Darbeler ya da post modern darbelerin sahnesinde “omuzu kalabalık komutanlar” var elbette...Görüntüde onlar olduğundan, “astığı astık kestiği kestik” emirleri onlar verdikleri için hemen tutuklanıyorlar...Ancak darbelerin “perde arkasında kimler var” sorusu hep muallakta kalıyor...28 Şubat soruşturulurken, 15-16 yıl sonra yeni gelecek tutuklamalarla toplumda yeni mağduriyetler yaratılıp yeni kan davaları ortaya çıkmasın, demokrasi, barış ve hoşgörü egemen olsun diye, elimi ve kalemimi tutmayı kendime sıkı sıkıya tembihledim...“Aman kaçmasın kalem elimden” diye kendi kendimle çok uğraş verdim...***O günlerde görüntüde kimlerin ne yaptığını herkes biliyordu da, “görüntü olmayan yerlerde kimlerin neler yaptığını kimse bilmiyordu...”Bu sürece karar verenler bir yerleri batırıp, kendi finansal imparatorluklarını büyütmeye karar vermişlerdi...28 Şubat’ın güçlerini arkalarına aldıkları söylenir...Oysa 28 Şubat’ın askeri aktörlerinin bizzat arkalarında onlar mı vardı bu soruyu tarih henüz yanıtlamadı...O sürecin sonunda SHOW TV’nin sahibinin bankalarına el kondu...O bankaların kurtarılması karşılığında, SHOW TV’nin bütün yapısının değiştirilmesi için düğmeye basıldı...Bu sürecin esas “psikolojik savaş” yönü vardı... Dönemin muktedirleri, gazete ve televizyonlarında SHOW TV’nin programlarıyla ekran yüzlerine karşı “inanılmaz bir psikolojik belaltı savaş başlattılar...”Amaç tarumar etmek ve talan etmekti...Televizyonda yapılan programları itibarsızlaştırmak adına, “belaltı kampanyalar ve vuruşlar” yapıyorlar, itibarsızlaştırmaya çalıştıkları programları RTÜK yoluyla cezalandırmak için de Ankara’ya kamp kuruyorlardı...***Sonunda bankalara el kondu ve psikolojik savaşla birlikte bu zafer kazanıldı...SHOW televizyonu altı yedi yıl yüzde 22-23 izlenme payıyla birinci olduğu yılların ardından kimyası yıkılarak, zirveden aşağı indirildi...Bu korkunç operasyonun bir tarafında “El konulan Yapı Kredi ve Pamukbank varsa, diğer tarafında da televizyonun en bilinen siması olarak SHOW Haber ve ben” bulunuyordum...Gazetelerinde hakkımda yazılan yazıların haddi hesabı yoktu...Hepsi itibarsızlaştırmaya yönelik bilinçli kaleme alınmış ifadelerdi...Sonra RTÜK’e gider, “bu adamı ve programları cezalandırın” diye kulis yaparlardı...Bunların içerisinde bir yazar, televizyon programını yaptığı ortağı bir televizyon yapımcısı ve onun ortağı ünlü bir reklamcıdan oluşan bir grup vardı...Değişik işadamlarını, televizyoncuları, gazetecileri, siyasileri, sivil toplum örgütü liderlerini, gayet derinden ve inceden bir kampanyayla itibarsızlaştıran grupların en önemlileriden biriydiler...Reklam şirketi kanalıyla reklamvereni, yapım şirketi kanalıyla televizyonları, devlet içindeki derin ilişkileri ayyuka çıkan köşe yazarı kanalıyla da devleti ve siyaseti direkt etkileme gücüne sahiptiler...Aralarında “Yüzmilyonlarca dolar para kazanan”ları vardı... Çetrefil ilişkiler içindeydiler... İş hayatları karışıktı...Skandallarla dolu özel hayatları ise ibretlik edebi trajik klasikleri andırıyordu...***Zaman içinde güçten düşüyorlardı ancak, inanılmaz bir hareket kabiliyetleri ve her kaba girmesini beceren amip bir yapıları vardı...Bugün nispeten güçsüz göründükleri bir anda bile, “Sözcü gazetesinin AMK isimli gazetesinden, Başbakan’ın yeniden ayağa kaldırılacağı söylenen gönül bağıyla meşhur Kasımpaşa kulübüne, Kanal D televizyonundaki yapımlardan, çok ünlü bir başka kulübümüze kadar her yerde eski belaltı yöntemleriyle” çalışmalarına devam edebiliyorlar...İsimlerini yazmaktan çekinmem...Ancak aralarından birisine bir özel durumuyla ilgili yanıbaşındaki insanı düşünerek bir söz vermiştim...Ötekilerine yakınlarından dolayı bir sözüm bulunmuyor...Zaten insan kendi yanındakileri düşünmezse, ben ne yapabilirim ki?..Örneğin ben yanıbaşımdakileri hep düşünürüm...Öncelikle çocuklarımı...Elbette bir de çocuklarımın yaşamalarını arzu ettiğim temiz Türkiye’yi...Bunlar o temiz Türkiye’nin ve o tertemiz çocukların düşmanıdırlar çünkü...*****BİRİYLE KARŞILAŞMAK, GÖRMEK, SEVMEK, PAYLAŞMAK İÇİN DURDUK BİR AN...Dün yazdığım ikinci yazıdaki satırlar Deepak Chopra’dandı...Yazının sonunda alıntıladığım kitabı belirtmeyi unutmuşum...Bugün bu hatayı, size yararlı olabilecek bir alıntıyla telafi etmeyi uygun buldum...“Evrensel zihin milyarlarca galakside olan her şeyi, hassas bir kesinlikle, tereddütsüz bir zekayla yönetir...Zekası nihai ve yücedir ve varlığın her hücresine nüfuz eder...En küçükten en büyüğe, atomdan kozmoza...Yaşayan her şey bu zekanın bir ifadesidir...Bu zeka “Yedi Spiritüel Yasa”ya uyarak hareket eder...İnsan bedeninin herhangi bir hücresine baktığınızda çalışma şeklinin tüm bu yasaların ifadesi olduğunu görürsünüz... Her hücre, ister mide hücresi, ister kalp hücresi ister beyin hücresi olsun kendi doğuş yasası ile doğmuştur...DNA içsel güce mükemmel bir örnektir ve içsel gücün nesnel ifadesidir...***Bedendeki her hücrenin iç diyaloğu “nasıl yardım edebilirim” diye sormaktadır...Kalp hücreleri, bağışıklık sistemi hücrelerine, bağışıklık sistemi hücreleri mide ve akciğer hücrelerine yardım etmek ister...Beyin hücreleri de diğer tüm hücreleri dinler ve yardım eder...Bedendeki her hücrenin sadece bir fonksiyonu vardır...O da diğer hücrelere yardım etmektir...Kendi bedenimizdeki hücrelerin davranışlarına bakarak “Yedi Spiritüel Yasa”nın en olağanüstü verimli şeklini görebiliriz...Bu doğanın dehasıdır...Bunlar Tanrı’nın düşünceleridir ve geri kalan sadece detaylardır...***Bizler kozmik bir yolculuğun gezginleriyiz...Bir yıldız tozuyuz...Sonsuzluğun girdabında dönen, dans eden...Hayat ölümsüzdür...Fakat hayatın ifade şekilleri geçici, kısa ve fanidir...Budizmin kurucusu Gauntama Buddha şöyle der:‘Bizim şu varlığımız sonbahar bulutları kadar fanidir...Ölümü ve doğumu seyretmek, bir dansın hareketlerini seyretmek gibidir...Ömür gökyüzündeki bir şimşeğin çakması kadardır...Sarp bir dağdan sel gibi hızla inmektedir...’***Biriyle karşılaşmak, birini görmek, sevmek, paylaşmak için durduk bir an...Bu çok değerli bir andır...Ancak geçicidir...Ölümsüzlükteki küçük bir parantezdir bu...Sevgiyle, ilgiyle, yumuşak bir kalple paylaştığımızda birbirimiz için bolluk, bereket, neşe ve mutluluk yaratırız...Ve o an yaşama değer bir andır artık...”
