‘Deli haberci’nin Erol Öskasnak’la yaşadığı inanılmaz olay...

20 Nisan 2012

28 Şubat günlerine ait anıları fazla dile getirmiyorum bugünlerde...Sakladığımdan, gizlediğimden değil...Gözaltılar, tutuklamalar, tedirginliklerle dolu günlerde, kimsenin üzerinde fazladan “gölge etmek, kimseleri daha fazla huzursuz etmek” istemiyorum...Günü gelir anlatırım, şimdi insanları “zor günlerinde başka ağırlıklarla meşgul etmeyeyim” istiyorum...Ancak bu dönem televizyonlarda “anı ve olay anlatıyoruz” diye ortaya çıkan ve kendini saklamak uğruna acayip iddialar atan insanlar var...Bunlarla zamanı geldiğinde elbette mahkemelerde hesaplaşacağız...Fakat o sonraki mesele...Dün İlnur Çevik isimli bir arkadaş, bir programa bağlanıp, 28 Şubat’ta, kim olduğunu bilmediğim birilerinin “o günlerde televizyonlardaki anchormanlar bizim etkimiz altında” dediğini söylemiş...Bunu duymasam, şimdi anlatacağım olayı da anlatmazdım fakat, dün gözaltına alınan Erol Özkasnak üzerinde ek bir baskı yaratmayacağını düşünerek, anlatayım bu anekdotu, çünkü yeri geldi...Hem heyecanlı hem de renkli bir anekdot...Belki bugünlerde yaşanan ağır ortamı da bir parça yumuşatır...***Beşiktaş’ın futbolcusu Oktay Derelioğlu askerlik görevini yapıyordu...Geçmiş zaman, tam hatırlamıyorum fakat, eşinden dolayı takım arkadaşı Serdar’la birlikte gazetelerde günlerdir manşetlerden verilen sansasyonel bir haberin ortasında kalmıştı...Askerlik görevini yapıyordu ve sanıyorum bir milli maç için kampa katılmıştı...Herkes Oktay Derelioğlu’yla röportaj yapmaya çalışıyordu ve izin alınmasının tek yolu komutanlıktı...Çünkü Oktay askerdi...Hayatımda Erol Özkasnak veya 28 Şubat’ın başka muktedir bir komutanıyla kurduğum tek haber ilişkisi o gün olacaktı ve sonu inanılmaz olaylara gebe büyük bir macera halini alacaktı...***Haber merkezinde herkes bana bastırmaktaydı...- “Abi ne olur ara şu komutanları... Oktay Derelioğlu kabul ediyor canlı yayına çıkmayı... Yalnız ‘vatani görevimi yapıyorum, komutanların izni olmadan gelemem’ diyor... Şu işi kotaralım ne olur abi...”Her gün onlara haberi mutlaka getireceksiniz diye cehennem azabı yaşattığımdan, onlar da hin hin ‘abi sen halledersin’ diye bana cehennem azabı yaşatıyorlardı...Çaresiz karar mercii komutan olarak Erol Özkasnak’ı aradım...- “Paşam” dedim, “Sizde askerlik görevi yapan Oktay Derelioğlu maç için kampta bulunuyor... Konuşabilmesi için sizin izniniz gerekiyormuş vatani görevini yaptığından... Acaba izin verseniz de kısacak canlı yayına alsak kendisini...”- “Mümkün değil” dedi, “Kanal D istedi, onlara çıkacak...”Telefonu kapatıp, koskoca haber merkezinin karşısında rezil olmam demek karizmayı çizdirmem demek olduğunun farkına varmamam mümkün değildi..Ne yapacaktım, hızlı düşünüp, çabuk konuşmam gerekiyordu...Hemen bir pratik formül geliştirdim...- “Tamam” dedim, “Bizim haber bülteni saat 19.30’da başlıyor... Kanal D’ninki 20’de... Onlara çıksın elbette... Bize bir beş dakika katılsın... Biz onların bültenine gönderelim Oktay’ı... Onların bülteni başladığında, orada olur Oktay... “***Dalgınlığına geldi “Peki beş dakika size çıksın, oradan gider randevusuna” dedi...Hiç uzatmadan, üstelemeden hemen teşekkür edip kapattım telefonu...Biliyordum ki, rakip kanal bunu duyarsa, ortalık ayağa kalkacak ve Oktay bize gelemeden, oraya uçacak...Arkadaşları uyardım, “Oktay sakın kimselere bir şey söylemesin... Bize beş on dakika katılacak... Sonra gidecek randevusuna...”Birazdan arıza çıkacağını biliyorum, fakat haber bu, yayını yapacağım, yapacak bir şeyim yok...Bizim haber stüdyosu o sırada yerin iki kat altında...Cep telefonları çekmiyor...Oktay geldi, hemen stüdyoya indirdik...Ben de stüdyoya indim...Beş dakika içinde haber müdürleri, sekreterler, muhabirler teker teker arkamdan gelmeye başladılar:- “Abi Erol Özkasnak’ın bürosundan arıyorlar... Oktay Derelioğlu’nu hemen diğer televizyona göndermemiz gerekiyormuş...”- “Büroya söyleyin... Altyazı geçtik bir kere, tanıtım yaptık, bize çıkmazsa rezil oluruz... Beş dakikada göndereceğiz merak etmesinler...”Söylüyorlar ama what fayda, bir süre sonra yeniden geliyor haber müdürleri karşıma....- “Abi yayına falan çıkarmadan hemen göndermemiz gerekiyormuş... Kesin talimatmış!..”Talimat!..Elhak, bu talimatı verme hakkı var, çünkü karşımdaki kişi vatani görevini yapmakta olan bir er...Fakat ben de haberciyim...Ne yapabilirim talimatı?..Duymamış olabilirim...- “Makyajda ‘konuşamadık’ deyin hemen” diyorum...Sadece iki dakika kazansam kurtaracağım, yayın başlayacak...Ter içinde kalmışım...Son dakikada haber müdürlerimden biri girdi stüdyoya...- “Abi ‘Paşa bizzat sizinle konuşmak istiyor ve Oktay’ın hemen orayı terk etmesini istiyor’ deyiveriyor...”***Yapacak bir şey yok...Artık her şey sona ermiş...Sözün bittiği yerdeyiz...Ne ki bana göre “halen haberciliğin bitmediği yerdeyiz...”Habercilikteki son bombamı orada patlatıyorum:- “Stüdyoda telefon çekmiyor... Yayın biter bitmez sizi arayacak, deyiverin diyorum...”Bu öyle bir söz ki bir daha kendisiyle konuşamayacağım aşikardır...Bana nasıl gönül koyacağı da meçhul...Fakat ne ki yapacak bir şeyim yok...Ben haberciyim...28 Şubat döneminde dönemin muktedirleriyle yaptığım tek “özel haber” konuşması, vatani görevini yapan Oktay Derelioğlu’nu canlı yayına çıkartacak izni alabilmek için oluyor...O izni yanlışlıkla verir gibi oluyor, sonra diğer kanalın uyarılarıyla “Oktay’ı hemen gönderin” demesine rağmen, göndermiyor ve bir daha kendisiyle hiç görüşmüyorum...Bugün dönüp baktığımda bu olaya; “Ben buyum, ne yapabilirim ki...” diyorum...“Habercilik benim genimdi... Böyle işlenmiş, bir şey yapamam ki...”Beni tanıyanlar, elbette bütün Türkiye benim böylesine “deli bir haberci” olduğumu biliyor...Haberden başka hiçbir şeyle ilgisi olamayan bir “deli haberci...”Gelelim İlnur kardeşe...Sevgili İlnur, benimle 30 yıl önce Berlin’de gazetecilik okuyan kız kardeşinin de çok iyi bildiği gibi benim “deli habercilik dışında hiçbir şeyle ilgim olmadı, olmaz...” Bu da Türkiye’nin malumu...Senin için aynı şeyler söylenebilir mi bilmiyorum?..“Habercilikten ve gazetecilikten başka hiçbir uğraş alanı bulunmamaktadır” denilebilir mi, kestiremiyorum?..Ben istersen senin gibi davranmayayım ve bir şey ifade etmeyeyim...Neme lazım sonra altından çıkacaklar, başıma bela olabilir...Çoluğum çocuğum var, daha üç yaşındalar...Onlar için de olsa daha yaşamalıyım...Neme lazım İlnur’cuğum...Ben konuşmayayım...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜÖNCE SENİ GÖRMEZDEN GELİRLER, SONRA ALAY EDERLER...“Önce seni görmezden gelirler... Sonra seninle alay ederler...Ve daha sonra seninle mücadele ederler...Ve en sonunda...Sen kazanırsın...Gandhi...”Yardımcım Selin Görgün göndermiş bu sözü...Elbette bunların olabilmesi için insanın “haklı” olması gerekir...Haklıysan ve dürüstsen Gandhi gibi, her türlü pislik üzerine yapışmadan yok olur gider...Önce seni görmezden gelirler...Çoğumuzu görmezden geldikleri gibi...***Sonra alay ederler...Çoğumuza yaptıkları gibi...En sonunda, görmezden gelmeleri ve alay etmeleri fayda etmez...Bu sefer seninle mücadeleye etmeye başlarlar...En karanlık, en kirli yöntemlerle...Ve en sonunda sen kazanırsın...Gandhi...

Devamını Oku

Refah-Yol hükümetinin düştüğü hafta...

