Ana dilinizde aşk yaşamak başka bir keyiftir...Aslında uzun yıllar dışarda yaşayan insanlar için lüks bile sayılabilir...Atina’da memleketten uzakta aşkı Türkçe yaşayamadığım yıllardan biriydi...Ailesi Atina’da kendisi Paris’te yaşayan bir kız arkadaşla sevgili olmuştuk...Kışın Paris’e gidiyordu “sevgili...”Sevgiliye mi, Paris’e mi, yoksa yalnızlığa mı merhem bilinmez, romantik bir hüznün melankolisinde, kendimi Paris’e atıyor Üniversiteliler Şehri denilen Paris üniversite yurdunda hüznümü dinlendiriyordum...“Türkçe” yaşadığım bir aşk, Türkçe seviştiğim bir sevgili, Türkçe paylaştığım bir arzu yoktu çevremde...***Üniversite yurdunda “sevgili”yle kaldığımız odanın penceresinin açıldığı küçük bir koru vardı...Zaman zaman kendimi o koruya atar, saatlerce mırıldana mırıldana şarkılar söylerdim içimden, yüreğimden...“Karlı kayın ormanı”nı o küçük ağaçlık alanda kim bilir kaç kez tekrarlamıştım ki, biraz büyükçe bir bahçeyi andıran alan, bana son zamanlarda iyiden iyiye “karlı kayın ormanı” gibi gelmeye başlamıştı...Önceki gece, 135 ülkeden tam bin beş yüz öğrencinin katldığı Türkçe Olimpiyatları’nda yabancı bir gencin ağzından “Karlı kayın ormanı”nı dinleyince o yalnızlık günleri geldi gözümün önüne...***Türkçe Olimpiyatları bugünün siyasi ortamında çok revaçta...Oysa bir zamanlar hiç revaçta değildi, biraz da ürküntüyle bakılırdı...Benim için ise hayat hep kendinden menkul değerlerle sürüyor öyle ya da böyle...Yüz otuz beş ülkeden yüz binlerce öğrenci Türkçe konuşuyor, Türkçe yarışıyor, Türkçe şarkılar söylüyor, Türkçe şiirler okuyor şimdi...Ben hayatın İngiliz anavatanlar gibi, dünyanın dört bir yanında Türkçe olması gerektiğini savunan “dil şovenistlerinden ve emperyalistlerinden” değilim elbette...Hiçbir zaman da olmadım...***Ne ki, ana dilimin gurbette, içimde büyümüş yalnızlığını bilirim...Aşkı Türkçe yaşayamadığım günleri fazlasıyla görmüşüm...Dünyanın dört bir tarafında, kendi etnisitenin dışında, “dil”imin hiçbir konvertibilitesinin olmadığını çok görmüş ve yaşamışım...“Dil”imin gurbette bana yaşattığı öksüzlükleri, bastıra bastıra günlerimi yıllarımı geçirmişim...Kompleks yapmamaya gayret ederek...Bahçeden biraz hallice yerlere, “karlı kayın ormanı” dediğim günler çok uzaklarda kalmadı...“Karlı kayın”ı saatlerce hayalimdeki ormanlarda çok söylediğim günleri unutmadım...O şarkıları doğru düzgün paylaşamadığım sevgilileri, bir süre sonra dilimi ve hayatımı döndürdüğüm yabancı “dil”leri unutmadım... Alexandre Nhanguatala Afrikalı sempatik bir genç... “Gözlerimde yaş, kalbimde sızı unutmadım seni... Unutamadım, unutamadım ne olur anla beni...” diye söylüyordu önceki gece Türkçe olimpiyatlarda...O söylerken Barış’ı, ben hayatımın “hüzünlü gurbet”ini mırıldanıyordum sessizce içimden...Nakaratım bitmedi hiç...“Gözlerimde yaş, kalbimde sızı, unutmadım seni...Gözlerimde yaş, kalbimde sızı ne olur anla beni...Unutmak kolay demiştin, alışırsın demiştin...Öyleyse sen unut beni, yeter ki benden isteme...”*****ADNAN POLAT’IN YAPAYALNIZ YARGILANMASI...Bugün Adnan Polat’ın yargılanması başlıyor... Adnan Polat’ın 8.45’i işaret ederek Galatasaray’ın şampiyon olduğu günlerde, makbuzu bulunamayan 1 milyon liranın makbuzunun nereye gittiği sorulacak Polat’a...Polat da 7.5 yıl ceza istenen davada, kendisinin o sırada başkan, ikinci başkan veya muhasebeci olmadığını söyleyerek beraatini isteyecek...Mahkeme nasıl bir seyir izleyecek, neler olacak bilmiyoruz elbette... Umarım, Adnan Polat’ın suçsuzluğu ortaya çıkar ve beraat eder...Benim bu olayda dikkatimi çeken nokta ise şu:Aziz Yıldırım’ın hakkında çok daha ağır iddialardan yargılanması, on binlerce Fenerbahçeli’yi ayaklandırdı...Gazetecisi, yazarı, yöneticisi, camiası, taraftarı hep bir elden Aziz Yıldırım ve yönetcilerin arkasında durdular...Bütün Türkiye’yi ayağa kaldırdılar...***Haklıdırlar haksızdırlar bu ayrı bir konu, fakat başkanlarının her daim arkasındaydılar...Bugün yargılanması başlanacak olan Adnan Polat, Galatasaray kulübünün başkanıdır...Gördüğüm o ki, hakkında 7.5 yıl istenen yargılanmaya yapayalnız gitmektedir...Arkasında duran, ona en azından moral destek veren ne bir yönetim ne bir grup vardı bugüne kadar...Galatasaray’ın bugünkü yönetimi, eski başkanına “destek olacak ya da sahip çıkacak” hiçbir şey yapmadı yapmıyor...Onlar en büyük destekçileri ile “beyaz sayfa açtıklarını” söyleyip, futbolda gelene geçene sallıyorlar...Terbiyem ve kişisel ahlak anlayışım, uluorta sallayanlara kendi özgeçmişlerini hatırlatmayı etik bulmuyor...Ancak eski başkanını bir başına mahkemede yalnız bırakmak, Galatasaray camiasının da tahümmül sınırlarını zorlar diye düşünüyorum...Tanrı “herhangi bir konuda uluorta acımasızca yargıda bulunanların başına bir süre sonra benzer bir olayı getirtip, onları yaptıklarıyla sınar...”Bu manevi gerçeği ve bu quantum yasasını bilmiyor olabilirler...Mutlaka öğreneceklerdir yakında...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ...İHTİYACI OLANLAR İÇİN KARMA YASASI...“Hoşumuza gitsin gitmesin, şu an olan her şey geçmişteki seçimlerimizin bir sonucudur...Ne yazık ki bir çoğumuz farkında olmadan bu seçimleri yaparız...Ve bu yüzden bunların bir seçim olduğunu düşünmeyiz...Ancak bunların hepsi kendi seçimlerimizdir...Eğer sizi aşağılayacak bir seçim yaparsam büyük ihtimalle aşağılanmak için bir seçim yapmış olurum...***Eğer seçimlerinizi yaparken bir an kendinizi bir adım geriye çekip yaptığınız seçimlere dışarıdan tanıklık ederseniz, bütün bu süreci bilinçaltı dünyasından bilinçli bir dünyaya taşırsınız...Bilinçli seçim yapma ve tanıklık etme çok güçlü bir yöntemdir...Herhangi bir seçim yaptığınızda kendinize iki şey sorun...‘Bu seçimin sonuçları ne olabilir?..’İkincisi ise ‘Şu an yapmakta olduğum seçim bana ve etrafımdakilere mutluluk getirecek mi?..’Cevabınız ‘evet’ ise devam edin ve seçiminizi yapın...Eğer cevabınız ‘Hayır’ ise ve bu seçim size ve etrafınızdakilere üzüntü getirecekse bu seçimi yapmayın...***Doğru cevabı sadece kalp bilir...Birçok insan kalbin aşırı duygusal ve yumuşak olduğunu düşünür...Oysa kalbin çok güçlü sezgileri vardır...Bütünleycidir, olayların iç yüzünü bilir ve olaylar arasında kolay bağlantı kurabilir...Kazanma kaybetme derdi yoktur...Kozmik bir bilgisayarmış gibi çalışır...Belleği sınırsız içsel güç, saf bilgi, sonsuz planlama yetisidir ve her şeyi hesaba katar...Bazen hiç mantıklı görünmese de kalbin seçimleri her zaman mantıklı bir düşüncenin asla ulaşamayacağı kadar doğru ve kesindir...”Depak Chopra (Başarının 7 Spiritüel Yasası kitabından)***Aslında bu bölümden bazı kısımları daha önce yayınlamıştım...Bugün bir kısmını yeniden vermem, “sebep-sonuç” ilişkilerini anlatan Karma Yasası’nı bir kez daha güncelleme ihtiyacı duymamdan kaynaklanıyor...
