Ali Taran’la, Ayşe Özyılmazel’in ayrılığına 2006’da çıkan ikinci kitabımdan bir yazı seçmiştim dün...Köşenin editörü kardeşim, kitabın resmini dün köşeye koydu...“Mina’ya Mektuplar” yazıyor kitabın üzerinde...Ne kadar iyi hatırlıyorum o kitabı yazdığım günleri...Yardımcım Güldal, Sabah gazetesindeki yazılarımı derlemişti...Kitap için konsept belirleyip, yeni yazılar yazmaya koyulmuştum...Mina’ya Mektuplar olacaktı kitabın ismi...Köşe yazılarına başladığımdan beri, arada bir mektuplar yazdığım meçhul ‘kadın’ın ismiydi Mina...Var mıydı Mina isminde bir kadın?..Hayır...Mina isminde bir kadın yoktu...Bir veya birkaç kadın karakterinin birleşimi olabilirdi, fakat Mina isminde bir kadın yoktu hayatımda...***Oysa şimdi fark ediyorum ki o günlerde “yaşamaya başlamıştı” Mina...Canlı dediğiniz kişi, aslında anladığımız anlamda “canlı” olmadan, önce “düşünce boyutunda” varolur...Düşünce evrene enerji biçiminde yayılır...Uzun ve karmaşık bir sürecin sonunda evrene yayılan enerji, “bir mucize olarak size döner...”Kitabı yayına hazırladığım tarih 2006 Mayıs’ıydı...Ortada ne Mina, ne de Mina olacak bir çocuk planı mevcuttu...Ne ilginç!..Kitabın yayınlandığı sıralarda, hiç hesapta olmayan bir şey oldu ve ben ünlü bir şarkıcıyla bir gönül ilişkisine yelken açtım...Hiç tahmin edemeyeceğim saldırıların altında kaldım...Değil bir çocuk yapmak, bir gönül ilişkisini götürebilecek ortam yoktu...Mina’ya Mektuplar kitabı, o cenderenin ve hayhuyun ortasında kaybolup gitmiş gibi görünüyordu...Öyle bir kampanya yürütülüyordu ki hakkımda, yazı yazdığım Sabah gazetesinden bile ayrılıp Vatan’a geçmiş, televizyon programlarını kesmiştim...***Sonra başka bir dünyaya yelken açtım...O birlikteliğim altı yedi ay sonra sona erdi...Yalnız günler, dünyayı dolaştığım seyahatlerle hayatım çeşitlendi...Bir gün...Mina’ya Mektuplar’ı yazdığım günlerde hiç karşılaşmadığım bir kadından üç yıl sonra Mina’nın babası oldum...Mucize gibi bir şeydi...Mina, babasının üç yıl önce ona mektup yazdığını duymuş, hissetmiş, harekete geçmiş ve dünya güzeli bir kız bebek olarak dünyaya gelmişti...Yanına bir de erkek kardeş alarak...***“Doğada her şey birbiriyle ilintilidir” diyor Deepak Chopra...“Ve her şey birbirine bağlıdır...Dağ faresi yeryüzüne çıktığında biliriz ki artık bahardır...Kuşlar belli mevsimlerde belli yörelere doğru göç ederler...Doğa bir senfonidir ve bu senfoni sessizce yönetilir...İnsan bedeni bu senfoninin güzel bir örneğidir...Sınırsız düzenleyici gücü olan bu kozmik bilgisayarın sizin için çalışmasını sağlayabilirsiniz...Sadece ve sadece niyetinizi ortaya koyarak sınırsız ilişkileri harekete geçirebilirsiniz...‘Niyet’ doğmak isteyen saf potansiyelin, çabasını, spontane, engelsiz akışının temelini oluşturur...Dikkat edeceğiniz tek nokta niyetinizin insanlığa faydası olması gerektiğidir...Tek başına arzu zayıftır...Arzu sadece sonuca bağlı bir ilgi ve dikkattir...Niyet ise evrenin tüm diğer yasalarına sıkı sıkıya bağlı bir arzudur...Niyetiniz gelecek içindir...Dikkatiniz ise şu an...”***Mina doğumundan üç yıl önce, “müstakbel babasının adına yazarak evrene yolladığı bir mektupla, dünyaya gelmek üzere harekete geçti...”Yanına kardeşini aldı...Poyraz’la beraber hayatıma girdiler...O mektubun üzerinden altı yıl geçti...Şimdi Mina’yla Poyraz bu hafta üçüncü yaşlarını dolduruyorlar...Hayat bir mucizedir...Eğer niyetinizi iyi tutar, sevginizi esirgemezseniz...*****GALATASARAY’IN ŞAMPİYONLUK ŞANSI DAHA FAZLA...Geçen hafta Galatasaray-Fenerbahçe derbisinin bitiminde yorumumu alırken Vatan Spor’daki arkadaş şöyle sordu:- “Bu sonuçtan sonra ipler Fenerbahçe’nin elinde diyebilir miyiz?..”- “Hayır” dedim, “Şampiyonluğun en büyük favorisi Galatasaray... Şampiyonluğa en yakın takım Galatasaray... Çünkü şampiyonluğu en fazla Galatasaray istedi bu sezon... Hırslarını akıllarının önüne geçirmezlerse Galatasaray hala en büyük aday...”***Bu sözleri söylediğimde Galatasaray Arena’da Fenerbahçe’ye yenilmiş, puan farkı ikiye inmiş, ezeli rakibine kendi sahasında kaybettiği için büyük demoralizasyon yaşıyordu...Fakat Galatasaray’ın havası, inancı, takım ruhu en derin yenilgiye rağmen, en güçlü takım olma özelliğini muhafaza ediyordu...Fenerbahçe de şampiyonluğu çok istiyor biliyorum...İki kupayı birden Aziz Yıldırım’a götürmek istiyorlar...Ancak Fenerbahçe’ninki yoğun istek...Galatasaray’ınki ise sezon başından bu yana gelen bir niyet...Aradaki fark Galatasaray’ı şampiyon yapacak gibi geliyor bana...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜPARA, MEVKİ VE MÜLK...“Bu zamana kadar insan olarak evrimimizin büyük bir kısmı fiziksel, dışsal olana yoğunlaşmak üzerineydi...Her şey toplama ve biriktirmeyle ilgiliydi...Baskın değerler ‘en çok kazanan’ ‘en ünlü olan’, ‘en büyük servete sahip olan’, ‘başkalarının üzerinde en fazla güç kullanan’ kimse olmuştu...Bu değerlerden hareketle, oyunun adı ‘güçlü olan hayatta kalır’ haline gelmişti...Her şey rekabetle ilgiliydi ve hepimizin kazanabileceği kadar çok sayıda yarışın olmadığına inanırdık...Ancak bu felsefenin bize daha artık bir yararı bulunmuyor...Bu durum yetersizlikten kaynaklanır...Ve yetersizlik düşüncesinin altında korku vardır...Dışsal dünyada yaratmayı düşündüğümüz şeyin bizim için asla yeterli olmadığını düşünürüz...Böylece bir kısır döngünün içine gireriz...Yeterli olmadığımızı hissederiz ve asla mutlu olamayız...***Zihin dış dünyada güç sahibi olmak ister...Bu da dünyevi denebilecek para, mevki ve mülk gibi şeyleri içerir...Dış gücün sorunu ‘gelip geçici’ olmasıdır...Paranızı, mevkinizi ve mülkünüzü kaybettiğinizde gücünüzü de kaybedersiniz...Eğer kimliğiniz bunlara bağlıysa, onları kaybettiğinizde gücünüzü de kaybedersiniz...Kimliğiniz bunlara bağlıysa, onları kaybettiğinizde kişiliğinizi de kaybedersiniz...Her şeye değecek tek güç, içinizden gelen esas güçtür...Robin Sharma...”
