O sabah kalkıp çocukları annelerinden almaya gitmek için arabaya bindiğimde gözlerime inanamamıştım...
“Hafta sonu değil... Ne acayip bir trafik bu?..” diye kendi kendime söyleniyordum...
“Güneş açtı da mı böyle oldu, herkes sokaklara fırladı” diye içimden geçiriyor, felaket trafikte, eve nasıl döneceğimin hesaplarını yapıyordum...
Aniden aklıma geldi ki, kalabalığın nedeni 23 Nisan’dır...
Tatildir ve herkes çoluğunu çocuğunu, deniz kenarına, parklara, kafelere, restoranlara götürmektedir...
İçim cız etti, bizimkiler de oynasınlar istedim...
“Ben de çocukları parka götüreyim... Oynasınlar eğlensinler, onlar da...” diye içimden geçiriverdim...
Bir curcunanın ortasında, çocukların oyunlarını uzaktan seyrettim, onların farkında olmadıkları bayramın, bayram gibi geçmesi için mütevazı katkılarımı esirgemedim...
Ne kadar uzun bir zamandır, 23 Nisan’ların “büyükler için taşıdığı anlamlardan kutluyorduk...” ki bizler...
Sivil irade, egemenlik kayıtsız şartsız milletin, Meclis’in üstünlüğü vesaire...
Oysa çocuklar parkta oynarken, onların 23 Nisan’ını, çocukların penceresinden izlemek “nasip” oldu bana...
Çocuklarını parka getiren babalarını, annelerini gördüm orada...
Çocukları gördüm kaydıraklara çıkarken, annelerine babalarına bakarken gururla...
Minik yürekler, kaydırakta nasıl kaydıklarını, salıncakta nasıl güzel sallandıklarını, annelerine babalarına göstererek yaşamın ilk özgüvenini deneyimlemekteydiler...
O sırada tutuklu ve mahkumların; anne, babaları dört duvar arasında olan çocuklarını düşündüm...
Onların 23 Nisan’da ne yaptıklarını hissetmeye çalıştım...
Elbette tutuklu ve mahkumluğa elden bir şey gelmeyebilir...
Fakat anne babalarından dolayı çocukların tutuklu ve mahkum kalmalarına, gönül elvermeyecektir...
Annelerin ve babaların mahkumiyeti “çocukları mahkum etmemelidir...”
Babaların ve annelerin tutuklu halleri, “o çocuk yürekleri tutuklu hale getirmemelidir...”
Çocuklar anne babalarından mülhem tutuklanmamalıdır...
23 Nisan’ların büyük anlamları, ulvi amaçları var...
Sivil irade mutlaka çok önemli...
Tabiidir ki, egmeneliğin kayıtsız şartsız milletin ve Meclis’in elinde olması zaruri...
Ancak sonuçta, tüm bunlardan maada, 23 Nisan çocuklara sonuçta armağan edilmiş bir bayram...
Çocukların bayramına biraz da sadece çocuklar açısından bakmak faydalı...
Çocuklar anneleri ve babalarıyla birlikte tutuklu gibi yaşamamalı...
Onlardan ırak, uzun günler gecelere yatmamalı...
Çocuklar tutuklu ve mahkum anne babalarından uzak kalmamalı...
Onların sevgisinden mahrum kalarak, hayata hazırlanmamalı...
Daha fazla görebilecekleri, daha fazla muhabbet edebilecekleri, daha fazla sevecekleri, sarılabilecekleri bir sıcaklığa kavuşmalı...
Mahkum ve tutuklu çocukları anne babalarıyla hasret giderebilmeli...
Sonuçta 23 Nisan çocuklara armağan edilmiş bir bayram...
23 Nisan’da çocuklar tutuklu kalmamalı!..
ERKEĞİN TRAVMATİK AŞKLARI
“Arkadaşım değil aşkımsın” yazılarını yazdığımda sordular ki,
“Her şeyi mi kadınlar belirler?”
Kadın-erkek ilişkilerinde “Erkekler hep edilgen midir?..” arkadaşlık mı olacak beraberlik mi olacak hep kadınlar mı karar verir?.. Evet...
Erkeğin cinsel önyargıları, ilişkileri kadınınin inisiyatifine bırakır... ki de bırakır...
Maazallah erkeğin inisiyatifine kalan bir ilişkiler dünyası yaşanmaz olur...
Hayat tamamen karışır... anlamsızlaşır... Beraberliklerin ve arkadaşlıkların belirlenmesi kadının inisiyatifinde olsa da, aşkın belirlenmesi sadece kadının inisiyatifinde değildir...
Erkeklerin daha zeki olduklarını düşünen kadınlar, her erkeği kendilerine aşık edeceklerini de düşünür...
Oysa ne kadar üreme organının pusulasıyla hareket ederse etsin, erkek aşkının kim olacağını kadının inisiyatifine bırakmaz...
Kendisiyle hangi kadın isterse beraber olmaya hevesli erkek, konu aşk oldu mu, orada bir durmaya heveslidir...
Kadınını seçme konusunda çok titizdir... herkesi kendisine çok özel olarak kabul etmeme eğilimindedir...
Seçtiği anda da, sorunlar çıkmaya başlar...erkek şartlanmaları, birçok durumda birbiriyle çelişik, anlamsız, patolojik ve zaman zaman da travmatiktir...
