KÖPEĞİNİ SEVGİLİSİNE TERCİH EDEN KADIN...

24 Haziran 2012

Bugün Pazar...Size Mina’ya Mektuplar kitabımdan, ilginç kadın portreleri, ilişkiler üzerine düşünce eskizlerinden oluşan bir potburi sunmak istiyorum...Umarım notlar Pazar gününüze değişik bir pencere açar: ***Önceki gece, çok üst düzey görevlerde bulunmuş, çok iyi okullar bitirmiş bir kişinin evine davet ettiler beni...Yirmi üç yıllık karısından boşanmış, yirmi dokuz yaşındaki sevgilisiyle küçük minnacık bir evde yaşıyordu...Evine gittiğim ve yirmi üç yıl karısından başka bir kadının eli eline değmemiş tanıdık, bir anda genç bir kadına tutulmuştu...Aşk mıydı “Bilmiyorum” diyordu, “Patolojik bir duygu istesem de kopamıyorum...”Kopmak istemesinin nedeni “genç kadının onu aldatmasıydı...”Hem de bir defaya mahsus bir ilişkiyle değil, beş altı kez...O bunları anlatırken, kız yanında oturuyor sakin sakin dinliyor, arada bir müdahale ediyordu...***İki seferinde adam kızı yakalamış evden atmaya kalkmıştı...Fakat kız; “hiçbir yere gitmiyorum... Ben seni seviyorum...” demiş gözyaşlarıyla adamı ikna etmişti...Karşımdaki adam kızın aldatarak kendisinden intikam aldığını düşünüyordu... Kıza sordum;-”Niye intikam almak istiyorsun?..”-”Hayatımda başıma gelen kötü şeylerden onu sorumlu tutuyorum” dedi bana; “Aslında öyle olmadığını biliyorum ama, kendimi sorumlu tutmadığım için onu sorumlu tutuyorum...”Kız adama aşık mıydı?..Yoksa ona karşı tutkulu muydu?..“Seviyorum” diyordu, fazla bir şey söylemiyordu...Eve beraber gittiğim ortak tanıdık “Evindeki köpeğin mi yoksa sevgilin mi daha önemli?” diye sordu genç kıza...“Köpeğim” dedi kız...Adam ise hafif bir tebessümle dinliyordu kızı...“Yarın yine beni bıraksa gitse bir şey söylemem...Fakat geri dönse yine kabul ederim...” diyordu genç adam...***Kız ise aynı kanıda değildi...“Bu adamın bana olan tutkusu gerçekte benim kişiliğime ya da güzelliğime değil...” diyordu...“O iki gün sonra yanına başka bir kadını koysanız ona da aynı tutkuyla bağlanacak... Ben biliyorum...” diyordu...Çok iyi okullarda okumuş, çok üst düzey görevlerde bulunmuş adam, “Bu yaptığım normal değil... Ben zayıfım... Böyle yapmamam lazım... Ama ne yapayım ki önüne geçemiyorum...” diye söyleniyordu...O anda adama bir soru sormak ihtiyacını hissettim:-”Sen de ondan intikam almak için, onu aldatıyor musun?..”“Hayır” dedi adam; “Ben intikam almayı doğru bulmuyorum... İlişkim bitmeden bunu yapmam...”Kavga etmiyorlardı...Fakat ortada çözemedikleri bir sorun vardı...Ne erkeğin ne de kadının...“Bir kadın ne ister” diye soruyordu adam;“Güvencede olmak istemez mi?.. Ekonomik rahatlık istemez mi?.. Esas istedikleri bu değil midir... Ben de bunları sağlamıyor muyum?..”Ona; “Bu kadarı yeterli gibi gelir... Fakat bunlar hiçbir zaman yeterli değildir bir kadın için...” demedim, diyemedim...Çok önemli okullarda okumuş, çok önemli görevlerde bulunmuş adam, aslında sorarken hüküm belirtiyordu, bunu tartışmak, başka bir bakış ve görüş dinlemek istemiyordu...Gerçeği duymak değil, kendince olması gerekeni söylemek istiyordu...O sırada iki ayrı koltukta oturan gövdelerden uzanan ellerin parmaklarının birbirine yapışmış olduğunu gördüm...Parmaklar birbirlerini okşuyorlardı...Ses etmedim, sessizce izledim... BİR ERKEK VE İKİ KADIN... Dünya şampiyonuydu... Kazıttığı kafası, kulağındaki küpesi, sağ omzundan sürekli düzelttiği beyaz tişörtüyle milyonlarca genç kızın sevgilisiydi... Yakışıklı olmanın ötesinde müthiş sevimli yüzüyle erkek, kadın herkesin hayran olduğu o genç çocuk, bir gün bütün dünyanın hayran olduğu genç kadına aşık oldu...Romeo-Juliet aşkıydı onlarınki... Aşık olduğu genç kız, Brooke Shields’di... Herkes gıptayla bakıyordu bu masalsı aşka... Oysa aşkın başlamasıyla, o da hayatındaki merdivenlerden baş aşağı doğru düşmeye başladı... 1997’de evlendiler... Büyük aşkın sonu...Milyonlarca kızın, milyonlarca erkeğin imrenerek izlediği bu büyük masalımsı aşkın içinde neler yaşıyorlardı bilinmez, ama onun elleri ve ayakları tutmaz olmuştu... Dünyanın hayranlıkla izlediği ellerine hakim olamıyordu genç adam...Ayakları tutmuyor artık koşamıyordu... Oysa o elleri ve ayaklarıyla kortlarda fırtınalar estiren milyonların sevgilisi olan bir dünya tenis şampiyonuydu...Onun adı Andre Agassi’ydi...***Dünyanın sevgilisi Brooke Shields’le yaşadığı ilişki ve evlilik, ellerini kullanmakta çok mahir olan genç adamın tenis raketi ile arasına bir duvar ördü..Artık, mucizeler yaratan o raket, o topa hükmedemiyordu... Andre Agassi, birincilikten 141’inciliğe düştü.. Sevgili Erdal Şafak’ın dün Aktüel Pazar’da yazdığı müthiş yazıda belirttiği gibi, artık gösteri maçlarına bile davet edilmiyordu.. Sevgili Erdal Şafak, “Kortların yıllanmış şarabı” diye adlandırdığı Agassi’nin, baş aşağı düşüşüyle ilgili, kesin yorum yapmıyor.. “Agassi, Brooke Shields’le evliliğinden dolayı mı şampiyonluktan 141’inciliğe düştü, bunu cevaplamıyor” diyor...Oysa, onu çok uzun zamandır yakından izleyen ben biliyorum.. Dünya Tenis Şampiyonu’nun, dünya sinemasının en güzel ve en ünlü yıldızlarından biriyle yaşadığı aşk, onun tenis hayatını bitirdi.. Agassi de bir erkekti.. Ve bir erkek, her dakika enerjisini, kendisi için alan egosantrik bir kadınla olduğunda, kendi yaratıcılığı için gerekli enerjiyi kaybederdi.. Ünlülerin aşkı, çok ünlülerle, çok ünlülerin beraberliği, ilk başlarda “büyük aşklara” sahne olur, ama sonra birbirlerinden çaldıkları enerjiler, esas onları onlar yapan, o müthiş enerjiden eser bırakmazdı.. Eminim ki, Agassi ile Brooke Shields’inki de böyle olmuştu..Eli raket tutamaz hale gelen, Agassi, sonra Brooke Shields’den ayrıldı...Kendisi gibi yine çok ünlü olan dünya şampiyonu bir tenisçiye, Steffi Graf’a aşık oldu.. ***Graf da şöhretliydi ve o da bayanlar dünya tenis şampiyonuydu, ama Graf’ın Brooke Shields’den bir önemli farkı vardı.. Graf tenisi bırakıyordu.. Artık anne olmak ve aşık olduğu Agassi’ye her şeyiyle destek olmak istiyordu.. Ve filmin sonu Dünyanın her turnuvasına Agassi’nin peşinden gitti Graf.. Tribünden onun kalbine mesajlar yolladı.. Genç adam ise aldığı her sayıdan sonra, tribüne, sevgilisine, karısına, iki çocuğunun annesine ve eski dünya tenis şampiyonu kadınına baktı..Baktıkça, sayı aldı.. Aldıkça, yine oraya baktı..Bugün 35 yaşında.. Ve o yaşında dünyanın ilk 8 tenisçisinin arasında, seri başında..Milyonların sevgilisi bir erkeğin, milyonların sevgilisi iki değişik kadınla yaşadığı filmin, müthiş dersler içeren muhteşem finalini yapmakta..(Reha Muhtar’ın Mina’ya Mektuplar adlı kitabından...) SURİYE’YLE “SAVAŞACAK MIYIZ?..” İstanbul birkaç gündür boşalmaya başlamıştı...Yollar tenhalaşmış, kafe ve restoranlar boşalmış, yazın getirdiği o rehavet her tarafta hissedilir olmuştu...Yaz demek okulların tatil olması demek...Okullar tatil olunca, aileler tatil havasına giriyorlar...Çeşmeli ve Bodrumlu günler başlıyorlar...Yaz tatiline çıkan da çıkmayan da yaz tatilinde ne yapacağını konuşuyor...***Bugünlerin tam ortasında geldi, Suriye’nin uçağımızı düşürmesi haberi...Uzun zamandır her gördüğüm bana soruyordu “Suriye’yle savaşacak mıyız” diye... Bu sefer sorular başka bir minvale kaydı...“Savaş çıkıyor değil mi?..”Kelimelerin basitliği, savaşın korkunçluğunu ne kadar sıradanlaştırıyor...Bir uçağın “kazara olduğu söylenen” düşürülüşüne cevap hemen savaşa başlamak mıdır?..Yaz turizminin göbeğinde, milyonlarca yabancı turistin geldiği bir ülke, bir dakikada “savaşın” içine girebilir mi?..Üstelik Suriye arka arkaya olayın “kaza” olduğunu açıkladığı halde...***Elbette bu ülkenin bir ulusal onuru var...Elbette “kaza” açıklaması, anlaşılsa da, böyle ulu orta kazaların olması pek kolay kabul edilir şeyler değil...Elbette bunun, “sınırları belli” bir cevabı verilecek, verilmeli...Başbakan, dün akşam siyasi parti liderlerini toplantıya çağırdı...Bütün liderlerin ölçülü tepkide karar kılmaları, ülkenin uzun zamandır tek kazancı olan “ekonomik istikrarı” altüst edecek formüllere rağbet etmemeleri gerekiyor...Onurumuzu koruyalım, korumaya da...Durup dururken “sen bana niye omuz attın” diye maraza çıkmanın alemi yok!..

