Haberin Devamı
Yarın yaz başlıyor...
Derk kitaplarında Haziran’ın 21’ini işaretleseler de, yaz Haziran’ın bir’i demektir bizim için...
Geçen hafta sonu Ayşe Nazlı iki hafta içinde okulunun bitmekte olduğunu müjdeledi...
Haziran...
Son haftalar, artık boş geçen son dersler, hocalarla gırgır yapılan son muhabbetler...
Önünüz yazdır ve koskoca bir tatil önünüzdedir...
Güneş pırıl pırıl teninizi ısıtır...
Tatil huzur demektir...
Bol bol oyun, saatlerce süren deniz, kumsalda güneş, tiril tiril geceler, bitmek bilmez umuttur...
“Yaz”ı bu kadar özlemek, kışların “kara” geçmesine mi delalet bilmiyorum, fakat son yıllarda “yaz”ı inanılmaz derecede özlüyorum...
Sanki güneş, üzerimizdeki bütün mutsuzlukları silecek...
Sanki günler uzadıkça karanlıklar eksilecek...
Sanki güneş ışınları çoğaldıkça, yerdeki umutsuzluklar bitecek...
Umut işte...
Yaz geldi...
Bizler büyüdük...
Çocuklarımıza yaz umutlarını aşılama misyonuna geçtik...
Umutları aşılamak ne kadar zor olsa da, umudu çocuklara aktarmak zaruri...
Onlar o yazların umuduyla geleceğe yelken açacaklar...
Onlar yazların heyecanıyla bir gelecek oluşturacaklar...
Onların geleceği için yazları umutlu kılmak bizlerin görevi...
Aşık olurduk yazları...
Kalbimiz çarpardı...
Bedenimiz kıpırdardı...
Yaz için benim favori gençlik şarkım hep Seasons In The Sun (Güneşteki Mevsimler) olmuştu...
Goodbye to you my trusted friend
Elveda sana güvenilir dostum
We’ve known each other since we were nine or ten
9-10 yaşımızdan beri tanırız birbirimizi
Together we’ve climbed hills and trees
Birlikte tırmandık ağaçlara, tepelere
Learned of love and ABC’s
Aşkı ve alfabeyi öğrendik birlikte
Skinned our hearts and skinned our knees
Kalplerimizi ve dizlerimizi yaraladık
Goodbye my friend it’s hard to die
Elveda dostum ölmek çok zor
When all the birds are singing in the sky
Gökyüzünde tüm bu kuşlar şarkı söylerken
Now that spring is in the air
Havada bahar varken
Pretty girls are everywhere
Her yerde güzel kızlar gezerken
Think of me and I’ll be there
Beni düşün ki orada olayım
We had joy, we had fun
Neşelendik, eğlendik
We had seasons in the sun
Güneşli mevsimler geçirdik
But the hills that we climbed
Ama tırmandığımız tepeler
Were just seasons out of time
Zamanı biten mevsimlerdi
Goodbye Papa please pray for me
Elveda Baba, lütfen bana dua et
I was the black sheep of the family
Kara koyunuydum ailenin
You tried to teach me right wrong
Bana doğruyu öğretmek için çok çalıştın
Too much wine and too much song
Fazla şarap ve çok fazla şarkı
Wonder how I got along
Nasıl geçindiğimizi merak ediyorum
Goodbye Papa it’s hard to die
Elveda Baba, ölmek çok zor
When all the birds are singing in the sky
Gökyüzünde tüm kuşlar şarkı söylerken
Terry Jacks 1974 yılının bahar aylarında çıkarmıştı bu parçayı...
Türkiye’ye gelişi, bizim kalplerimize girişi Mayıs ayını bulmuştu...
Bir ölüm şarkısıydı aslında Terry Jacks’in söylediği Seasons In The Sun...