19 Nisan 2012

12 Haziran 1997 gecesi Tansu Çiller, Refah-Yol hükümetinin Başbakan Yardımcısı’ydı...Ankara sıcak bir Haziran gecesini yaşıyor, havada yaprak kımıldamıyor ve sıcaklık insanı bunaltıyordu...Darbe söylentilerinin kulaktan kulağa fısıldandığı günün akşamıydı...Ankara’daki yoğun söylentiler göre, “o gece darbe yapılacaktı...”“Refah-Yol hükümetinin düşmesi için düğmeye basılacaktı...”***Haber Başbakanlık binasında da duyuldu...Tansu Çiller’in özel kalem müdürü Akın İstanbulluoğlu idi...Basın danışmanı Mehmet Bican...İkili Ankara’da Çiller‘in “makamındaydılar...”Söylentiler almış başını gidiyordu...Siyasette ve bürokraside tedirginlik had safhadaydı...İki bürokrat bir darbe olasılığına karşı makamda “bir temizlik harekatına” giriştiler...Sorun çıkartabileceğini düşündükleri birtakım belgeleri “kağıt kıyma makinesinde yok ettiler...”Bugün bunu inkar ederler mi bilmem...O günlerde bu olayı çok güvendikleri birtakım kişilere söylediler...***Akın İstanbulluoğlu bununla yetinmedi...Ankara’da ayyuka çıkan darbe söylentilerini Tansu Çiller’e iletmek gerektiğini düşündü...Telefona sarıldı...Çiller o saatlerde İstanbul Yeniköy’deki yalısındaydı...Erbakan’la birlikte Refah-Yol hükümetinin iki ana ortağından biriydi...Darbe söylentilerini duymuş muydu acaba; Akın İstanbulluoğlu bunu bilmiyordu...O görevini yerine getirecekti...Çiller’e Ankara’da yoğun bir darbe söylentisi olduğunu bildirecekti...- “Bu gece darbe olacak deniyor Hanımefendi” dedi... ***Bunu söylediği anda karşıdan hiç beklemediği bir cevap aldı Akın İstanbulluoğlu...Tansu Çiller “Böyle bir şey mümkün değil...” diyordu;“Ben Amerika’nın Adana Başkonsolosu Elizabeth Shelton’la görüştüm... Kendisi Amerika’nın bir askeri darbeye kesinlikle karşı olduğunu bana özellikle söyledi... Böyle bir şey sözkonusu değil...” Akın İstanbullloğlu sonradan arkadaşlarına itiraf edeceği gibi içinden “Ne yapıyor Tansu Hanım” diye geçirdi...“Telefonların dinlendiğini bilmiyor mu?.. Amerikan Başkonsolosu’yla görüşmesini söylemesi olacak iş mi?..”Tansu Çiller ısrarla telefonda “Böyle bir şey mümkün değil...” diyordu...Akın İstanbulluoğlu telefonu kapattı, durumu Mehmet Bican’la paylaştı...Niye böyle davranmıştı Çiller...Lafı ağızlarına tıkamış, Amerikan Başkonsolosu’yla görüştüğünü söylemişti...***Burada bir saniye duralım ve Çiller‘in görüştüğü Amerikan Başkonsolosu Elizabeth Shelton’la ilgili kısa bir bilgi notu verelim...Elizabeth Shelton her ne kadar Amerika’nın Adana Başkonsolosu gözükse de, hakkındaki bilgiler “Başkonsolosluktan çok daha etkin bir görevi” yürüttüğünü söylüyor...Shelton herhangi bir Başkonsolos değildi...Tansu Çiller ise Akın İstanbulloğlu’nun darbe söylentisini telefonda anlatmasını, ‘dinlendiğini bildiği telefonlardan mesaj göndermek için’ bir fırsat bilmişti...Özellikle Elizabeth Shelton ile görüştüğünü söylemiş, “Amerika’nın fiili bir askeri darbeye kesinlikle karşı olduğuna” vurgu yapmıştı...Bunun özellikle telefondan duyulmasını istemişti Tansu Çiller...Hani “yapmaya kalkan birisi çıkarsa bu durumu özellikle bilsin” anlamında...***Herkes 28 Şubat’ı konuşurken, 28 Şubat 1997’deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısındaki yasa dışılıkları arıyor...Oysa o toplantı yürürlükteki 12 Eylül Anayasası’na göre “yasal zemini var olan bir toplantıydı...”Milli Güvenlik Kurulu’nda hükümet ve askeri kanat eşit oranda temsil ediliyordu...Cumhurbaşkanı toplantıya başkanlık ediyor, onun oyu eşitlik halinde belirleyici oluyordu...Anayasa’ya göre Milli Güvenlik Kurulu, Türkiye’nin iç ve dış tehdit saptamasını yapan Milli Güvenlik Stratejisi’ni belirleme hakkına sahipti...Kırmızı Kitap’ta yer alan bilgiler, Türkiye için iç tehdit “irtica ve bölücülük, dış tehdit ise Yunanistan, Rusya, Suriye olarak sıralanıyordu...”O gün Milli Güvenlik Kurulu’nun saptadığı iç ve dış tehdit sıralamasını “doğru” kabul etmek yasa dışı bir durum değildi...Zaten askerler bunu bildiklerinden kendilerine bu iç ve dış tehdit konseptini sivil kuruluşlara anlatmaya girişmişlerdi...***Tayyip Erdoğan Milli Güvenlik Kurulu’nda askere eşit ağırlık tanıyan ve Başbakan’la, Genelkurmay Başkanı’nı, Cumhurbaşkanı karşısında eşit tutan durumu değiştirdi... Bu değişim artık “Cumhurbaşkanı’nı arkasına alarak askeri kanadın, Türkiye’deki iç ve dış tehdit sıralaması yapması dönemini” hukuki olarak sona erdirdi...28 Şubat’ın en önemli hukuki ayağı, böyle ortadan kaldırıldı...Milli Güvenlik Kurulu’nda sivil hükümetlerden ayrı olarak “tehdit konsepti” getirilebilme ve ona göre mücadele paketi hazırlatma imkanı sona erdi...28 Şubat, yasal zemini itibariyle esasen AKP’nin yeni düzenlemesi sonucu böyle bitti...Bugün Çevik Bir’in “O günlerde biz yasalara uygun davrandık” demesinin altında bu yatıyor...***Ancak 28 Şubat sürecinde, hükümet 28 Şubat’ta düşmedi...17 Haziran’da düştü...Erbakan 28 Şubat günü, MGK’da, hükümete manevra alanı kazandırmıştı...Evine gittiğinde merakla bekleyen ailesine “Bir şey yok, merak etmeyin” deyip, rahatça uyumasının altında bu vardı...Oysa 12’yi 13 Haziran’a bağlayan gece darbe söylentileriyle başlayan süreç, Erbakan‘ı Tansu Çiller’e görevi devretmek üzere istifa noktasına getirdi...O sırada milletvekilleri DYP’den istifa ediyorlardı...Erbakan‘ın istifasını alan Demirel, görevi Çiller yerine Mesut Yılmaz’a verdi...Demirel’in bu uygulamayı, “askerin fiili darbesini engellemek amacıyla” yaptığı söylendi...Çevresi böyle söyledi...Çevik Bir’in bugün Demirel‘i eleştirmesinin altında yatan olay budur...“Biz bir şey yapmayacaktık neden görevi Çiller’e değil Mesut Yılmaz’a verdi” demeye getiriyor...***Mesele şudur...Refah-Yol hükümeti Haziran 1997’de “inanılmaz bir psikolojik türbülansın altında” hükümetten düştü...Tansu Çiller özel kalem müdürüne “Ben Amerikalılarla konuştum... Askeri bir darbeye kesinlikle karşıyız diyorlar” şeklinde konuşmuş ve telefondan ‘dinleyenlere’ mesaj vermişti...Fiili askeri darbe olmadı, fakat hükümet düştü o günlerde...Mesele eğer darbelerle yüzleşmek ve bir daha darbe olmayacak koşulları yaratmaksa, 28 Şubat 1997’yi değil, Haziran 1997’yi çalışmalıdır... Askerin, “Türkiye’nin iç ve dış güvenliği üzerine söz söyleme hakkı olacak mı olmayacak mı?..”Daha önce iç hizmet kanunu ya da Milli Güvenlik Kurulu gibi mecralarla, dolaylı ve dolaysız bu hakkı bulunuyordu...Hakkı bulunduğu için söz söyleme mecrası da bulunuyordu...AKP yaptığı değişikliklerle bunu önemli ölçüde kaldırdı... Yeni Anayasa’yla tamamen güvence altına alırsa mesele kalmaz...Haziran 1997’deki hükümetin düşmesine neden olduğu söylenen iddialar ve olaylar çalışılmalıdır...Ancak o dersi çalışırsa, darbelerle arasına duvar örebilir...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜBABASINI KAYBEDEN BİR ÇOCUĞUN HİKAYESİNasreddin Hoca, günlerden bir gün çarşıda dolaşırken bir çocukla karşılaşmış... 10-11 yaşlarında ki bu oğlan çocuğu bir kenarda oturmuş sessiz sessiz ağlamaktaymış...Hoca yanına sokulmuş;‘Nedir derdin evladım, niye ağlamaktasın’ diye sormuş...Çocuk hocanın yüzüne bakmış ve babasını yeni kaybettiğini, onu çok özlediğini ve onun için ağladığını söylemiş...Bunun üzerine Hoca kıyamamış, çocuğun yanına oturmuş ve saatlerce sohbet etmiş...Ardından yemek yedirmiş, kıyafetler almış ve elinden tutup okula götürmüş...Çocuk ayrılırken Hoca’nın boynuna sarılmış, teşekkür etmiş ve gülümseyerek koşa koşa sınıfına gitmiş...Hoca çocuğun arkasından bakmış, ellerini kaldırmış ve ‘Şükürler olsun Rabbim, bugün de en azından bir kişiye sevgi verip, yüzünü gülümsetmeyi nasip ettin’ diyerek evin yolunu tutmuş...***Eve geldiğinde ne görsün, kapısına yapıştırılmış bir not ve üzerinde büyük harflerle ‘APTAL HERİF RANDEVUMUZ VARDI, UNUTTUN GELMEDİN’ diye yazıyor...Notu almış, düşüne düşüne notu yazan filozof arkadaşının evine doğru yürümeye başlamış...Kapıyı çalmış...Filozof arkadaşı kapıyı açmış...Nasreddin Hoca’yı elinde onun kapısına bıraktığı notla görünce hiddetini belirtmeye teşebbüs etmiş fakat Nasreddin Hoca elini dudaklarına götürerek ‘sus’ demiş...Sus ve beni dinle;‘Sevgili arkadaşım, ben bugün seninle randevumuz olduğunu ve hayat üzerine söyleşeceğimizi tamamı ile unutmuşum...Fakat seninle buluşacağım saatlerde bu sohbete daha çok ihtiyacı olan bir çocukla söyleşmekteydim...Seni beklettiğim için özür dilerim...Eve gelip kapıma astığın bu notta yer alan iki kelimede adını ve soyadını görmeseydim de hatırlamayacaktım...‘APTAL HERİF’ notunla kendini hatırlattığın için teşekkür ederim’ demiş ve not kağıdını arkadaşına vererek arkasını dönüp gitmiş...***Öyküyü gönderen Burçin Alpacar; “Biz, bizim için en önemli değeriz... Fakat bu ‘en önemli’ olma hali, bizi biz yapan diğerlerini yadsımamızı gerektirmiyor... Bazen kendi ihtiyaçlarımız gözümüzü o kadar kör ediyor ki bir başkasının bizden daha çok veya daha acil ihtiyaçları olduğunu göremiyoruz bile... İstediğimizin istediğimiz zamanda olmamasının verdiği ego rahatsızlığı karşı tarafı acımasızca eleştirmemiz yol açıyor” diyor...Kim bilir Nasrettin Hoca’nın babasını kaybeden o çocuğa o gün gösterdiği sevgi, hayata nasıl bir değer kattı?.. Kim bilebilir ki?..