Devamını Oku

Kim bu hanımefendi acaba?..

23 Haziran 2012

Habertürk’ten hafta başında aradılar...-”CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu konuğumuz olacak... Programa katılacak gazetecilerden biri olarak sizi düşündük... Bizi kırmazsanız seviniriz...”Televizyon programlarından bana yapılan iki tip davet var...Birinci tip davet, “Televizyonculuğum, yazarlığım, hayatım” üzerine...Okan’dan Saba’ya, Cengiz Semercioğlu’ndan Esra Harmanda’ya onlarca televizyoncu dostum beni programlarına davet ediyorlar sağolsunlar...Kendimle ilgili yazıyorum, fakat kendimle ilgili televizyon programlarında konuşmak istemiyorum...Son yıllarda bu programlara hep bir mazaret bildirip katılamayacağımı söylüyorum...Mesele şu;Kendimi konuşmak istemiyorum televizyonda uzunca bir zamandır...Sahilde yürürken, çocuklarımla kahvaltı ederken, yemek yerken uzatılan mikrofonlara “tek bir kelime etmemem” de sırf bu yüzden...Kendimle ilgili konuşmak istemiyorum...***Bir de ikinci tip program davetleri var...Bir konu hakkında “gazeteci-yazar” olarak görüşlerim soruluyor...Tartışmalara katılmam isteniyor...Veya Kemal Kılıçdaroğlu canlı yayınında olduğu gibi, katılıp ana muhalefet liderine soru sormam isteniyor...Doğrusu “lafın bir anlam ifade edeceğine inandığım” yerlerde, bu programlara katılmamayı gazeteciliğe ayıp sayıyorum...Kendi hayatımı bir televziyon programı konusu yapmama hakkına sahibim...Ancak kamu görevi olan gazetecilik davetini reddetme hakkına sahip değilim gibi geliyor bana...Orada yapmakta olduğum gazeteciliği reddediyormuşum gibi bir anlam çıkıyor ki, böyle bir ego patlamasının yarattığı ‘artistik patinaj’ bulunmamalı bende...*** Yazıları zor bela erken bitirdim dün...Gönderilen arabaya binip programdan 45 dakika önce Habertürk’e vardım...Cumhuriyet’ten Hikmet Çetinkaya, Star’dan Nasuhi Güngör, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı görevini de sürdüren gazeteci yazar Cemal Uşşak var...Ev sahibi olarak Habertürk Ankara temsilcisi Muharrem Sarıkaya ve programın moderatörü Didem Aslan bulunuyor...Muharrem’le 12 Eylül’ü izleyen günlerde, “Ali Fethi Esener Paşa’nın Tunalı Hilmi Caddesi’ndeki evinin önünde saatlerce beklerdik...”Demirel veto yemesin diye Orgeneral Esener’e parti kurma görevi vermişti...Fayda etmedi, emekli Orgeneral Esener Paşa’yı da veto etti 12 Eylül yönetimi...Biz o günlerde 20 yaşında tıfıl gazeteciler, Paşa’nın evinin önünde kamp kurar, kimler geliyor gidiyor, ziyaretçilerden kimler partide yer alıp almayacak onun haberini yapardık...Şimdi anlıyorum ki, biz taşın üzerinde oturur bekleşirken, birkaç metre ilerimizde de “istihbarat elemanları” bulunurdu...Muhtemelen kendi merkezlerine gelip gidenlerin çetelesini verirlerdi...Gamsız olduğumuz, daha doğrusu kendimizden başka kimsenin olmadığına inandığımız günlerdi...Sadece işimizi yapar, başka şeylerin olup olmadığını umursamazdık...Saflık ve toyluk günleri...***Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı Cemal Uşşak, “Babanızı yakından tanımıştım... Onunla anılarımız var” deyiverdi, tam program başlarken...Benim babam bir alemdir...Her yerde karşıma çıkar...Şükür Allah’a bugüne kadar, bir kez bile tek bir kötü sözcük duymadım hakkında... 80 yaşını geçti adamcağız hala benim koruyucu meleğim...Habertürk’ün genel müdürü koyu Beşiktaşlı kardeşim Semih’le her zaman olduğu gibi Beşiktaş’ı konuşurken, Nasuhi Güngör atılıyor sohbete...-”Abi ne olacak bu Fenerbahçe’nin hali?..”Dilimin ve aklımın döndüğü kadarını söylüyorum Fenerbahçe’yle ilgili...Yarı tatmin olmuş bir şekilde, Kılıçdaroğlu’na dönüyor...Hikmet (Çetinkaya) Abi’yi zayıflamış görüyorum...O bana zayıflamadığını söylüyor...Her halükarda sağlam görünüyor...***Kemal Kılıçdaroğlu’yla sohbet böyle başlıyor... Aklımdaki soruların hepsini soruyorum...Bir soru var ki, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimini belirlemesi açısından önemli, onu da soruyorum;Son günlerde Abdullah Gül’ün ikinci kez görev yapabileceğinin anlaşılmasından sonra, “Muhalefet Abdullah Gül’ü aday gösterir... Tayyip Erdoğan’la Abdullah Gül karşı karşıya gelir...” şeklindeki siyasi dedikodular ayyuka çıkıyor...Böyle bir şeyin olabilmesi için ilk turda CHP’nin Gül’ü aday göstermesi ve böylece Gül’ün ikinci tura kalması gerekiyor...Açık açık soruyorum Kemal Bey’e;“Kendi adayınız seçilsin diye, risk alıp Abdullah Gül’ü aday olarak gösterir misiniz?..”Kemal Kılıçdaroğlu’nun vücut dilinden, söylediklerinin mealinden, “Dil bilen, temsil kabiliyeti yüksek bir kadın Cumhurbaşkanı adayını düşündüğünü” hissediyorum...Bu hanım adayın CHP’li olması şart değil...Diğer muhalefet partilerinden de oy alabilecek ikinci turda şansını zorlayabilecek bir bağımsız şahsiyet olması mümkün...Yüzde 50’nin üzerinde seyreden Tayyip Erdoğan karşısında, hanım adayın şansı olur mu bilemem...Ancak sanıyorum CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı, entellektüel kalibresi yüksek bir hanım aday olacak...Kim bu hanımefendi acaba?..*****ERGİN ATAMAN ÖNCEKİ GECEYİ UYUMADAN GEÇİRDİ...Ergin Ataman’ı gördüm dün öğleden sonra saatlerinde...Garip bir şekilde kader çizgisini yazar hale geldim Ataman’ın...Ona bazı şeyler söyledim...O bana birçok şey söyledi... Bunları yazmayacağım...Fakat bir şey var ki onu yazmalıyım...Her gece kafayı koyduğunda 10 saat mışıl mışıl uyuyan Ergin Ataman, önceki gece transfer kararını aldıktan sonra bütün bir gece bir iki saat dışında hiç uyuyamadı...Üzerindeki enerji gitmek bilmedi... Bu durum kararını değiştir mi değiştirmez...Kendi söylemedi, fakat öğrendim ki kararın oluşmasındaki en etkili aktör Ergin Ataman’ın hayatta en yakın dostlarından biri olan Lütfi Arıboğan...Federasyondaki görevinden sonra profesyonel olarak Galatasaray’ın başına geçen Lütfi Arıboğan’ın ilk operasyonu bu...Şimdilik başka bir şey yazmayacağım...*****ÇOCUKLARLA BODRUM SOHBETLERİ...Günlerdir evde bir hareket var...Mina ve Poyraz “Bodrum” lafı geçti mi heyecanlanıyorlar...Geçen sene uzun bir ayrılıktan sonra onları Bodrum’a götürmüştüm...Çok keyifli bir tatil geçirmişlerdi...Denizle haşır neşir olmuşlar, havuzda saatlerce oynamışlardı...Cemal Abi’lerinin (Yarar) toplam on beş dakika bindikleri teknesini ise bütün bir kış tekrarlamışlardı...***Kısmet olursa oralara götüreceğim onları...Denizde oynasınlar, kumdan kaleler yapsınlar, havuzda kaydırak kaysınlar, oyun parkında boyalı kalemlerle çizsinler, toplarla oynasınlar...En gamsız zamanlarını, gamsız geçirsinler...Büyüdüklerinde hiç öyle gamsız ve endişesiz olamayacaklar çünkü...Gamsız geçen son çocuksu yaz tatilim ne zamandı diye düşünüyorum da bulup çıkartamıyorum...Geçmişe doğru hatırladığım bütün yaz tatillerinin çoğu zaten tatil değil, olanlar da gamsız değil...Şimdi bir oynasak çocuklarla...Gamsız ve endişesiz...Sonra onlara öğretsem, hayatta gamsız ve tasasız yaşayabilme sanatını...Öyle bir şey değil mi baba olmak?..Kendi hayatında gerçekleştiremediklerini çocuğunda gerçekleştirmeye çabalamak...Bir mutlu yaz geçse ve anılara yazılsa bari...

Devamını Oku

Ergin Ataman Galatasaray’a gidiyor!..

