On dört yıldır eşiyle yaşayan güzel Simin, kocası Nader’e, kızları Termeh’i alarak İran’ı terk etmek istediğini söyler...Ancak kocasının babası Alzheimer hastasıdır ve babasını yaşlı halinde yalnız başına İran’da kaderine bırakmak istemeyen Nader, karısının bu isteğine karşı çıkar...Eşi, kendisine karşı çıkan Nader’den ayrılır...Kızı Termeh babasıyla yaşamaya devam eder ve annesinin bir gün eve dönmesini dört gözle bekler...Koca, eve çalışmak için aldığı kadının çocuğunu düşürüp kendisini suçlamasıyla, feci olaylar zincirinin içine düşer...İftiranın kol gezdiği, kızının can günvenliğinin tehlikeye düştüğü bir cehennem azabına girmiştir artık baba... ***“Bir Ayrılık” adlı İran filminin yönetmeni Asgar Farhadi bu yıl en iyi Yabancı Film Oscar’ını aldığında Oscar ödülüyle ilgili önyargılarıma yenik düşmüştüm:“Amerikalılar, İran’daki rejimle sorunları olduğundan, hükümet tarafından rağbet edilmeyen bu filme özellikle Oscar’ı verdiler...” diye düşünmüştüm...“Ayrılıkla ilgili bir temada, İranlı bir yönetmen bugüne kadar işlenmemiş neyi farklı işlemiş olabilir ki?..” diye burun kıvırmıştım...Böyle düşündüğüm için kendi kendime kızdım bir kez daha!..Bu kadar muhteşem bir tema, böylesine güçlü ve ayakları yere sağlam basan bir senaryo, bu kadar doğal bir oyuncu performansı ve böylesine muhteşem bir finali uzun zamandır izlememiştim...***Son yıllarda yaşanan “baba” dramları, Hollywood’dan başlayarak dünya sinemasını etkisi altına aldı...George Clooney’in oynadığı “Sülale” filmi Los Angeles’lı bir babanın yaşadığı ağır dramı, ağır bir sinema diliyle anlatıyordu...Sülale filmi de Oscar adayıydı bu yılki törenlerde...“Bir Ayrılık” filmi de aynı törende yabancı Oscar’ına adaydı...Kusura bakmasın, George Clooney’in muhteşem oyunculuğuna, Los Angeles’ın harikulade doğa görüntülerine karşın, İran’ın “gündelik sıradan görüntülerinin yer aldığı” benzer temadaki filmi fark attı George Clooney’in Sülale filmine...***Erkeğin ailesine, babanın kızına ve nihayet oğulun babasına karşı gösterdiği inanılmaz sevgi ve sorumluluğun bu kadar yalın, abartısız ve gözlere sokmayan sıradan bir doğallıkla sunulması, yönetmenin ve İran sinemasının müthiş bir başarısı...Bir sinema dili bu kadar akıcı kullanılabilir ancak...Hayat bana, son zamanlarda hiç tahmin etmeyeceğim coğrafyalardan, hiç beklemediğim performansların çıkabildiğini gösteriyor... Anlıyorum ki gönül gözüm, bu coğrafyalara ve bu coğrafyalardan çıkan yapıtlara bugüne kadar biraz kapalı kalmış...Olayın başka bir açıklaması yok...“Bir Ayrılık” filmini seyrettikten sonra, Oscar’ın sadece rejim aleyhtarı filmlere gideceği yolundaki önyargım bir daha sarsıldı bu birinci sonuç...Film yabancı Oscar’ını her şeyiyle hak ediyor...***Asgar Farhadi’yi bir yönetmen olarak izledikten ve oyuncuların doğal, abartısız ve yalın performanslarını gördükten sonra, “Bu bölgede iyi ne çıkarsa o Türkiye’den çıkar” duygum yerle bir oldu...İran sineması çıkarttığı bu filmle, sinema müktesebatının çok güçlü olduğunu gösterdi...Bu da ikinci ders...Üçüncüsü de şu olsa gerek...Bir baba ve bir erkek olarak yaşadığım şeylerin, dünyada tek ve benzersiz olduğuna inanmak gibi “garip” bir duruma düştüğümü fark etmek benim için çok yıkıcı oldu...Yanıbaşımdaki coğrafya İran’da, bu denli benzer hayatların yaşandığını görüp, onların senaryolaştırılıp, filmleştiğini fark etmek, “kendini ve yaşadıklarını çok da fazla önemsememek gerektiğini” gösteriyor insana...Bravo sana Asgar Farhadi... KAHVE, KALP KRİZİ VE AŞK...Amerikan Kanser Enstitüsü’nün dört yüz bin kişi üzerinde yaptığı araştırmanın sonuçları açıklandı...Günde 3 fincan filtreli kahve içenlerde ölüm riski yüzde 10 düşüyor...Günde 5-6 fincan kahve içenlerde ise bu oran yüzde 15’e kadar çıkıyor...Türk kahvesi kolestrolü yükselttiğinden, ölüm riskini düşüren kahveler kategorisine girmiyor...***Çocukken ‘kahve çarpıntı yapar, kalp yapar’ derlerdi...Fazla kahve içersem kalp krizinden öleceğimi düşünürdüm...Kalp krizi ve çarpıntıyla kahve arasındaki bağa ne oldu bilmiyorum fakat, ben espresso içmekten hiç vazgeçmedim...Günde kaç fincan espresso içtiğimin hesabını bile bilmiyorum...Kahvenin “şeker yemeyi azaltan” bir etkisi var...Şekerin ise vücudun içinde bir süre sonra kanser riskini artırdığı artık hemen hemen ispatlandı...Eskiden ne kadar kahve içersem içeyim kalp sorunu yaşayacağıma inanmazdım...Çünkü bol bol aşık olurdum...Ve aşık olan insanların, aşkın en zirve noktasında, kalp krizi geçirme risklerinin olmadığına inanırdım...***Şimdi kızlarıma ve oğluma duyduğum aşk, beni bunca kahveden sonra kalp krizinden korur mu doğrusu bilmiyorum...Onların aşkına ve Tanrı’ya sığındım...Yapacak başka bir şeyim yok... BURÇLARA GÖRE DÖRT ANA TİP İNSAN... “Toplam 12 burç, Ateş, Toprak, Hava ve Su olarak sıralanır...ATEŞ Grubu: Koç, Aslan ve Yay’dır...HAVA Grubu: Terazi, Kova ve İkizler‘dir...SU Grubu: Akrep, Yengeç ve Balık’tır...TOPRAK Grubu: Oğlak, Boğa ve Başak’tır...***Yapıları birbirine uyanların arasında sempati yani yakınlık, yapıları birbirine ters düşenler arasında antipati yani soğukluk vardır...ATEŞ ve HAVA grubundakiler birbirlerine karşı yakınlık duyarlar...SU ve TOPRAK grubundakiler da yine birbirlerine karşı aynı yakınlığı hissederler...ATEŞ grubundaki insanlarda;Kendini beğenme, kendini çevresindekilerden üstün görme, inatçılık gibi temel vasıflar ağır basar...Mutlaka çevresindekilere hakim olmak, onları yönetmek isterler...Gösterişli zevkli ve şaşaalı bir hayata yöneliktirler...***HAVA grubundaki insanların;Temel vasfı hareketliliktir... İkinci vasıfları bağımsızlık, hürriyet aşığı olmalarıdır...Kimsenin boyunduruğu altına girmek istemezler...Serbest ve kendi başlarına hayatlarını sürdrümek isterler...Hiç değilse yaptıkları işlerde bütün mesuliyeti kendi sırtlarına alıp, diledikleri gibi o işi idare etmek isterler...İkinci büyük özellikleri de hak ve adalete çok düşkün olmalarıdır...İcabında kendi aleyhlerine de olsa hakkı, hakikati söylemekten çekinmezler...***SU grubunun insanları;Suyun en bariz özelliği nedir...Bulunduğu kabın şeklini alması...Bu grubun insanları bulundukları ortama hemen uyum sağlayıverirler...Ancak bununla beraber çok duygusaldırlar...Hemen sevinebilir veya kırılabilir tiplerdir...Sezileri çok kuvvetli olur...Yeme-içmeye oldukça değer verirler...Para harcama hususunda ise cimri değillerdir, fakat hesaplarını iyi bilirler... Planlı programlı bir yaşamı severler...***TOPRAK grubu insanları;Çoğunlukla mütevazıdırlar ve paraya ve maddeye aşırı düşkündürler...O mütevazı insanların, bu derece maddeye bağlı olacaklarını hiç sanmaz insan...Fakat ne olursa olsun madde onlar için en önemlisidir...Yeniliklere adapte olmaları ise hayli güçtür...Yeni fikirlere en geç uyum sağlayabilenler bu gruptan çıkarlar...Hatta toprak gibi katı ve sert tiplerdir...***Ateş, Hava, Su, Toprak dediğimiz şeyler, belirli kozmik ışın gruplarıdır...Asıl Hava‘dır...Hava’dan Ateş ve Su, Su’dan da Toprak meydana gelmiştir... Örnek vermek gerekirse;Ateş’in hayatı Hava’ya bağlıdır...Hava kesildi mi Ateş sönmeye mahkumdur...Su’yun terkibi yine Hava’dır...Toprak ise Su’dan oluşmuştur...En güçlü burçlar bu yüzden Hava grubu burçları, Kova, Terazi ve İkizler’dir...”(Ahmet Hulusi’nin Evrensel Sırlar kitabından...)
