Senaryoyu yazan kadındır...

27 Mayıs 2012

Tüm kadınlar oyuncudur...Bazı kadınlar usta düzeyde oyuncudur...Oyun kadının yaratılışında vardır...Kadın erkek ilişkilerinde oynamak kadın doğasında vardır...Kadın doğası erkek karşısında fiziksel güçsüzlükten beslenir...Kadın fiziksel güçsüzlüğünü, zeka oyunlarındaki gücüyle dengeler...Kadın erkekle oynar!..İsterse de oynar, istemese de oynar...Erkek kadının oynadığını bilmez...Kendisinin yazdığı senaryonun oynandığını sanır...Oysa senaryoyu yazan kadındır...Oyunun yönetmeni kadındır...Oyunun senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncusu kadındır...Dolayısıyla oyunu sahneye kadın koyar...***Bütün kadınlar oyuncudur...Fakat bazı kadınlar daha fazla oyuncudur...Müthiş feykler atarak, istemi sürekli canlı tutarak, her an başına birşey gelecekmiş hissi uyandırarak, erkek ritmini hep bozarak oynayan kadınlar, erkek arzularının merkezi olurlar...Ulaşılmayana ulaşmak değil, sırf ulaşılmadığı için ulaşmaya çalışmak marazi bir durumdur...Birçok erkek bunu farketmez...Gerçekte ulaşılmak istenenin kendisi olduğunu bilmez...Avcı değil, av olduğunu farketmez...Ulaşılmaya ulaşmak isterken, kendisinin her tarafına ulaşıldığını anlamaz...Gizeminin kalmadığından haberdar olmaz...Tongaya düştüğünün farkına varmaz...Avcının av haline geldiğini bilmez...Bütün kadınlar oyuncudur...Fakat bazı kadınlar daha fazla oyuncudur...Bunu bilmeyen erkek debelenir durur...***Çevremdeki ne müthiş erkekler, ne müthiş kadın oyunlarına maruz kaldılar...Müthiş erkekler, müthiş kadınlar karşısında çaresiz kaldılar...İki “müthiş”in savaşından kadının oyunculuğu galip çıktı...Fizik ters işledi...Fizikte güçlü olan erkek, kimyasını kaybetti...Fizikte kazanamayan kadın, erkek kimyasını yerle bir etti...Genelde insanı, özelde erkeği etkilemenin ilk yolu onun ritmini bozmaktır...Bildiği şekilde davranmamaktır...Hep bilmediğini yapmak, hep beklentilerini altüst etmektir...İyi kadın oyuncular önce bunu yaparlar...***Aslında bir tür boğa güreşidir oynanan...Güçlü boğa, hep ‘kırmızı’ya koşacak, hep kırmızı gördüğünde peşinden gidecektir...Ne zaman ki sağlı sollu valslerle yorulacak, güçten düşecek, konsantrasyonunu yitirecek, o zaman da zaten kaybedecektir...Gerçekte akıl oyunlarında müthiş kadınlar karşısında, müthiş erkekler çoğu zaman kaybedecektir...Kaybetmemenin mevcut tek bir yolu vardır...Erkek gitmesini biliyorsa kadın oyuncular karşısında, kolay kaybetmez...Gittiği zaman kaybettikleri, gitmediği zaman kaybedeceklerinden hiçbir zaman daha fazla olmaz...Bir erkek ancak gitmesini öğrendiği zaman, kendinden kolay gidilemeyecek bir erkek olduğunu öğrenecektir...“Günaydın gittim ben” demeyi beceremeyen bir erkek, kendisinden gidilse de gidilmese de hep kaybeden taraf olacaktır...(Mina’ya Mektuplar kitabından)*****ERKEN YAŞTA BABASINI KAYBEDEN ADAMIN DEĞİŞEN HAYATI...Yıllar çok uzun yıllar önce Çetin Altan’dan bir sınıf arkadaşı portresi okumuştum...Tiyatroya ilgi duyan, çok yetenekli olan, ilk gençlik yıllarında bir Fransız grubuyla Fransa’ya giderek orada oyunlar oynayan “çok ünlü sınıf arkadaşının” kim olduğunu bir türlü bulamamış, bulabileceğim her kaynaktan o kişinin kim olabileceğini ortaya çıkarmaya çalışmıştım...Çetin Altan yazısının sonunda “Aslında çok önemli bir dostumu yazdım... Fakat kasten onu öyle bir yazdım ki, hiç kimse o olduğunu anlayamaz” demişti...***Yıllarca bulup çıkartamadım Çetin Altan’ın o sınıf arkadaşının kim olduğunu...Bir gün, ustanın hiç alakasız bir yazısını okurken şimşek çakıverdi...O yazıdaki bir alıntıyı Orhan Boran için kullanıyordu Çetin Altan...O gün Çetin Altan’ın Galatasaray Lisesi’ndeki bir kaşı hafif kalkık havalı sınıf arkadaşının Orhan Boran olduğunu anlayıverdim...Aslında genç yaşında müthiş bir teatral yeteneği olduğunu...Lisedeyken aniden babasını kaybettiğini...Annesiyle baş başa bir hayat kurduklarını...Ana oğul okul bahçesinde fısır fısır konuştuklarını...Ve 65 yıllık muhteşem bir başarı öyküsünün temelinin o günlerde nasıl atıldığını?..Bir radyo starıydı Orhan Boran...Bir asaletin, bir güngörmüşlüğün, bir kalitenin, Batı’yla iç içe girmiş bir burjuva hayat konseptinin projeksiyonu gibiydi Orhan Boran...Nur içinde yatsın usta...*****SWİSS OTEL’DE BİR BEŞİKTAŞ GECESİ...Lobby’nin iki kat altındaki salona giderken, “oğlumu” düşünüyorum...“Acaba o da bir gün bu salonlardan süzülerek, yöneticilerin toplandığı bir Beşiktaş gecesine gidecek mi?..”Giderse “Babasının kendisine bırakmış olduğu mirasla ilgili ne düşünecek acaba?..”“Bizim kaderimiz, bu kongre salonları ile Beşiktaş camiasının içidir” diye mi düşünecek, yoksa “Bu da babadan yadigar arada bir görev niyetine yaptığım bir iş... Çok da büyütmemek lazım” deyip keyfine mi bakacak?..Merdivenlerden inerken, sadece Poyraz’ı düşünüyorum...50 yıl sonra Poyraz acaba hangi duygularla bu merdivenlerden inecek?..***“Televizyon Tarihinin Altın İsimleri” törenine giderken de benzer duygular içinde olmuştum...“70’ten bu yana Beşiktaş yönetimlerinde görev yapan yöneticiler” gecesine katılırken de o “tarih” ambiyansı beni içine çekip alıverdi...Böyle gecelerde, günlük zaferlerden öteye, kişisel tarihinin dönüm noktalarını ve hayatına anlam veren büyük ayak izlerini farkediyor insan...Daha bir tevekkül, daha bir bilgelikle yaklaşıyor olaya, daha bir değerli anlamlar yüklüyor yaşadığına...Hayatı gözünün önünden geçiyor insanın...“Çok düşündüm” dedi Fikret Orman, “Beşiktaş’ın sahibi kim?..” diye; “Sanıyorum Beşiktaş’ta görev yapmış, bu kulübe hizmet etmiş yöneticiler Beşiktaş’ın sahipleri...” ***Hayatta hiçbir şeyin sahibi olamayacağımızı öğreneli çok uzun bir zaman oldu benim...Ancak Fikret Orman dostumun sözlerini “Kimdir Beşiktaş dendiğinde akla gelenleri içinde yer alanlar” şeklinde okuduğumda, keyiflenebilirdim...Sonunda sanıyorum çocuklarıma “bir televizyonculuk geçmişi, yüklü olmasına gayret ettiğim bir yazı külliyatı ve bir de Beşiktaş camiasının hatırlarda kalan mütevazi bir ferdi” olmaktan ibaret bir miras bırakabileceğim...Beşiktaş yöneticileri gecesi, çocuklarıma aktaracağım kişisel mirasımın üçte birine tekabül ediyor...Üstelik gönlümdeki yeri, kolay ikame edilemeyecek bir “vuslat”ı sergiler...Bazı geceler vardır; zaferleri ve başarıları yaşarsınız... Peek noktalarda uçarsınız... Bazı geceler de vardır ki;Hayatı ve yaşadıklarınızı sindirirsiniz...Öyle birgeceydi “Geçmişten bu güne Beşiktaş’ın yöneticileri gecesi...”Kızlarım da elbet önemseyecektir de... Merak ediyorum acaba Poyraz ne yapacak?..*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ...HAYATI ŞÜKRAN DUYGUSUYLA YAŞAMAK...“Hayatını gerçek anlamda sürekli bir şükran duygusu ve olumlu beklentilerle yaşayan bir insan olma yoluna girin...Büyük hayaller kurun fakat içinde bulunduğunuz yerin tadını da çıkartın...Yol da hedef kadar iyidir...Bu zihniyete sahip olduğunuzda bolluk yaşamınıza adeta yağacaktır...”Robin Sharma...

Devamını Oku

Aziz Yıldırım, Ali Koç’a kırgın mı?..