Önceki gün öğleden sonra saatlerinde Ankara’ya indim...Beni alan arabaya, “Akşam trafiğine kalmadan beni otele yetiştirebilir misin?..” diye sordum...“Yetiştiririm abi” dedi...Saat beşbuçuğa doğru Rixos Otel’e vardık...Ödül törenleri için gide gele kırk yıllık Büyük Ankara Oteli’ne Rixos demeye alıştım artık...Girişte bir de baktım lobi ortaokul öğrencisi kaynıyor...-”Bir ortaokulun mezuniyet kutlaması var otelde...” dediler...11 yaşlarında çocuklar, gülüyor, oynuyor, şakalaşıyorlardı lüks otelin lobisinde...“40 yıl önce biz de ortaokul mezuniyet törenini bu otelde yapmıştık” dedim...Ankara...Odamdan TRT’deki Ateş Hattı’nı yaptığım odanın yanıbaşında geceleri sigara içmek için durduğum yangın merdivenini görüyorum...Her Pazar gecesi saat 02-03 sularında yangın merdiveninde sigara tüttürürdüm Ankara’yı seyrederek...Ertesi akşamki yayının metinlerini yazardım, montajına girerdim gecenin o saatinde...Sabaha karşı beş gibi biterdi...Bazı genç arkadaşlar kıvrılırdı geniş odadaki kanepenin üzerine...Bazıları da sandalyeleri birleştirip kendilerine yatak yapardı...Ben iki saat uyuyup duş alıp dönmek için Oran’da tuttuğum eve giderdim sabahın o saatinde...Ertesi günkü yayına bir parçacık da olsa dinlenerek çıkmak için... ***“Bir saat yüzeyim de kendime geleyim” dedim tören öncesi...Sanki bütün İstanbul Ankara’ya toplanmış...Bütün sanatçılar orada...Herkes ödül almaya gelmiş...Siyasiler var, bakanlar, üst düzey bürokratlar, büyükelçiler...Törenin hanım sunucusu Seray Sever, “her şarkıcıya ödül esnasında bir hit parçasını okutacağını” söylüyor...Belli ki tören bir cümbüş olacak...Sahneye oldukça uzak bir masaya ilişiyorum...Dostların olduğu, pek protokolün olmadığı bir masa bu...Uzaktan seyredeceğim sahneyi, biraz da içselleştirmeden ‘seyirci ve gözlemci’ gibi izlemek istiyorum ödül törenini...***Siyaset Dergisi’nin önceki geceki ödül töreni tam 18 yıldır yapılıyor...Kendi aralarında bir ironi yapıyorlar:“Bu yıl reşit oluyoruz” diye...Hayrettir ben bu törenlerin, ne bebekliğini, ne çocukluğunu, ne gençliğini biliyorum...18 yıldır ilk kez çağrılıyorum ödül almak için törenine...Nice başarı ödülü aldığım yıllarda ödül alamadığım yere, bu yıl “medya onur ödülü” almak üzere davet ediliyorum...Kafamda binbir soru var...Zaferler ve başarılarla geçen televizyon yılları boyunca gelmemiş ödülün, dingin yazarlık yıllarında “medya onur ödülü” olarak gelmesinin ardındaki sırrı keşfetmeye çalışıyorum...***Ne söylesem acaba?..“Başarılı ile değerli arasındaki farkı” anlatıp sonrasını getirmeye karar veriyorum...“Eskiden” diyorum, “Yılın başarılısı ödülünü almayı çok önemli bulurdum... Oysa geçen yıllar bana başarılı olanın değil, değerli olanın önemli olduğunu öğretti... Tesadüfe bakın ki, 18 yıldır yapılan bu ödül töreninde bir kez olsun ödül almamışım Türkiye’yi kasıp kavurduğum yıllarda...Bugün 18 yıl sonra ‘medya onur ödülüne’ layık görülüyorum...Onur ödülü almak çok güzel ve çok değerli bir şey...Ancak insan üzerinde yarattığı ağırlık bir başka oluyor...Medya onur ödülünü aldınız mı, başarılı olmanız yetmiyor, onurlu bir meslek hayatı sürmeniz gerekiyor...Medya onur ödülünü alırken, o onura layık olmak gerekiyor...Tutuklu gazetecilerin tutuksuz yargılanacakları bir toplumu hayal etmek, ekonomide büyük başarılara imza atan Türkiye’nin demokraside de çağ atlamasını beklemek ve istemek gerekiyor...Meslek onurum bunu gerektiriyor...”***Son sözleri söylememle birlikte salonda bir alkış koptu...Bir ödül alkışı değildi bu...Sürekli ve bitmeksizin devam ediyordu...Ben slogan merkezli konuşan birisi değildim...Söylediklerim, söyleyiş biçimim ve vücut dilim hiç de öyle iddialı bir tonda değildi sahnede...Tersine olabildiğince tevekkül ve sakinlikle söylemiştim o sözleri...Ancak alkış bitmiyordu...Bir üniversite kampüsü değildi Rixos Oteli...Davetliler, kampüsü doldurmuş muhalif öğrenciler, pankart açan gençler, slogan atan militanlar hiç değildiler...Tersine, muhafazakar bir kitle hakimdi salona...İstanbul’dan gelen sanatçılar, müzisyenler, televizyoncular, gazeteciler ve çevreleri de cabasıydı... ***Alkış bir muhalefeti değil, değişmesini istedikleri ısrarlı bir talebi dillendirmekteydi...Gazetecilerin tutuklanması, uzun süredir hapiste kalması toplumu rahatsız ediyordu bu belliydi...Alkışın gösterdiği gerçek buydu...Konuşmayı uzatmadım, davetlilere hürmetlerimi sundum...“Medya Onur Ödülü”ydü aldığım ve başarıyı değil onurun ne olduğunu anlatmalıydım...“Değerli”yle başarılı arasındaki fark o an önemli hale geldi...Başarı kişisel olabilirdi...Fakat “değerli” ancak başka insanların hayatlarına katkı sağlayan bir davranış modeli olursa anlam kazanıyordu...Alkış, böyle durumlarda başkalarının hayatlarına dokunduğun “değerlilikte” sürüyordu...Başarılıdan değerliye geçmek ya da başarı ödülünden onur ödülü sahipliğine dönüşmek bir terfi miydi bilinmez, fakat asalet doluydu...Özenilesi bir asalet... *****“EŞSİZ YETENEKLERİNİZLE İNSANLIĞA HİZMET EDİN!..”“Bugün ruhumun derinliklerinde yatan bebek Tanrı ve Tanrıçayı sevgiyle besleyeceğim... Bedenimde “hayat” bulan içimdeki “Öz”e ilgi göstereceğim...Kendimi kalbimin içindeki bu derin durgunluğa uyandıracağım...Ebediyet ve ölümsüzlük bilinci hep benimle olacak...***Eşsiz yeteneklerimin birer listesini yapacağım...Eşsiz yeteneklerimi ortaya koyarken, yapmayı istediğim şeylerin de bir listesini yapacağım...Eşsiz yeteneklerimi gösterirken, onları insanlığın hizmeti için kullandığımda zaman kavramı ortadan kalkacak...Böylece kendi hayatımda olduğu kadar, diğer insanlarınkinde de bolluk ve bereket yaratabileceğim...***Her gün “nasıl hizmet edebilirim” ve “nasıl yardım edebilirim?..” diye kendime soracağım...Bu soruların cevapları diğer insanlara sevgiyle yardım ve hizmet etmemi sağlayacak...Spiritüel çalışmalarla egomun ötesindeki yüksek benliğimi arayacağım...Eşsiz yeteneklerimi keşfedeceğim ve eşsiz yeteneklerimi bulduğumda hayatın keyfine varmaya başlayacağım...Çünkü bu keyif süreci ancak ebedi bir farkındalığa girdiğimde gerçekleşecektir...Böylece sonsuz mutluluk halini yaşayabileceğim...***Eşsiz yeteneklerinizle insanlığa hizmet edin...İstediğiniz her türlü zenginliği ancak böyle yaratabilirsiniz...Yaratıcı ifadeniz diğer insanların ihtiyaçlarıyla eşleştiğinde, bolluk bereket kendiliğinden ortaya çıkacak, görülmeyenler görülmeye “Öz”ün dünyasından fiziksel dünyadaki foruma akacaktır...Hayatınızı ilahi gücün mucizevi ifadesi olarak arada sırada değil, her an yaşamaya başlayacaksınız...Gerçek mutluluğu ve başarının gerçek anlamını, kendi benliğinizin coşku ve sevincini bu şekilde tadacaksınız...