Devamını Oku

Gelmişse eğer üzülme vakti...

18 Nisan 2012

Dün akşam bir meslektaşımın o yazısını gördüm...Üzüleceğim bir yazıydı...Zaten sanırım isteği de benim üzülmemdi...Demişti ki 2008 yılında ATV’deki bir televizyon dizisinin yönetmenini eleştirmişim...Kimselere yafta asarak eleştirmiş olamam...Onu da yaftalayarak eleştirmemişimdir mutlak...Yazıyı bilmiyorum, bakmadım...Baksam da bulamam ki...Her yazımın ve her söylediğimin ne olduğunun şeceresini ortaya çıkartamam ki...Böyle gazetecilik yapamam ki?..Ben düşünce yazıyorum...Mesleğim düşünce yazmak...Görüş belirtmek, fikir beyan etmek...Ben görüşlerimin hesabını vermeye kalkamam ki?..***Sanırım üzülme vakti gelmiştir artık!..Geçmişte “muhafazakar insanların çektiği üzüntülere” bir bedeldir “benim üzülme vaktim...”Varsın gelsin!..Bir şeyi açıklığa kavuşturarak...Söylenen andıçları, talimat edildiği bildirilen “terörist ifadelerini”, “vicdan sesiyle” yayınlamadım...Üstelik bunların andıç olduğunu, sahte olduğunu bilmediğim halde yayınlamadım...***28 Şubat’ta “sakıncalı!” gazeteci-yazarlar televizyonlara çıkamıyorlardı...Yasaklıymışlar, hiç bilmedim, hiç kimseler bana söylemedi, ben zaten hiç kimselere yasak koymadım...Çıkarabileceğim herkesi televizyonlara çıkardım...“Çalıştıkları televizyonlardan ayrılmak zorunda bırakılan meslektaşlarımı” televizyonda ağırlamaktan mülhem, kişisel ve mütevazı bir meslek tebessümü yadigar kaldı o günlerden...Kimselerle görüşmedim, kimselerden emir almadım, kimselerle hesap kitap yapmadım...O iktidar düşerse kim gelir, iktidarlar nasıl düşer, kimler gelir, hiç gamını duymadım...***Refah Partisi’nin kapatıldığı gün, partinin kapatılmasına karşı çıkıyordum...Demokrat Parti’nin başına gelenlerin Türkiye’ye nelere mal olduğunu anımsatıyordum...AKP’nin kapatma davasının olduğu gün, AKP’nin kapatılmasının karşısındaydım...Karşı olduğum siyasi noktalar çoktu...Fakat parti kapatmanın ayrı siyasi noktalardan çok farklı olduğu aşikardı...28 Şubat ve sonrası ‘yayınlara çıkamaz’ denilen kişileri çıkartabilmek için insanüstü bir gayret sarfettim...Birinde ta Amerika’dan yayına çıkarmayı başarabildim...Diğerinde başaramadım...Onun yerine her gün haberlerini herkesten çok yayınladım...Siyasi olarak desteklediğim için değil...Haberlerin kitlesel tabanı ve demokratik değeri vardı...İktidarda değildi...Muhalefette bile sayılmazdı...Fakat bence demokrasi tam da böyle bir şeydi...***Çıkmaları yasaklanmış, arzu edilmezmiş, görünmeleri istenmezmiş...Demokrasi anlayışımda “görünmenin yasaklanması, konuşmanın susturulması” yoktu...O zamanların göreve getirilen muktedir Başbakan’ı, muhalefetin görüşlerini yayınlamaya verdiğim bu gönül desteğinden dolayı, bana gönül koydu...28 Şubat’ın muktedirleri, beni “güvenilecekler listesine” almadı...Ne darbe ne darbeciler benimle hiç ilişki kurmadı...***Ancak;Siyasi olarak, iktidarlardan çoğu zaman hep farklı düşündüm...Zaman zaman en ağır muhalefeti ettim, zaman zaman hiç muhalefet etmedim...Zaman zaman Başbakan’ı eleştirdim, zaman zaman Başbakan’ın konuşmasında teşekküre muhatap oldum...Kimseden emir almadım...En ağır şekilde kafama uymayana karşı çıktım...En ağır karşı çıktığım günde, karşı çıktığıma karşı olan sandık kararını alkışladım...Demokrasi böyle bir şeydi...***Şimdi yazdıklarımı ve söylediklerimi bana hatırlatıyorlar...Hatırlatmalarına gerek yok, hatırlamama da...Ben kendimin ve içimde taşıdığım niyetin farkındayım...Ben kimselerle irtibatım olmadığı için kaybettiğim işimi biliyorum...O yaptıklarımı sakıncalı gösterebilmek için, “devletin hangi makamlarını harekete geçirdiklerinin” farkındayım...Hangi sözlerle beni televizyondan göndermiş olduklarına vakıfım...“Neden kimselerin teşekkürler listesinde olmadığımın”, neden daha sonraları “kullanılacak unsurlar kategorisine sokulmadığımın” ayan beyan farkındayım...***Ne ki, hayatın bir bedeli her zaman vardır...Hayatın bedeli çoğu zaman sizin dışınızdadır...Bir insanın küçücük egosunun, çok ötelerinde, bir büyük hesabın parçasıdır...O bedeli kişisel olarak çekmekten ürkmemek gerekir...Zamanında insanlar çekmiştir...Hayat o insanların çektiklerinin bir benzerini birilerine çektirecektir...Size de çektireceklerdir...“Demokratik” olması gerekmez, hayat ve bedeller bazen demokratik değillerdir...“Çekmek” bazen kişisel hayırlara vesiledir...***Hayatı anlarsınız!..Bedel ödemenin anlamını kavrarsınız...Niye bedel ödediğinizi fark eder, hayatı daha doğru okumaya başlarsınız...Çocuklarınıza bırakacağınız miras çeşitlenir...Yaşamınız zenginleşir...Anlamı berraklaşır...Gelecek saydamlaşır...Filvaki gelmişse eğer üzüntü vakti...Üzülecek bir şey yok demektir...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜHAYAT BİR BÜYÜME OKULUDUR...“Hayat bir büyüme okuludur...Bu gezegen yaşamımız boyunca öğrenmemiz gereken dersleri öğrenmemiz için, önümüze fırsatlar çıkarmak için özenle tasarlanmıştır...Dünya Okulu’nda yaşıyoruz...Robin Sharma...”***Kim bilir daha nerelerde büyüyeceğiz?..Kim bilir neler çıkacak önümüze bizi büyütmek için?..Kim bilir çocuklarımıza daha neleri aktarabileceğimiz bir yaşamımız olacak?..Çocuklarımı ilerde “haberci yapmamak için elimden gelen bütün çabayı göstereceğime yemin etmiştim...”Böyle bir toplumsal enerjinin karşılıklı bulunduğu topraklarda, “habercilik mesleğinin bağımsız ve özgür yapılabileceğine” artık inanmıyordum da ondan...Dün sorgulanan şeylere baktığımda, yarın nelerin sorgulanabileceğini kestiremiyordum da ondan...***Çocuklarım bu topraklarda ancak siyasi bir hesaplaşmanın, ‘her daim kurban edilmeye müsait bir parçası’ olarak kalabilirler...Kendi düşüncelerini aksettiremezler, bir siyasi birlikteliğin parçası olmadan, seslerini yalnız ve özgür duyuramazlar...Duyurmak bir kenara, her zaman “neye hizmet ettikleri konusunda” sorgulanacaklar...Bunu aşabilmek pek mümkün değil bu coğrafyada ne yazıktır ki...Çoğu zaman hayat sizin dışınızdaki bir büyük gerçekliğin parçası haline getirir sizi...O büyük gerçeklikten kendinize dersler çıkartırken, büyük gerçekliği değiştiremeyeceğinizi bilirsiniz...Tevekkül böyle anlarda gereklidir...Değişmesi mümkün olmayan gerçeklerle kavga edilmez...Onun sizin “Hayat Okulu”nuz için neler getirdiğine bakma vakti gelmiştir artık...“Dünya Okulu“nda yaşıyoruz...Alacağımız dersleri almayı öğrenmek gerekir...