26 Mayıs 2012

Elbette hiçbir şey söylemeyecek bugünlerde Aziz Yıldırım, Ali Koç’la ilgili...Fakat son anda “ailevi nedenlerle” yönetim kurulundaki görevinden affını isteyen Ali Koç hakkında acaba bir kırgınlığı var mı Aziz Yıldırım’ın?..Ali Koç açıklama yapmadan önce Aziz Yıldırım’a söyledi mi yönetim kurulunda görev alamayacağını acaba?..Cumartesi-Pazar günkü kongre öncesi, en son Perşembe günü görüşüyorlar Aziz Yıldırım ile Ali Koç...Bu görüşmede Ali Koç bir şey söylemiyor Başkanı’na...Son dakikada galebe çalıyor ailenin baskısı...***Ben Ali Koç üzerindeki baskının neler olduğunu, neler olabileceğini hissediyor, tahmin ediyorum...Dün Aziz Yıldırım’a yakın bir çevrede söylediğim gibi “bu durumu anlıyorum da...”Ancak ortada bir gerçek var ki, Aziz Yıldırım’ın eski yönetiminden 4-5 kişi görevden ayrılmış durumda...Aziz Yıldırım’ın bu durumdan bir parça gönlünün kırgın olduğunu sanıyorum...Fakat elbette sorarsanız bir şey söylemeyecek Aziz Yıldırım...Ali Koç da çalışacak Fenerbahçe için...Biraz içerden, biraz dışardan...Öyle bir durum mevz-u bahis işte...Daha derinlere inmeden bu kadar yazmak yeterli bugünlerde ...*****ZUHAL OLCAY, AŞKIN NUR YENGİ; KADININ ÇALINAN HAYATLARI...Aşağıdaki satırları, Şubat 2006’da Zuhal Olcay için yazmıştım...Üzerinden 6.5 yıl geçtikten sonra, aynı satırları yeniden yazıyorum...Bu kez Aşkın Nur Yengi için...Sonra bir iki satır daha yazacağım...Herkes için, hepimiz için...Önce Şubat 2006’daki Zuhal Olcay yazısından bir bölüm;***“Zuhal Olcay (Aşkın Nur Yengi) hayatının kırılma noktasını yaşamıştır...Artık erkeklerle ilgili yorgun bir kadına dönüşmüştür...Hevesi bitmiştir...Yeni heyecanlar arayacak takati kalmamıştır...Yeni bir erkekle beraber olsa da, yeni bir erkekte yenilik aramaktan vazgeçmiştir...Aşkı değil, sevgiyi arama zamanının geldiğine hükmetmiştir...Müthiş orgazmları değil, pazar günlerinin piknik keyfini tercih eder duruma düşmüştür...Bir erkeğin başını döndürmesini değil, başını okşamasını arar hale gelmiştir...Aşk defterini kapatmıştır...Aşık olunan erkeklerin, hayatını çalıp götürdüğüne hükmetmiştir...Evliliğin ve arada deredeki sevgililerinden kendine kala kala, tüketilmiş bir kadınlık kaldığını düşünmüştür...Hiçbir erkeğin, hiçbir intikama değmeyeceğini söylerken, yaralıdır...Hiçbir erkeğin hiçbir intikama değmeyeceğini söylerken, kızgın ve öfkelidir...Hayatının çalındığını düşünmektedir...Hayatının hesabını soramadığına içerlemektedir...***İntikam almayı düşünecek kadar kendini pespaye etmeyecektir...İçine gömdüğünü sanırken, onun acısını artık hayattan çıkartacaktır...Bir hatta birkaç erkek tarafından yorgun bir kadına dönüştürüldüğü için hayata yorgun bakacaktır...Yeni ilişkilerinde o izleri taşıyacaktır...Yüreğindeki kıpırtı azalacak, beynindeki eleştiri dozajı artacaktır...Hiçbir şeyi kolay beğenmeyecektir...Beğenmediklerini beğenmediklerine söyleyecektir...Beğenmediklerini beğenmediklerine söyledikçe, çevresindeki halka daralmaya başlayacaktır...Kimse beğenilmediğini duymak istemeyecek, yeni erkeklerle ilişkiler zedelenecektir.Hayatını çalan erkeklere duyduğu öfke, hayatının çalındığı düşüncesini, fikr-i sabit haline getirecek, çalınan hayatın üzerine yeni hayat bir türlü bir başkasıyla kolay kurulamayacaktır...Eski, yeniyi etkileyecektir...Yeniyi eskileştirecektir...***Kadın hayatlarının kırılma noktası Zuhal Olcay’ın (Şimdi Aşkın Nur Yengi’yi de katabiliriz) yaşadığı olaydır...Kadın hayatlarındaki bu kırılma erkek hayatlarında görülmez... (Erkek hayatlarında da görülen kırılmalar vardır ve sanıyorum Haluk Bilginer’de bu sefer bu kırılma yaşanacak)...Kadın, tabiatın kendisine önceleri cömert, sonraları cimri davrandığını bildiğinden, çalınan hayatların üstesinden kolay gelemez...Kadının en büyük korkusu çalınmış hayat korkusudur...Hayattan korktukça, çalınan hayatlar çoklaşır...Haluk Bilginer, Aşkın Nur Yengi’yle fotoğraflara ilk kez gülümserken, (Zühal Olcay’dan) kaybettikleri bebeğin acısını içinde hissettiklerini söylemiş...Bu acı geçecektir...Yeni gelecek muhtemel bebek, onlara taze bir başlangıç verecektir...Erkek hayatı henüz çalınmadığından, tazelikler ve gülümsemeler sürecektir Haluk Bey’de...Ağır konuştu demiş gazeteler, Zuhal Olcay için hemen yandaki resimde:‘İntikam almaya değecek bir erkek olduğuna inanmıyorum...’Kadın hayatlarının kırılma noktası, hayatlarının çalındığına inandıkları andır...”***6.5 yıl önce Aşkın Nur Yengi ilişkisi ortaya çıktığında Zuhal Olcay-Haluk Bilginer ilişkisi için yazdığım satırlardı bunlar...Hayat o günden bu yana, bana da bir sürü başka şey yaşattı...Artık kadın hayatlarının kırılma noktaları kadar, erkek hayatlarının da kırılma noktaları olduğuna inanıyorum...Onun için bu kez Haluk Bilginer’in bu kırılmadan pek salim çıkacağını sanmıyorum...Yeni ve taze bir ilişkiyi Aşkın Nur Yengi’yle yaşadığı kadar rahat ve hafif yaşayamayacak sanırım...Aşkın Nur Yengi’ye gelince...Şimdi ağır konuşma sırası ondadır...Şöyle dediği söyleniyor gazetecilere;“Beni nasıl bulduysanız şimdikini de bulun...”Daha fazla bir şeyler konuşur mu bilmiyorum...Fakat birileriyle daha fazla bir şeyler mutlaka yaşayacaktır...Reaksiyon, aksiyon sonrası gelen bir güçlü bir eylem biçimidir...Bazen “hükümsüz” ilişkilere gebe bırakır kadını...Çokça “derin bir hüsran” da gelir arkasından...Sonra unutarak arınılır “o pişmanlıktan...”Ancak şimdi onu düşünme zamanı değil...Aksiyon gelmektedir...Ya da daha doğru bir anlatımla “reaksiyon...”*****GÜNÜN SÖZÜ...AŞK...“Sevdalanmanın nasıl bir şey olduğunu hemen herkes bilir...O mutluluğu!..O azabı!..O uykusuz geçen geceleri ve huzursuz günleri...Coşku ve endişe dolu derste veya işte hayal kurarsınız...Mantonuzu unutursunuz, araba kullanırken sapacağınız yeri geçersiniz...Telefon başında oturup bekler, ne söyleyeceğinizi planlarsınız...Bir saplantının pençesindesinizdir...Onunla bundan sonraki buluşmanızı iple çekersiniz...Sonra buluşursunuz, onun en küçük hareketi soluğunuzu keser...Onun gülüşü başınızı döndürür...Aptalca riskler göze alır, aptalca şeyler söyler, fazla gürültülü güler, karanlık sırlar açıklar, bütün gece konuşur, şafak sökerken yürüyüşe çıkar, sık sık kucaklar ve öpersiniz...Bu arada mutluluktan sarhoş olarak ateşin pençesinde soluk soluğa yuvarlanırken bütün dünyayı unutursunuz...”Helen Fisher (Antropolog)...