Daha dün eski Haber Müdürüm A Haber Müdürü Yüksel Altıntaş Yunanistan’daki iflasın anlamını içeren bir haber için benden geniş bir analiz istiyordu...“Nereye derseniz oraya araç göndereyim abi” diyordu...Madem istedi anlatayım;Yunanistan’daki tükenişin, bitişin ve iflasın ana nedeni, “insanlar arasında hiçbir şart altında sinerji yaratmasını bilmeyen, insanlar, sınıflar, gruplar ve coğrafyalar arasında sürekli bir ego savaşına dönüşen çatışma kültürüdür...”‘Nerden çıktı şimdi bu’ diyorsunuz içinizden...Yunanistan’ı iyi bilenler, Akdeniz’in doğu yakasındaki kültürün, insanlar, sınıflar, partiler, bölgeler ve kulüpler arasında sürekli bir çatışmadan ibardet olduğunu görürler...***Diyalektiğe inananlar çatışmanın toplumları geliştirici özellikler taşıdığını söylerler...Tez-antitez-sentez üçlemesinin ardına sığınırlar...Oysa senteze ulaşmayan çatışmalar, Yunanistan örneğinde görüldüğü gibi, topluma sadece olumsuz enerji yayarak bir tür biteviye, monoton ve yaratıcılıktan uzak bir çekişmenin parçası oluveriyorlar...PASOK ve Nea Demokratia (Yeni Demokrasi) partileri arasında, birbirlerini gırtlaklamak ve devri sabık yaratmaya çalışmak dışında (Katharsis süreci, Yüce Divan’da yargılama prosesi) kırk yıla yakın bir süredir başka hiçbir süreç çalışmadı...Herkes her şeyle kavgalıdır Yunanistan’da... Yeni Demokrasi PASOK’la, Panathinaikos Olimpiakos’la, Selanik Atina’yla, öğrenciler polisle, sendikalar hükümetle, Atinalı Kıbrıslı’yla, Makedonyalı Giritli’yle, şehirli köylüyle nihayet Yunanlı Yunanlı’yla hiç bitmemecesine çatışır...Bu çatışma İonya yarımadasının halihazırdaki halkının ana kültürüdür...Amaç çözüm değildir...Amaç çatışmanın bizatihi kendisidir... ***Bir sentezi amaçlamaz...Antagonistik bir çatışmayı hedefler...Bir kombinasyonun estetiğini içinde taşımaz...Bir kavganın siyah-beyaz’ından kendine renk yaratmaya uğraşır...Yunanlı’nın bu özelliği, on milyonluk ülkeyi, on milyonluk bir kavga eksenin içine oturtur...Yunanlılar çalışmadıklarından, siesta yaptıklarından, tembel olduklarından iflas ediyorlar teorisi, kulağa hoş gelen ancak siyasi ve felsefi olarak boş bir teoridir aslında...Yunanistan “Çatışmanın her daim gelişme sağlamadığını, diyalektiğin ‘müzmin kavgalarda iflas ettiğini’ gösteren tarihsel bir örnektir...”Toplumsal çatışmanın enerjisi, eğer bir süre sonra kütlesel sinerjiye dönüşemiyorsa, orada bir uyanıştan değil, bir tükenişten ve bir bitişten söz edilebilir ancak...Yunanistan bunu anlatan bir örnektir...***Türkiye’de uzun yıllar “öteki kalmış bir kültür ve sınıfsal temsil” on yıldır iktidardır...Altta kalmış olmanın verdiği olağanüstü enerjinin, son yıllarda Türkiye’yi hizmetin ve ekonominin doruklarına çıkardığı bir gerçektir... Bu zirvenin idamesi ise, ancak Yunanistan’dakinin aksine “topluma bezginlik veren kronik çatışmaların, antagonistik kavgaların” sona ermesi, sınıflar ve kültürler arası sinerjinin sağlanmasıyla mümkündür...AKP, sağladığı ekonomik başarıları, toplumsal, siyasal ve sosyal alanlarda devam ettirebilmek için, hızla Yunanistan örneğinden uzaklaşmak zorundadır...Fenerbahçe-Galatasaray çatışması bile Olimpiakos-Panathinaikos çatışmasına benzemeye başladı...Türkiye’deki göstericilerle polis arasındaki çatışmaların Yunanistan’a benzemesi, beni geçmişte bir parça mutlandırırdı...“Türkiye de demokratikleşiyor evhamına sürüklerdi...”Oysa bu şizofrenik bir evhamdır...Gerçek olan “Yunanistan’daki gibi bölünmüşlük kültürünün” Türkiye’de galebe çalmaya başlamasıdır...Türkiye, Yunan örneğini iyi etüt ederek Yunanistan’dan bir an önce uzaklaşmalıdır...İflastan kurtulmalıdır!..*****MAHKUMLAR EŞLERİ VE ÇOCUKLARIYLA BİRLİKTE OLABİLECEK...Eğer son yıllarda futbol kulübü yöneticisi, gazeteci, general gibi toplumsal katmanlardan tutuklu sayısı artmışsa, bunun bütün olumsuzlukların ötesinde “hayırlara vesile olacak” bazı gelişmelere neden olması gerekirdi...Tutuklanan gazetecilerin cezaevlerindeki durumla ilgili yazdıklarına bir süre öncesine kadar, bir kesim şöyle eleştiri getiriyordu:“Gazeteciler tutuklanmadan önce, cezaevlerinin şartları ve durumu daha mı iyiydi de şimdi bunları söylüyorsunuz?.. Bazı gazeteciler tutuklanınca mı bunları söylemek aklınıza geldi?..”Soru buydu ve ilk bakışta mantıklı görünüyordu...***Oysa cevap zaten bu sorunun kendisinde gizliydi...Gazetecilerin, generallerin, futbol kulübü yöneticilerinin cezaevlerine düşmeleri aklı başında kimsenin isteyeceği bir şey değil elbette...Fakat onların cezaevine düşmelerinin, bütün olumsuzluklarının yanına bir olumlu sonuç eklenebilirdi böylece...Cezaevlerinde on binlerce tutuklu ve hükümlü için “şartlar iyileştirelebilir, yazılanlardan çizilenlerden söylenenlerden cezaevleri toplumsal mercek altına girebilirdi...”Nitekim bu yönde bazı işaretler gelmeye başladı...Yeni yargı paketinde mahkumların ayda veya iki ayda bir eşleri ve çocuklarıyla bir arada olabilecekleri aile odalarının oluşturulması uygulaması getiriliyor...İyi bir düşünce, ancak yeterli değil...***Özellikle tutuklu ve mahkumların çocuklarıyla ilişkileri daha sık ve yakın bir ilişki düzeninde olmalı...Duygusal nedenlerle değil...Bizden sonra gelecek kuşağın, bugünkü hayatın olumsuzluklarından asgari düzeyde etkilenmesi için...O çocukların hayatı tutuklu kalmamalı...Anneleri veya babaları zaten tutuklu veya hükümlü...Çocuklar ailelerinin hükmünden, hüküm giyip ceza çekmemeli...Suçun ve cezanın şahsiliği ilkesi vardır hukukta çünkü...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜİNSANDAKİ BEŞ DUYU ŞARTLANMASI...“İnsandaki beş duyu şartlanması, ancak maddenin ortaya çıkardığı ses dalgalanmalarını kulağınla algılayıp değerlendirebileceğin, zannını ortaya koyar...İnsan meselelere daima beş duyu şartlanmasıyla baktığından, bundan başka bir şekil olabileceğini düşünemez...Halbuki kendini bu şartlanmalardan kurtarmış olarak meseleye baktığında, işitme denilen meselenin ses olmadan da, idrak merkezine ulaşan bir mesaj olarak ortaya çıkabileceğini fark edebilirsin...İlham dediğimiz şey budur...***Güneş sisteminin düzenli bir şekilde bir noktadan diğer bir noktaya doğru akışına dikkat edelim...Suyun buhar oluşuna...Yağmur, kar, dolu oluşuna...Tekrar maddeye dönüşüne bakalım...Tohumun bir bitki, ağaç, çiçek, meyve ve tekrar tohum haline gelişine bakalım...Görülür ki makrokozmozdan mikrozmoza kadar tam bir düzen mevcuttur...Buna dileyen ‘tabiat kanunu’ desin, dileyen ‘ilahi kanun’, ne isim verilirse verilsin, ortada mutlak kesin olan şey, bir düzenin ve sistemin varlığıdır...Evrende mutlak bir düzen hakimse, mutlak aklın eseri olarak bundan çıkan sonuç her şeyin yerli yerinde olduğudur...”***HER YENİ FİKRİ ORTAYA ATAN KİŞİ...“Her yeni fikri ortaya atan kişi, eski fikirler üzerine menfaat binalarını kurmuş kişiler tarafından karalanmaya ve hatta yok edilmeye mahkumdur...Gerçek şahsiyetlerini bulamamış kimseler, çevrelerindeki kalabalıklarla kendilerini ayakta tutmaya çalışırlar...Kalabalıkların azaldığını görenler ise eksilmeye başlayan menfaatleri, dolayısıyla o kalabalıkların azalmasına sebep olan kişilerle savaşa girerler ve onları ortadan kaldırmak için akla hayale gelmedik dolaplar çevirerek kendilerini ayakta tutmaya çaba sarf ederler...” (Ahmet Hulusi’nin Evrensel Sırlar kitabından...)
