Ak Parti kapatma davasından tarihi savunmanın bugüne ışık tutan kayıtları...

9 Mayıs 2012

3 Temmuz 2008’de yapmış o tarihi savunmayı AKP adına Cemil Çiçek...Hatırlıyorum o günü...Partinin kapatılmasıyla ilgili gerekçeler vardı...Kapatılmaması için ise sivil bir niyet ve istek...“AKP’nin kapatılmaması demokrasi için kazanç oldu” demiştim, çok kişi gibi ben de...Fakat benim ne dediğimin pek önemi yok...AKP’nin o günkü tarihi savunmasında ne dedikleri çok daha önemli...Bugün AKP kapatma blokajlarını çoktan aşmış, önünde demokratik veya antidemokratik hiçbir engeli kalmamış, tek başına üçüncü kez iktidarını sağlamlaştırmış pozisyondadır...Bütün güç elindedir ve şartlar eğer bir sürpriz getirmezse, kurucu ve doğal liderini Yarı Başkanlık veya Başkanlık yetkileriyle, Cumhurbaşkanlığı’na seçtirmeye hazırlanmaktadır...Toplumun demokratik dizaynını tek başına AKP çizmektedir bugün...***Dün gazeteden gelen koli içerisinde “DEMOKRASİ SAVUNMASI-AK PARTİ’NİN KAPATMA DAVASI” başlıklı kitapçığı görünce içine dalıverdim...Parti sözcüsü Cemil Çiçek tarafından Anayasa Mahkemesi’ne yapılan tarihi parti savunmasının, içeriğiydi kitaptaki savunma...AK Parti yayınlarından çıkmıştı ve baskı tarihi 2012 yılını işaret ediyordu...Hayatta muktedir olduğumuz günlerle, muhalif olduğumuz günler arasında “aynı özden, ruhumuzdan çıkan duygularımızdaki müştereki yakalayamazsak”, hayatı doğru okuyamayız...AK Parti’nin “partinin kapatılmasını engellemek amacıyla yapılan tarihi savunmasından belirli pasajları aktarmaya” savunmayı okurken karar verdim...Hayır; “Dün öyle söylüyordunuz, bugün böyle” tarzında bir çelişki göstermek babında değil...***AKP’nin özünde var olan “mazisindeki özgürlükçü ve muhalif müşterek”ine, rahat empati yapabileceği alıntıları seçtim özellikle...Bu pasajlar “Barış içinde bir demokrasi için” seçildi...Birbirini yok etmeyen bir çoğulculuk için aktarılıyor...En zıt fikirlerin yaşamasının bir toplumun en doğal gerçeklerinden biri olduğunu “parti savunmasıyla” hatırlatmak için vurgulanıyor...Ya da öylesine işte!..İnsan tabiatının, “içinde bulunduğu pozisyona odaklı olduğunun bilinciyle, kendi içindeki ötekiyi aktarabilmek için” alıntılanıyor...İşte AKP savunmasında en çarpıcı bölümlerden biri;DEMOKRASİ “TOLERANS VE ÇOĞULCULUKTUR”“Sayın Başkan, sayın Üyeler...temas edeceğim bir diğer husus şudur...Demokrasi bir anlamda toleranstır ve çoğulculuktur...Çok farklı, çok zıt fikirlerin ÇIKARLARIN ve bunların taraftarlarının bir arada yaşamasına imkan veren bir siyasi iklimdir...Hukuk da bunun çerçevesini çizer...Bu çerçeve ÇELİKTEN DEĞİLDİR...ESNEKTİR, DEĞİŞİME YATKINDIR...Demokratik toplumlar ALINGAN değildir...Hava bulutlu iken “Vay bana niye ördek dedin”e giden çarpık bir mantık zinciri yoktur...Olaya öyle bakmaz isek her konuşmadan, her talepten, her tenkitten rejime yönelik bir tehdit algılaması çıkarabiliriz...Ama bu ne kadar gerçekçi olur ya da ne kadar doğru olur?..Böyle bir sistem içinde siyaset yapmak ne kadar mümkündür?..Bu ve benzeri davalarda şahsen konuşmakta zorlandığımı ifade etmek istiyorum...Neden?..Çünkü ‘Acaba neyi söylersem İddia Makamı bunu dava konusu yapar’ diye endişeleniyorum...İşin bir de bu yanı var... Diğer bir yanı ise konuşan kişiye göre muamele...Çok ileri bazı sözleri bazılarımız söylersek hiçbir işlem yok, hiçbir mahzur da yok...Ama aynı konuda aynı sözleri, aynı konuyla ilgili olarak başka birileri söylerse hemen dava konusu yapmak...Bu davanın en garip yanlarından, en anlaşılmaz yanlarından birisi de budur...”***Bu sözlerin aynısını AKP’nin bütün lider kadrosu bugün de söyleyecektir...Hedefim aynılarını söyleyip söylemediklerini saptamak değil...Amacım o günlerin “Kurulu düzene muhalif AKP’sinin içindeki muhalif ve özgürlükçü aurayı yakalamaya çalışmaktır...” Herkes muhalif, farklı ve çok zıt görüşlerde olabilir...Dün de bugün de...Mesele o tarihi savunmada söylendiği gibi “Çok farklı çok zıt fikirlerin, çıkarların ve bunların taraftarlarının bir arada yaşamasına imkan verecek bir siyasi iklimdir...”“Tarihi bir savunmadır”, AKP’nin kapatılmaya karşı Anayasa Mahkemesi’ndeki yaptığı savunma...İyi ki yapılmıştır ve bugüne önemli bir referans olmuştur...“Özümüzdeki müşterekin doğasında var olan özgürlükçü muhalif ruhu ötekileştirmeden hissetme” zamanıdır bugün sanırım...***“ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR İLKESİ...”“AK Parti Demokrasi Savunması”nda çok önemli saydığım bir başlık da şöyle:“Şüpheden sanık yararlanır ilkesi...”Şöyle diyor AK Parti kapatma davasında savunmayı veren Cemil Çiçek:“Şüphesiz bu davaya delil teşkil eden bir kısım dokümanlar delillendirilirken göz önünde tutmamız gereken kurallardan bir tanesi ‘Şüpheden sanık yararlanır’ ilkesidir...Çünkü idamla sonuçlanacak bir hükmü verebilmek için gerçekten ortada hiçbir şüphenin olmaması lazım...En ufak bir ihtimalin dahi söz konusu olması halinde bir evrensel kural olarak bunun parti lehine yorumlanması gerekir...Şüpheden sanık yararlanır ilkesi...”*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜBÜYÜK İNSANLARIN SIRRI...“Hayallerinizin peşinden gidin...İstediğiniz yaşamı inşa etmek için elinizden geleni yapın...Sizi korkutan şeylerin üzerine gidin...Sadece var olmak ile gerçekten yaşamak arasında bir fark vardır...Gerçekten başarmak ve idare etmek arasındaysa bir ayrım vardır...En üzücü şey, birçok insanın sahip olduğu armağanları gözden kaçırması ve en iyi yıllarını televizyona mahkum olarak geçirmesidir...Çok sayıda insan güçlü yanlarını geliştirmek yerine, zayıflıkları üzerine zaman harcar...Sahip olmadıkları şeye odaklanarak, gerçekte sahip oldukları becerileri göz §ardı ederler...Bizden önce yaşamış tüm büyük insanların başarılı olmalarını sağlayan basit bir stratejileri vardır...Onlar en temel beceriler üzerine zaman ayırdılar...Bu özel nitelikler onları eşsiz hale getirdi ve hayatlarının geri kalanını onları büyütmeye ve geliştirmeye adadılar...Robin Sharma...”

Devamını Oku

Aşk için her zaman verilecek bir şey vardır...