Devamını Oku

Siyah beyaz kadınlar

25 Mayıs 2012

Aslında lacivert kadın denirdi onlara... Laciverdin pırıltısında, çekiciliklerini anlatabilmek için... Laciverdin albenisinde, asaletlerini belirtebilmek için...Daha çok Nişantaşı’nda, brasserie ve bistro‘larda, nadir görülen tarzlarda, ama mutlaka İtalyan mağazalarda, İtalyan modasında... Kendilerini gösterirlerdi... Sonra bir gün lacivert kadınlar, siyah-beyaz kadınlara dönüştüler... Hayat laciverdin pırıltısından, siyahın asaletine... Laciverdin albenisinden, siyahın gizemine... Ve aralara serpiştirilen beyazın kontrastından, siyah ve beyazla oluşan zıtların güzelliğine dönüştü... Zıtların birlikteliği, kadının çekiciliğinde güzelliğin sırrı oldu... Siyahı ve beyazı kadında kullanan İtalyan modacılar,siyah ve beyaz kadını yarattılar... Kadın siyahla güzelleşti... Kadın siyahla gizemli hale geldi... Kadın siyahla ruhunu örterken, cezbedici ve kışkırtıcıbir hal aldı... Siyah kışkırtırken, serpiştirilen beyaz onu açtı... Beyazın kontrastı siyahı anlamlandırdı... Kışkırtıcılığa naifliği ekledi... Cezbeden güzelliğe, temizliği kattı.. Her halükarda, siyah ağırlık siyah-beyaz kadınlar, Kışkırtan güzelliğin, cezbeden gizemin, temiz ve saf bir mükemmelliğin merkezi oldular...modası, siyah-beyaz tarzıyla kadının güzelliğini kanatlandırdı, mükemmelliğe estetik kazandırdı... Şimdi siyah-beyaz kadın zamanıdır... siyah ağırlıklı beyaz taşıyan kadınlarla bir brasserie’de broşutolu ıspanak salatası yeme zamanıdır...salata eşliğinde balon bardakta kırmızı şarap yudumlama zamanıdır...Siyah beyaz kadınlar, geçen kışların ve bu kışın modasıdırlar... Soğuk havanın pastelleştirdiği hayatların, pastelleşmemiş albenisidirler. Bir köylülük cartlığında değil, bir burjuva çekiciliğindedirler... Soğuk havaların giydirdiği pastel renklerin, soğuk havaların hissettirdiği pastelleşmiş duyguların ilacı olarak baştan çıkarıcıdırlar... Pastel renkler, bir üniversite kampusunda bisiklete binmeyi çağrıştırır...Pastel renkler, bir hayvanat bahçesinde kuşlara yem atmaya anlam kazandırır...Pastel renkler, pastoraldir... Yumuşatır, entelektüelleştirir, huzur verir... Oysa siyah bunları sağlamaz... Siyah, huzur vermez, yumuşatmaz... Siyah kışkırtır... Siyah albenidir... Siyah, egzantriktir, onun için çekicidir. Siyah koyudur, onun için gizemdir... Gündüz giyilse bile, her halükarda gecedir... kampusunda bisiklete binmeyi çağrıştırmaz...Hayvanat bahçesinde kuşlara yem atmayı akla getirmez... Siyah gecedir ve gece olan her şeyi çağrıştırır...Aşktan çok cinselliği... El ele tutuşup yürümekten çok, kışkırtıcı bir dansı çağrıştırır... Şimdi siyah-beyaz kadınlar modadır... Geçen kışlarda olduğu gibi, bu kış da onlar modadır...bir brasserie’de ya da bistro’da thon tartarı antre yapıp, ızgara sebze yatağında somon grile yeme zamanıdır... Kırmızı şarabı yudumladıktan sonra, Prada‘ya gitme zamanıdır... Şimdi moda siyah-beyaz kadınlardır...(Reha Muhtar’ın Sabah Gazetesi’ndeki yazılarını derlediği Mina’ya Mektuplar adlı kitabından...) ARTIK VİZE İSTENMEYEN MİDİLLİ ADASINDA POLİS TAKİBİ...Atina Büyükelçisi, Yunanistan’ın 5 Ege adasında, Türk vatandaşlardan bundan böyle vize istemeyeceğini açıkladı dün...Türk vatandaşları için vizenin kalkacağı adalar Midilli, Rodos ve Sakız yaşamımın en keskin gazetecilik virajlarını yaşadığım adalardı...Ben Midilli’ye 25 yıl önce yardımcım Sofia’yla ilk kez gittiğimde, araba tutup, Yunan kökenli Amerikan başkan adayın Dukakis’in köyünden röportaj yapmaya çalışmıştım...Midilli’nin tozlu yollarından adanın içine, dağın eteklerindeki köye doğru yola koyulmuştuk...Arkamızda beyaz bir araba bizi takip ediyordu...Gündüz vakti selektör yakıyor, hızla yanımızdan geçiyor, biraz ilerde duruyor, biz geçince yeniden takibe başlıyordu...İçinde bir erkek ve bir kadın vardı...O zamanlar Midilli adası “silahlı” Yunan adalarından biriydi ve Türk gazetecisinin o adalarda dolaşması pek makbul değildi...***Röportajı hızlı hızlı yapıp, dağ yollarından akşamın alackaranlığında şehre dönmüştük...Beyaz araba peşimizdeydi...Her an savaşmayı beklediğimiz günlerdi o günler...Bir yıl sonra ise, Davos zirvesiyle “barış rüzgarları esmeye başlamış” bu kez esen barış rüzgarlarının röprotajını yapmak için yardımcım Stelyo Yavaş’la yollara dökülmüştük...Bir yıl önce Sofia’yla gittiğimiz Midilli’nin yerinde yeller esiyordu...Beyaz araba yok olmuştu...Otelin denize nazır en büyük ve köşe odasını bize tahsis etmişlerdi bu kez...Ege Bakanı Midilli’de bulunurdu, röportajı yaptık, feribot saatini geçirdik...Feribot bizim için Midilli limanında bekletildi...Kameralarla sadece bizi bekleyen feribota bindiğimizde, kendimizi bu kez “büyük kahramanlar” olarak görüyorduk...Bir yıl önce, “beyaz araba arkasında toz bulutları bırakarak bizi taciz ediyordu...”Bir yıl sonra feribot tarifeli seferini erteleyerek bizi bekliyordu kalkmak için...***Rodos askere giderken, melankolik bir havada, üç gün geçirdiğim romantik ada, Sakız iki ay sonra asker dönüşü gece buzukyalarında sabahlara kadar eğlenip, tabak kırdığım “günah adasıydı” benim için...Şimdi bu Yunan adalarında “vize” gerekmeyecekmiş Türk turistler için...Tek isteğim çocuklarımın bir parça büyemesi...Onlarla gitmek ve onlarla hatırlamak istiyorum herşeyi... Günün sözü “HİÇBİR SIKINTI KALICI DEĞİLDİR...” “Hiçbir sıkıntı kalıcı değildir... Hiçbir engel sonsuza kadar sürmez...Hiçbir üzüntü ebedi değildir...Zorluklar bizi onları yaşarken hiç bitmeyecekmiş gibi görünebilir, ancak bu gerçek değildir...Eğer görmek isterseniz yaşamın mevsimleri ve bölümleri vardır...Ve zor zamanlar sonunda bizi daha iyi bir hale getiren dönemlerdir...***Tam bir kişisel sorumluluk üstlenerek ve gün içerisinde akıllıca tercihler yaparak yaşamımızdaki acıları azaltabiliriz...Bu yolla kaderimizi kendimiz belirler ve daha mutlu bir hayata ulaşmamızı sağlayacak gücü elde ederiz...Albert Camus bir keresinde şöyle yazmıştır:‘Kışın ortasında içimde yenilmez bir yaz buldum...’Zihnimiz stres, kalbimiz acıyla dolmadan, bazı zorluklarla karşılaşmadan, gerçekte ne kadar güçlü ve dayanıklı olduğumuzu keşfedemeyiz...O zamanlarda hayatın yolumuza çıkardığı engellerin üstesinden gelebilecek güç ve cesaretin içimizde bulunduğunu keşfederiz...Zor zamanlar bizi daha güçlü kılar...***Yaşamda başımıza bizim ona yüklediğimizden daha başka bir anlama sahip olan hiçbir şey gelmez...Acı ve ızdırap sadece birer yargıdır...Yargılardan vazgeçip, bir şeyleri ‘olumlu’ ya da ‘olumsuz’ diye etiketlemeyi bırakıp, olan biteni kişiliklerimizi geliştirmek için fırsat olarak görmeye başladığımızda, yaşamımız değişir...İç huzur ve mutluluk dolu kişiler oluruz...”Robin Sharma

Devamını Oku

Lig TV’de yorumcu olmak için Fenerli ve Galatasaraylı olmak şart mı?..