22 Haziran 2012

37 yılın en büyük başarısının altına imza atmıştı Ergin Ataman, yönetici arkadaşı Şeref Yalçın ve basketbolcu oyuncularıyla birlikte...Ne Avrupa’da ne Türkiye’de kupa bırakmadılar...Tarih yazdılar...Başarının resminin üzerindeki görüntü, altındaki imza oldular...Ergin Ataman’ın şampiyon oldukları saniye Beşiktaş seyircisine dönüp iki eliyle “üç” diye işaret etmesi bir daha unutulmayacak...***Yıllar önce Fatih Terim de Galatasaray’da benzer bir başarıyı yaşamıştı...Dört yıl üst üste şampiyon yaptığı takıma UEFA kupasını kazandırmıştı...Türkiye yıkılıyordu...Galatasaray camiası ayağa kalkmıştı...Dün gibi hatırlıyorum, şampiyonluk kutlamasının yapıldığı kupanın havaya kaldırıldığı Ali Sami Yen’deki muhteşem kutlamayı...Bütün seyirci ve tribünler ayağa kalkmış şarkılarla mesaj veriyordu Fatih Terim’e:“Kal bu sene... Kal bu sene... Yaşanacak çok şey var bu sene...”Çakmak çakmak gözleriyle tribünlere selam verişi gözümün önünde şimdi Fatih Terim’in...Her nedense, “yapmak istediklerini artık yeterince yapamayacağına inanmıştı Galatasaray’da...”Onbinlerce Galatasaraylı tribünden bağırıyordu:“Kal bu sene kal bu sene yaşanacak çok şey var bu sene...”Kalmadı...Galatasaray’da, hakkının yeterince verilmediğine inanıyordu...Başarılıydı...Zirvedeydi...Dünya onu izliyordu...Fiorentina teklif etmişti...Seri A’ya gidecekti...Daha sonra ise sıranın Milan’a geleceğinin işaretleri vardı...Gitti...***O sırada Fatih Terim’le Galatasaray’ın Avrupa kupaları maçlarıyla ilgili oradan oraya gidiyordum...Kendi meslek kariyerimle ilginç bir kader birliği kurmuştum...Biz de yıllardır televizyonculukta zirvedeydik ve bir türlü inmiyorduk...Bana ve arkadaşlarıma da diğer televizyonlardan astronomik teklifler geliyordu, fakat benim elim bir türlü SHOW’dan ayrılmaya razı gelmiyordu...Terim ayrıldığı sırada, çok geldi gitti içim...“Ben de mi astronomik teklifleri kabul edip başka televizyona gitsem” diye çok düşündüm...Ben kabul etmedim, o etti ve gitti...Sonunda hepimizin macerası bir şekilde bitti...Fakat bir şey var ki “Fatih Terim’in o gidişi, Galatasaray camiasının içinde kaldı...”Söylenen o şarkıya rağmen Fatih Terim’in gidişi, bütün Galatasaraylılar’ın gönlünde bir yara oldu...Hiçbir zaman Fatih Terim Galatasaraylılar’ın gözünde o krediyi sağlayamadı...Bir şeyler kopmuştu...O sökük 12 yıl dikiş tutmadı... Fatih Terim gibi bir usta, Milan’dan apar topar gönderildi...Fiorentina’da “kaderin garip bir tecellisi” Başkan’ın kaprislerine dayanamayıp sezonu bitiremeden ayrıldı... Lucescu’nun yerine geldi, Galatasaray’da başarısız oldu...Hülasa...Üzerinden 12 yıl geçmesi gerekti Fatih Terim’in bir daha, elini kalbine götürerek Galatasaray taraftarıyla kucaklaşması için...O kucaklaşma bile, 2000 yılındaki o muhteşem koronun yanında solda sıfır kalır...Galatasaray seyircisine sorun...Bugünkü Fatih Terim bile, o günkü Fatih Terim’in gönüllerdeki yerini alamaz...Onun için bir daha Avrupa Şampiyonu olabilmek uğruna, terini katık yaptı kendisine...***Ergin Ataman, Beşiktaş basketbol takımını başarıdan başarıya koştururken, topu topu yıllık 400 bin dolar para alıyordu...Galatasaray; Ergin Ataman’a neredeyse 2.5 katına yakın bir rakam önerdi...800 bin euro...Yaklaşık bir milyon dolara geliyordu...Ergin Ataman sadece bu para için gitmeyeceğini söyleyecek...Sponsor belirsizliğinden, basketbolcuların durumunun ne olacağını bilmediğinden dem vuracak ve gitmek zorunda bırakıldığını anlatacak...Elbette gerekçeler haklıdır...Fakat coach, “sorunları aşan, takıma kazandırdığı basketbolcularına liderlik ederek takımı ayakta tutan” kişidir...Bunu yapmak zorunda hissetmeyebilir Ergin Ataman...“Ben profesyonelim” diyebilir, “Galatasaray çok daha iyi koşullar teklif etti gittim...”Elbette gidebilir...Sevgili dostuma bir kuantum gerçeği söyleyeyim;Hani var ya “Ergin Ataman... Ergin Ataman... Beşiktaş’ın çocuğu Ergin Ataman...” diye bağıran onbinler...O enerji sevgili Ergin’in peşinden gider...Tıpkı 12 yıl boyunca Fatih Terim’in peşinden gittiği gibi...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ...“DÜNYADA YAŞARKEN ET-KEMİK-KABİR ŞARTLANMASINDAN KENDİNİ KURTARAMAZSAN...”Eğer dünyada yaşarken, ‘et-kemik-kabir’ şartlanmasından bilincini kurtaramazsan, ‘ölüm’ denen olayla birlikte, işe yaramaz hale gelen madde bedeninle, ‘kabre diri diri konursun...’Ki bu durumda ‘çifte mezar içinde hapis kalmışsındır...’‘Hem benlik, hem kabir!..’***Öyleyse bize düşen, öncelikle yapmamız gereken, kendi gerçek varlığımızın ne olduğunu iyice kavramaktır!..***Neyiz, ne değiliz ne kadarız?..Bunları çok iyi anlamak lazım...***Et-kemik-beden değiliz ama, et-kemik-bedensiz de bir şey yapabilmemiz mümkün değil...Şayet et-kemik-bedenin ihtiyacı olan gıdayı vermezsek, o et-kemik-bedenin faaliyetleri ve girdileri ile yaşamına devam eden beyin, gerekli fonksiyonları icra edemez...***Halbuki ‘ölüm ötesi yaşamın’ kendisiyle devam ettiği ‘ruh’ adıyla bilinen bir tür ışınsal-astral beden, bilincini ve tüm girdilerini beyinden alır...Öyleyse bedene gerek duyduğumuz ölçüde ihtiyaçlarını vermek zorundayız...Ancak ne kadar?..Beynimizin ihtiyaç duyduğu nispette!..***Beyin bilincin oluşturucusu, aracıdır...Ancak sadece aracı olmayıp, inşa ettiği yeni bedene kendindeki özellikleri yükleyicidir aynı zamanda...Sahip olduğu özellikleri ona kazandırandır...***Bunu bilerek bedenin ve dolayısıyla beynin hakkını, hakkıyla vermek gerekir...Ancak bedene esir olmadan!..Bedenin istek ve arzularıyla bilincimizi bloke etmeden ve kayıt altına almadan...***Eğer bunu gerçekleştiremezsek, burada bazı karışıklıkların içine düşersek, konuyu tam hakkıyla anlayıp, gereken çalışmaları yapmaktan geri kalırız...Böyle bir geri kalışın getireceği zararlar da kolay kolay şu anda ‘idrak’ edilemez...*** Ne zaman ki bu bedeni yitirir, bu ruhyapı içinde ‘yalnızca bilinç olarak’ varlığımızı hissederiz, o zaman neler kaybettiğimizi anlarız...***Ne var ki o zaman da iş işten geçmiş olur!..Çünkü yitirdiklerimizi telafi imkanı kalmamıştır... ‘Ben’ ismiyle ve kelimesiyle işaret ettiğimiz ‘Öz’ varlığımız olan ‘nefs’imizin ne olduğunu, ‘bilinç’in ne olduğunu, gerçek özelliklerin neler olduğunu çok iyi kavramamız gerekir...***Eğer bunları kavrayabilirsek, o takdirde kavradıklarımızın gereğini yaşamak zorunda hissederiz kendimizi...Ya onun gereğini hakkıyla yaşarız, hasılasını elde ederiz...Ya da onun gereğini yaşayamayız, neticelerini de asla ve asla elde edemeyiz...***Çünkü;‘Kim zerre kadar hayır yaparsa karşılığını elde eder, kim zerre kadar kötü iş yaparsa, onun da karşılığını elde eder...’Çünkü;Yaşam bir sistemdir...Sistemde kesinlikle mazarete yer yoktur...Bu sistemin içinde herkes sistemin şartları ve kurallarına göre kendini kurtaracak davranışları ortaya koyacak veya koymayacaktır...”(Ahmed Hulusi ‘Tek’in Seyri’ kitabından...)

Devamını Oku

Terörist saldırı tam da senin dediğini düşündürtmek için yapıldı Ertuğrul!..