Bu hafta yeni başkanını ve yönetimini seçiyor Fenerbahçe...Bugün bu tarihi kulüpte herkes Aziz Yıldırım’ın yanında saf tutmayı kendisi için gerekli görüyor...Sonuçta Aziz Yıldırım tutukludur...Aziz Yıldırım tutukluyken, Fenerbahçe’de hiçbir başkan adayının ona karşı seçim kampanyası yapması mümkün değil...“Etik” olarak kimseyi arkasında bulamaz...Onun için Fenerbahçe’de geçmiş günlerin en azılı Aziz Yıldırım düşmanlarının bile, Aziz Yıldırım’a oy atmak için 19 Mayıs’ta kongreye geleceğini haber alıyorum...***Bugünkü kupa finalinde Bursa karşısında sonuç ne olursa olsun, kongre rüzgarları etkilenmeyecek bu durumdan...Allahı var...Tutuklu olduğu süreçte, kendini ve Fenerbahçe’nin pozisyonunu iyi yönetti Aziz Yıldırım...Kulüple kendisi arasında bir çizginin oluşturulmasına müsaade etmedi...İkisi arasında çizilmesi düşünülen her atağı karşıladı...Aziz Yıldırım bunu yaparken, son yönetim kuruluyla her konuda işbirliği içindeydi ve onları tutuklu haliyle mükemmel bir şekilde yönetmekteydi... Yönetimden hemen hiç fire vermedi Fenerbahçe...Bunun için, hemen aynı yönetimle, bu haftaki seçimlere girmek istiyor Aziz Yıldırım...“Bir mücadelenin sembolü olarak görüyor son yönetim kurulunu Aziz Yıldırım...”Vazgeçmek istemiyor...***Bir ara Ferit Şahenk’in Fenerbahçe Başkanlığı için adı ciddi olarak ortaya atıldı...Ferit Şahenk çok iyi bir Fenerbahçeli...Fenerbahçe Başkanlığı’nı istememesi sözkonusu değil...Ancak başkanlık için mücadeleye girecek bir yapısı yok...Genel talep vaki olursa “hayır” demiyor...Seçimlere gidilirken bir başka önemli isim Ali Koç...Ali Koç bu süreçte yönetimde Aziz Yıldırım’ın yanıbaşında olan isimlerden biriydi...Aldığım haberlere göre Koç ailesi Ali Koç’un “son güne kadar görevini hakkıyla yapmasını sonra da görevi bırakmasını yeni yönetimde görev almamasını” istiyor...Aziz Yıldırım Ali Koç’u bırakmak istemiyor...Aile ise “Fenerbahçe’nin yeni yönetiminde kesinlikle yer almamasını istiyor Ali Koç’un...”Zor bir karar olacak Ali Koç’un kararı...Abdullah Kiğılı’nın sağlık nedenleriyle görev almaması mümkün...***Tabloya bir bütün olarak baktığımızda Aziz Yıldırım’ın şu anda tek aday olduğu görülüyor...Kongrede hiçbir sürprizin yaşanması mümkün görünmüyor...Ancak işte bu tablonun bizzat kendisi dikkate şayandır...Bugün Fenerbahçe’de Aziz Yıldırım’a karşı çıkılacak hiçbir nokta yok...Tutuklu olduğu için, etik olarak kimse karşısına çıkamaz...Taraftarın müthiş desteğini arkasına aldığı için, kimse bu ortamda “intihar anlamına gelecek” bir riske atılmaz...Bizce Aziz Yıldırım’ın dikkat etmesi gereken nokta buradadır...Eğer müzmin rakipleriniz bile sinmiş ve sizi destekliyor görünüyorlarsa, “Çok güçlü olduğunuza” zinhar inanmamalısınız...Size açıktan karşı çıkanların ortalıkta görünmesi her daim yararınızadır...Onları kontrol etmekte daha rahat olursunuz... Ancak rakiplerin hiçbiri ortalıkta görünmüyorsa, Fenerbahçe’de “doğa dışı bir denge oluşuyor” demektir...Muhtemelen rakipler dip fokurdamanın bir taraflarındadırlar...Böyle anlar demokrasilerde en fazla dikkat edilmesi gereken zamanlardır...*****İNTİKAM LİSTESİ...Alan Campbell işinde terfi bekleyen iyi niyetli yaşam karşısında çok güçlü olamayan bir profesyoneldir... Terfi almayı beklediği gün, projesini çalan bir fırsatçının terfiyi aldığını öğrenir...Birkaç gün önce aldığı borçları ödeyemediğinden tefeci görüntüsündeki mafyanın tuzağına düşmüş ve yediği yumruklardan gözü morartılmıştır...Yıkılmış bir halde işinden evine doğru yol alırken, cep telefonundan defalarca karısını arar...Ancak karısı evde bir yabancıyla birliktedir ve sevişmek üzeredirler...Kadın ilginç bir şekilde çalan telefonu açmayı reddetmektedir...***Sonunda adam evine gider ve karısıyla en yakın arkadaşı dediği kişiyi beraber görür...Yıkılmıştır ve kendini bir bara atar...Arka arkaya viskileri atarken, barda oturan bir adamla konuşmaya başlar...Adam “kendisinin profesyonel katil” olduğunu ve onun zayıf olduğu için bütün bunların başına geldiğini söyler...Elinde olsa kimleri öldürmek isteyeceğini sorar ve bir liste yapmasını ister...Listeyi beşinciden birinciye doğru yazmasını ister...Sarhoş ve yıkılmış durumdaki adam, bir peçetenin üzerine beşinciden birinciye doğru kimlerin öldürülmesini istediğini yazmasını ister...“Sana profesyonel bir tetikçi olduğumu ispatlayacağım” der...İşinde ve evinde hayal kırıklığı yaşayan adam, sarhoş bir halde tuvalete gider ve çıktığında ne peçeteyi ne de adamı bulur...Adam gitmiştir...Geceyi arabasının içinde sefil bir halde uyuklayarak geçirir...Sabah işe gittiğinde peçetede beşinci olarak yazdığı patronunun öldürüldüğünü öğrenir...***İnanılmaz keyifli ve öğretici bir film “İntikam Listesi...”2011 yapımı film bugünlerde Digitürk film kanallarında gösteriliyor...İbret alacağınız repliklerin olduğu filmi keyif alarak da izleyeceksiniz...*****KENDİNİ BİLEN KİŞİ...Kendini bilen kişi, ne yazı kış yapmaya çalışır...Ne de kışı yaz haline getirmeye...Bunun yerine her birinden ayrı ayrı zevk almaya çalışır...Bunun gibi, kendini bilen kişi başkalarına göre üzüntü verici olan her hadiseden zevk almaya çalışır...(Zevk alamayacağı olaylarda ibret vardır...RM)Sevindirici olandan da elbette...Halbuki, çevrelerinde egemen olmak isteyen kişiler, bu tabii seyirleri, kendi yücelikleri için basamak yaparlar ve kişinin karşılaştığı halleri bir ceza ve mükafat diye nitelendirerek karşılarındakileri bu yolla şartlandırırlar...Onları bu şekilde arzuları ve çıkarları doğrultusunda sürüklemeye çalışırlar...***Kendini bilen ve gerçeğe vakıf olan kişi, her türlü olayı, sağ ayağının sol ayağının takip etmesi kadar doğal bir seyir içinde algılar...Kendisini hiçbir olayın kaydı altına sokmayarak hayatını sürdürür... Bu durumda o kişi için ne imtihan diye bir şey kalır...Ne ceza ne mükafat...Artık o hadiselerin ve şartlanmaların üstündeki “özbenliğine” yönelmiş biridir...***İnsan toplumsal şartlanmalardan kendini kurtarabildiği anda, iyi-kötü, güzel-çirkin veya doğru-yanlış zıtların çatışmalarından da kendini kurtarır ve bu kayıtların üzerinde yaşamaya başlar...Böylelikle kendisini üzecek, azaplandıracak, olayların üzerinde bir hayat sürer...Bu yaşayış içinde varlığının müstakil bir birim olmayıp, tümel aklın oradaki bir aksettiricisi olduğunu da fark ederse, bu defa tümel aklın sahip olduğu şeylerin aynen kendi özünde de olduğunu anlar...Bu yolda ilerledikçe kendi özünü bulmuş olur...”Ahmet Hulusi’nin Evrensel Sırlar kitabından...