Erkek özel seçtiği kadını kendisinin olarak görür...
Onun artık sahibidir...
Ona kem gözlerle bakılması, kendisinin olan bir şeye kem gözlerle bakılması anlamına gelir...
Bu durumda devreye kendisi girecektir... Ancak mesele sadece bu olsa iyidir...
Kadına sahip olan erkek bir süre sonra rahat durmayacaktır...
Başka kadınlara da gözü kayacaktır...
Kayan gözler yeni beraberliklere yelken açacaktır...sorun tam da burada çıkacaktır... Kendisi başkasıyla beraber olurken, sahip olduğu kadını sahiplenmeye devam edecektir...
Bu durum marazi bir durumdur...
Bir kız arkadaşım, bana boşanmak üzere olduğu ve ayrı yaşadığı kocasından nasıl dayak yediğini anlatıyordu:
Genç kadının gittikleri bir gece kulübünde üzerinde seksi sayılabilecek bir kıyafet vardı... Yanında da bir kız ve bir erkek iki normal arkadaş...
Genç kadın, geceyi tamamlayıp evine dönüyor...
Yatak odasına girdiği anda bir sesle irkiliyor...
Hırsız olduğunu sanarak korkuya kapılıyor... O sırada, ayrı yaşadıkları, ancak evin anahtarına da sahip olan kocasını görüyor...
Kocası cinnet geçirir bir vaziyette, kadına saldırıyor...
Kocanın arkadaşları, genç kadının gece kulübünde eğlendiği görüntüleri, cep telefonu fotoğraflarıyla adama göndermişlerdir... Adam bir taraftan vurmakta, bir taraftan sormaktadır: “Kim bu yanındaki adam?..”
Erkek aşkları çoğu zaman patolojiktir...
Kadına sahiplenme travmatiktir...
Boşanmak üzere olduğu karısına hesap sorarak dayak atmak acizliktir...
Hem boşanmaktadır, hem de sen kimle ne yapıyorsun diye dayak atmaktadır.
Aslında ayılık gibi görünse de sadece ayılık değildir... zavallılık da barındırmaktadır...
Bu boşanmakta olduğu karısına karşı duyduğu, aşk değildir...
Sevgi de değildir...
Hastalıklı bir sahiplenme, patolojik bir karşı durma söz konusudur...
Aslında birçok kadın erkeğin ruhundaki bu patolojik ve travmatik çelişkiyi bilir...
İntikam almak isteyenler onu kullanır...
Erkeği fitil etme ve zıvanadan çıkarma fitilleri, böyle anlarda ateşlenir...
Zavallılığın ve çaresizliğin baki olduğu, böyle durumlarda tescillenir...
Kadın erkeği çıldırtamıyorsa, o zaman anlar ki erkek kaybedilmektedir...
GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ
BİZ KİM OLDUĞUMUZU UNUTTUK...
“Yeni doğmuş bebekler, mükemmelliği ve hepimiz için geri dönülmesi görev sayılan varlık durumunu temsil ederler...
Doğduğumuz anda, korkusuz, saf, sevgi dolu, masum ve sınırsız bir bilgelik, sınır tanımayan bir potansiyele sahip ve evreni yaratan görünmeyen elle aramızda güzel bir bağ vardı...
Bugün bu gezegende yaşayan pek çoğumuz, ihtimallere korkusuzca yürüyebildiğimiz, yıldızlara uzandığımız ve başlangıçtaki durumumuz olan esas benliklerimizle aramızdaki bağı kaybettik...
Kim olduğumuzu unuttuk...
Robin sharma...”
Hayattaki bütün şartlanmalar, bizi kısıtlar...
Ne kadar az şartlanırsanız, o kadar çok özgür olur, özgür kalırsınız...
Hayatımız beşeri şartlanmalara uğrayarak, kendimizi ve özgür yeteneklerimizi kısıtlayarak geçer...
İnsanın özüne doğru çıktığı yolculuk, beşeri şartlanmalarından kurtulmaya başlamasıyla gerçekleşir...
Bütün değer yargılarınızı oluşturan şartlanmalardan, teker teker kurtulmayı düşünmedikçe, kendi özümüzü, ruhumuzu ve benliğimizi ortaya çıkartamayız...
Elbette Ahmet Hulusi’nin dediği gibi, “sizden kimse bütün beşeri şartlanmalarınızdan kurtulup, çevrede deli muamelesi görmenizi” beklemiyor...
Çünkü o durum da sizin özünüzü bulmanızın önünde engel oluşturur...
Fakat öncelikle “şartlanmaların” farkına varın...
Beşeri şartlanmaların, bizi hayata geldiğimiz esnadaki saflığımızdan, sevgimizden, masumluğumuzdan ve sınırsız bir bilgeliğe ve potansiyele sahip olan ruhumuzdan ne kadar uzaklaştırdığını bir düşünün...
Kendimiz ve başkaları için oluşturduğumuz yargılar, bizim sonsuz potansiyelimizi yok etmekte, bizi kısıtlamakta ve bizi sınırlandırmaktalar...
Şartlandırıldığınız şeyler siz değilsiniz...
Siz şartlanmalarınızdan önce vardınız ve çok daha büyük bir potansiyele haizdiniz...
Kim olduğunuzu, kim olduğumuzu unuttuk...
Kendinize ne kadar yaklaşırsanız, o kadar huzur bulursunuz...

