Ağar’a gösterilen özen çocuklara da gösterilirse...

Haberin Devamı

Mehmet Ağar‘ın yatacağı cezaevi ve cezaevindeki koğuşu, silahlı bir saldırıya uğramaması için, ince eleniyor sık dokunuyor...

Homurdanmalar duyuyorum...

“Cezaevinde ve tutukevinde onbinlerce tutuklu ve hükümlü zor koşullarda, yaşarken Mehmet Ağar’a bu ihtimam niye” şeklinde serzenişler duyuyorum...

Oysa Mehmet Ağar’a hazırlanan cezaevi örneği, Adalet Bakanlığı için çok mükemmel bir örnek...

Herkes için özel cezaevi hazırlanması gerekmiyor elbette...

Fakat bütün tutuklu ve hükümlülere bu arada, tıpkı Ağar gibi devletin tepesinde görev yapan diğer kişilere de Mehmet Ağar’a gösterilen ihtimam gösterilirse adalet duygusu örselenmez...

***


Devlet hükümlü ve tutuklularına “Mehmet Ağar’a gösterdiği özeni gösterirse”, insanların adalet duygusu perçinlenir...

Hükümlü ve tutuklu olsalar da, ülke ve devlet tarafından dışlanmadıklarını düşünür, yaşama dört elle sarılırlar...

Çocuklarıyla haftada 10 dakika telefonda görüşebilen tutuklular, eğer telefonları kesilmez, kurallar biraz daha genişletilip yavrularıyla biraz daha fazla özlem giderebilirlerse, ailelerinden uzakta bırakılmış duygusunu yaşamazlar...

Bu zor günler, yaşayan kuşakları yeterince acıya garketmekteler...

En azından çocuklarımız ve gelecek kuşaklar bu ızdıraplardan muaf tutulabilirler...

*****


BABASININ YÜKLEDİĞİ SUÇLULUK DUYGUSUNUN ALTINDA EZİLEN EFSANEVİ ŞARKICI JOHNNY CASH...

Eğer Digitürk’teki ‘Biyografi kuşağı’ filmleri kaçırıyorsanız, çok şey kaçırıyorsunuz...

Amerikan Country ve Rock müziğinin efsanevi ismi Johnny Cash’i, hepsi hepsi Bob Dylan’la arkadaşlığından, daima siyah giyinmesinden ve ‘acayip grubuyla’ hapishane konserlerinden tanırdım...

Doğrusu “uyuşturucuya mebzul miktarda bulaştığını” bildiğim bu efsanenin, yaşamının derinliklerinde “kendisini uyuşturucu batağına saplandıran, ölümlerin kıyısından geçirten” bir baba figürünün olduğundan bihaberdim...

16 yaşında testereden ölen erkek kardeşini gören babası, “eğer birisi ölecekse mükemmel bir çocuk olan kardeşin değil, senin ölmen gerekiyordu” diyor...

Onu her zaman yargılayan, derin suçluluklara mazhar bırakan bir babası var...

Babasının üzerinde yarattığı suçluluğun korkunç yüküyle, hayatını sürdürmek zorunda olduğu gerçeğini yakınları dışında kimse bilmiyor...

***


“Walk The Line” filmindeki hayatını ölmeden önce kendisi yazmış...

İkinci karısı June Carter hayatını uyuşturucu bataklığından kurtarıyor Johnny Cash’in...

Onunla evlenebilmek için, onlarca defa evlenme teklif ediyor...

Genç kadın neyle karşılaşacağını bildiğinden, evlenme teklifini kabul etmiyor, fakat Johnny’nin yanından da ayrılmıyor...

Turnelerde, babasının anlayışsızlıklarında kendini traktörle nehire attığı günlerde, hep yanında ona manevi destek oluyor...

Johnny Cash genç kadını ikna ederek evlenemeyeceğini anlayınca, bir konseri esnasında genç kadın sahnede, “evet” diyene kadar ona evlenme teklif ediyor...

“Evet” cevabını alınca rahatlayıp konsere devam ediyor...

Evlendikten sonra ölene kadar 30 yıldan fazla bir süre evli kalıyorlar...

Çocuk yetiştiriyorlar...

Johnny konserlerine ve kariyerine “uyuşturucusuz” devam ediyor...

Karısı ölünce, beş ay sonra dayanamayıp kendi de ölüveriyor Johnny...

Arkasında muhteşem bir kariyer, uyuşturucunun ve ölümün kıyısından geçmiş bir yaşam, yetiştirilmiş bir çocuk ve hayat hikayesini anlatan bir film bırakarak...