21 Haziran 2012

Bu bölgede değil bir terör örgütüne, herhangi bir örgütün ilk ağızda söylediklerine güvenmem...PKK’nın Apo’nun izinden giden dışardaki lideri Murat Karayılan geçen hafta Kandil’de gazeteci Avni Özgürel’e bir demeç verdi...“Barış sürecini destekleyen, Türkiye’nin Apo’yu hiç dikkate almadan bu işin gerçekleşmeyeceğini anlamasının sevindirici olduğunu” söyleyen, hızla silah bırakmaya doğru gidildiğini açıklayan bir demeçti bu...Murat Karayılan gibi bir PKK yöneticisinin “ortada bayram seyran yokken, durup dururken yumuşama sürecinden dem vurması” ve bunu Avni Özgürel’e biraz da temenniyle söylemesinin elbette bir nedeni vardı...Karayılan “çok karışık ve kimin neyin arkasında olduğu belli olmayan PKK’da, iplerin kendi elinde olduğunu anlatırcasına barış sürecini desteklediğini” söylüyor, kendi pozisyonlarını anlatan önemli açıklamalar yapıyordu...***Mehmetçiğin şehit edilmesinden sonra, bir de baktım Ertuğrul Özkök, hiç vakit geçirmeden “Kandil’deki adam, sana güvenmiyoruz” başlığını atmış...Karayılan’ın kurnazlığından girip, Orta Şark pespayeliğinden, üçkağıtçılığından ve aşağılıklığından çıkmış...Yazı Kandil’deki Karayılan’ın artık sözlerine kesinlikle güvenmemek gerektiğinin anlaşıldığını söylüyor...Bunun özellikle bir manevra olduğunu, bizi aldatmak amacıyla yapıldığına hükmediyor...Ben Kandil’i mandili bilmem...Kandil’deki liderleri tanımam, PKK’nın ve bölgedeki gizli güçlerin ne kirli oyunlar oynadığını da açıktan belgeleyemem...Fakat Ertuğrul’un yazısı çok ilginç doğrusu...20 yıl Hürriyet gazetesini yönetmiş sosyolog bir genel yayın yönetmeni, böyle bir olayda “sizin ne kadar güvenilmez ve kalleş olduğunuz belliydi... Bir daha Kandil bizi aldatamayacak” tepkisi mi vermelidir?..Bu kadar basit, bu kadar beklenen, bu kadar istenen, bu kadar hesaplı bir tepki mi verir, bu kadar tecrübeli bir gazeteci?.. Bence Mehmetçiği şehit eden saldırının bizzatihi kendisi, tam da Ertuğrul Özkök’ün iddia ettiğini düşündürtmeyi amaçlıyor bütün Türkiye’ye...***Yani Karayılan’ın kalleşlik yaptığını ispatlamayı, ona hiçbir halükarda güvenilmeyeceğini göstermeyi, en iyisi tankı topu alıp yürüyelim arkadaşlar diyerek bu Karayılan isimli kalleş adamı devre dışı bırakmayı amaçlıyor...Güya, Ertuğrul’un yazısına göre Karayılan ve çevresi saldırı planlıyormuş da “güvercin” havası vermek için böyle konuşmuşmuş...Yahu Ertuğrul, Murat Karayılan’ın kendisini ve PKK’yı “güvercin göstermek gibi bir derdi niye olsun ki?..”Böyle bir imajı verse kim yer ki Türkiye’de bu saatten sonra?..Karayılan böyle dedi diye biz PKK’nın güvercinleştiğine mi inanacağız, böyle saçma şey olur mu?..Belli ki, Apo’ya yakın Murat Karayılan’ın başında bulunduğu grup, ateşkes görüşmelerini destekliyor...Bu sürecin “Apo’nun varlığını da göz önüne alınarak bir çözüme gitmesine sıcak bakıyor...”Karayılan durup dururken konuşuyorsa bunun için konuşuyor...Kendinin ne kadar kalleş olduğunu Türkiye’ye göstermek için niye konuşmaya kalksın ki Murat Karayılan?.. PKK askerlerimizi şehit etmeyi kafasına koymuşsa zaten bunu yapar, bunun için niye Karayılan’ı ateşkesten ve yumuşamadan yana konuştursun ki?..Belli ki ortada Karayılan’ın itiraf etmekten korktuğu, ancak PKK liderliğinin denetleyemediği başka güçler var ve tam yumuşama sürecinde PKK’daki milisleri yönetebiliyorlar...Bunu Karayılan hiçbir zaman açıktan söylemeyecek, söyleyemez, çünkü o zaman kendi önderliği tartışılır...Ancak akıl ve izan olayın bu şekilde cereyan ettiğini gösteriyor...***Ertuğrul ise yangından mal kaçırırcasına “Karayılan’ın ne kadar kalleş olduğu ortaya çıktı... Bir daha onun söylediklerini dikkate almayalım...” mealiyle yazdığı yazıyı, “Kandil’deki adam sana güvenmiyoruz” başlığıyla veriyor...Murat Karayılan’ı veya PKK’lı herhangi bir militanı tanımam bilmem...Fakat hayatı bilirim ve insanlar üzerinde empati yapacak aklım, izanım ve gücüm var henüz şükür...Bir insan durduk yerde kendisinin ne kadar “kalleş” olduğunu ispat etmek için konuşmaz...Aksine...Mehmetçiği şehit eden bu olay, aslında Karayılan’a ve Apo’ya gözdağı veren, “onlarla bu işi çözemeyeceksiniz” diyen gizli güçlerin işidir... Ulusal derin güçler mi, uluslararası gizli güçler mi, PKK’nın içindeki liderlik rantı mı meçhul, fakat malumdur ki amaç herkese “Ey Kandil’deki; sana güvenmiyoruz, sen kalleşsin” dedirtmektir...Üzerinden 24 saat geçmeden, niye bunu apar topar dillendirmeye başladın ki sevgili Ertuğrul?..*****AYRILIKLARIMA ŞÜKREDİYORUM!..Dün uzun yıllar sonra Taksim’e gittim...Fransız Başkonsolosluğu’nda işim vardı...Sonra bir arkadaş grubuna takıldım...Tanıdıklarımdan birisi eşinden ayrılacaktı...Henüz mahkemeye gitmemişlerdi fakat, ayrılmaya karar vermişlerdi...Bulunduğum grup içindeki arkadaşlar, ayrılmaya karar verip de henüz ayrılmamış arkadaşın eşini de yakından tanıyorlardı...Hepsinin eşi, boşanmayı düşünen arkadaşlarının eşinin arkadaşıydı...Hava basık ve gerilimliydi...Kimse açıktan söylemiyordu fakat, herkes gruptaki o arkadaşın ayrılmasının doğru olmadığını düşünüyordu...***Arkadaş birkaç gün önce eşinin de olduğu bir tatil planı yapmış, eşli birkaç arkadaş grubunu çağırmıştı tekne turuna...Gruptakiler, fişeklercesine “şimdi ne yapacaksın” diye soruyorlardı...Ayrılmayı düşünen arkadaşın durumunu anlıyordum...Bir karar almıştı ve kararı uygulamaya çalışıyordu...Etraftaki grup ise, acayip sorularla çocuğu fitil ediyorlardı:- “Şimdi hekses eşiyle gelecek sen yalnız mı olacaksın?.. Olur mu öyle şey?.. İptal et bari geziyi...”Manevi baskı üzerine baskı yapıyorlardı...Çocuk zaten, onlarca bilinmezin arasında sıkışmış kalmıştı, bir de arkadaşları “eşli tatil programına, bekar kaldığı için hiç çıkmamasını öğütlüyorlardı...”***Böyle durumlardan nefret ederdim...25 yıl önce Atina’da eşimle ayrılmaya karar vermiştik...Benim hayatımda evliliğimi tehdit edecek bir başka kadın ya da onun hayatında aşık olup gitmesine neden olacak herhangi bir erkek yoktu...Görünürde ayrılmamızı gerektiren herhangi bir neden bulunmuyordu...Ne ki biz gayet iyi biliyorduk ki “evlilik evlilik olmaktan çıkmıştı...”Mutlu değildik...Gerçek anlamda evli gibi de değildik...Fakat birbirimizi seviyorduk ve birbirimize bırakmamamız gerektiğini düşünüyorduk...Annelerimizden, babalarımızdan öyle öğrenmiştik...***Dün baktım, gruptaki arkadaşlardan biri çocuğun üzerinde yaptığı tatil baskısı yetmemiş gibi, “çocuk varken ayrılmak, çocuklar için çok kötü” deyiverdi...Ben de “Hiç öyle bir şey yok... Çocuklar kendilerini gayet iyi idare ediyorlar... Kötü olan anne babanın sürekli kavga etmesi ve çocukları ve birbirini çekiştirmesi...” deyiverdim... Belliydi ki cevabım, grubun arkadaş üzerinde boşanmaması için yaratmak istediği manevi baskıyı yok edici özellikteydi...Bana dönüp hemen cevabı yapıştırdı:- “Öyle diyorsun ama annenle babanı yanındaki evden uzaklaştırmıyorsun...”O arkadaşa annemle babamı yaşlandıkları için ve evler müsait olduğu için bu düzende oturttuğumu söyledim...- “İtiraf etmem gerekiyor ki, bu yaştan sonra ve bu kadar yılları yaşadıktan sonra annemin evi kendince kontrol etme güdüleri kabul edilebilir bir şey değil... Fakat yaşlı olmaları ve evlerin müsait olması bu durumu devam ettiriyor... Yoksa anlaşamayan bir ortamda çocuklar var diye evliliği devam ettirmek hiç akıl kârı değil... Hayatın gelişimine ve devamlılığına aykırı bir kere...” dedim...***Söylemedim fakat içimden şöyle düşündüm:- “İyi ki zamanında cesur davranıp, eşimle ayrılmasını becerebilmişiz... Şimdi kendimizi çok daha fazla geliştirebildiğimiz, ruhumuzu tekamül ettirebildiğimiz, hayattan zengin dersler ve ibretler çıkartabildiğimiz bir 25 yılı geride bıraktık...Ayrılmasaydık, bunların hiçbirini yaşayamazdık... Hadi dahasını da söyleyeyim...İyi ki zamanı geldiğinde ayrılmamız gereken kişilerle ayrılmasını becerebilmişiz...Her ayrılık, hayatta bana yepyeni ufuklar açtı... Yeni dersler, yeni ibretler karşıma çıkardı... Hayat tecrübemi artırdı...Farklılığın zenginliğinde ruhumun tekamülünü sağladı...Her ayrılıktan sonra, yeni hayatımın bana kattığı değerlere bakıyorum da...Ayrılıklarıma şükrediyorum...