8 Mayıs 2012

Bir zamanlar bir elma ağacı varmış... Her gün de o ağacın altında oynamaya gelen küçük bir çocuk... Gel zaman, git zaman ağaç çocuğun yaşam sevincine aşık olmuş... Ve ona sevgiyle yapraklarını uzatmış...Verebileceği tek şey sevgiymiş çünkü...Sonra çocuk bu sevgi karşısında kendisini ağacın sahibi ilan etmiş ve dallarına tırmanmaya başlamış...Dallarında sallanmış, elmalarından yemiş...Saklambaç oynamış, arkasına saklanmış, bazı zamanlarda da yorulmuş gölgesinde uyumuş...***Zaman geçmiş ve çocuk büyümüş...Artık elma ağacına gelmez olmuş...Ağaç umutsuzca beklemiş, çocuk gelmemiş ve çok mutsuz olmuş ama yine de umudunu kaybetmemiş...Ağaç sevgisi ile baş başa ve yapayalnız beklerken bir gün çocuk yine gelmiş...Artık bir yetişkinmiş ve hayatın içerisindeymiş...Ağaç ile söyleşmiş ve paraya ihtiyacı olduğunu söylemiş...Ağaç üzülmüş, ne yapacağını düşünmüş ve sonra çocuğa demiş ki ‘elmalarımın hepsini al, kasabada satarsın ve ihtiyacın olan parayı sağlayabilirsin...’Delikanlı elmaları toplamış, kasabada satmış, para kazanmış, sorununu çözmüş fakat bir daha uzun süre ağaca uğramamış...Ağaç mutluymuş ama; mutlu ve umutlu...***Delikanlı ağacın tahmin ettiği gibi yıllar sonra tekrar dönmüş, ‘Ben evlendim, eşim ve çocuğum oldu, şimdi bir eve ihtiyacım var, bana ev verebilir misin?’ demiş...Bunun üzerine ağaç ‘al demiş, al dallarımı kes ve kendine bir ev yap...’Delikanlı bu defa ağacın dallarını kesmiş ve hepsi ile kendisine, ailesine harika bir ev yapmış...Ve yıllarca ağaca hiç geri dönmemiş...Ağaç hala mutluymuş ama...Yıllar geçmiş, delikanlının yaşı ilerlemiş, evliliği dilediği gibi sürmemiş, eşinden ayrılmış, yalnız kalmış yine ağaca dönmüş...Ağaç yine kendisini sevgiyle karşılamış...Orta yaşlı olan adam bu defa ağaca ‘Buralardan gitmek istiyorum, yeni bir yaşam kurmak istiyorum, bana bir kayık lazım, bana bir kayık verebilir misin?’ demiş...Ağaç düşünmüş ve ‘gövdemi al, kendine bir kayık yap, dilediğin yere yelken aç’ demiş...Orta yaşlı adam çocukluğunun mutluluğu, aşkı olan o ağacın gövdesini düşünmeden kesmiş ve kayık yapmak üzere yanından ayrılmış...***Ağaç üzülmüş...O minik çocuğun, aşık olduğu çocuğun kendisine gereken kıymeti vermediğini ve vefayı göstermediğini hissederek, kendisini feda etmek adına gövdesini verdiğini söylemiş ormana ve diğer ağaçlara...Kökü ile öylece zamana teslim etmiş kendisini...Zaman geçmiş ve bu defa o çocuk yaşlanmış olarak dönmüş ağaca...‘Ey ağaç; seninle oynadım, seninle güldüm, seninle para kazandım, seninle ailemi kurdum, seninle aileme ev yaptım, seninle yola çıkacak kayığımı yaptım ama sana gereken vefayı göstermedim...Sonunda vefasızlığımın neticesi her şeyimi kaybettim...Şimdi çok yorgunum ve senden başka kimsem yok...Senin de artık ne bana elma verecek meyven, ne tırmanabileceğim dalın, ne de altında uyuyup dinlenebileceğim bir gövden var... Çok üzgünüm affet beni’ demiş.Ağaç sevgiyle gülümsemiş ve şöyle demiş:‘Aşk için, aşık için her zaman verebilecek bir şey vardır... Elmam, dalım, gövdem olmasa da üzerinde oturup dinlenebileceğin bir köküm duruyor...Beni ağaç yapan köküm hala burada, haydi gel otur üstüne ve dinlen...’Yaşlı adam ağacın kökü üzerine oturduğunda şu kelimeler dökülmüş dudağından;‘Sevgili ağacım, hiçbir şeyim yoksa da üzerinde oturup dinlenebileceğim bir köküm var seninle...’ ***Tahmin ettiniz, öyküyü Burçin Alpacar gönderdi...“Sevgi ve aşk bir sanattır...Sizin hayatınızın resmidir...Çünkü her türlü ilişki; ister sevgilinizle, ister çocuğunuzla, ister işinizle olursa olsun her şey aşkla başlar...Hangi renklerle, hangi tonlarla boyayarak hangi tabloyu oluşturacağınız sizin seçimlerinizde gizlidir...Her durum ve olayda olduğu gibi sevgi ve aşkta da her şey seçimle başlar...Başlarken neyi seçerseniz, sonda da o seçimi yaşarsınız...Biz nasıl seveceğiz?..Hikayedeki çocuk gibi vefasız ve karşı tarafı/durumu/olayı tüketen bir sevgi mi olacak yaşadığımız?..Yoksa büyüten ve geliştiren bir sevgi mi?..” diyerek...*****SENİ DÜŞÜNDÜM DÜN AKŞAM YİNE...O gece Ankara’da Rıhtım restoranın önünden yukarı kıvrılıp, gecenin korkutucu ıssızlığına daldığımda, içimden ürkerek mırıldandığım şarkıyı, 37 yıl sonra, bir İstanbul gecesinde, şarkıcısının ağzından sahnenin yanı başında dinleyebileceğimi düşünebilir miydim?..Hayır!..Ya o şarkıyı 37 yıl sonra Kolej’deki lise arkadaşlarımla beraber dinleyebileceğim hiç aklıma gelir miydi?..Elbette hayır!..Unutamadığım bir Tunalı Hilmi gecesiydi o gece...16 yaşındaydım henüz...Bir türlü çalışmadığım derslerden kafamı kaldırmış, kendimi sokağa atmıştım...Kuğulu Park’ın karşısındaki Rıhtım restoran o gece yine şık ve kaliteli müşterilerini ağırlamaktaydı...İçerden sızan ışık hüzmeleri, sokağı hafif aydınlatmaktaydı...Kürklü, hoş ve güzel bir kadın çıkmıştı restorandan ben tam kapısının önünden geçerken...Bir an kafamı çevirmiş bakmış, sonra dik yokuşta yoluma devam etmiştim...***‘Hit’ olan o şarkıyı söylemeye başlamıştım içimden...Durumumu anlatırcasına...“Seni düşündüm dün akşam yine...Sonsuz bir umut doldu içime...Bir de kendimi...Düşündüm sonra...Bir garip duygu...Çöktü omzuma...Hani ıssız bir yoldan geçerkenHani bir korku duyar da insanHani bir şarkı söyler içinden...İşte öyle bir şey!..”***Şarkıyı iyice içimde hissedeyim diye, iyice ıssız yollara sapmıştım...Korku duyabilmek için...Korku duyarken şarkıyı söyleyebilmek için...Şarkıyı söylerken “o garip duyguyu” içimde hissedebilmek için...37 yıl geçti bu olayın üzerinden...İki hafta önce Mehmet Barlas’la güneşin ısıttığı keyifli bir Boğaz lokantasında bir öğle yemeği yiyorduk...Erol Evgin yandaki masadaydı tesadüfen...“Son iki galam” dedi, “Gelirseniz herhangi birine çok mutlu edersiniz...”Kafamın bir yerlerine yazdım Erol Evgin’in son galasını...Yazdım fakat bir taraftan da düşünüyordum...Cumartesi gecesi nasıl organize olup da Plaza Otel’e Erol Evgin’i dinlemeye gideceğiz?..***Tesadüf bu ya Perşembe günü Ayşegül aradı...Kolej’den sınıf arkadaşımdı Ayşegül...“Toplanıyoruz Cumartesi akşamı okuldakiler” dedi, “Ne olur sen de gel...”***“Siz toplanın” dedim “Yemeği yiyin, saat 23.30’da Erol Evgin’e gidelim... Okul sıralarında söylediğimiz şarkıların canlı performansını sahneden izleyelim...”“Körün istediği bir göz Allah verdi iki göz” diyerek, sevinç içinde kapattı telefonu Ayşegül...İşte Öyle Bir Şey’le başladı Erol Evgin gecesi...Barış’tan Cem Karaca’ya, Elvis Presley’den Esmeray’a bir Türk burjuvasının, 70’lerden bu yana gelen müzik geçmişinin muhteşem bir potpurisini yaptı o gece bizlere...Kolej’deki arkadaşlarımla, Kolej yıllarındaki şarkıları 37 yıl sonra Erol Evgin’den dinliyorduk... Çiğdem Talu ve Melih Kibar’ın ruhlarının tanıklığında...Rüya gibiydi her şey...Hiç aklıma gelir miydi o gece, ıssız sokakta, o şarkıyı mırıldanırken?..37 yıl sonra okul arkadaşlarımla, o gece korka korka mırıldandığım o parçayı solistinin sahnesinin dibinde lüks bir otelin roof’unda dinleyeceğimi?..O gece de 16 yaşımdaki gibi mırıldandım şarkıyı...Hiçbir şey değişmemişti...Ben aynı “ben”dim...Aynı duygusallıkta, aynı kalp çarpıntısında, aynı ürkeklikte, aynı kalp çarpıntısında...Meçhul bir sevgiliyi mi düşündüm, yoksa aşık olduğum çocuklarımı mı?..Sanırım ikincisini...***Hayat değişmişti...Üzerinden 37 yıl geçmişti...Parçanın değişik bir dörtlüğünden kopuverdim içimden...“Hani eski bir resme bakarkenHani yılları sayar da insanHani gözleri dolar ya birdenİşte öyle bir şey...”Gözlerim mi doldu acep bilmem ki..Yoksa şarkının gözleri miydi dolan?..

Devamını Oku

Poyraz ve Mina’ya yaş günü mektubu...