İnsan olan bu tartışmayı artık bitirir...Fenerbahçe camiasının dokuz aydır başına gelmedik kalmadı...Şike soruşturmasından yöneticileri tutuklandı, hapse girdi...Futbolcularının bir kısmı apar topar ülkeyi terkettiler...Dokuz aydır bütün televizyon programları, gazete sayfaları Fenerbahçe’den, şikeden, küme düşmekten, puan silmekten bahsediyor...İnsanların ve camiaların bir baskıyı kaldırabilme noktaları olur...Fenerbahçe camiası bu eşiği çoktan aştı...***Üstüne üstlük, kendi sahasında son raddeye kadar getirdiği şampiyonluğu en büyük rakiplerine vermek zorunda kaldılar...O ana kadar, içlerinde tutmaya gayret ettikleri öfke, kızgınlık, tepki bir anda bardaktan boşanırcasına içlerinden çıkmaya başladı...En büyük rakiplerinin şampiyonluk kupasını kendi statlarında, kendilerinin gözleri önünde, kendi takımlarını yenerek, kendi takımlarının elinden aldığını görmek istemeyip saldırganlaştılar...Saldırı hiçbir zaman kabul edilmez bu doğru...Fakat bir de insanların ve camiaların zor kaldıracakları anlar ve durumlar vardır...Kırk yıllık yazı işleri müdürlerinin genel yayın müdürlerinin tepkilerinden Fenerbahçe camiasının “sağlıklı bir ruh hali içerisinde olmadığını” gözlemleyebiliyoruz... Biraz insan olan, arif olan bu durumu anlar ve daha fazla Fenerbahçe’nin ve Fenerbahçeliler’in üstüne gitmez...İnsanlık bazı anlarda, anlayışla davranarak, susmasını bilmektir...*****100 MİLYON DA GETİRSELER FERNANDES’İ FENERBAHÇE’YE SATTIRTMAM!..Dün sanıyorum Post Medya internet sitesinde gördüm haberi...Bir hafta önce kulağı delik, kadim bir dostumdan duymasaydım, çok önemsemeyip geçecektim...Fakat ne tesadüftür ki, haber tıpkı kadim dostumun geçen hafta kulağıma fısıldadığı gibi, şok ediciydi:...“Fenerbahçe Beşiktaş’tan Fernades ve İsmail Köybaşı’yı almak için 20 milyon euro’yu gözden çıkardı...”Kadim dostum İsmail Köybaşı’yla birlikte değil de tek başına Fernandes’i söylemişti...Ne enteresandır ki o da 20 milyon euro rakamını telafuz etmişti...***Kulağı delik dostuma, bunu dillendirdiğinde ne söylediğimi söyleyeyim, aramızdaki konuşmayı nakledeyim en iyisi...Nasıl olsa dostuma söyledim bunları...Başkasına söylesem durup dururken alınıverir şimdi!..Şöyle dedim kadim dostuma:“Fernandes’i ne ben ne de tribündeki herhangi bir Beşiktaş taraftarı Fenerbahçe’ye mümkün değil sattırtmaz...20 milyon euro değil, 100 milyon euro verse yine sattırtmaz...Kulüplerin bir itibarı vardır...Beşiktaş en yıldız futbolcusunu Fenerbahçe’ye satmaz...Zamanında Şenol Birol Beşiktaş’tan Fenerbahçe’ye gitti diye Beşiktaş tarihi onları hayırla yad etmedi...Beşiktaş’ı şampiyon yapan Stankoviç Fenerbahçe’ye gidince, iki kulüp arasında ipler koptu...Onun intikamı arkadan geldi...Beşiktaş Fenerbahçe arasında futbolcu transferi yapılmaz mı?..Yapılır... Örnekler mevcut...Rüştü var, Tümer var, Alpay var...Ancak bu örnekler, biraz da kulüplerinin isteğiyle yapılan transfere örnekler...Futbolcunun en iyi olduğu zaman diliminde, takımın bir numaralı starıyken, Beşiktaş’tan Fenerbahçe’ye veya Fenerbahçe’den Beşiktaş’a gitmesini camialara anlatamazsınız...Burada sözkonusu olan kulübün itibarı ve prestijidir...Aziz Yıldırım 15 milyon euro verdi, Galatasaray’dan Arda’yı alamadı...Fernandes’i de Beşiktaş’tan alamaz...Hiçbir yönetim, Beşiktaş kulübünün prestijini düşürmez... Mehmet Topuz’un son dakikada Fenerbahçe’ye transferini hatırla...Bir hafta içinde Beşiktaş, Fener’in peşinden koştuğu Nihat Kahveci’yle astronomik bir rakama anlaştı...Normalde bu kadar para etmeyecek Nihat Kahveci, sırf Mehmet Topuz’un elden kaçırılması karşılığı, faça bozulmasın diye, misilleme olarak alındı...Böyledir bu işler...”***İşler böyledir de Fenerbahçe Arda’yı transfer etmek istediğini deklare ettikten sonra, Arda bir daha Galatasaray’a yar olmadı... Fenerbahçe’ye gitmedi, ancakGalatasaray’a da yar olmadı Arda... Bu söylentilerin kötü tarafı, bir süre sonra futbolcunun kendi kulübüne hayrının kalmamasıdır...Fernandes söylentisi doğruysa, Beşiktaş da Volkan’a astronomik bir rakam önermeye hazırlanmalı...Bu işler çünkü böyle dönerler...*****UFUK’UN BİRİCİK KIZI SU GÜLDEMİR’İN ALAÇATI’DAKİ GALERİSİ...Genceciktik...Benden üç yaş büyüktü Ufuk (Güldemir)...O 24 ben 21...Berlin’de birer yıl arayla Uluslararası Gazetecilik Enstitüsü’ne gitmiştik...Oradan döndüğünde sanırım 1981 yılıydı, eşinin hamile olduğunu doğum yapacağını söylemişti...“Su” öyle doğdu...Dün akşam, posta geldi, zarfı açtım...Birkaç gün önce beni arayan dostlarımın söylediği davetiye gelmişti...Adı “Atölye Su...”“19 Mayıs Cumartesi günü Alaçatı Genç Sanat Günleri kapsamında düzenlenen galerimizin açılış kokteylinde sizleri de aramızda görmekten mutluluk duyarız” diyor davetiyede...Su; Alaçatı’da sanat galerisi açıyor, baba dostuna davetiye gönderiyor...***Tek bir kızı oldu “Su”, 51 yaşında hayatının baharında aramızdan göçüp giden, Habertürk’ü kurup Türkiye çapında bir marka haline getiren arkadaşım Ufuk Güldemir’in...Bir süre sonra öleceğini bildiği günlerde, yeni bir çocuğunun olmasına “Hayır” dedi...“O çocuğun büyüdüğünü göremeyeceğim, ne olacağını bilemeyeceğim... Yapmayalım...” dedi...Su Güldemir, Ufuk’un tek kızı olarak kaldı...Babasının bu isteğini Su Güldemir biliyor muydu, bilmem...Bilmiyorduysa şimdi öğrenecek...Gerçek budur...“Su”, babasının dünyaya getirip büyümesini gördüğü, haz aldığı, gurur duyduğu tek kızı...Alaçatı’da Atölye Su adı altında galeri açıyor şimdi...Çocuklar büyüyüp, yaşam sahnesinde yerlerini aldıkça, bizler de onları seyrediyoruz...Ama dünyadan, ama cennetten?..Ne farkeder ki?.. Ruhlarımız onların yanında...Ne mutludur kim bilir Ufuk şimdi oralarda...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜKORKULARLA YÜZLEŞMEK...“Gerçek ve yüce bir benlik aramak için yola düşen kişi, daima var olduğunu asla bilmediği korkularla yüzleşmek zorunda kalır...Bilinçsiz bir yaşam sürerken birçok korkumuz bilinçaltımızın krallığında yaşamaya devam eder...Onların orada olduğundan haberimiz bile olmaz...İçimizde uyku halindedirler...Fakat vardırlar ve her biri tercihimizi etkileyip yaşamlarımızı görünmeyen bir boyuttan idare ederler...Ancak biraz “uyanıp” yaşamlarımızı gerçekliğin çerçevesinden görmeyi tercih ettiğimizde korkularımız gün ışığına çıkmaya başlar...Eğer üstesinden gelmek istiyorsak onlarla yüzleşmemiz gerekir...Robin Sharma...”***Hayatı gerçekten farkındalıkla yaşamaya başladığımızda bilinçaltında birikmiş olan korkularımız da yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başlar...Her birinin geçmişten, çocukluğumuzdan, bebekliğimizden ve ilk gençlik yıllarından kaynaklanan nedenleri vardır...Korkular yaşam esnasında bizi karar alırken sınırlandırırlar...Tercihlerimizin sonsuz, sınırsız ve özgür olmasını engellerler...Yaşamın farkındalığını duymuyorsanız, korkularınızın da farkına varmazsınız...Yaşam tercihlerinizi sınırlandırır korkular...Kendinizi geliştiremez, yeni dünyalara yelken açamazsınız...Korkularla yüzleşmek çok zor gelebilir baştan...Yendiğiniz her korku, hayatı sizin için özgürleştiren yeni bir zincirin kırılmasıdır...Korkularınız, zincirlerinizdir...Zincirlerinizi kırmadan özgürleşemezsiniz...
