görüntü vermek” istemiyorum...Kitapların derinliği, yazıların ve yazdığım kitapların sürekliliği, hayatın mücadelelerle dolu beyinsel tazeliği, başka bir dünyaya taşıyor beni...Ödül törenleri, ödül alanların tatminleri mutluluk verici ancak; kameralara ayaküstü demeçler, yeni polemikler, bitmeyen muhabbetler hiç çekmiyorlar beni...Bir yorgunluk belirtisi mi?..Hayır değil...Tersine, çok dinamik ve dingin hissediyorum kendimi...Meliha Varol’la konuştuk uzun uzun SHOW’da altı sene boyunca birlikte geçirdiğimiz her günü...Çok güzel günlerdi...Ancak biliyorum ki artık yepyeni bir dünya bekliyor hepimizi...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ“BİZ İNSANLAR ÇOK KÜSTAH YARATIKLARIZ”“Kaderinizi kontrol altına alma ihtiyacınızdan kurtulun...Çünkü ne kadar uğraşırsanız uğraşın bunu yapamazsınız...Elbette akıllıca tercihlerde bulunabilirsiniz...Yaptığınız tercihlerin de hayata bir etkisi olabilir...Ancak nihayetinde kontrol sizde değildir...Biz insanlar çok küstah varlıklarız...Evrenden daha zeki olduğumuzu düşünürüz...Günbatımını ve gökkuşağını yaratan bu evrenden...Yıldızları ve ayı yaratan bu evrenden (ilahi güçten)...Kendimiz için neyin daha iyi olduğunu, tüm bunları yaratan kaynaktan daha iyi bildiğimizi düşünürüz...Robin Sharma...”

Devamını Oku

28 Şubat’ın mağduru ve mağruru herkesin okuması için...

6 Mart 2012

Bugünlerde 28 Şubat’ta yapılanlardan hesap soruluyor...28 Şubat’ın mağdurları, teker teker ortaya çıkıyor... Başlarına gelen olaylardan devr-i sabıklar çıkartıp, o sabıkların sonsuz mahkumiyetlerini istiyor...Mağdurların bir kısmı ise, “Buradan yeni sorgulamalar, tutuklamalar, mağdurlar yaratmayalım, siyasi olarak hesaplaşalım, entelektüel olarak itibarsızlaştıralım, fakat cezaevleriyle kaynaştırmayalım” tezini benimsiyor...O günlerin mağrurları ile muhtemelen sorumluları, asıp kesenleri, karşılarındakileri hiçe sayanları “hatalarıyla sevaplarını kendi içlerinde sorgularken” korku içinde yaşıyor görünüyorlar...Çolukları çocukları ile kurdukları hayatlara müteakip, onbeş yıl sonra nasıl bir hesaplaşma yaşayacaklarını bilemiyorlar...Başkalarını suçlayacak ihanetlere hazır bir yalnızlık, korku ve ürküntü içindeler... O taraklarda fazla bezi olmayan ancak o dönemi fiili olarak yaşamışlar da var...Onlar da ‘kıyısından köşesinden bize de mi bulaşır acaba’ diye kaygı içinde olanları izlemekteler... ***Namütenahi tef çalanlar mevcut elbette bugün...Günün ürkek bakışlılarına bir ‘N’aber lan’ çekmek, yanaklarından birer makas almak, müstehzi ironiler içinde ‘şehvetli yazılar’dan ustalık peydahlamak pek revaçta... Kim haklı kim haksız?..28 Şubat’ı yapanlar mı haklı, 28 Şubat’tan hesap soranlar mı?..Zalim nerede, mağdur kim?..Darbeci kim, irticacı kim?..Hangisi demokrat, hangisi diktatör?..Suçlu hangisi, suçsuz kim?..Herkes durduğu siyasi pozisyona göre, korku eşiğini hesap ederek, kendince bir tavır alıyor...