Devamını Oku

Bu saldırılar Erdoğan-Kılıçdaroğlu ittifakını yıkmayı amaçlıyor!..

20 Haziran 2012

Dün bazı internet sitelerinde vardı...Bugün bizim gazetede de var...PKK’nın “askerlerimizi şehit ettiği tarihler” özellikle seçilmiş...Her seferinde Tayyip Erdoğan bir yurt dışı gezisinde oluyor...Çoğunda bizzat Bush-Obama gibi Amerikan başkanlarıyla tam görüşeceği günde bu hunhar saldırılar gerçekleştiriliyor...Bu ilginç tesadüfü yakalayanlar Erdoğan’ın yurt dışı temaslarında Türkiye’yi özellikle güçsüz gösterme çabalarının olduğunu söylüyorlar...***PKK adına yapılan saldırıların zamanlaması, Tayyip Erdoğan’ın yurt dışı görüşmelerine tekabül ediyor olabilir...Muhtemelen PKK içinde saldırı kararını verenler, yapanlar da bu tesadüfü bilinçli olarak seçiyorlar...Fakat bizce önemli olan bu kötü tesadüf değil...Dikkat ederseniz, “teröre karşı ne zaman gerçek bir adım atılıyor”, birileri toplumun bütün hassas damarlarını ayağa kaldıracak bir “saldırı” düzenliyor...Geçen hafta yazmıştık...Son günlerde Tayyip Erdoğan’la Kemal Kılıçdaroğlu arasında, Kürt meselesinin barışçı çözümü çabaları çok önemliydi...Çünkü herkes biliyor ki, AKP tek başına bu sorunu çözebilecek Meclis aritmetiğine sahip olsa da, CHP’nin mutabık kalmadığı bir çözümü Türkiye’ye anlatması pek mümkün olmaz... Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’si burada hayati bir rol oynayacak...***CHP uzattığı bu eli iktidardan çekmezse, toplum Kürt meselesinin barışçı çözümünü daha kolay içine sindirecek...Dört parti değil, iktidar ve ana muhalefetin yer alacağı iki parti, Türkiye’de barışın yolunu açabilir...Bu saldırılar Tayyip Erdoğan-Kemal Kılıçdaroğlu ittifakını yıkmayı amaçlıyor...*****FATİH SULTAN MEHMET KÖPRÜSÜ’NDE GEÇİRİLEN SAATLERİN NOTLARI...Geçen haftanın sonlarında bir polis memuru eve geldi...“Reha Bey” dedi, “Ümraniye İkinci Asliye Ceza Mahkemesi’nden bir duruşma tebligatınız var...”“Peki” dedim, aldım...Eve giren hırsızlardan birinin dahil olduğu söylenen bir çeteyi yakalamışlardı, beni de tanık olarak çağırmışlardı birkaç ay önce...Kalkıp gitmiştim, ne var ki ifade verememiştim...Mahkeme görevsizlik karar vermişti...Şimdi yeniden çağırıyorlardı mahkemeye tanıklık etmek için...Duruşma saat 10’da görünüyordu...Saat dokuzu çeyrek geçe evden çıktım, “Oraları kolay bulup park edemem; en iyisi duraktan bir taksi çağırayım” dedim...Taksiye bindim, şoföre karşı tarafta Ümraniye İkinci Asliye Ceza Mahkemesi’ne gideceğimizi söyledim...Şoför gayet net durumu açıkladı:- “Abi oraya bir iki saatten önce varamayız...”- “Yavrum niye varamayalım?.. Biz trafiğin olduğu istikamette değil, ters istikametteyiz... Avrupa’dan Anadolu tarafına geçiyoruz... Bilemedin yarım saatte gideriz...”***- “Köprüde çalışma var... Tek şeride indirdiler, karşıya geçilecek gibi değil...” dedi şoför...Hani “Gitmesem de arabadan insem” üzerine para verecek neredeyse öylesi bir halde...Yan yollardan trafiğe girdik bir kere, durmuş bekliyoruz...Yalnız gidiyorum mahkemeye, baktım ki yetişmek imkanı yok...Avukat arkadaşım Çiğdem’i aradım...- “Yetişemiyorum duruşmaya Çiğdem ne yapayım” diye...Sağ olsun, orada tanıdığı kalemi aradı, tanık olduğumdan benim ifademi gittiğimde alacaklar, gecikme hakkı sağladılar...Beş dakika, on dakika, on beş dakika... Bitmek bilmiyor beklemek...Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, yol yapım çalışmalarından zaman zaman tek bir şeride düşüyor, trafik kitlenmiş gitmek bilmiyor...Köprünün üzerine bakıyorum, köprü kameraman ve muhabir arkadaşlarla dolu...Belli ki sabah televizyonların haber toplantısında “Köprüdeki trafiği geniş görelim” demiş haber müdürleri...Kameralar, muhabirler araçların yanına sokulup, “röportaj yapıyorlar...”***Önce sıkıldım, moralim bozuldu...Sonra “Hazır bekliyorum, bari telefonla bitirebileceğim işleri halledeyim” dedim, başladım telefon ve mesaj trafiğine girip çalışmaya...Şoför arkadaş, arabada gazeteci yakalamanın verdiği fırsatı değerlendirmek istercesine “İstanbul trafiğinin köprü çalışmalarından nasıl tıkandığını, deniz trafiği açılmadan bu işin çözülemeyeceğini” anlatıyor...Ben bir taraftan onu dinliyorum, diğer taraftan çalışmaya devam ediyorum...Mahkemeye vardığımda saat 11’e geliyordu...Gazetelere baktım, Takvim gazetesi “İstanbul Park” başlığını atmış...Bazen bir başlık hayatı nasıl değiştiriyor...Geçen gün Google’da dünyada 25 milyon insanın izlediği mini vtr’yi izledim...Görme özürlü bir dilenci, şehrin ana caddelerinden birinin üzerine oturmuş dileniyor...Yanındaki tabelada “Görmüyorum... Yardım edin...” yazıyor...Bir iki kişi para atıyorlar dilenciye...***O arada siyah gözlüklü, şık bir kadın geçiyor dilencinin önünden...Tabelaya bakıyor ve tam gidecekken durup dilenciye dönüyor...Yanındaki tabelayı alıyor, ters yüzüne bir şeyler yazıp, o tarafı görünecek şekilde dilencinin yanına yerleştiriyor...Ve oradan uzaklaşıyor...Bir süre sonra her gelen geçenin görme özürlü dilencinin önüne para attığını görüyoruz...En sonunda tabelayı değiştiren gözlüklü kadın geliyor...Dilenci ayakkabılarına dokunup onu tanıyor...- “Ne yaptın da herkes bana para vermeye başladı” diye soruyor...Genç kadın “Aslında hiçbir şey yapmadım... Sadece kelimelerin yerini değiştirdim...” diyor... Genç kadın uzaklaşırken dilencinin “Görmüyorum... Yardım edin” yazan tabelasının yeni halini görüyoruz:“Bugün güzel bir gün... Fakat ben bunu göremiyorum...”Kelimelerin gücü, hayatın yönünü değiştiriyor...Dünkü durum da tam gazetedeki gibiydi:İstanbul Park...*****DÜZELTME:İnsan geçmişteki bir dalgınlığını yazarken, ilginç bir şekilde, yeni bir dalgınlık yapıyor...Kuantum bir durum olsa gerek... Dün mahalle arkadaşım Kürşad Tüzmen’i nasıl tanımadığımı anlatırken, kardeşini ne kadar çabuk hatırladığımdan söz etmiştim...Kardeşinin isminin de “Fırat” olduğunu yazdım...Oysa Kürşad’ın kardeşinin ismi Tarkan’dı...Fırat, Kürşad’a benzeyen bir başka aile dostumun kardeşinin ismiydi...Karışıklık bir kere başlamaya görsün, zincirleme sürüyor...Fırat, değil Tarkan Tüzmen...Bu sefer de hata olmaz inşallah!..*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ...ZAMAN...“Zaman hakkında en olağanüstü gerçeklerden biri de zamanı gelmeden onu harcayamamamızdır...Geçmişte ne kadar çok zaman israf etmiş olursanız olun, önümüzdeki saat mükemmel, kirlenmemiş ve en iyi haliyle kullanabileceğimiz haliyle hazırdır...Eğer tercih ederseniz yarın daha erken kalkmaya, daha çok okumaya daha iyi beslenmeye ve daha az endişe duymaya başladığınız gün olabilir...Kimse anı defterinizi açmanıza ve boş bir sayfaya hayat hikayenizi yeniden yazmanıza engel olmuyor...Tam da şu dakika, yaşamınızı istediğiniz gibi yaşamaya, karakterinizde köklü değişiklikler yapmaya ve yaşamınıza yeni bir yön vermeye karar verebilirsiniz...Bu noktada tek soru şudur:Acaba bunu yapmayı tercih edecek misiniz?..Robin Sharma...”

Devamını Oku

Mahalleden arkadaşım Kürşad’ın (Tüzmen) komando olduğu gün...