24 Mayıs 2012

Zamanında Lig TV’deki Beşiktaş yorumcularına bakıp, Şansal Büyüka’ya şöyle sormuştum:-”Lig TV’de Beşiktaş yorumcusu olmak için, bir zamanlar mutlaka Fenerbahçe’de oynamış olmak şart mıdır?..”Neyse o günler geçti şimdi İbrahim Üzülmez kardeşimizle Beşiktaş yorumculuğu işini hallettiler, futbol servisindeki arkadaşlar!..Önceki gün basketbol play-off yarı final maçını izliyorum...Beşiktaş Milangaz-Galatasaray Medical Park karşısında 2-1 önde, maçı alırsa finale çıkacak...Buraya gelene kadar Beşiktaş Milangaz Euro Challenge Kupası’nı almış...Türkiye Kupası’nı kazanmış...Bir sezonda rekora koşuyor üçüncü kupayı almaya gidiyor...Basketbolda Avrupa dahil sezonun kahramanı Beşiktaş Milangaz...***Şimdi böyle bir maçın anlatımında ne beklersiniz?..Basket maçı anlatımlarında hasta Fenerbahçeli görünen Murat Murathanoğlu maçın doğal spikeri...Yanına, maçın önemine binaen iki yorumcu koymuşlar...Doğru bir karar...Peki kim bu iki yorumcu?..Biri Galatasaray takımının sembol oyuncusu, kaptanı Nur Germen...Diğeri yorumlarından, Galatasaray’a koç olması gerektiğini anladığımız Yiğiter Uluer...Yiğiter kardeşim bir ara heyecandan ipin ucunu öyle bir kaçırdı ki, Galatasaray’a taktik vermeye başladı açıktan...Beşiktaş’a karşı nasıl oynaması gerektiğini söylüyor, bir ara kendi de ipin ucunu kaçırdığını farketti, Beşiktaş falan diyerek dengelemeye gitti...Nur Germen ne de olsa sporcu...Neyi ne kadar yorumlayacağını biliyor, topa çok fazla girmemeye özen gösteriyor...Galatasaray’ın yıllarca kaptanlığını yapmasına karşın, bir parça objektif olma kaygısı güdüyor...Yiğiter kardeşimde o da yok...Abandıkça abanıyor Galatasaray adına maça...***Artık Şansal Büyüka’ya sormayacağım, çünkü “Benim Lig TV’nin yönetimiyle bir bağım yok... Maraton’u yapıp gidiyorum” diyor...O zaman Lig TV’nin basketbolunu yönetenlere sorayım...-”Arkadaş böyle bir maç öncesi, hiç mi Beşiktaş basketbol takımının efsanevi isimlerinden birini yorumcu olarak almak aklınıza gelmedi?.. Ayıp değil mi?.. Lig TV’de yorumcu olmak için illa ki Fenerbahçeli veya Galatasaraylı olma şartı mı var?..”Digitürk’ün Genel Müdürü Ertan kardeşim...Kimseyi şikayet edip işinden gücünden etmem...Fakat tek bir sezonda Euro Challenge, Türkiye Kupası ve Lig Şampiyonluğu toplam üç kupaya giden koskoca bir takımın haklarının göz göre göre bu kadar ezilmesine de sessiz kalamam!..Şansal Büyüka’ya birşey sormayacağım dedim ama yine ona söyleyeyim bari:-”NTV’de spor spikeri Sine Büyüka var... Sevgili kızın Şansal Abi... Bir zahmet kızından rica et de, Lig TV’ye Beşiktaş basket takımından efsane bir sporcu versin... NTV’deki programlarında o çıkartıyor ve herkese eşit davranıyor çünkü!..”*****CEHENNEMDE ÜÇ MEVSİM...Sol’un kendi içindeki şiddeti sorgulamayan, bir bakış açısı hayatı doğru okumaz...Stalin’i sorgulamayan, sadece 68’de değil, daha öncesinde de Çekoslovakya’da ve genelde doğu blokunda yaşananlarla hesaplaşmayan bir bakışın insancıllığı, demokratlığı ve sosyalistliği tartışılır...Cehennemde Üç Mevsim, 1947 yılının Çekoslovakya’sıda 19 yaşında kural dışı bir şairin başına gelenleri, aşk, edebiyat, siyaset üçgeninde değerlendiriyor... Digitürk festival filmleri kuşağında gösterilen film, çok erotik bir aşk macerasını da tarihi olayların dokusunun içine yerleştirmiş...Prag’da geçen Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği‘nden sonra ikinci Prag dönem filmi Cehennemde Üç Mevsim...***Genç ve cezbedici bir genç kadının, 19 yaşında kural tanımayan, sosyalist olduğunu söyleyen genç bir şairle erotik tetiklenmeyle başlayan muhteşem aşk hikayesinin iniş ve çıkışlarını ve zikzaklarını izliyoruz...Çekoslovakya’daki rejimin korkunç katı kuralları ve şairi hapse götüren öyküsüyle birlikte...Stalinizmi ve kendi içindeki şiddeti sorgulayamayan ‘sol’, emperyalizmin kan dökücü tavrını suçlayabilir...Ancak mahkum edemez...Mahkum edebilmesi ancak, kendisinin şiddetten arındırılmış gerçek bir demokrasinin özünü benimsemesiyle mümkündür...***Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği de, Cehennemde Üç Mevsim de “sosyalist rejimlerin nasıl birer polis rejimine dönüştüğünü gösteren” mükemmel örnekler...İçlerinde yoğun erotizmden beslenen inişli çıkışlı muhteşem aşk hikayeleri, filmleri yaşayan bir hikaye haline getiriyor...Cehennemde Üç mevsim’i mutlaka Digitürk festival kanallarından izleyin...Sonra gidip Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nin DVD’sini alıp onu da izleyin...Sonra biraz Camus’yle, Sartre arasında yaşanan geçmiş bir sosyalizm tartışmasına göz gezdirin...Ne kadar sosyalist çıkarsınız bu çalışmadan bilemem ama, inanılmaz bir insani haz alırsınız bu entellektüel uğraştan...İnsan olduğunuzu ta içinizde hissederek...*****GÜNÜN SÖZÜ...“ŞARTLANMALARINIZI YOK ETTİĞİNİZDE SAF GERÇEĞE ULAŞIRSINIZ...”“İnsan beyni doğuştan her türlü bilgiye açıktır...Tıpkı boş bir teyp bandı gibi...Sonra ilk verilen bu banda kaydolmaya başlar...Bir şeye dokunur...Annesi ‘O sıcak’ der...O bilir ki beynine ulaşan o impalsın (impulse) adı sıcaktır!..Sonra benzer bir dalga beyne ulaşınca, beyin hemen hükmü verir: ‘Sıcak’!..Sonra ‘soğuk’, Sonra ‘sert’, sonra ‘iyi’, sonra ‘kötü...’Sonra daha komplike (karmaşık) veriler...Ve nihayet bu programlama istikametinde oluşur beyin...Eğer araştırma, düşünme, değerlendirme evreleri bu beyinde faaliyete geçmemiş ise, artık o kişi tamamiyle ‘şartlanmalarıyla ve güdüsel dürtüleriyle’ yaşar...Toplumun programlamış olduğu bir ‘robot’ olarak geçer gider DÜNYADAN...Ancak bundan da daha önemli bir nokta var...İnsan adını almış varlığın ne olduğunu bilmeden, onun hangi şartlar altında ve nasıl şartlandığını bilebilmek mümkün değildir...Onun için isterseniz önce ‘insan’ denilen varlığın gerçek yapısı üzerine eğilelim ve ondan sonra onun şartlanmalarının nasıl meydana geldiği üzerinde duralım...***Şartlanma böyük pörçük bilgi kırıntılarından, kıyaslama yoluyla kendi anlayışına göre bir hüküm çıkartıp, bunu başkalarına empoze ederek, onları da o bilgilerle kayıt altına almadır...***Şartlanmaya dayanan birikim, komplike (karmaşık) bir sistem değildir ve cevabı verilemeyen pekçok soruyu ihtiva eder (içerir)...O zaman bu soruların cevabının verilemediği söylenir...Oysa şartlanmalardan doğan bilgilerle değil, ‘saf gerçeklerle’ yürürseniz, komplike bir sistemle karşılaşırsınız ki, bu yoldan sonuca ulaşan bir kişinin cevabını veremeyeceği bir soru kalmaz...***Şartlanmış bir insan tek noktaya doğru derinleşen sorular karşısında bir noktada takılır kalır ve cevap veremez hale gelir... Gerçeği bulmuş kişinin ise cevap veremeyeceği bir nokta olmaz... Ne kadar derine dalsanız, o ölçüde cevapla karşılaşırsınız...”Ahmed Hulusi’nin Evrensel Sırlar kitabından...

Devamını Oku

Gidiyorum... Şimdi gidiyorum...

