Bir ay kadar önce, günlük yazıya başlamadan deniz kenarında minyatür voltalar atmaktaydım...Cep telefonum çaldı, bir de baktım Meral (Okay)...- “Seni görüyorum” dedi, “deniz kenarında yürüyorsun... Yanına taşındım... Sezen bu apartman dairesini kiralamam için seferber oldu... Kafanı kaldır, sol tarafına bak, beni göreceksin...”İki apartman bitişiğimde, üst katın penceresinden el sallıyordu bana...Akademi Türkiye yarışmasında tanışıp samimi olmuştuk Meral’le... Elbet samimiyetin esas temeli, bir yarışma programının renkli görselliğinden maada, Ankara’nın 78 kuşağını bağrına basan, kesif sigara dumanlı, oksijensiz kirliliklerden muzdarip, yeşilsiz soğukların etkisinde, ‘kalorifer isleriyle kaplı’, mavi panzerle çevrili, yeşil parkalı, Çağdaş Sahne’li, Ankara Sanat’lı, Zafer Pasaj’lı, Tandoğan Meydan’lı sıcak sohbetleriyle, samimi havasının ikimizin hayatlarında yarattığı paralel izdüşümleriydi... ***Birbirimizin gözlerine bakarak anlaşırdık Meral’le...Bir kuşağın, ölümden, baskıdan, zulümden, hoyratlıktan; her birinden bir şeyler kaybederek, yürüdüğü o ince meçhul güzergahta birbirimizi görmeden, tanışmaktaydık Meral’le...Kocasını kanserden kaybetmişti...Aynı yaştaydık...Senaryolar yazıyor, senaryolar biriktiriyordu...Sonra Muhteşem Yüzyıl’la inanılmaz bir başarıyı yakaladı...Kim bilir hayatında kaçıncı kez o muhteşem başarıyı yakalıyordu...Bütün okların da hedefi oldu elbet...Kim bilir o da kaçıncı kez...Hayat hep azimli başarılarla ve ölümcül okların tahteravallisi arasında geçip durdu bizler için...***- “Sezen’i de alalım, beraber yemek yiyelim” diyordu... Sezen, Meral, ben, hep üçümüz buluşmaya niyetlenir, hep niyetlerimizin çok azını gerçekleştirebilirdik...Buluşacak olmanın verdiği ümidin heyecanı, sanırsam bizi diri tutmaya yeterdi...Yolculuğa gidilecek yerden çok, yolculuğun kendisinin insana haz vermesi gibi bir şey...Yine tam buluşacaktık ki, Meral kanser oldu...Bana laf arasında söyledi, sanki, nezle olmuşmuş gibi...Ben de nezle olmuş gibi takmamış gibi davrandım ve yazmadım...Ameliyat oldu...Kemoterapiye başladı...Vücudundaki agresif tümörle savaşmaya kendini adadı...***Geçen gün Sezen “ateşi çıktı dün hastaneye gitti” dedi...Aradım ki, bu sefer de bir virüs bulaşmış, bir haftadır ateş sarmış arkadaşımı...Sezen karşıdaki evde Meral’e bir oda yapmış...Orada kalsın diye...Şimdi hastanede...Ateşini düşürmeye çalışıyor doktorlar...Düşerse yeniden kemoterapi...Biz yine buluşmaya karar verdik bermutat...Sinema için hikayeler yazacağım, Meral senaryosunu, Sezen şarkılarını yazar belki...Yaşadığımız hayatların ve acıların anısına...Fethullah Hoca’yla, geçmiş günlerde stüdyoda yayınlar yapmış, yemekler yemiş, sohbetler etmiştim...İnsan üzerinde bıraktığı olumlu bir enerjisi vardır Fethullah Hoca’nın...Geçenlerde “çok ağır eleştirilerini okumuştum” Fethullah Hoca’nın Muhteşem Yüzyıl dizisiyle ilgili...Eleştirilerine birşey söylemem...Fakat bir gönül mesajı olarak kendisine iletebilirim ki, “Meral Okay sevgi dolu, çok dost bir yürektir...” Dün telefonda konuşurken; “Neler gördük kızım biz?..” dedim, “Ne ölümler, ne dirilişler!.. Bir şey olmaz bize merak etme...”- “Vurdu mu fena vuruyor Reha’cığım...” dedi...Geçecek elbet...Daha yemekler yiyeceğiz elbet...Şarkılar besteleyeceğiz...Hikayeler yazıp, filmler çevireceğiz...Güzel günler göreceğiz çocuklar...Güneşli ve güzel günler...Hoş geldin Nisan...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜHAK ETTİĞİNİZ YER...“Hayatın size getirdiği yerin, gerçekten hak ettiğiniz yer olduğuna güvenin...Direnmeyi bırakın...Önünüze her çıkan ne olursa olsun, onu kabulleneceğiniz bir tavır alın...Bunu yapmak kaderiniz olan yola, gerçek yolunuza ulaşmanızı garantileyecek yöntemlerden biridir...Robin Sharma...”***Başıma gelen olaylardan çok üzüldüğüm, çok sıkıldığım, onların oluş biçimini değiştirmek için giriştiğim inanılmaz mücadelelerin, zamanında üzerimde yarattığı gerginliğin yansıyışlarını hatırlıyorum şimdi...Kabul edelim ki, hepimiz yüzde yüzlük bir “self-determinizm” kuramından geliyoruz...“Toplumların kendi kaderlerini tayin hakkı”nı ölümüne savunan bir anlayışın yansımalarıydık... Kendi kişisel kaderimizi tayin hakkını ölümün çok ötelerinde bir cesaretle savunacaktık... Kendi kaderimizin tamamen kendi elimizde olduğuna inanmak, 17. yüzyıldan başlayarak bizlere kadar uzanan uzun bir felsefi yolculuğun izdüşümüydü...Bizim dışımızdaki olayları küçümserdik...Evrenin ve oluşların bizim dışımızdaki kendi gerçekliklerini, fazla kaale almazdık...Militanlık, her şeyi kendimizin çözebileceğine inanmaktan geçiyordu...***Kaderciliği küçümsedik...“Kaderci teorileri” küfür baabında algıladık...Kadercilik miskinlik demekti...Kadercilik uyuşukluk anlamına gelirdi...Kadercilik, kendinden uzaklaşmanın, hayattan kopmanın, mücadeleden kaçmanın türeviydi...Hayatımız boyunca korakor bir mücadeleye şiarlandırılmıştık...Başkaldırıyı kutsamıştık...Başkasını yapmamız bizi hayata karşı başkalaştırırdı...***Oysa artık Quantum’un teorisini yapan yaşam bilgeleri, ‘insana ve evrene ait her şeyi bildiğini sanan basit determinizmin vasat bilgiçliğine savaş açıyorlar...Neyse bu noktalar işin felsefi boyutu...Orayı geçip bize gelelim...***“Hayatınızda geldiğimiz yerin o an için gerçekten hak ettiğiniz yer olduğuna güvenin” diyor Robin Sharma...“Önünüze her çıkan ne olursa olsun onu kabullenici bir tavır alın...”Anahtar cümledir bu...Önünüze çıkanı her ne ise kabullendiğinizde, o olaydan çıkartacağınız dersler, niyetler ve faydalar da çoğalıyor...Hayatla kavga etmiyorsunuz...Hayatın içinden kavga etmeden süzülüp gidiyorsunuz...***Yelkencilik yapanlar bilirler...Gideceğiniz noktaya gidebilmek için yelkeninizi rüzgarın geliş yönüne göre çevirirsiniz ki rüzgardan yararlanabilesiniz...Gideceğiniz noktaya, rüzgarın estiği yöne göre, düz bir çizgiyle ulaşamazsınız...Ancak zikzaklar çizerek varabilirsiniz...Motorla seyirde değilseniz, doğanın göbeğinde, dalgaların hışırtısıyla yelken yapıyorsanız böyledir bu durum...Burada sadece doğanın kuralları işler...Her yelkenci bilir ki, rüzgar bitti mi, yelkenli de biter...Yelken yapmak istiyorsa rüzgarın biraz olsun esmesi, yaprakların kıpırdaması gerekmektedir...Yoksa yapılacak tek şey saatlerce beklemektir...O sırada, yelkenci, güneşlenebilir, yemeklerini pişirebilir, yüzebilir, balık tutabilir, teknedeki işlerini halledebilir...Tek bir şey yapamaz sadece...Teknede oturup rüzgarsız havaya küfretmekle zamanını geçiremez...Bir yelkenci denizin şartlarıyla kavga etmez...Denizin şartlarına ne gerektiriyorsa, ona göre rota tutar, yelken basar...Evrenin de aynıdır...Başınıza gelen olaylarla kavga edilmez...Onu kabullenir, karşısında neler yapılabileceğini düşünürsünüz...Kendinizi geliştirir, gerçek kaderinizin izini sürersiniz...Olaylarla kavga etmeyin, onlarla barışın...Bir denizci gibi davranın...Rüzgarla kavga etmeyen, rüzgarların gücüyle açık denizlere yelken basan bir denizci gibi...