Sinan Engin Beyaz TV’ye geçişinin şerefine ilk program için söz aldığı Rıdvan Dilmen’i Beyaz TV’ye konuk olarak çıkarttı...Rıdvan aslında tatile gidecekti...Sırf eski dostunu kırmamak için söz verdiğinden bu programa katıldı...O programda Ahmet Çakar “keksin zekasıyla” Rıdvan Dilmen’in bir süre sonra Liverpool’dan tranfer edilen Dirk Kuyt’ın başına geçeceğini söyledi...“Fenerbahçe’de başkan değişecek... Kim olacağını söyleyemem... Rıdvan Dilmen de futbolun başına gelecek...” dedi...***Konu şu;Şike davası mahkamede sona yaklışıyor...Başkan Aziz Yıldırım daha uzun bir süre tutuklu kalmayabilir...Çünkü bütün gazeteler savcının Aziz Yıldırım için istediği üst cezayı manşetlerinden veriyorlar...Oysa savcının istediği cezalar mahkeme tarafından kabul edilse bile, istenen cezanın alt sınırı çok başka bir gerçeğe işaret ediyor...Aziz Yıldırım mahkemenin sonuçlanmasıyla birlikte, uzun sayılmayacak bir süre sonunda serbest kalabilir...Ancak Başkan’ın serbest kalması ceza almaması anlamına gelmiyor...Başka şeyler söylese de herkes mahkemeden bir “mahkumiyetin” çıkmasını bekliyor...Başkan bir süre sonra özgürlüğüne kavuşacak, fakat “ekonomik çıkar sağlamak ve şike iddialarından” bir mahkumiyet alacak...Bu mahkumiyet Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe Başkanı olmasını engelleyecek ve bu yılın sonuna kadar Aziz Yıldırım büyük olasılkla Fenerbahçe Başkanlığı’nı bırakacak...***Yerine şu anda görünen en güçlü aday Saw tranferinde paranın yarısını gözünü kırpmadan veren Ferit Şahenk...Şahenk, Aziz Yıldırım sonrası adım adım Fenerbahçe Başkanlığı’na gidiyor...Murat Ülker’in ve Ali Koç’un henüz ne yapacağı belli değil...İşte durumu gözleyen ve vazife çıkartan Ahmet Çakar’ın söylemek istediği şey bu:Ferit Şahenk, NTV’den Rıdvan Dilmen’in patronu...İlişkileri çok yakın...Gerçi Rıdvan Dilmen’in Aziz Yıldırım’la ilişkileri de çok yakındı...Fakat Aziz Yıldırım, Fenerbahçe’nin içinde bir başkandı...Ferit Şahenk kulübe yeni...Alışması ve kulübü çözmesi gerekiyor...Burada kendisine en yakın gördüğü isim, zamanında NTV’ye büyük paralarla transfer ettiği Rıdvan Dilmen...Rıdvan’ın bu nöbet değişikliğinde Fenerbahçe’de sportif direktörlüğe soyunması an meselesi olacak...*****RIDVAN’IN FENERBAHÇE’DEKİ SPORTİF DİREKTÖRLÜĞÜ İÇİN KELAMIM...Geçenlerde bir yerde karşılaştık Rıdvan’la...İkimiz de aramızda geçenlerle ilgili birbirimize bir şey söylemedik...Ben Rıdvan‘ı Tayfur Havutçu olayında eleştirdiğim için, onun bana dolambaçlı yollardan cevap verdirdiğini düşünüyordum...Onun için biraz gönül koymuştum...Fakat sonuçta yirmi yıllık bir dostluğumuz var...Bunların üzerinde fazla durulmaz...Ayrıca ben gazeteciyim işimi yapmak zorundayım...Subjektif gönül koymalarla, önyargılar, nefret ve aşklarla işimi yapamam...O gün bana birçok şey anlattı Rıdvan...O anlattıkları yazılmamak üzereydi yazmıyorum elbette...***Ancak Aziz Yıldırım’ın olası bir mahkumiyeti, özgürlüğe karşın mahkumiyet nedeniyle başkanlığı bırakması halinde, Ferit Şahenk Fenerbahçe’ye başkan olursa, Rıdvan Dilmen’i profesyonel olarak Fenerbahçe’ye getirmesi eşyanın tabiatıdır...Ben Rıdvan Dilmen’in Fenerbahçe’de bugüne kadar “gönüllü” yaptığı işleri “profesyonelce yapmasına sonuna kadar taraftarım...”Hep söylediğim gibi Rıdvan, Fenerbahçe başkanlarıyla çok yakın olan, gönüllü olarak Fenerbahçe’nin danışmanlığını yapan, hatta bazı futbolcuların transferlerinde gücünü ve ağırlığını Fenerbahçe’den yana koyan sevdiğim bir kardeşim...Rıdvan‘ın Fenerbahçe’ye katkısından ancak mutlu olurum...***Konu şu ki;Ben bu kadar iyi Fenerbahçeli olan Rıdvan kardeşimin, Beşiktaş’ın işlerine karışmasına karşıyım...Spor medyasında, hasta Fenerbahçeli olduğu bilinen figürlerin, sürekli Beşiktaş’ı ve Galatasaray’ı yönetmek istemelerinden büyük sıkıntı duymaktayım...Futbol yorumculuğu yaptım, futbol programları yönettim, yüzlerce yazı yazdım...Hiçbir zaman Beşiktaş camiasının dışında Fenerbahçe ve Galatasaray gibi camiaların işlerine burnumu sokmaya kalkmadım...Bunu etik bulmadım...Bana birisi kalksa “Niye bizimle bu kadar ilgisin” diye sorsa, vereceğim cevabın “futbolun iyiliği için” şeklinde olacak olmasından hicap duydum...Bu cevabı biraz sahtekarca buldum...Fenerbahçe ve Galatasaray’da işlerin nasıl olacağı konusunda, elbette bir fikrim olur... Fakat o labirentlerin içinde, kulis yapmam, lobi faaliyetinde bulunmam, yöneticilere gidip şunu getirin, bunu gönderin demem...Bunu etik bulmam, “Sana ne” deseler verecek cevap bulamam... ***Hülasa...Rıdvan‘ın Fenerbahçe’de görev alacak olmasını sonuna kadar en kalbi duygularla destekliyorum...Bir de Beşiktaş üzerinde kulis yapan diğer Fenerli dostlara Fenerbahçe’de bir iş bulmayı Allah’tan niyaz ediyorum... *****FİKRET ORMAN, RÜŞTÜ KONUSUNDA HAKLI!..Firket Orman’a soruyorlar; -“Rüştü’yle devam edek misiniz, ne yapacaksınız?..”Orman cevap vevriyor:- “Ona jübile yapacağımızı, güzel bir veda hazırlayacağımızı söyledik... Sonrasında kulüpte yeni bir görev verileceğini bildirdik” (Kaleci antrenörlüğü var sırada)...- “Ne cevap verdi?..”- “Kabul etmedi, iki yıl daha futbol oynamak istediğini söyledi...”- “Siz ne yapacaksınız?..”- “Ben 39 yaşında bir futbolcunun beşiktaş kalesinde olmasına karşıyım... Rüştü’yle vedalaşacağız...”***Vay efendim sen misin bunu söyleyen!..Dün haberi ilk verenler, o başlığı kullandıklarından bütün internet sitelerine “Rüştü’ye büyük ayıp” başlığını attırdılar...Bu ne sakat mantıktır?..Beşiktaş Kulübü’nün Başkanı takımının kalesini 39 yaşında bir kaleciye teslim etmek zorunda mı?..Bu takımın bir geleceği yok mu, olmayacak mı?..Genç Cenk‘i elden çıkartamayacağına göre, 39 yaşındaki kalecin gitmemekte diretirse, yerine nasıl genç ve iyi bir kaleci transfer edeceksin?..Sana jübile yapalım diyorsun kabul etmiyor...Jübileden sonra kulüpte görev verilim diyorsun ‘Hayır iki yıl daha oynamak istiyorum’ diyor...O zaman oyna arkadaş nerede istersen...Beşiktaş kalesini de bırak yeni ve genç birileri gelsin Cenk’le rekabete girsin...Fikret Orman, Beşiktaş’ın geleceğini düşünen bir başkan olarak doğru yapıyor...Yazık “Rüştü’ye ayıp” diye yazanlara...*****MUSTAFA DENİZLİ, BEŞİKTAŞ’A DOĞRU...Mustafa Denizli, Beşiktaş’a doğru pupa yelken geliyor...Son anda bir sürpriz olmazsa Denizli‘nin Beşiktaş’a hoca olması an meselesi...Beşiktaş’ı bir iki takviyeyle şampiyon yapacağını söyleyen Mustafa Hoca’ya gelmeden bir iki sözüm olacak...Sevgili Hocam...Beşiktaşlı’sın biliyorum, hem de iyi Beşiktaşlı’sın...Beşiktaş’ta görev yaparken, Beşiktaşlı olmayan medya üzerinden Beşiktaş caimasında iş yaptırtmaya kalkma lütfen...Manşetleri kotarabilirsin, fakat Beşiktaş’ı kotaramazsın...Sen bütün gücünü Beşiktaş’a fiksle...Boşver medyanın geri kalanını...***Beşiktaş camiası hocasının Beşiktaş’a ne verdiğine bakar...Tribünler senin Beşiktaş için ne kadar ter döktüğünü sayar...Gerisi manşetlerdir, fakat onlar Beşiktaşlı’nın gönlündeki manşetler değillerdir...Sevgili Hoca...Unutma...Medya kendi işini yapar...Haberini, tirajını, reytingini hesaplar...Beşiktaş iyi olmuş, kötü olmuş, medyanın meselesi değil...Esasen iş olarak umurunun teki de değil...Kötü niyetliler demiyorum...Sadece işlerine konsantreler...Sen de Beşiktaş’taki işine konsantre ol sadece Hocam...Sevgiler...