23 Mayıs 2012

On yıl önce sokaklarda yaptıkları kamuoyu yoklamasında ankete katılanlara sormuşlardı;- “SHOW TV’nin sahibi kim?..” diye...Yanıtlayanların yüzde 90’ı şöyle cevap vermişti:“SHOW TV’nin sahibi Reha Muhtar’dır...”Bana bunu söylediklerinde gülümsemiştim...SHOW TV’nin sahibi zannedilmek komik gelmişti bana...O zamanlar “Sahibi olduğunu zannettiğimiz şeylerin sahibi olamayacağımızı, aslında hiçbir şeyin sahibi olmadığımızı” bilmiyordum...SHOW TV’nin olmasa da SHOW Haber’in sahibi hissediyordum kendimi...Dile kolay yedi yıl üst üste birinci yaptığımız, bütün haber merkezini tek tek muhabir, kameraman, müdür, yönetmen dışardan alıp getirip tek bir potada erittiğim yerdi o haber merkezi...Haber merkezinin sahibi zannederdim kendimi...Hiçbirşeyin sahibi olmadığımızı bilmediğim zamanlardı o zamanlar...***10 yıl oluyor bu Haziran’da SHOW’a veda ettiğim güne...Veda konuşmasını yapacağımızın alt yazısını “sürpriz bir şekilde geçmeye başladığımızda” 2002’nin Haziran ayıydı...Telefonlar kitlenmişti...Hatırlıyorum, haber merkezinde çalışırken iki kez telefon yoğunluğundan “santralin yandığını” söylemişlerdi bize...Bir Pazar günü, yayın günü olmamasına rağmen, Hamit Özsaraç’ın spikerliğinde, konuk olarak kendi haber bültenimin yayınına katılmış ve “veda ettiğimi” açıklamıştım...Hayatımın çok önemli bir döneminin bittiğini biliyordum...Yeni döneminin ne getireceği, nelere gebe olduğu sorusu ise bir muammaydı benim için...Pazar günü yayına çıkıp veda edeceğimi söylememiştim televizyondakilere...Olur ya birileri çıkar engeller diye...Haber merkezinde birkaç güvendiğim arkadaşım biliyordu sadece...Hiçbir şey olmamışcasına gelip masama oturmuştum...Sanki haberleri kontrol ediyor, masamı yavaş yavaş temizliyordum...Aniden alt yazı geçmeye başladım...“SHOW TV’de son kez canlı yayına çıkıyor” diye...Sokaktaki adamın benim sandığı televizyon kanalında “son yayınıma çıktığımı” söylüyordum...***Telefonlar kitlendi...Ağlayanlar, protesto edenler, bir daha televizyon seyretmeyeceğini söyleyenler, SHOW TV’nin adını ağzına almayacağını bildirenler telefonları kitlemişlerdi...Arkadaşlara “Bana sakın bunları iletmeyin” dedim...Hayat akacaktı...Hiçbir yer hiçbirimizin değildi...Bu ölümlü dünyada, en büyük başarıların bile gün gelip sona ereceğini, hayatın başka bir mecraya kayacağını bilmek gerekiyordu...Trafik kazası geçirip aylarca komada kalan o günlerdeki sevgili editörüm Aslı Uğurlu geçen gün arabamda çalan Mina’yla Poyraz’ın en sevdiği parçaya bakıp bana şöyle dedi:-”O günlerde hep bu parçayı dinliyordunuz Reha Bey...”***Şaşırmıştım...Demek o parçayı dinliyordum diye düşündüm...Parça Yunanistan’ın Diva’sı Haris Alexiou’nun hit parçasıydı...“Fevgo... Tora Fevgo...”“Gidiyorum... Şimdi gidiyorum...”On yıl sonra minik çocuklarımın “parçamızı çalsana” dedikleri şarkı, benim SHOW’dan ayrılırken çaldığım şarkının aynısıydı...“Fevgo... Tora Fevgo...”Hayatın tesadüfüne ve mucizesine bak...O şarkıyı “SHOW’dan gidiyorum” diye çalarkan, çocuklarım yoktu...Ayşe Nazlı bile babası olarak beni henüz doğru düzgün bilmemekteydi...Ve on yıl önce ben gidiyordum...Bir bilinmeyene doğru gidiyordum...***Yayına çıkıp veda edeceğim anlaşıldığında, bir anda televizyonda bir hareketlenme oldu...Odamın trafiği arttı...Gelenler gidenler çoğaldı...“Canlı yayında kötü bir şey söylememden çekiniyorlardı...”Oysa hiçbir şey söylemeyecektim...Bizi yedi yıl rekor bir izlenme oranıyla birinci yapan izleyicimize teşekkür edip, edebimle ayrılacaktım...Benim tarzım değildi, ucuzlaşmak ve bayağılaşmak...Gelenler “Çıkmasan...” diyorlardı...“Çıkacağım” dedim, “bu işi burada bitirelim...”Fevgo... Tora Fevgo şarkısı çalıyordu...Yayına çıktım...Heyecanlıydım...Daha doğrusu ilk kez, o stüdyonun “artık benim stüdyom olmadığını” farkettim...Bir anda günler, geceler geçirdiğim stüdyo yabancılaşmıştı bana...Bir mesafe, bir uzaklık vardı sanki masamla aramda...Hamit’in yayında konuktum...Aslında stüdyonun kendisine konuktum...O anda farketmiştim bunu...***Ağlamaklı olmamasına itina gösterdiğim bir konuşma yaptım...Rejide ağlayanlar olduğunu söylediler...Kim bilir belki gülenler, “Oh be ne iyi oldu” diyenler de vardı...Yeni gelenlerin, “Burayı dezenfekte ettirmek lazım” dediklerini sonra duydum...O akşam veda ettim ve jenerik benim ismimin son kez yazıldığı şekilde döndü ve bitti...Yayın bitmişti...Toparlanıp gidecektim...Vedaları hiç sevmem...Kimselerle vedalaşamam o yüzden...Olabildiğince tabii davranarak, kanaldan ayrıldım...Venge diye bir restoran vardı Levent’te, SHOW’un yakınlarında bir yerde...Orada toplandık...Haziran ayının sonlarıydı...Lacivert bir İstanbul gecesiydi...Haber merkezi hep birarada, yemek yiyor, telefonlara cevap veriyorduk...***Bugünlerde 10 yıl olacak, o günden bu yana geçen...Dün internet sitelerinde “o günlerdeki değişimin sorularının mahkemelerde sorulduğunu okudum...”Hiç ilgilenmedim mahkemede sorulan sorularla, verilen cevaplarla...Bir muammaya yelken açtığım on yılın kendi içimdeki hesaplaşmasını yaptım... Hiç çocuğum yokken, dünya güzeli üç çocuğun babası olmuştum bu on yıl içinde...Köşe yazarlığını çoktan bırakmışken, yeniden köşe yazarlığına dönmüş sekiz yıldır köşe yazarlığı yapar olmuştum...Çocukluk ve gençlik aşkım Beşiktaş, her şeyiyle hayatıma girmiş, ben Beşiktaş’ın içinde, Beşiktaş benim içimde büyüyerek birarada yaşamaya başlamıştık yeniden...Günde iki paket sigara...Haftada 4-5 gün hatırı sayılır miktarda içki içerdim... Ne içki ne de sigaradan eser kalmamıştı hayatımda...***Kendi içime dönmüş, uzun bir yolculuğa çıkmıştım...Uzun yolculuk çocukluğumun ve ilk gençliğimin hülyalarını, teker teker yaptırtmaya başlamıştı bana...Kendimle daha bir barışık olduğum kuşkusuzdu...Fakat en önemlisi “hayatta hiçbir şeyin sahibi olamayacağımızı” öğrenmiştim...En büyük başarılar bile gün gelir biterdi... Herşey gelip geçerdi...Siz hayatı egzersiz ederdiniz, hayata sahip olmamazdınız...Sahip olduğunuzu zannettiğiniz şeylere de sahip değildiniz...Bunları ölmeden kısa bir süre önce daha yaşlı bir dönemimde farketseydim, kim bilir ne kadar üzülür, ne büyük hayal kırıklığına uğrardım...Sağolsun hayat bana, yeni ve çok mutlu bir hayat kurma fırsatı verdi...Hiçbir şeye sahip olmadan, çok mutlu bir hayat yaşayabileceğimi gösterdi...On yıl önce...On yıl sonra...Hayata ve yaşadıklarıma şükrediyordum...*****ERGİN ATAMAN: “ÜÇ KUPAYI DA SANA GETİRECEĞİZ REHA ABİ...”Derron Williams NBA’deki lokavt bitip gittiğinde, Beşiktaş Milangaz’ın basketbol başarılarına olan ilgim gidivermişti...Derron Williams’ı BJK TV’deki canlı yayında izlediğimde, onun gidişiyle, benim de içimden bir parça koptu...Nedense Williams gittikten sonra, Beşiktaş Milangaz’ın yeniden potaya girip, büyük başarılara imza atacağına inanmadım...Ergin Ataman’la, Beşiktaş’ın basketboldan sorumlu eski yöneticisi Şeref Yalçın, “Üç kupayı da sana getireceğiz Reha Abi” dediklerinde içimden, “Niyet etmeleri bile güzel...” diye geçirdim...Ne ilginç yıllar önce, UEFA yarı finaline ve finaline giderken uçakta Fatih Terim bana “Bu kupayı alacağız” dediğinde içimden aynı şeyi geçirmiş “niyet etmesi bile güzel” demiştim...Fakat dün Beşiktaş Milangaz-Galatasaray Medical Park maçını izlerken, Ergin Ataman-Şeref Yalçın ikilisinin gerçekten üç kupayı da almayı ahdeddiklerine inandım...Euro Challenge Kupası, Türkiye Kupası arka arkaya geldi... Türkiye Ligi’nin play-off’unda da finale kaldı...Demirören Ailesi, Beşiktaş basketbol takımına Milangaz’la sponsor olmaktan, ne büyük bir “hayır duası” aldıklarının farkındadırlar...Beşiktaş basketbolda tarihinin en büyük başarısına imza atıyor...Milangaz ismi o üç kupanın yanında yer alacak...Başkan Fikret Orman geçen hafta BJK TV’de “Biz bu sponsorluğun devam etmesini istiyoruz... Ancak devamı için karşı tarafın da istemesi gerekir” demişti...Beşiktaş’ı seven herkes bu işbirliğini istemeli...Ergin Ataman kardeşimle, Şeref Yalçın dostumun üç kupayı bana getirmelerine gerek yok...Beşiktaş müzesine teslim etmeleri yeter...O müze benim kalbimdir...

Devamını Oku

Sadece kulaklarından “uyarılan” adamın öyküsü...