Zavallı Fatih Terim!Canhıraş bir şekilde anlatmaya uğraşıyor ki “Hayatında hiçbir kiralık futbolcunun Galatasaray’a karşı oynamasın diye bir talebi olmadı?... Niye Culio Galatasaray’a karşı oynamasın desin?..”Televizyon programına katılıyor, yorumcuları fırçalıyor, “Ben niye böyle bir şey yapayım” diye dert yanıyor, “Biz buna tenezzül etmeyiz” demek için çırpınıp duruyor...Geçmişte ve bugün bana karşı da atılan iftiraları cevaplandırırken, ben de Fatih Hoca gibi “Kardeşim niye ben bunu yapma ihtiyacı duyayım?.. Benim kişiliğim belli, koordinatlarım sarih, bu olayı benim yapmamı gerektirecek bir neden yok ki...” diye savunmaya geçerdim...Oysa artık öyle olmadığını anladım...İftiranın arkasındaki oyunu deşifre edeceksin...İftiracıları “iftiralarıyla ayyuka çıkartacaksın... Kirli bir oyun varsa o oyunun müsebbiplerini oyunlarının vebaliyle baş başa bırakacaksın...” Fatih Hoca için de öyle...Adamcağız, “Ben niye Culio’nun bize karşı oynamasını istemeyeyim?..” diye yırtınıp duruyor...***Fatih hoca gibi futbolun içinde pişmiş bir tecrübeli hoca nasıl farketmiyor, Culio olayı ile Fenerbahçe’ye karşı oynamayan Karabük’lü Emenike olayı arasında kurulmaya çalışılan algısal illiyet bağını?..Orduspor’lu Culio, Tafarel’le görüşüp ‘Galatasaray maçında oynamak istemiyorum’ diyecek...Bu manşetlerden işlenip büyük olay haline getirilecek, böylece kamuoyunda ‘Karabükspor’un as futbolcusu Emenike’nin transfer olacağı geçen yıl şampiyonluk maçında Fenerbahçe’ye karşı oynamamış olması, takımların zaman zaman başvurduğu, etik olmayan anlaşılabilir bir uygulama haline dönüşecek...Galatasaray’ın bir yıl boyunca “Şike ve sahtecilik varsa Fenerbahçe cezasını çeksin” yollu ısrarları, Emenike ile Culio meseleleri kamuoyu algısında dengelenerek, etkisiz hale getirilecek...***Galatasaray’lıların “Fenerbahçe şampiyon olurken Karabükspor’un en etkili futbolcusu Emenike’yi para ödeyerek transfer ettiler... Emenike Fenerbahçe maçında oynamadı, bu şikeye girer” yollu itirazlarına da böylece cevap kendiliğinden verilmiş olacak...Fenerbahçe camiası da Galatasaray’a karşı şu iddiayı seslendirmekte beis görmeyecek:- “Siz de Orduspor’lu Culio’yu gelecek sezon için Galatasaray’da oynatmak istediniz... Culio sezonun bitmesine iki hafta kala Galatasaray maçında oynamak istemediğini söyledi... Bu durumda siz de şike yapmış oluyorsunuz...”***Futbol dünyasında çok görüldüğü üzere, tezgah kurulmuş, sistem işlemeye başlamıştır...Zavallı Fatih Terim, şimdi uğraşsın didinsin dursun; “Culio’yu oynatılmaması için niye veto ettiğini?..”Oysa Fatih Hoca çıkıp şunu söylemeliydi kamuoyuna...Bu gücü vardı, onu dinleyecek bir kamuoyu da mevcuttu...- “Fenerbahçe’ye transfer olduğu için, sarı lacivertlilere karşı oynamayan Emenike ile, Galatasaray’a karşı oynamayan Culio aynı şeyler mi?..Fenerbahçe geçen yıl aynı puanda Trabzon’la kafa kafaya şampiyonluk mücadelesi veriyordu...Karabük veya herhangi bir şampiyonluk maçında Fenerbahçe’nin tek bir puan kaybı, bir yıl önce olduğu gibi şampiyonluğu kaybetmesine neden olacaktı...Emenike o günlerde futbol otoritelerinin biraz abartılı yorumlarıyla da olsa “Karabük takımının yarısıydı...”Emenike’nin Fenerbahçe’ye karşı oynamaması, Karabük için büyük eksiklikti...***Buna karşın play-off’a en yakın rakibinin 8-9 puan önünde giren Galatasaray’ın karşısına, değil Culio, Culio’nun sülalesini getirseniz Galatasaray açısından bir şey ifade etmez...Galatasaray Orduspor’a yenilse bile bir şey olmayacak ki?..Play-off’a açık ara farkla önde giriyor Galatasaray...Saracoğlu’nda, İnönü’de rakiplerinden puan alan, kendi sahasında Fener’le, Beşiktaş’ı yenen bir Galatasaray, Orduspor’da oynayan Culio’dan niye bir şey istesin ki?..Velev ki, Culio oynadı Galatasaray’a üç gol attı?..Bu neyi değiştirecek, şampiyonu mu belirleyecek?.. Ayrıca, eğri oturun, doğru konuşun...Orduspor’da Culio’nun oynadığı rolle, geçen yıl Karabük’te Emenike’nin oynadığı futbol aynı mıdır?..Buna ihtiyacım mı var ki Culio bana karşı oynamasın diye direteyim?..”Fatih Terim, bunları sormalı, bunları söylemeliydi...***Bu satırlar yazılırken, mahkeme Aziz Yıldırım hakkındaki kararını henüz açıklamamıştı...Bu yazıyı mahkeme sürecinin dışında yazıyorum...Zaten bu yazıdan hiçbir şekilde, Aziz Yıldırım’ın tutukluluk halinin devam etmesi gerekliliği düşüncesi çıkmaz...Culio olayı ile Emenike olayının birbirine hiç benzemediğini anlatmaya çalıştım...Yoksa bir yıla yaklaşan süredir tutuklu olan Aziz Yıldırım’ın hala tutuklu kalması, uzun zamandır yüreğimi sızlatmakta...Umuyorum ve arzu ediyorum; Aziz Yıldırım artık tahliye olmalıdır!..Futbol bir miktar huzura kavuşmalıdır...*****4+4+4 İÇİN SON SÖZLERİM!..Ben olsam, 5+3+3 yapar, imam hatiplerin ortaokullarını açardım... Seçmeli dersleri ve dini alanlarda olması gereken zorunlu müfredatı imam hatip ortaokullarının içine alır bitirirdim...Fakat ben iktidar değilim...İktidar olacak oyum, iktidar olmaya niyetim ve beni iktidar yapmaya teşne bir demokratik tabanım yok...Dolayısıyla benimki, bir gazeteci-yazarın kişisel fikri...***Ben olsam, eğitimde büyük bir reform yapıyorsam, ‘kendi tabanımın benden istediklerine ayrıcalık vermekle’ birlikte, ‘Amerikan ve liberal eğitim sistemlerinde çocuklarda ve gençlerde yaratıcılığı geliştiren unsurları kapsamlı bir çalışmayla’ adapte etmeye öncelik verirdim...Eğitim reformunda, ezberci eğitimi bir kenara koyar, sadece yaratıcılığa ve proje geliştirmeye dayalı bir eğitimi sağlama amacına düşerdim...Ortaokulda imam hatiplerin yeniden faaliyetini bir özgürlük meselesi olarak görür, eğitimdeki diğer özgürlük meselelerine de geniş alanlar açardım...Liberal ve özgür bir eğitimin bütün kapılarını, pencerelerini ardına kadar açmaya uğraşırdım...***Elbette ben, iktidar değilim...İktidar olacak oyum, iktidar olmaya niyetim, iktidar olmamı mümkün kılan bir demokratik tabanım yok...Demokratik tabanım olmadığı için, üzerimde tepinen bir istekler manzumesi de mevzu bahis değil...Yalnız ve grupsuz bir gazeteciyim ben... Türkiye için liberal, demokratik ve laik rüyalar görmekteyim...Demokratik iktidarlar bunları yapmak zorunda değiller...Kaale almasalar da anlaşılabilirler...Ayrıca bu köşeler de babamın malı değil...Yazdığım köşede bulunan imzam, bu kişisel iç sesi, seslendirmem gerektiğini hissettiriyor...Hepsi bu...Yoksa; vatana ve millete hayırlı olsun!.. *****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜBAŞARI VE BAŞARISIZLIK... “Başarısız olmak imkansızmış gibi davranın ki, başarınız garanti olsun...Aklınızdan ister maddi, ister manevi olsun başarısızlık üzerine olan tüm düşünceleri silin...Robin Sharma...”***SHOW’un eski patronu Erol Aksoy bir gün bana bakmış; “başarmanın imkansız olduğunu bilmiyorlardı... Onun için başardılar...” demişti...Robin Sharma’nın önerisi aynı versiyonun değişik bir türevi...“Başarısız olmak imkansızmış gibi davranın ki başarı garanti olsun...”Sanıyorum başarının esas kaldıracı içinizdeki “ilham” duygusu...Başarmayı istediğiniz şeyi, sevinçle ve heyecanla istemeniz lazım...Onu düşündüğünüzde ve hissettiğinizde ruhunuzun uçtuğunu, neşelendiğini, keyiflendiğini duyumsamanız lazım...***TRT’nin ikinci kanalında gecenin bir saatinde, 23.35’te, onbeş günde bir, tek bir saat yayınlanan bir program için, ne kadar sevgiyle ve durmaksızın çalıştığımı hatırlıyorum şimdi...Oysa o programı ve saati bana, “dolduracak hiçbir yayıncı olmadığı için” vermişlerdi...Kimse o saatte TRT’de program yapmak istemiyordu...-”İki haftada bir Çarşamba geceleri saat 23.35’te boş yayın saatleri var... Doldurursan memnun oluruz...” demişlerdi...Onbeş yıl, ayda 70-75 saati bulan ve dünyadaki televizyon rekorlarını altüst eden bir yayın macerasının, külliyatını o gece yarısı programı tayin etmişti...Robin Sharma; “Başarısız olmak imkansızmış gibi davranın ki, başarı garanti olsun...” diyordu...Erol Aksoy bana bakıp daha farklı söylemişti o sözü:“Başardılar... Çünkü başarmanın imkansız olduğunu bilmiyorlardı ki...”