19 Haziran 2012

Altı yedi yıl önceydi...Uçakta ikinci ya da üçüncü sırada oturuyordum...Koridor tarafında...1 A’da oturan yolcu, bulunduğu yerden bana döndü, “Merhaba” deyip, “Gelsene yanıma” dedi...İnsanın mahalle arkadaşına hitap ettiği şekilde hitap etmişti bana...Şaşırmıştım...“Gelsene yanıma” diyecek kadar samimi davranan kişi kimdi acaba?..Ankara’dan İstanbul’a dönüyordum... Kafam karışık...Bana mahalle arkadaşı gibi “Gelsene buraya” diyen yolcuya “Teşekkür ederim sağolun...” deyip, çalıştığım konuya gömüldüm...***Gömüldüm ama bir taraftan da kafam takıldı, merak ediyorum “Kim bu adam” diye...“Yahu” diyorum içimden “Beni öylesine ilk görüşte ‘Gelsene buraya’ diye çağıracak samimiyetteki bu adam kim acaba?.. Hadi diyelim bir yerde tanıştık, ben hatırmadım... Böylesi çok olur... Fakat benimle her tanışan kırk yıllık arkadaş gibi ‘Gelsene yanıma’ diye çağırmaz ki beni... Anlaşılır gibi değil...”1 A’da oturan yolcu tek bir lafıyla bütün konsantrasyonumu bozmuştu...Yolculuk bitti, herkes ayağa kalktı...Ben de kalktım ayağa, kapıların açılmasını beklerken yakından süzüyorum “Kim bu adam” diye...Uzun boylu, iri yapılı, atletik bir adam...Sağla solla pek ilgilenmiyor...Uzun boylu, bakarken yukarıya bakıyor, iyice Zeus gibi bir havası var...***Çıkartamadım gitti...İstanbul’a döndükten sonra birkaç gün kafamı yine meşgul etmeye devam etti, “uçaktaki meçhul yolcu...”1 A numaralı koltukta oturmasından, protokolden biri olduğununu düşünüyordum ki,yavaş yavaş aklım başıma gelmeye başladı...- “Yahu bu adam, Boğaz’da yüzme yarışları yapan, göbeğini içeri çeken, çam yarması Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen değil mi?..” Evet evet o, ta kendisi...Uçakta bana “Gelsene buraya” diyen 1 A’da oturan adam Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in ta kendisi...Hay Allah görüyor musun, adam “Gelsene” dedi, gitmedik diyorum içimden...Sonra bir diğer soru kurcalamaya başlıyor kafamı...- “İyi de arkadaş bakan da olsa, bu adamın bana davranışlarında başka bir bit yeniği vardı... Adam benle acayip samimiydi...Hani sanki, dün bizim evde kalmış da ertesi gün karşılaşmışız gibi bir havadaydı... Benim Boğaz’ı geçtiğim zamanlar çok geride kaldı...Aynı yarışta yarışmadık...Ya ne yaptık biz bu adamla?..”***Hala saf saf soruyorum kendime, hala uyanmıyorum...Birkaç gün geçti, “gaipten sesler gelmeye başladı” bana...- Arkadaş bu Kürşad Tüzmen olmasın senin mahalleden çocukluk arkadaşın Kürşad...İyi bak tipi de benziyor...Hani kaleye geçerdi...Sessiz sakin bir çocuktu...Bir de kardeşi vardı Fırat...Bizden küçüktü Fırat...Kürşad’la yaşıt sayılırdık bir yaş büyüktü...İlkokul, ortaokuldayken hiç sesi çıkmazdı...Sakin bir çocuktu...Sonra ne olduysa lisede oldu...Kürşad bir anda serpildi gelişti...Ergenlik boy pos derken, tekvando mekvando bir sürü dövüş sporuna merak saldı...‘Komando’ olduğunu söylüyordu...O zamanlar Ülkücüler kendilerine Komando adını takarlardı...Başka gruplara takılmaya başladı...Mahalledeki maçlara gelmez olmuştu...Kalecilik yapmıyor, savunmada oynamıyor, futbola ilgi duymuyordu...***O kadar sakin ve sessiz bir çocuktu ki, Kürşad‘daki bu ani değişime şaşırmıştım...Bir iki geldiğinde, “Hadi maç yapalım” dedim, “boş ver” dedi, “Ben artık mahalle maçlarına takılmıyorum...”Kürşad gidince, iddialı mahalle maçlarında onun üç dört yaş küçüğü, kardeşi Fırat‘ı kaleye geçirirdik...Fırat da bir zamanlar Kürşad‘ın olduğu gibi sessiz ve sakin bir çocuktu...Ne olmuştu, nasıl olmuştu da bizim Kürşad, boyunun posunun atmasıyla bir anda “kavga dövüş” uzmanı bir gence dönüşmüştü anlamamıştım...Bir süre sonra hayat bizi de o yılların rüzgarlarına uygun olarak “solcu” yaptı...Fakat biz Kürşad’ın geçirdiği “kavga, dövüş, tekvando” dolu evrimi! geçirmedik...Okurduk, yazardık, miting yapar, ağır siyasi mücadeleler içinde de bulunurduk fakat, “muştalı, dayaklı, kavgalı dövüşlü” ortamlarda siyasi mücadele! vermeye pek sıcak bakmazdık...***Kürşad’ı sonra kaybettim...12-13 yaşlarındaydım...En fazla 15-16 yaşlarında bir iki defa da karşılaşmıştık...Hayat bizi başka mecralara sürüklemişti...Elbette ben 24 yaşından beri Atina’dan başlayarak televizyonda olduğumdan, Kürşad beni hep görüyordu...O da boş durmamış, bürokraside yükselmiş, genel müdürlükler yapmış, oradan da Türkiye Cumhuriyeti’nin Bakanlığı’na kadar yükselmişti...Muhtemelen o da benim onu “bildiğimi” düşünüyordu...Biliyordum bilmesine ama, o Kürşad‘ın bizim Kürşad olduğunu bilmiyordum...Boğaz’ı boydan boya geçen yarışlara girerken,resmini görmüş, “Allah Allah” demiştim, “Bu yaşta niye böyle yarışlara girer insanlar?..”Bilsem ki, Kürşad Tüzmen, bizim Kürşad‘dır...Hiç sorar mıyım o soruyu?..Kürşad bu!..Ne olduysa oldu...14-15 yaşlarında bir anda başka bir çocuk oldu çıktı...***Yıllar sonra bir gün, Bebek’te Lucca’da bir çocuk yaklaştı yanıma gece vakti...- “Reha abi” dedi, “Beni hatırladın mı?.. Ben Fırat!..”Koskocaman adam olmuştu Fırat...Aslında öyle olması da normaldi...Aramızda sadece 3-4 yaş vardı...Ama çocuklukta 3-4 yaş, insana bir asır gibi farklı görünürdü...Yıllar önce sen büyüksündür, onlar çocuk...Hep sanırsın ki, onlar çocuk kalacak...Hemen tanıdım onu...Sohbet ettik uzun uzun...Ankara Göreme Sokak’taki, Katip Çelebi’deki, Yelişyurt Sokak’taki günlerimizi konuştuk...Öyle bir ‘Reha Abi’ diyordu ki, ancak mahalledeki bir küçüğünüz böyle söyleyebilir...Tıpkı abisinin otuz yıl sonra uçakta gördüğü çocukluk arkadaşına “Gelsene buraya” dediği gibi...Anlamamıştım, “Kim bu adam?.. Beni nasıl böyle çağırıyor” demiştim...***Fırat müzisyen olmuştu, gitar çalıyordu...Yine sessiz, sakin cool’du...Mahalle arkadaşım Kürşad’ı anlatmazdım, Hürriyet’ten Gülden Aydın’a o röportajı vermemiş olsa...Daha doğrusu dün gazeteci Murat Yetkin o röportaj üzerine şu sözleri söylemeseydi:“Biz ODTÜ’de okuduk... Herkes Kürşat Bey’e gülüyor... Bizi sigaya çeken bir Kürşat yoktu diyor herkes” diye demeç verip, onun söylediklerini ‘fos’ çıkarmaya çalışmasa yine bunları yazmazdım...Üniuversite yıllarında ODTÜ’de ne yaptı, kimi dövdü veya dövmedi bilmiyorum...Fakat “Komando Kürşad” gerçekti...14-15 yaşlarında oluşmuştu...Ankara Çankaya’daki futbol oynayıp, kukalı saklambaçla saklanan mazbut mahalle arkadaşlarını terk ederek, “Başka bir dünyaya yelken açmıştı Kürşad...”Ben hep 13-14 yaşına kadar yaşadığım arkadaşım Kürşad’ı hatırlarım...Sesi soluğu çıkmayan, o masum çocuğun yüzü gözümün önünden gitmez...Niye gerek duydu, neden ihtiyaç hissetti de böyle değişti bilmiyorum...Ama önemi yok...O benim mahalleden çocukluk arkadaşım Kürşad...Hayat siyasi gibi de görünse, uzlaşmaz sınıfsal çelişkiler de gibi hissedilse, en amansız kavgların ortasında da geçse, mahalle arkadaşınız mahalle arkadaşınızdır işte...Bu gerçek ve bu hatırat değişemez ki...*****SAMET AYBABA’YA KREDİM...Sevgili Samet Aybaba;Rakip takımın teknik direktörü geldiğin İstanbul’daki Beşiktaş maçlarında hırs yapıp, gol attığında kafanı yedek kulübesinin tavanına çarpmış olsan da...Yıllardır Beşiktaş’a hoca olmak için “kulis”in dibine vursan da...Konuşmalarında “ayarı kaçırmasıyla ünlü” kardeşin, Fenerbahçe’de Aziz Yıldırım’ın avkutalığına yaparken, Beşiktaş için aklı sıra “senin için zemin yapmaya çalışsa” da...Durup dururken, başkalarının dolduruşuyla hakkında çok ağır tazminat davaları açılacak, ceza davalarına gidecek laflar edecek kadar basiretini yitirmiş olsa da...***Bir süredir takım çalıştırmasan...Son çalıştırdığın takım Buca olmuş olsa da...Yaşın 57’ye gelmiş, yavaş yavaş solmaya yüz tutan bir uzun kariyerin sonbaharına varmış olsan da...Sen Beşiktaş’ın çocuğusun...Çok istedin, çok kulis yaptın, çok hırs yaptın, sonunda Beşiktaş’a hoca oldun... Bize düşen “Beşiktaş’ın çocuğuna kredi açmaktır...”Biz Beşiktaşlı’yız...Hiçbir önyargı olmadan senin Beşiktaş’ta başarılı olmanı isteriz...Kişisel egolarımız Beşiktaş sevgisini aşamaz... Başarılı olursan senden çok biz sevineceğiz...Kolay gelsin...