Mina’ya Mektuplar kitabımın, sondan bir önceki yazısının başlığıydı, “İyi Günde Kötü Günde...”Dün akşam bu yazıyı yayınlamaya karar verdim...Günün ayrılıklarına, boşanmalarına, yalnızlıklarına ithafen...***İçine aldığın bir insanı, bir gün gelip içinden çıkardığında ne hisseder acaba insan?..Belki kızgınlık...Belki öfke...Belki kayıtsızlık...Belki de rahatlık...Ya bir defa içine aldığın insan, sana ne yapmış olursa, ona intikam duyarsın ki?..Aldatırsa mı?..Terk edip giderse mi?..Takmazsa mı?..Adını anmazsa mı?..İnsan karakterleri lay lay lom günlerde belli olmaz...Lay lay lom günlerin hayatı hafiftir...Çatışan değil, çakışan hayatlar vardır...Amaçlar aynıdır...Hayat beraberdir...Çıkarlar ortaktır...İnsan karakterleri lay lay lom günlerde daha bir rahattır...Çıkarlar henüz çatışmamıştır...Çıkarlar çatışmadığı için insan etiği ortaya çıkmamıştır...Hayat esasen çıkarlar çatıştığında ortaya çıkar...Etik denilen şey iyi günde değil, kötü günde belli olur...Aşk ve arkadaşlık ilişkileri inişli çıkışlıdır...Sevgiler, dostluklar, çıkarlar, çatışmalar içinde yaşanır...Bazen aşkın suları taşar sel olur, bazen kurur çöl olur...Aşkın sularının taştığı zamanlarda değil, esasen aşkın sularının buhar olup uçtuğu zamanlarda insan karakterleri ayyuka çıkar...Kimin ne olduğu ya da ne olmadığı o zaman belli olur...Aşk bittiği zaman çirkinleşmeyenler insandır...Aşk bittiğinde çirkinleşenler, çirkindir...Ben aşık olan insanlara bakmam...Ben aşk bittiğinde çirkinleşmeyen insanlara bakarım... Çirkinleşmeden yaşayabilenleri sevip sayarım...Bir zamanların arkadaşlıkları, dostlukları, çizilmiş ortak kaderleri, sevinçleri, paylaşımları gün gelir bitebilir...Hayat insanları başka yerlere savurabilir...Öyle anlarda geçmiş dostlukları, arkadaşlıkları, sevinçleri ve hüzünleri hayatından hemen silebilenlere güven duymam...Yeni arkadaşlıklarının ve dostluklarının da aynı sonla biteceğinden kuşku duymam...Çünkü bilirim ki... Bir insan hayatının sihirli sözcüğü bir bankanın geçmiş bir reklam filmindeki repliği gibidir...Yaptıkları, yapacaklarının teminatıdır...Çirkinlikle biten hayatların üzerine, güzel hayatlar inşa edilemez...Çirkinin üzerinden güzel yükselmez...Hani Sezen söylüyor ya...“Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem... Gitmem...Unutamam... Acı tatlı ne varsa hazinemdir...”Geçmiş yaşadıklarını hazine olarak görmeyenleri sevmem ben...Sevdiğine karşı zamanı gelince çirkinleşenleri makbul bulmam ben...Geçmişimde içime girmiş olan insanlarla ilgili konuşmam ben...O insanlarla ilgili vıdı vıdı konuşanları ayıplarım ben...Güzellikler bitse de güzellikler güzel olarak kalmalı...Hayat da bitecek bir gün nasılsa...Çirkin olarak yaşanmamalı ki...Çirkin olarak ölmesin insan...*****KENDİMİZE SAHİP OLABİLMEK...“Biz düşüncelerimizden oluşmayız...Tam tersine, zihnimizde dolanan düşüncelerin yaratıcılarıyız...Bu gerçeği gözönüne alarak, istediğimiz takdirde düşüncelerimizi değiştirebileceğimizi söyleyebiliriz...Tamamen düşüncelerimizden oluşmadığımız gibi, ruh hallerimizden de ibaret değiliz...Hissettiğimiz ve bir anda değiştirebileceğimiz ruh hallerinin yaratıcısıyız biz...Düşüncelerinizi ve duygusal durumunuzu kendiniz yaratmayı seçtiğinizde, stresli bir anınızda huzurlu, kederli bir anınızda keyifli, yorgun bir anınızda enerjik hissedebilirsiniz...Robin Sharma...”***Hayatı yönetmek isteyenler, içimizdeki düşünce sistemini, ruh halini, duygusal iniş çıkışları yönetmek isterler...Oysa “dışardaki etkileri içinize ne kadar alacağınız” tamamen sizin elinizdedir...Ne şekilde alacağınıza da siz karar verirsiniz...Hatta daha ötesini söyleyeyim “alıp almamaya da karar veren sizsiniz...”Dışımızda bir alem yok...Bizim düşüncelerimizde ve duygularımızda yarattığımız bir alem var...“Alem” dediğimiz şey bizim zihnimizin yarattığı bir şey...Kendimiz zihnimizde bir dünya yaratıyoruz...Sonra sınırlarını kendi belirlediğimiz dünyanın, kendi istediğimiz mesajlarını içimize alıyoruz...O mesajlara üzülüyor, kendimizi o mesajlardan kaynaklanan derin acılara gark ediyoruz...Ruh halimizi o mesajların açık etkisine bırakıyor, arkasından o mesajların istediği şekildeki etkiyi üzerimizde yaratıyoruz...***Oysa dünya sizin dünyanız...Alem dediğiniz aslında sizin zihniniz...Olayları nasıl isterseniz öyle alabilirsiniz...Olaylardan nasıl isterseniz öyle etkilenirsiniz...Veya isterseniz hiç etkilenmezsiniz...Farkındalığınız yüksekse, hayatın beşeri şartlanmalardan ibaret olduğunu görürsünüz...Polyana’yı düşünün...Herkesin olumsuz gördüğü şeyi “kendi dünyasında nasıl iyimser algıladığını” hatırlayın...Bize Polyana’yı aslında “gerçekçi olmayan iyimser bir romantik” olarak bilinçaltımıza işlediler...Oysa Polyana’nın bakışıyla, en kötümser olanımızın bakışı arasında gerçeklik açısından bir fark yok...“Yaşam Güzeldir” filminde Roberto Benigni’nin canlandırdığı Guido, karısına ve çocuğuna İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında hayatın güzel olduğunu gösterirken, aslında gerçekleri çarpıtmıyordu...Yarattığı duygular ve düşüncelerin “güzelliği” üzerinden, hayatı çocuğuna ve karısına yaşatmaya çalışıyordu...La vita e bella...O filmi ağlamadan izlemeye başlarsanız, siz de en zor gibi görünen koşullarda “Yaşam Güzeldir” diyerek bisiklete binebilirsiniz...
Habertürk Televizyonu’ndan birkaç kez aradılar önceki gün...Fazıl Say’la ilgili bir program var, sonra da canlı yayında tartışma falan gibi birşey...Hep hislerim yönlendirir beni...Dördüncü kez aradıklarında şöyle dedim:-”Niye Fazıl Say’ın durumuyla ilgili birşey söyleyip bir tartışmaya girmek durumunda kalacağım ki?..Kendimi böyle konumlandıramıyorum özür dilerim...”Programcı arkadaşların ısrarı bu lafım karşısında nihayet bitti...Bu sözleri söylediğim saatlerde, ne tartışmanın nasıl olacağından, ne kimlerin katılacağından, ne Fazıl Say’la röportaj yapılmış olduğundan haberim vardı...Sezgilerim, “Böyle bir tartışmanın içine girmenin yanlış olacağını” söylüyordu bana...***Hayır yanılmadım, programa katılmamakla...Sanat nasıl olmalı tartışmasına kendimi sokmamakla... Herhangi bir sanatçı “Türkiye’yi terketsin mi terketmesin mi” garabetine müdahil olmamakla...Katılan tartışmacıları tenzih ederim, konu onlarla değil benimle ilgili...