Sezin Ardanuç “Şimdinin Gücü” kitabını hararetle öneriyor...Eckhart Tolle’un kitabı, sanırım bugünlerde Türkiye’de çok fazla kişinin edinmesi ve üzerinde uzun okumalar yapması gereken bir yapıt...Çok uzun bir süredir gazetelerin birinci sayfalarının yüzde 90’ı geçmiş olayların sorgulanmasından oluşuyor...Geçmişle hesaplaşmak, ondan dersler çıkartıp geleceğe yürümek sağlıklı bir süreç...Fakat “şimdi”yi unutup, onun “mucizevi gücünü” bir kenara bırakıp, sürekli geçmişi yaşamak bir hastalık halini alabilir...‘Şimdi yaşayacak bir şey bulamayanların, şimdinin mucizevi gücünü yaşayamayanların, geleceğe ait bir rüyası olmayanların’ başvurdukları bir yöntem olduğunu söylüyor ustalar, geçmişi deşmekten ibaret yaşamları anlatırken...***Ponpon ihtiyarlarda, hep bir geçmiş güzellemesi veya anısını anlatma modası vardır...Gelecekle ilgili anlatacak bir rüyasının olmamasından, bugünle ilgili yeni bir durum varolmadığından kaynaklanır bu durum...Oysa “Gelecek bugünün rüyasıdır...”‘Bugünün mucizevi gücü yaşadığınız andan beslenir...’Anın yaşanmışlığı, enerji verir...Enerji ise mutluluk ve hayata katkı sunar...Uzun zamandır sadece geçmişi konuşuyor, geçmişi sorguluyor, geçmişle hesaplaşıyor ve geçmişten bugün yaratmaya çalışıyoruz...Belki siyasi bir rantı var bu durumun diye düşünebiliriz...Oysa yok, artık yok...Yirmi yaşlarındaki milyonlarca genci gözünüzün önüne getirin...Sabahtan akşama kadar, bütün televizyonlarda, gazetelerde 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl öncesi kim kime ne yaptı bunu dinlemek zorunda o gençler...Bu gençler, gelecek için nasıl bir rüya görecekler acaba?..‘Şimdi’yi nasıl yaşayacaklar, ‘anı yaşamanın’ mucizevi etkisini nasıl hissedecekler?..***Geçmişle hesaplaşma, bugünkü hesaplaşma, önümüzdeki kuşaklara anlamaları için bıraktığımız ‘anlaşılma dürtüsü...’Gelecek kuşaklara ve çocuklarımıza gerçekten yazık oluyor...Birbirimizi anlamadığımız birbirimizi boğazladığımız yetmiyormuş gibi bir de utanmadan kendi anlamadığımız şeylerin ilerde çocuklarımız tarafından anlaşılmasını talep ediyoruz... Bu çocuklar bunları tam olarak anlamaya başlasalar, hiç hayat yaşamadan yaşama veda etmek durumunda kalırlar...Yazık oluyor çocuklara da, bugüne de, yarına da...*****BEYİN YIKAMA VE MANÇURYALI ADAY...Önceki gece, Ustalara Saygı kuşağında CNBC-e’de yayınlanan Munçuryalı Aday filmini bir kez daha izledim...Denzel Washington’la Meryl Streep’in, bu inanılmaz derecede çarpıcı gelen filmini ilk izlediğimde kendime gelememiştim...Önceki gece de aynı etkiyi yaşadım...Denzel Wasihngton, Körfez Savaşı’nda yüzbaşı rütbesiyle savaşmış bir kahraman...Gündüzleri kahramanlıklarını anlatıyor, fakat geceleri, o kahramanlıkların tersine rüyalar görüyor...***Bir süre sonra önce sırtında, sonra da dişinde kendisine “çip”ler takıldığını görüyor ve bu çiplerin, bir beyin yıkama operasyonunu gerçekleştirmek için vücuduna yerleştirilmiş olduklarını farkediyor...Filmi izlerken iki şey çarpıyor sizi...Birincisi istihbarat örgütlerinin ve gizli derin güçlerin insan hayatını mahvedebilme konusundaki becerileri...İnsanların ve toplumların bilinçaltına sızabilecek ölçüde güçlü operasyonel yetenekleri...Buna karşın, her şeye rağmen insanın içindeki azim, sevgi ve dayanışma duygusunun, en profesyonel beyin yıkama faaliyetlerinin bile önüne geçebilmesi...Anlıyorsunuz ki, hiçbir kötülük ve bilinçaltı kirli operasyon, gerçeklerin bir gün gelip gün yüzüne çıkmasını engelleyemiyor...***Birinci ders bu...İkinci ders ise daha çarpıcı...Geçtiğimiz ay üçüncü Oscar’ını alarak, sinema kariyerinde muhteşem bir başarıya imza atan Meryl Streep’in olağanüstü oyunuyla sunulan “bir annenin psikişik bir sevgiyle çok sevdiğini söylediği çocuğuna” verdiği korkunç zarar...Anneyi oynayan Meryl Streep...Vücuduna takılan çiplere karşı, bilinçaltını yeniden kazanma mücadelesi veren Denzel Washington...Bu filmi bugünlerde yeniden izlemeniz, bilnçaltınızı olmasa da bilinç seviyenizi yükseltecek...Hemen izlemeniz mutlak tavsiye edilir...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜALKOL ALMAYAN YAŞAM GURULARI...“Kendinize karşı disiplinli olduğunuzda, hayat sizin için daha kolay olacaktır...Kendinize karşı daha katı olduğunuzda, hayat size karşı daha nazik olacaktır...Kendinize hakim oldukça, tüm zayıf dürtülerinizi dizginledikçe, her zaman doğru olanı yapma disiplini elde ettikçe yaşamınız çok daha iyi ve kolay hale gelecektir...Robin Sharma...”***Son yıllarda herkesin dilinde bir ‘içinizden geleni yapın’ mesajı var...Bu laf üzerine bir endüstri oluşturulmuş durumda neredeyse...Bir sürü kıymeti kendinden menkul zevat, ‘yaşam koçluğu’ adı altında ‘sadece içinizden geleni yapın... İçinizden geçeni söylerseniz, bir süre sonra istedikleriniz olur...’ türü tezviratları, papağan gibi sayıklayıp duruyorlar...Karşılaştığım yüzlerce insan bana, “Secret kitabında söylendiği gibi içimizden geçenleri tekrarladık... Hiçbir şey olmadı...” diye hayıflanıp duruyorlar...***Onlara her seferinde, kafanıza göre bir istekte bulunup, her gün onu papağan gibi tekrarlamakla, hiçbir amaca ulaşılamayacağını söylüyorum...Kendi hayatının ustası olmak, serseri bir bohemin, ‘İçimden öyle geliyor’ türü papağan doğaçlamasıyla sağlanacak bir olay değil...Dingin ve dimağı taze bir şekilde olmalısınız önce...Öyle içinizde o uzun yolculuğa çıkabilirsiniz...Kafanız ve ruhunuz buna hazır değilse, yüz yüze geleceğiniz ‘acı gerçekler’ karşısında onlarla hesaplaşabilecek cesareti taşımıyorsanız, ‘kendi hayatınızın ustası’ olacak bilgeliğe sahip olamazsınız...***Kendi hayatınızın ustası olmak, ‘her aklına eseni sorumsuzca yapmak değil’ kendini, kalbini, beynini ve algılarını sürekli geliştirecek bir iç disipline sahip olmaktan geçiyor...Mesela ‘yaşam guruları’ çok çok az ya da hiç alkol almazlar... Alkol almamaları, dini bir vecibeden kaynaklanmaz...Alkol ilk içildiğinde doping etkisi yaratsa da, ertesi günü beyinsel ve ruhsal platformda ‘algı’ düzeyini düşürür, beynin potansiyelini azaltır...Hiçbir yaşam gurusu ‘beyinsel algı düzeyini düşürecek bir eylemi’ kolay kolay benimsemez...Tersine sürekli olarak beynin algı düzeyini artıracak, yol ve yordamları bulma çabasına girer...Metin Çınaroğlu sabahları beyinsel performansını artırmak ve verimini çoğaltabilmek için, kahvaltılarda zaman zaman somon balığı yerdi...Birçok yaşam gurusunun tercih ettiği bir yöntemdir, sabah kahvaltılarını balıkla yaparak, günün beyinsel performansını artırmak...***Kendi hayatına egemen olabilme ustalığı, içinizde çıkacağınız, zor, meşakkatli, disiplinli fakat keyifli bir yolculuktur...Her durakta, kazandıklarınızın keyfiyle soluklanır, bir sonraki durağa doğru zor ve macera dolu bir yolculuğa hazırlanırsınız... Tıpkı bir dağcı gibi...Zirve en tepede ve uzaktadır...Bioenerji ustası Ünal Uluer insanın bilgelik yolundaki yolculuğunu şöyle tanımlar:“Sesten ışığa doğru bir yolculuk...”