Devamını Oku

“İnsan büyüdükçe mi artıyor dertleri?.. Yoksa insan büyüdükçe mi anlıyor gerçekleri?..”

17 Nisan 2012

Bilmiyordum Etiler’de Meridien otelinin açıldığını...Ben otel zincirinin, Paris’in Güney Garı bitişiğindeki Montparnasse’da bulunan halkasını bilirim...İstanbul’da açıldığını bilmiyordum...Meğer Adnan Cebi açmış biriki ay önce...Nazlı Ilıcak’ın basın patronu eşi Kemal Ilıcak’ın ölümünün ondokuzuncu yılı anısına hazırlanan kitabın tanıtımı ve kokteyli var...Dün gibi hatırlıyorum “basın patronunun” ondokuz yıl önceki beyin kanamasından ölümünü...***TRT’de Ateş Hattı’nı yapıyordum o sıralar...1993’ün Nisan ayı... Kimseler bilmez...Televizyonculuk hayatımda Mehmet Barlas’la Emin Çölaşan’ı bir değil, üç kez karşı karşıya getirttim ben...İlki o geceydi...Ancak TRT sansürüne uğrayıp, program yayından kalkmasın diye çarpıcı manşeti bilinçli olarak perdelemiştim...Çölaşan’la Barlas köşelerinde alabildiğine kavga ediyordu...TRT’ye böyle bir programı yapmayı o yıllarda kabul ettirebilmek, deveye hendek atlatmaktan zordu...33 yaşındaydım...Bu tartışmayı yapabilmek için bir televizyonculuk trik’ine başvurdum...TRT’de kimse uyanmasın diye, “Hükümetin icraatını tartıştıracağım” deyip, o günkü DYP-SHP hükümetini destekleyen iki önemli kalem, Nazlı Ilıcak’la Emin Çölaşan’ı masanın bir tarafına çağırdım...Karşılarına da, Özal’cı bilinen Mehmet Barlas’la, Özal’ın danışmanı Hikmet Özdemir’i konuşlandırdım...Böylece Çölaşan ve Barlas’a, Nazlı Ilıcak ile Hikmet Özdemir eklenmiş, program keyfinden yenmez bir hale gelmişti...***TRT’de bu tür programları yapmak, “intihar etmek anlamını taşırdı...”Canlı yayında bir arıza çıkmasın diye, banttan çektim programı...Barlas’la Çölaşan birbirlerine bodoslama dalmasınlar diye, yangına su döküyordum...Ne ilginç, o gün Nazlı Ilıcak’la, Emin Çölaşan aynı saftalardı...Mehmet Barlas ise karşı tarafta...Program çekildi gecenin geç vakti herkes dağıldı...Yayın iki gün sonraydı... ***Acı olay hiç kimsenin beklemediği o anda geldi...Basın tarafından o günlerde “İLKSAN olayıyla çok fazla eleştirilen” Kemal Ilıcak aniden beyin kanaması geçirdi...Komaya girdi...Ne olduğunu anlayamamıştı kimse...Kemal bey vefat etti...Berbat bir durumdaydım...Bizim programda, Nazlı Ilıcak, gayet rahat, polemik dolu, tartışmacı bir görüntü çizmekteydi...Oysa programın yayınlanacağı gece, “kocasını o gün kaybetmiş acılı bir dul konumunda olacaktı...”İzleyici, karşısında “kocasını kaybetmesine rağmen, hiçbirşey olmamış gibi ekranda rahat rahat tartışan bir Nazlı Ilıcak bulacaktı...”Mehmet Barlas’la Emin Çölaşan buluşması ise gündem açısından tamamen rafa kalkıyordu...Düşündüm taşındım sonunda, “Bu program Nazlı Ilıcak’ın eşi Kemal Ilıcak’ı kaybetmesinden hemen önce çekilmiştir...” diye bir yazıyı ekranda sürekli tutmaya karar verdim...***Kemal Ilıcak o programın yayınlandığı saatlerde Ankara’da öldü...İlk Çölaşan-Barlas tartışması Nazlı Ilıcak’ın katılımıyla olmuş, Kemal Ilıcak o saatlerde vefat etmişti...Program yayınlanırken, Nazlı Ilıcak ölen eşinin cenazesini İstanbul’a götürüyordu...Böylesine acı bir tesadüfün 19. yılıydı Pazar günü...Kemal Ilıcak’ın hayatını anlatan kitabın tanıtımı yapılacaktı...Nazlı Hanım telefonla aradı “Gelirsen çok sevinirim” dedi...Açıkçası hiç bu kadar kalabalık olacağını beklemiyordum...Aydın Doğan, Dinç Bilgin, Mustafa Sarıgül, Orhan Gencebay, Nail Keçeli, Selahattin Beyazıt kimler yoktu ki?..Mehmet Barlas’ı da gördüm o gece, oradaydı...***Bir insanın değerinin gücü, sanırım öldükten sonra anlaşılıyor...Onun yokluğunda, kalanlar için ne kadar “boşluk yaratmışsa” o kadar anlamı olduğu ortaya çıkıyor...Erbakan bir 28 Şubat’ın yıldönümünde öldüğünde, ona zamanında en şiddetle karşı olanlar demeçlerinde, ‘hangi değerleri taşıdığı’nı anlatma yarışına girmişlerdi...Nazlı Hanım, gecede ondokuz yıl öncesiyle kıyaslanmayacak ölçüde duygusaldı...Belli ki geçen yıllar ona eşini çok özletmişti...19 koskoca yıl, Türkiye’nin korkunç fırtınalı siyasi ortamında, iki çocuğuna şemsiye olmaya uğraşmış bir taraftan da “öldürücü oklardan onları ve kendini kurtarmaya” çalışmıştı...Kocası için konuşmaya başladığında elleri, dudakları ve kalbi titriyordu...Üç kez hıçkırıklara boğuldu, konuşamadı...Onu ne kadar özlediğini söylemeye çalışıyor, kelimeler boğazına tıkanıyor, ağzından çıkmıyordu...Israrlı alkışlarla ancak devam edebildi konuşmaya...***Gecede birbiriyle ölümüne kavga etmiş, nice güçlü, kudretli insanları gördüm...Sürekli değişen güç borsasında, şimdi yeni rollerine alışmaya çalışıyorlardı...Orada gördüm ki, dostumuz da celladımız da kendimiz ve çevremizdik galiba...Nazlı Hanım’dan sonra Kemal Bey’in kızı Aslı Ilıcak, Özdemir Asaf’tan bir alıntı yaptı...Kalbimin derinine bir ok gibi saplanan bir dizeydi:“İnsan büyüdükçe mi artıyor dertleri?..Yoksa insan büyüdükçe mi anlıyor gerçekleri?..”Hayatım ve oradaki birçok kişinin hayatı gözlerimin önüne geldi...Özdemir Asaf’ın karşısında saygıyla eğildim...Torun Kemal Ilıcak annesinin eteğine yapışmış, “Ben dedemi hiç göremedim ki” diyordu...*****GÜNÜN SÖZÜ...“İnsan olarak hayatın arzularımızı dinlemesini istiyoruz...Fakat yaşam bu şekilde işlemez...O bize ihtiyaçlarımızı, bizim için iyi olanı, en çok ilgi duyduğumuz şeyleri verir...Onu dinlemeye başladığımızda yaşamımız daha iyi gitmeye başlayacaktır...Sizi yoldan çıkarmaya uğraşması yerine, yönlendirmesine izin verin...Robin Sharma...”***Dün bir arkadaşımla konuşuyordum...Bana arka arkaya “hayatta olmasını istediği şeyleri sıraladı...”Ona bütün bunların hepsinin birden olamayacağını söyledim...Hayatta gerçekten en çok istediği şeylerin peşinden giderse, onlarla ilgili gerçek bir sevgi ve irade gösterirse, olabileceğini anlattım...‘Ben şunları şunları istiyorum, evrene de bu isteklerimi enerji olarak gönderiyorum’ diyerek, hiçbir şeye sahip olamayacağını, onun yerine inanılmaz bir kaosun ortasında kalacağını söyledim...***Biz şımarık bir çocuk gibi, dışarda gördüğümüz ve canımızın o an çektiği herşeye sahip olmak için dünyaya gelmiyoruz...Kazandığımız değerler, sevgi ve irade gücüyle kazanılan ve gerçekten en çok istediğimiz şeyler...Onları istediğimizi gösterdiğimiz oranda, bu arzularımıza kavuşuyoruz...Evren şımarık büyük bir çocuğun, şımarıklıklarını tatmin edici bir mecra değil...Daha zorlu, daha meşakkatli, daha oyuncaklı bir macera hayat...Onun hakkıyla yaşarken, hayatta ne istediğini iyi bilmek gerek...