***Oysa bir kesimin iyice ürkekleştiği, bir diğerinin ise geçmiş ürkekliklerinden feyz alarak bugün keskinleştiği, böyle bir 28 Şubat yıldönümünde size kendinizi toptan sorgulayacağınız bir yazı gerek...Size bugün, tam da günü olduğunu düşündüğüm, düşüncenizi ve kalbinizi açacak, Karma Yasası isimli bir spiritüel yasadan bahsedeceğim...Ben de bu yasayı okumadan önce, hayattan, egodan, altın vuruşlardan, başarılı çıkışlardan, karşımdakine mesleki dokundurmalardan muaf birisi değildim...Vicdanlı davranmaya gayret etsem de, benim de günahlarım, törpülenmesi gereken hırslarım, daha sevgi dolu olması gereken bir yüreğim, daha adil olması gereken bir vicdanım vardı...***Kendimi hayattan muaf tutup, insanlara didaktik bir çok bilmiş öğretmenlik yapmaya çalışmıyorum...Geçmişten bugüne, sadece 28 Şubat’larda değil, çok başka yerlerde hepimiz ve herkes sürekli günahlar işlemekteyiz...Hayat bir yerde durmuyor...Bugün de aynı günahları, farklı şekillerde işleyenler mevcut...Bu yasa mağdur ve mağrur herkesin okuması için bugün kaleme alındı...*****EĞER SİZİ AŞAĞILARSAM, AŞAĞILANMAK İÇİN BİR SEÇİM YAPMIŞ OLURUM!..Spiritüel yasalardan biri de “Karma Yasası”dır...Karma hem eylem hem de o eylemin sonucudur...Sebep ve sonuç eşzamanlıdır...Çünkü her eylem kendisine geri dönen, benzer bir enerji gücü yaratır...Karma Yasası bize hiç de yabancı bir kavram değildir...Herkes “Ne ekersen, onu biçersin...” sözünü duymuştur...Belli ki hayatımızda mutluluk yaratmak istiyorsak, mutluluk tohumlarını nasıl ekeceğimizi öğrenmemiz gerekir...Bu yüzden karma bilinçli seçimlerimizin sonucunu anlatır...***Hepimiz sınırsız seçenekler yaratabiliriz...Varoluşumuzun her anında, sonsuz seçeneklerle imkanlar denizinde yüzüyoruz...Bu seçimlerin bazıları bilinçli, bazıları ise farkında olmadan yaptıklarımızdır...Fakat Karma Yasası’ndan en iyi şekilde yararlanabilmek için seçimlerimizi her an bilinçli ve farkında olarak yapmamız gerekir...Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, şu an olan her şey geçmişteki seçimlerimizin birer sonucudur...Ne yazık ki birçoğumuz farkında olmadan bu seçimleri yaparız ve bu yüzden bunların birer seçim olduğunu düşünmeyiz...Ancak bunların hepsi kendi seçimlerimizdir...***Eğer sizi aşağılayacak bir şey yaparsam, büyük ihtimalle aşağılanmak için bir seçim yapmış olurum...Eğer size iltifat edersem, memnun edilmek, övülmek için bir seçim yapmışım demektir...Bunu bir düşünün: Bu hala bir seçimdir...Sizi gücendirebilir ve aşağılayabilirim ve siz gücenmemek üzerine bir seçim yapmış olabilirsiniz...Aynı şekilde size iltifat edebilirim ve siz övülmeye izin vermemeyi seçmiş olabilirsiniz...Başka bir deyişle çoğumuz sonsuz seçimler yapabilecek olmamıza rağmen, dış etkenler tarafından tetiklendiğimizde şartlanmış reflekslerimizle alıştığımız bir davranış biçimiyle hareket ederiz...