Ortalık toz duman...İstanbul, Ankara, İzmir’de olaylar...Biber gazları, protestolar...Milletvekilleri arasında kavgalar...Bunca hayhuyun içinde 4+4+4 ile ilgili tek bir şeyi merak etmekteyim!..İlkokul neden beş yıl değil de dört yıl?..Neden altı yaşında değil de beş yaşında ilkokula başlayacak çocuklar?..***Ortaokulda isteyen ailelerin çocuklarına din eğitimi aldırmasına karşı değilim, tabii buluyorum...Babam üniversitede 40 yıl boyunca Arapça öğretti...Bir öğrenci ailesinin çocuklarına Arapça öğretmek istemesine de karşı çıkacak halim yok...Arapça öğretmek isteyen ailelere “Hayır, illa ki İspanyolca öğreneceksiniz” demeyeceğim herhalde...Yazık oldu babama...Bu sistemde “dokuz yaşındaki çocuklara dershane açar, malı götürürdü...”O sadece üniversiteye talim etti...Allah uzun ömür versin, 80 yaşını geçen annem şimdi başının etini yiyordur...-”Sana demiştim, biraz daha geç emekli olmalıydın...”***Kabul;28 Şubat’ta ‘sekiz yıllık temel eğitim’ dediler, fakat amaçları, İmam Hatip’lerin ortaokullarını kaldırmaktı...Erbakan’ın “Oralar bizim arka bahçemiz” sözüne takmışlardı... Biliyorum; İmam Hatip mezunu arkadaşımın, “Sizin okullardan CHP’ye doğru düzgün oy çıkar mı?..” soruma verdiği “Çıkmaz abi” cevabını... Anladım;Seçilmiş iktidar demokratik tercihidir...“Ortaokullarda fiili olarak kaldırılan din eğitimini, tercihli olarak yeniden geçerli kılmak istemek...”Buna da bir itirazım mevz-u bahis değil...***Ancak onca biber gazı, protesto, yürüyüş, Tandoğan’da Grup toplantısı, sıkılan su ve nümayiş arasında, sorulmayan, cevaplanmayan ve bir türlü açıklığa kavuşmayan sadece iki ufak nokta bulunuyor.- “Niçin ilkokul altı değil de, beş yaşında başlıyor?..Niye dünyanın her tarafında beş yıl olan ilkokul, bizde dört yıla indiriliyor?..”Yoksa amaç, daha önce kesintiye uğratılan din eğitiminin tercihli olarak dokuz yaşından itibaren mi başlamasını sağlamak?..”Eğer öyleyse, niye ilkokul sonrası tercihli din eğitimi yeterli gelmiyor da dokuz yaşına kadar indirilmesi öngörülüyor?..Bunca hayhuy...Bunca protesto...Bunca nümayiş...Bunca biber gazı, Tandoğan’da Grup toplantısı, katılanların bir türlü saptanamayan sayısı ve nümayiş arasında tek merakım şu...- “Bizim çocuklar daha yeni doğdu... 60 ayı doldurunca, sadece beş yaşına vardıklarında niye apar topar ilkokula başlayacaklar bu veletler?..Henüz dokuz yaşına vardıklarında niye ilkokulu bitirmiş sayılacaklar bu yavrucaklar?..Dünyada 9 yaşında çocukların ilkokulu bitirdiği bir eğitim sistemi mevcut mu?..Benim Milli Eğitim Bakanı’ndan öğrenmeyi arzuladığım bu... Gerisi, her topluma ara sıra gerekli bir; “demokratik gargara!..”*****EREN KAYA’NIN YAŞADIĞI IZDIRABIN FOTOĞRAFI...Yazı bir dostundan, arkadaşından ya da yakınından geliyor besbelli...İsmini vermeyeyim, önce okuyalım Kim Milyoner Olmak İster yarışmasında Kuğu Gölü Balesi’nin müziğini bilemedi diye, sosyal medyada dalga konusu yapılan ÖSS dördüncüsü Eren Kaya’nın yaşadıklarını...“Sayın Reha Muhtar,Eren Kaya’yı da içeren 27/03/2012 tarihindeki köşe yazınızı okudum...İlk defa bir köşe yazarına mesaj yazıyorum...Size en içten teşekkürlerimi ve tebriklerimi iletmek istedim...Eren Kaya’yı okulumuzdan tanıyorum...Günümüzde az bulunur bir iyi ruha sahip bir insan...Onu nasıl tanımlayabileceğimi bilemiyorum...Sadece, yardıma muhtaç insanlar için yaptıklarıyla bize örnek olması bile onu çok seviyor olmamız için yeterli...Basının tanımadan, bilmeden, bir yarışma sorusunu bilemedi diye ona böylesine insafsızca saldırması bizi şoke etti...Müthiş bir tiksinti uyandırdı...Basının zalim ve akılsız yönüne yakinen şahit olmanın şokunu yaşadık...Duygularımızı tarif etmem mümkün değil...O yüzden sizin yazınızı okuduğumda kalbimde oluşan sevinci anlatamam...Eren’in içten içe çok çok etkilendiğini hepimiz hissettik ama o yine de çok çok olgun ve efendi bir tavır gösterdi...Bu da ona olan sevgimizi daha da arttırdı...Bu güzel yazınızın bizim üzerimizdeki ferahlatıcı etkisini bilmenizi istedim...Sizin de güzel kalbinize, vicdanınıza ve aklınıza şahit olmuş olduk...Tekrar tekrar teşekkür ediyorum...En içten dileklerimle ve saygılarımla...”***Şimdi o yarışmanın promosyonunu yapabilmek uğruna Eren’i sosyal medyanın insafsız dalgalarının ortasına atan yapımcı aktörüne sesleniyorum...Çok yakınınızdaki birisi, yarışmaya katılıp, Kuğu Gölü Balesi’nin müziğini bilemedi diye, daha 17 yaşında böyle insafsızca linç edilseydi, siz ne hissederdiniz?..Yarışmanın promosyonunu yaparak kazanacağınız paraları harcarken, Eren’in “kırılan gururu” aklınıza gelecek mi şimdi?..Sakın, “yarışmaya biz onu zorla sokmadık, kendi isteğiyle girdi” demeyin...Onun girdiği bir yarışmaydı...Bilemediği Kuğu Gölü Balesi’nin müziğinden linç edilmek değil...*****BİLGENİN 7 HAYAT ÖĞRETİSİ...Bir bilge, kendisine yirmi beş yıl öğrencilik yapan öğrencisine, sohbet ederken sorar;- “Kaç yıldır benim yanımdasın?- Yirmi beş yıldır efendim.- Bu zaman süresince benden ne öğrendin?- Hiçbir şeyle değişmeyeceğim yedi gerçek öğrendim.- Ömrüm seninle geçtiği halde topu topu yedi gerçek mi öğrendin?- Evet!- Söyle bakalım öyleyse, neler öğrendin?- Baktım ki herkes bir şeyi dost ediniyor, ona gönül verip bağlanıyor...Ancak, bunların hemen hepsi insanı yarı yolda bırakıyor...Ben ise, beni hiç bırakmayacak, ölümden sonra bile benimle gelecek şeyleri aradım...Ve dost olarak iyilikleri seçtim kendime...Ki, onlar sonsuz bir yükselme yolculuğuna çıkmış insanoğlunun hiç tükenmeyecek gıdası ve en gerçek dostlarıdır...- Çok güzel, ikincisi ne bakalım?- Baktım ki, insanların birçoğu geçici dünya değerlerine dört elle sarılmış onları koruyor, kasalarda saklıyor, kaybolmaması için her çareye başvuruyor...Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine, kimi ününe tutunmuş sımsıkı, onları elden çıkarmamak için çırpınıp duruyor...Oysa ben varlığımı ve bütün isteklerimi O’na satıp, gönlümü yalnız O’nun sevgisine açtım...- Devam et!- İnsanların üstün olmak için birbirleriyle yarıştıklarını gördüm...Ancak birçoğu üstünlüğü yanlış yerlerde arıyor ve birbirinin üstüne basarak yükselmek istiyordu...Bunun üzerine üstünlüğü geçici dünya değerlerinde değil, akıl ve ahlakça yükselmekte, kötülüklerin her çeşidinden el etek çekip, iyiliklere vasıta olmakta aradım...- Evet!- Yine baktım ki, insanlar sabahtan akşama birbirleriyle uğraşıyor, boş yere hayatı zehir ediyorlar kendilerine...Bütün bunların benlik, bencillik ve çekememezlikten ileri geldiğini gördüm...Ve gönlümü bu kirlerden arıtarak, herkesle dost olup, huzur ve güven içinde yaşamanın yolunu buldum...- Sonra?- Nedense herkes hatasının sebebini hep dışta arıyor ve başkalarını suçlamak yoluna sapıyordu...Böylece suçlarının örtüsü altına saklanıyordu...Oysa insanın başına ne geliyorsa, kendi yüzünden ve kendi eliyle geliyordu...Bunu bilip yalnız kendimle cenge girerek, nefsimin iradesine uymamaya ve vesvese verenin ağına düşmemeye çalıştım...- Doğru!- Baktım ki insanlar şu bir lokma ekmek ve dünya geçimi için helal haram demeden, her türlü hakkı çiğnemekten çekinmiyorlar...Hem başkalarının hakkını alıp onları yoksul bırakmakla, hem de bu haksızlığın azabını ağır bir yük gibi vicdanlarında taşımakla iki kere kötülük etmiş oluyorlar...Oysa doğru yaşanıldığında ve hakça bölüşüldüğünde, dünya nimetleri insanlara yeter de artar bile...- Ve yedincisi nedir evlat?- Yedinci olarak şunu gördüm ki, insanlar bir şeye dayanmak ve güvenmek ihtiyacındadırlar... Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine...Bunların hepsi de bir süre sonra yıkılacak iğreti desteklerdir...Ben ise yalnız O’na sığınıp yalnız O’ndan yardım diledim...Ve bunun karşılığı sonsuz bir güven oldu...- Seni tebrik ederim evladım...Ben de yıllar yılı bütün din kitaplarını inceledim...Hepsinin bu yedi gerçek etrafında toplandığını tespit ettim...”Bu öykü Burçin Alpacar’dandı...Bilgeliklerle dolu hayatınızda keyifli yolculuklar...