Devamını Oku

Kahvaltı kadınları

15 Nisan 2012

Bugün Pazar...Bugün kahvaltı günü...Sevgiyle, sevişerek, aşkla heyecanlanarak, dostlukla paylaşarak yaşanacak kahvaltılı bir Pazar günü bugün...Size bu Pazar için Kahvaltı Kadınları yazısını seçtim...Belki okurken kahvaltı edersiniz kim bilir?..Keyif dolu kahvaltılı bir Pazar dileğiyle...***Erkekler akşam yemeğe çıkartacak kadın ararlar...Kadınlar, akşam yattıktan sonra sabah kahvaltı edecek erkekleri...Erkek akşama ve geceye odaklıdır...Akşam yemeğe çıkartacağı güzel kadınla samimiyeti artırmayı umar...Oradan başka bir eğlence mekanına gitmeyi tasarlar... Hoş başlayan yemeğin romantik devamından medet umar...Eğlence mekanının alkollü arsızlığından gecenin devamını arar...Bulursa rahatlar...Her halükarda, noktayı gece uykuya dalarken koyar...***Erkeğin nokta koyduğu yerde kadın hayatı yeni başlar...Kadının arayışı esasen, erkek uykuya daldıktan sonra başlar...Akşam yemeği, ilk gece için hoş olsa da etkili değildir...Gidilen eğlence mekanı, zevkli olsa da belirleyeci değildir...Belirleyci olan sabah kalkıldığında ne durumda olunacağıdır...Akşamki beraberlik beraberlik değildir...Esas sabah kalktıktan sonra beraberlik varsa, onun adı beraberliktir...İlk akşam yenilen yemek yemek değildir...Sabah edilecek kahvaltı kadın için ilk yemektir...Her kadın, her halükarda ve mutlaka bir kahvaltı kadını olmayı arzular...Vücudunun değil, kendi değerinin bilinmesini ister...Sadece erkekliği değil, erkek adamı uyandırmayı düşler...Ön sevişme diye adlandırdığı akşam yemeğini değil, sevişme sonrası kahvaltıyı arzular...Flörtü sevse de, sevgiyi arar...Kadınlığından gurur duysa da esasen aşkı arar...Özgür birliktelikleri savunsa da, ait olacağı adamı arar... İlk akşam yemekte ses etmese de, kahvaltıyı umar...***Erkek duyarsızlıkları yoğun aşk durumları dışında, kadın kahvaltısını anlamaz...Sabah nemrutluğu, akşamki özenin tersidir... Verilen sözler sabah unutulmuştur...Gece fethedilen dünyalar, sabah kaderlerine bırakılmıştır...Paylaşılan kalpler yalnızlığa terkedilmiştir...Kadın için sevgi çokça yerini yeni bir öksüzlüğe bırakmıştır...Erkek için hayat normal ritmine dönmüştür... Çoğu zaman böyledir ve böyle olacaktır...Çoğu zaman böyle olduğu ve böyle olacağı için, kadın kahvaltılı birliktelikler ister...Erkek geceye noktayı koymuş ve uyumuşken, kadın virgülü koymuş ve düşünmeye başlamıştır...Kadın için gecenin nasıl geçtiği gece belli olmaz...Sabah belli olur...***Her zaman sabah kahvaltısı yapılmasa da, kahvaltılı birliktelikler müthiş güzeldirler...Büyük aşk olmasa da sevgi doludurlar...Vücutlarını paylaşanların, birbirlerini paylaşması önemlidir.Ruhu güzelleştirir, sakinleştirir, dinginleştirir... İnsana insan olduğunu hissettirir...Hayvanlardan ayrı olduğunu özümsettirir...Bunu bilmeyenlere hanzo denir...Yüzüne söylenmese de arkasından söylenir...Akşam yemekleri davetlerinin çokluğu kadınlara dişi olduklarını hissetirir...Mutlaka gereklidir...Sabah kahvaltıları ise, kadınlara kadın olduklarını özümsetir...Gerekli olmanın ötesinde gereksinimdir...Olmaması büyük eksikliktir.Kahvaltısız kadınlar o eksikliği erkeğe mutlaka hissettirir...Akşamın güzelliği sabahki kahvaltının içindedir... Kahvaltı birlikteliktir...Sürekli olmasa da paylaşılan bir güzelliktir...Kadınlar kahvaltılı olmalıdır.Kahvaltısız bırakılmamalıdır...Sabahlarını çokça kahvaltısız geçiren bu satırların yazarı için bile, bu durum değişmeyecektir...Hayata ilk defa giren kadınlar mutlaka kahvaltılı olacaktır...*****MARKO PAŞA’NIN HAYATINDAKİ TRAJEDİ...Dün Üsküdar Belediyesi’nin hazırladığı Üsküdarlı Meşhurlar Ansiklopedisi’ni karıştırıyordum...Bir anda gördüm Marko Paşa’yı...Hani “Git derdini Marko Paşa’ya anlat” dediğimiz Marko Paşa’yı...Kuzguncuk’ta yerleşmiş bir Osmanlı doktoru Marko Paşa...Siros adasında doğuyor, Rum kökenli, soyadı Apostolidis...İstanbul’da Askeri Tıbbiye’yi bitirip doktor olarak generalliğe ulaşan ilk kişi...“Git derdini Marko Paşa’ya anlat” söyleminin gelişmesinin nedeni ise, bıkmadan usanmadan bütün hastalarının derdini dinlemesi...Konağı Kuzguncuk’ta Baba Nakkaş sokağında bulunuyor...Marko Paşa’nın hayatı ise maalesef bir trajediyle son buluyor...***O yıllarda öldürücü bir salgın olan kuşpalazı hastalığı Marko Paşa’nın konağında ortaya çıkıyor...Kuşpalazı salgını sonucu eşini ve yedi çocuğunu kaybediyor Marko Paşa...Bunun acısına dayanamayarak 1889 yılında ölüyor ve Kuzguncuk Rum Ortodoks Mezarlığı’na gömülüyor...“Git derdini Marko Paşa’ya anlat” deyimini, kuşaklar boyunca arkasında bırakarak...*****KENDİNİZDE ÖĞRENME ARZUSU GELİŞTİRİN...“US News & World Report’a göre, yaşamımızın sekiz ayını gereksiz postaları açarak, iki yılını gereksiz telefonlara cevap vererek ve beş yılını sırada bekleyerek geçiriyoruz...Bu şaşırtıcı gerçeği gözönünde bulundurunca, en basit ve en etkili zaman yönetimi stratejisi yanımıza kitap almak ve kitapsız hiçbir yere gitmemektir...Başkaları sırada beklediğine şikayet ederken, siz zihninizi büyük kitaplarda saklı fikirlerle besleyip zenginleştireceksiniz...***Kendinizde öğrenme arzusu geliştirin...Düzenli olarak okuyun...Günde 30 dakika okumak sizde mucizeler yaratacaktır...Ancak herşeyi okumayın...Zihninizin bahçesine ekeceğiniz şeyler konusunda seçici olun...Seçtikleriniz sizin için besleyici olmalı...Sizin ve hayatınızın kalitesini artıracak şeyler olmasına özen gösterin...Size ilham sağlayacak ve sizi bir üst seviyeye taşıyacak şeyler seçin...Robin Sharma...”***Birkaç yıl önce İtalya’nın güneyine Positano’ya gitmeye karar vermiştim...Uçakla aktarma yapmak yerine, Roma havaalanından, araba kiralayarak güneye inmeyi düşündüm...Araba kiralamak için Roma havaalanındaki Rent a Car ofisinin olduğu geniş salona girdim...Yaşadığım hayal kırıklığını bugün gibi hatırlıyorum...Yüzlerce kişi, sırada beklemekteydi...Yerlerde oturanlar, ayakta bekleyenler, sereserpe uzananlar, kontuar önlerindeki kuyruklar bir orduyu andırıyordu...Herkes bir numara alıyor ve araba sırasını beklemeye koyuluyordu...En az 3-4 saat orada beklememiz garanti gözüküyordu...O da sıra hızlı giderse...***Hayretle farkettim ki, bekleme salonunda benden başka durumu olağandışı bulup, huysuzlanan fazlaca kişi bulunmuyor..Birçok kişi eline kitap almış, kitabını okumaya koyulmuş...Sanki bekleme salonunda değil, bir kütüphanenin okuma salonunda bulunuyorlar...Tablo, Paris’te, Londra’da trenlerde, metrolarda gördüğü tablodan hiç farklı değil...İnsanlar kitap okuyor, bekleme stresinden uzaklaşıyor, kafalarını yeni fikirlerle besliyor, huzursuzluk yerine keyif besliyorlardı...***Boşa giden saatleri, dakikaları size ilham veren düşüncelerle beslediğinizde, bilinmeyeni bildiğinizde ruh haliniz değişiyor, yaşamın olumsuzluklarından arınıp mutluluğa doğru kanatlanıyorsunuz...Kendinizde öğrenme arzusu geliştirmek, inanılmaz heyecanlı bir serüven...Öğrenme arzusunu bir de gazete yerine kitaplardan edinmeye başlarsanız, tamamen başka bir dünyaya ve düzleme atlıyorsunuz...Artık sohbetlerinizi kitaplarda size ilham veren fikirler üzerinden yapıyorsunuz...İç diyaloglarınız kitaplardan gelen mucize bilgilerle besleniyor...Hayatın bir anda hem içinizde hem dışınızda zenginleştiğini farkediyorsunuz...Son birkaç yıldır günlerim, her geçen dakika, daha fazla miktarda, kitap, film, cd ve internetin bilgi ve duygu dolu dünyasında geçiyor...Çok zengin ve macera dolu bir yer burası...Bazen birkaç kitaba aynı anda daldığımı farkediyorum...Biraz ondan biraz bundan okuyorum...Sanki iki ayrı konuk var karşımda ve ben iştahla ikisinden de birer parça sohbet tatma çabasındayım... Kendinizde öğrenme arzusu geliştirdiğinizde, kendinizi geliştirdiğinizi farkedeceksiniz...