***Bu şartlı refleksler Pavlov deneyindeki gibidir...Pavlov’un ünlü köpeklerle yaptığı çalışmalardan gelir...Eğer bir köpeğe zili her çalışınızda yiyecek bir şey verirseniz, kısa bir süre sonra köpek sadece zilin sesiyle bile salya salgılamaya başlar...Çünkü köpek bir uyarıcıyı, diğer bir uyarıcıyla ilişkilendirir...Çoğumuz geçmişteki şartlanmalarımızdan dolayı çevremizdeki bir uyarıcıya, tekrarlanan ve tahmin edilebilir tepkiler veririz...Reaksiyonlarımız otomatik olarak insanlar ve koşullar tarafından tetiklendiğinden, varoluşumuzun her anında yaptığımız seçimlerin bizim elimizde olduğunu unuturuz...Yani kendi seçimlerimizi farkında olmadan yaparız...Eğer seçimlerinizi yaparken, bir an kendinizi bir adım geri çekip yaptığınız seçimlere dışarıdan tanıklık ederseniz, bütün bu süreci bilinçaltı dünyasından bilinçli bir dünyaya taşırsınız...***Bilinçli seçim yapma ve tanıklık etme çok güçlü bir yöntemdir...Herhangi bir seçim yaptığınızda kendinize iki şey sorun...Birincisi “Bu seçimin sonuçları ne olabilir?..”Bu sorunun cevabını kalbinizde bulacaksınız...İkinici ise “Şu an yapmakta olduğum seçim bana ve etrafımdakilere mutluluk getirecek mi?..”Cevabınız ‘evet’ ise, devam edin ve seçiminizi yapın...Eğer cevabınız ‘hayır’ ise, bu cevabınız size ve etrafınızdakilere üzüntü getirecekse, bu seçimi yapmayın...İşte bu kadar basit...***Peki geçmiş karmalar ve sizi şu anda nasıl etkiledikleri konusu ne olacak?..Geçmiş karmalar için yapabileceğiniz üç şey var:Birincisi karmik borçlarınızı ödemek...Birçok insan farkında olmadan bunu yapar...Siz de bu yolu tercih etmek isteyebilirsiniz...Yapabileceğiniz ikinci şey;Karmanızın şeklini değiştirmek ve arzu ettiğiniz bir deneyime dönüştürmektir...Karmik borcunuzu öderken kendinize sorabilirsiniz...“Bu deneyimden ne öğrenebilirim?..Bu bana niye oluyor?..Evrenin bana verdiği mesaj nedir?..Bu deneyimi diğer insanların yararı için nasıl kullanabilirim?..”Örneğin şu anda ben, Karma Yasası’nı sizlere aktararak, insanların yararı için bir ‘tohum’ atıyorum...***Karmayı çözümlemenin üçüncü yolu ise, onun ötesine geçerek onu aşmaktır...Bir başka deyişle karmanın titreşiminden daha yüksek bir titreşime geçmektir...Karmayı aşmamız ondan bağımsız hale gelmemiz demektir...Karmamızı aşmamızın yolu boşluğu “Öz”ü ruhu deneyimlemektir... Bu akan suda kirli bir çamaşırı yıkamaya benzer...Her yıkayışınızda bir parça kiri temizlersiniz...Yıkamaya devam ettikçe çamaşır da temizlenmeye devam eder...Düşünceleriniz arasındaki boşlukta daha derinlere gidip gelerek karmanızı yıkar, yeni karmanızın tohumlarını dönüştürürsünüz...Bu da ancak meditasyon yaparak olur...Deepak Chopra...*****DEMOKRASİ VE GAZETECİLİK STANDARTLARI...Başlayan her hesaplaşma, “Türkiye’de gazetecilik yapmayı daha fazla zorlaştırıyor...”Aslında hesaplaşmalar, elbette gazeteciliğin nasıl yapılmaması gerektiği üzerine dönüyor...Fakat o kadar “gazeteciliğin ruhuna aykırı” şey de bu arada söyleniyor ki bu tartışmalar arasında, bundan sonra kim nasıl gazetecilik yapabilir meçhul...Doğrudur; bir gazeteci, darbecilerle iş tutup darbe yapmaya çalışmamalı... Peki bir gazeteci, önüne haber diye gelen her kaseti yayınlarken “Ben darbecilerle işbirliği mi yapıyorum acaba” diye mi sormalı?.. Bir gazeteciye söz konusu kasedin darbe yapmak isteyen odaklar tarafından üretildiği malum mu olacak?..