Onun Beşiktaş’a geldiği günü hatırlıyorum...Tutturamayıp, Beşiktaş’tan gittiği günü de...Fenerbahçe’de oynadığı günleri de biliyorum...Trabzon’un golünü atıp, Fenerbahçe’yi şampiyonluktan ettiği maçı da...Trabzon’a gittiği günü de hatırlıyorum...Bordo mavilileri iki buçuk yıldır başarıdan başarıya koşturduğu günleri de...Bir zamanlar Beşiktaş kalesini de koruyan Fikret Yılmaz, oğlu Burak Yılmaz’ı futbolcu olarak bizzat kendi elleriyle yetiştirdi... Kaleci değil, forvet olarak...“Çünkü kaleci dediğin bir takımda üç tanedir...” “İki golü hatalı yedin mi işin biter... Futbolda her mevki önemlidir... Fakat forvet başka türlü önemli...”***Bir gün kendisine sordular;“Oğlunuzun kaleci antrenörlüğü yaptığınız takımda oynamısını ister misiniz?..” diye...- “Asla” cevabını verdi Fikret Yılmaz...- “Benim çalıştığım yerde oğlum asla olamaz... Ben çalışmam oğlumun olduğu yerde bir kere... Oğlumla benim olduğum yerde hiç kimse bana ikinci sınıf muamelesi yapamaz... Emredemez... Ben bir aile reisiyim... Oğlumun idolüyüm... Oğlum benim ailemin bir ferdi... Babası onun idolü...Oğlunun idolü olan birine, onun önünde bir başkası ‘git şuradan topları al’ diyemez... Onun gözünün önünde babasını asla ikinci sınıf pozisyona düşürmem ben... Bu bir egoizm değil... Aile birliğini koruma yöntemi... O benim kaleci antrenörlüğü yaptığım takıma gelirse, ben başka takıma giderim... Onun önünde olmam...”***Böyle “adanmış bir babanın” çocuğuydu Burak...Evrende yapılmış olanlar hiçbir zaman boşa gitmezler...Ne iyi ne kötü...Allah Fikret Yılmaz’a bu sözleri söyledikten birkaç yıl sonra “Türkiye’nin en iyi santrforunun babası” olma onurunu verdi... Burak, iki buçuk yıldır, eski günlerine gelmesinde büyük katkı sahibi oldu, başarıdan başarıya koşturdu Trabzonspor’u...Şampiyonlar Ligi’ne soktu takımı, kendi gol kralı oldu, Trabzon’daki forvetlerin gelmiş geçmiş, gol rekorlarını kırmasına ramak kaldı...Kendisinden transferiyle ilgili tek bir kelime dahi duymadım...Fakat tahmin ediyorum, İngiltere Premier Lig’in güçlü takımları Burak’ı boş bırakmayacaklar bu sene...İngiliz takımları ne yapıp edip, Burak Yılmaz’ı kadrolarına dahil edecekler...Burak, Beşiktaş’ta, Fenerbahçe’de ve Trabzon’da oynadıktan sonra, son yıllardaki muhteşem performansıyla dünyanın en büyük ligine, Premier Lig’e terfi edecek... ***Babalar ve oğulları...Hiç değişmeyen bir gerçek...Babalarda yarım kalan “adanmış” rüyalar çokça oğulları tarafından tamamlanır...Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken söylediği sözleri hatırlıyorum şimdi:- “Keşke babam olsaydı da bu günü görebilseydi.”Babası kendi halinde yazılar yazan bir amatördü...Oğlu onun yazı eskizleriyle haşır neşir olduğu dünyada, babasının arzuladığı mesleği icra etti, yazar oldu...Babasının yarım kalmış rüyasını tamamlarcasına, merdivenleri teker teker çıktı ve dünyada Nobel Edebiyat Ödülü sahibi ilk Türk yazar olma başarısını gösterdi...Edebiyat dünyasına adını altın harflerle yazdırdı...***Ahmet Say’ın annesi oğlunun dünya çapında bir piyanist olmasını arzu etti hep...Oysa Ahmet Say, Müzik Ansiklopedisi yazacak derecede başarılı bir müzik eleştirmeni ve çevresinde çok saygın bir edebiyatçı oldu...Ona annesinin hediye ettiği piyanoyu kullanıp, dünya çapında bir piyanist olmadı...Enis Batur, Kurşunkalem Portreler’de oğlu Fazıl Say’ı yetiştiren Ahmet Say’ı bir baba olarak şöyle anlattı;“Bunca baba gördüm tanıdım... Çocuğuna böylesine bir adanmışlığa hiç tanık olmadım...Fazıl’a inandı...Onun şüpheli serüvenini yeğledi...Fazıl’ın yetişme döneminde, Mozart sonatları çalacak ölçüde işin içine daldı...Utku’nun (zaferin) arkasındaki bedeli hiçbir zaman anlatmadı, sustu...”***Gündüz Pamuk’tan Orhan Pamuk’a, Ahmet Say’dan Fazıl Say’a ve şimdi de kaleci antrenörü Fikret Yılmaz’dan İngiltere’ye Premier Lig’e gitmeye hazırlanan oğlu Burak Yılmaz’a... Enis Batur, Kurşunkalem Portreler’de ne yazardı bu hayatın bu sihri için acaba?..*****KENAN IŞIK’IN OLGUNLUĞU...Ne kadar “mesafeli ve snob” gözükse de yarışmada, aslında “gayet çelebi ve mütevazı” bir kişilik olduğunu söylemiştim Kenan Işık’ın...Dün A Haber’de benim eleştirilerimi sormuşlar Kenan Işık’a...Hiç kıvırmamış, “Benim de soruların cevaplarını bilmediğim oluyor... Reha Muhtar haklı...” demiş...***Bu cevabıyla farkında değil, fakat Kenan Işık da bana bir ders verdi...İki gün üst üste Kenan Işık için o eleştirileri yazdıktan sonra oturdum bir düşündüm...- “Birisi beni bu kadar şiddetle eleştirse, ben onun eleştirilerini doğru da olsa kabul eder miyim?.. Yoksa savunmaya geçer, onun açıklarını mı bulup çıkartmaya çalışırım?..”Düşündüm ki açıklarını çıkartır mıyım bilmiyorum, fakat farkındayım ki eleştiri biraz sert kaçarsa, “Bu eleştiriyi yapan haklıymış” demem kolay kolay...***Gazeteci-yazarlar, sürekli, “Eleştiriye karşı tahammüllü olunmalı” gibisinden kendilerinin hiçbir zaman uymadığı ve uymayacağı ahkam keserler...Böyle der ve kendilerini eleştirinin e’sine bile tahammül edemezler...İnternette medya sitelerine gidip bir göz atın...Sürekli “O ona çaktı, bu buna fena giydirdi” türü güzellemelere rastlayacaksınız...Bu “çakma” ve “giydirme” hastalığı, “gazeteci egosunun bir bilge özelliğinden çok bir boksör olma özelliği” taşımasından ileri geliyor... Onun için “Başbakan niye eleştirilere töleranslı değil” gibisinden yazar tipi boksör egolu serzenişlere pek rağbet etmem...Başbakan eleştiriye hiç tahammüllü değildir...Fakat “Onu tahammüllü olmamakla eleştirenler de eleştiriye hiç tahammüllü değiller...”Hepimiz bir miktar “boksör tipi egolardan” muzdaribiz...Kenan Işık’a, bize bu tip egolardan biri olmadığını gösterdiği için teşekkür etmeliyiz...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜHER ŞEYİN İSTEDİĞİNİZ GİBİ GİTMEYECEĞİNİ...“Her şeyin sizin istediğiniz gibi gitmeyeceğini unutmayın...Oyunda mantığını anlayamadığınız daha büyük bir zeka vardır her zaman...Eğer elinizden gelenin en iyisini yapıp, gerisini bırakır ve karşılığında ne gelirse gelsin bunun sizin için en iyisi olduğunu kabullenirseniz, hayatınız mükemmel bir biçimde yoluna girer...Hatta beklediğinizden daha da iyi bir şekilde...Robin Sharma...”***Türkiye’nin şu anda en iyi forveti olan Trabzonlu Burak Yılmaz’ın babası eski kaleci Fikret Yılmaz’ın hayatını gözünüzün önüne getirin...‘Neden Türkiye’nin en iyi kalecisi ben olmadım’ diye hayıflanıp hayata küsseydi, “Bugün Türk futbolunun İngiltere’den transfer teklifleri alan en iyi forveti Burak’ı yetiştiren baba olmazdı... Onun idolü olmaz, Burak bu kadar başarılı olamazdı...”Ahmet Say için veya Gündüz Pamuk için de geçerli bu söylediklerim...***Evren’in kendini uyanık zanneden bizlerden daha büyük bir zekası vardır...Siz iyi niyetle hayata katkı yapmaya devam edin...Bu katkının nasıl size döneceğini tahmin bile edemezsiniz...Bir süre, belki bir kuşak sonra muhteşem bir dönüş yaşatacaktır ‘evren’ size...Bu ‘derin ve ruhsal’ gerçekleri bilenler, günlük kurnazlıklara güler geçerler...Yapılan kötülüklerin veya intikam amacıyla yok edilmeye çalışılan hayatların, gün gelip yapanlara nasıl felaket olarak döneceğini bilirler...Evrenin ve doğanın, insanların küçük kurnazlıklarının çok ötesinde bir “oyun”u ve “zeka”sı vardır...Bu “yaratan”ın zekasıdır...“Yaratan”ın zekasıyla oyun olmaz... Oynamaya çalışanlara gülüp geçin...Biraz da onlardan uzak durmaya bakın...Felaket bugün olmazsa yarın, yakınlarında dolaşıyordur mutlaka...