Auguste Rodin 1840 yılında Paris’te doğdu...1857-59 yılları arasında üç kez Güzel Sanatlar Okulu’na girmeye çalıştı...Üç denemesinde de başarısız oldu, okula kabul edilmedi...Kendi çabasıyla heykel sanatına yöneldi...1862 yılında kız kardeşi sevgilisi tarafından terk edilmesinin acısına dayanamayarak öldü...Rodin olaydan kötü etkilendi, kriz geçirdi ve manastıra kapanarak, rahip olmak istediğini söyledi...Bir süre sonra yapamayacağını anladı ve bütün gücüyle heykeltıraşlığa sarıldı...İlk atölyesini kurduğu sırada Rose Beuvet’le tanıştı ve sevgili oldular...İki yıl sonra bir oğulları oldu...Evlenmediler Rose’la, çocuğun bütün sorumluluğunu genç kadına verdi, kendisi de ondan hiç kopamadı...***Hayatına damgasını vuran aşkı Camille Claudel ise 1864 yılında Rodin’den 24 yıl sonra Paris dışında ufak bir şehirde doğdu...Orta halli bir ailenin kızıydı...Çocukluğunu çamurla oynayarak, çamurdan heykeller yaparak geçirdi...1881’de ailesiyle Paris’e taşındılar, Camille akademiye yazıldı...1883’te yaptığı bir büst Rodin’in ilgisini çekti ve Rodin onun öğretmeni oldu...1884 yılında Rodin Camille’e bir büstünü hediye olarak gönderdi ve aşkın ilk tohumları filizlendi...O tarihten itibaren Camille’in duygularında Rodin tutkusu gelişmeye başladı...1885 yılında artık aşk başlamıştı...Rodin 45, Camille 21 yaşındaydı...***Camille hiç kimseye göstermeden, gizlice seviyordu Rodin’i...Ailesinin kuşkularını ortadan kaldırmak için Rodin’le birlikte olduklarını inkar etti...Rodin de ondan farklı değildi...O da aşkı gizli yaşamayı tercih ediyordu...Hayatında Rose vardı ve onunla ilişkisi devam ediyordu...Fakat Rose’la Rodin’in ilişkisi aşktan çok bir vefa duygusuna dayanıyordu...Rose Rodin’e en zor günlerinde sahip çıkmış onun çocuğunu büyütüyordu...Rodin onu tamamen bırakmayı hiçbir zaman düşünmedi...***Camille, Rose’un varlığını biliyordu...Fakat “ya o ya ben” demiyordu...O, Rodin’le rahat bir ortamda sık görüşebilmek istiyordu sadece...Gizli aşk sorunları daha baştan yüklenen bir aşktır...Gizli aşkın bütün sorunlarını Camille yaşıyordu...Buluşacakları, sevişecekleri, sohbet edecekleri bir evi özlüyordu...Bu isteğini Rodin’e söyledi...Rodin onu kaybetmemek için bir ev kiralamaya karar verdi...Hem heykeltıraş atölyesi hem gizli aşk yuvası olacak bir yer...“La Clas Payen” isimli ev böyle kiralandı...Evin özelliği, bir zamanların ünlü aşıkları Musset ve George Sand’in de bu evde oturmuş olmalarıydı...Camille mutluydu...Kendini Rodin’in metresi gibi değil, gizli karısı olarak görüyordu...***Rodin-Camille aşkı heyecanlı bir şekilde sürerken “gizli aşk yuvasına” Rodin’in evde olmadığı bir sırada Rose geldi...Rose ünlü heykeltıraşın sokak kadınları ve modellerle yaşadığı kaçamaklara ses çıkartmamıştı...Ancak Camille’le ilişkisinin tehlikeli olduğunu düşünüyordu...İki kadın arasında “ev”de müthiş bir kavga çıktı...Rodin olayın üzerine geldi...Camille’e değil, Rose’a sahip çıktı...Onunla birlikte gitti, bir süre gizli aşk yuvaları Le Clas Payen’e uğramadı...Tam bu sırada Camille annesi tarafından kendi evinden de kovuldu ve zorunlu olarak “gizli aşk yuvalarında” yaşamaya başladı...Rodin iki evinde Rose ve Camille’in yaşadığı, iki kadın arasına sıkışmış bir erkek konumundaydı...Camille’i sevmekteydi fakat Rose’u bırakamazadı...CAMİLLE HAMİLE KALIYORCamille, 1889 yılında alçıdan yaptığı “Sakuntula” heykeliyle ödül kazandı...Başarılı bir heykeltıraş olarak ismi duyuluyordu...1892 yılında Rodin’den hamile kaldı Camille...Çocuğu gizlice doğurmak için Islette şatosuna taşındı...Yalnızlık içinde hamilelik dönemini yaşadı...Rodin onun yalnızlığını yeterince paylaşmadı...Bebek doğarken öldü...Camille için bu olay Rodin’le yaşadığı aşkta dönüm noktasıydı...İlişkilerini askıya alarak, kendi ayakları üzerinde durmak istedi...Yoksulluk çekerek kendisine ufak bir atölye kiraladı, heykeller yaptı...Güzel Sanatlar Akademisi üyeliğine kabul edildi...***Sonra Rodin’le yeniden ilişki kurdu...Ancak Rose nedeniyle ilişki bir daha koptu...Bu arada Rodin’in ünü yayılmaktadır ve artık başka ilişkileri vardır...1905’te Camille’in akıl sağlığı açtığı bir sergiden sonra kötüleşti...Yaptığı heykellerden bir kısmını kırdı...Paranoid davranışların içine girdi...Korku ve kuşku krizine, girdabına sürüklendi...Kimsenin bilmediği yerlere kaçmaya ve saklanmaya başladı...1913 yılına kadar kötü koşullarda yaşadı ve akıl sağlığı iyice bozuldu...Ailesinin özel isteğiyle akıl hastanesine kondu...***Kapatıldığı akıl hastanesinden çıkmak için ailesine sürekli mektuplar yazdı Camille...Bu mektupların hiçbir faydası olmadı...Camille yaşadığı acılı hayatın, çaresizliğin ve üzüntünün gölgesinde tam otuz yıl akıl hastanesinde yaşadı...Ekim 1943’te öldü...Yapayalnızdı öldüğünde...Kimsesizler mezarlığına gömüldü...Daha sonra arazi istimlak edildi ve Camille’in mezarı kayboldu, bulunamadı...(Mehmet İnanç Turan’ın Tarihin Silinmez Mürekkepli Aşklar’ı kitabından)***CAMİLLE CLAUDEL’İN RODİN’E YAZDIĞI NOT...Rodin 1895 yılında ilişkisinin koptuğu ve durumunun kötü olduğunu bildiği Camille Claudel’i Cumhurbaşkanı ile tanıştırmak için Akademi’deki sergiye davet eder...Camille’in Rodin’e yazdığı cevap şöyledir:Mösyö Rodin,Beni Cumhurbaşkanı ile tanıştırmak üzere yaptığınız nazik davete teşekkür ederim...Atölyemden iki aydır dışarı çıkmadığım için, bu etkinliğe uygun bir kıyafetim yok...Elbisem serginin özel açılışı için ancak yarın gelecek...Üstelik ‘mermerden küçük kadınlar’ın üzerinde çalışıyorum...Bazı ‘çatlamalar’ oldu...Bütün gün onların üzerinde çalışmak zorundayım...Yarın açılışa hazır olurlar umarım... (Eğer sergilenme zamanları geldiyse tabii)Beni bağışlayın ve iyi niyetime inanın...Teşekkürlerimle...Camille Claudel”***İnanılmaz bir ironiyle yazılan bu nottan sonra Camille Claudel sergiye ne “küçük kadınlar” heykelini gönderir ne de kendisi sergiye katılır...Merak edip atölyesine gidenler, atölyede “Camille yerine sadece kiralanmış kırmızı bir elbise” bulurlar...***RODİN’İN EVLİLİĞİ VE AYNI YIL ÖLÜMÜ...Rodin Camille’le aşkından sonra kamuoyuna yansıyan birkaç aşkın daha içinde bulur kendisini...Ancak Rose’u hiçbir zaman terk etmez...Ocak 1917’de nihayet Rose’la evlenmeye karar verir...Evlendikten sadece 15 gün sonra Şubat 1917’de Rose zatürreden ölür...Sıra Rodin’dedir...Kaderin garip bir tecellisi, o da aynı yıl yani 1917’nin Kasım’ında ölür...Camille Kimsesizler Mezarlığı’na gömülürken, Rodin vasiyeti üzerine Rose’un yanına gömülür...Onların mezarlığının yanıbaşında bir Düşünen Adam heykeli vardır...