Kimse tahmin etmiyordu çünkü 9 milyon dolar destekle kurulan Beşiktaş-Milangaz takımının bütçesi, rakibi olan Fenerbahçe, Galatasaray ve Anadolu Efes’in altındaydı...Şeref Yıldırım ile Ergin Ataman’ın aylarca “şapkadan tavşan çıkarmaya çalıştıklarına” bizzat ben şahit olmuştum...Her gün sahilde buluşuyorlar, internetten basketbolcu piyasasına giriyorlar, saatlerce kafa kafaya verip “parasız Beşiktaş’a” hangi basketbolcuyu transfer edeceklerinin beyin jimnastiğini yapıyorlardı...İyi bir fiyata iyi bir oyuncu bulurlarsa, Şeref Yalçın soluğu Milangaz’da alıyor, yavaş yavaş Erdoğan Demirören’i aşan bütçeye razı etmek için ter döküyordu...Erdoğan Demirören’i inandırdılar, bu takımı takım yapacaklarına...Uçmadan bir miktar parayı alıp kılı kırk yararak takım oluşturdular...Türkiye kupasında kendisinden çok daha yüksek bütçeli Fenerbahçe Ülker’i yendiklerinde, bütün basketbol otoriteleri “şans” kelimesini kullandı...Bu “şans” sözü basketbolcuları demoralize etmek yerine kamçıladı...Euro Challenge Kupası alınınca, bir Avrupa Kupası kazanmış olmanın verdiği güçlü bir rüzgar esti...Fakat basketbol otoriteleri denilen çok bilmiş ulema buna da vakit kaybetmeden bir kulp bulacaktı:“Euro Challenge’a katılan Avrupa takımları zayıf takımlar... Alınan bu kupa çok bir şey ifade etmez...”***Yine sallıyorlardı...Çünkü önyargılıydılar...Bir takımın nasıl adım adım takım haline geldiğini bilmezlerdi...Varsa yoksa “isim” diye niteledikleri starların sayılarının hesabını tutmayı basketbol sayarlardı...Çok ilginçtir; bu basketbol uleması, basketbol gibi, futbolun askine “şans” faktörünün çok az rol oynadığı bir spor dalında, bir sezonda hem Türkiye Kupası, hem Türkiye Ligi hem de Avrupa Challenge Kupası’nı kazanan ve bir “tarih” yazan Beşiktaş-Milangaz takımıyla ilgili son haftalara gelene kadar hala “en iyi takım” demekten imtina ediyorlardı...Hala Efes’in, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın, Beşiktaş Milangaz’dan daha iyi takım olduğunu düşünüyorlar, maç yorumlarında bunu söylemekten hiç çekinmiyorlardı...Oysa Fatih Terim’in bir zamanlar iki yardımcısıyla Florya’da kafa kafaya verip bir takımdan Avrupa Şampiyonu yarattığı gibi, bu işin hamurunun inanç, arzu ve emek olduğunu içlerinde hissetmiyorlardı...***Beşiktaş Milangaz basketbol takımı ve yöneticileri, basketbol gibi “bütçe eşittir başarı” denilen bir spor dalında bile, “Bütçe her şey değildir... Başarı için çok şey gerekir” diyerek tüm Türkiye’ye bunu ispatladılar...Arroyo gibi son saniyede şampiyonluk sayısını atarken bile eli titremeyen soğukkanlı bir oyuncuya sahip olan takımın bütün oyuncuları söz birliği etmişcesine maçtan sonra “Maçlardan sonra kazandığımız kupalara şans dediler... Şimdi ne diyecekler?..” diye soruyordu...Ancak hayatın en büyük kavşağı en büyük başarıların yaşandığı andadır...Beşiktaş-Milangaz’ın şampiyon olduğu dakikalarda, Ergin Ataman’ın onlarca sözünün arasında ettiği tek bir söz “büyüteç altına alınmalıydı...”Ergin Ataman, “Bundan sonra maddi sorunlar olursa biz olmayız” diyordu...Sözlerinin anlamı açıktı...Ergin Ataman, Fikret Orman ve Beşiktaş yönetiminden, Beşiktaş’taki genel belirsizlikten kaynaklancak bir mali sistemin içinde üç şampiyonluk almış takıma yazık edilmemesini istiyordu...***Yöneticilik yapmıştım biliyordum...Üstelik Şeref Yalçın aylarca bana dert yanmıştı...Kulübe bir para geldi mi sıraya girenin haddi hesabı olmazdı...O para basketbola gidecek, oyunculara verilecek “ölme eşşeğim ölme” şeklinde özetlenecek bir süreçti...Defalarca basketbolcuların hepsi paralarını beklerken, kulübe gelen para başka ihtiyaç duyulan yerlere aktarılmış, basketbolculara ne deneceği bilinememişti...Sponsor onun için önemliydi...Milangaz, Erdoğan Demirören’le kurulan birebir ilişki, basketbol şubesinin aradığı taze kana ilaç olmuştu...Ergin Ataman bu sistemin bozulmamasını istiyordu ve “Top Başkan’da” diyordu...Fikret Orman iyi bir Beşiktaş’lıdır...Erdoğan Demirören’in ve bugünlerde çok tartışılmasına rağmen Yıldırım Demirören’in olduğu gibi...Bu üçlü Beşiktaş’ın üç şampiyonluğunu sağlayan, tarihi başarıyı yaşatan sistemi bozmayacaktır...Bozmamalıdır...En zirvede olduğun an, en büyük kavşaktasındır...Bu basketbolun ötesinde hayatın vazgeçilmez bir gerçeğidir...*****İYİLİK VE KÖTÜLÜK YAPTIĞINDA...“Herhangi bir kişiyi düşündüğün anda, otomatik olarak ‘telepati’ dediğimiz bir biçimde, o kişinin beyniyle senin beynin arasında bir bağlantı kurulur...Bu tamamen senin kontrolünün dışındadır...Bu çalışma sistemine senin müdahale etmen olanak dışıdır...Ne kadar uzakta olursa olsun bu düşünme eylemi gerçekleştiğinde, senin beynin ile onun beyni arasında, bilgin dışında anında bir bağlantı kurulur...***Ve artık sen, onun hoşlanmayacağı bir biçimde onun aleyhine konuşmaya başlarsan, sende varolan pozitif enerji, bu bağlantı yoluyla onun hakkını ödeyene kadar ona akar ve yüklenir...Ya da tersine o kişi senin hakkında konuşuyorsa, bu olay tersine senin lehine gerçekleşir...***Birisi sana iyilik yaptığında sen de anında ona bir iyilik yapacaksın...Ya da anında beynin o iyiliğin karşılığını pozitif enerjinden ödeyecek...Ödeyecek pozitif enerjin yoksa, bu defa da aksine onun negatif enerjisi sana akacak...Halk dilinde “günah alma” diye bilinen sözün dayandığı sistemin tekniği budur...***Diyelim ki birine kötülük yaptın...Yine sistemin işleyişiyle, ilgili devreler anında çalışırlar...Yaptığın o kötülüğün karşılığı olan pozitif enerjiyi anında o kişiye ödersin...Ya da ödeyecek pozitif enerjin yoksa bu defa da onun negatif enerjisini sen üstüne alırsın...”(Ahmed Hulusi’nin Evrensel Sırlar kitabından...) *****ANKARA’YA ÖDÜL ALMAYA GİDERKEN...Şahnaz Çakıralp aradı geçenlerde:-”Siyaset Dergisi Onur Ödülü’nü sana vermek istiyor... Derginin kurucusu, genel yayın yönetmeni Gül Kılıçarslan seni aramak istiyor... Seni tanıdığımı bildikleri için bana ulaştılar... Veriyorum numaranı...”Bu kız bir alem...Ben boşanma haberleri, yaşadığı onca gerginlik hayatını olumsuz etkiliyor mu diye düşünürken, o sanki hiçbir şey olmamış gibi, işinin başında kendi gündemini yürütüyor...Gül Kılıçarslan aradı kısa bir süre sonra...Siyaset Dergisi’nin onur ödülünü bana vereceklerini tekrarladı, “Sizi Ankara’da görürsek çok mutlu olacağız...” dedi...***Ankara’daki ödül törenlerini bilirim...İstanbul’da bazı “çok ünlü ve önemli!! şahsiyetler”, ödül verildi mi Ankara’ya gelmezler...Burun kıvırırlar...Orada bir temsilcilerine ödüllerini aldırırlar...Sunucuda mikrofondan ilan eder;-”Efendim, kendileri reddedemeyecekleri bir durumla karşı karşıya olduklarından ödül törenimize katılamadılar... Bilmem kim bey, onların yerine ödülü alacak...”O bey de her kimse, gelmeyen vatandaşın “bir mesajını” söyler... Ona itinayla söyleyeceği mesaj yazdırılmıştır, çok ünlü ve önemli kişiler tarafından...Böylece hem kişinin ne kadar çok işi olduğu, ne kadar önemli olduğu algısı davetlilere verilir, hem de onlara özel mesaj gönderilerek “bu kadar önemli işi arasında” size mesaj yazdırarak kendinizi özel hissetmeniz sağlanır...***Bunlar hep, halkla ilişkiler metotlarıdır...“Algı yönetimi” diyorlar adına...Hepsinin omurgasının ölçülerini bildiğimden gülüp geçiyorum, bu kendini kıymetli ve önemli göstermek isteyen “ego duvarlarının altında ezilmiş algı yöneticisi olduğunu zanneden” zavallılara...Her ödül törenine gidemedim, fakat “makul bir mazeretim ya da birilerinin bana daha fazla ihtiyacı” vardı, gidemediğim durumlarda...Hele Ankara...Kolej’inde, Siyasal’ının Basın Yayın’ında okuduğum, gazeteciliğe başladığım, gazeteciliği öğrendiğim şehre “Onur Ödülü” almaya çağıracaklar da ben burun kıvıracağım, temsilci göndereceğim...Bunu başkalarına değil kendi varlık nedenime bir ihanet sayarım...Başkası için değil önce kendi anılarıma ve geçmişime duyduğum saygıdan giderim Ankara’ya...İki yıla yakın bir zamandır çocuklarımla gittiğim yaz tatili hariç ve yine Ankara’ya gittiğim bir ödül töreni hariç, İstanbul dışına çıkmamışım... Bugün kısmetse yine Ankara’dayım...Spordan sonra, siyaset ödülünü de Ankara’da alacağım...İstanbul’da televizyon yıldızı ödülleri aldım hep...Ankara’da spor programları ve siyaset onur ödülü...Geçmişimle mi barışıyorum acaba?..Kim bilir?..