22 Mayıs 2012

Bir süredir Hollywood’un popüler kültürden beslenen gişe filmlerinden çok, festival filmlerinin “derin dünyasında” ruhuma yeni pencereler açmaya çalışıyorum...Biraz da geçmişin intikamını alırcasına...Festival filmlerinin durağanlığını, sabit planlarını, yönetmenin hayata kattığı hareketsiz ve aşırı detaycı akışı eleştirir, sinemanın komedisinin, dramının ve geriliminin ancak, ses ve görsel efektlerin çok güçlü kullanıldığı bir filmatografide verilebileceğini savunurdum...Artık pek öyle düşünmüyorum...Popüler sinemanın çok güçlü olan filmatografisinin, “yaşamdaki detayları bariz ölçüde atladığını, genelleştirip çarpıcılaştırmak uğruna, lezzet katan tatları safra niyetine ıskartaya ayırdığını” görüyorum... Biraz da o nedenle, “klasikleşmiş polülerlere ya da popülerleşmiş festival filmlerine” kaymakta gönül ibrem...***Ne ki Pazar günü Atina’dan gelen arkadaşım Stelyo’nun bir süredir bozuk olan moralini düzeltmek, ona bir miktar hayat oksijeni vermek için Kanyon’a gittiğimde, Cinebonus sinemalarının önünde durup gişedeki arkadaşa, “Vizyondaki filmlerden hangisini tavsiye edersin?..” diye soruverdim...Oradaki arkadaşlarla uzun zamanda oluşan iyi bir iletişimimiz var...Filmleri abartmıyorlar...İyisini kötüsünü fazla abanarak anlatmıyorlar... Gişesini, konusunu ve havasını aktarmakla sınırlı kalıyorlar...“Fransız filmi Intouchables (Can Dostum) iyi bir çalışma” dediler...Filme girdiğimizde gördüm ki, film bir Fransız filmi ancak sinematografisi tahmin edeceğimiz gibi bir Hollywood filmi mood’unda...Temposu, örgüsü, kurgusu, müziği, ses ve görsel efektleri ile hafif sabun köpüğü kıvamında bir komedi-dram...***Filmin girişinde bir uyarı dikkatimi çekti...Film gerçek bir hikayeden esinlenmişti...Yamaç paraşütünde kaza geçirip, omurgası zedelenen ve boyundan aşağısı felç olan sanat tutkunu, zengin bir aristokrat olan Phillipe, kendisine 24 saat bakması için onca başvuru arasında cezaevinden yeni çıkan siyahi göçmen Driss’i tutuyor...Gerçek isminin İdris olduğunu öğrendiğimiz Driss aslında o mülakata, görüştüğünün kayda alınıp, işsizlik sigortası parası almak için gidiyor...İşe girmek gibi bir derdi ve tasası yok, ayrıca bunun olacağına da inanmıyor...Ancak evren her zaman, “bireylerin kişisel planlarının ötesinde master planlar yapar...”O plan yürürlüğe girdi mi de mucize gerçekleşiverir...Siyahi göçmen Driss (İdris), Paris’in göbeğinde boynunun altı felçli, sanat tutkunu zengin Fransız aristokratı Phillipe’i yeniden hayata kazandırma uğraşına giriyor...Geçirdiği kaza ve boyunun altının tutmaması nedeniyle cinsel olarak kulakları dışında hiçbir yerden uyarılamayan Phillipe’le İdris bir yaşam mucizesinin aktörü oluveriyorlar...***Filmi sinematografisindeki sıradanlık, senaryodaki basitliğin dışında, gerçek hayattan esinlenmiş bir olayın, yaşama katacağı tecrübe algısıyla izlerseniz, “bir mucizenin oluşumuna adım adım tanıklık edersiniz...”Sevginin ve sıcak iletişimin nelere kadir olabileceğini fark edersiniz...Mucizeler bize hep çok uzakta görünürler...Oysa yanıbaşımızdadırlar...Sinema perdesinden içinize aldığınız öykü, aslında “sizin yaşam mucizenizin adı olacaktır...”Intouchables’ı (Can Dostum) bu gözle izleyin... Kendi mucizenize bir adım yaklaşacaksınız...*****ROMANTİK İSYAN GÜNLERİNİN SONU...Şimdiki “moda” deyimle fıtratımda “sokak” var benim... Caddelerdeki mitinglerle, protestolarla büyüdüm ben...Sokaklara sarkan kovalamacalarla anı defterimi zenginleştirdim...İstanbul sokaklarında gönül rahatlığıyla yaşayamadıklarımı bana gözlemci-gazeteci sıfatıyla yaşatan Paris ve Atina’yı onun için daha bir sevdim, içimde hissettim, benimsedim...Sokakta protesto edilen her şeyi severim ben...Demokratik bulurum...Sivil bulurum...İnsan haklarına uygun, insan hakları için asgari gerekte addederim...Alper Görmüş’ün son çıkan “Darbe Günlükleri Tam Metin- İmaj ve Hakikat” kitabını okuyorum...Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in tuttuğu günlüğün tam metni olduğu söylenen notlar bunlar...***5 Şubat 2004’te şöyle yazmış günlüğüne Özden Örnek;“Akşama kadar sakin bir gün geçirdim...Daha ziyade karargah ve şahsi işlerim ile ilgilendim...Akşam eve gelince kıyamet koptu...Kara Kuvvetleri Komutanı İstanbul’a gitmişti ve pazar akşam dönecekti...Telefonla beni aradı ve gizli hattan görüşmek istedi...Alışıldığı şekilde telefon arızası nedeniyle açık telefondan görüşmek zorunda kaldım...“Annan”ın mektubu gelmiş ve içerisindeki konular tamamen bizim söylediklerimizin dışındaki olayları kapsıyor...OÖ ile İstanbul’da görüştük ve bana bunları anlattı...Ben karargaha emir verdim... Size birer kopya getirecekler...Ben İlker’i aradım...Bana hala düşünmekte olduklarını ve hareketlerini Denktaş’a göre ayarlayacaklarını söyledi...“Senden ricam, hemen duruma müdahale etmen” dedi......Nitekim darbe konusundaki fikirlerimi ona naklettim ve zannediyorum benimle aynı fikirde oldu...Ülkenin ekonomik zorluğunu, ABD’nin diğer darbelerden farklı olarak bu kez hükümetin tarafını tuttuğunu, halkın bu kez destek vermediğini, desteğin yahut zeminin oluşması gerektiğini kısaca anlattım...Sonra bugün gelişen olay için ne yapabileceğimizi konuştuk.......Bizim bir açıklama yaparak TSK’nın Kıbrıs konusundaki düşüncelerinin ne olduğunu açıklayıp istifa etmemiz gerektiğini söyledim...Hava Kuvvetleri Komutanı başka bir seçenek tavsiye etti...Kıbrıs’ta herkesi Annan Planı aleyhinde sokağa dökerek gösterilerin yapılmasını sağlama ve anavatandan da bu hareketlere destek, hükümet aleyhine olaylar çıkarmak...Bunları tartıştıktan sonra ertesi sabah buluşmak üzere ayrıldık...”***Bu notları yazan Alper Görmüş kitabın burasına kendi notunu döşüyor:“Halkı sokağa dökmek, öğrencileri hatta sendikacıları sokağa dökmek...Bu tür sözlerin, önerilen şey sanki dünyanın en kolay işiymiş gibi komutanların ağzından öylesine dökülüvermesi üzerinde durmak gerekir diye düşünüyorum...Belli ki bu işlerin, birikmiş bir tecrübesi ve her an yürürlüğe konulabilecek bir organizasyon planı var...”***Son yıllarda yaşanan süreç bana sadece tek bir şeyi kafama vura vura öğretti...Herkes organizedir...Hediye paketinde sunulan her görüş ve düşüncenin arkasında “romantik isyankarlığın” çok ötesinde bir hesap, organizasyon ve plan vardır... Şimdi şimdi fark ediyorum ki “romantik isyankar” görünenler bile, “romantik bir şekilde isyan etmemekteler...”İsyanları gizli ve kirli unsurlar içermese de, gayet planlı ve stratejiktir...Farkındayım artık...Romanlarda kaldı benim gençliğimde “hayalimde yaşattığım romantik isyanlar...”Karargahlarda ya da gizli kapaklı dünyalarda ne planlandı bilmiyorum fakat, “Deniz’ler tertemiz birer isyankardılar...”Bir mayıs günü bu notu tarihsel bir kayıt olarak romantik olmayan isyankarların yanına kaydetmekte yarar var...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ...HATA YAPMANIN İYİLEŞTİRİCİ ÖZELLİĞİ...“Artık kendinizi bu kadar zorlamayı bırakın...Siz bir insansınız ve insanlar hata yapacak biçimde tasarlanmışlardır...Hepimizin hata yaptığını, bu hataların büyümemiz ve ilerleme kaydetmemiz için vazgeçilmez olduğunu anlamak bizi özgürleştirir...Böylelikle mükemmel olma ihtiyacımızdan sıyrılır, yaşamımıza daha sağlıklı bir bakış açısı kazandırırız...Bir derenin ağaçlar arasından aktığı gibi, biz de yaşamımızın içinde kuvvetle ve incelik içinde akarız...Ve sonunda kendi doğamızı huzur içinde kabulleniriz...”Robin Sharma...