***Fadime Şahin ya da Aczimendi lideri Müslüm Gündüz’ün, o dönemde Fadime Şahin’le iş tutan Ali Kalkancı’nın “karanlık ve esrarlı” adamlar oldukları yolunda şaibeler var bugün...Ancak o günlerde kimsecikler, Ali Kalkancı’nın ya da Müslüm Gündüz’ün “kimliğini” sorgulamıyordu...O gün adamın evi basıldığında bir gazeteci ne yapmalıydı?..“Bir dakika bu Müslüm Gündüz karanlık odakların adamı mı acaba” deyip haberi görmemeli miydi?..Bugün birçok soruşturma, iddia ve olayın haberi yapılıyor...Elbette yapılacak...Yapılan bu haberler, yarın üzerinden 10 yıl geçtikten sonra “Bunlar tamamen senaryoydu” dense, bugün haberleri yapanlar “Gazetecilik değil bilinmeyen ve adı henüz belli olmayan bir terör örgütüne hizmet ettiler” dense gazeteci buna nasıl cevap verecek?.. ***Bir gazeteci elbette kaleminin ya da programdaki eleştirisinin dışındaki sivil iktidarları başka yöntemlerle düşüremez, düşürmeye tevessül edemez, kirli oyunların içinde olamaz...Fakat bir gazetecinin aynı zamanda bir iktidarı beğenmeme, eleştirme, karşı çıkma, toplum için kötü gördüğü hallerini deşifre etme hakkı yok mudur?..Bu hak her daim, birilerinin ekmeğine yağ sürmez mi?..Gazeteci birilerinin ekmeğine yağ süren her eylemini sorgulamaya kalkarsa, daha da beteri, yaptığı her haberi “Bu hangi odağın kirli emeline hizmet ediyor” diye yapmaktan vazgeçerse, nasıl habercilik ya da gazetecilik yapacak?..Bakanların zorla istifa ettirilmesi gazetecilik faaliyeti değildir elbette...Fakat Genelkurmay’da herkese açık “irtica ve bölünme tehdidi” brifingine katıldı diye bir gazeteci nasıl suçlanabilir?..O günlerde Genelkurmay’ın tehdit stratejisi yapması, kanunlara göre kendisine hak olarak verilmiş bir uygulama değil mi?.. Gazeteci bu uygulamayı mı sorgulamalı, yasanın öngördüğüne karşı çıkarak direniş mi göstermeli?..“Darbe olsun” demek suç elbette...Peki, “Milli Güvenlik Kurulu’nda askerler irtica konusunda hükümete baskı yaptılar” demek suç mu?..“Hükümetle askerler, nezaket kuralları içinde hasbihal ettiler” mi denmeliydi?..Yarın; bugünün tersi olsa, birileri çıkıp “Siz sadece sızdırılan haberleri yazdınız... Sizler bir terör ötgütünün uzantısısınız” dese, bir gazeteci buna nasıl cevap verebilecek?..Gazetecilik adı altında işlenen “şantaj, çete, şiddet” gibi suçlar, gazetecilik suçları değiller elbette...Fakat gazetecilik yaparken, birilerinin amaçlarıyla paralellik taşımak da bir gazetecilik suçu değil...Bunlar ayrılmalı ki, gazeteciler hala gazeteci olarak kalabilsinler... Hem bugün...Daha önemlisi, hem de yarın...Sivil bir anayasa onun için önemli...

Devamını Oku