Evrensel gerçeğe ulaşabilmek için;“Devamlı araştır ve sürekli düşün...Daima yeniye açık ol!..Hiçbir konuda önyargılı olma...Gerçeğini ve sistem içindeki yerini tespit edemeden hiçbir şey hakkında hüküm verme...İnsanları yargılamak, onların dedikodusunu yapmak suretiyle zamanını sakın israf etme...Önce içinde yaşamaya çalıştığın sistemi kavramaya çalış...Sonra da adımlarını o sisteme göre uygun biçimde at...Sana danışılmadığı sürece kimsenin işine karışma, akıl öğretme!..Ehli olan zaten arar ve bulur...Ehli olmayana ise akıttıkların, taş üstüne yağan yağmura benzer!..”***Değerli gerçekler;“Pırlantanın değeri arttıkça, alıcısı az olur...Bilimin seviyesi düştükçe, kalabalığı artar!..Çokluk seni aldatmasın...Herkese faydalı olmaya çalış, ancak gerçeğin ilmini de sakın ehlinden gizleme...Sabırlı ol;Bil ki her şeyin bir zamanı ve sırası vardır...Bilinç boyutunda takdir edilmiş olanlar, kozmik boyutta yolculuğuna devam etmektedir ve madde boyutunda kesinlikle programlandığı biçimde ortaya çıkacaktır...Bunu kimse önleyemez ve değiştiremez!..Sana ait olanın sana ulaşmaması, sana ait olmayanın da sende kalması asla mümkün değildir...Herkes layık olduğunu mutlaka bulacaktır!..Ne eline giren için sevin, ne de seni terk eden için üzül...Zira herkes kendi ortamı için var edilmiştir...Emanet ortamda baki kalması mümkün değildir...İsim, resim, şekil, biçim seni asla hedefinden saptırmasın...***Bil ki sen ya Evrensel gerçek için varsın...Tek gayen Evrensel sırlara ermektir...Ya da herhangi biri gibi bu dünyadan geçip gitmektir... Önce hangisinden olduğuna karar ver, sonra da gereğince adımlarını atmaya başla...Gerçeği hedef aldınsa, hedefine ermeden süren dolsa bile, hiç olmazsa adın o yolun yolcularıyla anılır ve dostların onlar olur...”(Ahmed Hulusi’nin Evrensel Sırlar kitabından...)*****37 YIL SONRA ŞAMPİYON BEŞİKTAŞ!..Dünya Liselararası Basketbol Şampiyonası’nda, Murat Didin’in son basketi çemberden dönmüş ve Kolej, Dünya Şampiyonluğu yerine dünya ikincisi olmuştu...Orta okuldaydım...O günlerden beri, basketbol maçının son saniyelerini eğer tuttuğum takım oynuyorsa, kolay kolay izleyemem...Dün akşamki Beşiktaş Milangaz-Anadolu Efes maçını tam izlememek için, önce İngiltere-Fransa maçını izledim...Ara ara maça bakıyor, yeniden futbola dönüyordum...İngiltere-Fransa maçı bitince, yazılara gömüldüm...Basket maçı bir taraftan devam ediyordu..Ben yine yan gözle sanki tam maçı izlemiyormuş gibi yapıyor, gerilmemeye çalışıyordum...***Dua ediyordum ki, ilk üç aranın birinde, maç kopar, ben de son on dakikayı rahat rahat izlerim...Ne mümkün...On dakikalık her bölüm, ya kafa kafaya, ya da yarım basket, en fazla tek basket farkla atbaşı gitti...Son dört dakikada, artık yazıları bıraktım...Her şeyi bıraktım...40 yıl önce orta okulda dayanamadığım bir basketbol maçının devamı imişçesine nefesimi tutup Beşiktaş Milangaz-Anadolu Efes maçını izlemeye koyuldum...Bir takım tek bir sezonda bu kadar mı final oynar?..Avrupa Kupası finalini oynadılar, Fenerbahçe’yle kupa finalini oynadılar...Yetmedi Galatasaray, Fenerbahçe ve Anadolu Efes’le lig finalini yaptılar ve yedi maçlık final serisini 4-2 kazanarak şampiyonluğa ulaştılar...***Ergin Ataman, Şeref Yalçın, yönetici teknik adam işbirliğinin mucizevi örneklerini gösterdiler...Elbette Erdoğan Demirören’in sağladığı maddi manevi destek, ibret vericidir ve Beşiktaş’ta sinerjinin bu camiayı nerelere getireceğinin göstergesidir...Fikret Orman ve yönetimi, bütün gücüyle takıma, teknik kadroya ve eski basketbol şubesi sorumlusuna destek çıkarak bu başarıda pay sahibi oldu...Fakat elbette en büyük pay o formayı alın teriyle, son raddesine kadar mücadeleyle Beşiktaş müzesine götüren basketbol takımınındır...“Beşiktaş başarının altında imzası olan bütün bu isimlerle gurur duyuyor...”*****BİR GÜN SİLAHLAR BIRAKILACAK BU ÜLKEDE ELBET...Hayat hep kronik devam etmeyecek elbet bu ülkede...Bir gün gelecek silahlar da bırakılacak...Barış egemen olacak elbet bu ülkeye...Bakın İstanbul; Londra ve Paris’ten sonra 11.6 milyon turistle Avrupa’nın en fazla turist çeken üçüncü kenti oluyor...Roma’yı geride bırakıyor, Madrit’i, Berlin’i, Prag’ı, Barselona’yı...Bunu tahmin edebilir miydiniz?..Enflasyonun tek haneli rakamlara ineceğini de edemediğim gibi...İhracatın 135 milyar dolar olacağını düşünemeyeceğim gibi...***Elbet bir gün, enflasyonun düştüğü gibi, ihracatın 135 milyar dolara patladığı gibi, İstanbul’un yılda 11.5 milyon turist çektiği gibi, “Kürt sorunu da çözülmüş olacak” bu ülkede...AKP-CHP liderlerinin “Kürt meselesinin çözümü için beraber hareket etmesi” tarihi bir davranıştır...Şimdi amaç Başbakan Yardımcısı’nın söylediği gibi, PKK’nın silahları bırakmasıdır...Kürt vatandaşlarımızın Kürtçe’yi öğrenme hakkının verilmesidir...Şimdi amaç, Kürt sorununun çözülmesi, silahların bir daha ele alınmamak üzere bırakılmasıdır...***Türkiye’deki bütün güçler Türkiye için el ele vermeliler...Tarih onları “silahların bir daha geri gelmemesi için harcadıkları çabayla” anmalı...Türkiye’de demokrasi nakıs...Ülke hep bir umutsuzluk, karamsarlık ve mağrudiyetin oluşturduğu fasit daireyi kıramıyor bu doğru...Ancak dairenin kırıldığı, özgürlüklerin ve mutlulukların geldiği alanlar da var...Kürt sorunu da bu alanlardan biri olmalı...Silahlar bırakılmalı...Bunun ufak tefek işaretleri görülüyor ufukta...Bütün kalpler bu amaca kitlenmeli...*****‘TÜRKİYE TİPİ DEMOKRASİ TARZI...’Marksizmden etkilendiğimiz günlerde Türkiye’deki az gelişmiş demokrasinin neden Batılı demokrasi standartlarında olmadığını sorduğumuzda, bu işin ustaları şöyle yanıtlardı soruları:“Orada ekonomi çok gelişmiş... Belirli bir refah düzeyine erişmiş... Devrim olmasından nispi olarak korkmadıklarından, düzeni nispeten rayına oturttuklarından burjuva demokrasilerini geliştirmişler... Türkiye’de böylesine gelişmiş bir burjuva demokrasisi olmaz, çünkü ekonomik olarak gelişmemişiz...”Böylesine derin bir siyasi analize yapacak bir şey yoktu...Kafamda “Leninist proleterya diktatörlüğünü bir türlü kafamda oturtamayan” ben de susup kalırdım...***İçten içe, hep o Batılı ülkelerde “burjuva demokrasisi” denen ve bize bir türlü gelmeyen, demokrasiden sosyalistlerin bile proleterya diktatörlüğünü anladığı ülkede, o demokrasinin ne zaman bize de geleceğinin hayalini kurardım...Bu dediklerim 1975-76 yıllarındaydı...Üzerinden geçen 35 yılda, darbeler oldu, koalisyonlar, tek başına iktidarlar her şey oldu bu ülkede, bir tek “burjuva demokrasisi” denilen şey olmadı...Ekonomik mucizeler yaratıldı...Özal zamanında da sonraları da...Ne ki ne Özal zamanında ne de bugün 35 yıl öncesinden hayalini kurduğum “Batılı tipte bir burjuva demokrasisi” gelmedi bu ülkeye...Demek ki Marksist literatüre göre, “bir üst yapı kurumu olan demokrasinin gelmesi için bir alt yapı kurumu olan ekonominin iyileşmesi” yeterli olmuyormuş...En azından Türkiye’de...Marks yaşasaydı “Türkiye Tipi Demokrasi Tarzı” diye bir şey çıkartmak zorunda kalacaktı sanırım...