“İnsanları ve davranışları kendi değer yargılarımla ötekileştirmenin, mahkum etmenin hayata katkı sağlamadığına, onu değersizleştirdiğine” inanıyorum artık...Birilerinin, bir başkalarının hayatta nasıl davranması gerektiğini anlatmasından ve öğretmesinden sıkıldım...Ben niye Fazıl Say’ın nasıl davranması gerektiğini anlatayım ki?..Onun bilmediği ve benim bildiğim bir davranış modeli mi var ki ben ona “bir sanatçı şöyle şöyle davranmalı” gibi bir ahkam keseyim...Benim onun üzerinde muhafazakar veya laik bir didaktik öğretime hak veren ne gibi fazlalığım var?..Ayrıca bana ne!..Niye Fazıl’a bir davranış modeli enjekte etmeye kalkayım ki?..Neden davranış modeli enjeksiyonundan kendime hatırı sayılır bir rant ve prim sağlayayım ki?..Söyledikleri de attığı tweetler de retweetler de beni ilgilendirmiyor arkadaş...Böyle geyik tweetler’in hiçbirine bakmıyorum ki Fazıl’ınkilere bakayım...Hayatın değer skalasında başkaları üzerine ahkam kesen bu tweetlerin bir katma değeri yoktur ki, bunların üzerinden hayatın enerjisini aşağıya çekeyim?..***Öte yandan, nedir Allah aşkına Fazıl’da ısrarla “Engizisyon mahkemesine gönderecekler beni” şeklindeki ruh hali...Halet-i ruhiyesi gereksiz bir şekilde kötü durumda Fazıl’ın...Ona bir gazeteci olarak söyleyebilirim ki, kendisini içeri atmaya falan uğraşan bir çevre ve durum yok...Bugün içeri atılabilecek potansiyel suçlular listesinde -rahat edebilir ki- Fazıl Say bulunmaz...Bir şey bildiğimden değil, Fazıl’ın durumunu bildiğimden...Türkiye’de muhafazakar bir iktidar var...O iktidar, kendi kültür ve sanat anlayışını topluma empoze etmeye çalışıyor...Geçmiş toplumsal empozelerin bir benzeri, bu kez tersten vermeye çalışılıyor...Tartışmalar ve yaklaşımlar, Kemalist-Dinci ekseninin dışına taşamadığından, herkesin kafasına, sanatına, demokrasi kültürüne ve çarpıcılığıyla, yaratıcılığına göre sanat icra eyleyeceği gerçek demokratik bir tabana oturamıyor...***“Müstehcenliğe nasıl karşı çıkarsınız?.. Böyle sanat olur mu?..” teziyle, “Mütedeyyin kesimin mağduriyetini es geçen bir sanatı nasıl savunabiliyorsunuz?..” anlayışına sıkışmış bir tartışmanın sanatı nereye taşıyacağı meçhuldür...Nereye taşımayacağı ise sarih...Herkes niye kendi kafasına göre sanat yapamıyor bu ülkede arkadaş?..Başkasına “didaktik idoller, idealler, kavramlar ve semboller” şırıngalamadan, “herkes kendine özgür ve demokrat” bir sanat yapamaz mı?..Sıkıldım, bu didaktik teorilerden, içselleştirilmiş eski repliklerden, yüzbinlerce defa tekrarlanmış demagojik literatürden...Herkesin herkese nasıl olması gerektiğini anlatan, sanatsal toplumsal ve muhafazakar vecizelerden...Hep bir kendi tuttuğun tarafı içselleştirme, kendi takımını tutma aidiyeti içinde sanatın nasıl yapılabileceğini söyleme cüreti!..Karşı tarafa yönelik ironik bir küçümseme...Birçok bilmişlik hali...Karşı tarafa yönelik bir cehalet snobizmi...Bir Engizisyon mağduru şizofrenisi...Bir Müslümanlığı yeniden dirilten mücahit bir sanatçı edası...Of aman!..Biraz Necip Fazıl biraz da Nazım Hikmet okumalıyım bu gece ben en iyisi...Hiç olmazsa ruhum kelimelerin muhteşem raksıyla huzura ersin...*****BAŞKALARININ YAŞAMLARINA OLAĞANÜSTÜ DEĞERLER OLUŞTURUN...“Para sadece değer katmanın ve onlar için iyi işler yapmanın yan ürünüdür...Yaptığınız işte en iyi olmaya odaklanın...Kendinizi başkalarının yaşamlarını daha iyi bir hale getirmek için, elinizden gelen herşeyi sunmaya adayın...Mesleki ve özel yaşamınızın her bir noktasında gerçekten muhteşem olun...Başkaları için olağanüstü değerler oluşturun...Para kendiliğinden gelecektir...Robin Sharma...”***“Muhafazakar sanat olur mu olmaz mı?..”“Sanat devrimci midir?..”“Başka türü mümkün değil midir?..”Hayatı yargılarla anlatan, bütün düşünceler, insanın içindeki özgürlüğü ve yaratıcılığı engelliyorlar...Tanımladığınız herşey, sizi tanım dışına çıkma fırsatından mahrum bırakıyor...Bunu 25 yıl gazetecilik yaptıktan sonra kendimde farketmiştim...Oyuncu olan kız arkadaşımla konuşurken aniden onun da, bizim mesleğe benzer acayip şartlanmış meslek ritüellerini duymuştum...Şöyle diyordu mesela:“Biz oyuncular, insanlar uyurken çalışırız...Bizde kameranın motor dediği saat, gidemeyeceği mekan, aşamayacağı zorluklar yoktur...Biz oyuncuyuz, başka türlü yaşarız...”***“Hayret” demiştim, ne kadar benziyor gazetecilikteki “şizofrenik koşullanmalara bunlarınki?..”Biz de böyle şeyler söyleriz...“Gazeteci uyumaz...Gazeteci gece nedir bilmez...Gazeteci tetiktedir...Gazeteci bohemdir...Gazeteci sokak adamıdır...Gazeteci meyhaneye ve her türlü haneye hakimdir...”***Oysa hayatı tanımladıkça, hayatın sınırsızlığını, sonsuzluğunu ve özgürlüğünü yok ediyordunuz... Örneğin meyhaneyi ve her türlü haneyi bilmeyen genç bir adamı gazeteci olamayacağı gerekçesiyle eve gönderebiliyordunuz...Ya da “benim akşamları uykum erken gelir” diyen bir konservatuvar öğrencisini, “Sen oyuncu olamazsın... En iyisi tatil köylerinde animasyon yap...” diye sallayabiliyordunuz... Oysa hayatı kafanızın içindeki tanımlamalarla sınırlamaz ve insanlara değer katma amacını benimserseniz, evrenin işleyişini kolaylaştırırsınız...Özünüze ve ruhunuza uygun bir insan olmaya doğru dönüşmeye başlarsınız...Bu şizofrenik koşullanmalardan, bu maraza çıkartan saçmalamalardan kurtulduğumuz ölçüde, yaşamla ve evrenle barışacağız...İnsanlığa kattığımız değerler, bizi geliştirecekler...Kendimizi esiri haline getirdiğimiz düşünce zincirleri değil...
O sabah kalkıp çocukları annelerinden almaya gitmek için arabaya bindiğimde gözlerime inanamamıştım...“Hafta sonu değil... Ne acayip bir trafik bu?..” diye kendi kendime söyleniyordum...“Güneş açtı da mı böyle oldu, herkes sokaklara fırladı” diye içimden geçiriyor, felaket trafikte, eve nasıl döneceğimin hesaplarını yapıyordum...Aniden aklıma geldi ki, kalabalığın nedeni 23 Nisan’dır...Tatildir ve herkes çoluğunu çocuğunu, deniz kenarına, parklara, kafelere, restoranlara götürmektedir...İçim cız etti, bizimkiler de oynasınlar istedim...“Ben de çocukları parka götüreyim... Oynasınlar eğlensinler, onlar da...” diye içimden geçiriverdim...Bir curcunanın ortasında, çocukların oyunlarını uzaktan seyrettim, onların farkında olmadıkları bayramın, bayram gibi geçmesi için mütevazı katkılarımı esirgemedim...***Ne kadar uzun bir zamandır, 23 Nisan’ların “büyükler için taşıdığı anlamlardan kutluyorduk...” ki bizler...Sivil irade, egemenlik kayıtsız şartsız milletin, Meclis’in üstünlüğü vesaire...Oysa çocuklar parkta oynarken, onların 23 Nisan’ını, çocukların penceresinden izlemek “nasip” oldu bana...Çocuklarını parka getiren babalarını, annelerini gördüm orada...Çocukları gördüm kaydıraklara çıkarken, annelerine babalarına bakarken gururla...Minik yürekler, kaydırakta nasıl kaydıklarını, salıncakta nasıl güzel sallandıklarını, annelerine babalarına göstererek yaşamın ilk özgüvenini deneyimlemekteydiler...