Kim Milyoner Olmak İster programının yarışmacılarını “sosyal medyanın önüne linç edilmek üzere atma projesi” devam ediyor...Şimdi de ÖSS dördüncüsü Eren Kaya’ya takmışlar...“Nasıl olup da Kuğu Gölü Balesi’nin müziğini bilmemez”miş diye dalga geçiyorlar... Kuğu Gölü Balesi’nin müziğini yarışma esnasında, stüdyoya vermişler, yarışmacı olsa olsa diyerek buna “Romeo Julliet” yanıtını vermiş...Sosyal medya ayağa kalkıyor; “ÖSS dördüncüsü nasıl olur da Kuğu Gölü Balesi’ni bilmez...” diye...Bunu söyleyenler çok iyi bilirler Kuğu Gölü Balesi’ni çünkü...Arkadaşlar çocukluktan itibaren Kuğu Gölü Balesi’yle büyüdüler...Çaykovski’nin bütün eserlerini bilirler çünkü...Çocukken, mahallede kukalı saklambaç oynamaz, mahallede lastik top peşinde koşmaz, Kuğu Gölü Balesi’ni sahneye koyarlardı aralarında!..Siyah Kuğu filmini de izledi arkadaşlar!!!Öyle ki geçen yıl yatmadılar sabah karşı 05’te Nathalie Portman’ın “Siyah Kuğu”yla Oscar Ödülü’nü alışını takip ediyorlardı!!!***Türkiye’de eğitim sistemi acul...Bir sürü cahil cühela dolu etraf...Ne okuduğunuz tarih gerçek bir tarih, ne sevgiyle öğrendiğiniz bir sanat var, ne de ilgi duyduğunuz bir hobi var numune niyetine eğitim sistemimizde...Bunların hepsi gerçek; gerçek olmasına da...Bir bilgi yarışmasına katılan, yarışmacının ayıbından meta üretip rant sağlamak, o yarışmaya kurnazca promosyon yapmak çok ayıp kaçıyor... Kenan Işık kardeşimi SHOW’dan tanırdım...Yarışma programında çok havalı ve karizmatik davranıyor, fakat kendisi daha sıcak ve çelebi bir kişiydi...Rauf Denktaş’ın sesini tanımadı diye, o yarışmacıya çektiği diskur, hafızamdan silinmiyor...Mesela ben de kalksam, yarışmacıyı o snob tavırla fırçalayan Kenan Işık kardeşime hemen bir soru yapıştırsam ve desem ki; - “Şehitler üzerinden yarışmacı arkadaşa entelektüel bir fırça salladığın Rauf Denktaş hayatı boyunca, ilkokuldan arkadaşı olan hangi Rum liderle yıllarca toplumlararası müzakerelerde kavga etti...”Ne cevap verirdi acaba?..- “İki düşman kardeşi andıran ikizi kimdi Denktaş’ın?.. Aralarında Rumca da konuşan bu ikilinin Rum ikizinin adı neydi?” desem, Kenan Işık kardeşim bunu bilir miydi?..Bu ismin Glafkos Kliridis olduğunu bir bakışta söyleyebilir miydi?..Ona Türkiye’de Kenan Işık da dahil bütün spikerlerin Klerides dediğini, sadece Denktaş’ın doğru okunuşuyla Klerides’e Kliridis diye hitap ettiğini bilir miydi?..Bunu bilemeyen Kenan Işık kardeşime şimdi ben “Ne ayıp, şehitlerin kanıyla sulanmış Kıbrıs’ta toplumlararası görüşmelerin tarihi taraflarını nasıl bilmezsin?” desem hoşuna gider miydi?..***Keza...Meclis’in diğer adının parlemento olduğunu bilmiyen yarışmacıyı sosyal medyada tefe koyup çaldırtan ünlü programın yapımcısına, parlementonun “konuşulan yer” anlamına gelen Fransızca’daki konuşmak anlamını taşıyan “parle” filinden türetildiğini anımsatsam hatırlar mıydı?.. Türkçe’de dili dönmeyen insanların neden ‘parlemento’ demek yerine ‘parlamento’ dediklerinin farkında mıydı?..Ben bunları söylesem ve onları tefe koysam, ne kadar mutlu olurlarsa, o yarışmacılar da şu anda o kadar mutlular emin olabilirler...Vakıf mıdırlar bu duruma onun bilmem...Vakıfa ne kadar vakıflar orası da meçhul!..*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ20’Lİ, 30’LU YAŞLARDA DEĞER VERDİĞİMİZ ŞEYLER SONRA YOK OLUR GİDERLER!..“Genellikle yirmili, otuzlu, kırklı yaşlarda en çok değer verdiğimiz şeyler, hayatımızın sonunda en az değer verdiğimiz şeylerdir...Bir zamanlar en az değer verdiğimiz “yoğun insan ilişkileri, düşünmeden gösterilen nezaket, fiziksel açıdan harika durumda olmak, kendimizi işimizde mükemmelliğe adamak, bir miras yaratmak ve içimizdeki iyiliğin dışımızda da parıldamasını sağlamak” gibi şeyler, sonra ulaştığımız en değerli şeyler olurlar...Robin Sharma...”***İşimde mükemmel olmaya, geleceğe iyi yetişmiş gazeteciler bırakmaya çok özen gösterirdim otuzlu, kırklı yaşlarda...Yoğun insan ilişkilerini ise önemsemezdim...Başarının insan ilişkilerinden değil, üretilen değerlerden kaynaklandığını düşünürdüm...Oysa üretilen değerleri insanlar sıfatlandırıyordu...Burada da algı mevz-u bahis oluyor, insanlar size karşı yürütülen kampanyalardan etkileniyor ve yapmaya çalıştıklarınızı çok farklı şekillerde adlandırıyorlardı...Bunları yaşadığım günlerde, insan ilişkilerini düzeltmeyi düşünmek yerine, daha fazla “değer yaratmaya” uğraştım durdum...Bir çocuğun “iyi olan dersini daha fazla çalışması, kötü olan dersinin kitabının kapağını açmaması” gibi bir durumdu yaşadığım...***Şimdi şimdi anlıyorum ki, yarattığımız değerlerin ne anlama geldiğini anlatabilmek için, insanların duyu organlarının size karşı pozitif biçimde açık olması lazım...Yıllar içinde yarattığım iyi değerleri, başarı için yaptığım şeylerden değil, hesapsız kitapsız sevgiyle yaptığım katkılardan sağladım...Önemli bir dersti bu benim için...O gün bugündür hesapsız kitapsız gösterilen sevginin mucizevi geri dönüşlerine inanıyorum... 20’li, 30’lu yaşlarda, ‘düşünmeden gösterilen nezaketler’ de benim için fazla bir şey ifade etmezdi...Kendimizin “ne büyük bir değer olduğumuzun” insanlar tarafından anlaşılmasını isterdik...Bu gösterilmediğinde ise “nezakete fazla rağbet etmezdik...”Hala çok nazik bir insan olduğumu söyleyemem...Ancak artık 20’li, 30’lu yaşlarımın aksine insanları “kırmamak için çok daha fazla özen gösterdiğimin” farkındayım...***Hayatın gerçek hazinesinin ise fiziksel açıdan harika durumda olmak olduğunu hemen hiç düşünmedim 20’li, 30’lu yaşlarımda...Devrimlerden ve işkencelerden ve hapislerden gelen bir kuşaktandım zaten...O kuşaktan gelenler için “fiziksel olarak harika durumda olmak” övünülecek bir şey değil, yerilecek bir şeydi...Devrimci bir insan, fiziksel durumda iyi olması gibi ‘burjuva değerlerle’ uğraşmazdı...Toplumsal davasının peşinde koşardı...Onun yerine ikame ettiğimiz gazetecilik ise, “devrimciliğin, profesyonelleşmiş versiyonu” gibiydi...Bir gazeteci, sigarası, içkisi, meyhanesi ile sokağın mümbit ortamında bohem yaşardı...Ancak bohem yaşarsa iyi gazeteci olurdu...Öyle yaparsa haberin hasını yakalardı...Sağlıklı yaşam merkezinde kutsanan “fit” hayatlarla gazetecilik değil, olsa olsa podyumda manken olunurdu...Onun için “fiziksel sağlık ve mükemmellik” değerlerini 30’lu yaşlarımızda bir kalem geçer, gece gündüz hayatı ciğerlerimizden içercesine, bohem bir felsefeyle idame ettirmeye çalışırdık...Bohemden beslenir, bohemden türemiş kahramanları içselleştirirdik...***Robin Sharma’nın dediği gibi, o gün kutsadığım değerler, bugünkü değerler skalamızda gerilerde kalmakta...O gün çok önemsemediğim değerler ise ön plana çıkmakta...Ancak Sharma’nın zamana karşı değerler skalasına uymayan bir tarafımız var...O günlerden bugünlere hep geleceğe, kuşağımızdan kalan bir miras bırakmaya çalıştık...Hala çalışıyoruz...Dikenler ve tuzaklar arasında, bir gün bu mirası tertemiz bırakacağımıza inanıyoruz...Bir gün mutlaka gerçekleşecek bu nahif isteğimiz...