1918’de Cezayir kentine yakın bir ormancı kasabasında doğdu...20. yüzyılın en ünlü yazarlarından ve filozoflarından biri olan Althusser “sorunlu bir çocukluk dönemi” yaşadı...Annesine eziyet eden babasından nefret ederek, annesinin gözüne girmeye çalıştı...Annesini elde etmeye çalışırken “yapmacık, sahtekar yollara başvurduğunu, kendi kişiliğini gizlediğini” çok sonraları yazdığı yaşam öyküsünde özellikle belirtti...İLK KEZ OTUZ YAŞINDA BİR KADINLA...Cinsellik konusunda çocukluğundan beri, tutkular, saplantılar taşıdığını, cinselliği çok geç yaşadığını itiraf etmekten kaçınmadı...Kendi kendini tatmin etmeyi tesadüf eseri 27 yaşında öğrendiğini söyledi...İlk kez otuz yaşında bir kadının kendisini öptüğünü yazdı...Althusser’in aşk hayatı “kendini sevdirme” üzerine kurulmuştu...Duygularına karşı güvensizdi...Kendini başkalarına sevdirebilirse güvenli bir ortama sahip olabileceğini düşünürdü...İçten, kendini vererek sevemezdi...“Kendime özgü bir varlığım, sahici bir varoluşum olmadığından, duygusuz sanacak derecede kendimden şüphe ettiğimden ve bu yüzden kendimi kimle olursa olsun duygusal ilişki sürdürmeye yeteneksiz hissettiğimden varolabilmek için kendimi sevdirmekten başka çare göremiyorum...” diye yazıyordu...ÇOK KADIN SEVGİSİYLE DUYULAN GÜVENLİK DUYGUSU...Althusser’in kendine karşı duyduğu güvensizlik, kaygı onu “sevmeme yeteneği” ile donatıyordu...Bu nedenle “sevecen görünme” duygusuna sığınırdı...Onu ne kadar çok kadın severse, o kadar güven içinde olacaktı...Çok kadını bulmak için ise kendini sevdirebilecek kılıklara girer maskeler takardı...Güvenlik için aradığı “sevgi” nevrotik bir sevgiydi...Samimiyeti sevmezdi...Sevme yeteneksizliği ile, sevgiye korkunç ihtiyaç duyma ikilemi “nevrotik sevginin” kaynağıdır...Althusser’in durumu bu durumun yansımasıydı...***Yıllar içinde ünlü bir filizof oldu...Dışarıdan bakıldığında özgüveni olan, hayatı gerçekçi laflarla yorumlayan, kadınların ilgisini çeken bir filozoftu...Fakat kendi iç dünyasında durum farklıydı...Gelecekten duyduğu korku ve bunalımlar onu yalnız bırakmıyordu...Yaşamda kendini garantiye alma duygusu, Althusser’i hayattaki her şeyden yedekler oluşturmaya itti...Para biriktirmek saplantısı onun için yedeklemekti...Kadınlardan oluşturduğu yedekleri şöyle anlatıyordu:“Kadınlardan yedekler oluşturdum kendime...Neden mi?..İlişkide bulunduğum kadınlardan biri ayrılacak ya da ölecek olsa -ki bu defalarca oldu- günün birinde hiç kadınsız kalma tehlikesini göze alamadığımdan...”HELENE’LE AŞKI...Hayatta hep kadınlar arasında yedek ararken, karşısına Helene çıktı...Sokaklarda serseri çocuklarla büyümüş Helen’in korkusu ise Althusser’in korkusunun tam tersiydi...Helene’e de “sevilmeyeceğinden” korkuyordu...Kendini sevilmez olarak görme duygusu, Helene’i dizginsiz sevmeye itiyordu...Her şeyini vererek seviyordu...Althusser Helene için şöyle söyleyecekti:“Sevmesini çok iyi biliyordu...Sanırım hiçbir kadında ondaki kadar sevme yeteneği, hem de hayalde değil eylemde böyle bir sevme yeteneği görmedim...Bana bunu öylesine kanıtladı ki...”***Gerçekte sevgi almadan, ne pahasına olursa olsun sevilme ihtiyacına sığınmak da nevrotik sevgi türüne örnektir...Nevrotik sevginin amacı, “sevilmeme korkusunu güvence bularak gidermektir...”Helene’nin Althusser’e sevgisi böyleydi...Althusser-Helene ilişkisinde, Althusser’in “sevememe” duygusuyla, Helene’in “kölece sevme duygusu” birbirini tamamlıyordu...Bir bakıma Helene’nin büyük sevme duygusunu ikiye bölüşmüşlerdi...O sıralarda Althusser 30 Helene 38 yaşındaydı...ÇOCUĞUNU ALDIRMASI Helene çok geçmeden hamile kaldı...Ancak Althusser üzülmesin, depresyona girmesin diye çocuğu aldırdı...Özveriliydi, sevmek duygusunu her eylemiyle gösteriyordu...Althusser’in yaşadığı psikolojik krizlerde onu yalnız bırakmıyordu...Aşk ve sevgisi için Althusser’in başka kadınları “baştan çıkarma” davranışlarına katlanıyordu...“Benim oynaşmalarım doğal olarak Helene’nin gözünden kaçmadı...” diyordu Althusser:“Helene’nin yanısıra kendime oluşturduğum yedek kadınlarda onun açık onayını hep isteme ihtiyacı duydum...O ise ne yaparsam yapayım kadınlarla ilişkilerimi ona söz etmememi istiyordu...Akla uygunluğu apaçık olan bu güzel öğüdü hiçbir zaman tutmadım ya da tutamadım...”HELENE’İ ÖLDÜRMESİ...İki nevrotik sevginin toplam sonucu sıfırdır...Althusser’in “kadın kovalama” merakından bıkan Helene, sonunda başkaldırır...Artık onunla birlikte yaşayamayacağını bildirir ve ev aramaya başlar...Aynı evin içindeki iki kişi arasında psikolojik savaş başlamıştır artık...Helene, Arthusser evde yokmuş gibi davranmaya başlar...Onunla yalnız kalmaktan kaçınır...Konuşmaz, birlikte yemek yemez...İki kişilik “cehennem hayatı” böyle ortaya çıkar...Helene intihar etmeyi düşünür...Althusser’den onu öldürmesini ister...Althusser gerisini şöyle anlatacaktır:“Kendimi karyolanın ucunda, sabahlık giyip önümde uzanmış olan Helene’nin boynuna masaj yaparken buldum...Yoğun biçimde kollarımın ağrıdığını hissediyordum...‘Ah şu masaj hep böyle olur’ diye geçirdim içimden...Sonra nasıl oldu bilmem...Belki gözlerinin donukluğundan ve devinimsizliğinden, ya da dudaklarla dişlerin arasında sarkan küçük dil parçasından, onun ölmüş olduğunu anladım...”***LOUİS ALTUSSER:20. yüzyılın en ünlü düşünürlerinden biridir Louis Althusser...Marx ile Freud’un görüşlerini birleştirerek felsefi bir sentez yapmaya çalıştı bu ünlü Fransız yazar ve filozof...Aile kurumuna karşı çıktı...Çok zor ve sorunlu bir çocukluk yaşadı...20 yaşından sonra, zaman zaman depresyonlar geçirdi, psikolojik tedaviler gördü...1946’da tanıştığı Helene’le otuz yıl sonra 1976’da evlendi...İntihar etmek isteyen sevgilisini öldürdü...*****ALTHUSSER’İN SON SÖZLERİ...Althusser sevgilisini öldürdükten sonra tımarhaneye kapatılır...Yıllarca suçluluk duygusuyla boğuşur...Sevgilisi Helene’i öldürerek onu sevmeyi öğrendiğini söylemeye başlamıştır...Her şey için geçtir, kaybolan sevgili geri gelmeyecektir...Değeri bilinmeyen sevgide son pişmanlığın hiçbir anlamı kalmamıştır...Bu konudaki son sözleri şöyledir Althusser’in:“O günden beri sanırım sevmenin ne demek olduğunu öğrendim...Agresifçe kendi duygularımız üzerine ‘abartmalı’ iddialara girmek değilmiş sevgi...Karşındakine özenle davranmak, onun arzularına ve ritmine saygı göstermek, hiçbir şey istememek, verileni kabul etmeyi öğrenmek;Her armağanı yaşamın bir sürprizi olarak kabul etmek...Aynı armağanı ve aynı sürprizi iddiasızca, hiçbir zorlama olmaksızın karşısındakine de yapabilmek...Özetle yalın bir özgürlük...Sevgi bu...”(Mehmet İnanç Turan’ın Tarihin Silinmez Mürekkepli Aşkları kitabından)