Devamını Oku

Prenses kadınlar...

20 Mayıs 2012

“Prenses Kadınlar, bir Prensese nasıl davranılması gerektiğini erkeğe gösteren kadınlardır...”Bunu söyleyen kadın, bunu söylerken kendisinin de aslında bir prenses olduğunu söylemektedir...Aslında her kadın biraz prenses kadındır...Sadece bazıları az, bazıları çok prenses kadınlardır...Oysa hepsi her durumda bir parça prenses kadın olmayı arzular...Hepsinin çocukluk günlerinde onlara “prensesim” ya da “kraliçem” diyen ya da prenses ve kraliçe gibi davranan babaları vardır...Kadınlar ilk prenseslik derslerini babalarından alırlar...***Kadın hayatları, çocukluk yıllarında babadan aldığı prenseslik derslerine göre şekillenirler...Kadınlar erkeklere istediklerini yapma egzersizlerini ilk olarak baba üzerinde denerler...Alttan girip üsten çıkma, gerekirse ağlama, çokça nazlanma, arada bir kucağa oturup zıplama, tatlı dil, güler yüz, gerekirse küs...Kadın hayatları bu yöntemleri baba üzerinde deneyerek gelişir, serpilir...Gençlik yıllarında kendilerinden çok daha banal ve yüzeyde buldukları erkekler üzerinde denenerek oturtulur...Kadınların gençlik hayatlarından, sille yememiş erkek bulunmaz...Öyle veya böyle her erkek, bir kadın sillesi yemeden hayata atılmaz...Akıllı olanları bu silleden ders çıkaranlarıdır...Akılsızlar, hayat boyu sille yemeyi alışkanlık yapanlardır..Alışkanlık bozuldukça arananlardır...Arandıkça bulanlardır...***Kadınların genç kızlık silleleri profesyoneldir...Baba üzerinde denenmiş, doğruluğu kanıtlanmış, geçerliliği garantilenmiş yöntemler, çocuk yaştaki erkekleri oyuncak gibi oynatmak için yeterlidir...Baba üzerinde kazanılmış büyük başarı, çocuk yaştaki yaşıt erkeklerle pekiştirilip, prenses kadınlığa geçiş tamamlanır...Genç kız eğer güzelse üstelik babası tarafından prensesler gibi sevilirse, ortada sorun kalmayacaktır... Prenses kadın büyüyecektir...Erkek hayatları alaboralara yönelecektir... Kadın prensesliklerinin sonu ve sınırı yoktur...Ne kadar verilirse daha fazlası istenecektir...Babanın müthiş sevgisi karşıdaki erkekte aranacaktır...Her halükarda bir dediğinin iki edilmemesi erkekten istenecektir...Bulunmadığında üzülünecektir...***Babasından çok sevgi gören kadınlar sevgiye doymazlar...Babalarından çok sevgi gören kadınlar, aynı sevgiyi erkekten isterler...Bulamazlarsa hayal kırıklığı yaşarlar...Adamı hemen bırakıp yeni hayata yelken açarlar...Bir erkek en az babası kadar iyi değilse, kadını mutlu edemez...Ondaki arayışlara son veremez...Biraz olsun kendini huzurlu hissedemez...Babadan daha hanzo erkekler, kadın karşısında yıkılırlar...Hırt yerine konurlar...Adamdan sayılmadığı gibi insandan da sayılmazlar...Daha çok alternatifsizlikler arasında damızlık niyetine kullanılırlar...Kadının çocuk duygusunu giderecek şifa olma duygusuyla yetinirler...***Prenses kadınlar daha çocukluklarından prenses olmaya başlarlar...Önce babanın prensesi olur, sonra yaşıtı erkeklerin prensesi olarak devam ederler...İyi şeylerin hepsini birden isterler...Asla yetinmezler...Bir erkeğe bir prenses kadına nasıl davranacağını dikte ettirirler...Aslında hep içten içe ürkerler...Bir gün gelip prensesliğin biteceğinden gizli gizli ürperirler... Bilirler ki prensesleri prenses hissettiren esasen erkektir...Erkek olmazsa prenseslik beyhude olabilecektir... Yalnız geçirilen bir prenseslik mümkün görünse bile, bu prenseslik sadece aynaları mutlu edebilecektir...(Mina’ya Mektuplar kitabından)*****RUHUMDAKİ BABA, İÇİMDEKİ SEVGİLİYE HADDİNİ BİLDİRİYOR... “BEN”, “BANA KARŞI”YIM...İtiraf ediyorum...Mina’ya Mektuplar kitabından aldığım Prenses Kadınlar yazısını, bir Prenses Kızın babası olduğumu hissederek değil, Prenses Kadınlar’ın zaman zaman erkeği olduğumu hissederek yazdım...Fena halde Prenses Kadınlar’ın babalarının aleyhine yönelik bir subjektivizmin batağındaydım!..Prenses Kadınlar’ın zaman içinde üzerimde yarattıkları sinsi psikoloji, analizin ruhunda karşıt bir esans oluşturmuştu...Prenses Kadınlar’ı yetiştiren babaları içimin derinliklerinde pek “hayırla yad etmeyen” bir erkek sevgilinin dipsiz nevrozlarındaydım...***İtiraf ediyorum ki o yazıyı yazdığım 2005’lerden bu yana Ayşe Nazlı büyüdü...Mina gelince; üç yaşına bastığı gün, “Prenses Kadın olmaya namzet bir ‘afet’in halet-i ruhiyesini” çoktan benimsemişti bile... Kendi Prenses Kız’larıma baktığım nokta-i nazariyeden, durum istikbaldeki meçhul sevgililere yönelik vahim bir tablo içermiyordu...Bunu gördükten sonra karar verdim;İnsan subjektivizmi sınır tanımıyor...Baba subjektivizmi erkek subjektivizmini fersah fersah geride bırakıyor...***Şimdi baktığımda “Prenses Kadınlar” yazısını yazan “ben”e, şimdiki “ben”im burun kıvırıyor...“Elbette öyle olacaktı” diyor “Ne olmalarını bekliyordun ki Prenses Kadınlar’ın?..” türü bir “had bildirme” psikozunun içinde buluyorum kendimi...Hayret!..“Ben”, “bana” karşıyım...İçimdeki “Prenses Kızlar’ın babası”, ruhumdaki “Prenses Kadınlar”ın sevgilisine karşı...Ruhumdaki baba, içimdeki sevgiliye haddini bildiriyor...Şu anda “Beni bırakma baba” diyen kızımın, ruh halindeki oyuncu karakter varlığımı esir almış durumda...İstikbaldeki meçhul sevgililerin “Prenses Kız”larımın isteklerini karşılamaması ahvalinde, kendilerine hızla yol verilmesinin zaruretine inanmaktayım... Bir babayla bir sevgili arasında vukuu bulan insan subjektivizminin vahşi ve uzlaşmaz çelişkisinden ürpermekteyim içten içe...*****OLGUNLUK“Yeterince olgun olmamak, insanoğlunun en büyük sağlık problemidir... Ya da insanoğlunun en temel hastalığı yeterince olgun olmamasıdır...Kişide olgunluk belirtisi, yarının akibetini bugünün eylemlerinde görebilmesiyle orantılıdır...Bir kişi geleceği ne kadar uzun süreli görebiliyorsa, o kadar olgun demektir...Davranış teorisinde, birçok insan için bugüne ait ufacık bir mükafatın, yarınki büyük bir ceza ya da mükafattan daha ağır bastığını sıklıkla görürüz...***Sigara bu durum için mükemmel bir örnektir...Bugün kendisini ufacık bir sigara keyfiyle ödüllendiren kişi, gelecekte kanser riskini görmezlikten gelir...Bugünlük sigara keyfinin yarınki kanserden daha ağır basması buna en iyi örneklerden biridir...Uyuşturucunun bugün yarattığı küçük bir mükafat, yarın ortaya çıkacak bağımlılık ve hastalıktan ağır basar...Birçok insan hayata, yarın diye bir günün hiç gelmeyeceğini düşünerek bakar...Bazı insanlar kırk yaşlarına bile varmayacaklarını sanarak yaşarlar...Ve bazıları, ‘Bu kadar uzun süreli yaşayacağımı bilseydim, kendime çok daha iyi bakardım’ derler...Kendi kendine itibar etmemek, kendini önemsememek hastalığın en önemli nedenidir...***Bağımlılık genellikle etraftaki yaşıtlardan gelen baskı ve yeterince olgun olmamaktan kaynaklanır...Uyuşturucuya olan fiziksel bağımlılık kamil olmamış insanda gittikçe derinleşir ve günlük ufak ödüllerle beslenip, ardından bizim gördüğümüz sonuçlara kadar derinleşip kök salar...Bu noktada bağımlılık üstesinden gelinmeyecek bir probleme dönüşür...Tedavi bilinçlendirme ve olgunlaştırmaya dayanmalıdır...Davranışlarımızın sonucunu, bu sonuçların kendi hayatımızı ve diğer insanların hayatlarını nasıl etkilediğini görebilecek olgunluğa erişmek, bu yapıyı içinde bulunduğumuz topluma ve çevreye yayabilmek gerçek olgunluktur...Düşünce ve davranışlarımızın, evrenin spiritüelliğini nasıl etkilediğinin sorumluluğunu ve olgunluğunu fark ettiğimizde aydınlanmaya doğru bir adım atmış oluruz...***Einstein’in dediği gibi, “Herşeyden izole olduğumuz düşüncesi illüzyondan başka bir şey değildir... Aslında evrendeki diğer herşey ile bir bütünüz...Yapmamız gereken şey şefkatimizi evrendeki herşeyi sarmalayacak boyutlara kadar açabilmektir...” Başkaları için duyduğumuz öfke, hiddet, kızgınlık gibi negatif duyguları aslında kendimize duyarız...Diğer insanlar ve kendimiz için sefkat duymayı öğrendiğimizde, acının çarkını durdurabiliriz...Bu durum birçok hastalığın ve hastalığın arkasında besleyici faktör olan acının ve ızdırabın vücudu terk etmesine neden olur... (Acmos ve Biofeedback terapisti Ünal Uluer’in terapi notlarından...)