6 Mayıs 2012

Dün sizi bahar ve doğumgünü alışverişine çıkardım...Çekiniyordum doğrusu...Kıyafetleri giymek istemezsiniz, üstünüze olurlar mı olmazlar mı bilemem, iki arada bir derede kalırım diye...Oysa hiç beklemediğim gibi davrandınız...Üzerinize seçtiğim bütün kıyafetleri giydiniz...Seve seve, güle oynaya...Belli ki alışverişi çok özlemişsiniz...Hepsi tam oldu üzerinize...Ben de hepsini aldım ikinize...Defile gibiydi dünkü haliniz...Birini çıkartıyor, birini giyiyordunuz...Hiç çıkartmadığınız ayakkabılarınızı bile çıkartıp, yeni pabuçlar giydiniz...Hepsi oldu, onları da aldık...Diyorum ya dün “şekerpare gibiydiniz ikiniz de...”***Sonra öğle yemeğine gittik...Birer mumla, kalp şeklinde tiramisular söyledim ikinize...Restoranda “şarkı söyleyerek getiriyor garsonlar doğum günü pastalarını...”Nedense bir garip oldu o anda içim...Çok nazara geldiniz diye düşündüm...İnanılmaz kalabalıktı restoran...Şeflerden rica ettim, şarkı söylemeden getirdiler doğum günü pastalarınızı...Masada söyledik, kendi aramızda...Siz mumu görünce zaten mutluluktan uçtunuz...Çok keyifliydiniz...Katıla katıla güldünüz, mumu iki kez yakıp söndürdünüz...Mumu üflerken, sandalyenin üzerine çıkıp birbirinizi alkışladınız...***Çok güzel çocuklarsınız Allah nazardan saklasın...Sizin yaşınızdayken “Aman nazara gelmesin bu çocuk dediklerinde nazara geldiğime inanmazdım...”Çocukken bunları ciddiye almazdım...Fakat siz doğunca ben değiştim...Çok olay geldi...Sizi nazardan sakınır hale geldim...Pastalar tam gelecekken şeflerden birini çağırıverdim...Sessiz getirsinler pastaları masaya diye ricada bulundum...Göze gelmesin de, bu küçük mutluluğumuz da elimizden alınmasın, diye içimden geçirdim...Allah kimseleri çocuklarından ayırmasın...Ayrı olanları kavuştursun...***Annenize gönderdim sizi sonra, yeni kıyafetlerinizle...Çok şıktınız...Kim bilir dün akşam neler yapmışınızdır annenizde...Bu sabah ne güzel uyanacaksınız...Ne büyük sürprizler yapmıştır, anneniz, dedeniz, anneanneniz, abiniz sizlere...Öğlene, babaanneniz, dedeniz ve Ayşe Nazlı’yla beraber olacağız kısmetse...Cuma günü sizi Ayşe Nazlı’nın tiyatro oyununu seyretmeye götürdüm...Çok güzel oynuyordu Ayşe Nazlı...Mina, oyun oynanırken sahnede ablanı görünce “Bu Ayşe...” deyip durdun...Poyraz, çok gürültü çıkarttın, arka sırada izlettirmek zorunda kaldım seni...Ayşe Nazlı gelmenize çok mutlu oldu...Arkadaşlarına sizi tanıttı gururla...Arkadaşları sizi sevdiler, onların maskotu oldunuz...Güldünüz, oynadınız, oradan ayrılmak istemediniz...***Kısmetse bu sene okula gideceksiniz...Anaokuluna başlayacaksınız...Sonra yavaş yavaş büyeyeceksiniz...Büyürken yanınızda olmak tek dileğim...Bir gün bu mektubu okuduğunuzda, bütün kardeşler umarım birarada olursunuz...Hayatta yalnız olmamanın keyfiyle doğum gününüzü hep birlikte kutlarsınız...Ben tek çocuğum...Bazen kendimi çok yalnız hissediyorum...Keşke sizin gibi kardeşlerim olsaydı diyorum...Neyse, bugünlük bu kadar...Dün çok mutluyduk...Bugün de çok güzel geçecek...Doğum gününüz kutlu olsun...Sizi çok seven babanız...*****35 YILDA BİR MİLİM DEĞİŞİKLİK YOK!..35 yıl sonra, bakıyorum sosyalist solun safları hiç değişmemiş...Oturma düzenleri bile aynı...Aydınlıkçı’nın yanına eski de olsa, sosyalist soldan kimse oturmuyor...Halil Berktay ekranın bir tarafında tek başına oturuyor...Oysa düşünceleri itibariyle kendisine yakın olan profesör Cemil Bey dahil, hepsi karşıda saflanmışlar...Boşverin 1 Mayıs 1977’de ne olduğunu...CNN Türk’te Şirin Payzın’ın programındaki oturma düzeni neyi gösteriyor biliyor musunuz?..Sosyalist sol 35 yıl önceki saflaşmasından, bir milim sapmamış...***Aydınlıkçılar -eski Aydınlıkçı, yeni Aydınlıkçı farketmez- o günlerde de, şiddet olaylarının önemli bir kısmının sorumluluğunun “sosyalist sol grupların provokatif davranışlarında olduğunu” söylerlerdi...Şimdi de aynısını söylüyor ayrılmış olmasına rağmen Halil Berktay...Keza “sol”un tüm diğer fraksiyonları Aydınlıkçıların bu tavırlarının “solu suçlu göstermeye çabalayan bir tür polis tavrı” olduğunu söylerlerdi...Önceki gece baktım, durumda hiçbir değişiklik yoktur...Dev-Genç’in eski başkanı, Dev-Sol’un ajitasyonlarıyla meşhur eski lideri Bülent Uluer, 35 yıl önceki sorunun bir başka versiyonunu canlı yayında patlattı:-”Merak ediyorum” dedi, “35 yıl sonra Halil Berktay’ın nereden aklına geldi bu tezi söylemek?..”***Bülent Uluer, yeni başlayan 12 Eylül davasını sulandırmak amacıyla, Halil Berktay’ın bu tezi söylemiş olabileceğini ima ediyordu..Berktay da buna müthiş tepki gösterdi...-”Benim 12 Eylül iddianamesinin içeriğinden bile haberim yok... Sordular söyledim... Huysuz bir tarihçinin olgusal bakışı olaylara... 12 Eylül’le iddianamesiyle ne ilgisi var benim bu söylediklerimin...” demeye getirdi...Çok ilginç bir tartışmaydı, ya da bana çok ilginç geldi...Bu vesileyle gördüm ki, hiçbir sosyalist grup ya da kişi “antagonist çelişkilerinde” bir nebze bile değişmemiş esasen...Bülent Uluer’in şu sözleri, durumu özetliyordu:“Bizim” dedi Bülent Uluer, “Esasen önce sosyalizmi konuşmamız ve tartışmamız lazım... Sosyalizmden ne anladığımızı...”35 yıl önce, 35 yıl sonra...Anlaşılıyor ki hala “sosyalizmi tartışmak gerek ne olup ne olmadığını...”35 yılda çözülemeyen sosyalizmden ne anladığımız konusu belli ki bir 35 yıl daha devam edecek...1 Mayıs 1977’de gerçekte ne mi oldu?..Önemi yok bu tartışmadan sonra...Sol kitle hareketi sizlere ömür oldu...Şu anda hala sosyalizmin gerçekte ne olduğunu ve devrimci terörü tartışmaya devam ediyor...Köprünün altından çok sular aktı gibi gözüküyor...Hayır akmadı...Canlı yayındaki oturma düzeni, köprünün aynı, hatta suyun bile diyalektiğe aykırı olarak sabit! kaldığını gösteriyor... Kahrolsun faşizm!..*****GÜNÜN SÖZÜ...“Başka insanların kitabını okumak, onların gerçeklerinin bir yansımasıdır...Bir seminerdeki konuşmacıyı dinlemek, onun dünya ve hayat üzerindeki felsefesini duyacağınız anlamına gelir...Bu yolculuğunuzun o aşaması için iyi olabilir...Başkalarının ne düşündüğünü bilmek, gerçekte sizin ne düşündüğünüzü keşfetmenize yardım eder...Fakat başka bir insanın doğrularının illa da sizin doğrularınız olacağı hatasına kapılmayın...Başarı kendi felsefenizle yaşadığınız zaman kazanılır...Olmayı hayal ettiğiniz kişi olacağınıza inanmalısınız...Robin Sharma...”

Devamını Oku

Kaç federasyon başkanını daha kurban alacaksınız?..