Üstümde kalmasın diye ilk günden yazdım ki;Bu kürtaj konusu çok hassas bir konudur... Bir “can”a son verilmesi söz konusudur...10 hafta, cenin, yüzü gözü belli hale gelip, iyiceden iyiye bir insan halini alacağından kürtaj için geç olabilir...”Buna bir “cinayet” diyenleri anlayabilirim...Beri taraftan, her istenmeyen hamilelik doğum zorunluluğuna yol açarsa bu da “birçok toplumsal cinayete” hamile bırakır toplumu...Bilim adamlarının düşüncelerini de alarak, cinayetle, toplumsal cinayet arasındaki makulu bulmak, elzemdir...***Hayır herkes benim görüşümü kabul etsin gibi faşizan bir anlayış içinde değilim...İsteyen kürtajı savunur...İsteyen kürtajın yasaklanmasını...İsteyen de cinayetle, toplumsal cinayet arasında bir makulda buluşulmasını...Mesele o değil...Fakat sonuçta tartıştığımız cenin de olsa, bebek de bir candır...Bir canın ne zaman alınacağı, alınıp alınmayacağı, bu kadar sakil ve süfli bir tartışmayla olursa günahtır...Nedir bu tişörtler!..“Karımın vücudu sadece karımındır... Yok benim vücudum benimdir...” türünden...***Diyebilirsiniz ki, “Bir bebek ancak doğduğu anda insandır... Ondan öncesi oluşma evresidir... Bir insan olarak addedilmeyebilir...”Katılırım veya katılmam; en azından saygı duyarım, öğrenmeye uğraşırım, canlı ne zaman canlı olarak addedilebilir diye... “Karımın vücudu karımın... Benim bedenim benim” ne demek!..“Karınızın vücudu veya sizin vücudunuz bizimdir” diyen mi var?..Böyle diyerek, bir “can”ın sonlandırılması konusunda ne kadar duyarsız ve vurdumduymaz olduğunuzu gösterdiğinizin farkında mısınız?..***Bu bir taraf...Bir de, dini referanslar almadan sonradan dönme olan rezillikler var;“O kadar açtığın vücut senin vücudun sayılır mı artık” gibisinden süfli davranışlar...Günahtır...Bir canın alınmasını da zaptedemediğiniz egosantrik ihtiraslarınızın “pornosuna çevirdiniz” ya, yazık sizlere!..*****BENDE HEYECAN KALMADI!..Başbakan önceki gece ATV ve A Haber’de canlı yayında sürecin çok ağır geçtiğini ve bazı tutukluların tahliyesinin gerektiğini söyledi...Başından beri seslendirdiğim, sonuna kadar katıldığım bir görüşü dillendiriyor Başbakan...Baştan beri çok yazdım...Başlatılan her yeni operasyon sürecinin yarattığı dalgalar, kıyıdan söküp götüreceği taş ve toprakla, bir daha kolay kolay yerine koyamayacağı çok şeyi götürür dedim...Ne yazık ki, durum farkedilene kadar kıyıları döven dalgalar bitmek durmak bilmedi...Kimse yeni tutuklamaları “Aaaa demek onlar da darbe yapacaklarmış...” şeklinde karşılamıyordu...“Bakalım şimdi kimi alıp götürecekler” duygusu hakimdi her tarafta...Zaten kimse uzun zamandır takmıyordu ne olup bittiğine...O derece kanıksadı bir süredir herkes her şeyi...***Vakit artık yeni bir açılım için geç midir doğrusu bilmiyorum...Bunca dalga o kadar kişiyi dövdü, o kadar kişiyi tedirgin etti ki, ipin ucunu kaçırdım...İlk günlerde “Demek Ergenekon, demek Balyoz, demek ortalığı kasıp kavuran darbeler yapacaklardı” biçiminde başlayan reaksiyonlarım, zaman içinde “bakalım şimdi kim alınacak” haline dünüştü...Bir süredir artık kendi gündemimi takip etmeye, okumaya ve yazmaya çalışıyorum...Oda TV tutukluları da bilsinler ki, onlar tutuklu kaldıkça, “aleyhlerinde hiçbir şey yazmamaya elimden geldiğince özen göstereceğim...”Samizdat’ta uzun zamandır ayrı kaldığı kızının karşısında duygularını yenemeyen bir babanın hissettiklerini anlatan Soner Yalçın bilmeli ki; “ben çocuklarımdan ayrı kalırken, ne yazmış ve ne yapmış olursa olsun”, o kızına ve sevdiklerine kavuşmadan benden yana hiçbir üzüntü yaşamayacak...Kimseye hiçbir namertlikte bulunmadım, hiçbir zaman da bulunmam...***Neyse...Dün Mustafa Balbay, Barış Pehlivanoğlu ve tüm tutuklu gazeteciler için, yakınlarının ve meslektaşlarının “özgürlük”leri için toplanma günüydü...Bu ülkenin başlayan yaza hiç olmazsa bir parça umut, bir parça nefes alarak girmesi, insanların bir parça mutluluk kırıntısıyla teselli bulması elzem...Yine de ne çok umutlu olurum, ne de heyecanlı...Bende heyecan kalmadı çünkü!..*****“SADECE İNCİNMİŞ İNSANLAR, BAŞKALARINI İNCİTEBİLİRLER...”Robin Sharma’nın aşağıda vereceğim sözünü yayınlayıp yayınlamamak konusunda uzun zaman düşündüm...Bu sözün her zaman geçerli olup olmadığından emin değildim...Fakat her şeye rağmen üzerinde düşünülmesi için sonunda bu sözü yayınlamaya karar verdim...“Sadece acı çeken insanlar acı verici şeyler yaparlar...Sadece incinmiş olan insanlar başkalarını incitebilirler...Sadece kalpleri kapalı insanlar, sevgiden yoksun biçimde davranabilirler...Robin Sharma...”***Acı çeken insanların acı verici şeyler yaptıklarından eminim...Fakat her acı verici şeyler yapan insanın mutlaka acı çektiğinden emin değilim...Keza;İncinmiş olan insanların, başkalarını incitebileceklerinin farkındayım...Ancak her inciten kişinin mutlaka incinmiş olduğundan emin değilim...Duyarsız birçok kişinin de umarsızca insanları incittiğini düşünüyorum...***Bütün bunlara karşın Robin Sharma’nın “Sadece kalpleri kapalı insanların, sevgiden yoksun biçimde davranacakları” şeklindeki sözüne bütünüyle katılıyorum...Bir insanın sevgisiz olması için, sadece “kalbinin kapalı olması” gerekiyor... Şimdi hemen çoğu kişinin “doğru... benim kalbim çok açıktır...” dediğini duyar gibiyim...Oysa kalbin açık olması, o kadar kolay söylenecek ve yapılacak bir şey değil...Çok kişi “sevgiliyi” sevdiğini söyler, oysa sevdiği sadece kendisidir...Onu kişi olarak sevmek, takdir etmek, neyi nasıl yaparsa yapsın ona “sevgi dolu” bakmak sevmektir...Oysa biz “sevgililerimizi” bir süre sonra hep değiştirmeye bakarız...Değiştirmek istemek ve kendi istediğin kalıba sokmaya çalışmak, aslında o insanı sevmek yerine kendini sevmek, kendi arzularına göre bir insanı inşa etmek demektir... ***İnsan kendisini sevdiği için kendi arzularına göre, karşısındaki insanı inşa etmek ister...Bunun adı “sevgi” değildir...Bunun adı kendini sevmektir...Birçoğumuz “Ben onu çok seviyorum ve değişmesini istiyorum” der...Seviyorsan, niye değişmesini istersin ki?..İstediğin, onun senin istediğin gibi bir kişi olmasadır...O zaman, sevdiğini zannettiğin sevdiğin değildir...Sevdiğin kişi sen ve arzuların...O arzuların karşıdaki kişiye aksetmesini ve gerçekleşmesini istiyorsun...Sen kendini seviyorsun, sevgiliyi değil...***Birçok anne veya baba çocuklarını deli gibi sevdiklerini söylerler...Oysa onların da büyük çoğunluğu çocuklarını deli gibi sevmezler...Kendi projelerini “deli” gibi severler...Çünkü çocuklarını birer proje olarak görürler... Çocuklarını kendi arzularına göre, çoğu zaman onları hiçe sayarak biçimlendirmek isterler...“Çocukları şöyle olacaktır... Çoçukları böyle olacaktır... Çocukları o okula gidecektir... Çocukları bu okuldan mezun olacaktır... Falan filan...”Oysa çocuğu çocuk olarak, insan olarak sevmek bu değil...Onu sevdiğinizde, onun sıcaklığını, onun yüreğini, onun tenini, onun bedenini seversiniz...Ve o ne olursa olsun onu seversiniz, çünkü o sizin yavrunuzdur ve onun göstereceğiniz sevgiyi şarta bağlamaz, onu yargılayarak sevgisiz bırakmazsınız...Sevdiğinizi sandığınız şeyleri sevmiyorsunuz aslında...Kendi arzularınızı ve ihtiraslarınızı seviyorsunuz çoğunlukla...Onun için “kalbi açık tutmak, kapalı tutmamak” zor bir süreçtir, çalışmak ve yüreği açmak gerekir...
Çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın “hayal kaharamanları”nın bilmediğim yaşam dalgalarının ince köpükleri arasında sörf yapıyorum... Farketmediğim, gözümden kaçan ayrıntılardan yeni manalar, kıyıda köşede kalmış anılardan, hayal kahramanlarının eksik kalmış renklerini boyuyorum...Alain Delon’un “Hayatımın Kadınları” isimli albümü için seçtiği ikiyüz kadın arasında dört kilit kadının varlığından söz ediyor yakın arkadaşı ve televizyoncu dostu Michel Drucker...Delon’a ilk önce o dört kadını soruyor...Alain Delon Hayatımın Kadınları klibini izlerken de aynı kadınlar vardı...İlk sırada Romy Schneider var hiç kuşkusuz...Yıllar sonra 43 yaşındayken intihar eden dünya güzeli o saflığın ve masumluğun sembolu müthiş kadın...“Onunla anılarım hoş ama acı oldu” dediği Romy Schneider...Bazı yazarlara göre onu bir erkekle aldattı Alain Delon... Romy bu hayal kırıklığını hiçbir zaman üzerinden atamadı...Aktörün kronolojik yaşam öyküsü bir erkekle aldatma olayını müphem bıraksa da, Romy Schneider’den ayrılmadan Antony’ye hamile kalan Natalie Delon gerçeği Alain’in; Romy’yi en azından bir başka kadını hamile bırakarak aldattığının göstergesi...***Romy Schneieder, Nathalie Delon ve elbette 15 yıl beraber yaşadığı büyük aşkı Mireille Darc aktörün üç büyük aşkı...1989 Noel gecesi Alain Delon’u Paris’te Fransız televizyonunun ikinci kanalındaki programda canlı yayında izliyordum...Kolundaki bilekliğin özel bir hatırası olup olmadığını sordu televizyoncu Delon’a...“O mu” dedi, “Mireille Darc’ın bendeki hatırasıdır o...”Romy Schneider “intihar” ettikten sonra, onunla çevirdiği La Piscine filmine içi kaldırmadığından bir daha bakamadığını söylemişti...Romy nedense hep “hüzünlü bir yüzle” yaşadı ve öyle öldü...Romy’nin hüzünlü yüzü, Alain’in kendisini umarsız ve hatta gaddarca terketmesine bağlandı...Beraber oldukları sırada, Romy Alain’e göre daha şöhretliydi ve mesleğinin zirvesindeydi...Ayrılıktan intihara kadar geçen sürede bir daha kendine gelemedi ünlü aktrist...Alain şöhret basamaklarında hızla tırmanırken, Romy yaptığı evliliklerde bile yüzündeki hüznü gideremedi...***Uçarı, gaddar, kendi korumasının ölümünden sorumlu tutulan biraz mafyöz ve Le Pen’e yakınlığından dolayı faşizm sempatizanı olarak bilinen Alain’in hayatında dördüncü kadın Anouchka’yı gördüğümde ise “Elbette Anouchka” diye içimden geçirdim...Onu Anouchka’yla katıldığı bir televizyon programında, yayınlanan bant görüntülerinin arkasından ağlarkenki görüntüsü gözümün önüne geldi...Anouchka Alain’in üçü bilinen üçü ise resmen konfirme edilmeyen altı çocuğun arasında en sevdiği çocuğu vazgeçemediği kızıydı...Aşk yaşadığı Dalida, Brigitte Bardot gibi efsanevi isimleri geride bırakarak, hayatının dört kadını arasındaki en güzide yeri almıştı Anouchka... İkiyüze yakın kadın arasında öne çıkan dört kadın...***Şimdi şatosunda yapayalnız köpekleriyle yaşıyor... Şatoyu görenler, içerdeki “basık ve hüzünlü enerjinin”, bütün malikhanede hissedildiğini söylüyorlar...Kırılma anı nerede acaba?..Sonsuz ve sınırsız sayıda kadının hayallerini süsleyen, sonsuz ve sınırsız ilişkilere giren, kendisine aşık yönetmen erkeklerle duygusal oyunlar oynamaktan haz duyan, yüzyılyın en yakışıklı erkeğinin hayatındaki kırılma anı ne acaba?..“Genç kadınlar bütün bir günü internette, sosyal medyada vakit geçiriyorlar... Daha yaşlıların ise, mutlaka vazgeçemedikleri alışkanlıkları var... Elbette yalnızım... Köpeklerim var... Onlarla mutluyum...” diyor...Şato ve çevresinin en muhteşem yerinin, Alain’in köpeklerinin mezarlarının olduğu yer olması, bu sözlerin kadar doğru olduğunu gösteriyor... Onun hayatında sörf yaparken, kaçınılmaz olarak şu soru geçiyor aklımdan:Birisi bir gün benim “Hayatımın Kadınları”nı çıkarsaydı, kimleri koyardı acaba?..O kadınlara yönelik hangi replikleri?..Acaba hangi anlamları yüklerlerdi o kadınlara, benim hayatımda?..“Annem Mounet aktrist olmak istemişti... Karakteri de buna müsaitti... Fakat olmadı...” diyor Alain; “Sanırım ben onun arzu ettiği hayatı yaşadım...”Köpekleriyle hayatının sonbaharında yapayalnız bir hayat mı arzu etmişti acaba Mounet?..Bilseydi öyle mi yetiştirirdi ki çok sevdiği oğlunu?..*****ÇOCUKLUĞUMDA ÖĞRENDİM ŞEREF BEY’İ VE “FEDA”YI...Ortaokuldaydım ve babamın hala bana refakat ettiği yaşlardaydım...O tarihlerde yazlığa çıktığımız Bostancı’nın Marmara derinliklerine kurulmuş dünyasından, köprüsüz vesayitsiz, Şeref Stadı’na gelmek bir tam gün çeker, dönmek geceyi de üzerine eklerdi...Temmuz ayında bir sezon açılışı için, babamın beni elimden tutup götüreceği yerde, ben babamı elinden tutup sürükleye sürükleye Şeref Stadı’na götürmüştüm...“Baba Beşiktaş bugün sezonu açacak” diye diye...Adamcağız sezon açılışlarında ne olduğunu bilmezdi...İki top yapıp, kısa bir çift kaleyle açılışın biteceğini aklına getirmezdi...Ne var ki yavrusu tutturmuştu, zor bela gidecek, çocuğuna çok sevdiği takımının antrenmanını seyrettirecekti...***İlk kez o gün görmüştüm Şeref Stadı’nı...Çok sonraları, Çırağan Otel’in muhteşem odalarının balkonundan Boğaz’ı seyrederken, çocukluğumda gittiğim, antrenmanını ve kendi aralarındaki maçını seyrettiğim, farelerin cirit attığı, toprak zeminli, topun denize kaçtığı Şeref Stadı’nı gözümün önüne getirirdim...Kaldığım otel, Şeref Stadı’nın üzerine oturmuştu...Şeref Stadı’yla ve Şeref bey adıyla o zaman tanıştım...Cem Bilge kardeşim geçen gece yemekte, Şeref Bey’in Beşiktaş Beşiktaş diye inlediği hasta yatağında son sözleri olan “Feda” kelimesini işleyerek yaptıkları siyah üstüne beyaz Beşiktaş tişörtlerini satmaya başladıklarını söylediğinde “ne güzel bir fikir” diye düşünmüştüm...Dün “Feda” tişörtü geldi eve...***Geldiğinde farkettim ki, “Feda” demek Beşiktaş demektir... Feda’nın doğal renkleri siyah ve beyazdır...Daha doğrusu siyahın üzerine beyazdır...Şeref Bey’den, daha orta birde elinden tutup sürükleye sürükleye stadına götürdüğüm babama ve elbette bütün çocuklarıma kadar “feda” hepimizin fedasıdır...Bu tişörtler Beşiktaş’ın “Feda”sıdır...Şeref Bey’den yadigar kalan...*****GÜNÜN SÖZÜ...YAŞAMIN İYİ OLMADIĞI ALDANIŞINDAN KURTULMAK“Yaşamınızın şu ana kadar nasıl olduğu aldanışından kurtulur ve dünyanın aslında nasıl bir yer olduğunu -nefes kesici güzellikte bir yer, gördüğünüzde, dünya ile yaşamınızın örtüşmesi hazlanacaktır...Siz evrensel yaşamınızın istediği hayata dair daha fazla cesaret ve daha büyük bir inanç gösterdikçe, evren de şükranlarını yollarınıza serecektir...Çıktığınız yollarda yeşil ışığını yakacaktır...”Robin Sharma