Devamını Oku

“Bir zamanlar hapse girenlerin de çolukları çocukları vardı...”

14 Nisan 2012

Günün anlamlı sözü“En karanlık anlarda, derinlere inme isteği duyduğumuz bir gerçektir...Hayat güzelken yüzeysel yaşarız...Yeterince düşünmeyiz...Fakat deniz kabardığında, benliğimizin ötesine geçip olayların neden bu hale geldiğini tartmaya başlarız...Bu durum hatırı sayılır bir öğrenme ve ilerleme sağlar...Hayat; gelişme ve olmamız gereken kişiye doğru ilerleme demektir...Robin Sharma...***28 Şubat sürecinin yargılanması, birçok insan için çok önemli bir gelişim dönemini başlatıyor...O da şudur;Bir dönemin güçlüsü ve muktediri olmanın, “yasaları, insan unsurunu hiç kaale almadan, birebir uygulanacak emirler ya da didaktik metinler” olarak görmenin, insanları nasıl mağdur edebileceğini şimdi görüyor birtakım eskinin güçlü insanları...Bugün onların tedirginlikle yaşadığı olaylar zincirini, aylarca ve yıllarca, “öteki” gördükleri insanlar da yaşadılar...Açık konuşmak gerekirse, ‘çoğu güçlü kendisini memleketin asli unsuru’ zannederek, ‘öteki’ insanların, çekebilecekleri korkuları, hissedecekleri üzüntüleri, ailevi sıkıntıları, çoluklarından çocuklarından ayrı kalacakları özlem dolu günleri, ayları hesap etmediler...***Robin Sharma’nın dediği gibi “Hayat güzelken yüzeysel yaşanır... Karanlık anlarda derinlere inmek isteği belirir içimizde...” Bu süreç çok zor ve sancılı bir süreç...Haksızın yanında haklının, yaşın yanında kurunun da yanabileceği bir süreç...Fakat birşeyi unutmamamız gerek...Bizler nasıl üzüntü ve tedirginlik duyuyorsak, bir zamanlar mağdur olanlar da, durup durup hapse atılanlar, yargılanan, haklarında soruşturmalar açılan insanlar da aynı acıları yıllarca çektiler...Onların da birer aileleri var...Onların da çolukları çocukları kalakaldı arkalarında...***O günlerde ‘insan yaşamının doğal tezahürü olarak kayıtsız kalınabilen’ süreçlere, bundan böyle kimselerin kayıtsız kalmamasını öğretmeye çalışıyor Evren...Aynı acıyı, tedirginliği, ürküntüyü hissederseniz içinizde, aynı özlemle çoluğunuza çocuğunuza sarılmaya başlarsanız içtenlikle, siz de kimsecikleri bir daha uluorta mağdur etmemek için özel çabalara girişmezsiniz...Hülasa daha iyi birer insan olmayı öğreniyoruz bu süreçte...En azından ben daha iyi bir insan olmanın derinliklerine indiğimi hissediyorum...Ne olacağımız önemli değil...İnsanlık yolunda ne kadar gelişmekte olduğumuz anlamlı...*****28 ŞUBAT DEĞİL 10-17 HAZİRAN!..Aczimendiler, söylendiği gibi psikolojik harekatın bir parçası mıydılar bilmem...O acayip hareketleri ve siyah elbiseleriyle, Ankara-İstanbul arası yürüyüş yapmaları bir tezgah mıydı onu da kesin söyleyemem...Fadime Şahin, gizli güçler tarafından görevlendirilen kötü bir Mata Hari kopyası mıdır onu da bilmem...Ali Kalkancı isimli şahsiyet kimdir neyin nesidir hangi deryada meseleye dahil edilmiştir önemli değil...Bunların hepsi “İrtica geliyor” diye özel olarak görevlendirilen vakalar mıydı, burası da çok mesele değil...***Fakat bu figürler 28 Şubat’ın psikolojik figüranları olsalar da, onların deşifrasyonu, tarihe ışık tutar; ne ki darbelerin engellenmesine ışık tutmaz...Sonuçta istihbarat servisleri, derin devlet mücadeleleri, psikolojik savaşlar, dezenformasyon taktikleri olduğu müddetçe, daha nice Fadime Şahin’ler, Aczimendiler ve Ali Kalkancı’lar ortaya çıkacaktır...Mesele şudur...Demokrasinin halk iradesi olduğunu düşünüyorsanız, sandığın milleti yönetme yeri olduğunu söylüyorsanız, bu psikolojik harekatın son raddede tezahür ettiği yerin ne olduğunu bileceksiniz... ***28 Şubat’ın en önemli mekanı, akan ana damarı, Milli Güvenlik Kurulu idi...28 Şubat’ın aktörleri, “darbe yapmadan istediklerini yaptırmanın yolunun Milli Güvenlik Kurulu” olduğunun farkındaydılar...Bunu bulundukları ortamlarda söylüyorlardı...Anayasa’daki haliyle Milli Güvenlik Kurulu, hükümet ve askerlerin eşit oranda temsil edildiği Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanan bir kuruldu...İç ve dış tehdit değerlendirmesi yapma hakkı sahibiydi...İç ve dış tehditleri belirlemede, “hükümete tavsiye niteliğinde” kararlar almaya muktedirdi...Böyle bir kurul olunca, sivillere görüş tavsiye hatta dikte ettirmenin “Anayasal zemini” zaten kendiliğinden oluşuyordu...***28 Şubat, “açıktan silah kullanılmadan” yapılan bir hareketti...Çünkü 12 Eylül Anayasası “Zaten eşit oyla askerin varlığıyla temsil edilen ve Cumhurbaşkanı’nın oyuyla askeri kanadın çoğunluk sağladığı MGK’yı Anayasa’ya sokmuştu...” Kurul’un varlığıyla bir hükümetin, “imzalamama ve MGK’da korakor savaşma hali dışında” bir seçeneği kalmıyordu...Bu durumda MGK’da kriz çıkartan, Cumhurbaşkanı’na karşı mızıkçılık yapan bir hükümet görüntüsü ortaya çıkarılacaktı...Erbakan’ın 28 Şubat’ta, yanında Çiller de varken göze alamadığı risk işte buydu...***Fakat 28 Şubat sürecinde sivil hükümetin düşmesi, 28 Şubat olayıyla olmadı...O Şubat’ı izleyen Haziran ayında, “Hala istifa etmemekte” direnen Refah-Yol hükümetinin düşürülmesi için fiili darbe yapılacağı söylentileri “hükümet üyelerinin kulaklarına fısıldandı...”Bugün kim bunun ne kadarını itiraf eder bilmiyorum, fakat o günlerin siyasi atmosferinde, Erbakan’ın görevi bırakmazsa fiili darbe olacak dedikodusunun kulağına fısıldandığı açıkça söylendi...Bize o günlerde bu haberler aksetmiyordu...Ancak sonraları bu ortaya çıktı...Söylentiye göre, Cumhurbaşkanı Demirel, askeri darbeyi engellemek için Erbakan’ın istifasıyla boşalan Başbakanlık görevini Çiller’e vermedi ve Mesut Yılmaz’a vererek, kendince “filli askeri darbenin” önüne geçti...Fiili askeri darbeyi yapacağı söylenenler, Refah-Yol hükümetinin hiçbir şekilde görevde kalmamasını istiyorlardı...***28 Şubat’ta “alınan MGK kararlarının altına imza atarak zaman ve manevra kabiliyeti kazanan Erbakan hükümetinin” o günkü durumunu esas anlatan şey, o hükümetin nasıl ve ne şekilde düştüğüdür...Bu olay bir 28 Şubat olayı değil...Bu olay bir 10-17 Haziran olayıdır...1997 yılının 18 Haziran’ında etrafındaki çemberin tamamen sıkıştığını farkeden Necmettin Erbakan apar topar istifa etti Başbakanlık’tan...Güya görev, iktidar ortağı Çiller’e verilecekti...Oysa Erbakan’ın istifasına yol açan olaylar, çoktan Erbakan’ın yer almayacağı bir hükümet modelini öngörüyordu...10 ila 17 Haziran tarihleri arasında neler oldu?..Erbakan nasıl istifaya ikna edildi?..İstifa etmezse darbe yapılacağı söylendi mi kendisine?..Çiller’le koalisyonu sürdürmeyi beklerken, nasıl olup da Çiller’e hükümet kurma görevi verilmedi?..O sırada bir sürü milletvekili nasıl olup da, istifa edip muhalefet sıralarına geçti?..***28 Şubat günü bütün psikolojik harekatlara, tavsiyelere karşın olaylar Anayasa’da yazılı hale uygun görünmekteydi...10 ile 17 Haziran haftası...Apar topar istifa etmek durumunda kalan Erbakan...Arka arkaya Doğru Yol’dan istifa eden milletvekilleri...Görev verilmeyen koalisyonun diğer üyesi...Düşen bir sivil hükümet...28 Şubat’ı, Şubat’ta değil Haziran’da ararsanız bir şeyler çıkartırsınız...