5 Mayıs 2012

Arada bir Mahmut Özgener’i görür konuşurdum... Bizim Saba Tümer’in yakın akrabasıydı...Futbol yazıyordum, program yapıyordum, zaman zaman Futbol Federasyonu Başkanı ile görüşmek “gazeteciliğin profesyonel gereğidir” demiş, görüşmelere önem vermiştim...3 Temmuz’da öyle bir şike soruşturması ortaya çıktı, öyle tapeler ortalığa serildi ki, “hayal kırıklığım tavan yaptı, ne isteğim, ne şevkim kaldı” futbolun yönetim dünyalarıyla ilgili...Pozisyonlar ve tutumlar sürekli değişiyordu futbol dünyasında...İnanılmaz bir çıkar kavgası, korkunç bir insan yeme tezgahı kurulmuştu bu dünyada...Federasyon denilen yer, her kulübün “ağlama duvarıydı...”Seyircisine, taraftarına, camiasına “Federasyona koyduğu posta oranında” şirin gözükürdü kulüpler ve yönetimleri...***Takım yenilirse, sorumlusu federasyondu...Hakem hatasının sorumlusu federasyon...Fenerbahçe’nin düşmemesinin sorumlusu Federasyon...Fenerbahçe’nin Avrupa’ya gitmemesinin sebebi eski Federasyon...Trabzon’un şampiyon sayılmamasının nedeni Federasyon...Galatasaray’ın şampiyon olamamasının sorumlusu play-off’u oynatan eski federasyon...***Mahmut Özgener İzmir’in sanayici ve zengin ailelerinden birinin çocuğuydu...Federasyon Başkanı’yken tanıdım onu...Parası, pulu, hayatı, tarzı, gelmişi, geçmişi, prestiji, tüm façası yerindeydi... Görevden ayrılırken üzerinden bir kamyon geçmiş gibiydi...Ayrıldıktan sonra bir öğle bir de akşam yemeği yemiştim kendisiyle...Mahmut Özgener hayata bir başka bakmaya başlamıştı...Zaman zaman dalıp gidiyor, özgüven yerine tevekküle giriyordu...Hayatı boyunca yaşamadığı kadar acı bir tecrübe yaşamıştı...Hala kendine gelemediğini hissetmiştim...***Sonra Acıbadem hastaneleri zincirinin sahibi, paraya para demeyen, bu dünyada sahip olunacak tüm gücün zirvesinde, Fenerbahçe voleybol takımını dünya şampiyonu yapan Mehmet Ali Aydınlar, Federasyon Başkanı oldu...Ben olayları değil yaşamaktan, izlemekten o kadar yorulmuştum ki, futbolun yönetiminden, girift ilişkilerinden, karanlık dehlizlerinden ikrah etmiştim...Ne olduğunu izlemiştim, şimdi ne olacağını da tahmin ediyordum...Aydınlar geldi Federasyon Başkanı oldu, “deli bir dünyanın içinde aylarca, uykusuz günler, geceler geçirdi, sağlığı gitti, duruşu, bakışı değişti, hayatı altüst oldu beti benzi attı” ve “Yandım Allah” diyerek gitti...O kadar sıtkım sıyrılmıştı ki futbol dünyasının “doğrama makinesini andıran” tezgahlarından, Mehmet Ali Aydınlar’a bir günden bir güne ‘hoş geldiniz’, bir günden bir güne de “Güle güle” demek gelmedi içimden...Adamcağıza ne “merhaba” dedim, ne de “güle güle...”Karşı olduğumdan mı?..Elbette ki hayır!..Sıtkım sıyrılmıştı, nefesim yetmiyordu o dünyaların bitmek bilmeyen ve insan yiyen canavar dünyalarının parçası olmaya... ***Beşiktaş’ta ilk Başkan olduğu yönetime beraberce seçilmeden bir yıl öncesiydi, samimi olmuştuk Yıldırım Demirören’le...On yıldır nice badirelerden geçti dostluğumuz...O Başkan’dı, ben yöneticiydim...Ben yöneticilikten istifa ettim...O başka yönetim listeleri yaptı onlarla çalıştı...Hayat bizi sonra tekrar birleştirdi, Vatan’da ve Milliyet’te biraraya getirdi...Parası, pulu, gücü, itibarı, çoluğu, çocuğu, eşi, dostu, ailesi, hayatı, herşeyiyle bu dünyanın zirvesindeydi...Ne paraya, ne pula, ne şana, ne şöhrete, ne ilave güce, ne istikbalde hayal edilecek bir kariyere ihtiyacı vardı...Tıpkı Mahmut Özgener gibi...Tıpkı Mehmet Ali Aydınlar gibi...Yıldırım Demirören de onlar gibi federasyon başkanı oldu...O da Özgener gibi, Aydınlar gibi, Türk futbolunu “kimsenin çıkartamadığı dipsiz kuyudan kurtarabilmek için elini taşın altına koydu...”***Üç ay dolmadı daha...İdam mangaları kuruldu, tamtamlar onun için çalınır oldu...Bu kadar yıllık dostumla, Federasyon Başkanı olduğu günden beri telefonla bir satırlık tebrik mesajı dışında mesajlaşmadım bile...Nasıl bir dünyanın içine girdiğini biliyordum...Niye bu dünyanın içine girdiğini ise anlayamıyordum...Dün telefonda sesini duyduğumda onu hangi halet-i ruhiyenin içine sokmaya çalıştıklarını anladım...Savaşacak hem de sonuna kadar...Fakat hiçbir şeye ihtiyacı yok ki onun...Niye federasyon başkanı olmak istedi onu zaten anlamamıştım...Hiçbirini anlamadım...Mahmut Özgener’i de Mehmet Ali Aydınlar’ı da...Bu insanlar güçlerinin zirvesindeydiler...Parayla pulla işleri yoktu...Hepsine fazlasıyla sahiptiler...Kendi ve aileden gelen güçleriyle ne isteseler yaparlar, nasıl yaşamak isterlerse yaşarlardı...Gelecek için bir kaygıları yoktu...Futbolun onlara vereceği birşey değil, onların futbola vereceği birşeyler vardı...Verebilecek konumdaydılar...Alacak değil...***Anlaşılıyor ki yeni tamtamlar çalınıyor yeni bir kurban almak için...Benim için hiç sorun değil...Ben dostumu yeniden kazanırım...Çocukları babasını, karısı kocasını, anası babası evladını...Onu da göndermek isteyenler, sonra ne yaparlar bilmem...Yarattıkları bu kabusun altında kendileri ezilip kalır mı onu da kestiremem...Dipsiz kuyuların, dipsiz dehlizlerindeki karanlık gölgelerin ne yapacağı beni zerrece ilgilendirmiyor...Gözümün önünden, dünya tatlısı bir dostum gitmek bilmiyor şimdi...Hasan Doğan’dı onun ismi...Dünya iyisi, dünya tatlısı, dost canlısı, kalp dostu bir insandı o...O kalp dostu insan, Futbol Federasyonu Başkanı iken, kalp krizinden gidiverdi bu dünyaya dayanamadan...Onun da parası, pulu, mevkii, gücü herşeyi varken, “futbolu kurtarmayı düşünmüştü...”Stresli günler, aylar geçirmiş, sağlığı bozulmuş, kendisine bir türlü zaman ayıramamıştı...Dostu Ethem Sancak, “Şu kalbine bir baktıralım senin” demişti, ölümünden sadece birkaç gün önce...“Milli Takım’a hoca işini de halledeyim de dönüşte baktırırız” demişti arkadaşı Ethem Sancak’a...Dönüşü olmadı Hasan Doğan’ın...Ölüp gidiverdi bir otelin soğuk bir köşesinde...Yadigar kaldı tesettürlü eşine sarıldığı Milli maçtaki gol sevinci...Yetmedi verilen kurbanlar...Şimdi bir kurban daha arıyorlar!..*****KÖŞE YAZARLIĞINI ÇETİN ALTAN’DAN ÖĞRENMEK...Bir medya sitesindeki arkadaşlar Mina’ya Mektuplar kitabından, bu köşeye konan yazılardan birinin yıllar önce Sabah gazetesindeki köşemde çıktığını söylemiş, “Bu yazıyı 7 yıl sonra köşesinde yayınlayan Reha Muhtar bakalım buna ne diyecek?..” demişler...Arkadaşların, geçmişten bu yana Çetin Altan’ı köşe yazarı olarak okumamış olmaları çok acı...Üstat bir zamanlar her Salı gününü köşesinde geçmiş bir gazete yazısına ayırırdı...Alıntıladığı yazının yer aldığı kitabın ismini vererek...“Gölgelerin Gölgesi” ya da “Bir Yumak İnsan”dan, 29 yıl öncesinden bir yazı diyerek...Çetin Altan bunu özellikle yapardı...“Yazı zamana karşı ne kadar uzun direnebilirse o kadar iyi yazı demektir” derdi...***Mina’ya Mektuplar kitabındaki yazıların büyük bir bölümünü Sabah gazetesinde yazdığımı dünya alem biliyor ve ben de büyük gururla zaman zaman buna vurgu yapıyorum...O yazıların zamana dayanıklı bulduklarımdan bir bölümünü kitap haline getirdiğim için, kitabın adını da veriyorum yazılarda...Bir yazar Çetin Altan’ın yazılarının rahle-i tedrisinden geçmişse, yedi yıl sonra yayınlanan yazısının bugün geçerli olmasından gizli bir haz ve gurur duyar...Üstat “yazının hası zamana karşı dayanıklı olanıdır” der...Mesleği ustaların yazılarının içinden geçerek öğrenmek, önemli bir hassasiyet...Arkadaşların eleştirilerine cevap olarak “Estağfurullah” diyeyim en iyisi...Yanlış anlamazlar umarım...Bu da bir tevazu göstergesi...

Devamını Oku

Dizi oyuncularının sigortaları var mı?