Hayatımın “olgunluk” günlerinde yaşadığım söyleniyor...Daha doğrusu benim yaşımdaki insanlar için “hayatının en olgun çağında” deyimini kullanıyorlar...Engebeli bir hayatım oldu...Hala da engebeler bitmek bilmeden aşılmak istiyorlar...Üç kadın ve üç anne var benim hayatımda...Birincisi kendi annem...Yıllar önce hastalandı iki kez çok ağır ameliyatlar geçirdi...Zor bir annedir...Çocuğu için her fedakarlığı yapan, isteklerinde ve taleplerinde ise sınır tanımayan zor bir anne...Şimdi 80’ini geçti...Ne karakterinde, ne isteklerinde ne de fedakarlıklarında hiçbir şey değişmedi...Annem aynı annem...Elli yıl önceki gibi...Onunla sakin bir anneler günü geçirmeyi planlıyorum bugün kısmet olursa...Beni dünyaya getirdiği, beni besleyip büyüttüğü, hayatın güzergahında emeklediğimde, beni elimden tutup yürütmeye çalıştığı için ona teşekkür ediyorum...Bugünleri beraberce görebilmiş olmaktan dolayı Tanrı’ya kalbi bir şükran duyuyorum... Anneme çok uzun ömürler diliyorum...Torunlarıyla beraber, mutlulukla...***Manevi kızımın annesinden ayrılalı dokuz yıl olmuş...Dokuz koskoca yıl...Geçen yıl, o da ağır bir hastalık geçirdi...Ameliyat oldu...O tarafta zor günler ve zor aylar geçirdim...Şükür ki, sağlığı yerinde şimdi...Kemoterapileri bitti...Kızımla ve hayatındaki insanla mutlu ve sağlıklı bir hayat onu bekliyor şimdi...Kızımın ona ihtiyacı var...Bizim ona ihtiyacımız var...Onun yaşamasına, gülmesine, kızımızın büyümesini görüp mutlu olmasına hasretimiz var...Kızım ayrı anne babada, mutlu sayılabilecek bir hayat yaşıyor...Ona her baktığımda annesine teşekkür ediyorum... Bana Ayşe Nazlı gibi muhteşem bir çocuk verdiği için...Okulundan, bütün yaşamına kadar herşeyiyle ona mükemmel annelik yaptığı için...***Hayatımdaki üçüncü anne, minik ikizlerimin annesi...Ağır bir ameliyat geçirdi o da geçtiğimiz yıl...İki minik çocuğum adına günler geceler boyu dua ettim onun için... Allah’ın onu çocuklarımıza bağışlaması için...Onun da ameliyatı şükür ki çok başarılı geçti...Kemoterapisi yeni bitiyor...Minik yavrularım anneleriyle mutlu bir hayat sürüyor...Onu çok seviyorlar, annede ve babada iki evde de çok mutlu bir hayat sürüyorlar...Allah onu çocuklarına bağışladı...Bundan sonrası daha güzel ve daha mutlu olacak...Üç annenin arasında mekik dokuyan bir hayatım var benim...Birinin çocuğu olduğum için...Diğerleri de çocuklarımın anneleri olduğu için... Bütün annelerin anneler gününü kutluyorum...Bütün çocukların anneleriyle konuşabilmelerini diliyorum bugün...Kendileriyle veya ebediyete intikal etmiş kutsal ruhlarıyla...Anneler gününüz kutlu olsun...*****GENÇ VE GEÇ ANNELER...Aslında her kadın anne olmak ister...Evlenmediyse fazla gürültü yapmadan gizli gizli ister...Kadın evlenmeyi bile esasen çocuk yapmak için ister...Hayat her kadına her zaman her istediğini vermez...Evliliklerini bazen mutlu sonla bitirmez...Bazen evlilik bir türlü gelmez...Bazen de evlilik geldiği halde çocuk gelmez...Kentli bir kadının, sevdiği bir adamı bulup, sevdiği bir adamla evlenip, sevdiği bir adamla boşanmadan, sevdiği bir adamdan çocuk sahibi olması, deveye hendek atlatmaktan daha kolay bir uğraş değildir...***Seveceği bir adam bulmak zordur...Seveceği adamın güvenilir olması daha da zordur...Sevdiği ve güvendiği bir adamı bulursa, o adamla evlenmek daha da zordur...Çünkü o adamın da onu sevilecek ve güvenilecek birisi görmesi gerekir...Sevilecek ve güvenilecek birisi olarak görmesi de yetmez...Evli olmaması ve evlenmeye karşı olmaması, kendisinin de evlenmeyi istemesi gerekir...Ayrıca bu da yetmez, kadın kariyeriyle evliliğinin sınırını çizmesi gerekir...Bütün bunlar tamamlanır, sevdiği ve güvendiği adamla evlilik gerçekleşirse, kısa zamanda ihanet ve boşanmanın da gerçekleşmemesi zaruridir...Eğer eskilerin bakalorya dedikleri lise bitirme sınavlarını andıran bu çok zor süreci geçerse, kadın çok istediği anneliğe merhaba diyecektir...***Bakalorya sınavı sonuçlanacak, kadın anne olacaktır...Bazısı genç, bazısı geç anne olacaktır...Kadının genç ya da geç anne olması ise çocuğun hayatını belirleyecektir...Genç anne de, çocuk anneyle beraber büyüyecektir...Genç annedeki keyif azalma olduğundan, anne hayata da yeni merhaba dediğinden, aralarındaki ilişki daha çok arkadaşça olacaktır...Abla-kardeş ilişkisinin bir adım ötesi yaşanacaktır...Anne toleransı fazla, otoritesi az bir süreç yaşanacaktır...konuyu birbirleriyle paylaşacak, biraz sırdaş olacaklardır...Anne otoritesi düşük, sırdaşlık bağı fazla olacaktır...Genç anne olmak iyidir...bazen otorite sorunu yaratsa da, esasen iletişim güçlü olduğundan mutluluk ihtimali fazladır...Beraber büyümek zaman zaman pusulayı kaybettirse de, iletişimin güçlülüğü rotayı zaman geldiğinde doğruya çevirecektir...Anneliğin başarısı kişiyle bağlı olsa da genç anne olmak esasen iyidir...Babalıkta otorite ve hayatı çözmek açısından genç değil geç baba olmak daha iyi gelebilir...Ama annelikte genç anneliğin avantajları vardır...***Geç annelik ise, çok değişik ve çok farklıdır...Anne çok uzun süreçlerden geçerek, çok bekleyerek anne olabilmiştir...Annelik her kadın için çok değerlidir...Ama geç anne için annelik daha değerlidir...Uzun beklemelerden, uzun uğraşlardan, hayatın birçok sillesinden sonra gelen çocuk her şeyden öte kıymetlidir...Her şeyden çok kıymetli olduğundan, her türlü beladan sakınılmalıdır...Fanusta büyütülecek kadar korunmalıdır...Yıllar sonra bulunan bu hazine, hiçbir tesadüfe yer bırakmayacak şekilde projelendirilmelidir... her şeyi bilen ve hayatta çok yaşamış geç annenin otoritesinde, her şeyi düzgün yapacak, hataya yer bırakmayacak şekilde yetiştirilmelidir...Geç anneler çocuklarına hata yapma şansı pek bırakmazlar...Geç anneler çocuklarını kendinden uzaklaştıracak herkesi çevreden uzaklaştırırlar...Geç anneler ve çocukları ayrı bir dramdırlar... Arada bir mükemmel, zaman zaman ise trajik sonuçlanırlar...Anne ve çocuk arasındaki ilişki Meryl Streep, Liev Schreiber ve Denzel Washington‘un oynadığı Manchurian Candidate (Mançuryalı Aday) adlı muhteşem filmi andırır...Geç anneler genç annelere hiç benzemezler...(Reha Muhtar’ın Sabah Gazetesi’ndeki yazılarının yer aldığı “Mina’ya Mektuplar” adlı kitabından...)*****GÜNÜN SÖZÜHER ŞEY “TEK” BİRDEN İBARETTİR...“Her şey “Tek” birden ibarettir...Mevcudat “Tek”ten ibaret olmasına rağmen, siz beş duyu ile bloke edilmiş beyinleriniz yüzünden, taktığınız çeşitli isimler dolayısıyla, ayrı ayrı şeylerden oluşan bir çoklukla karşı karşıya olduğunuzu sanıyorsunuz...Bir örnek vermek gerekirse...El vardır, ayak vardır, burun vardır, kulak vardır, dudak vardır, göz vardır, diz vardır, boyun vardır, dediğimiz zaman aklınıza saydığımız bu isimler dolayısıyla ayrı ayrı şeyler gelir...Bütün bunlar bir parçalarıdır dediğim zaman, bunların birleşerek bir bedeni meydana getirdiğini düşünürsünüz...Yani sanki parçalar birleşerek bir bütünü meydana getiriyor gibi algılarsınız...Halbuki söze şöyle başlasaydım;Bir bütün olan bedenin çeşitli kesimlerine çeşitli isimler takılmıştır...Bu değişik isimler nedeniyle beden, bir bütün olmasına rağmen ayrı parçalardan meydana gelmiş bir şey gibi anlaşılabilir...Bu aldanıştan kaçınmak gerekir...***Farklı isimlerin çeşitliliği aslında tek bir parçadan ibaret olan bütünün, bütünlüğüne asla halel getirmez...İşte Evren de böyledir...Uzayıyla, yıldız kümeleriyle, gezegenleriyle ve gezegenlerin kendine mahsus varlıklarıyla tam bir bütünlük içinde olan tümel bir varlık halindedir...Evrende mevcut olan enerjiyi, insan vücudundaki hücreler nispetinde görün...Evrende düzeni meydana getiren bilinci ise, insan bedeninde eserini gördüğümüz şuur olarak algılayın...Uzayı ise, Evren’in bedeninin beyni olarak kabul edin...Uzayın boyutsal derinliğini, bu beynin hafıza merkezi olarak değerlendirin...İşte sizin “benliğiniz, gerçekte bu benliktir...”Bedeniniz, yani “gerçek bedeniniz”, bu kainatın tamamıdır...Aklınız ise, bu kainatın tamamında mevcut düzeni yürüten tümel akıl, yani kozmik bilinçtir...Yaşadığınız şu dünya hayatı ise kozmik bilinçten ibaret olan gerçek benliğinizin rüyasından ibarettir...Uykudan uyanarak, gerçek benliğine kavuşan için rüya sona erer...***Uyanamayanlar içinse rüya dünya-ahiret, cennet-cehennem adları altındaki özel rüyalar halinde devam eder...Ta ki, bu rüyalarda her an biraz daha gerçeğe yaklaşanlar, nihayet uyanarak gerçek benliklerine kavuşurlar...Ahmet Hulusi’nin Evrensel Sırlar kitabından...”