Devamını Oku

10 yıl önce bıraktığım haberler...

13 Nisan 2012

Bundan tam on yıl önce, dünya çapında halen kırılmamış rekorlarla zirvelerde gezerken bıraktım ana haber bültenini...Senelerce kırılamayacak ve bir daha kırılması asla mümkün olmayacak bir izlenme oranının sahibiydi yaptığımız haber bülteni...Ben ve arkadaşlarım “haberciliği ve televizyonculuğu, inançlarımız çerçevesinde, kimselere müdanaası olmadan, objektif ve bağımsız kalabilen bir haber merkezinin, ölümü göze alan gazetecilerinden ibaret” görüyorduk...Nice muhabir arkadaşım, kafalarını gözlerini yaran saldırılara uğradı haberlerini yapmak uğruna...Belki de yirmi kez evimden uzaklaşıp, başka bir yerde ikamet etmek zorunda kaldım, ölüm tehditleri karşısında...Kameramanlarımın kafaları defalarca kırıldı...Kameralar kaç kere kırıldılar onu bilmemekteyim...***Polisler verildi beni korumaları için...Çemberler oluşturuldu, silahlı saldırılar olmaması için...Gazeteler ve rakip televizyonlar, bir insanı süründürürcesine “linç ettiler beni ve haber merkezimi...”Aleyhimizde kumpaslar kuruldu, işimizden ettirilmek için planlar yürürlüğe kondu, devlet harekete geçirildi, haberlerimiz sakıncalı ilan edildi...Ve nihayet bir gün; on yıl önce bugünlerde bir gün, “elimiz haberlerden çektirildi...”O günden beri, bir daha elimi sürmedim ne haber merkezine, ne de haber bültenine...Yetiştirdiğim habercilerin teker teker televizyonlarda büyümesinden mutlu oldum, gurur duydum...Tek tek toplayana kadar canımın çıktığı, öğretene kadar günler, geceler boyu ter döktüğüm, yüz kişilik haber merkezimin dağıtılıp, tarumar edilmiş görüntüsüne seneler boyu içten içe ağladım...Bir gün olsun kimseciklere tek bir söz söylemedim...***Dün sabah, 28 Şubat soruşturmasının başlayacağını bilmiyordum...Rastlantıya bakın ki, önceki gece, Robert Redford’la Michelle Pfieffer’in iki televizyon habercisini canlandırdığı Up Close and Personal (Daha yakın ve Daha Özel) filmini izlemeye koyulmuştum...Birbirine aşık karı koca televizyon habercilerinin televizyondaki vahşi rekabetinin ortasında yürüttükleri habercilik serüvenini izlerken, gözyaşlarım evin salonunda aktı gitti...Bir zamanlar ben ve arkadaşlarım da böyle habercilik yapardık...Kelle koltukta, kimselere müdanaamız olmadan, kimselerden emir almadan, ancak haberciliğin çarpıcılığını ve feriştahını yapmaya çalışarak...Ne verdiğimiz manşetler, ne ürküttüğümüz çevreler, ne müdanaasız habercilik, ne teşekkürsüz yerilmeler, bizi durdurmadı “hiç kimseleri umursamadan, kırdığımız dünya rekorlarında...”***Fakat bir gün bir odada, bu maceranın sonunun geldiğini anladım...Tam on sene önceydi, o maceranın bittiği an...Bir daha da elime almadım haber mikrofonunu...‘Ne arıyorsun sen?..’ dediler ‘spor yorumculuğunda?..’Gülümsedim, geçiştirdim soruları...Ne yapıyorsun sen ‘Akademi Türkiye programında’ diye müstehzi sordular... “Haberciliği bıraktım, Meral Okay gibi dostlar biriktirmekteyim şimdi...” demedim, diyemedim...Önceki gece Michelle Pfieffer’in “televizyon haberciliğinde merdivenleri yükselişinin öyküsünü” izliyordum..İsyan çıkan hapishaneden, saldırıların ortasında canlı yayın yapışını seyrettim...Gözümün önüne cezaevinin içinden yaptığım röportajlar geldi...Robert Redford’un haber için gittiği Panama’da katledilişini izledim önceki gece...Michelle Pfieffer’in ölümden sonra televizyon haber merkezinin önünde yaptığı konuşmayı...O ağlarken ben de ağladım...O kaybettiği kocasına, ben kaybettiğim haber merkezime ağladım...Dün 28 Şubat’ın soruşturması başladı...Mağdurlar arasında yer alacak mıyım?..Hayır, elbette ki hayır!..***Bugüne kadar sessiz kalmış birisinin bir yargılama sürecinde konuşması beklenmeyecek herhalde...Demokrasi, kendi derslerini, zaman içinde kendisi verir...Fazladan müdahil olmaya gerek yoktur...Haberciliğimden dolayı utanacak mıyım?..Kimselerden emir almadım ki utanayım...Bağımsız, müdanaasız yaşadım, inandığım ve hissettiğim şeyleri söyledim...Önceki gece birbirine aşık karı koca televizyon habercisinin ölümle biten habercilik maceralarını izledim...28 Şubat soruşturmasının ertesi sabah başlayacağını bilmiyordum...Haberle, habercilikle ve ölümle biten kıyasıya bir rekabetin “ağlatan mecrasını” yarım kalan aşkın gözyaşlarıyla izledim...Kutsal gördüğümüz habercilik uğruna ölümüne girdiğimiz mücadeleler gözümün önüne geldi...Şimdi herbiri bir yerde, müthiş televizyonculuk işleri çıkartan ekibimle gurur duyduğumu hissettim... Habercilik artık bitti benim için...Bir daha geri gelmemek üzere sanırsam...*****SERVET SAHİBİ OLMAK NE DEMEK?..“Unutmayın, servet sahibi olmanın birçok değişik çeşidi vardır...Maddi servete sahip olmak onlardan sadece biridir...Zengin ilişkilere ve çevresinde kendisini seven bir topluluğa sahip olan kişi, bence servet sahibidir...Sağlıklı, maceralı, heyecanlı ve sürekli öğrenmeyle dolu bir yaşama sahip kişiyse başka türlü bir servete sahiptir...Yaşama derinden bağlı olan, her sabah yoğun bir huzur ve gerçeğin farkındalığıyla kalkan kişi de kesinlikle önemli bir zenginliğe sahip kabul edilir...Etrafımızdaki kalabalık, -yani içinde yaşadığımız kabileyi andıran toplum- bize maddi servetin peşine düşülmesi gereken tek servet türü olduğunu öğretir...Oysa bu gerçek değlidir...Robin Sharma...” ***Hayatımda hiç maddi açıdan servet sahibi olmak için uğraş vermedim...Böyle konulara ilgi de duymadım...Ancak kabul etmem gerekir ki hayatta en değerli servetin “gerçek anlamda dost biriktirmek” olduğunu geç farkettim...Dostluğun insana bir manevi zenginlik, güven, hayatın en önemli korkusu olan ‘evrende yalnız kalma’ duygusunu yok eden bir dayanışma sunduğunu geç farkettim... Hayattaki servetin, sadece maddi servet olduğunu zannedenler, hep daha fazla para kazanarak, parayla insanlara hükmedebileceklerine inanırlar...***Elbette para insanları yönetmede, önemli bir araçtır...Fakat dostluk, içsel zenginlik, yeni bilgileri öğrenmeye endeksli, maceralı bir hayatın insana kattığı ruhsal zenginlik kelimelerle anlatılamaz...Kapitalist toplum, ürettiği mal ve ürünlerini satabilmek için, zenginliği bilinçli olarak ‘daha fazla servetin ve paranın üzerine’ konuşlandırır...Oysa hayatımızın gerçek zenginliği, alınan ürünlerin fazlalığından geçmez...Öğrenilen yeni bilgler, yaşanan tecrübeler, macera dolu keyifler, bilinmeyeni keşfin verdiği ruhsal doyumlar hayatı zenginleştiriyor...Dikkat edin...Ekonomik gücün bir noktasından sonra, yediğiniz, içtiğiniz, aldığınız, tükettiğiniz şeyler belirli bir standartın alt ve üst sınırında gezinirler...Oysa hayatın diğer zenginlikleri, yaşamınızı toptan değiştirir, sizi hiç gitmediğiniz dünyalara yönlendirirler...***Bir züğürt tesellisi değil bu söylediklerim...Çok servet sahibi görünen dünyalar, yaşam zenginliği açısından çok zengin değillerdir...Yaşam zenginliğinin varolabilmesi için, yaşamı algılama zenginliğinin olması gerekir...Ancak çok şeyi algılayanlar, diğer insanlardan daha fazla şeyi görebilen, yaşayabilen, hissedebilenler gerçekten zengin yaşayabiliyorlar...Bu sözün ne anlama geldiğini farkedebilmek için, yaşamı algılama düzeyinin gelişmiş olması gerekir...Zenginliğin üç marka ayakkabı, beş marka tişört ve lüks bir arabadan ibaret olduğunu zannedenler, bu yaşam zenginliğini farkedemezler...