***O sırada tutuklu ve mahkumların; anne, babaları dört duvar arasında olan çocuklarını düşündüm...Onların 23 Nisan’da ne yaptıklarını hissetmeye çalıştım...Elbette tutuklu ve mahkumluğa elden bir şey gelmeyebilir...Fakat anne babalarından dolayı çocukların tutuklu ve mahkum kalmalarına, gönül elvermeyecektir...Annelerin ve babaların mahkumiyeti “çocukları mahkum etmemelidir...”Babaların ve annelerin tutuklu halleri, “o çocuk yürekleri tutuklu hale getirmemelidir...”Çocuklar anne babalarından mülhem tutuklanmamalıdır...***23 Nisan’ların büyük anlamları, ulvi amaçları var...Sivil irade mutlaka çok önemli...Tabiidir ki, egmeneliğin kayıtsız şartsız milletin ve Meclis’in elinde olması zaruri...Ancak sonuçta, tüm bunlardan maada, 23 Nisan çocuklara sonuçta armağan edilmiş bir bayram...Çocukların bayramına biraz da sadece çocuklar açısından bakmak faydalı...Çocuklar anneleri ve babalarıyla birlikte tutuklu gibi yaşamamalı...Onlardan ırak, uzun günler gecelere yatmamalı...Çocuklar tutuklu ve mahkum anne babalarından uzak kalmamalı...Onların sevgisinden mahrum kalarak, hayata hazırlanmamalı...Daha fazla görebilecekleri, daha fazla muhabbet edebilecekleri, daha fazla sevecekleri, sarılabilecekleri bir sıcaklığa kavuşmalı...Mahkum ve tutuklu çocukları anne babalarıyla hasret giderebilmeli...Sonuçta 23 Nisan çocuklara armağan edilmiş bir bayram...23 Nisan’da çocuklar tutuklu kalmamalı!..*****ERKEĞİN TRAVMATİK AŞKLARI“Arkadaşım değil aşkımsın” yazılarını yazdığımda sordular ki,“Her şeyi mi kadınlar belirler?”Kadın-erkek ilişkilerinde “Erkekler hep edilgen midir?..” arkadaşlık mı olacak beraberlik mi olacak hep kadınlar mı karar verir?.. Evet...Erkeğin cinsel önyargıları, ilişkileri kadınınin inisiyatifine bırakır... ki de bırakır...Maazallah erkeğin inisiyatifine kalan bir ilişkiler dünyası yaşanmaz olur...Hayat tamamen karışır... anlamsızlaşır... Beraberliklerin ve arkadaşlıkların belirlenmesi kadının inisiyatifinde olsa da, aşkın belirlenmesi sadece kadının inisiyatifinde değildir...Erkeklerin daha zeki olduklarını düşünen kadınlar, her erkeği kendilerine aşık edeceklerini de düşünür...Oysa ne kadar üreme organının pusulasıyla hareket ederse etsin, erkek aşkının kim olacağını kadının inisiyatifine bırakmaz...Kendisiyle hangi kadın isterse beraber olmaya hevesli erkek, konu aşk oldu mu, orada bir durmaya heveslidir...Kadınını seçme konusunda çok titizdir... herkesi kendisine çok özel olarak kabul etmeme eğilimindedir...Seçtiği anda da, sorunlar çıkmaya başlar...erkek şartlanmaları, birçok durumda birbiriyle çelişik, anlamsız, patolojik ve zaman zaman da travmatiktir...***Erkek özel seçtiği kadını kendisinin olarak görür...Onun artık sahibidir...Ona kem gözlerle bakılması, kendisinin olan bir şeye kem gözlerle bakılması anlamına gelir...Bu durumda devreye kendisi girecektir... Ancak mesele sadece bu olsa iyidir...Kadına sahip olan erkek bir süre sonra rahat durmayacaktır...Başka kadınlara da gözü kayacaktır...Kayan gözler yeni beraberliklere yelken açacaktır...sorun tam da burada çıkacaktır... Kendisi başkasıyla beraber olurken, sahip olduğu kadını sahiplenmeye devam edecektir...Bu durum marazi bir durumdur...***Bir kız arkadaşım, bana boşanmak üzere olduğu ve ayrı yaşadığı kocasından nasıl dayak yediğini anlatıyordu:Genç kadının gittikleri bir gece kulübünde üzerinde seksi sayılabilecek bir kıyafet vardı... Yanında da bir kız ve bir erkek iki normal arkadaş...Genç kadın, geceyi tamamlayıp evine dönüyor...Yatak odasına girdiği anda bir sesle irkiliyor...Hırsız olduğunu sanarak korkuya kapılıyor... O sırada, ayrı yaşadıkları, ancak evin anahtarına da sahip olan kocasını görüyor...Kocası cinnet geçirir bir vaziyette, kadına saldırıyor...***Kocanın arkadaşları, genç kadının gece kulübünde eğlendiği görüntüleri, cep telefonu fotoğraflarıyla adama göndermişlerdir... Adam bir taraftan vurmakta, bir taraftan sormaktadır: “Kim bu yanındaki adam?..”***Erkek aşkları çoğu zaman patolojiktir...Kadına sahiplenme travmatiktir...Boşanmak üzere olduğu karısına hesap sorarak dayak atmak acizliktir...Hem boşanmaktadır, hem de sen kimle ne yapıyorsun diye dayak atmaktadır.Aslında ayılık gibi görünse de sadece ayılık değildir... zavallılık da barındırmaktadır...Bu boşanmakta olduğu karısına karşı duyduğu, aşk değildir...Sevgi de değildir...Hastalıklı bir sahiplenme, patolojik bir karşı durma söz konusudur...Aslında birçok kadın erkeğin ruhundaki bu patolojik ve travmatik çelişkiyi bilir...İntikam almak isteyenler onu kullanır...Erkeği fitil etme ve zıvanadan çıkarma fitilleri, böyle anlarda ateşlenir...Zavallılığın ve çaresizliğin baki olduğu, böyle durumlarda tescillenir...Kadın erkeği çıldırtamıyorsa, o zaman anlar ki erkek kaybedilmektedir...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜBİZ KİM OLDUĞUMUZU UNUTTUK...“Yeni doğmuş bebekler, mükemmelliği ve hepimiz için geri dönülmesi görev sayılan varlık durumunu temsil ederler...Doğduğumuz anda, korkusuz, saf, sevgi dolu, masum ve sınırsız bir bilgelik, sınır tanımayan bir potansiyele sahip ve evreni yaratan görünmeyen elle aramızda güzel bir bağ vardı...Bugün bu gezegende yaşayan pek çoğumuz, ihtimallere korkusuzca yürüyebildiğimiz, yıldızlara uzandığımız ve başlangıçtaki durumumuz olan esas benliklerimizle aramızdaki bağı kaybettik...Kim olduğumuzu unuttuk...Robin sharma...”***Hayattaki bütün şartlanmalar, bizi kısıtlar...Ne kadar az şartlanırsanız, o kadar çok özgür olur, özgür kalırsınız...Hayatımız beşeri şartlanmalara uğrayarak, kendimizi ve özgür yeteneklerimizi kısıtlayarak geçer...İnsanın özüne doğru çıktığı yolculuk, beşeri şartlanmalarından kurtulmaya başlamasıyla gerçekleşir...Bütün değer yargılarınızı oluşturan şartlanmalardan, teker teker kurtulmayı düşünmedikçe, kendi özümüzü, ruhumuzu ve benliğimizi ortaya çıkartamayız...Elbette Ahmet Hulusi’nin dediği gibi, “sizden kimse bütün beşeri şartlanmalarınızdan kurtulup, çevrede deli muamelesi görmenizi” beklemiyor...Çünkü o durum da sizin özünüzü bulmanızın önünde engel oluşturur...***Fakat öncelikle “şartlanmaların” farkına varın...Beşeri şartlanmaların, bizi hayata geldiğimiz esnadaki saflığımızdan, sevgimizden, masumluğumuzdan ve sınırsız bir bilgeliğe ve potansiyele sahip olan ruhumuzdan ne kadar uzaklaştırdığını bir düşünün...Kendimiz ve başkaları için oluşturduğumuz yargılar, bizim sonsuz potansiyelimizi yok etmekte, bizi kısıtlamakta ve bizi sınırlandırmaktalar...Şartlandırıldığınız şeyler siz değilsiniz...Siz şartlanmalarınızdan önce vardınız ve çok daha büyük bir potansiyele haizdiniz...Kim olduğunuzu, kim olduğumuzu unuttuk...Kendinize ne kadar yaklaşırsanız, o kadar huzur bulursunuz...