O yıllarda çocuklarım yoktu...Deliler gibi çalışırdık hepimiz...Hürriyet’te benimle Pazar röportajı yapmaya gelmişti Mutlu’yla (Tönbekici) da ikisini birden SHOW Haber’e almıştım...Sonra Mutlu belgesel yapmaya Hindistan’a gitti...Aslı (Uğurlu) kaldı bende, haber merkezinde...Çocuk gibiydi...Dünya güzeli bir kalbi vardı...Balık burcuydu, duygusaldı ve sezgileri çok güçlüydü...Yaşam haberlerine, duygu yüklü haberlere, hep Havva’yla beraber onu görevlendirirdim...***O kadar çok severdim ki onu, tehditlerin gırla gittiği bir günde ona dönmüş ve şöyle söylemiştim:“Ölür gidersem, benim adıma bir Gazetecilik Vakfı kurarsın... Haber merkezinden birkaç arkadaşla beraber... Sizden başka gazeteciliğimi devam ettirecek kimsem yok...”Unutmuşum Ahmet Kaya gecesini...Üzerinden 13 yıl geçti...Yönetmenim Caner’den (Erdem) “Gecenin haberini bulabilirsen bir gönder de izleyeyim...” dedim...Caner de Ahmet Kaya gecesinin ertesi günü yayınlanan tam 16 dakikalık haberinin kasetini gönderdi...***Kaseti izlerken o geceyi, o anı ve o röportajı beynimde flaşlar çakarak hatırlamaya başladım...O gece duyarlı ve duygu yüklü yaklaşımına en çok güvendiğim editörüm Aslı‘ya rica etmiştim...- “Aslı burada çok gergin olaylar oldu... Şimdi git Ahmet Kaya’ya... Benim rica ettiğimi söyle... Sahnede söylediği şeyleri aynen söylesin... Fakat sahnede yaptığı gibi sinirlenerek değil, sakin sakin söylesin... Barışçı ve yumuşak bir havada konuşsun... Sen de öyle yap röportajını... De ki ona yarın gece bu olayın haberini sizin bu röportajla vereceğiz... Söz veriyor Reha Bey...”***Aslı aynen böyle yaptı... Ahmet Kaya da aynen dediğimiz gibi kararlı, fakat sakin ve saldırıdan mağdur olarak konuştu...Baktım ki, kimselerin Ahmet Kaya’yla konuşmaya cesaret edemediği o gece, Kaya’nın bütün röportajı bizim haberde yayınlanmış...Üstelik Kaya mağdur bir şekilde “Devlet burada istiyorlarsa alsın götürsünler beni” diyor...Haberde o günlerin koşullarında inanılmaz dikkatli bir dil kullanılmış...Ve Ahmet Kaya sadece o haberden dolayı, 6.54 yılla 13 yıl arası hapis istenen yargılamadan beraat etmiş...Daha sonra başka yerlerde yayınlanan montajlanmış fotoğrafların haberlerinden hüküm giymiş...Hayata bakın...Aslı daha sonra biz hep beraber Star’a geçmişken çok büyük trafik kazası geçirdi...İki ay komada kaldı...Dokuz yıldır kendine gelmeye çalışıyor...Röportajda onu görünce, aradım “Hadi gel buluşalım” dedim “tarihe ışık tutan röportajı sen yapmışsın...”Üç çocuğumla beraber buluştuk onunla...Ne de olsa, hiç çocuğum yokken, ona söylemiştim “Ölürsem adıma bir Gazetecilik Vakfı kurarsın“ diye...Üniversiteye yeniden başlamış 40 yaşında...Aslı’yla kalplerimiz uzak kalmıştı...Beni çağırıyormuş o kalp, kaset işleri bunun vesilesiymiş...Dün buluştuk...Ahmet Kaya’yla yaptığı röportajından gurur duyduğumu söyledim Aslı’nın...Kimseler röportaj yapmaya cesaret edemezken...Röportaja koyduğu başlıktan onur duyduğumu belirttim...Başkaları en galiz küfürleri kendi röportajlarının başlığına taşıyorlardı biz bunları yaparken...Felç geçirdi, on kere ölümden döndü Aslı..Dün bana bir ara aslında öldüğünü ve oradan geri geldiğini söyledi...Öldüğünde neler gördüğünü, nereye gittiğini anlattı...“İnanıp inanmamakta serbestsiniz Reha Bey” diyordu... Sol tarafı dokuz yıl sonra yeni yeni hareket ediyor...Onunla yeniden televizyon programı yapmaya karar verdim...Onunla gurur duyuyorum ve Tanrı’ya onu bana bir kez daha bağışladığı için teşekkür ediyorum...*****KİM MİLYONER OLMAK İSTER YARIŞMASINA KATILMAYIN!..Televizyon dünyasındaki işleri eleştirmeye pek teşne olmam...O dünyada ettiğim kelamı “özel bir nedenle söylediğimi düşenecek çok tanıdığım, dostum, meslektaşım” var...Bir zamanlar fazla içindeydim...Şimdi dışarıdan söylesem, herkes “altında bir bit yeniği arar...”Aramasa da ararmış gibi yapar...***Ali Taran olayında Acun’u eleştirmiştim...Allah’ı var, oğlan geçenlerde Paper Moon’da gördü beni, geldi, masada Faruk Bayhan gibi bir duayene, “Ben Reha Abi’nin özel bir nedenle beni, sırf çakmak için eleştirmediğini bilirim... Onun için ne söylese yararlanmaya çalışırım... Bu kadar yıldan sonra kimin ne amaçla hangi sözü söylediğini biliyoruz Faruk Abi” dedi...Bu girizgahı yaptım, çünkü son ayların arka arkaya “cevap skandallarıyla” toplumu sarsan yarışması “Kim Milyoner Olmak İster?”in ayıplarını sıralama zamanım geldi...***Dikkat ediyorum...Ayda bir, mutlaka yarışmacılardan biri “toplumun önüne linç edilmek üzere atılımakta...”Önce Kenan Işık yaptı bu televizyonculuk numarasını!..Bir yarışmacı Rauf Denktaş’ın sesini tanıyamadı...Bir azar, bir kıyamet...“Sen nasıl Rauf Denktaş’ın sesini tanımazsın” gibisinden bir didaktik, bir milliyetçi, bir şehit ve tarih edalı snobize tavır!..Önceleri bunu, toplumun önünde ahlaklı bir bilgiçlik taslama meselesi olarak gördüm...“Ola ki” dedim “Kenan Işık Bey ne kadar kültürlü, vatansever ve entelektüel olduğunu” göstermek istemekte...Ya da dedim “Kenan Işık çok sinirliydi o gün... Sinirine verelim...”Oysa olayın “entelektüel bir vatanseverlik zırhına büründürülmüş, uyanık bir rating ve promosyon çabası” olduğu izlenimi sonra çıktı ortaya...Kenan Işık’tan sonra, her seferinde bir görünmez el “yarışmacıların bilmediği cevapların skandallarını” el altından gazetelere sızdırmaya koyuldu...***15 gün, en fazla ayda bir, yarışmacılardan birinin “Ay bu da nasıl bilinmez?..” nidası eşliğinde rezil olmasıyla uyanıyoruz...Geçenlerde bir tane olmuştu... Şimdi yenisi gelince, bu ahlak abidelerine yazması şart oldu...Siyasal bilgiler öğrencisi, “Meclis’e parlamento dendiğini nasıl bilmez”miş?..Kimlerin ne bildiğini, daha doğrusu ne bilmediğini çok merak ediyorsanız Pakize Suda’nın Habertürk’te bir programı var...Çıkıyor yollara, soruyor kadın, basitin basiti soruları...Cevaplara bir göz atın isterseniz, gülmekten ağlarsınız ya da ağlarken gülersiniz...Bir yıl içinde 52 hafta olduğunu, 365 gün bulunduğunu bilmiyor bu millet...Siyasal öğrencisi, Meclis’in diğer adını Yüce Divan diye yumurtlamış... Skandal mı?..Bilmem, fakat kör cehalet olduğu kesin...***Ne ki; kendi yarışmacısının bilmediği sorunun “ayıbı”ndan, program promosyonu çıkarmak, kurnaz, saygısız hatta ahlak dışı bir davranış modeli...Bir zamanlar gazetelerde “Pazar sohbetleri” yapılırken, röportajcılar, röportaj yaptıklarının açığını yakalamak için üstüne üstüne gider, onları en olmadık sorularla zor duruma düşürürlerdi... O Pazar röportajcıları kendilerinin de itiraf ettiği gibi bir süre sonra röportaj yapacak daha doğrusu karşılarında “anlaşmalı dayak yiyecek kişi” bulamaz oldular...Bir röportajın sahici olması başka şey, o röportajın muhatabının özellikle mağdur edildiği ve bu mağduriyetten “büyük gazetecilik” havasının basıldığı bir kurnazlık olması başka şey...Vardı böyle birisi...Röportaj için yalvarıp, röportaj oldu mu da, en olmadık sorularla insanın sinirlerini altüst eden biri ya, neyse, konumuz şimdi o değil...***Kim Milyoner Olmak İster yarışmasına gelen yarışmacı, Türkiye’ye rezil olmak ya da rezil edilmek için gelmiyor...Bilirse kazanır, bilemezse elenir, parasını alamadan kös kös evine yürür...Yarışmacının suyundan nemalanmak, onu “ayıp” halinde metalaştırmak, o metayı da kendi promosyon hanesine işletmek cehalet olmasa da ahlak dışı bir kurnazlık...Kenan Işık’la başlayan uyanıklık, sızdırılan haberlerle aynen devam ediyor...Ben olsam yarışmacıların yerinde “skandallar kraliçesi” gibi esprili sıfatlar yakıştırmam kendime...Dava açar ve örnek olurum bundan sonra katılacak yarışmacı arkadaşlara...Çok entelektüel hava atmasınlar...Birileri çıkar bir soru sorar...Kalıverirler, ağızları açık sonra ortada!..*****İSTİHBARATIN YÜZDE 90’I ZATEN AÇIK İSTİHBARATTIR GÜZEL ARKADAŞLAR!..Bir siyasi analizde, duygular analiz edilir fakat duygularla analiz yapılmaz....Bir siyasi tespitte, önyargılar tespit edilir, fakat önyargılarla tespit yapılmaz...Bir yorumda toplumsal takıntılara atıfta bulunulur, fakat kişisel takıntılarla yorum yapılmaz...Kürt sorununda Ragıp Zarakolu ve Büşra Ersanlı gibi sivillerin, bir an önce özgürlüklerine kavuşmalarını istemek, haklı ve barışçıl bir istektir...Ancak bunu isterken, “Hükümet Nevruz’da bu olayların çıkmasına zemin hazırladı” demek, bu barışçı ve özgürlükçü isteği de yok edip gidecektir...Çünkü söylenen abes ve absürddür...***Abes ve absürddür çünkü hükümet etmek demek, ülkeyi sorunsuz yönetmek istemek demektir... Abes ve absürddür, çünkü sağır sultan biliyor ki AKP oyları düşmemekte, aksine artmaktadır...Düşmeyen ve artan bir AKP ne diye sorun çıkartsın ki?..Niye sertlikten medet umsun ki?..Abes, absürd ve izandan yoksundur bütün söylenenler, çünkü AKP’nin Nevruz’da sertleştiğini açıklayacak tek bir aklı başında neden yokken, yumuşaması gerektiğini anlatacak onlarca neden vardır...***Bunu bilmek için gizli istihbarata gerek yok, açık istihbarat yeterli...Cihet-i askeriyede, parlamentoda, MİT’te, sivil toplumda, muhalefette tek başına hakim bir güç, Nevruz’da sertleşince ne olacak ki?..Niye sertleşsin ki?..Önyargısız ve takıntısız aklınızı çalıştırırsanız, istihbaratçı olmadan, istihbaratı alırsınız...Çünkü istihbaratçılar bilir ki “istihbaratın yüzde 90’ı zaten açık istihbarattır...”Ben gizli bir istihbarat servisinin kapısından bile geçmeden tüm bunları biliyorum...Sizler bir de oraları arşınlıyorsunuz...What fayda?..