Devamını Oku

Bir kadını ya seversin, ya onun için acı çekersin, ya da onu yazarsın...

12 Nisan 2012

Lawrence Durrell’in İskenderiye Dörtlüsü kitabında yazarın ilginç bir tümcesi göze çarpar:“Bir kadınla üç şey yapabilirsin...Ya onu seversin...Ya onun için acı çekersin...Ya da onu yazarsın...”***Ne muhteşem bir söz...Hayat bir erkek için kadınlarla ilişkilerinde bundan ibaret değil midir?..Aslında buna benzer bir cevabı önceki gece Habertürk televizyonunda Meral Okay’ın yıllar önce ölen eşi Yaman Okay’la ilgili bir soruyu cevaplarken vermiştim...-”Yaman Okay’a olan aşkını zaman zaman anlatır mıydı Meral Hanım?” diye sormuşlardı da şöyle cevaplamıştım:-”Bir yazarın hayatı sanırım şöyledir... Yazarken yaşayamazsınız...Yaşarken ise yazamaz... Meral muhteşem senaryolarını Yaman’la artık yaşayamadığı aşkın verdiği dopingle yazmıştır sanırım...”***“Bir kadınla üç şey yapabilirsin...Ya onu seversin...Ya onun için acı çekersin...Ya da onu yazarsın...”Bir dördüncü yol da var aslında...Artık kadına karşı kayıtsız kalmasını öğrenirsin...O dördüncü yolu yapabilen erkekler, hayatın kadınlar karşısındaki sırrını çözen erkeklerdir...Fakat o konu, bir başka yazının konusu...*****YAŞAMDA HATALAR YOKTUR!..“Yaşamda hatalar yoktur...Sadece dersler vardır...Olumsuz tecrübe diye birşey yoktur...Sadece gelişme, öğrenme ve kişinin kendi üzerinde hakimiyet kurma yönünde ilerlemesi için fırsatlar vardır...Sıkıntılar bize güç kazandırır...Hatta acı, olağanüstü bir öğretmen olabilir...Robin Sharma...”***Yaşadığınız her sıkıntılı tecrübe, eğer ders çıkartabilirseniz, sizin gelişmeniz, tecrübe kazanmanız ve kendi üzerinizde hakimiyet kurmanız için bir duraktır...Geçmişten bugüne yaşadıklarınızı gözünüzün önüne getirin...Hayatta en değerli kazanımlarınız, en sıkıntılı günlerde kazandıklarınız, en öğretici tecrübeleriniz, en acılı zamanlarda yaşadıklarınızdır...Yeni şeyleri öğrenmek için yeni şeyler denemeniz gerek...Yeni şeyler denemek ise, risk almak ve bulunduğunuz konforu terketmek anlamına gelir...Kazandığınız her yeni değer, konforunuzdan verdiğiniz bir tavizin göstergesidir...***Sıkıntılı geçirdiğiniz süreçlerden ders çıkartabiliyorsanız, kişiliğiniz güçlenerek çıkacaktır...Yaşadıklarınızdan öğreniyorsanız eğer, kendi kendinize daha fazla yetebileceksiniz demektir...Astrolojide bu derslerin, şiddetli ve uzun süreli olanlarına ‘Satürn etkisi’ denir...Satürn 29 yıl arayla burcunuzdaki değişik “ev”leri ziyaret eder...Bu ziyaretlerde başınızdan çok güçlü sıkıntılar ve karşılayamayacağınızı düşündüğünüz zorluklar geçer...Satürn yaklaşık ikibuçuk yıl kalır sizi “adam edeceğini düşündüğü evde...”Satürn o evi terkettikten sonra, bir daha hayatınızın o alanı hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktır...Herşey değişecek, siz değişecek, başka birisi olacaksınızdır...***Hepimiz bu süreçleri yaşarız...Tek farkla ki;..Bazılarımız farkındalığın bilincinde yaşarlar bu farklılıkları...Bazıları bilmeden ve farketmeden...Tüm bu astrolojik hareketlenmeler, bütün bu sıkıntılı süreçler, zorluklar ve karşılaşılan güçlükler, ruhun tekamülü ve kendimize hakim olacak bir kültürü elde edebilmemiz için vardır...Bunları yaşamak olumsuz değil, olumlu bir tecrübedir...Öyle görebilirseniz, bir zamanlar size çok kötülük yaptığını düşündüğünüz kişilere ‘teşekkür bile edersiniz...’Yaşamın en değerli derslerini almanız için ‘aracılık ettiler’ diye...Bilgeliğin başladığı yer tam da işte o yerdir...*****MEHMET BARLAS’LA YEREBATAN SARAYI’NDA...Sezen Aksu’yu, Filiz Akın’ı, Selim İleri’yi, Ara Güler’i, Egemen Bağış’ı, Hakan Ateş’i en son da Meral Okay’ı izledim, Mehmet Barlas’ın NTV’deki 45 Dakika programında...“Yıllanmış şarap gibi bir program” demiştim izlerken...“Şimdiki Zaman”dan çok “Geniş Zaman”a hitap eden konuklarıyla, yılların imbiğinden süzülmüş bir sohbet yapıyordu Barlas...Buruk şarabi lezzette bir tadı oluyordu sohbetlerin...Son programlardan birini Meral Okay’la yaptığını gördüğümde “Ne güzel” demiştim, “Meral ne çok mutlu olmuştur, bu programa çıkmakla...”***Kadere bakın ki, Meral’in katıldığı son program oldu o program...Öldüğü günün ertesinde Barlas aradı...“Perşembe günkü programa gelmeni arzu ediyorum” diye...Neredeyse bir senedir televizyon yayınlarının yapıldığı stüdyolardan uzak duruyorum...Ahmet Çakar ve Erman Toroğlu’yla yaptığım tartışmalı Son Kale’den sonra, sezonu başka konuklarla dört program yaparak bitirmiş, bir daha da konuk olarak dahi televizyon stüdyolarına adımımı atmamıştım...Köşe yazarı olarak yorumlarım istendiğinde çok çok, evden canlı yayına bağlanıyordum...Bir televizyoncu algısıyla televizyona çıkmayı reddediyordum bir yıldır...***Barlas’ın “yıllanmış buruk şarap tadındaki” programını teklif ettiğinde reddetmeyi bir an bile aklımdan geçiremedim...Birinci neden şuydu...Benim programlarıma, tam üç kez Emin Çölaşan’la karşı karşıya gelme pahasına ‘Evet’ demişti Mehmet Barlas...Şimdi ona ‘Hayır’ dersem terbiyesizlikten de öteye bir ayıp yapmış olurdum...İkinci neden Meral’le ilgiliydi...Televizyonlardan uzak kalırken, bir dostun ölümü ya da başına gelen bir olayla ekranlarda görünmek, kendi içime dönüp yazıyla başlattığım yolculuğu başka mecralara savuruyordu...“Ölüm”lere ya da “olay”lara tanık bir kimlikle, televizyonlarda arz-ı endam etmek istemiyordum...Ancak son zamanlarda “tarih”le ilgili yaşadıklarım, geçmişin değiştirilerek sunulması karşısındaki şaşkınlıklarım, gerçeklerin değiştirilmesi karşısında susmamam gerektiğini öğretti bana...***Gördüm ki tarih olduğu şekliyle değil, yalan yanlış aktarıldığı spekülatif şekliyle yazılmaya çalışılıyor...Meral ölünce, “Aman dikkatli ol” dedim kendi kendime “Arkadaşını yanlış ve istemediği şekilde aksettirmesinler tarihe... Kendin için değil onun doğru yerde konumlanması için katıl programlara... Onu en doğru biçimiyle aktar... Artık o konuşamayacak ve hakkındaki yalan yanlış düşüncelere karşı kendisini savunamayacak çünkü...”***Üçüncü neden elbette Mehmet Barlas’ın kendisiydi...Sanırım dostluk ve arkadaşlık böyle bir şey...Onunla olmak, “Ne gelirse gelsin, başıma gelecekse ondan gelsin” diyebilmek, yılların içinde her siyasete, iktidara ve farklılığa dayanabilen bir dostluk ve arkadaşlığa saygı demek...Bu akşam Sultanahmet Yerebatan Sarayı’nda bana ne soracağını bilemiyorum...Nereye batıracağını da?..Ancak ne gelecekse başıma ondan gelebilir bu hayatta...Farketmez...

Devamını Oku