Tweet atma çılgınlığı başladığında, herkes twitter’a biran önce girmem gerektiğini söylüyordu...Onlara “Ben twitter’da kimseyle sohbet adı altında kavga etmem... Dalaşmam, polemiğe girmem... Milletin ağzı torba değil ki büzesin... Bana ettikleri lafları duyunca moralim bozulur, o sinirle saydırırım... Bana uygun değil...” demiştim...Uzun yıllar önce Emniyet’ten kendi korunmam için “silah ruhsatı” çıktığında da aynı tepkiyi vermiştim:“Neme lazım arkadaş” demiştim, “Sinirlenirim... İçki içer bir şeye kızarım, herhangi bir tatsızlıkta silaha güvenip hareket eder, başıma bela alırım... Hiç gerek yok... Dursun evde...”Ünlü gazetecilerin silahla dolaşıp, etrafa “faça” yaptığı yıllardı...O günler öyle geçti...***Fazıl Say’ı tanımıyorum...Yıllar sonra twitter’a girdim, fakat zinhar tweet’leşmediğim için, Fazıl’la veya bir başkasıyla tweet’leşerek “sallama veya muhabbetle kavrama” ilişkisine girmedim...O dünyanın içindekiler birbirlerini doldurup birbirlerine saydırıyorlar...Dün bir de baktım Fazıl Say “Bu ülkeden gitmemesi gerektiğini söyleyen, nazik biçimde öfkesine hakim olmasını isteyen” Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’a “Kes zırvalamayı” gibi ayıp bir tepki veriyor...Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ı ben yazılarımda çok ağır eleştirmiş bir kişiyim...Fakat Kültür Bakanı, Fazıl Say’ın tweet arkadaşı değil, böylesine bir tepki vermesi hiç hoş değil...Biliyorum ki twittter’daki tepkilere bakan twitter’cılar bir süre sonra laçka bir sinirle etrafa saydırıyorlar...Ancak dışardan bakanlar için, Fazıl Say durup dururken Kültür Bakanı’na hiç yakışmayacak ağır tepkiler vermiş görünüyor...***Fazıl’ın karşısındakileri alabildiğine ötekileştiren çıkışları, onun dünya görüşü ve savunduğu ilkelerle yan yana geldiğinde o ilkelere ve dünya görüşüne zarar veriyor...Fazıl’a verdiği kişisel zararın ötesinde...Türkiye’de Cumhuriyet’i, laikliği, demokrasiyi ve Batı’lı değerleri savunan insanlar, “başkalarını küçümseyen, ötekileştiren, kaba saba laflar sallayan” insanlar mıdır yani?..Hayır öyle değillerdir...Ve bu sözlerin edilmesi ayıptır...Mağdur hissetmeyi beceremeyen bir kişilik yapısı, “çok itici geliyor doğrusu...”Ya bu itici tutumdan hemen vazgeçmeli ya da twitter’dan çıkıp kendi kişisel dünyasına dönmeli Fazıl kardeş...*****ANNELER GÜNÜ YEMEĞİ...O gün yanıma 10-12 hanımefendi gelerek, “Önümüzdeki Cuma günü Anneler Günü yemeğimizde konuşma yapmanızı istiyoruz” demeseler, Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği’ni ve çalışmalarını hiç bilmeyecektim...Oysa hayatın şifrelerinin artık çok başka yerlerde olduğunu biliyorum...Hayata katkı sağlamak, yaşamın en önemli şifrelerinden biri...Günlük egolardan kurtulup, hayatın quantumunu bilerek, evrene katkı sunmak, canlıların katkıya ihtiyacı olanlarından o katkıyı esirgememek ve evrenin düzgün akışına karınca kararınca destek olmak, bu evrenin şifrelerinden birincisi...***Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği Başkan Yardımcısı Figen Yılmaz benden “Erkeklerin kadınlara ve annelere bakışı” başlıklı bir konuşma yapmamı istedi...“Yazılarınızı çok seviyoruz... O yazılarınızdakilerden bir kuple dinlemek isteriz...” diyerek...Hiç sektirmeden “evet” dedim...Omurilik Felçlileri’ne yapılacak yardıma iki gramlık katkım olacaksa, ben dünyanın en mutlu insanlarından biri olacağım çünkü...İstanbul’un en güzel restoranlarından biridir Sunset...Yemeğe bir gittim ki, bütün restoran dolmuş...Hepsi yardım amacıyla oraya toplanmışlar...Çok değerli ve anlamlı bir yemek ve konuşmaydı benim için...Çok değerli olduğuna inandığım bir deneyim...Konuşmamın başında şöyle söyledim onlara:-”Hayatımda ne zaman hesapsız kitapsız bir yardım yaptıysam, bir katkı sağladıysam, o yaptığım yardımın, iyiliğin ve katkının inanılmaz bir karşılığını aldım... Hesaplayarak yapılan hiçbir şeyin karşılığını aldığım vaki olmadı... Bugün yaptığınız bu yardımlar, size ilerde mucize olarak dönecek bir katkıdır... Bunu hesap ederek yapmayın.... Fakat hayata yaptığınız her katkının size bir mucize olarak döneceğini bilin...”*****PLAY-OFF İÇİN ATIP TUTANLAR, BU GECE FB-GS MAÇINI İZLEMESİNLER!..Haftalarca aylarca atıp tuttular...Efendim ne demekmiş play-off?..Ne olacakmış play-off olunca?..Türk futbolunu öldürecekler miymiş bunlar?..Ne garabet bir sistemmiş bu?..Yarım puanlar nasıl tam puan olacakmış?..Bu maçların heyecanı olur muymuş?..Türk futbolunu öldürecekler miymiş?..***Oysa sezonun başını bir gözünüz önüne getirin...Futbolun en tepesindeki isimler birer birer gözaltına alınmışlar...Tutuklanmış Metris’e gönderilmişler...Fenerbahçe’nin “o anda küme düşmesinden” söz ediliyor... Trabzon, Beşiktaş, Sivas, Mersin İdmanyurdu, İstanbul Büyüşehir maçları mercek altında soruşturuluyor...Futbolcular, menajerler, federasyonun yönetim kurulu üyeleri, yorumcular, teker teker ifadeye çağrılıyorlar, büyük çoğunluğu ifadeden sonra tutuklanıyorlar...Lig bir türlü başlayamıyor...İki defa erteleniyor...Birbuçuk aya yakın atıyor...Futbolcular ne olacaklarını bilmiyorlar, takımlar ne olacağını bilmiyor, futbol programları, polis adliye muhabirleri ile siyasi yazarların katıldığı programlara dönüşüyor...***Adapazarı depremi gibi bir deprem...Herkes futboldan soğumuş...Kimse futbolu görmüyor...Varsa yoksa kim nasıl şike yaptı, tapelerde ne yazıyor?..Kim kimi sattı, kim kimi aldı?..Bu ortamda, yayıncı kuruluş futbolu nasıl pazarlayacak?..UEFA standartlarında, borç batağında uygunluk şartına bile haiz olmayan süper lig kulüpleri, hangi yayıncı kuruluştan para alacaklar?..Nasıl bütçelerini toparlayacaklar?..Takımı kimle kuracaklar?..Yabancıların parasını nasıl verecekler?..Futbol ekonomisini nasıl düzlüğe çıkartıp, can simidiyle nefes aldırıp yaşama bağlayacaklar?..***Sorumsuzluk, popüler olmak uğruna eyyamcılık, sırf ilgi çekmek için egzantrik çıkışlar yapmak, futbolu zerrece düşünmeyip günlük gaygaydan ibaret bir kahve sohbetini “futbol yorumculuğu” sanmak, bu ulemanın vazgeçemediği bir alışkanlık...Şimdi onlara iki çift sözüm var:“Sakın bugün ve yarın asrın maçıydı... Bu maça kalp dayanmazdı türünden yorumlar yapmasınlar...”Asrın maçı dedikleri Fener-Galatasaray şampiyonluk derbisinin nedeni, bu sezon uygulanan play-off...Eğer play-off olmasaydı Fenerbahçe ile Galatasaray’ın yüz yılın derbisi denilen bu derbiye kalmaları mümkün olmazdı...***Düşünün ki, futbolun en fazla yerde süründüğü, şike soruşturmalarının, tutuklamalarının altında, albenisini yitirmiş sezon, Türkiye liglerinin en heyecanlı finaline sahne oluyor...Futbolu boş spekülasyonlarla mahvedenlere bundan daha büyük bir ders olur mu?..Fenerbahçe veya Galatasaray kim kazanırsa kazansın bu akşamki süper derbiyi...Kazanan Türk futbolu olmuştur...Başından beri bu sezon play-off’un futbola kaybolan heyecanını geri getireceğini söyleyen biri olmaktan mutluyum...Türk futbolu için bu kararı alanlara, alanlara yol gösterenlere, destekleyenlere teşekkür ederim...Türk futbolu adına...