Ne çok hoyratlıkla ve duyarsızlıklarla dolu bir ülke burası...Şafak Pavey benim yanıma 19 yaşında geldiğinden, benim için hala küçük bir genç kız...Hala o genç kızlığındaki gibi ‘benim gizli onayımı almaya çalışan afacan’ olmaya devam ettiğini öğreniyor ve bundan çok mutlu oluyorum...Fakat bu mutluluk bana bir sorumluluk yüklüyor...Artık bilmekteyim ki, o benim yanımda 19 yaşındaki genç bir kız olmanın çok ötesinde; artık dünya çapında, engelli hakları ve tüm mağdurlar için bütün kalbiyle mücadele eden genç ve güzel bir kadın milletvekili Şafak...Meclis Genel Kurulu’nda etek giyme zorunluluğu bir türlü giderilemediğinden, Şafak her gün protezinin kendisinin önüne geçtiği bir görüntüyle parlamentoya girmek zorunda...***O, engelli olmanın sorunlarını parlamentoda dile getiren bir genç kadın...Tüm dünyadaki engellilerin, engelli hayatlarının minimalize edilebilmesi için dünyanın dört bir tarafında, Cenevre’de, İran’da, Birleşmiş Milletler’in en üst sekretaryalarında görev yaptı Şafak...Bir tanesi şu anda Amerikan Dışişleri Bakanı olan son iki Amerikan Başkanı’nın eşlerinin elinden dünyanın en cesur kadını unvanını aldı o...Önceki gece, Amerikan Büyükelçisi, Şafak Pavey’in dünyanın en cesur 10 kadınından biri olarak seçilmesinden dolayı, Büyükelçilik’te büyük bir davet verdi...CHP Genel Başkanı ve birçok milletvekili oradaydı...Bu sabah kadından ve aileden sorumlu bakanla yurt dışına uçuyor...***Uluslararası çapta genç bir kadın milletvekili Şafak Pavey...Ancak bu ülkenin Türkiye Büyük Millet Meclisi, hala bu genç kadının “pantolonuyla, etek altından protezini değil, kendisini, aklını ve kalbini öne çıkartan görüntüsüyle” görev yapmasını kabul etmiyor...Bu olayı ilk yazdığımda, apar topar bir şeyler yapılmaya çalışılmıştı...Güya Şafak Pavey’in pantolonla Meclis Genel Kurulu’na girmesi, bir değişiklikle sağlanacaktı...Öğreniyorum ki, AKP’li olmayan bazı milletvekilleri, o teklife “başörtüsünü de eklemişler...”Meclis’te başörtülü milletvekili konusu elbette önemli ve çözüm bekleyen bir konu...Ancak bu konu, tabiatıyla üzerinde uzun görüşmeler ve müzakereler sonucu kararlaştırılacak bir konu...Bu öyle bir konsensüs gerektiriyor ki AKP üç dönemdir, Meclis’e başı örtülü kadın milletvekili sokmadı...Bir zamanı var, onu bekliyor belli ki...***Engelli bir kadın milletvekilinin kendi görüntüsünü, protez bacağının önüne geçirmesini amaçlayan pantolon giyme hakkının, başörtüsü hakkıyla birleştirilerek engellenmesi anlaşılır gibi değil...Bir kez daha tekrarlıyorum...Bunu yapanlar AKP’li de değil...Meclis’in 550 saygın milletvekili, genç bir kadın meslektaşlarının, protezini kapatacak şekilde Meclis Genel Kurulu’na gelebilmesine karar veremeyecek mi?..Bu kararı veremeyen, “Ben engelli kadın milletvekilimin benim istediğim gibi giyinmesini zorunlu kılarım” diyen bir Meclis’in vicdanı hiç sızlamayacak mı?..Duyarlılıktan uzak, hoyratlıkları bol bir ülkede, engelli kadın milletvekiline kıfayet özgürlüğü vermeyen bir sistemde, dünyanın en büyük 16 ekonomisinden biri olmakla avunmak “teselli ikramiyesi” midir?..*****SON GÜNLERİN ÖNE ÇIKAN İSMİ... AHMET DAVUTOĞLU...Son günlerde adını, çok yerde, çok fazla duymaya başladım Ahmet Davutoğlu’nun...Önümüzdeki dönemin öne çıkacak isimlerinden biri olacağı kuşkusuz...Son zamanlarda, “keşke daha fazla kişilik portresi yazmış olsaydı” diye hayıflandığım Alper Görmüş’ün bir kitabı var...Tanıdığım kişileri anlatış tarzından, tanımadığım kişilerle ilgili en önemli referans kaynağı oluyor o kitap bana...“Hayat Bilgisi” kitabındaki Ahmet Davutoğlu portresinden notları şöyle Alper’in;“Eğer Osmanlı dendiğinde hatırımızda beliren olgu, akamete uğramadan 20. yüzyıla dek yaşayabilseydi, onun üreteceği münevverin, en üst modeli de tam da Ahmet Davutoğlu gibi bir kişilik olurdu... (Ekşi sözlükten ‘balcar’)***Daha da açalım...Şöyle bir münevver modelinden söz ediyoruz...Dahil olduğu medeniyetle ilgili olarak hiçbir kompleks taşımayan, onun Batı medeniyetiyle rahatlıkla boy ölçüşebilecek bir muhteviyata sahip olduğuna -lafzen değil, kalben ve kafaca- inanan...Fakat kendi medeniyetinin dışındaki medeniyetlere de asla kem gözle bakmayan, onları da değerli bulan...***Ahmet Davutoğlu, ailenin İstanbul’da ilk olarak yerleştiği Fatih’ten İstanbul Erkek Lisesi’nin bulunduğu Sultanahmet’e yürüyerek gitmeyi çok seviyordu...Bu yürüyüşler babasından tevarüs ettiği, ‘kendi tarihini ve medeniyetini sevme’ duygusunu biraz daha derinleştirdi... Onun zihniyet ve ruh dünyasını belirlemede önemli bir rol oynadı...Gazeteci Faruk Bildirici o dönemine ilişkin edindiği bilgileri şöyle aktarıyor:Fatih’ten Sultanahmet’e giderken, geçtiği sokaklardaki tarihe büyülenerek atıyordu adımlarını...Kütüphaneleri camileri, hamamları, Osmanlı yapılarını gördükçe, kimliğinin köklerine dönüyordu...Soru işaretleriyle doluydu kafası...Bu denli erken yaşta kimliğiyle ilgili derin düşüncelere dalmasının bir nedeni, İstanbul’un tarihi atmosferi ise, diğeri de öğrencisi olduğu İstanbul Erkek Lisesi’ydi...İkili bir kültürel yapısı vardı lisenin...Cumhuriyet’in ilk kuşağından Türk öğretmenlerden ders alıyorlar...Bir yandan da Almanca öğretmenlerinden Batı kültürünü öğreniyorlardı...Yatılı okula 12 yaşından itibaren girdiği günden itibaren, Klasik’lerle yüz yüze gelmiş, Goethe’yi, Bertolt Brecht’i keşfetmişti...Türk edebiyatını da hatmediyordu...Ahmet Hamdi’den Fuzuli‘ye, Farabi’den Ahmet Cevdet’e kadar eserleriyle tanışmadığı isim kalmamıştı...”***Gazeteci tarihe tanıklık eden, tarihin müsveddesini yazan kişidir...Osmanlı’dan memleketin işgaline, işgalden Kurtuluş Savaşı’na, Kurtuluş Savaşı’ndan Cumhuriyet’in kuruluşuna, demokrasiye ve Osmanlı’yı yeniden öne çıkartan bir muhafazakarlaşmaya...Cumhuriyet’in 100’üncü yılına giderken, ön plana çıkan kadroların kişiliklerini, onları oluşturan koordinatları anlatmak tarihe müsvedde yazmaya soyunmuş bir gazetecinin görevi olsa gerek...Bu çerçevede yazıldı bu yazı...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜBİR SÜRAHİ YERE DÜŞÜP KIRILDIĞINDA...“En büyük ilerlemeleri, en büyük sıkıntılardan sonra kat ettiğinizi aklınızdan çıkarmayın...Bu sıkıntılar onlarla yüzleşirken bizi yaralar...Fakat üstesinden geldikçe iyileştirirler aynı zamanda...Bir sürahi yere düşüp kırıldığında, içinde saklı olan akmaya başlar...Hayat önünüze engelleri çıkardığında, bunların sizi sürahi gibi ‘kırıp’ içinizde uyumakta olan sevgi, güç ve potansiyeli çevrenizi saran dünyaya çıkarmanıza yardım etmeye geldiklerini hatırlayın...Ve tıpkı kırık bir kemik gibi, kırılan yerler eskisinden daha güçlü hale gelirler...Robin Sharma...”***Birkaç gün önce, eski kasetleri ve görüntüleri izlerken, yıllar öncesinden ‘kırık’ kalmış muhteşem bir sevginin parçalarına rastladım...Fark ettim ki aylardır, bana çektirilmeye çalışılan sıkıntı, ‘kırık ve yarım kalmış’ muhteşem bir ruh birlikteliğinin yeniden ortaya çıkmasına yol açması içinmiş...Bunun ne olduğunu şimdi söylemeyeceğim...Her şeyin mucizevi bir şekilde geri geldiğini fark etmekteyim şimdi...Ruhumun şahlanırcasına canlandığını, sevginin coşkun bir nehir gibi akmakta olduğunu görüyorum...Sıkıntı verenlere “şükran” duyuyordum şimdi...Onlar olmasaydı, yarım kalmış bir sevgi, yeniden ortaya çıkıp muhteşem bir şahlanışa kavuşmazdı...Bir sürahinin yere düşüp kırıldığı ve içinden su gibi sevginin akmaya başladığı anı yaşıyorum şimdi ben...O olayları, olayları yaşayanları, yapılanları ve onlarla yarım kalmış muhteşem sevgimizi paylaşacağım sizinle...Az sonra...