Fakat güneşli günlerde çıkışının anı, parçanın içindeki güneşi, baharı ve yazı çağrıştıran sözcükler, parça eşliğinde yaz günlerinde ettiğimiz danslar bana hep Seasons In The Sun’u bir yaz parçası olarak algılattı...
Onbeş yaşımın ilk gençlik fırtınalarından, elli iki elli üç yaşımın romantik atmosferine...
Bir insan, hayatın kıpırtısında, kalbinin çarpıntısında hiç mi değişmez?..
Ruh bu kadar mı aynı kalır?..
Bedeni bile hala aynı mı sanır?..
Canım fena halde slow bir dans çekiyor...
15 yaşımın romantik baharındaki gibi...
Preety girls are everywehere...
Think of me and I’ll be there...
İNSANLARI YARGILAMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI...
Burçin Alpacar’dan bir öykü ve bir not var sizlere...
“Zamanın birinde bir kız varmış;
İyi huylu, gözü pek bir kızcağız...
Hayatı hep mutluluk sanırmış ve oyunlarında yalnızca mutluluğa, güzelliklere kucak açarmış...
Vakit geçmiş, gel zaman, git zaman, büyümüş, hayata karışmış...
İnsanlığın, ‘insan’ın gerçekleri ile tanışmış...
Anlamış ki onun ‘hep mutluluk’ sandığı hayat aslında mutluluk olduğu kadar ‘mutsuzluk’muş...
Aradan geçen onca yıl sonra, ‘Her hayrın bir şerri, her şerrin bir hayrı vardır güzel kızım’ diyerek olaylara dışarıdan bakmayı öğütleyen anneannesinin, tüm çocukluğu boyunca ona hayatın ana gizemini açıklamaya çalıştığını fark etmiş...
Yaşam iki yüzlüymüş...
Yazı-tura gibi, iyi-kötü, güzel-çirkin, mutluluk-mutsuzluk kol kolaymış ve tüm iyi niyetli insanlar da kötü niyetlilerle bir arada yaşarmış...
Herkes ve her duygu bir arada, kol kola yürüyor ise; kim bilecek kimin iyi, kimin kötü olduğunu diye düşünmüş... İyilik ve kötülük kimin seçimi, kimin kararı olacak bu ve sıfatları kim, neye göre dağıtacak?..
Bizler başkaları hakkında veya başkalarının hayatlarında gerçekleşmiş olaylar hakkında yorum yaparken çok cömert davranırız...
Hele ki bir de mağdur ile aramızda geçmişten gelen ego savaşı varsa, eyvahlar olsun!..
Bire beş katar, kürsüye yapışır kalırız...
Olay biter, durum biter, olayın asıl kahramanının olayla ilgisi biter ama konu bizde hiç bitmez...
Söyleyeceklerimiz, anlatacaklarımız, yargılarımız, yargılamalarımız sürer gider...
Hayatın su gibi olduğunu unuttuğumuz anlardır bu anlar...
Yağmur suyunun, göğün bulutlarından yerin derinliklerine inip, oradan içme suyu olarak bedenimize girdiğini ve tekrar vücudumuzdan göğe yükseldiğini hiç bilmezmiş gibi davranırız...
Bu devinimden haberimiz yokmuş gibi başkalarını yererek yükselttiğimiz kendimizi, benliğimizi nefsani olarak doyurmanın hazzına varırız...
Ta ki...
Kürsüde konuştuğumuz konuyu izleyen Tanrı ‘sen bu konuda madem ki uzman olduğunu düşünüyorsun, sana bizzat deneyimle fırsatı vereyim ki daha da uzmanlaş’ deyip, aynı olay’ı bize hediye edene kadar...
Kasti ve keyfi olmayan tutumlar karşısında daha hoş görülü olabileceğimiz, vicdanımızı geliştirerek makul vicdan seviyesine ulaşabileceğimiz özgür bir hayat dileği ile,
Aşk olsun, aşk’la olsun”