AKP’nin iktidarını iyice sağlamlaştırdığı, ayağını yere sağlam bastığı günlerdi...Ramazan ayında, televizyon programlarında, o güne kadar hiç başörtüsü takmamış sanatçılar programlarında başörtüsü takmaya başlamışlardı birer birer...“Neyi amaçlıyorlar” diye eleştirmiştimonları...Elbette eleştirdiğim nokta başörtüsüyle çıkmaları değildi Ramazan ayında...Eleştirdiğim nokta, iktidar gücünü yanına almak için, “içselleşmemiş bir dönüşümü”, değişim diye satmaya kalktıklarından kuşkulanmamdı...Geçen gün, bir meslektaş benim dört yıl önce akademisyen bir hanımefendinin, “Yeni ev aldığımda Kuran okutmak istedim... Sonra komşular ne der deyip, vazgeçtim... Böylesine bir mahalle baskısı vardı üzerimizde...” demesini eleştirmeme takılmıştı...Meslektaşa göre ben ona karşı “psikolojik harekat yapıyordum...”Oysa, “yeni alınan ev için Kuran okutmanın ne gibi bir mahalle baskısı yarattığını anlamamış, daha da önemlisi bunu AKP iktidara gelince niye seslendirdiğine” takılmıştım... ***Ben böyle şeyler hiç seslendirmedim...Bunların bir kişilik zaafı olduğunu düşündüm...Tersine gerçekten mağdur olduğum, işimi kaybettiğim o günleri anlatmam istendiğinde bile, onca televizyonun röportaj isteğini erteledim...Aklımdan hiçbir zaman Adnan Menderes için açılan “don davası” gitmemişti de ondan...Zaten düşmüş olan bir zamanların muktedirlerine, “bana da böyle yapmışlardı” diye cıyaklamak, hep ters geldi bana...Yılmaz Erdoğan olayı da durumun bir benzeridir...Ezan sesinin sinema filmlerinde duyulmamasını-ki duyulmuyor mu ondan da pek emin değilim, çünkü ben birçok filmde gayet otantik bir atmosferde dinlediğimi hatırlıyorum- bu saatte Yılmaz Erdoğan’ın ağzından dinlemek çok sıradan...Bu uğurda yıllardır mücadele eden, nice badirelerden geçen, muhafazakar sanatçılar dururken, Erdoğan’ın bu çıkışı kendisi için fazla vasat bir çıkış...***Mesela Kürt meselesinde ister iktidardan yana ister BDP’den yana hiç farketmez bir çıkış yapsaydı, “saygım sonsuz olurdu...”Yılmaz, Kürt kökenli bir sanatçı...Eşi Kürt kökenli vatandaşların yaşadığı coğrafyada önemli bir ailenin kızı...Ben “sinemadaki ezan hakkındaki görüşlerini değil, Kürt meselesindeki şu anda aldığı pozisyonu merak ederim Yılmaz Erdoğan’ın...” O öğretici gelir bana...Sinemada ezan konusunu, böyle bir dönemde İskender Pala veya başka bir muhafazakar sanatçıdan duymayı doğal bulurum... Herşeyin de bir muktesebatı, bir geçmişi, bir söyleyeni, söylemesi gerekeni var...Bunun dışında söylemeyi düşünenler, tersi düşüncelerin egemen olduğu zaman dilimini seçmeliler...Sanatçı duruşları için...Yılmaz Güney’in söylediklerini bugün herkes söylüyor...Bugün bunları söylemek çok da “cesaret gerektirmiyor ve önemli değil...”O gün söylemek ve söyleyebilmek önemliydi...Yılmaz da onun için Yılmaz Güney oldu...***Yılmaz’ın değişme hakkına, “öteki” dediğine daha fazla yaklaşma arzusuna, geçmişte düşünmediğine “empati yapma isteğine” karşı çıkmıyorum elbette...Fakat onun gibi bir sanatçıya, “modaya uygun replikleri” söylemeyi pek yediremiyorum...Evren, içselleşmemiş dönüşümlerin, gerçek bir “değişimi içinde barındırmadığını” gösterdi bize yıllar içinde...Bugün geçmişinde olguyu pek hissetmeyen bir kesim “din”i keşfetti, iktidar ve gücün etkisiyle...“Din”i keşfetmesi güzel...Dini motiflere saygı duyması elbette mukaddes...“Ev aldığında Kuran okutmayı düşünmesi tabii ki takdir-e şayan...”Ve fakat, bunların “içselleştirilmiş bir dönüşüm mü” yoksa, “pozisyon almaya yönelik bir değişim mi” olduğunu bilmek kaydıyla...Yani konu, söylediğinizde “samimi misiniz değil misiniz” meselesidir aslında...Duruşu ne olursa olsun samimi olduğuna inandıklarıma saygı duyarım...Onların görüşleriyle taban tabana zıt olsam bile, onlara olan tavrımda bir milim saygısızlık yapmam...Baskının en yoğun olduğu günlerde, hiç tahmin edilmeyen gazeteler ve gazetecilere yönelik milimetrik sapma göstermeyen duruşumun kaynağı bu noktadır.. ***Fakat duruma ve şartalara göre, “içselleştirilmemiş dönüşümler”, hadi onu da geçtik “buram buram rant kokan” tutum ve davranışlar, topluma “teflon tava türü üstü tutmaz pozisyonlamaları” doğru bir davranışmışcasına örneklerler...Hayat sabit kalmayı reddeder...Değişimi ve dönüşümü destekler...Değişimin ve dönüşümün olmadığı yerde, hayatın akışını keser...Fakat evrende “değişim gerçek bir içselleştirmeyle olur...”Bu içselleştirme bir süreç ve niyet meselesidir...Bir rant ve popülarite meselesi değil... Samimiyet ve ruhtan gelen niyet, “belirleyicidir...”Dilden dökülen sözcük değil...Yılmaz Erdoğan kardeşim bunları “başkalarının söyleyemediği zamanlarda söyleseydi ya da -tam da zamanıdır şimdi- Kürt meselesinde iktidarı mı BDP’yi mi doğru buluyor onu söylerse” yakışan bir çıkış yapmış olur...Şimdiki çıkışına bir kulp bulmak istemem... Rant peşinde koşuyor, oraya buraya selam gönderiyor diye addetmem, ayıp olur...Fakat Yılmaz’ın sanatçı büyüklüğüne yakışmayacak derecede sıradan bir çıkış...İçeriği değil...Seçtiği zaman dilimi...Nasıl ki ikisinin adı Yılmaz...Fakat birisinin söylediği yıllar geçti üstünden “efsane” oldu...Diğerininkinin yıllar geçtikten sonra “efsane” olarak hatırlanacağından çok kuşkuluyum...****BU GECE BENİ DÜŞÜN...Öğle yemeğini bitirmiş, başka bir masada oturan arkadaşlarla sohbet ediyordum ki, Nükhet’in restorandan içeri girdiğini gördüm...Yanında iki hanım arkadaşı, birinde kulaklık var, stüdyodan çıkmış gibi bir haldeler...Masaya selam vermek için uğradım...“Otursana iki dakika” dedi, “Sana iki parça dinlettireceğim vaktin varsa...”Yanında menajeri var...Kulaklığı taktım, Nükhet’in yeni CD’sindeki parçalardan ikisini dinlemeye koyuldum...***Moodum mu öyleydi bilmem, Ahmet Kaya “cover”lı bir parçası var, söz ve müziği Fatih Kısaparmak’a ait “Bu Gece Beni Düşün” diye...Ben uzun zamandır böyle bir yorum dinlemedim...Dinlerken, masadan uçtum gittim, bir başka dünyaya bir başka derinliklere...Bittiğinde ağzımdan şu sözcükler döküldü:“Ne kadar şarabi bir parça... Buruk ve tadına doyulmaz bir lezzeti var...”Nükhet’in sesini kısmak için aylarca uğraşmış Sezen...Şarkıların yorumunu farklı yapsın diye bu sefer...İddia ediyorum bu kadar yıldır böyle bir Nükhet Duru yorumu dinlemediniz...“Soft” bir Nükhet Duru var yeni albümünde...Söz ve müziği Sezen Aksu’ya ait olan Zeki Müren’in bir girip çıkıverdiği Hicran’ı dinlettiler daha sonra...Hangi parça beni daha fazla çarptı aklım karıştı...Aysel Gürel’in sözlerini yazdığı bir Şehrazat parçası Rüşvet de var yeni CD’de...Sezen Aksu yememiş içmemiş Nükhet’e yıllar sonra bir albüm yapmak için gecesini gündüze katmış...Bir Nükhet Duru-Sezen Aksu çalışması geliyor ki, dayanamadım, “Bazı parçaları sakın yazın çıkartıp tadını öldürme” dedim, “Eylül’e çıkart... Sonbaharda bu parçalar bir başka güzel...”*****YENİ BİR ALIŞKANLIK EDİNMEK 21 GÜNDE OLUR...“Yeni bir alışkanlık geliştirmek 21 gün sürer...Ancak birçok insan hayatında olumlu bir değişikliğe neden olacak bir alışkanlığı, yaşadıkları acı ve stres yüzünden sadece birkaç gün deneyerek terk eder... Eski alışkanlığı terkedip, yeni bir alışkanlığı kazanmak ilk günlerde büyük stres yaratır...Buna dayanamayanlar, yeni davranış modelini birkaç gün sonra terkederler...İlk 21 günü atlattıktan sonra yeni alışkanlığımızı sürdürmek tahmin ettiğimizden daha kolay olacaktır...Kişisel alışkanlıklarınızı gözden geçirmek için kendinize zaman ayırın ve gerekli değişiklikleri yapacağınıza dair söz verin...Yaşamınızın kalitesi büyük ölçüde alışkanlıklarınızın şekliyle belirlenir...Robin Sahrma...”