Devamını Oku

Koç-Şahenk-Ülker... Kongre heyecanında derin bir Fenerbahçe analizi...

19 Mayıs 2012

Fenerbahçe’de tarihi kongre geldi çattı...Dün Nihat Özdemir “Halefim Ali Koç” diyordu... “Bundan sonraki üç yıl Ali Koç, Fenerbahçe’de başkanvekilliğini yapar...”Diyebilirsiniz ki, “Nasılsa Başkan Aziz Yıldırım, bir kez daha seçilecek, yanına kimi almış çok mu önemli?..”Evet çok önemli...Aziz Yıldırım’ın yanında seçilecek kişi, Fenerbahçe’nin halihazırda fiili başkanlığını yürütecek...Yıldırım halen tutuklu...Son bir yılda Fenerbahçe’nin vitrindeki ismi Nihat Özdemir’di...Fiili başkan oydu...Ali Koç dün Fenerbahçe’deki taşların yerini belirleyecek çok önemli bir açıklama yapıyor:-”Ailemle konuştum... Fenerbahçe’de göreve devam iznini aldım...”***Bu olayları anlatmamın elbette önemli bir nedeni var...Bir süredir “Fenerbahçe’yi Fethullah Gülen Cemaati ele geçirmek istiyor” yollu bir bombardıman var...Kulüpte, bugün “etkin konumda ismi anılan” üç genç ve büyük işadamı var...Bunlardan birincisi Ali Koç;Fenerbahçe’de hatırı sayılır bir süredir etkinşekilde yönetimde görev yaptığından, kulübün en fazla içinde olan kişi...Aziz Yıldırım’ın cezaevine girdiğinden bu yana, işlerin tam göbeğinde kaldı...Taraftar onu seviyor...Şike soruşturması boyunca takındığı “dik ve sert” duruş, taraftarlar arasında Ali Koç lehine sempati rüzgarları estirdi...Kendisini Che Guevara’ya benzeten bir kısım basının desteği Ali Koç’ta...Aziz Yıldırım bu süreçteki tavrından dolayı Ali Koç’u güvenilir buluyor...Ali Koç, ailesinin isminden mütevellit Birinci Cumhuriyet’in ‘sembolü’ gibi...***İkinci genç işadamı Ferit Şahenk;Fenerbahçe’nin en zor günlerinde bastırdı parayı santrafor mevkiine Sow’u getirtti...Sow’un parasının yarısını bütün yönetim kurulu, diğer yarısını ise tek başına Ferit Şahenk cebinden ödedi...Kendi medyası var...Sporda güçlü isimlerin bulunduğu bir medya...Başbakan’la ilişkileri iyi ve problemsiz...Genel olarak kamuoyunda çizdiği portre, “kavgadan yana olmayan, uzlaşmacı ve hoşgörülü bir portre...”Bunlar Ferit Şahenk’in avantajı...Ancak Fenerbahçe kulübünün işlerinin birebir içinde değil...Kendisine bir “teveccüh” olduğunda, topa girmeyi düşünüyor...Fakat “teveccüh”ü dışarda durup beklemiyor...Sow’un transferi gibi fiili operasyonlarda kendisini gösteriyor...Aziz Yıldırım’la ilişkileri iyi...***İsmi tepelerde dolaşan üçüncü genç kuşak büyük işadamı MuratÜlker;Diğer iki isimle birlikte üçlünün “en muhafazakar” işadamı o...Çok iyi bir Fenerbahçeli...Ülker grubu son yıllarda inanılmaz atılımlar yapan ve finansal durumuna çağ atlatan bir grup...Arkasındaki mali gücün büyüklüğü, bugünün Türkiye’sindeki etkin ve kudretli varlığı, muhafazakar dünyanın halihazırdaki en büyük holdingi konumu, Murat Ülker’i Fenerbahçe içinde ‘gözardı edilemeyecek bir potansiyel lider’ yapıyor...Muhafazakar dünyaların etkin bir temsilcisi Ülker Grubu ve Murat Ülker...***Bu bilgilerden sonra, Fenerbahçe camiasına şunu söyleyebilirim...Cemaat ya da camianın Fenerbahçe’de istedikleri tartışması soyuttur...Fenerbahçe’nin en önemli gücü şu anda Aziz Yıldırım’dır...Aziz Yıldırım’ın arkasındaki üç önemli Fenerbahçeli de, Ali Koç, Ferit Şahenk ve Murat Ülker’dir... Aziz Yıldırım şimdi yeniden başkan seçilecek...Ayrılır mı, ne zaman ayrılır, ayrılırsa Ali Yıldırım’ı işaretler mi?..Bunların hepsi muamma...Farzedelim ki Aziz Yıldırım ayrıldı, Ali Yıldırım’ı işaret etmedi ve Fenerbahçe’de yeni bir dönemin açılmasına karar verildi...Potadaki üç isim Koç, Şahenk ve Ülker’dir...*****SAHİP OLMA DUYGUSU BİR ŞARTLANMADIR!..“Pek çok duygunun altında şartlanmaların etkin bir güç olarak varolduğu görülür...Mesela sahip olduğun bir şeye başka bir şahıs el attığı zaman kızarsın...Bu kızışın altında o şeye karşı beslediğin sahiplik duygusu yatar...Sahiplik duygusu insanda çevrenin şartlandırdığı hükümlerle meydana gelir...Bunun nedeni çevrenin bu şekilde şartlamasıdır...***Birşeyden hoşlanmak ve hoşlanmamak çevre şartlamasının sonucudur...Oysa izafi, yani göresel ve birimsel yapıdan öte gerçek kişiliğine döndüğünde herşeyin ÖZBEN’den olduğunu ve ÖZBEN’in de SEN’den ayrı birşey olarak var olmadığını idrak edersin...Hoşlanmak veya hoşlanmamak denilen şeylerin SEN’den meydana gelmediği açıktır...SEN yani ÖZBEN asıldır...Alem ise senin ÖZBEN’liğinde meydana gelen bir tasavvur ve hayaldir...***İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar...Onun için “ölmeden önce ölünüz” sözü vardır...Yani bedenin toprağa girmesini gerektirmeyen bir şekilde, bilinen basit, biyolojik manadaki ölüm gerçekleşmeden...“Gerçek ölümü” tadabilmek ise kolay değildir...Yıllarca insanlık içinden çıkıp, mağralara mı kapanmadılar, dağlara mı çıkmadılar, çöllere mi açılmadılar, hücrelere mi girmediler?..Bunları yapanlar boşu boşuna mı yaptılar, yoksa deli miydiler?.. Elbette çevrelerinde onlara ‘deli’ diyenler oldu, fakat onlar hiç aldırmadılar ve gerçeğe gittiğine inandıkları yolda tereddütsüz yürüdüler...Ve netiyece erdiler...Fakat tekrar halkın içine döndükleri zaman, büyük çoğunlukla erdikleri ‘gerçeği’ olduğu gibi halka açıklamadılar...Kimi pek azından söz etti, kimi de hiç etmedi...Halkın ‘anlayışına, şartlanmalarına ters düşen bazı gerçekleri’ açıklayanlar ise bunun pahasını çok ağır ödediler...Kimi asıldı, kimi ateşe atıldı, kimi kovuldu, kiminin de derisi yüzüldü...Halk ‘şartlanmalara karşı çıkan herkese’ çok ağır cezalar verdi...Halkın içinde, ancak onların şartlanmalarına uygun bir hayat tarzı sürdürenler yaşayabildi...***Halk ister ki, alışageldiği şartlanma düzeni sürüp gitsin... Toplumun her ferdi bu şartlanmaların kurallarına tamamiyle uysun...Halbuki ‘gerçeğe eren kişide, ne şartlanma bulunur; ne şartlanmadan doğan değer yargısı, ne de şartlanmalara dayanan duygu...’Bu durumda o kişinin davranışlarına yön veren tamamiyle aklı ve ilmi olur...Bu defa da daima akla ve ilme dayanan davranışları toplum kabul etmez ve çekişme başlar...Zaten bunun içindir ki ‘gerçeğe eren’ birçok kişi, ermiş oldukları bu gerçekleri topluma yansıtmamış, hatta kitaplara bile geçirmemiştir...”(Ahmed Hulusi’nin Evrensel Sırlar kitabından)

Devamını Oku