En fazla satanlar listesinde bir ara Beatles’i bile geçen, kırılması güç bir tarihi rekoru arkasında birakarak...

***


Uyuşturucuyla boğuştuğu günlerde, göl kenarında aldığı evde babası, sevgilisi ve ilk karısından olan çocuklarıyla geçirdiği bir Noel yemeği var Johnny Cash’in...

Babası uyuşturucuya olan bağımlılığını, rock starlığını, kinayeli bir şekilde eleştirince, traktörüyle kendisini göle atmaya intihar etmeye çalışıyor...

Efsanelerin arkasındaki trajedilerin, çarpıcı sahnesi o sahne...

*****


ÖLÜM

“Doğu mistisizmiyle, Batı maddeciliği arasında kaldığından “insan”ın farklılıklardan geçerek tekamül ve gelişmesi için büyük fırsatlar yaratan, Ortadoğu’ya özgü derin hesaplaşmalar yaşıyoruz uzun bir süredir...

Bu coğrafyada insanların düşünce sistematiği Doğu’nun mistisizmi ile Batı’nın maddeciliği arısında sıkışıp kalıyor...

Sert toplumsal hesaplaşmalar inanılmaz bir kozmik laboratuvar görevi görüyor...

Bütün dinlerin bu coğrafyadan çıkması elbette bir tesadüf değil...

***


Pazar günü, üç yaşına gelen çocuklarım “oyun salonunda keyifli keyifli oynarlarken”, Pazar okumalarımı Ahmet Hulusi’nin Evrensel Sırlar kitabı üzerine yoğunlaştırdım...

Okurken hep yaşamı düşündüğümüzü, nice zamandır “ölüm” üzerine beynimizi açacak derin ve felsefi yaklaşımlara değinmediğimizi fark ettim...

“Ölüm dediğiniz hal, insanın biyolojik bedeniyle olan bağının kopmasıdır...” diyor Ahmet Hulusi...

“Dolayısıyla o diğer insanlar için yok oldu hükmünü alır... Bu yüzden de ölüm yok ediliş olarak kabul edilir...

Ancak işin içyüzünü bilmeyenler, ölmüş bulunanların, ilerde bir zamanda dirileceklerini, yani yeniden varolacaklarını sanırlar...” diye devam ediyor...

“Oysa biyolojik bedenin kullanım dışı kalmasıyla kişi, biyolojik bedenlilere göre ‘yok olur’...

Bedenli insanlara kıyasla ‘yok’ hükmünü alması, gerçekten onun ‘yok’ olması demek değildir...”

***


“Ölüm dediğiniz hal sonrası, insan mecburi yaşama girer...

Ölüm ötesinde insanlar, dünyada edindikleri bilgiler, şartlanmaları ve kendilerini tanıyabilmeleri ölçüsünde, otomatik davranışları ortaya koyarlar...

Aynen uykuda gördükleri rüyada meydana geldiği gibi...

Zevkler ve acılar, bu otomatik davranışların doğal sonucu olarak duyulur...

Eğer insan kendini tanımış, kendindeki güçleri idrak etmiş ve bunları değerlendirmesini öğrenmişse, karşılaştığı durumlarda otomatik olarak bu kuvvetlerini kullanarak her şeyin üstesinden gelir ve bu da ona doğal olarak bir zevk verir...

İşte o zaman hayatı sembolik bir ifade ile ‘Cennet hayatı’ şeklinde tanımlanabilir...

***


Ancak insan şu hayat içinde kendini tanıyamamış, kendinde mevcut kuvvetleri bilememiş, ‘şartlanmalardan doğan değer yargılarıyla’ yoğrulup, öz cevherini bu yolda boşa harcamışsa, ölümden sonraki hayatta da her şeyi bu ölçüler içinde karşılayacağı için, yaşamı devamlı kendisine ters gelen olaylarla karşılaşarak geçer...

Bu yüzden de sürekli acı çeker...”

Bu sembolik ifadesiyle kendisi için Cehennem hayatı olur...”

***


Pazar günü çocuklar mutluluk içinde oynarlarken, yüzümü güneşe verdim, kitabın sayfalarının derinliklerinde kendimi kaybettim...

“Ölüm“ü ve sonrasını düşündüm, uzun zamandan beri ilk kez...

Günlük bireysel savaşların çok ötelerinde, evrenin ve ruh dünyasının kozmik odalarında gezindim...

Pazar günü, güneşin ısıttığı tenimin altında; ruhumu dinginliğe ve huzura teslim ettim...

Çocuklar keyifle oynamaktaydılar...

DİĞER YENİ YAZILAR