Yaz kendini gösterdi ve kişisel gelişimimiz için bir şeyler yapmanın zamanı geldi hepimiz için...Önümüzdeki sezona iyi girmemiz için, yaz boyunca kendimizi bakıma alacak, ruhumuzun derinliklerinde başarının, huzurun ve mutluluğun anahtarlarını ortaya çıkartacak şifreleri açmanın zamanı geldi...Bugün size çok konuşulan fakat doğru konuşulmadığı için bir türlü anlaşılamayan “arzu ve niyet” yasasını anlatacağım...Çevrenizde son yılların moda söylemi olarak hep şunu duyuyoruz;-”Bir şeyi çok iste... Evrene bu isteğini bütün gücünle gönder... İstediğin olacaktır... Bütün mesele istemekte... Haydi hep beraber isteyelim!..”***Hayat her alanda olduğu gibi bu alanda da “sahtekarlığı, düzenbazlığı, üç kağıtçılığı, insanların duygularını suistimal ederek para kazanma uyanıklığını” yeterince karşımıza çıkartıyor...-”Bir sevgilim olsun istiyorum... Bir koca bir eş istiyorum... Hayatımı paylaşacağım ciddi bir adam karşımda istiyorum...” türü talep ve yakınmaları her gün çevremde görüyorum...Bu sözcüklerin arkasından genelde şu sözcükler dökülüyor ağızlardan:-”Evrene bu istekleri gönderdim... Fakat bana mısın demedi... Palavra bu ‘secret’ işleri galiba...”***Oysa hayatta istediğiniz bir şeyin olma şansı sadece tesadüflere bağlıdır...Aklınıza kuru sıkı gelip, evrene gönderdiğinizi zannetiğiniz şeyler değil, gerçekten niyet ettiğiniz ve arzu ettiğiniz şeyler, bağımsız bırakabilirseniz evren tarafından gerçekleştirilir...Konuyu açmak için Deepak Chopra’dan bir alıntı yapayım;“Niyet zihinsel bağımsızlıkla bütünleştiğinde yaşam odaklı ve şimdinin farkında olan bir bilinç yaratır...Eylemler ‘an’ın farkındalığıyla yapıldığında en güçlü etkiyi doğurur...Niyetimiz gelecek içindir, ancak dikkatimiz şu an içindir...Dikkatiniz şu anda olduğu sürece, niyetleriniz gelecekte gerçekleşecektir...Çünkü gelecek şu anda yaratılır...Şu anı olduğu gibi kabul etmemiz gerekir...Geleceği niyete bağımlı olmadan yaratabilirsiniz...Ancak şu anda olanlarla mücadele etmemelisiniz...***Niyetinizin sahip olduğu gücü kullanmayı öğrenin...Çünkü bu sayede arzu ettiğiniz her şeye ulaşabilirsiniz...Tabii ki istediğiniz sonuçları büyük bir çaba ve emekle elde edebilirsiniz...Ancak bunun bir bedeli olacaktır...Bu bedel de stres, kalp krizleri ve bağışıklık sistemi problemleri olabilir...”***Hepimiz hayatta birçok şeyi başardık...Çoğu başarı, günler geceler boyu devam eden stresli saatler, başarı için şartlanmış beyinler ve kalpler, bunun bedeli olarak tıkanan damarlar, yaşanan krizler, huzursuz ve gergin hayatlar olarak geri döndü bize...*****SESSİZLİĞE GİRİN...Deepak Chopra “Niyet ve Arzu Yasası’nın 5 maddesini uygulayarak herhangi bir bedel ödemeden tüm arzularınızı gerçekleştirebileceğinizi söylüyor...“Çünkü” diyor, “niyetiniz kendi iç gücünü yaratacaktır...”İşte arka arkaya uygulamanızı istediği beş basamak:1)Kendinize bir boşluk yaratın...Yani düşünceleriniz arasındaki sessiz alanda kendi merkezinizi bulun ve sessizliğin içine girin...Bu sessizlik sizin öz haliniz var olma halidir...BOŞLUĞA GİRMEDEN NİYETLERİNİZİ BİR KAĞIDA YAZIN...2)Var olma halindeyken, tüm niyet, arzu ve düşüncelerinizden arının...Gerçekten boşluk içindeyseniz burada artık düşünce ve niyet yoktur...Niyetlerinizi boşluktaki düşüncelerin kavşağında sunarsınız...Birçok hedefiniz varsa bunları önceden yazabilir, boşluğa girmeden önce niyetinizi bu hedeflere yönlendirebilirsiniz...Örneğin başarılı olmak istiyor ve boşluğa bu niyetle giriyorsanız, niyetiniz ufak bir ışık gibi, boşlukta sizinle birlikte sizin farkındalığınızda olur...Niyet ve arzularınızı boşlukta serbest bırakmak, onları alanın verimli topraklarına ekmek ve doğru mevsim geldiğinde çiçek açmalarını beklemek demektir...Ektiğiniz arzu tohumlarının büyüyüp büyümediğini görmek için yerlerini eşelemenize ve nasıl açacaklarını görmek için onlarla yapışık kalmanıza gerek yoktur...Sadece onları serbest bırakmayı istemelisiniz...BAŞKALARIYLA PAYLAŞMAYIN...3)İç referans halinde kalmalısınız...Yani kendi gerçek benliğinizin “öz”le bağlantısının farkındalığında kalmalısınız...Kendinize dış dünyanın gözünden bakmayı ve başkalarının fikir ve eleştirilerinden etkilenmeyi bırakmalısınız...İç referans halinde kalabilmeye yardımcı olacak yollardan biri arzularınızı kendinize saklamak ve başkalarıyla paylaşmamaktır...Ancak etrafınızdaki insanlar sizinle aynı arzuları hedeflemişlerse ve sizinle onlar arasında kalpten bir bağ varsa paylaşmayı tercih edebilirsiniz...SONUCA BAĞLI OLMAKTAN VAZGEÇİN4) Sonuç odaklı bağımlılıklardan kurtulun...Bu da bir sonuca olan katı bağımlılığınızı bırakarak, belirsizliğin bilgeliğinde yaşamaya başlamak ve sonuçlarını bilmeseniz bile, hayat yolculuğunda her anın tadını çıkartmak demektir...BIRAKIN DETAYLARI EVREN HALLETSİN...5) Bırakın detayları evren halletsin...Boşlukta serbest bırakılınca niyet ve arzularınız sonsuz bir planlama gücüne sahip olur...Niyetinizin bu sonsuz planlama gücüne güvenin...O da tüm detaylarla sizin için ilgilensin... Gerçek doğanızın saf ve ilahi güç olduğunu hatırlayın...“Öz”ünüzün bu bilincini her yere yanınızda götürün, arzularınızı sakince serbest bırakın...Evren detayları sizin için halledecektir...”