4 Mayıs 2012

Tesadüf bu ya İbrahim’le (Seten) buluşacağmız gece, yakın arkadaşı yapımcı Serdar Güzelaydın da gelecekti...Gece İbrahim’le buluştuğumuzda “Abi” dedi, “Çok talihsiz bir olay oldu... Serdar’ın dizisinin çekildiği sette bir trafik kazası meydana geldi... Sette çalışan bir genç kız, freni boşalan arabanın altında kaldı... Serdar gelemiyor, kazayla uğraşmak zorunda...”Sonra Serdar’la telefonda konuştum, “Abi nasıl bir talihsizlik bu?” diye ağlıyor, “Millet kazaya kurban giden kızın sigortası var mı” diye soruyor, “Elbette var” diyorum, “Ancak sigorta neyi çözüyor ki can gitmiş... Canı geri getirir mi ki?..”***Dünya güzeli Selin öldü gitti...Bakıyorum Sinema Oyuncuları Sendikası kurucu üyesi Mehmet Ali Alabora kardeşim açıklama yapıyor, “Oyuncuların çalışma koşulları düzeltilsin” gibi genel ve hiçbir derde deva olmayacak sözlerle, konuyu teğet geçiyor... Mehmet Ali kardeşim...Çalışma koşulları lafları iyi hoş da, damara değmiyor, derda deva olmuyor...Dizilerde milyonlarca dolar para dönüyor...Dudak uçuklatan rakamlar ödeniyor...Yapımcılar acaba oyuncuların, çalışanların, o dizilerde görev alan emekçilerin sigortalarını, sağlık sigortalarını yaptırıyorlar mı?..Onlara tüm dünyada çalışanlara verilen asgari “iş sözleşmesi” haklarını veriyorlar mı?..Birisi hastalandı mı, yaralandı mı, sakat kaldı mı, bu insanlar normal çalışanlar gibi tedavi olabilecek haklara sahip mi?..Yoksa bunlar Yaşar Kemal’in Çukurova’yı anlattığı o muhteşem romanlarında yazdığı türden pamuk toplayan mevsimlik ırgat muamelesine mi reva görülüyorlar?.. Bu soruların cevabını didiklesene sevgili Mehmet Ali...Bakalım neler var oralarda?..‘Didikleyemem’ mi dedin...Niye?..Sonra dizi teklifi problemi mi söz konusu...Duyamıyorum!.. Alooo!..*****MİNA’YA MEKTUPLAR’DAKİ YAZILAR...Ayşe Özyılmazel’le Ali Taran’ın ayrılığı sırasında Mina’ya Mektuplar kitabından bir yazı koydum köşeye...“İyi Günde Kötü Günde...”O kitaptaki yazılar, aşk, ilişkiler, evlilik ve ayrılıklar üzerine...Geniş zamana yayılmış yazılar...Birkaç gün önce de “Meçhul’e Giden Evlilik” yazısını koydum üçüncü yazı olarak köşeye...Bir iki okuyucu arayıp sormuş, “Bu yazı Reha Bey’in kitaptaki yazısı değil mi?..” diye...Evet o yazı, editör arkadaşlar kitaptan olduğunu vurgulamamışlar...Mina’ya Mektup’taki yazılar, zamanın ruhuna uygun olarak dönem dönem bu köşede yayınlanacaklar...İşte onlardan biri...25 YILDIR GELMEYEN YAZ...2-3 yıl öncesine kadar yazın gelişinden özel bir mutluluk duymazdım...Baharda güneş açsa da, doğa yeşillense de, gözlerim bunları görse de ruhum bunları fark etmezdi...Güneşi sevsem de kalbim “ne zaman bahar gelecek” diye dua etmezdi...Her gün mevsimleri, ayları, günleri sayıp, “Bu bahar ve yaz ne zaman gelecek” diye sayıklamazdım...Gelen bahar ve yaz geldiği gibi giderdi...Elbette denize girilir...Elbette güneşlenilir...Elbette deniz kenarı mekanlarının albenisinde, tiril tiril geceler geçirilir...Elbette yazın keyfi çıkartılırdı...***Fakat yaz bittiğinde üzülünmez, yaz geldiğinde de özellikle sevinilmezdi...Doğanın uyanışıyla ruhum ve bedenim bütünüyle uyanmazdı...Yeniden doğmak için baharı ve yazı iple çekmezdi...Tersine baharı ve yazı iple çekenlere anlamsız gözlerle bakardı...Bunu çokça istediğini söyleyenlerin biraz moda replikler haykırdıklarını düşünürdü...***Sonra bir anda her şey değişti...Ruhum ve bedenim her şeyiyle baharı ve yazı özler oldu...Dışarıda olmayı, güneye bakmayı, içerlerde değil sadece dışarlarda yaşamayı hayal eder oldu...İç mekanlardan kaçmalar, dış mekanlarda zaplamalar başladı...Hayat başka bir anlam kazandı...Tenim baharı ve yazı tanıdı...Ruhum ve tenim bahar ve yazla yeni reenkarnasyonlar yaşadı...***Önceleri bunu, hayatın keyfini çıkarma yaşımın geldiğine bağladım...“Artık galiba biraz da keyif çatmak istiyorum” demeye başladım...Yıllarca yaz kış demeden işe odaklanmanın yorgunluğuna verdim...20 yaşımdan başlayarak tam 25 yıl, her gün her saat, her ay, her bahar, her yaz haberle geçen ömrüm gözümün önüne geliyor...Haberden bir gün kopmaya fırsat bulamayan yaz günleri, geceleri, denizde yüzerken kafamdan gitmeyen haber organizasyonları, beynimin içine gelip oturuyor...25 yıl hiçbir “yaz”ı özlemle beklemediğimi fark ediyorum...Keyfini biraz çıkartmaya çalışsam da, esasen baharlarda yeniden doğamadığımı anlıyorum...Kendimde değilmişim...Kendimi başka hayatları aktarmaya adamaşım...Onu meslek yapmışım...***Elbette bana çok şey kazandırdı bu meslek...Fakat şimdi farkediyorum ki ben aslında hiç Bahar’a doğru düzgün bir ‘merhaba’ dememişim...Onun gelmesi için sabırsızlanmamışım...Çiçeklerle birlikte açmak için dayanılmaz bir özlem duymamışım...Yaşarken reekarne olamamışım...”YA ŞİMDİ...Yazıdan bölümler böyle gidiyor...Bu yazının yazıldığı günden bu yana tam altı yıl geçti...Hayatı alabora eden nice olayın yaşandığı bir altı yıl...Yazılara bakınca hayatı daha iyi anlıyorum...Zamana karşı dayanıklı yazılar, duygularınızı anlatabildiğiniz, yaşatabildiğiniz yazılar oluyor...Elbette tarihi vakalar önemli...Fakat duygular bütün zamanlar için kıymetli...Yazılar ve yaz!..Ömrümün gelmeyen baharlarına ve yazlarına ithaf olabilir mi bu yaz ve bu yazı acaba?..Kim bilebilir?..*****“BENİ NİYE SÜBVANSE ETMİYORSUN” DEMEK DEMOKRATİK DEĞİL!.. SANSÜRE KARŞI ÇIKMAK DEMOKRATİK!..Hayatımın hiçbir yerinde sübvanse edilmiş projelerin içine girmemeye gayret ettim...Sübvanse edilen şey, tabiatı gereği kısıtlamaya gebedir...Gazetecilikte böyledir...Patron sizi parasıyla sübvanse ediyorsa, “boynunuz bükük, yaratıcılığınız kısıktır...”Çerçevesi patron sübvansiyonunun çizdiği çizelgede hapsolur...Şehir Tiyatroları’ndaki olay bir miktar böyledir...Tiyatronun yaşaması için mesele “sansürün olmaması, oyunların istendiği şekilde oynanabilmesi ve sahneye konulabilmesidir...”İktidar özel tiyatrolarda, buna kısıtlama getiriyorsa karşı çıkmak demokratiktir...***“Şehir Tiyatroları kimseyi sübvanse etmek zorunda değil...”“Beni niye sübvanse etmiyorsun” demek de, demokratik değil...Kimse tiyatroyu sübvanse etmek zorunda değil...Mesele tiyatroyu sübvanse etmek değil, sansürün, sanatsal yaratıcılıkların, sübvansiye edilmemiş özgürlüklerin sesinin kesilmemesidir...“Özgürlükleri savunmak dururken sübvansiyonu savunursanız, özgürlüklerden vazgeçersiniz...”Sübvanse edilen şeylere rağbet etmeyin...Her sübvansede hissedilir bir yönlendirme, bir ölçüde talepkar davranabilme hakkı vardır...Sübvansiyon değil, özgürlük gerekli bu coğrafyaya...Tiyatrocu, solcusu, fikirsel düzeydeki anarşisti, düzen karşıtı veya sistematik muhalifiyle özgür tiyatro yapma hakkına haiz olmalı...Buna sahip çıkalım yeter...Özgürlükler varsa, sübvansiyon gereksizdir zaten!..*****MUSTAFA SARIGÜL’E DİKKAT!..İnsan ilişkilerinde hele hele siyasette gerekçeden çok ‘niyet’ önemlidir...Gürsel Tekin istifa etti...Televizyonların haber kanallarında saatlerce “hangi ilçe başkanı görevden alındığı için, hangi başkan göreve verilmediği için” türünden spekülasyonlar yapılacak şimdi...Oysa Gürsel Tekin için “istifa şartları” oluşmasaydı o ilçe başkanları göreve getirilmeseler de Tekin dün istifa etmezdi...***Gürsel Tekin gibi tecrübeli bir politikacının istifasının ardındaki ‘niyet’i aramak, gerekçeyi tartışmaktan daha verimli...‘Niyet’ şudur...Gürsel Tekin, Kemal Kılıçdaroğlu’yla devam etmeyi artık “anlamsız” bulmaktadır...Türkiye’yi değiştirecek bir gelecek, partiyi iktidara taşıyacak bir istikbal görmemektedir...Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in dün attığı tweet önemlidir...“Gürsel Tekin, Mustafa Sarıgül’le politika yapacak” diyor Melih Gökçek...Çok akla yakın bir senaryo...Sarıgül sosyal demokrat oyları toplamaya ama bugün, ama yarın bir süre sonra soyunacaktır...İktidar isteyen kitlelere “özlem” olmayı arzulayacaktır...

Devamını Oku

Düşüncelerim anarşist, faşist veya komünist olabilir...