Nazlı Ilıcak’ın hüngür hüngür ağlayarak okumaya çalıştığı “kürtajda öldürülen bebeğin annesiyle konuşmasını” anlatan ‘mektup’ benim de yıllar önce okuduğumda, kanımı dondurmuş, gözlerimden sicim gibi yaşlar akmasına neden olmuştu...Anne karnında kürtajda öldürülen bir bebeğin ağzından yazılırcasına kaleme alınmış, çok çarpıcı bir mektuptur o mektup...Dün Sağlık Bakanı “Anne karnında 10 haftalık bebeğin, yüzünün, kollarının, bacaklarının belirdiğini” belirterek “bunun bir can alma olduğunu” söylüyor...Bu yönüyle haklıdır Sağlık Bakanı...Ancar her istenmeyen durumda hamile kalan kadının veya genç kızın, doğurmak zorunda olması da çok büyük toplumsal yaralara yol açar...***“Bilimsel kurul konuyu inceliyor” dedi Sağlık Bakanı...Bizce anne karnındaki bebeği; yüzü, kolları, bacaklarının teşekkül ettiği 10 haftadan önceki bir tarihte, -4 veya 6 hafta olabilir- istenmeyen hamileliğe son verme hakkına sahip olmalı...Bugün uygulanan 10 hafta bebeğin artık bebek olarak oluştuğu tarih olduğundan, bir canlının yok edilmesi anlamına gelen bu uygulama doğru değil...Ancak istenmeyen hamileliğin toptan uygulama dışı tutulması ise toplumsal açıdan bir cinayet...Bu durumda istenmeyen hamilelikte bebek daha bebek olarak teşekkül etmeden, dört ya da altı hafta içinde bu operasyon gerçekleşebilir...Daha sonrası için “bebeğin öldürülmemesi” görüşü ağır basmalı...Dikkat edilecek nokta şu;Bu olay bir ego savaşı konusu değil ve olmamalı... Sorunun iki yönü var...Elleri, kolları, yüzü teşekkül etmiş bir bebeğin anne karnında öldürülmesine karşı çıkanlar kendilerine göre hatta genel normlara göre haklıdırlar...“Bir bebeğin katli”ni kabul etmemek haklı bir taleptir...Buna karşın her istenmeyen hamileliğe doğum zorunluluğu getirmek, toplumsal açıdan bir başka felakete yol açar...İstenmeyen hamilelikten kurtulma süresini bilimsel kurulların verilerine göre “bir bebeğin olma evresinden önceye çekmek, dört ile altı hafta arasında bir tarihe geriletmek” doğru görünüyor...Bu bir orta yol değil...Cinayetle, toplumsal cinayet arasında doğruyu ve makulu bulma sanatı... *****“İNSAN DEDİĞİMİZ VARLIK NASIL OLUŞUYOR?..”Kürtaj meselesini “insan nasıl oluşuyor?” sorusu çerçevesinde almak, bir miktar aydınlatıcı olacak sanırım...“Tümel akıl bir birimin, bir mananın oluşmasına irade gösterdiği anda, o birim o varoluş amacını gerçekleştirecek enerji olarak hayata atılmış olur...O birimin burada “kaderi” söz konusudur...Bazı ‘birimler’ ta insanlığa kadar ulaşır...Bazıları ise daha önceki noktalardan dönüşe geçerler...O birim insan olmak üzere varolmuş ise, enerji-ışın-atom-molekül-hücre yapılarından geçerek, yani bu dönüşümleri tamamlayarak ‘insan’ halini alır...Bu geçiş aşamalarının her birinde, o ‘birim’in amacı, sadece içinde bulunduğu aşamayı tamamlayabilmektir...***Örneğin, salt ‘enerji’ halindeyken, bu ‘hali’ tamamlayıp çok yüksek frekanslı dalga boyu olmayı diler...Bu olduktan sonra, daha yoğunlaşmayı diler...Ve nihayet dönüşümler onu atom olma haline getirir...Atom sürecinin bir sonrası ‘maddeleşmedir...’Maddeleşmeden sonra ‘nebatlaşmaya’ (bitkileşme) geçer...Nebatlaşmanın (bitkileşmenin) sonu, insan olması mukadder (kaçınılmaz) olanlar için, insanların yediği hayvanlardan olmaktır...***Ondan sonrası ise hayvanlık ve nihayet insan vücuduna geçiştir...İnsan vücuduna geçtikten sonra ise, hedef bir ‘sperm’ olabilme aşamasına gelebilmektir...‘Sperm’ olduktan sonraki en büyük aşama ise bir ‘yumurta’ ile birleşerek nihayet insanlığa ilk adımı atabilmektir...Bir insanın bu hale gelebilmesi dokuz aya değil, çok daha uzun yıllara uzanır...Kişinin tabiatı yani huyu, karakteri kendi çizdiği yol üzerine gelişir...Böylece bir şahsiyet ortaya çıkar...Bunun başlangıcı ise o ceninin dördüncü ayıdır (Dördüncü ay kişinin tabiatının, huyunun oluşması evresi bebek olarak teşekkül etmesi değil...)***Her ‘birim’in amacı vardır...Bir noktadan çıkar, bir daire çizer ve tekrar o çıktığı noktaya döner...‘Birim’ çıkış noktasından sadece bir amaç ve bir hedefe yönelik olarak hareket eder...Bu amaç bazısında kısadır, bazısında uzun...Bazısı çıkış noktasına ışınsal yapıdan döner...Bazısı atomlaşmadan...Bazısı nebatlaşmadan (bitkileşmeden)...Bazısı hayvanlaşmadan...Nihayet bazısı da insanlaşmadan sonra döner...***İşte bir ‘birim’ insanlaşmayı tamamlarsa, o zaman ‘insan’ ismine hak kazanır...Ve bu birimlerin arasında bu isimle anılır...Ancak gerçekte o, bu ismi kazanmadan evvel de bize göre mevcuttur ve birim olarak amacına uygun çizgide yürümektedir...”(Ahmed Hulusi’nin Evrensel Sırlar kitabından.)*****ÇEKMEYEN CEP TELEFONUM İÇİN BAZ İSTASYONU KURDURTMADIM!..Dünyanın dört bir yanında Turkcell’le konuşabiliyorum, fakat ne yazık ki, 0532’li numaramla “evden” doğru düzgün telefonla konuşamıyorum...Telefon evin bazı bölgelerinde resmen çekmiyor...Telefonda konuşurken çeken noktada sabit kalmam ve hiç hareket etmemem gerekiyor...Biraz hareket ettim mi, ben karşımdakinin ne söylediğini duyamıyorum...Turkcell’de birçok dostum var...Üstelik CEO’su Süreyya Ciliv en yakın arkadaşlarımızdan birinin ortak dostumuz olduğu yakın bir kardeşim...Kendisine hiç söylemedim, fakat iş “televizyonlara canlı bağlantılarımda sorun çıkarmaya başladığında” Turkcell’cilere haber saldım...“Arkadaşlar ben İstanbul’un göbeğindeki evimden doğru düzgün, kesilmeyen bir hatla konuşamıyorum... Televizyonlar gece programlarda canlı bağlanmak istediklerinde, ‘bilemiyorum’ diyorum, ‘telefon kesilmezse konuşurum...’ bu iş artık yürümüyor... Gelin bir çare bulun...”***Gönderdiler iki arkadaş...Ellerinde bir bilgisayar alet edevat ölçüm yapıyorlar, evin neresinden çekiyor neresinden çekmiyor diye...On dakika sonra karar verdiler ki “birçok hat karıştığından” gerçekten de çekmiyor Turkcell hattı evden...“Küçük çaplı bir baz istasyonu kurmamız lazım size Reha bey” dediler...Böyle teknolojik işlerden pek anlamam...Fakat sağır sultan duydu ki baz istasyonları “direkt kanserojen etkisi” yaratan dalgalar yaymaktalar... “Arkadaşlar” dedim, “Benim küçük iki tane çocuğum sürekli evde... Ben bu baz istasyonunu evin içine ya da yanıbaşına kurdurtmam... Kanser yapıyor diyorlar... Başka bir formül bulalım...”***Görevliler dakikalarca bana anlatmaya çalışıyorlar ki, düşük düzeydeki baz istasyonu hiçbir şey yapmayacaktır...Hiç merak etmemeliyim falan filan...‘Laf olsun torba dolsun, işler daha fazla sorun çıkarmadan hallolsun’ türünde mazaretlere karnım tok...Görevli “siz merak etmeyin kanser falan yapmıyor” diyecek ben de “tamam diyeceğim, kurun o zaman...”O her söylenene kafadan inanma devirlerini geçirmişiz, kimin neyi niye söylediğini anlayacak yaşa ve kemale ermişiz artık...“Yok öyle şey arkadaş” dedim, “sen bana kuracağın baz istasyonunun kanserojen dalgalar yaymadığını resmen bildir, ben kararımı ona göre vereyim... Ya da bana başka bir formül bulun ki evden telefonla konuşabileyim...”Tahmin ettiğim gibi, “başka formül yok” dediler, baz istasyonlarının kanser açısından hiçbir risk içermediğine dair bir belge de vermeyi reddederek gittiler...***Dün haber patladı...Yargıtay Hukuk Genel Kurulu “baz istasyonlarının insan sağlığına zararlı olduğu ve şehir dışına çıkarılması gerektiği yolundaki yerel mahkeme kararını onadığını” açıklandı...Yargıtay’ın kararında baz istasyonlarının uzun sürede insan sağlığına zararlı olacakları belirtilerek, yerel mahkemenin kararının onandığı açıklanıyor...Şimdi evimde çekmeyen cep telefonu için gelip “hiçbir şey olmaz” diyen gerçeği kendinden menkul görevli arkadaşın yüzünü görmek istiyorum...Muhtemelen diyecek ki “Gerçekte bir tehlike oluşturmuyor... Mahkeme psikolojiyi bozduğunu söylüyor...”Oysa olay yeterince açık eskilerin deyimiyle sarih...Şimdi merak ediyorum...Afrika çöllerinde çeken Turkcell ne yapacak nasıl yapacak da, İstanbul’un göbeğinde hatlardaki karışıklığı yok edip, konuşmamı sağlayacak...“Görevli arkadaş başka bir formülümüz yok” demişti...Onu bir formül bulmaya zorlamak için şöyle bir formül geliyor aklıma:“Televizyon canlı yayınlarına arka arkaya bağlanacağım... Evin içinde çalışma bürosunda yürüyerek canlı yayında konuşmaya başlayacağım... Tabiatıyla kısa bir süre sonra hat gidecek... Stüdyoda ses kesilecek... Bir daha aradıklarında Turkcell çekmiyor benim evden kusura bakmayın diyeceğim... Yine yürüyeceğim... Yine kesilecek... Yine bağlanacaklar, yine çekmiyor diyeceğim...Çekene kadar yürüyeceğim...”