Önceki günkü 23 Nisan kutlamalarını anlatan çok fotoğraf vardır elbette...Anıtkabir’e gidenler...Meclis’e gitmeyen BDP’liler...Meclis’e giden generaller...Başörtülü eşleriyle bir ilki gerçekleştiren ve törenlere katılan Meclis Başkanı, Başbakan ve Bakanlar...Ne ki eğer 2012 23 Nisan’ını sinema diliyle anlatmak isteseniz, dün Hürriyet gazetesinin sürmanşetindeki fotoğrafı, filmin sonunda dondurur, castı üzerinden akıtırsınız...O fotoğrafta, bir kadının kocasına bir “şükran” bakışı vardır...Onunla gurur duymasının bakışlarına yansıyan resmi görünür...Emine Erdoğan’ın 23 Nisan resepsiyonunda, kocası Tayyip Erdoğan’a bakışını dikkatli bir şekilde süzün...O bakışta bir teşekkür, o bakışta bir gurur var...Kocasının kendisi için yaptıklarına duyduğu şükran ve o insanın kadını olmaktan kaynaklanan gurur...***Hayat çoğu zaman siyasi gözükse de esasen siyasi değildir...Çok daha fazlasıyla insanidir...Turgut Özal yıllar önce Mehmet Barlas’a şöyle dedi:“Semra’ya çok yükleniyorsun... O da sana çok kızıyor... Benim bir derdim yok... Fakat unutma, bir erkeğin karısıyla kavgalıysan, onunla uzun süreli dostluk yapman pek mümkün olmaz... Hayat böyle bir şeydir...”Mehmet Barlas bu sözü hiç unutmadı...Turgut Özal’dan duyduğu bu sözün aynısını, çok başka bir ortamda, çok başka bir zamanda, çok farklı ve çok etkin bir kişiye söyledi mi bilmem...Fakat yaşam “kadınlarına laf edilen erkeklerle hiçbir zaman doğru düzgün bir dostluk ilişkisi kurulamayacağını” çok başka yerlerde çok kere öğretti bana...Başörtüsünün kamusal alanda giyilip giyilmeyeceği, birçoğumuza uzunca bir süre “siyasi bir mesele” olarak geldi... ***Dünkü fotoğraf, “siyasi denilen meselelerin ne kadar insani olduğunu” gösteriyor...Türkiye’de içinde bulunduğum laik kesim, “Bir erkeğin karısının kıyafetinden dolayı kabul edilmediği bir ortamı, hiçbir zaman sindirememesinin altında siyaset değil, esasen insaniyet yattığını” nihayet anlıyor...Bu coğrafyada hiçbir erkek “eşinin tasvip görmediği” bir ortamı yaşam alanı kabul etmez...Tayyip Erdoğan için geçerli olan bu gerçek, İlker Başbuğ için de geçerlidir...Hepimiz için, bütün erkekler için geçerlidir...Siyasi sandığımız kavgaların arkasındaki insani boyutlara empati yaptığımızda hayat hepimiz için rahatlayacak ve kolaylaşacak...Emine Erdoğan’ın gözlerinin içine iyi bakın...Kocasına olan bakışlarının altındaki mesaj bunu anlatır...O bakışlarda her şeyi gösteriyorlar...Sonra Balbay’ın kızı Yağmur’a da bir bakıverin isterseniz...Babası için 23 Nisan’da okuduğu şiire...Onunla gurur duyduğunu söylemesine...Belki Balbay‘a da bir empati yapabilirsiniz...Kim bilir?..*****NİHAYET YAZ GELİYOR...Hayatımın en belki de en güzel yazını geçen yıl geçirdim...Çocuklarımla uzun zamandır beraber olmamıştım...Onlarla birlikte, İstanbul’a neredeyse hiç gelmeden elli günden fazla deniz kenarında kaldım...Yazılarımı oradan yazdım...Çocukların deniz kenarında, güneşle, havuzla ve denizle yaşadıkları mutluluğu bozmadım...Kendim ise, denizin dalgalarının hışırtısında, akşam piyanolarının huzurunda, yazılardan kopmayan bir sahil çocuğu hayatını kendime uygun gördüm...Fark ettim ki, 14-15 yaşımdan beri, doğru düzgün bir tatil yapmamışım...Yaz günlerini deniz kenarında, tatil havasının keyifli dinginliğinde geçirmemişim...Kafamı boşaltıp, yeni bir kışa kendimi hazırlamamışım...***Geçtiğimiz bütün bir kış, “Yazın yaptığım tatile dua ettim...”Onu yapmasaydım, bugünleri nasıl geçirirdim diye düşündüm durdum...Hayat bu coğrafyada, mutlu ve mesut yaşamaya müsait değil...Belki de onun için yaşadığımız bu Ortadoğu coğrafyası, hayatın zıtlıklarından oluşan mucizelere ve kendine has bir sihre ve gizeme sahip... Yaz gelecek diye çok içimden geçirdim...İlk kez 7-8 yıl önce Sabah gazetesinde yazarken, fark etmiştim yaz günlerinin hayatımda yaptığı değişiklikleri... ***Şöyle demiştim, 45 yaşında ilk kez “yaz”ı fark edişimi:“20 yaşımdan başlayarak 25 yıl her gün, her saat, her ay, her yaz, her bahar haberle geçen ömrüm gözümün önüne geliyor şimdi...Haberden bir gün kopmaya fırsat bulamayan yaz günleri, geceleri, denizde yüzerken bile kafamdan gitmeyen haber organizasyonları...Fark ediyorum ki haber yaptığım 25 yıl boyunca hiçbir “yaz”ı büyük bir özlemle karşılamamışım...Keyfini biraz çıkarsam da esasen hiçbir baharda yeniden doğmamışım... Çünkü kendimde değilmişim...Çünkü kendimi başka hayatları aktarmaya adamışım...Onu meslek yapmışım...”***Şükür ki şimdi kendimdeyim...Yazı büyük bir özlemle beklemekteyim...Kim bilir belki güzel bir yaz geçireceğiz...Çoluk çocuk bir nebze mutluluk ve keyif hissedeceğiz...Hayat 7-8 yıldır başka bir anlam kazandı benim için...Tenim baharı ve yazı tanıdı...Güneşi zaptetmeyi terk etti...Güneşle yaşamaya, güneşe günaydın demeye rağbet etti...‘Kalimera ilye kalimera...’ Şimdi bu şarkı daha bir güzel geliyor kulağıma...*****SİZE GELECEKLE İLGİLİ BİLGİ VERENLERE İNANMAYIN!..Yaşamın düzeni, bir dalganın hareketleri gibidir...En üst noktaya çıkışla, en alt noktaya iniş...Dün “Evrenin Sırları” kitabından alıntı yaptığım Ahmet Hulusi, “Bu gerçeği bilen birisi, karşısındakileri rahatlıkla etkisi altına alabilir” diyor...“Örneğin işi iyi gitmekte olana, yapamayacağı bir şeyi teklif eder...Nasıl olsa hayatın içinde iyilik kötülüğü takip edecektir...O kişi o teklifi yerine getiremeyince, ‘İşte bak benim dediğimi yapmadın, neticede başına bu geldi’ diyecektir...Başa gelen kötülüğü, kendisine rağmen yapılan işe bağlayacaktır...Kendisini bu yolla şartlandırarak etkisi altına alacaktır...Öte yanda, kötü durumda olana, ‘Sabret, iyi günler yakın, başına yakında iyi bir iş gelecek’ diyerek çıkış noktasına işaret edecektir...O noktanın gelişi zaten gidişatın doğal seyridir...O nokta geldiğinde, onu kendisinin ona ulaştırdığını düşündürtecek ve şartlandıracaktır...Böylece onu kendisine bağlayacaktır...İnsanları, belirli kişilerin kendilerine bağlamalarının en geçerli noktası, o kişinin kendisini her yaptığı işin bir hikmete bağlı olarak ortaya çıktığına inandırabilmektir...Zaten buna inandığında insan, eliyle kendini teslim etmiş demektir...Çeşitli yollarla gerçeğe dair aldıkları bilgileri, sırf insanları istismar ederek yaşamak için kullananlar vardır...”***Yaşamınızda iyi ve kötü olaylar bir dalganın çizdiği daire gibi arka arkaya gelecek ve siz bunları yaşayarak, alacağınız ibretlerle kendinizi geliştireceksiniz...Mümkün olduğunca olayın bir tarafı gibi değil, bir gözlemcisi olarak kalarak...Kendinizi ve maddeyi çok fazla ciddiye almayın...Su buhar olduğunda hiç görünmediğini aklınızdan çıkarmayın... Buhar bulut olduğunda da “beyaz” dışında elle tutulur bir şey olmadığını hatırlayın...Elle tutulamayan buharın ve bulutun, nasıl bir anda yeniden yağmur ve kar olarak su yani madde haline geldiğini düşünün...Her görmediğiniz şeyin aslında yok olduğunu sanma vehmine kapılmayın...Her gördüğünüzün de gördüğünüzden ibaret olduğunu zannına elbette...İyi okumalar...