3 Mayıs 2012

Hürriyet’in eski genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök, bazı yayın yönetmenleriyle birlikte iki kez 1999’lu yıllarda MİT müsteşarının davetlisi olduklarını yazdı...Bu toplantılarda MİT müsteşarının gazetecilerden iki kez istekte bulunduğunu söyledi...Bunlardan biri olayların şirazesinden çıkmaması için Apo’nun idam edilmesine yol açacak yayınlardan kaçınılması yolundaki talepti Özkök’ün yazısına göre...Dün ise yeni bir not daha yazdı Özkök...O yıllardaki MİT müsteşarının 1999 yılındaki toplantıya dönemin Ankara temsilcilerini değil, sadece gazete ve televizyonların genel yayın yönetmenlerini çağırdığını bildirdi...***Ertuğrul Özkök’ü tekzip etmek gibi bir amacım yok...Fakat o yıllarda MİT’ten bana böyle bir davet gelmedi...Abdullah Öcalan’ın idamı konusunu ve yargı sürecini çok iyi hatırlıyorum...Salt kişisel gözlemlerimle haber merkezindeki haber müdürü arkadaşlara “protesto gösterileri haberlerinin büyütülmemesi” ve gerginliğin tırmandırılmaması gerektiğini söylemiştim...O an toplumun “kana kan bir intikam” sürecinin, ilerde tamiri çok daha güç yaralar açacağını düşünmüş, haberlerin infiali tırmandırmak yerine, yumuşatarak hukuki sürecin objektif parçası haline getirmeyi amaçlaması gerektiğini belirtmiştim...Nitekim öyle yapıldı...Ancak bunların hiçbiri herhangi bir MİT yetkilisiyle görüşmesiyle ya da telkiniyle olmadı...Yedi yıla yakın sürentelevizyon genel yayın yönetmenliği görevim esnasında hiçbir MİT müsteşarı veya askeri yetkili beni “makama çağırarak veya dışarda bir toplantıya ya da yemeğe davet ederek” bir konuda bir istekte bulunmadı... Benim demokrasiden, laikliğe, Cumhuriyet’ten, çoğulculuğa mesleğimde izlediğim bütün politikalar salt kendi hayat okumalarım, düşüncelerim habercilik anlayışım ve inançlarımdı... Bu anlamda telkinlere kapalıydım...***MİT müsteşarının o toplantısına televizyon genel yayın yönetmenlerinin çağrılıp çağrılmadığını, ya da çağrıldıysa benim neden çağrılmadığımı bilmiyorum...Fakat umurumun teki değildi o gün de bugün de böyle şeyler...Düşüncelerim anarşist, faşist, komünist olabilir ya da hiçbiri olmayabilir...Fakat hepsi sivil, kişisel ve gazetecidir...Bu gerçeği diğer meslektaşlarımın öyle olmadığını ispatlamak için aktarmıyorum...MİT müsteşarının ya da başka etkili ve muktedirlerin, gazetecileri etki altına alma çabalarını “mesleğin doğal tezahürlerinden” biri olarak görüyorum...Dün yapılıyordu, her zaman yapılacak...Benim tarihe düştüğüm not; çocuklarıma babalarından bırakacağım kişisel bir miras ve haber merkezindeki benimle göz nuru ve alın teriyle insanüstü bir aşkla çalışmış yüzlerce muhabir ve kameraman arkadaşım için bir vesikadır...Çocuklarım ve meslekteki çocuklarım bilmeli ki; görev yaptığımız dönemde ne MİT müsteşarının ne de başka etkili ya da yetkililerin toplantılarına davet edildik veya katıldık...Davetli olduğumuz tek yemek Başbakan Necmettin Erbakan ve arkadaşlarıyla Başbakanlık konutunda tüm haber müdürleriyle katıldığımız yemekti...***Yine haber merkezindeki tüm muhabir ve kameraman arkadaşlarımla, Pazar günü üçüncü doğum günlerini kutlayacağımız ikizlerimle, manevi kızıma açıkça belirtebilirim ki;“Hiçbir patronumun herhangi siyasi bir yönlendirmesinin etkisine girmedim...”Belki de kişisel durumumun yarattığı “kendi dünyasındaki adem” intibaı, patronları böyle bir etkide bulunma saikinden uzak tuttu...Bir kısmı zaten bu talepte bulunmayı hiç düşünmeyen insanlardı...***Bu gerçekler, MİT müsteşarının genel yayın yönetmenleri toplantısından yola çıkarak, belirtmeyi doğru bulduğum tarihsel gerçekler...Ertuğrul Özkök’ün bahsettiği ikinci MİT müsteşarı-medya grubu yöneticileri toplantısı ise, benim zaten katılmamın mümkün olmadığı çok başka bir toplantıdır!..O toplantıyla ilgili konuşma zamanı değil henüz!..*****GÜNÜN SÖZÜİnsan kıyıyı uzun süre göremeyeceğini kabul etmeden yeni toprakları keşfedemez...Andre Gide...*****KANSERLE İLGİLİ BİLMEK İSTEYECEĞİNİZ HER ŞEY...Show’daki yaşam editörüm Havva Kızılırmak aradı...-”Reha Bey, kanserle ilgili, bu hastalığı geçiren iki Amerikalı doktorun “Kanseri Nasıl Yenerim” isimli çok aydınlatacı ve bilgilendirici kitabı çıktı... Size özetleyerek gönderiyorum” dedi...Eskiden olduğu gibi, Havva’nın kitaptan özetinin virgülüne dokunmadan sizlere aktarıyorum...***Kanseri Nasıl Yenerim?Profesör Robert Gorter prostat kanseri, doktor Eric Peper ise cilt kanseri atlattı.. Robert Gorter 26 yıl önce yakalandığı prostat kanserini, kendi geliştirdiği ve bağışıklık sistemini yeniden ayağa kaldırmaya yönelik alternatif tedaviyle yendi.. Gorter Modeli adını verdiği tedavi bitkisel ürünler ve destek besinlerin yanı sıra, bağışıklık sisteminin töropatik ateş ve bağışıklık hücrelerinin aşılanması yoluyla desteklenmesinden ibaret.. Model aynı zamanda hastaların kendi kendilerini iyileştirme potansiyellerini de ortaya çıkarıyor..Kitap kansere yakalandığınızı öğrendiğiniz andan itibaren yapmanız gerekenleri aşama aşama anlatıyor.. Kanser olduğunuzu ilk öğrendiğinizde;- Bağışıklık sisteminizi sağlam tutun,- Bilgi toplayın- Emsalsiz olduğunuzu anımsayın- Kendiniz için zaman ayırın- Enerjinizi toplayın- Stresten arının- İkinci bir fikir mutlaka alın,- Tanınıza dair başka birinin bakış açısına başvurun- Maddiyatı denklemden çıkarın- Seçeneklerinizi değerlendirin- Randevularınıza bir taraftar götürün- Ani kararlardan kaçınınBAĞIŞIKLIĞI ZAYIFLATAN FAKTÖRLER- Alınan radyasyon bağışıklık hücrelerini ve sağlıklı dokuları zayıflatır..- Kemoterapi bağışıklık hücrelerini zayıflatır..- Genel anestezi bağışıklık sistemini yok etme eğilimindedir..- Stresin her türü, korku ya da keder türü psikolojik stresler de dahil olmak üzere, bağışıklık fonksiyonunu baskılar..EN AZA İNDİRİLMESİ GEREKEN RİSKLER- Israrcı virüsler: Epstein Barr, Hepatit B ve C, hpv- Evlerimiz, bahçelerimiz ve işyerlerimizde havada, suda ve vücudun yağ dokularında depolanan kimyasallar.- Hareketsiz yaşam tarzı ve kilo almak; vücudun yağ dokuları tarafından üretilen kötü östrojenler- Olağan yiyecekler; rafine şeker,trans yağlar, yanmış et..- Kronik, fiziksel, zihinsel ya da duygusal stres- İrregular uyku düzeniOLUMLU YAŞAM TARZI ETMENLERİ;- Virüslere maruz kalmayı en aza indirmek, gelişmeye başlayan enfeksiyonları kesip atmak- Kimyasal maruz kalışları en aza indirmek- Haftada 6 kez yapılan 30 dakikalık yürüyüş kanser riskini önemli derecede düşürür..- Hergün bir dizi bitkisel gıdanın yanı sıra sebze ve meyve tüketmek kanser riskini önemli oranda azaltır.- Meditasyon, yoga, spor, danışmanlık ya da diğer vesilelerle etkin stres yönetimi- Tam karanlıkta uyumlu bir şekilde alınan yeterli uyku..GORTER MODELİ- Kanser tedavisinde bağışıklık terapisi- Bağışıklık sistemini tekrar başlatmak için Ateş-Tüm beden hipertermisi- Kanser hücrelerinin seçilip yok edilmesi için lokalleştirilmiş hipertermi- Bağışıklık savunmalarını artıran dentritik hücre aşılaması- Vitaminler, mineraller, eser elementler, antioksidanlar ve bezel özlerle intravenöz terapi- Bitkisel Ökse Otu terapisi- Onkolojik virüslerle tedavi- Yaşam tarzı ve zihniyetKANSERLE İLGİLİ İPUÇLARIUYKU:- Prof Gorter kitabında kanserle uyku arasındaki bağlantıya dikkat çekiyor.. Kanserden dolayı bozulan vücut ritminin uykusuzluğa yol açtığı ve bunun da kanser için bir ipucu olduğu belirtiliyor..VÜCUT SICAKLIĞI:- Kanser hastalarının iç vücut sıcaklıkları daha düşüktür.. Vücut sıcaklık ritminin bozulması bağışıklık fonksiyonunda azalmanın bir göstergesidir ve kanserin dışa vurumunu tetikler.. Çoğu kanser hastası tanıları konulmadan birkaç yıl evvel kendilerini sık sık üşüyor gibi hissettiklerini, elleri ve ayaklarının buz gibi olduğunu ifade etmektedirler..KALP HIZI ve KALP HIZI DEĞİŞİKLİKLERİ:Kalp hızı değişkenliğinde azalma kanser için bir risk etmeni olarak belirlenmiştir.UYKU İÇİN;Günü Gözden Geçirmek;Her günün sonunda uyku için yatağa girmeden önce oturun ya da uzanın.. Rahatlayın ve geçirdiğiniz günü görsel imgelerle canlı bir şekilde anımsayın.. Ama bunu zaman bakımından o andan geriye doğru yapın.. Bu meditasyon toplamda 10 ya da 15 dakikadan fazla zaman almamalı..Faydaları: Çoğu kişi bu günlük uygulamayı bir hafta boyunca yaptıklarında, kendilerini daha huzurlu hissettiklerini ve stres etkenlerini daha azalttıklarını belirtiyor.Zihninizi durdurmak:Geceleri rahatlamanıza yardımcı olmaları için hafif bir müzik eşliğinde keyifli bir kitap okuyun.. Sonra nefes egzersizleri yapın.. Ve ertesi gün yapacağınız ve sizi endişelendiren şeyleri not alın..Gecenin ortasında uyanmak:Bazı insanlar düşen kan şekerlerinden dolayı geceyarısı uyanırlar.. Çözümlerden biri yatma zamanınız geldiğinde gece boyunca kan şekeri seviyenizi koruması maksadıyla protein içeren ufak tefek bir şeyler atıştırmaktır.. Diğer bir şey de uyandığınızda proteinli bir şey tüketmektir..Dua ve meditasyon:Sabahın 4’ünde uyandığınızda, uyuyamayacağınız için endişelenmeyin.. Bunun yerine bu fırsatı değerlendirin ve zamanı zihninizi sakinleştirmek için kullanın. Çünkü sakin ve huzurlu bir zihin vücudu canlandırır..Yatakta yatarken meditasyon yapmaya ve dua etmeye başlayın.. Meditasyon için bir kelimeyi ya da sevgi ve huzur içerisindeyim türünden bir ifadeyi tekrarlayabilir, huzur dolu bir dua edebilir ya da ilham veren bir şiiri ezberden okuyabilirsiniz..OLUMLU DUYGULARIN GÜCÜ;Olumlu sonuca inanmak %75Mücadeleci bir ruha sahip olmak %71Hastalığı zor bir sorun gibi görüp kabullenmek %71Hastalığın ve sonucunun sorumluluğunu almak %68Olumlu duygular yaşamak için yeni bir arzu ve istek %64Güçlü iyileşme gücüne ve yenilenen amaca inanç %61Sağlıksız alışkanlıkları ve tavırları değiştirmek %61Yaşam tarzını değiştirmek ve kontrol hissi edinmek %59Kişisel gelişim %57İyi bir sosyal destek % 57

Devamını Oku

Ezer geçerim...