Sezonun son maçı oynanacak yarın değil öbür gün...Türkiye ligleri kurulduğundan beri, bu kadar süper bir final olmadı...Fenerbahçe ezeli rakibini yenerse şampiyon oluyor...Maç kendi sahasında, kendi seyircisi önünde...Fenerbahçe’nin bu büyük avantajına karşın Galatasaray’ın da çok büyük bir avantajı var...Beraberlikte Galatasaray şampiyon oluyor...Fenerbahçe sahasında kazanırsa şampiyon, yenilir veya berabere kalırsa Galatasaray şampiyon...Bir ligi istesen, bu kadar “muhteşem bir finalle sonlandıramazsın...”Galatasaray beraberliğe yatsa, gol yeyip şampiyonluğu kaybeder...Fenerbahçe bir an önce gol bulmaya gitse, kendi kalesinde gol görüp, şampiyonluğu verir...Kimsenin en ufak bir hatasını kaldıramayacağı, ezeli rekabetin en ezelisinin en ebedisinin, en muhteşeminin yaşanacağı bir Fenerbahçe-Galatasaray derbisi...ŞAMPİYON NİYE FENERBAHÇE!Hiç tartışmasız bu yılın gizli şampiyonu Fenerbahçe’dir...Şike operasyonlarının alıp başını gittiği sezon başı günlerde şöyle yazmıştım:“Fenerbahçe camiası, bu yıl onuru için mücadele etmeli... Moralinin bozukluğunu bir kenara bırakarak mutlaka şampiyonluğu hedeflemeli...Fenerbahçe’de yöneticilerin ‘şike yapıp yapmadığının sorgulandığı’ sezonda şampiyonluğa uzanıp, Fenerbahçe’nin tarihine ve şanına yakışır bir mücadele vermelidir... Başarı bütün suçlamaların etkisini siler...”***Takımdan transfer edilen futbolcular gitmek zorunda kalmıştı...Başkan ve yöneticilerin bir kısmı hapisteydi...Takımın küme düşmesinden yirmi beş puanının silinmesine kadar bir sürü ihtimal ortalık yere serilmiş, speküle edilip duruyordu...Bir önceki sezon alınan şampiyonluk kabul edilmemiş, Şampiyonlar Ligi’ne Trabzon’un gitmesi kararlaştırılmıştı...Fenerbahçe gerçekten, bütün morali tükenmiş, tarihinin en karanlık dehlizine girmişti...Böyle bir takımın silkinip, şampiyonluk mücadelsi vermesi, şampiyonluğa gitmesi mucizeden de öte bir şeydi...Başkanı cezaevinden, yöneticisi başkanın yanından, Fenerbahçe yazarı sütunundan, köşesinden, seyircisi tribünden, cezaevi önünden ve futbolcusu sahadan inanılmaz bir mücadeleye girişti...Kimsenin görmediği göremeyeceği, sadece çakmak çakmak gözlerin altından okunan bir mücadeleydi onlarınkisi...***Başkanı, yöneticisi, menajer olan eski futbolcusu şike yapmıştır yapmamıştır bilmiyorum...Onu Allah bilir, mahkeme bilir...Fakat bir şeyi bilirim, çok iyi biliyorum...Bu yıl Fenerbahçe bütün camiasıyla, terinin son damlasına kadar şampiyonluğu hak eden bir mücadele verdi...Cumartesi gecesi maçın sonucu ne olursa olsun, ligde ve kupada finale böyle gelen bu takım “ligin ve kupanın gizli şampiyonudur...” İki maçın sonucu ne olursa olsun...Daha fazla beklemeyeceğim...Ben 2011-2012 sezonunun gizli şampiyonu Fenerbahçe’yi tebrik edeceğim...Maçtan, derbiden ve şampiyonluk mücadelesinden önce...Aykut Kocaman’ı hararetle kucaklayacağım...Böylesine demoralize olmuş bir camia ve futbolcuları sesini hiç çıkartmadan sessiz ve derinden giderek, son maça taşıdığı için...***Fenerbahçe kaybetmiş maçı, hiç önemli değil...Berabere bitmiş maç...Zerre değerli değil...O futbolcular, teknik adam, taraftar, yönetim ve camia muhteşem bir başarının mimarıdır...Fenerbahçe’den bu saha başarısından sonra beklenen, futbolda barışı getirecek adımları atmada göstereceği hevestir...Fenerbahçe’nin dosta düşmana ispat edecek bir şeyi kalmadı...“Barışın oluşmasında göstereceği katkılar dışında...”Gönül dolusu tebrikler bu yılki onur mücadelene Fenerbahçe!..*****GALATASARAY ŞAMPİYON OLUR MU?..Vatan Spor’dan arkadaşlar önceki gün aradılar ve sordular:“Fenerbahçe-Galatasaray maçı ne olur?..”- “Beraberlik ağır basar” dedim onlara...Mutlaka skor istediklerinden benim beraberliği 0-0 diye yazmışlar...Oysa 0-0 bitmesini beklemiyorum ben müthiş derbinin...İlla bir skor vermem gerekecekse, 1-1 daha akla yakın 0-0’dan...Galatasaray kendi sahasına çekilip, ilerde bir gol bulmadan rahatlamaz...Fatih Terim’i tanıyorum...0-0’a yatarak, 0-0’ı sağlayamayacağını bilir...Maçı berabere bitirmeye oynayarak bütün bir 90 dakikayı riske etmek istemez...***Maç Fenerbahçe’nin inanılmaz hırsıyla başlayacak...Galatasaray kalesini abluka altına almaya çalışacak sarı lacivertliler...Galatasaray da buna izin vermeyeceğinden, inanılmaz ikili mücadelelere ve sert hareketlere sahne olacak maçın ilk bölümü...Sarı kartların arka arkaya çıkmasını bekliyorum...Cüneyt Çakır için Barcelona-Chelsea maçından daha zor bir maç hiç kuşkusuz...İlk golü Galatasaray’ın bulması ihtimali biraz daha fazla...Fakat bu Fenerbahçe’yi hiç durdurmayacak...Yine bütün gücüyle, tüm enerjisiyle maça asılacak Fenerbahçe...Gol arayacak, pozisyon bulacak, Alex’i devreye sokacak, Stoch’la soldan kaleyi bombalayacak, kanatları harekete geçirecek, Gökhan Gönül ve Mehmet Topuz’la baskı kuracak...Fenerbahçe’nin bu baskısının sonunda golü bulacağını sanıyorum...***Maç 1-1 olduğunda, o andan itibaren esas başlayacak...Galatasaray bu sezonun şampiyonluğa en yakın takımı oldu...Kurduğu takım, oynadığı oyun, futbolcuların yardımlaşmaları, takımın iskeleti, her şeyiyle dört dörtlüktü Galatasaray...Futbolu Fenerbahçe’den ve tüm takımlardan üstündü...Her şeyi daha organize, daha sistematikti...Bu özellikleriyle Galatasaray şampiyonluğa oynadığı futbol olarak en yakın takımdı... Fenerbahçe’nin Galatasaray’dan daha fazla olan tek bir şeyi vardı:Kırılmış gururunu tamir etmek için içinde biriktirdiği inanılmaz hırs ve son dakikaya kadar sürdürdüğü mucizevi mücadele azmi...Bunun futbolla alakası yok...Dolayısıyla Galatasaray’ın buna yapabileceği bir şey yok...Şampiyon Galatasaray çıkabilir Saracoğlu’ndan...Çünkü futbolun şampiyonu Galatasaray olacaktır ve hakkıyla sevinebilir...Ancak gizli şampiyon Fenerbahçe’dir, bu yılın değişmez gerçeği budur...*****OYUNCULARIN ÇALIŞMA KOŞULLARI VE MEHMET ALİ ALABORA’NIN AÇIKLAMASI...Mehmet Ali Alabora kardeşim, televizyon dizilerindeki oyuncuların yaşam şartlarıyla ilgili sorduğum sorulara yanıt göndermiş...Oyuncular Sendikası’nda göreve geldiklerinde, çalışanların durumunun felaket olduğunu söyleyerek söze başlamış ve büyük müjdeler vermiş... Mehmet Ali kardeşimin açıklamalarına göre Eylül ayında, dizilerde çalışanların hepsinin sağlık sigortaları yapılmış olacak, sigorta kapsamına da girmiş olacaklarmış...İnşallah Mehmet Ali inşallah...Kimlerin hangi koşullarda çalıştığını söylemek istemiyorum...İnşallah tüm çalışanlar için çözülür de söylemek zorunda kalmam...Bazen yapılanları gördükçe, ben bu insanlar adına utanıyorum...Kolay gelsin arkadaş...