Mehmet Ağar‘ın yatacağı cezaevi ve cezaevindeki koğuşu, silahlı bir saldırıya uğramaması için, ince eleniyor sık dokunuyor...Homurdanmalar duyuyorum...“Cezaevinde ve tutukevinde onbinlerce tutuklu ve hükümlü zor koşullarda, yaşarken Mehmet Ağar’a bu ihtimam niye” şeklinde serzenişler duyuyorum...Oysa Mehmet Ağar’a hazırlanan cezaevi örneği, Adalet Bakanlığı için çok mükemmel bir örnek...Herkes için özel cezaevi hazırlanması gerekmiyor elbette...Fakat bütün tutuklu ve hükümlülere bu arada, tıpkı Ağar gibi devletin tepesinde görev yapan diğer kişilere de Mehmet Ağar’a gösterilen ihtimam gösterilirse adalet duygusu örselenmez...***Devlet hükümlü ve tutuklularına “Mehmet Ağar’a gösterdiği özeni gösterirse”, insanların adalet duygusu perçinlenir...Hükümlü ve tutuklu olsalar da, ülke ve devlet tarafından dışlanmadıklarını düşünür, yaşama dört elle sarılırlar...Çocuklarıyla haftada 10 dakika telefonda görüşebilen tutuklular, eğer telefonları kesilmez, kurallar biraz daha genişletilip yavrularıyla biraz daha fazla özlem giderebilirlerse, ailelerinden uzakta bırakılmış duygusunu yaşamazlar...Bu zor günler, yaşayan kuşakları yeterince acıya garketmekteler...En azından çocuklarımız ve gelecek kuşaklar bu ızdıraplardan muaf tutulabilirler...*****BABASININ YÜKLEDİĞİ SUÇLULUK DUYGUSUNUN ALTINDA EZİLEN EFSANEVİ ŞARKICI JOHNNY CASH...Eğer Digitürk’teki ‘Biyografi kuşağı’ filmleri kaçırıyorsanız, çok şey kaçırıyorsunuz...Amerikan Country ve Rock müziğinin efsanevi ismi Johnny Cash’i, hepsi hepsi Bob Dylan’la arkadaşlığından, daima siyah giyinmesinden ve ‘acayip grubuyla’ hapishane konserlerinden tanırdım...Doğrusu “uyuşturucuya mebzul miktarda bulaştığını” bildiğim bu efsanenin, yaşamının derinliklerinde “kendisini uyuşturucu batağına saplandıran, ölümlerin kıyısından geçirten” bir baba figürünün olduğundan bihaberdim...16 yaşında testereden ölen erkek kardeşini gören babası, “eğer birisi ölecekse mükemmel bir çocuk olan kardeşin değil, senin ölmen gerekiyordu” diyor...Onu her zaman yargılayan, derin suçluluklara mazhar bırakan bir babası var...Babasının üzerinde yarattığı suçluluğun korkunç yüküyle, hayatını sürdürmek zorunda olduğu gerçeğini yakınları dışında kimse bilmiyor...***“Walk The Line” filmindeki hayatını ölmeden önce kendisi yazmış...İkinci karısı June Carter hayatını uyuşturucu bataklığından kurtarıyor Johnny Cash’in...Onunla evlenebilmek için, onlarca defa evlenme teklif ediyor...Genç kadın neyle karşılaşacağını bildiğinden, evlenme teklifini kabul etmiyor, fakat Johnny’nin yanından da ayrılmıyor... Turnelerde, babasının anlayışsızlıklarında kendini traktörle nehire attığı günlerde, hep yanında ona manevi destek oluyor...Johnny Cash genç kadını ikna ederek evlenemeyeceğini anlayınca, bir konseri esnasında genç kadın sahnede, “evet” diyene kadar ona evlenme teklif ediyor...“Evet” cevabını alınca rahatlayıp konsere devam ediyor...Evlendikten sonra ölene kadar 30 yıldan fazla bir süre evli kalıyorlar...Çocuk yetiştiriyorlar...Johnny konserlerine ve kariyerine “uyuşturucusuz” devam ediyor...Karısı ölünce, beş ay sonra dayanamayıp kendi de ölüveriyor Johnny...Arkasında muhteşem bir kariyer, uyuşturucunun ve ölümün kıyısından geçmiş bir yaşam, yetiştirilmiş bir çocuk ve hayat hikayesini anlatan bir film bırakarak...En fazla satanlar listesinde bir ara Beatles’i bile geçen, kırılması güç bir tarihi rekoru arkasında birakarak...***Uyuşturucuyla boğuştuğu günlerde, göl kenarında aldığı evde babası, sevgilisi ve ilk karısından olan çocuklarıyla geçirdiği bir Noel yemeği var Johnny Cash’in...Babası uyuşturucuya olan bağımlılığını, rock starlığını, kinayeli bir şekilde eleştirince, traktörüyle kendisini göle atmaya intihar etmeye çalışıyor...Efsanelerin arkasındaki trajedilerin, çarpıcı sahnesi o sahne...*****ÖLÜM“Doğu mistisizmiyle, Batı maddeciliği arasında kaldığından “insan”ın farklılıklardan geçerek tekamül ve gelişmesi için büyük fırsatlar yaratan, Ortadoğu’ya özgü derin hesaplaşmalar yaşıyoruz uzun bir süredir...Bu coğrafyada insanların düşünce sistematiği Doğu’nun mistisizmi ile Batı’nın maddeciliği arısında sıkışıp kalıyor...Sert toplumsal hesaplaşmalar inanılmaz bir kozmik laboratuvar görevi görüyor...Bütün dinlerin bu coğrafyadan çıkması elbette bir tesadüf değil...***Pazar günü, üç yaşına gelen çocuklarım “oyun salonunda keyifli keyifli oynarlarken”, Pazar okumalarımı Ahmet Hulusi’nin Evrensel Sırlar kitabı üzerine yoğunlaştırdım... Okurken hep yaşamı düşündüğümüzü, nice zamandır “ölüm” üzerine beynimizi açacak derin ve felsefi yaklaşımlara değinmediğimizi fark ettim...“Ölüm dediğiniz hal, insanın biyolojik bedeniyle olan bağının kopmasıdır...” diyor Ahmet Hulusi...“Dolayısıyla o diğer insanlar için yok oldu hükmünü alır... Bu yüzden de ölüm yok ediliş olarak kabul edilir...Ancak işin içyüzünü bilmeyenler, ölmüş bulunanların, ilerde bir zamanda dirileceklerini, yani yeniden varolacaklarını sanırlar...” diye devam ediyor...“Oysa biyolojik bedenin kullanım dışı kalmasıyla kişi, biyolojik bedenlilere göre ‘yok olur’...Bedenli insanlara kıyasla ‘yok’ hükmünü alması, gerçekten onun ‘yok’ olması demek değildir...”***“Ölüm dediğiniz hal sonrası, insan mecburi yaşama girer...Ölüm ötesinde insanlar, dünyada edindikleri bilgiler, şartlanmaları ve kendilerini tanıyabilmeleri ölçüsünde, otomatik davranışları ortaya koyarlar...Aynen uykuda gördükleri rüyada meydana geldiği gibi...Zevkler ve acılar, bu otomatik davranışların doğal sonucu olarak duyulur...Eğer insan kendini tanımış, kendindeki güçleri idrak etmiş ve bunları değerlendirmesini öğrenmişse, karşılaştığı durumlarda otomatik olarak bu kuvvetlerini kullanarak her şeyin üstesinden gelir ve bu da ona doğal olarak bir zevk verir...İşte o zaman hayatı sembolik bir ifade ile ‘Cennet hayatı’ şeklinde tanımlanabilir...***Ancak insan şu hayat içinde kendini tanıyamamış, kendinde mevcut kuvvetleri bilememiş, ‘şartlanmalardan doğan değer yargılarıyla’ yoğrulup, öz cevherini bu yolda boşa harcamışsa, ölümden sonraki hayatta da her şeyi bu ölçüler içinde karşılayacağı için, yaşamı devamlı kendisine ters gelen olaylarla karşılaşarak geçer...Bu yüzden de sürekli acı çeker...”Bu sembolik ifadesiyle kendisi için Cehennem hayatı olur...”***Pazar günü çocuklar mutluluk içinde oynarlarken, yüzümü güneşe verdim, kitabın sayfalarının derinliklerinde kendimi kaybettim...“Ölüm“ü ve sonrasını düşündüm, uzun zamandan beri ilk kez...Günlük bireysel savaşların çok ötelerinde, evrenin ve ruh dünyasının kozmik odalarında gezindim...Pazar günü, güneşin ısıttığı tenimin altında; ruhumu dinginliğe ve huzura teslim ettim...Çocuklar keyifle oynamaktaydılar...