2 Mayıs 2012

Birbirini ezen geçen insanlarla dolu bu coğrafya... Birbirini ezip geçemese de birbirini ezip geçmeye çalışır bu ülkenin insanları...Biri güçlüyken, ötekisinin güçsüz olması gerekiyor bu ülkede sistemin yürüyebilmesi için...Ve güçlü güçsüze bağırıyor...“Ezer geçerim...”***Yaşam gurusu bir dostum, bir yıl kadar önce bana şöyle söylemişti:“Türk ve Yunan parçalarını dinlemem ben... Çünkü şarkılar bilinçaltına doğrudan işlerler... Türk ve Yunan parçalarının söz ve müzikleri, melodramatik özellikler taşır...Müzikle verdikleri mesajlar insan yaşamını altüst eden mesajlarla doludur... Müzik insanın beyninin içine işler... Ruhunu ve kalbini etkiler... Bu müzik parçalarını dinleyerek hayatı sağlıklı yaşamak mümkün değildir...”Yaşam gurusunun söyledikleri önceki gece Kral TV Müzik Ödülleri törenini seyrederken aklıma geldi...Tarkan’ın sözlerini yazdığı sevgili dostum Ajda Pekkan’ın söylediği parça neredeyse bütün ödülleri topladı...Hakkıyla topladı...Bu yılın beyinlere en fazla nakşolan parçası oydu...Neydi parçanın sözleri?..“Ezer geçerim...”***Parçada “yakar geçerim ve ezer geçerim” nakaratı en az yirmi kez tekrarlanıyor...Bu toplumun beynine hit parça yoluyla giren “müzikle bezenerek etkileşimi iyice güçlenen” mesaj “ezer geçerim ve yakar geçerim”dir...Bir televizyoncu olarak biliyorum ki, bu işler tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan misalidir...“Ezer geçerim, yakar geçerim” laflarının etkisi bu kadar güçlü olmasa, “yakar geçerim, ezer geçerim” şarkısı hit olmazdı zaten...Zaten ezip geçmeyi seviyor bu toplum...Tarkan kardeşim de toplumun bu nadide! duygusunu bildiğinden “Ezer geçerim”i muhteşem bir besteyle hit yapıvermiş...***Yeni bir bilinçaltı şırıngalamayla bütün bir toplum “Ezer geçerim” şarkısını söylüyor...Sanıyorum bu yaz da Boğaz’ın kıyısından, Bodrum, Çeşme sahillerine kadar her yerde seslendirilecek, Ajda Pekkan ve gece kulüplerinin müdavimi mütevelli heyeti konumundaki geniş kitleler tarafından gümbür gümbür seslendirilecek her yerde;“Ezer geçerim...”Uygundur seslendirilsin!..Bu coğrafyada insanların birbirini ezip geçmesi, teşvik edilir, kutsanır...Güçlü olmanın kıstası o sırada güçsüz görünen mazideki güçlüyü ezmektir bu coğrafyada...“Şarkılardan başlayarak sürekli yakıp yıkarak, ezip geçtiğimiz bir devinim halinde olduğumuzdan” ezip geçmek bir ritüeldir bu coğrafyada...Ezip geçenlerin özneleri değişebilir...Ezip geçilenlerin kimlikleri de hakeza...Fark etmez ezip geçmek bir ritüeldir bu ülkede...Dikkat edin Ajda Pekkan o şarkıyı söylerken bütün bir salon kalkıp dans ederek göbek atıyor...“Ezer geçerim, yakar geçerim...”İster gelenek, ister ritüel, ister fıtrat...Budur bu ülke!..*****MEÇHULE GİDEN EVLİLİK!..Aslında nicedir fark ediyordum, ama kondurmak istemiyordum... Aslında herkesin mustarip olduğunu görüyor, ama deşmek istemiyordum...Aslında artık bir dönemin bittiğinin farkına varıyor ama ilk söyleyen ben olmayayım diye işi yokuşa sürüyordum...Barlarda, kafelerde ve gecelerde takılan gençliğin, bir kısmının takıldığı, bir kısmının da takılmak istemediği konunun evlilik olduğu gerçeğini kafamdan silip atamıyordum...***Biliyordum ki, 25 yaşından itibaren, kafelere, barlara, gecelere ve hayata takılan kızların ezici çoğunluğunun kafasını taktığı konu, uygun ve mükemmele yakın bir erkek arkadaşla evliliğe doğru adım atmaktır...Yaşanacaklar, bir nebze yaşanmış ve artık daha fazla açgözlülük yapmak yerine, toplumsal, ailesel ve bireysel onayın alınacağı yüce kuruma, evliliğe doğru hareketlenmenin zamanı gelmiştir...Bir hayat arkadaşı bulunmalıdır...Beraber gezip beraber eğlenilmelidir...Her halükarda artık kız başına barlarda ve gecelerde dolaşmaya bir son verilmelidir...Bohem terk edilmeli, bir düzene geçilmelidir...Bunun için de uygun bir hayat arkadaşı bulunmalıdır...***O bulunursa, her şey daha güzel olacaktır...Arkaya yaslanıp, hafif keyif yapılacaktır...Gidilen mekanlarda çapkın erkeklerin bakışlarından duyulacak mutluluk artık uzakta kalsa da, o erkeklerin birkaç günlük kullanımı haline gelme tehlikesi de bertaraf edilecektir.Her halükarda yeni durum çok heyecanlı olmasa, hafif monotonluk koksa da, daha konforlu ve huzurlu olacaktır...Sonra hayata nasıl olsa biraz heyecan katmak mümkündür...Kız kıza kalınıp nasıl olsa kaynatılacaktır.Milletin dedikodusu yapılacaktır...Hangi barda, hangi arkadaş, hangi adamla çıkmış, akşamında neler yaşanmış, konuşulacak kaynatılacak, heyecanlanılacaktır...Monotonluğa paye verilmeyecek, başkalarının heyecanıyla zenginleşilecek, koca ve aile konforuyla da rahatlanacaktır... Baba baskısı, anne zıngırtısı, abi horultusu duyulmayacaktır...Sol parmaktaki alyans, zımni bir güvence sağlayacaktır...Bir parça koruyacak ve kalkan olacaktır...Olmasına olacaktır da...Bütün bunlar nasıl olacaktır?..***25 yaşından itibaren güzel ve hoş kızlar, kafalarında bu takıntıyla dolaşsalar da o mekanlardaki 25 yaşının altında, üstünde ve her tarafında bütün erkekler, başka takıntıların peşindedirler...Onlar evlilik takıntılarının çok uzaklarında, hep bir fazla bir daha fazla, hep bir heyecan hep yeni bir başka heyecan peşindedirler...Yepyeni heyecanların takıntısıyla, yepyeni hayat arkadaşlarının takıntısının buluşturduğu hayatlar ve mekanlar hiç kimseye mutluluk ve tatmin vermemektedir...***Erkekler, evlilik takıntılarının dışında kalanlarla buluşup bir şeyler yaşadıklarında, bunu yepyeni bir heyecan olarak hissetmeyip mutsuz olmaktadırlar...Kızlar, “kullanıldım mı kullanılmadım mı, olur mu olmaz mı” hesaplarıyla, yaşayacakları bir sürü şeyi zaten ıskalamakta, Godot’yu bekler gibi bekleyip durmaktadırlar...Meçhule giden gençlik hayatlarında meçhul hale gelen evlilik vardır...Evlilik bir meçhule doğru gitmektedir...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ...TEVEKKÜL“Temel doğa kanunlarından biri şudur... Taşıyabileceğimizden daha büyük bir yükü yüklenemeyiz...Yolumuz sevgiyle hazırlanmıştır...Hazır olduğumuzun ötesinde bir bilgi ya da gerçek karşımıza çıkmayacaktır...Yani siz hazır olduğunuzda bütün parçalar sizi bulacaktır...Öğrenci sabırlı olmalıdır...Zamanlama önemlidir ve cevaplar size gelecektir...Robin Sharma...”***Taşıyamayacağınız yüklerin altına girmeye çalışmayın...Hepimizin kaldırabileceği belirli miktarda bir manevi yük var...Bunun ötesini üzerimize aldığımızda, aslında o yük taşıyamayız...Fakat yük maddesel bir yük olmadığından onu taşıyamadığımızı bir süre anlayamayız...Üzerinden bir süre geçtikten sonra, aldığımız fazla yükün bizde yarattığı komplikasyonlar, hastalıklar, psikolojik gerilimler, depresyonlar bize fazla yük almış olduğumuzu gösterirler...Sabır ve tevekkül hayatın gerçek şifreleridir...Sabırlı olmayı öğrenmek, hayatın dışımızdaki gerçeğiyle kavga etmemek, sorularınızın cevaplarının size geleceği zamanı bekleyebilmek önemlidir...***Evrende madde sonrası bir dünyanın ve dönemin de olduğunu düşünün...Evrenin ilahi dengesine güvenin...Bütün dengeleri ve adaleti tek başınıza sağlamayacağınızı idrak edin...Çok şeyi evrenin dengesine ve adaletine bırakın...İlahi adalet mutlaka tecelli edecektir...Bugün, yarın ya da yarından sonra...

Devamını Oku

Şafak gibi bir baskın gecesi...