1977 yılında TRT’de Anthony Quinn’in bir belediye başkanını karakterize ettiği Şehir ve Adam isimli Türkiye’yi kasıp kavuran bir televizyon dizisi vardı...Halk için uğraşan, halk için savaşan, sabah güneşin doğuşuyla işe koyulup, gece gündüz halkın dertleriyle uğraşan Tom Alcala’nın maceraları bir televizyon dizisinde anlatılırdı...Avukat Petroçelli’yle avukat, Beyaz Gölge’yle basketbol oyuncusu ve koçu olmaya çalışan bir toplumduk...O günlerde Şehir ve Adam dizisini izleyenler de belediye başkanı olmayı düşlerlerdi...Belediye başkanlığının ve politikacılığın, kimsenin kolay kolay altından kalkamayacağı bir insan yönetme becerisi olduğunu o zamanlar bilmezdim...***Dün Mehmet Barlas’ın evinde televizyon programı için İstanbul’a gelen üç dönemdir arka arkaya seçilen Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’i dinlerken aklım Antony Quinn’in oynadığı Tom Alcala’ya gitti...“Benim telefon hep açıktır...” diyordu Yılmaz Büyükerşen; “Geçen gün saat gecenin üçünde telefon çaldı... Televizyonda tartışmayı izlemiş uyukluyordum... ‘Efendim’ dedim... Başkan evde sular kesik dedi... Ben yıllarca Almanya’da kaldım... Böyle şey Almanya’da olmaz... Bu işi düzelt...’‘İlgili birimi arkadın mı’ diye sordum... ‘Ben ilgili birime değil, sana oy verdim’ cevabını verdi...Ona bu saatte birşey yapamayacağımı, sabah erkenden hamama gitmesini, sonra da gelip benden hamamın parasını almasını söyledim...Telefonu kapattım...Sabaha karşı 4.30’da bir daha çaldı telefon...Arayan bir polisti...‘Başkan sizi bu saatte rahatsız ediyoruz... Fakat bir vatandaş sizi tanıdığını söylüyor... ‘Benimle mutlaka görüşür’ diyor... Kendisine vereyim mi?..‘Ver’ dedim...Vatandaşın biri aldı telefonu...‘Beni hapse atacaklar çıkar beni’ diyor...‘Ne yaptın?’ diye sordum...‘Gece biraz içmiştim... Eve gittim hanım beni eve almamaya kalktı... Kapıyı kırdım... Biraz dövdüm... Hepsi bu... Beni hapse attırtma Başkan...’‘Ben ne yapabilirim sen bu kadar iş yaptıktan sonra’ dedim...‘Beni hapse attırtma Başkan’ diyor başka bir şey demiyor...”***Yılmaz Büyükerşen ‘bir doğum uzmanlarının bir de benim telefonum sürekli açık’ diyordu...Onu dinlerken, önce yüzde 45 son seçimlerde de yüzde 50’nin üzerinde oy alan bir belediye başkanı olmanın hiç de dizilerden seyredildiği gibi kolay olmadığını farkettim...“Ben dilenci yanıma yaklaştığında ne yapacağımı bilmiyorum... Siz bu kadar talebe nasıl cevap yetiştiriyorsunuz?..” diye sordum, gülümsedi;“Bütün hayatım böyle geçti geçiyor” dedi...18 yaşında Şehir ve Adam dizisini izlerken belediye başkanı olmayı düşünmüş müydüm hatırlamıyorum, çok seyrek de olsa politikacı olmak bir iki aklımdan geçmişti hatırlıyorum...İyi ki aklımdan geçmiş fiiliyata hiç geçmemiş...Çok havalı ve fiyakalı görünebilir...Fakat dün gördüm ki bu işler televizyon dizilerindeki gibi değil...Her güzellik ağır meşakkatleri bedel niyetine talep etmekte...*****ERGİN ATAMAN’IN KATTIĞI YARATICILIK...Geçenlerde Erdoğan Demirören telefonda “bir adam” diyordu, “Bir adam... Şeref Yalçın geldi, Ergin Ataman’a basketbol takımını teslim etti... Tek başına bir adam, bütün sistemi kurdu, takımı oluşturdu, oturttu ve kupa üzerine kupa almaya başladı... Tarihinin en başarılı sezonunu geçiriyor Beşiktaş basketbol takımı... Futbola 100 milyondan fazla parayı cebimizden harcadık... Bir de gelinen noktaya bakın...”Konu Beşiktaş değil aslında...Yaratıcı insanların, ekiplerin kurumların, takımların hayatına kattıkları değer konusu...Kalem oynatmasını hiç sevmediğim bir konu bu...Çünkü tek başına insanların, onların kurduğu yaratıcı ekiplerin, o kurumun, takımın, ülkenin, şehrin hayatını nasıl değiştirdiğini biliyorum...***Ancak moda deyim “kurumsallık...”Ben de her yer olabildiğince kurumsallaşsın diye, yaratıcı kişilerin hayata kattığı değerler konusunu hep es geçiyorum...Oysa hayat öyle değil...Yaratıcı insanların hayata kattıkları değerler, kurumları başarıdan başarıya sürüklüyor...Vasatlar, vasat ekiplerle oluşturduğu kurumlar hep vasat kalıyor, vasatı oynuyorlar...Yaratıcı lider konusunda madem Beşiktaş’tan söz açtık, oradan devam edelim de başka yerlerden başka anlamalara yol açacak laflar etmeyelim;Lucescu diye bir adam vardı Beşiktaş’ta...Onun zamanında Beşiktaş daha ilk yılından ikinci yılının ortasına kadar 51 maçta yenilmemiş, arada şampiyon olmuş, Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finali görmüş, son zamanların en muhteşem takımı haline gelmişti...O günlerde kendisi de bir finans dehası olan Hüsnü Güreli kardeşim, “Beşiktaş artık kurumsallaşmıştır... Kimse yanına bile yaklaşamaz...” diyordu...***Bir taraftan spor programlarında, diğer tarafta da bazı derin futbol merkezlerinde Lucescu’nun ve Beşiktaş’ın kimyasını bozmak için yapılmadık oyun bırakmadılar...Sonunda Lucescu’nun kimyası bozuldu ve Beşiktaş, Cem Papila’nın yönettiği Samsun maçıyla başlayan bozgunun sonunda, bir daha ayağa kalkamaz hale geldi yıllar boyu...Tek bir adam, onun adım adım kurduğu takım, Beşiktaş’ı başarıdan başarıya koşturuyordu... Kimyanın bir bozulması, koskoca çınarı nerelere getirdi...Aynı Demirören ailesi basketbola 5.8 milyon euro para verirken, 100 milyonun üzerinde parayı esasen futbola verdiklerini söylediler...Futbolun durumuna bir bakın...Beşiktaş UEFA’ya gidemiyor, paralar zamanında ödenemediği için cezalı...Bir de basketbola...Dün Efes’i deplasmanda ikinci kez yenerek şampiyonluğa ellerini uzatmayla başladılar bile...Bir Şeref Yalçın’ın Ergin Ataman’a güvenmesi, Ergin Ataman’ın üçüncü kupaya giden takımı kurması ve 15 milyon Türk lirası bile harcanmadan tarihinin en başarılı takımının yaratılması...Onun için “Bir adam, tek bir adam” diyor Erdoğan Demirören...Futbolda bu adamın niye bulunamadığını sorgularcasına...Fikret Orman ve Tamer Kıran başta olmak üzere Beşiktaş yönetimine tek bir sözüm var...Hoca bulurken, Ergin Ataman’ı aklınızdan hiç çıkarmayın...Kulaklarınıza lobi amacıyla söylenen her fısıltıdan sonra bir de Ergin Ataman’ı aklınızdan geçirin...O zaman doğruyu bulursunuz...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜSON BİR SINAVA TABİ TUTULURSUNUZ...“Arayış içinde olan kişi benliğinin nihai hedefine ulaşmadan önce bir sınava tabi tutulur...Özlemini duyduğu hazineye ulaşmadan önce, bir testten geçer...Bu sadece hayatının işleyiş biçimidir...Eğer kişisel uyanış yolculuğunu anlatan bir bilgelik kitabı okursanız arayan kişinin -ya da kahramanın- ödüle, yani arzu ettiği yaşama ulaşmadan önce daima bir sınavla ya da zorlukla yüzleştiğini görürsünüz...Robin Sharma”***50. yaş günümde hayatta her şeyim var görünürken, 51. yaş günümde mutluluğum da dahil çok şeyimin bir anda yok olduğunu gördüm...Maddi dünyadaki hayatın, en zirve noktalarında dolaşmıştım...Sonra o zirvelerin tepesinde olmasa da, eteklerinde bir yerlerde kendime bu dünyanın sağlamasını istediğim nimetlerini sağlamaya uğraşmıştım...Heyhat...Hayat maddi dünyanın düşünce tarzıyla bana getirdiği her şeyi bir anda götürebileceğini bir günde gösteriverdi...O zaman yarım yamalak, kıyıda derede başlattığım çalışmalara yoğunlaşmaya karar verdim...Ellerimdekini kaybediyor görünmek, bana yepyeni bir dünyanın ufuklarını açmıştı... O yeni dünyanın düşünce sistematiği, önyargısız açıklığı, şartlanmamış gerçekliği beni uçsuz bucaksız bir ufka yöneltti...Yepyeni beceriler kazanmaya, yeni ufuklara sahip olmaya ve bir başka alemin gerçekliğine kavuşmaya başladım...Şimdi o yenilgi gibi görünen günlere şükrediyorum...Bana koskoca bir ufku ardına kadar açtıkları için...