Devamını Oku

Fethullah Gülen’in dönüşü...

17 Haziran 2012

Birkaç gün önce, ünlü bir gazeteci dostumla sohbet ediyordum...Hükümette ve Başbakanlık’ta güçlü kaynakları vardı...“Tayyip Erdoğan, Türkçe Olimpiyatları’nın kapanışına gitmeyecek sanırım...” dedi...Ben hayatı “empati” duygusuyla yaşarım...-”Senin kadar Başbakanlık’ta istahbaratım güçlü değil... Ancak ben Başbakan’ın, arada hiçbir sorun olmadığını göstermek için özellikle Türkçe Olimpiyatları’nın kapanış törenine katılacağını düşünüyorum” dedim...İki gün sonra Başbakan, Arena Stadı’nda Fethullah Hoca’yı “Türkiye’ye çağıran” o ünlü konuşmasını yaptı...***Başbakan tam bir siyasi gibi davrandı...Olağanüstü mahkemelerin savcılarının görevden alındığı bir zamanlamada, “O konu ayrı bu konu ayrı” dercesine Fethullah Gülen cemaatinin yaptığı Türkçe Olimpiyatları ve okullar hizmetine övgüler düzdü, Gülen’i de “Artık gurbet yeter” diyerek Türkiye’ye çağırdı...Başbakan’ın hamlesiyle arada varolduğu söylenen buzlar, insani noktada erimiştir...Ancak Gülen’in halen gelmekte mütereddit davranmasını da haklı görüyorum...Türkiye “güce tapan kesimlerin çok fazla olduğu, aynı zamanda her türlü provokasyona çok açık” bir ülke...Böyle bir ülkede Fethullah Gülen’in gelmesiyle hiç beklenmedik birçok şey olabilir...Gülen’in orada bulunması, hem olaylara belirli bir mesafeden bakmasını sağlıyor hem de konumu itibariyle günlük hayhuyun içinde olmaması gereken bu kişiyi nispeten uzakta tutuyor...***Muhtemeldir ki Gülen cemaatinden birçok kişi Fethullah Hoca’nın Türkiye’ye gelip, her olayda kendisini göstermesini isteyecektir...Bizce Türkiye’deki günlük işlerden kendisini ne kadar uzakta tutarsa, o kadar az yıpranacak, o kadar az tartışmaların içinde olacaktır Fethullah Gülen...Bazen mesafe, hayatı dengede tutmak için şarttır...*****HİÇ MEDYATİK AŞK YAŞAYACAK MOOD’DA DEĞİLİM!..Bir zamanlar yerini bile bilmediğim bir yerde ev tuttuğumu yazmıştı Takvim gazetesindeki arkadaşlar...Dün de “Yeni bir medyatik aşk mı başlıyor” diye bir haber patlatmışlar...Siyasette bu kadar “derin haber yapma kapasitesine sahip olup” da magazinde bu kadar hata nasıl oluyor bilmiyorum ancak onları bir kez daha hayal kırıklığına uğratacağım...“Yeni bir medyatik aşk mı acaba” sorusuyla yazdıkları habere de cevabım “hayır” olacak...Kusura kalmasınlar “medyatik aşk yaşayacak bir mood’da hiç değilim bugünlerde, hatta son iki yılda...”Hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm...Dünden beri üç çocuğumla gayet mutlu, sevgi ve aşk dolu bir hafta sonu yaşıyoruz...***Gazetenin medyatik aşk haberini görecek mood’da bile değildim, değil ki “o haberin aşkını yaşayacak havada olayım...”Dün sabah 9.30 civarında minikler geldi...O ara büyük kızım telefonla mesaj atıyordu:“Baba evde misin geliyorum...” diye...Üç çocuğumla “aşk ve sevgi dolu” bir Babalar Günü hafta sonu önümde durmaktaydı...Yandaki evde babam oturuyor...Onunla da bugün kutlayacaktım kısmetse “Babalar Günü”nü...***Elbette çocuklarla ve babayla kutlanan “babalar günü” yaşanan ve yaşanacak aşklara engel değil...Ne ki, “aşkı yaşamak için, önce yaşadıklarını sindirmek, arkada bırakmak, yenileri için açılacak bir kalp hazırlamak gerekir...”Benim kalp işlerim öyle potadan dönen her topu basket yapan ribaund ilişkilere benzemez...Büyük kızım dün kardeşleriyle kendisini uzun zamandır gitmediğimiz bir restorana götürmemi istedi...Öğlen çıktık oraya gittik...Oyunlar oynuyorlar, yemek yiyorlar, eğleniyorlardı...Medyakafe’nin sahibi ortaokul birden otuz yıllık okul arkadaşım Aydın (Özdalga) aradı...“Bir aşk ilişkin mi başladı acaba diye soruyor Takvim gazetesi haberinde” dedi...O sırada çocuklarımla restoranda oyunlar oynuyor resimler çektiriyorum...“Yanımdan bile geçmez Aydın’cığım” dedim, “şu sıralarda medyatik bir ilişki...”O otuz yıldır olduğu gibi akıl vermeye başladı telefonda...“Böyle bir şey yapmamalısın...” falan filan...“Oğlum Aydın” dedim, “Şahnaz dediğin on yıllık arkadaşım... Benim medyatik bir aşka yelken açacak ne bir mood’um ne de havam var... Medyatik bir ilişki bugünlerde yanımdan bile geçmez... Nefesini boşuna tüketme...”***Çocuklara döndüm...Onlara gönül huzuruyla kavuşana dek iki koskoca yılım geçti...İlk yılda çocuklarımla Suavi’nin ‘Tükenme’ parçasının ilk bölümünü söylüyordum... Şöyleydi o bölüm;“BeklemeBen senle güneşi bulmaya geldim...Ürkme, kavganı sormaya geldimGücenmeGüneşten sunmaya geldim...Kapkara geçiyor günlerHesabı yokEkmeğin az, tuzun tadı yokÇocuklar, belki gülmüyorKayalık sevdalar dikenli yollarPusu kurulmuş dinmez ağıtlarYÜZÜNE KAPANIP AĞLAMAK VARDIOYSA BEN SENİ BULMAYA GELDİMKALBİNE GÜNEŞİ ASMAYA GELDİMTÜKENME...BeklemeBen senle güneşi bulmaya geldimÜrkme,kavganı sormaya geldimGücenmeGüneşten sunmaya geldim...Kapkara, geçiyor günlerHesabı yokEkmeğin az, tuzu tadı yokÇocuklar belki gülmüyor...***Tam bir yıl çocuklarımla sarılıp bu şarkıyı dinledik biz...Çok sonradır gelmesi hayatımıza şarkının ikinci bölümü...Biz o şarkının ikinci kısmını daha birkaç aydır seyretmeye koyulduk...Ona da Türkiye’nin şartları elverirse elbet...Çok yenidir Tükenme şarkısının ikinci bölümüyle gelen çocuksu mutluluğumuz...Yepyeni...***Dün nihayet ikinci bölümünü dinledik çocuklarla...“Sana yepyeni türküler verdimUzak dağların ötesinden gelenSana yepyeni çiçekler verdimKapıyı aç bulutlar girsinGülmeyi bilen çocuklar geldiTükenmeAlevlerin arasından yüzler geçiyorYüzler alevlerden türkülere geçiyorGünler alevler gibi geçiyorKoş, aç kapıyıYeni ufuklar getirmişGülmeyi bilen çocuklarBak çocukların ellerinde güzel günler var, güzel günler...***Eğer bir “babalar günü” hikayesi izlemek isterseniz bugün... Google’a girin, Suavi “Tükenme” diye yazın...Dört dakika 26 saniyelik bir klip çıkacaktır karşınıza...Adı “Tükenme...” Suavi söylüyor...Takvim’deki arkadaşlar da internet sitelerindeki arkadaşlar da kusura bakmasınlar...Medyatik bir aşk yaşayacak mood’da hiç hissetmiyorum kendimi...Kısmetse gönlü zengin kutlanacak bir “babalar günü” yetecektir bu faniye...*****AŞK YAŞAMAK VE AŞKI YAŞAMAYA HAZIR OLMAK...Her aşk bir umut bir heyecandır...Aşkın başlaması böyledir...Ne ki aşkın bitmesi de hüzün ve yıpranmadır...Yıpranan kalp bir süre kendine gelemez...Kendini toparlayamaz...Nekahata ihtiyaç duyar...Yaralarının yavaş sarılmasından, zamanın geçerek ilaç olmasından medet umar...Kalbin yeniden kıpır kıpır bir aşk yaşayabilmesi için, yeniden çarpmaya başlaması gerekir...Oysa çevre ribaund ilişkilerle doludur...Potadan dönen topların, ribaundda alınarak yeniden çembere sokulmaya çalışılması gibi, biten bir ilişkinin hemen ardından yeni bir ribaund ilişkiyle teselli bulunmaya çalışılır...***Çarpmayan kalplerden, olmayan aşklar çıkartılmaya uğraşılır...Aşk, bir duygu patlamasının, bir yenilenme duygusunun heyecanı olarak değil, bir ego yenilgisinin cevabı haline sokulur...Yeni yıkılmış egoların, hemen arkasından başladıkları ilişkiler, “aşktan ziyade, rövanş”tır...Bunları kendim için yazmıyorum...Son yaşadığım kırık aşkın üzerinden iki sene geçti...Hatırı sayılır bir süredir bu...Kalp çarparsa bir süre sonra yolunu ve nehrini bulur...Bu işlerde büyük konuşulmaz...Ne ki medyatik aşklar, aşkın ötesinde de ağır yükler bindirdiklerinden, yaraların sarılması için fazladan zaman gerektirirler...Alain Delon arka arkaya yaşadığı medyatik aşkların yorgunluğundan, bugün koskoca şatosunda köpekleri ile yaşamak zorunda kalıyor...Şükür ben daha müstakbel köpeklerimi, öz çocuklarıma tercih etme noktasına gelmedim...Yine de, Alain Delon’un yaşadığı ağır depresif durumlara düşmemek için “medyatik aşk denilen yoğurdu artık üfleyerek yeme vakti” geldi...