1 Mayıs 2012

Niye basılmıştı, neden basmak istemişlerdi bilmiyorum... O tarihlerde zaman zaman, gazetelerin merkezleri basılırdı... “Korkutucu olmasına özen gösterilen bir suçla arama ve basma” eylemi gerçekleştirilirdi...O gece de o şafak gibi bir gazete basılmıştı...Haberler bitmiş, haber sonrası toplantı geç saatlere kadar sürmüştü...Tam çıkıyordum televizyondan ki “gazeteye baskın oldu” dediler...En sıkıldığım haberlerdi gazete basılması haberleri...Psikolojik harekata en müsait haberler olduğunu sezerdim...Niye basıldığını gazla kurcalamaz, geçiştirmeye uğraşırdım...“Haber girmeyin, görüntü hiç girmeyin” demiştim;“Eğer çok büyürse olay spiker iki satır okur... Başka bir şey girmeyin...” Tesadüf!..Bana sorabilmişlerdi, daha çıkmadan televizyondan...Bulamasalar bir sürü haberde olduğu gibi, belki de gece veya sabah haberlerinde geniş geniş çıkacaktı baskın haberi...Ruhum bile duymadan...***Sanırım haberi hiç okumadılar, tamamen geçiştirdiler...Ertesi günü ben haberde olayı hiç görmedim...Haberini yapmadım...Bir sezgiydi bu...Bazen bir haberin ortaya çıkmasında psikolojik savaşın yapıldığını hissederdiniz...Hissetiğinizde o oyunun parçası olmaktan imtina edersiniz...Şafak gibi gazeteye yönelik polis baskını, bana gösterilmeye çalışıldığı gibi önemli bir vurgu olarak gelmemişti...İnanmadığım durumlarda habere hiç “vurgu” yapmaz yok farzederdim...Sessizce ve toz kaldırmadan...Gazetecilerin andıç belgesinde aynısı başıma gelmişti...Fazlaca iddialıydı, ortadaki iddia...Belki o kadar iddialı olmasa akla yakın gelebilirdi...Ne ki akla uzak gelecek kadar korkunç bir iddiaydı...Sessizce, yine toz kaldırmadan görmemiş geçmiştim haberi...***Şafak gibi gazetenin yayın yönetmeni bana teşekkür mü etmişti o günlerde, yoksa etmemiş de başka bir konuda mı konuşmuştuk, doğrusu tam olarak hatırlamıyorum...Fakat birşeyler söylemişlerdi, öyle anımsıyorum...Muhtemelen söyledikleri dönemin muktedirlerinin kayıtlarına işlenmişti...Ne garip!..Şimdi o gazetede yazan “kalemi cengaver” bir yazar kardeş, yazdığı o sayfalarda, bir zamanlar silindir gibi operasyonlarının görülmemesi için mütevazı bir “kollama”yı, bir meslek ve vicdan görevi olarak yapmış, meslektaşını, şimdi rahatça yazdığı sayfaların hatırına bile olsa bir miktar ayrı tutmuyor?.. Keza o şafak gibi gazetede yazı yazan ünlü bir yazarın köşesini, o günlerde Türk basınının amiral gemisindeki en poüpüler yazarının köşesiyle polemik konusu yaptığımı hatırlamıyor...Amiral gemisindeki yazarla, polis baskınlarından geçen gazetenin yazarını aynı platformda buluşturmaya çalıştığımı bilmiyor...Amiral gemisinin yazarının programın başlamasından 45 dakika sonra “Bu tartışmayı yapmayacağını söyleyerek” programı terkettiğini düşünmüyor...Şimdi özgürce ve keyifle yazı yazdığı gazetenin o günlerde, ismiyle, resmiyle tanıtım gibi televizyon programlarında günlerce yer aldığını hatırlamıyor?..Herşeyde dakik ve sistematik olmakla övünen birileri birilerine teşekkür etmiyorlarsa, arkasında mutlaka bir ‘derin’ bir mesele vardır...Unutma değil!..Ve bir şafak vakti “yenen bir hak” bir vicdanları sızlatır... Ben sızlanan o vicdanın bir tarafında olmam kimse merak etmesin...Kim bilir hangi uzaklarda, olurum o saatlerde...Fakat “sızı” müstakilen sızlar!..*****ÇOCUKLARIMA 35 YILDIR ÖLÜMLERDEN GEÇTİĞİMİ NASIL ANLATACAĞIM?..Aslında öncesi de var...Fakat benim 36 kişinin birden aynı yerde aynı gün öldürüldüğünü gördüğüm ilk olay 17 yaşında gördüğüm 1 Mayıs katliamıdır...Eniştemin öldüğü gün...Ankara’dan İstanbul’a uçakla geldiğimiz, hayatımda uçağa ilk bindiğim ve sarsıntısıyla korkulara kapıldığım o gün...Teyzemi hüngür hüngür ağlarken, sekiz yaşındaki kuzenimi babasız kalmış halde teskin ederken 36 arkadaşımın öldüğünü duyduğum, yüzlerce yaralı arasında tanıdığım kimler var diye seçmeye çalıştığım o mahut gün...35 yıl öncesinin 1 Mayıs günü...***Provokasyonların yapıldığı, Intercontinental’in tepesinden kurşunların yağdırılıp, kaçan kalabalıkların dar sokaklarda ezilerek öldüğü, koskoca bir kuşağın “üzerinden silindir gibi geçileceğinin” ilk işaretini veren o katliam...Bugün çocuklarıma 35 yıldır bu coğrafyada her gün ölümlerden ölüm beğenerek, işkencelerden işkence seçerek, psikolojik savaşlardan, derin operasyonlara lak lak gibi sektirilerek geldiğimizi nasıl anlatabilirim?..Onlar da gelecek 35 yılı, kendi rızalarının ve istemlerinin dışında cereyan eden bu uğursuz olaylarla mı geçirip gidecekler?.. Çocuklarıma bunu mu layık görüyorum ben?..Birisi 11 diğer ikisi üç yaşında onların...Önlerindeki 35 yılı babalarının yaşadığı gibi mi yaşayacaklar?..Derin operasyonlardan çapraz ateşli pusulara, hapislerden işkencelere, ölümlerden psikolojik harekatlara kadar bitmek bilmeyen bir doğrama makinesinin göbeğinde yaşamaya mı mahkum edeceğim onları?..Demeyecekler mi bir gün dönüp bana; “Bu muydu baba?..”*****BEŞİKTAŞ’IN AVRUPA ŞAMPİYONLUĞU ÖYKÜSÜ...“Sabahları sahil boyunca erken kalkıp yürüyoruz, Ergin’le” demişti Şeref (Yalçın).“Sen de gelsene, konuşur laflarız arada bir...”Bir gün yürüyüş sonrası eve geldiler Ergin Ataman’la...Mola bittikten sonra basket takımının antrenmanına gidecekti Ergin Hoca...İkili o günlerde Beşiktaş’ı basketbolda zirveye çıkarmaya ahdetmişti...Benim de Beşiktaşlılığımı fırsat bilip, katık yapmak istiyorlardı amaçlarına...Anlattıkça anlatıyordu Şeref, “basketbolda nasıl zirveye ulaşmayı düşündüklerini...”Paraları yoktu çoğu zaman, basketbolculara verilecek...Kulübe para geldi mi finanstan sorumlu yöneticiler başka önceliklere aktarıyordu kısıtlı parayı...Ergin Ataman’la basketbol şubesinden sorumlu yönetici Şeref Yalçın, şapkadan tavşan çıkartmaya uğraşmaktaydılar...Şeref’in yaptığı cinliklere gülüyordum...“Bu kadarı da olmaz” diye kahkahayı basıyordum... ***Ergin Hoca Şeref’le arkadaştı...Bir gün Şeref’in, Erdoğan Demirören’in holdingine giderek tam onbeş gün boyunca oradan çıkmadığını söylediler bana...Sabah erkenden personel gibi gidiyor, gece geç saatlere kadar Holding’de kalıyordu Şeref...Niye böyle yaptığını soranlara:-”Beşiktaş’ın basketbolunu zirveye taşımak için Milangaz’ı sponsor yapmaya çalışıyorum... Erdoğan Demirören’i ikna etmek dünyanın en zor işlerinden biri...”O günlerde Erdoğan Demirören’in büyük oğlu Yıldırım Demirören zaten Beşiktaş Başkanı’ydı...Şeref o kadar branşın olduğu, üstelik futbol takımının doğal olarak öncelikte olduğu bir kulüpte, bizzat Erdoğan Demirören’den para bulabilmek için holdingde yatıp kalkmaya başlamıştı...Sonunda Erdoğan Demirören basketbol takımına sponsor olmaya ikna oldu...Yanlış hatırlamıyorsam 5 milyon euroyu, holdingden sponsorluk anlaşmasıyla basketbol takımına aktardı...***Sonra Beşiktaş’ta yönetim değişti...Fikret Orman ve arkadaşları geldi yönetime...Onlar da kısa sürede el verdiler elbette... Ve Beşiktaş tarihte ilk kez bir Avrupa Kupası’nın sahibi oldu...Adını Avrupa Euro Challenge Kupası’nı kazananlar listesine yazdırdı...Ne garip bir olay...Ben Kolej’liydim...Kolej Türkiye’de, İstanbul Teknik Üniversitesi’yle beraber basketbolun yeşerdiği iki okuldan biriydi...Liselerde dünya ikinciliği, kulüp takımı olarak da birinci ligde nice mucizevi başarıları vardır...Ortaokul ve lisedeyken, hafta sonları popüler sporumuz olan basketbol ligi maçlarına giderdik...O kadar Beşiktaşlı olmama rağmen, Kolej-Beşiktaş maçlarında Beşiktaş’ı değil, Kolej’i tutardım...Hurşit, Tom gibi çok iyi basketçileri olmasına rağmen, sanki Beşiktaş bana iyi basketbol oynayamazmış gibi gelirdi...Kolej’in yanında Beşiktaş bana “basketboldan çok futbol takımı gibi” gelir, basketbolunu çok önemsemezdim...Basketbolunu önemsemediğim Beşiktaş şimdi Avrupa Şampiyonu oldu...Utanmalı mıyım bilmiyorum...Fakat mutluluk utancımı gizleyecek...

Devamını Oku