Yarın yaz başlıyor...Derk kitaplarında Haziran’ın 21’ini işaretleseler de, yaz Haziran’ın bir’i demektir bizim için...Geçen hafta sonu Ayşe Nazlı iki hafta içinde okulunun bitmekte olduğunu müjdeledi...Haziran...Son haftalar, artık boş geçen son dersler, hocalarla gırgır yapılan son muhabbetler...Önünüz yazdır ve koskoca bir tatil önünüzdedir...Güneş pırıl pırıl teninizi ısıtır...Tatil huzur demektir...Bol bol oyun, saatlerce süren deniz, kumsalda güneş, tiril tiril geceler, bitmek bilmez umuttur...***“Yaz”ı bu kadar özlemek, kışların “kara” geçmesine mi delalet bilmiyorum, fakat son yıllarda “yaz”ı inanılmaz derecede özlüyorum...Sanki güneş, üzerimizdeki bütün mutsuzlukları silecek...Sanki günler uzadıkça karanlıklar eksilecek...Sanki güneş ışınları çoğaldıkça, yerdeki umutsuzluklar bitecek...Umut işte...Yaz geldi...Bizler büyüdük...Çocuklarımıza yaz umutlarını aşılama misyonuna geçtik...Umutları aşılamak ne kadar zor olsa da, umudu çocuklara aktarmak zaruri...Onlar o yazların umuduyla geleceğe yelken açacaklar...Onlar yazların heyecanıyla bir gelecek oluşturacaklar...Onların geleceği için yazları umutlu kılmak bizlerin görevi...Aşık olurduk yazları...Kalbimiz çarpardı...Bedenimiz kıpırdardı...Yaz için benim favori gençlik şarkım hep Seasons In The Sun (Güneşteki Mevsimler) olmuştu... ***Goodbye to you my trusted friendElveda sana güvenilir dostum***We’ve known each other since we were nine or ten9-10 yaşımızdan beri tanırız birbirimizi***Together we’ve climbed hills and treesBirlikte tırmandık ağaçlara, tepelere***Learned of love and ABC’sAşkı ve alfabeyi öğrendik birlikte***Skinned our hearts and skinned our kneesKalplerimizi ve dizlerimizi yaraladık***Goodbye my friend it’s hard to dieElveda dostum ölmek çok zor***When all the birds are singing in the skyGökyüzünde tüm bu kuşlar şarkı söylerken***Now that spring is in the airHavada bahar varken***Pretty girls are everywhereHer yerde güzel kızlar gezerken***Think of me and I’ll be thereBeni düşün ki orada olayım***We had joy, we had funNeşelendik, eğlendik***We had seasons in the sunGüneşli mevsimler geçirdik***But the hills that we climbedAma tırmandığımız tepeler***Were just seasons out of timeZamanı biten mevsimlerdi***Goodbye Papa please pray for meElveda Baba, lütfen bana dua et***I was the black sheep of the familyKara koyunuydum ailenin***You tried to teach me right wrongBana doğruyu öğretmek için çok çalıştın***Too much wine and too much songFazla şarap ve çok fazla şarkı***Wonder how I got alongNasıl geçindiğimizi merak ediyorum***Goodbye Papa it’s hard to dieElveda Baba, ölmek çok zor***When all the birds are singing in the skyGökyüzünde tüm kuşlar şarkı söylerken***Terry Jacks 1974 yılının bahar aylarında çıkarmıştı bu parçayı...Türkiye’ye gelişi, bizim kalplerimize girişi Mayıs ayını bulmuştu...Bir ölüm şarkısıydı aslında Terry Jacks’in söylediği Seasons In The Sun...Fakat güneşli günlerde çıkışının anı, parçanın içindeki güneşi, baharı ve yazı çağrıştıran sözcükler, parça eşliğinde yaz günlerinde ettiğimiz danslar bana hep Seasons In The Sun’u bir yaz parçası olarak algılattı...Onbeş yaşımın ilk gençlik fırtınalarından, elli iki elli üç yaşımın romantik atmosferine...Bir insan, hayatın kıpırtısında, kalbinin çarpıntısında hiç mi değişmez?..Ruh bu kadar mı aynı kalır?..Bedeni bile hala aynı mı sanır?..Canım fena halde slow bir dans çekiyor...15 yaşımın romantik baharındaki gibi...Preety girls are everywehere...Think of me and I’ll be there...*****İNSANLARI YARGILAMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI...Burçin Alpacar’dan bir öykü ve bir not var sizlere...“Zamanın birinde bir kız varmış;İyi huylu, gözü pek bir kızcağız...Hayatı hep mutluluk sanırmış ve oyunlarında yalnızca mutluluğa, güzelliklere kucak açarmış...Vakit geçmiş, gel zaman, git zaman, büyümüş, hayata karışmış...İnsanlığın, ‘insan’ın gerçekleri ile tanışmış...Anlamış ki onun ‘hep mutluluk’ sandığı hayat aslında mutluluk olduğu kadar ‘mutsuzluk’muş...Aradan geçen onca yıl sonra, ‘Her hayrın bir şerri, her şerrin bir hayrı vardır güzel kızım’ diyerek olaylara dışarıdan bakmayı öğütleyen anneannesinin, tüm çocukluğu boyunca ona hayatın ana gizemini açıklamaya çalıştığını fark etmiş...Yaşam iki yüzlüymüş...Yazı-tura gibi, iyi-kötü, güzel-çirkin, mutluluk-mutsuzluk kol kolaymış ve tüm iyi niyetli insanlar da kötü niyetlilerle bir arada yaşarmış...Herkes ve her duygu bir arada, kol kola yürüyor ise; kim bilecek kimin iyi, kimin kötü olduğunu diye düşünmüş... İyilik ve kötülük kimin seçimi, kimin kararı olacak bu ve sıfatları kim, neye göre dağıtacak?..***Bizler başkaları hakkında veya başkalarının hayatlarında gerçekleşmiş olaylar hakkında yorum yaparken çok cömert davranırız...Hele ki bir de mağdur ile aramızda geçmişten gelen ego savaşı varsa, eyvahlar olsun!..Bire beş katar, kürsüye yapışır kalırız...Olay biter, durum biter, olayın asıl kahramanının olayla ilgisi biter ama konu bizde hiç bitmez...Söyleyeceklerimiz, anlatacaklarımız, yargılarımız, yargılamalarımız sürer gider...Hayatın su gibi olduğunu unuttuğumuz anlardır bu anlar...***Yağmur suyunun, göğün bulutlarından yerin derinliklerine inip, oradan içme suyu olarak bedenimize girdiğini ve tekrar vücudumuzdan göğe yükseldiğini hiç bilmezmiş gibi davranırız...Bu devinimden haberimiz yokmuş gibi başkalarını yererek yükselttiğimiz kendimizi, benliğimizi nefsani olarak doyurmanın hazzına varırız... Ta ki...Kürsüde konuştuğumuz konuyu izleyen Tanrı ‘sen bu konuda madem ki uzman olduğunu düşünüyorsun, sana bizzat deneyimle fırsatı vereyim ki daha da uzmanlaş’ deyip, aynı olay’ı bize hediye edene kadar... Kasti ve keyfi olmayan tutumlar karşısında daha hoş görülü olabileceğimiz, vicdanımızı geliştirerek makul vicdan seviyesine ulaşabileceğimiz özgür bir hayat dileği ile,Aşk olsun, aşk’la olsun”
Tayyip Erdoğan’ı yakından tanıyanlar, kendisine zamanında iyilik yapan kişiyi hiç unutmadığını çok vefalı olduğunu, kötülük yapanı da aklından zinhar çıkarmadığını söylerler...Zamanında kendisine iyilik yapanlara mutlaka iyilik yaptığını biliyorum Başbakan’ın...Zamanında hiç sevmediği bir davranışın mutlaka cevabını verdiğine de Arena Stadı’ndaki AKP il toplantısında bizzat tanık oldum...***Arena Stadı’nın açılış gününü, ilk ağızlardan çok dinledim...Bire bir biliyorum...Adnan Polat, Galatasaray’da sallantılı günler geçiriyordu...Başkan’ın camiadan kredisi tamamen tükenmişti...Adnan Sezgin’in gitmesi isteniyordu...Polat’ın istifası arzulanıyordu...Adnan Polat’ın o günlerdeki tek can simidi açılacak yeni stattı...Gazeteler ve televizyonlar ekipler halinde stada çağırılıyor, “Arena Stadı’nın muhteşem açılışından Adnan Polat’ın prim yaparak Galatasaray’daki günlerinin uzaması hesaplanıyordu...”