Sonunda “Memleketim” de gitti işte...“Havasından suyundan” dem vuran memleketin,“Taşına toprağına bin can feda dostuna” diyen,“Yunus’una Emrah’a bütün alem kurban benim yurduma” diye haykıran kadın da gidiverdi işte...“Memleketim” gitti..Mevlana’dan dost arayan, onunla yeniden doğan kadın gitti...Deryalar gitti, Beyaz Türk kadın gitti...***O gece onun “Memleketim” şarkısıyla Ahmet Kaya’yı linç edilmekten kurtarmaya çalışmıştık...Otuz sanatçı onun güzelim şarkısını seslendirmişti sahneden...Dün twitter’a o sahnenin görüntülerini koydum...O geceyi geçiştirmek fayda etmedi, sonraki psikolojik savaşları, servis edilen sahte haritaları engelleyemedik, Ahmet Kaya da öldü gitti...Onun şarkısı, o geceki linci engellemeyi başarmıştı bir nebze...“Memleketim” de gitti...Beyaz Türk bir “caz sanatçısı”, hayatı Yunus’un Emrah’ın, Mevlana’nın kardeşliğinde gören bir “memleket” sevdalısı, pek de alışık olmadığı bir “memleket fotoğrafına bakarak” gidiverdi bu ülkeden...“Memleketim” de gitti...Bugün “ağlamak gelmektedir içimden...” *****ANNELERİNİN KIZLARI...Aslında biliyorum ki, kız çocuk için esasen baba önemlidir...Erkeklerle ilişkilerini o baba belirlemektedir...İlk erkek deneyimini babadan almaktadır...Baba modelindeki eksiklik, erkeklerle eksik hayatlara zemin hazırlamaktadır...Baba modelindeki mükemmellik, hayata mutluluk katmaktadır...Kızlar için babaları, her şeyden önemli olmaktadır...Öyle olmasına öyledir ama, esasen önemli bir gerçek de annedir...Baba erkeklerle ilişkilerini belirlese de, anne kadının geleceğini belirlemektedir...Her genç kadın annesine kızsa da bir süre sonra annesine benzemektedir...Baba erkeklere bakışını etkilese de, anne hayata bakışını belirlemektedir...Erkeği paylaşma konusunda tartışma çıksa da, sonraları hayatlardaki paralellikler önem kazanmaktadır...Yeni erkeğin hayata girmesiyle, anne-kız ittifakı kurulmaktadır.Kıskançlıklar son bulmaktadır...Nihai ittifak sağlanmaktadır...Genç kızlıkta anneyle başlayan sırdaşlık, genç kadınlıkta artık tartışılmaz ortaklıktır.Genç kadın anneden feyz almaktadır.Erkeği ile ilişkilerinde en önemli sırdaşıdır...Hocası artık annesidir...Stratejiler birlikte belirlenir...Adamı elde tutacak taktikler iki koldan yürütülür...Anneyle kızın arasına girmek artık mümkün değildir...Erkek kızına iyi davrandıkça ancak, anne tarafından sevilecektir...Aksi halde, durum kötüleşecektir...Babanın yaşlanması ya da hayattan göçmesi anne ile kızı iyice yakınlaştırır...Genç kızın çokça kendisine uygun bulduğu rol model annede vuku bulur...Genç kadın çocuğunu yetiştirirken, annenin onayına başvurur.Kocasıyla ilişkilerinde, annenin rehberliğine sığınır...Erkeği elde ve evde tutma becerilerinde, annenin kılavuzluğu esastır...Kocayla çıkan sorunlarda anne arabulucudur...Anneyi ikna eden erkek her zaman kızını ikna edemez...Ama anneyi ikna edemeyen erkek kızını hiçbir zaman ikna edemez...Genç kadın anne onayıyla her işini yapmaz...Ama anne onaysız hiçbir işini yapmaz...Bir yaştan sonra bu durum hiçbir şekilde değişmez...Anneleri ile genç ve orta yaşlı kadınlar arasında müthiş bağlar vardır...Yaş ilerledikçe bu bağlar, kalınlaşarak halatlaşır...Yıllanmış kocalar, yıllar sonra eşlerinin annelerine ne kadar benzediklerini fark ederler...Büyük sorun yaşamıyorlarsa, durumu kabullenirler...Arada aşk ve sevgi bitmişse söylenirler...“Anasına bak kızını al” tekerlemesini tekerlerler...“Ah aptal kafam” diye kafa ütülerler...Her halükarda anneyle kız arasındaki müthiş benzerliği geç de olsa fark ederler...Anne ve kız bir süre sonra birbirlerine çok benzerler...Aynı olaylara aynı tepkileri verirler...Kızlar annelerine düşkün, kızların kocaları da kızların annelerine düşkündür...Erkek içten içe bilir ki, anneyle kurulamayacak bir düzen eşle zaten kurulamayacaktır.Akorttaki tek bir bozukluk, eşle bütün akortları bozacaktır...Eşinin annesine karşı çıkarak, kendisinin yanında olması asla mümkün olmayacaktır...Eşi ve annesi hayatın içinde tartışılmaz ortaktır...Kan ve kader birliği etmişlerdir...Genç kızlar, ilk yıllarda babalarına karşı paylaştıkları anneleriyle rekabet ederler...Sonra kendi erkeklerini buldukça, anneyle ortaklığa girişirler. Bir süre sonra erkek yönetmede, annenin kılavuzluğunu önemserler...Hayatı annenin doğrularına göre şekillendirirler...Bir süre sonra anne olduklarında zaten kendi annelerine benzerler...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜRAHATLAYIP EĞLENDİKÇE Mİ MUTLU OLURUZ?..“Rahatlayıp eğlendikçe, gerçek mutluluğu tecrübe etme şansımızın daha da arttığı düşünülebilir... Ancak mutluluğun anahtarı tek bir kelimeyle ifade edilebilir:‘Kazanım’Başarı, sizin için önemli olan kazanımların artan bir şekilde devam etmesidir...Her zaman istediğimiz hayatları kurmak, tatmin ve eğlence duygusunu da beraberinde getirir...Bütün mesele harika şeyler başarırken eğlenebilmektir...Robin Sharma...”***“Kişisel kazanım” olmadan mutlu olamazsınız...Mesele kişisel kazanımdan ne anladığınızdır...Kazanımdan kendinizi, yeteneklerinizi, hayata verdiğiniz katkıyı anlıyorsanız, vererek, iyilik yaparak, insanların hayatını kolaylaştırarak bir değer yaratıyorsanız, “kazanım”larınız sizin için tatmin edici olmanın ötesinde, eğlendirici olacak...Kişisel kazanım mutluluk getirir...Fakat kişisel kazanım sadece para kazanmak değildir...Kendinizi geliştirdiğiniz, hayata değer kattığınız, değer kazandığınız her kazanım sizi geliştiricidir ve hayatın amacıdır...***Bu hayata gelişmek, yeteneklerimizi geliştirmek, öngörülerimizi açmak, ruhsal ve duygusal tekamülümüzü sağlamak amacıyla geliyoruz...Bu yönde “evrenin değerlerini yok etmeden” geliştirdiğimiz her özelliğimiz, kişisel kazanımımızdır...Hayat bir mühendisliktir...Sadece işinde başarı kazananlar başarılı sayılmazlar...Sadece zengin olanlar başarılı değildirler...Yaşam geldiğiniz noktayla, bu dünyadan göçtüğünüz nokta arasında yaptıklarınız, kattığınız değerler, hayata ve insanlara verdiğiniz güzelliklerle ölçülür...***Başarılı şeylerin değil, değerli şeylerin peşinde koşun...O zaman kişisel tatmini sağlamaya yönelik bir mutlulukla karşılaşırsınız...Hayata katkı sağlarken, almaktan değil vermekten mutlu olurken, yaşamın sizin için çok eğleneceli olabileceğini de fark edeceksiniz...Sadece vererek mutlu olmayı deneyin...Karşılığında büyük bir mutluluk ve keyif alacaksınız hayattan...