Devamını Oku

Bir de bakmışsınız silahlar susuvermiş...

16 Haziran 2012

Arka arkaya işaretler gelmeye başladı...Avni Özgürel, Kandil’e gitti Murat Karayılan, Oslo sürecinin devam ettiğine dair işaretler verdi...Daha önemlisi Leyla Zana gibi kimliği üzerinde “davayı sattı, uzlaşıyor” türünden hiçbir spekülasyonun yapılamayacağı bir isim, Başbakan’ın sözlerini olumlu bularak “bir çözüme doğru gidildiğini” söyledi...Kürt sorununda örgütsel anlamda bağımsız kalan, ancak bölgedeki siyasi ağırlığı yüksek Şerafettin Elçi’nin benzer çıkışları da üzerine geldi...Bülent Arınç’ın dün “PKK liderinin ev hapsine geçeceğiyle” ilgili sorulara verdiği yalanlamaya benzer yanıt ise doğrulamaya yönelik aslında...-”Apo’nun ev hapsine geçirileceği söyleniyor...” diyor gazeteciler...-”Şu andaki konu örgütün önkoşulsuz silahları bırakması... Bu sorduğunuz konu gündemde yok, bugünün konusu değil... Örgüt silahları önkoşulsuz bıraktıktan sonra gündeme gelebilecek konular bunlar...”Bülent Arınç, konunun gündemde olmadığını söylerken, aslında PKK’nın koşulsuz silah bırakmasından sonra, gündeme gelebileceğine de işaret ediyor...Elbette “devlet” koşullu silah bırakma ifadesini kullanmaz!..***Esas “bomba” buralarda değil...Siz esas, Takvim gazetesinde uzun zamandır kaynağı sağlam bilgi ve istihbarat dolu çok enteresan haberler veren Ergün Diler’in, dünkü manşetine bir göz gezdirin...Ergün Diler dünkü haberinde, Turgut Özal’ın özel kalem müdürüne dayanarak, “Özal ve suikaste kurban giden çocukluk arkadaşı Jandarma Komutanı Eşref Bitlis’in defalarca Apo’yla Kuzey Irak’ta görüştüğünü” söylüyor...“Özal ve Eşref Bitlis bu yüzden öldürüldü” diyor...Leyla Zana, Şerafettin Elçi gibi Kürt kamuoyunda etkin isimlerin “hükümetle barışçı çözüme yönelik” sözleri...PKK’nın dışardaki lideri Murat Karayılan’ın “Apo’yu dışlamayan bir çözüm sürecinin doğru süreç olduğunu” Avni Özgürel’e söylemesi... Leyla Zana’nın “Kürdistan hayaldir” lafıyla olayı daha ayakları yere basan bir noktaya oturtması...Nihayet, Özal ve Eşref Bitlis’in “öldürülmelerinin arkasında PKK lideri ile sorunu çözmeye yönelik görüşmelerin” olduğunun kulaklara üflenmesi...***Uludere’de 34 kişinin öldürülmesi olayında Başbakan’ın üzerine o kadar çok gidildi ki, “Başbakan, Kürt meselesini çözmeden bu işte doğru düzgün rahat bırakılmayacağını” hissetti...İlk bakışta şer gibi görülen bir olay bazen büyük hayırlara vesile olur...Bir de bakmışsınız Uludere olayındaki siyasi saldırılar, “silahların tamamen susuvermesine” neden olmuş...Olmaz olmaz demeyin...Olmaz olmaz!..*****ABDULLAH GÜL, TAYYİP ERDOĞAN’A KARŞI ADAY OLUR MU?..Dün Anayasa Mahkemesi’nin kararı cep telefonlarına SMS yoluyla düştüğünde, “Türkiye’yi ekonomik olarak yönetenlerin mekanındaydım...”Herkesin cep telefonuna aynı anda aynı mesaj düştüğünden, herkes spekülasyon yapmaya başladı...Anayasa Mahkemesi’nin kararı doğru mu yanlış mı, bu soruyu ve yorumları birçok yerde okuyacaksınız...Ancak esas soru o değil...Bu karardan sonra 2014’te beş yıl yeniden Cumhurbaşkanlığı’na aday olma hakkını kazanan Abdullah Gül, başkanlığa çıkacağına kesin gözüyle bakılan Tayyip Erdoğan’a karşı aday olarak çıkar mı?..***“Çıkabilir” diyenler şunu söylüyorlar;Tayyip Erdoğan’a karşı olanlar, iki turlu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Abdullah Gül’ü desteklerler...CHP’nin, MHP’nin, BDP’nin hatta Cemaat’in etkisindeki oylar ikinci turda Abdullah Gül’e gider...Siyaset böyle bir şeydir...Her yeni durum yeni ittifakları çıkartır...Abdullah Gül’e muhalefet ve cemaatin etkisindeki oyların aktığını görmek sürpriz olmaz...Bu durumda Gül oyların yüzde 50’sini hatta Cemaat’teki farklılaşmayı gözönüne alırsak daha fazlasını bile alabilir...İki turlu olmasını Tayyip Erdoğan istedi...Ancak iki turlu Tayyip Erdoğan için artık bir avantaj değil...***“Abdullah Gül Tayyip Erdoğan’a karşı Cumhurbaşkanlığı’na aday çıkmaz” diyenler ise şu görüşleri seslendiriyorlar;Çıkmaz çünkü, kendisinin de geldiği AKP tabanında “bir bölen” durumuna düşmek istemez...Tayyip Erdoğan’a karşı Abdullah Gül resmi hiç hoş karşılanmaz Gül’ün geldiği çevrede...İkili arasında ilginç bir kader birliği var...Tayyip Erdoğan milletvekili seçilemedi, Abdullah Gül Başbakanlığa geçti...Erdoğan seçildi, bu sefer Gül Başbakanlığı hemen Erdoğan’a bıraktı...Cumhurbaşkanlığı seçimlerine gelindi...Tayyip Erdoğan kendi Cumhurbaşkanı olabilecekken, Abdullah Gül’ü Çankaya’ya seçtirdi...Şimdi Abdullah Gül’ün Tayyip Erdoğan’a karşı seçime girmesi düşünülemez...***Bu kadar mı peki görüşler;Hayır...Esas olması muhtemel görüş aşağıda;Abdullah Gül’ün bir kez daha “Başkan olabilecek olması” Erdoğan’a karşı elini güçlendiren çok önemli bir siyasi koz...Gül “seçimlere girmeyecek muhtemelen”, ancak seçimlere girmeme karşılığında “Güçlü Başbakan’lık yapabileceği bir formülün yeni Anayasa’da olmasını isteyecek...”Tayyip Erdoğan’ın istediği, kendi başkanlığında, Başbakan’ı da kendisinin atayabileceği bir post haline getirmek...İcraatın başının bundan böyle Başkan olmasını arzuluyor çünkü...Abdullah Gül, Erdoğan tarafından atanan ve görevden alınabilen bir Başbakan olmaz bu saatten sonra...Cumhurbaşkanı güçlü bir Başbakanlık formülü yeni Anayasa’da benimsenirse, fazla tartışmadan AKP’nin yeniden başına geçer...Tayyip Erdoğan da başkanlığa...Bugüne kadar kaderleri ortak giden ikilinin, bundan sonraki siyasi kaderlerinin ne olacağı, yeni Anayasa’da Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın görev ve yetkilerini belirleyen duruma bağlı olacak...Bana da soruyorsanız söyleyeyim...Üçüncü şık, olması muhtemel şıktır...*****“KABARAMAZSIN KEL FATMA ANNEN GÜZEL SEN ÇİRKİN...”Yazlara mahsus kabız bir gündemimiz var...Yaz geldi mi tartışma bellidir...“Kimin selülitli fotoğrafı çıktı” gazetelerde...“Senin selülitin berbat, benim selülitim yok...”Tam bir “Kabaramazsın kel Fatma annen güzel sen çirkin” muhabbeti...Oysa selülitlere değil, hayata bakmayı öğreneli çok zaman oldu benim için...***Hayata ve koskoca yaza “selülit geyiği” olarak bakmak, bir kabızlık göstergesi benim için... Bütün bir kış, “kim tutuklanacak, kim içeri girecek, kim yargılanacak, kime ne olacak, kim vatanı sattı, kim irticayı hortlattı, kim Cumhuriyet’i ortadan kaldırdı” diye tartışan bir entel takım, yazın da “kimin selüliti selülit, kiminki tam selülitten sayılmaz” tartışmasını başlattı...Zekanın bu kadarı akıllara ziyan!..Entellektüelliğin böylesi için bu kadar okumak şart mıdır demek geliyor içimden...***Bu insanların ruhu kalmamış...Hayatı bu kadar “sakil” yaşamak ne acı...“Kimin selüliti var, hangisinin selüliti daha bir selülit, selülit haberi verilmeli mi verilmemeli?..”Entellektüel olmanın şartı mıdır bu kadar “selis bir tartışma” yapmak acaba?..Ruhumu kaçırmak istiyorum bunlardan ve buralardan...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ...“Zamanın ne kadarını dünyada bırakacağın şeylere harcıyorsun;Ne kadarıyla da sonsuzluğa hazırlanıyorsun?..”Ahmed Hulusi

Devamını Oku