***Her Başkan tabiatıyla, stadının açılışında Başbakan’ı da görmek ister...Kongre kazandırmasa da, siyasi bir güç verir Başbakan’ın yanında görünmesi..Adnan Polat da stadın açılışına “emeği çok geçen, tıkandığı yerde bizzat talimat vererek bürokrasiyi aşan, Başbakan’ın davete katılmasını çok arzu ediyordu...”Onun katılımıyla Başkan, prestij kaybettiğini düşünen Galatasaray camiasına, güç tazeleyerek mesaj vermek istiyordu...Başbakan’ın yakın çevresi o günlerde basketbol ödül törenlerinde ve statlarda boy gösteren “protesto” eylemlerine muhatap olmak istemiyordu...Eylemlerin yazılı ve görsel basında yer alma biçiminin, eylemin kendisinin hak ettiğinden çok daha fazla anlam içerdiğini düşünüyordu...Polat’tan istenmeyen bir olayın olmaması konusunda sözlü güvence alındı...***Ancak Adnan Polat, camiaya hakim değildi...Başbakan’a ya da oradaki herhangi bir yetkiliye protesto bir yana, kendisine yönelik bir protestoyu bile durduracak takati yoktu...Adnan Polat’ın yapması gereken “camiasına hakim olamayacağını” söyleyerek Başbakan’ın açılışa gelmemesini sağlamaktı...O noktada basireti bağlandı Adnan Polat’ın...Başbakan’ı stadın kapısında karşıladı...Yukarı çıktılar...TOKİ Başkanı uzun ve seyircinin protestosuna neden olacak şekilde konuştu...Protestolardan Başbakan da nasibini aldı...Adnan Polat yerin dibine girmişti...Çok sonraları bana anlatacağı gibi babası İbrahim Polat, Adnan Polat’a dönmüş; “oğlum stadın yapımı için çaba gösteren evine misafir gelmiş adamı nasıl yuhalatırsın burada” diye çok ağır konuşmuştu...***İbrahim Polat, Adnan Polat üzerinde çok etkili ve otoriter bir babaydı...Adnan Polat ekonomik konularda bile babasının sözünden kolay kolay dışarı çıkmazdı...Polat’ın kırılma anı işte o andı...Başbakan kendisine yapılan emrivakiye sinirlenmişti...Polat’ın, Başbakan’ı kapılara kadar uğurlaması, ertesi günü kış olimpiyatları için Erzurum’da Erdoğan’ın yanında soluğu alması, Başbakan’ı yumuşatmadı...Stadı kendileri yaptığı için, bu tavrı içine sindiremiyordu Başbakan...Ancak o günkü olayı bütün bir Galatasaray camiasına fatura etmedi...Şükrü Saracoğlu Stadı’nın çimlerinde, Fenerbahçeliler şampiyonluk kupasını Galatasaray’a vermek istemeyince, kendisini arayan hemşehrisi Abdurrahim Albayrak ve Fatih Terim’in isteğini haklı bulup, kupa törenini yapılmasını sağladı...***Kupa töreninin yapılmasına önayak oldu, Galatasaray’ın şampiyonluk kupasını ezeli rakibinin sahasının ortasında almasını sağladı...Fakat yine de, Arena’nın açılışında kendisine yapılan protestoyu hiç affetmiyordu... AKP İstanbul İl Kongresi’ni özellikle Arena’da topladı...Son yılların en büyük siyasi şovunun hedefi esasen CHP, MHP ve BDP değildi...Şovun esas mesajı, “Statlardaki üç beş yuhalamayı siyasi rüzgar sanmayın... İşte statlar işte AKP...” demekti...Bir mesajı daha vardı Başbakan’ın...Arena Stadı hala devletin stadıydı, herkes bunu böyle bilmeliydi...*****BAŞBAKAN’IN GAZETECİLERLE UĞRAŞIYOR GÖRÜNTÜSÜ SAKINCALI...Arkadaşlarım hakkında gazetelerde “berbat şeyler yazıldığında” onları rahatlatmanın ne kadar zor olduğunu bilirim...Kendimden bilirim...Birileri bir şey yazdı mı, haksız olduklarına inanıyorsam, içimden taşan öfke, dağları delecek boyutlara ulaşır...Onun için haklarında ağır eleştiriler yazılan arkadaşlarıma “Boşver takma onları” demenin anlamsızlığını bilirim...Sonuçta Başbakan da olsa, o da bir insan...Onun hakkında yazılan ve haksız olduğuna inandığı şeylere öfke duyması, sinirlenmesi, cevap vermeye kalkması olağan...İnsani bir empati, “göreviniz ne kadar yüksek olursa olsun duyduğumuz öfkenin azalmadığını” gösterir...***SHOW Haber’i yaptığım günlerde bütün Türkiye beni izlese de hakkımda iftiralar atan meslektaşlarıma ne kadar büyük öfke duyduğumu bir ben bilirim bir de Allah!..Gerçek şu ki, olayın peşini zinhar bırakmaz ekrandan gerçeği sonuna kadar anlatmaya ve cevap vermeye uğraşırdım...Ekrandan bunu yaparken, bir şeye dikkat ederdim...Karşımdakini küçültmemeye çaba gösterirdim...Onların attığı iftiraları deşifre eder, ancak onlara bir de yukarıdan çakmazdım...Elbette ben böyle yapıyorum diye Başbakan’ın da böyle yapması mevz-u bahis değil...Ancak Başbakan’ın gazetecilere yönelik “ağır” sözleri, onu haklı göstermediği gibi, “eşit”i olmayan gazetecileri de “çok zor durumda” bırakıyor...Başbakan iktidardır...Ve güçlüdür...Onun zamanında eşitlerine karşı söylediği sözleri, kendinden güçsüz olan gazetecilere söylemesi, eşitsiz durumu daha da eşitsiz hale getirir...Hiç cevap vermesin sussun otursun diye düşünmüyorum...Cevap versin, ancak haksız gördüğü durumları deşifre etsin ve muhatabına “ağır” sözlerden kaçınsın...Başbakan gazetecilerin de layıkıyla görev yapma durumunu düşünmek zorunda olan bir mevkiidedir çünkü...*****BEŞİKTAŞ BÜYÜK OLASILIK ARENA’DA OYNAYACAK!..Beşiktaş İnönü Stadı’yla ilgili son gelişmeler şöyle:“Stadın dış mimarisi değiştirilmeden yapılan son maket çalışmada seyirci kapasitesi 38 bin...Fakat Başbakan Tayyip Erdoğan, “Bu statta UEFA finali oynatmak istiyoruz...” dedi...UEFA finalinin oynanabilmesi için stat kapasitesinin asgari 42 bin kişi olması gerekiyor...Bu minimum kapasite...Kültür Bakanlığı ile Beşiktaşlı yöneticilerin stadın dış mimarisini bozmadan bu kapasiteyi bulabilmeleri için uğraşılacak...Buna karşın stada alışveriş merkezi, otel gibi ticari faaliyet merkezleri yapılmayacak...Stat münhasıran stat olarak kalacak...Zamanında bu satırların yazarının önerdiği gibi ismi Şeref Bey Stadı olacak muhtemelen...***Beşiktaş camiasında bir kesim, “Stat 42 bin kişi olacak da ne olacak?.. Beşiktaş’a şu andaki kapasite zaten yeterli...” diyor...Oysa böyle düşünenler çok yanılıyorlar...Beşiktaş Şeref Bey Stadı, bir defalığına yapılıyor...Bu stat 50 yıl sonra da Beşiktaş’ın, Beşiktaşlı’nın ve Türk futbolunun hizmetinde olacak...Futbolun büyüme katsayısının geometrik artışla olduğunu düşünürsek, gelecekte 42 bin kişilik stadın bile Beşiktaş’a yetmeyeceğini söyleyebiliriz...Kaldı ki, dünyanın en güzel yerine konuşlanmış İstanbul Boğazı’nın Marmara’ya açılan deltasında kurulmuş statta, UEFA finalinin oynanması, Beşiktaş’ın değil, Türkiye’nin gururu ve prestiji...Stadın 42 bin kapasiteye getirilebilecek şekilde inşa edilebilmesi bunun için de önemli...***Yeni stadın yapımının başlamasıyla, Beşiktaş’ın nerede maç yapacağı konusu da gündeme geldi geçtiğimiz hafta...Beşiktaş Başkanı Fikret Orman ve yöneticiler Ankara’da bir dizi görüşme yaptılar...Ortaya çıkan sonuç, Beşiktaş’ın İnönü Stadı yıkıldığında maçlarını büyük olasılıkla Arena Stadı’nda oynaması...Stat hala kamunun malı...Üstelik Galatasaray’ın Hoca’sı Fatih Terim, “Gönlünün Beşiktaş’ın maçlarını Arena’da oynanmasından yana olduğunu” söyledi...Gerek localardan, gerekse tribünlerden elde edilecek gelir Beşiktaş yönetimini Arena konusunda daha istekli kılıyor...***Taraftar ise Kasımpaşa Stadı’nda oynanmasını istiyor...15 bin kişilik statta rakip takımlara daha bir cehennem yaşatacağına, küçük statta daha fazla sinerji yaratıp kendileri olacaklarına inanıyorlar...Arena’da oynanmasına ise kesin olarak karşı çıkmıyorlar...Hakem hatalarında ya da sürpriz yenilgilerde taraftar öfkesini Arena Stadı’nın koltuklarından çıkarabilir...Bu handikapın çözülmesi için taraftarla, yönetimin işbirliği yapması zaruri...