Evlilik töreninin yapıldığı Paris’teki o küçük odayı dün gibi hatırlıyorum...Hülya’yla Kaya evleniyorlardı...Büyükelçilikteki o küçük odada nikah kimselerden habersiz kıyıldı...Türkiye’ye haberi geçip, Cannes’daki tatilime geri dönecektim...Büyükelçinin rezidansında kanapeler ve şampanyalar servis ediliyordu, Türkiye’den gelen birkaç kişiye...“Evlilik haberini” telefonla bildirdim...28 Şubat’ı izleyen 1997 yazına ait bir gündü ve Paris’te kimsecikler yoktu...Dün Habertürk’ün internet sitesinin başındaki meslektaşım Gülin Yıldırımkaya ile sevgili Serdar Ali Çeliker’in Paris’teki evliliklerini görünce, on beş yıl önceki o gün gözümün önüne geldi... Gülin’le Serdar da, bir süredir devam eden aşklarını, Paris’in romantik esansında evliliğe taşıdılar...Bir aşk şehridir Paris...Deli aşkların delicesine yaşandığı bir aşk şehri...Bir yalnızlık şehridir aynı zamanda Paris...Yalnız başına öksüz ve yalın bir romantizmin yaşandığı...Yanınızda birinin olmamasını, birinin olmasına tercih edersiniz bazen o şehirde...***Paris...Baharın en güzel günlerini yaşıyordur şimdi...Kafelerde dışarıya atılan masalar güneş görmektedir...Cıvıl cıvıldır Saint Germain...Kim bilir nasıl kaynıyordur şimdi Montparnasse?..Sacré Coeur’de turistler resim yaptırmaktadırlar...Güneşli havada genç ressamlar, Montmartre’ı kapatırlar...Kara kalem portre çalışırlar...Hangi aşkı, hangi hüznü, hangi mutluluğu, hangi sözü, hangi yalnızlığı, hangi kırıklığı, öpüşmeyi, sevişmeyi, hangi kadını, hangi hayatı hatırlamalıyım ki şimdi?..Monmartre’ın merdivenli sokaklarında dolaşan Kaldırım Serçesi Edith Piaf mı yoksa?..Onun ölümsüz şarkısı Padam Padam‘ı mı?..Galiba onu;***“Gece gündüz bana musallat olan bu müzik?..Bu müzik bugün doğmadı...Bu müzik benim geldiğim kadar uzaklardan geliyor...Yüz bin müzisyen tarafından sürüklenerek...Bu müzik bir gün delirtecek beni...Yüz defa sormak istedim?..Niye?.. Ama benim sözümü kestiHep benden önce konuşuyor...Ve onun sesi, kapatıyor sesimi...Padam padam padam...Koşarak geliyor ardımdan...Hatırla diyerek bana...Padam padam padam,Parmağını sallayarak beni azarlayan bir müzik bu...Ve sürükleniyorum kendi ardımdanKomik bir hata gibi...***Bu müzik var ya; her şeyi ezbere biliyor...Diyor ki hatırla yaşadığın aşkları...Hatırla çünkü senin sıran geldi...Ağlamaman için sebep yok...Kollarında hatıralarınla...Bense yeniden görüyorum geride kalanları...Yirmi yılım vuruyor davullara...Görüyorum davranışların birbirine vuruşunu...Aşkların bütün komedisini...Daima sürecek bu müzikte...Padam, padam, padamSeni seviyorum demeler 14 Temmuz’larda...Ucuza alınmış ‘daimalar’...Güzelce paketlenmiş “ister misin”ler...ve sokağın köşesinde bulunabilecek her şey...Beni tanıyan bu müzikte...***Dinleyin bu müziğin bana yaptırdığı şu çılgın kavgayı...Sanki bütün geçmişim geçit yapıyor şimdi...Kederleri saklamak lazım, sonrası için...Kederlerimin hepsi bir notasında bu müziğin...Tahta bir kalp gibi çarpan bu müziğin...”*****SİZ BEYNİ KİLİTLİ BİR İNSAN MISINIZ?..Hiç beyninizin kilitli olduğunu düşündünüz mü?.. Hiç kilitli beyninizin geçmiş bir düşünce dolayısıyla kilidinin hiç açılamadığını ve muhtemelen kilitli olarak ölüp gideceğinizi düşündünüz mü?..Bugün size Ahmet Hulusi‘nin çok önemli bulduğum bir metninin bazı bölümlerini aktaracağım...KİLİTLENMİŞ OLMAK VE KENDİ KENDİNİ KİLİTLEMEK!“Anlayamıyorum...Okuyorum okuyorum bir türlü yerli yerine oturmuyor!.. Tam anladım derken bir bakıyorum hiçbir şey anlamamışım!”Niye böyle oluyor?Geçmişte bir zaman, kendi beynini kendi elleriyle kilitlemiş!..Farkında değil geçmiş bir zaman içinde nasıl bir komutla kendi beyninin kilitlediğinin!Kesinlikle bilin ki, başkasına zannıyla ne yapıyorsak, gerçekte kendi kendimize yapıyoruz; ve kendi yaptıklarımızın da sonuçlarını yaşıyoruz! “Herkes elleriyle yaptıklarının sonuçlarını yaşar!” uyarısı da işte buna işaret ediyor!Geçmişte bir zaman içinde... Belki gençlikte veya yeni yetmelikte, bir hüküm veriyorsunuz: “Bu konu şöyledir” ya da “Bu, bu kadardır”, diye...Böylece, beyin o konuda kendi kendini kilitliyor! Bundan sonra, o hükme ters gelen ne kadar yeni gelişme olursa olsun, beyniniz onları görmüyor ve değerlendirmeye almıyor!***Bir kitap, bir kişi, ya da bir konu... Dinî veya toplumsal; fark etmiyor!..Bu sebeptendir ki, kim, ne zaman neyi reddetmiş veya inkâr etmişse, artık geri dönüşü olmuyor kolay kolay!Hiç mi?Hayır!Eğer, yaptığının yanlış olduğunu kesin bir şekilde fark etmişsen; bunun düzelmesi için çok kuvvetli olarak o konuyu tekrar ele almışsan; yapacağın çalışmalar ile yeniden o alanı araştırma ve sorgulamaya sokup kilitlenmeyi çözme imkânına sahipsin!..Fakat bu da elbette, o konudaki hükmünün kesinlikle yanlış olduğunu kavramana bağlı...Aksi takdirde, beyin, geçmişte aldığı o komutun gereğini ölene kadar koruyor; sen de gözünün ya da basiretinin önündeki o gerçeği algılayamadan bu dünyadan çekip gidiyorsun!..***Her an her yeniye mutlak olarak açık olmak, işin başlangıcı...Sorgulayıcı olmak; araştırmacı olmak; asla mevcut veritabanınla kendini kayıtlamamak ve sınırlamamak!..“Dün bu konuda böyle denmiş ama başka türlü de olabilir mi acaba” diyerek; yeni karşılaştığın her olayı veya fikri yeniden değerlendirmeye tutmak, kişinin beyin kilitlenmelerine karşı emniyet supabı!..Toplumların çok büyük bir kısmı, daha genç yaşlarda kilitlenmiş beyinlerle yaşamlarını sürdürdükleri için, yaşamdaki sürekli yeni açılımları fark edemiyorlar!..Toplumsal şartlandırmalar, beyin kilitlenmelerinin en büyük oluşturucusu!Daha çok küçük yaşlarda başlayarak, beyinler pek çok konuda kilitlenmeye başlıyor!Bir vesile ile bir şeyin orada olmayacağı yolunda bir fikir oluşmuşsa sizde; artık o şey orada gözünüzün önünde olsa bile onu göremezsiniz! Sanki kör olmuşunuzdur!Bu bireysel beyinlerde oluşan blokaj körlüğü, bazen toplumsal körlük şeklinde de açığa çıkar...***Görünmezlerin, bilinmezlerin önündeki perde, çoğu zaman bizdeki bu kilitlenmelerin oluşturduğu blokajlardır! Bazen de, bizdeki bu kilitlenmeleri bilenlerin, o perdeleri kullanmalarıdır...Kişinin eline aldığını veya karşısındakini “OKU”yabilmesi için ilk şart, geçmiş tüm veri birikimini bir yana koyarak, onlara dayalı değerlendirmelerini devreye sokmayarak, tamamen objektif, yorumsuz olmasıdır.İş, elindeki metinde veya karşısında anlatanda, işaret yollu, misal veya mecaz yollu dillendirmelere dikkat etmesi şarttır!Önemli şart... Kesinlikle, “ben bunu zaten biliyorum, duymuştum-okumuştum” önyargısından uzak durup, asla peşin hükümlü olarak konu hakkında hüküm vermemektir!***Ola ki, o anda sizde o konuda yeterli açıklık oluşmadı... Bu defa o konuyu sakın inkâr veya reddetmeyin... Hüküm vermeden, değerlendirme işini zamana bırakın... Zira, ya o konuda yeterli veritabanınız olmadığı için o konuyu anlayamamışsınızdır; ya da daha önceden o konuda vermiş olduğunuz bir hükümle beyninizi kilitlemişsinizdir! Bu durumda yapılacak en iyi iş, kendinizi o konuya sürekli açık tutmak olacaktır.***Bilelim ki, verdiğimiz hükümlerin neredeyse pek çoğu, bizim, sonsuz evrensel gerçeklik içinde sayısız sırdan mahrum kalmamıza yol açan, en önemli faktör olmaktadır.Düşünce dünyamızı oluşturan kozamız, çoğu zaman evrensel araç olarak bizi sonsuz yeniliklere taşımak yerine; düşünsel hücremiz şeklinde hapishanemiz olmaktadır!..Düşünün, evrende ve Dünya’da, her şey, her an yenilenmektedir!..Siz siz olun, beyninizdeki kilitlerinizden kurtulmaya bakın...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜAslında insanlar seni hayal kırıklığına uğratmıyor...Sadece sen yanlış insanlar üzerinde hayal kuruyorsun...Montaigne...