On yıl önce Haziran 2002’de SHOW’dan ayrılışımı kaleme almıştım...Hayatın hüznünü anlatan bir yazıydı...Yazıyı yazmamın bir nedeni vardı;“SHOW’un sahibi Mehmet Emin Karamehmet o günlerle ilgili mahkemede tanık olarak ifade vermişti...”“Mahkemelerle pek ilgili değilim” demiştim, o günleri kendi yaşadıklarım açısından yazmıştım...Serdar Turgut kardeşim uzun zamandır köşesinde benim televizyonlara geri dönmemi istiyor...Bu yazımı da almış; “Reha’nın yazıda söyleyemedikleri söyleyebildiklerinden fazla... Ben televizyonlara geri döneceğini düşünüyorum” demiş...Dün internet siteleri “Star televizyonudan bana teklif geldiğini” söyleyerek, Serdar Turgut’un yazısıyla durumu birleştirip, geri dönüşün haberlerini yapmaya başladılar...Ne desem bilmiyorum...Dostlarımın beni yeniden televizyonda görmek istediklerinin farkındayım...Serdar başta olmak üzere birçok kişi bir tür “wishfull thinking” (Arzu ettiklerini düşünme) yapıyorlar...***Bir itirazım yok...Herkes herşeyi düşünebilir, isteyebilir...Benim hayattan beklentilerime gelince...Dostlar ve haber yapan arkadaşlar bilsinler ki, “Eğer bir gün televizyona dönersem, dönmem gereken şekilde dönerim...”Televizyon dünyasına 10 yıldır kırgın olduğum doğrudur...Ancak bu kırgınlığımı doğru okumak gerekir...Ben halkın beğenilerini hiçe sayan, halkı hiçe sayan, siyaset ve toplum mühendisliğiyle hayatı dizayn etmeye çalışan bir sistemin parçası olmayı reddettiğim için, televizyonlardan moda deyimle “bir televizyon darbesiyle” uzaklaştım...Kendime, çok huzurlu ve mutlu bir hayat kurmaya çalıştım...Artık hayatta bana ihtiyaç duyan ve o ihtiyacı öncelik sıralamamda en başa yerleştirmem gereken küçücük çocuklarım var...Onların babasız büyümelerini istemiyorum...Onların “hiçbir yere bağlı olmayan bağımsız televizyonculuk ve gazetecilik dışında hiçbir siyasi ve derin bağlantısı mevcut olmayan babalarının gün gelip yeniden televizyon darbelerinde yok edilmesini, siyasi coğrafyada linç edilmesini” görüp yaşamalarını istemiyorum...***Korkaklık mı bu?..Hayır değil...Yaşanmışlık ve hayatı tanımak bir nebze...Dostlar bilmeli ki, her halükarda bir gün dönersem, “yakışan şekilde dönerim...”Ortalıkta dolaşan haberlerdeki şekilde değil...*****GOETHE: “ÖLÜRSEM VE ÖBÜR TARAFTA BORUM ÖTERSE, İLK İŞİM SEVDİĞİM KADINI ELİNİZDEN ALMAK OLACAKTIR...”Bugüne kadar en önemli Alman edebiyatçısı olarak görülen Goethe için, “Aşka aşık bir yazar” ifadesini kullanıyor “Tarihin Silinmez Mürekkepli Aşkları” kitabında Mehmet İnanç Turan...Bir erkeğin, çaresizlikler içinde sevdiği kadını bir başka erkeğe terketmek zorunda kalmasının mektupları var o kitapta...1772 yılında avukatlık stajı yaparken, Charlotte Buff (Lotte) ile tanışır ve aşık olur Goethe...Aşık olduğu Lotte nişanlıdır...İşin ilginç tarafı kızın nişanlısının da o günlerde karşısına çıkan ve sıkı bir dost olduğu Bremenli genç avukat Kestner olduğunu öğrenir...Üçlü dostluk çerçevesinde ilişkilerini sürdürürler bir süre...Ancak her üçü de durumun farkındadır...Kasabada dedikodular başlamıştır...Aslında Goethe’nin deli gibi aşık olduğu Lotte, Kestner’e duygusal olarak daha yakındır...Goethe bu acıya dayanamaz...Wetzlar kasabasından ayrılmaya karar verir...Ulaşamadığı Lotte’ye olan aşkını kaçarak “kendi içinde öldürmek” ister...Düşündüğünü hayata geçirir ve diğer ikisine haber vermeden kasabadan ayrılır...Geriye iki not bırakır...Birisi dost olduğu diğer erkeğe, ötekisi ise deli gibi aşık olduğu kadına...Şöyle yazar kadına notunda:“Şu anda yalnızım...Gözyaşlarımı tutmanın bir anlamı yok...Sizleri mutlu bırakıyorum...”***Birkaç ay sonra, sevdiği kadını diğer adama bırakıp gitmenin “doğru olup olmadığını” sorgulamaya başlar Goethe...Ve rakibine o tarihi mektubu nisan 1773’te yazar:“Lotte’yi bırakıp gitmek... Bunu nasıl yapabildim hala şaşıyorum... Çünkü bakın siz de bir yürek taşıyorsunuz... Size biri gelse, ya da gelmiş olsa, ya da gelecek olsa her ne ise ve dese ki, Lotte’yi bırak da git... Ne yapardınız?.. Bu da soru değil mi?..Ben de bir yürek taşıyorum ve ben alıp başımı gittim...Siz buna ister büyüklük deyin, ister başka şey...Gittim...İyi mi ettim kötü mü bilmiyorum...Pek iyi bildiğim birşey var...O da Ulu Tanrı’nın duygudan yana soğuk oluşu...Böyle olmasa Lotte’yi size vermezdi...Ölürsem hele öbür tarafta biraz borum öterse, ilk işim onu sizin elinizden almak olacaktır...”***Goethe’yi okurken hayatın “aşkla başarı arasında zaman zaman çok garip bir çelişki” yarattığını görüyorum...Bir yazarı büyük bir edebiyatçı yapan; çokça söylendiği gibi çektiği aşkların, üzerinde yarattığı ve çözemediği duygusal girdaplar mıdır?..Goethe’nin aşk mektuplarını okurken, hayatının dramlarının dalgaları arasında gidip geliyorum...“Varlığımı oluşturan hücrelerin tümü ile sana bağlıyım Lotte...Anılarım zaman zaman yüreğimi dağlıyor...Buna dayanmak çok zor...Kendimi tutmak için nasıl zorluyorum bilemezsin...‘Benim olmadığını’ düşündükçe, bunu hangi yönden alırsam alayım, eriyorum bitiyorum...Sana olan sevgime nasıl bir biçim verirsem vereyim yine de böyle...Sana böyle açılmamı, çoktan içime atıp söyleyemediklerimi önüne sermemi bağışla...İçimden geçenleri, yalnız en yalnız saatlerimdeki düşüncelerimi sana söyleyebilseydim keşke...”*****SAFLIĞI, NAHİFLİĞİ VE YALINLIĞI BİR KADININ BEDENİNDE GÖREBİLMEK...“İzahı olmayan tuhaf bir cazibe aralarındaki” diyor filminin yönetmeni ve aynı zamanda kitabının yazarı David Foenkinos...Pazar gününü “hüznü ve draması sağlam” aşkın tuhaf cazibesini bir Fransız çarpıcılığıyla işleyen, Aşkın Renkleri filmiyle geçirdim...Bir kadın-bir erkek; aşkın en trajik şekliyle sonuçlanmasından sonra, kalbini yıllar sonra “aynı heyecanla başka bir aşka” açabilir mi?..Açarsa o tuhaf cazibenin kahramanı kim olur?..Fransız sinemasının son yıllardaki en büyük kadın yıldızlarından Audrey Tautou “her yıl bir filmde oynama” ilkesini bu filmin senaryosunu görünce bozuyor ve 2012’yi iki filmle geçiriyor...Oynadığı rol, kocasına deli gibi aşık olduğu sırada onu kaybeden ve kendini bütünüyle işine veren genç Natalie’nin öyküsü...***Hepimiz “büyük aşklar” ya da “büyük olduğunu sandığımız aşklar” yaşarız... “Büyük aşk yaşamak”, sürekli şırıngalanan bir yaşam ve tüketim idolüdür aynı zamanda...Büyük aşk yaşamaya o kadar şartlandırılırız ki; beynimizde şartlandırdığımız “büyük aşkları” yaşayıp, bitirdikten sonra ne yapacağımızı pek bilemeyiz...“Büyük aşkı” bir daha yaşamaya başladığımızda kendimize “izahatlar” ararız, suçluluk duygusundan kurtulmak için “geçmişteki aşkın, gerçek aşk olmadığını, bugünkünün aşk olduğunu” kendimize söyler dururuz...Bugünkü geçtikten sonra bu kez eskisinin daha değerli olduğunu söyleyip kendi kendimizi avutmaya çalışırız...Natalie kocası François’yı kaybettikten sonra, kendisine platonik ve hastalıklı bir aşk duyan patronunun, ilgisine karşılık vermeden sadece “iş merkezli” bir hayat kuruyor...Ta ki yıllar sonra bir gün, hiçbir cazibesi bulunmayan, yakışıklı bile sayılmayacak, ince ve duyarlı kişiliğine karşın, biraz odunumsu bir aura çizen Marcus isimli İsveçli adama “garip bir cazibe” hissedene kadar...Öykü yazarı ve filmin yönetmeni David Foenkinos bu ilişki için “izahı olmayan tuhaf bir cazibe” diyor...***Saflığı, nahifliği, yalınlığı bir kadının bedeninde ve ruhunda görmek istiyorsanız, “Aşkın Renkleri”ni mutlaka izleyin...Amelie’yle patlayan ancak benim Coco Chanel’i oynadığı Gabrielle Chanel karakterinde hayran olduğum Audrey Tautou’nun resmettiği “saf”lığa hayran olursunuz...Kişisel tarihim açısından söyleyecek olursam;Çocuklar bir Pazar keyfinde kendi dünyalarında oyunlar oynarken, film bana uzun zamandır ruhuma dokunmayan Parisien dünyalardan ılık bir esinti gibi geldi...Kalbim çarptı, ruhum yumuşadı, gözlerim buğulandı...Paris’i çok özlediğimi farkettim...Bedenim uyandı mı bilmiyorum, fakat uyanan bedenlerin verdiği ilham, bir Pazar öğleden sonrasını değerli kıldı...Mayıs 2012!..Audrey Tautou ve Aşkın Renkleri...Filmden sonra Aşkın Renkleri’nden mülhem, çocuklara rengarenk kıyafetler aldım...İlerde hatırladığımızda sevgiyle anacağımız bir Pazar...