Yılmaz Güney'le Yılmaz Erdoğan arasındaki ince fark...

Haberin Devamı

AKP’nin iktidarını iyice sağlamlaştırdığı, ayağını yere sağlam bastığı günlerdi...

Ramazan ayında, televizyon programlarında, o güne kadar hiç başörtüsü takmamış sanatçılar programlarında başörtüsü takmaya başlamışlardı birer birer...

“Neyi amaçlıyorlar” diye eleştirmiştim

onları...

Elbette eleştirdiğim nokta başörtüsüyle çıkmaları değildi Ramazan ayında...

Eleştirdiğim nokta, iktidar gücünü yanına almak için, “içselleşmemiş bir dönüşümü”, değişim diye satmaya kalktıklarından kuşkulanmamdı...

Geçen gün, bir meslektaş benim dört yıl önce akademisyen bir hanımefendinin, “Yeni ev aldığımda Kuran okutmak istedim... Sonra komşular ne der deyip, vazgeçtim... Böylesine bir mahalle baskısı vardı üzerimizde...” demesini eleştirmeme takılmıştı...

Meslektaşa göre ben ona karşı “psikolojik harekat yapıyordum...”

Oysa, “yeni alınan ev için Kuran okutmanın ne gibi bir mahalle baskısı yarattığını anlamamış, daha da önemlisi bunu AKP iktidara gelince niye seslendirdiğine” takılmıştım...

***


Ben böyle şeyler hiç seslendirmedim...

Bunların bir kişilik zaafı olduğunu düşündüm...

Tersine gerçekten mağdur olduğum, işimi kaybettiğim o günleri anlatmam istendiğinde bile, onca televizyonun röportaj isteğini erteledim...

Aklımdan hiçbir zaman Adnan Menderes için açılan “don davası” gitmemişti de ondan...

Zaten düşmüş olan bir zamanların muktedirlerine, “bana da böyle yapmışlardı” diye cıyaklamak, hep ters geldi bana...

Yılmaz Erdoğan olayı da durumun bir benzeridir...

Ezan sesinin sinema filmlerinde duyulmamasını

-ki duyulmuyor mu ondan da pek emin değilim, çünkü ben birçok filmde gayet otantik bir atmosferde dinlediğimi hatırlıyorum- bu saatte Yılmaz Erdoğan’ın ağzından dinlemek çok sıradan...

Bu uğurda yıllardır mücadele eden, nice badirelerden geçen, muhafazakar sanatçılar dururken, Erdoğan’ın bu çıkışı kendisi için fazla vasat bir çıkış...

***


Mesela Kürt meselesinde ister iktidardan yana ister BDP’den yana hiç farketmez bir çıkış yapsaydı, “saygım sonsuz olurdu...”

Yılmaz, Kürt kökenli bir sanatçı...

Eşi Kürt kökenli vatandaşların yaşadığı coğrafyada önemli bir ailenin kızı...

Ben “sinemadaki ezan hakkındaki görüşlerini değil, Kürt meselesindeki şu anda aldığı pozisyonu merak ederim Yılmaz Erdoğan’ın...”

O öğretici gelir bana...

Sinemada ezan konusunu, böyle bir dönemde İskender Pala veya başka bir muhafazakar sanatçıdan duymayı doğal bulurum...

Herşeyin de bir muktesebatı, bir geçmişi, bir söyleyeni, söylemesi gerekeni var...

Bunun dışında söylemeyi düşünenler, tersi düşüncelerin egemen olduğu zaman dilimini seçmeliler...

Sanatçı duruşları için...

Yılmaz Güney’in söylediklerini bugün herkes söylüyor...

Bugün bunları söylemek çok da “cesaret gerektirmiyor ve önemli değil...”

O gün söylemek ve söyleyebilmek önemliydi...

Yılmaz da onun için Yılmaz Güney oldu...

***


Yılmaz’ın değişme hakkına, “öteki” dediğine daha fazla yaklaşma arzusuna, geçmişte düşünmediğine “empati yapma isteğine” karşı çıkmıyorum elbette...

Fakat onun gibi bir sanatçıya, “modaya uygun replikleri” söylemeyi pek yediremiyorum...

Evren, içselleşmemiş dönüşümlerin, gerçek bir “değişimi içinde barındırmadığını” gösterdi bize yıllar içinde...

Bugün geçmişinde olguyu pek hissetmeyen bir kesim “din”i keşfetti, iktidar ve gücün etkisiyle...

“Din”i keşfetmesi güzel...

Dini motiflere saygı duyması elbette mukaddes...

“Ev aldığında Kuran okutmayı düşünmesi tabii ki takdir-e şayan...”

Ve fakat, bunların “içselleştirilmiş bir dönüşüm mü” yoksa, “pozisyon almaya yönelik bir değişim mi” olduğunu bilmek kaydıyla...

Yani konu, söylediğinizde “samimi misiniz değil misiniz” meselesidir aslında...

Duruşu ne olursa olsun samimi olduğuna inandıklarıma saygı duyarım...

Onların görüşleriyle taban tabana zıt olsam bile, onlara olan tavrımda bir milim saygısızlık yapmam...

Baskının en yoğun olduğu günlerde, hiç tahmin edilmeyen gazeteler ve gazetecilere yönelik milimetrik sapma göstermeyen duruşumun kaynağı bu noktadır..

***


Fakat duruma ve şartalara göre, “içselleştirilmemiş dönüşümler”, hadi onu da geçtik “buram buram rant kokan” tutum ve davranışlar, topluma “teflon tava türü üstü tutmaz pozisyonlamaları” doğru bir davranışmışcasına örneklerler...

Hayat sabit kalmayı reddeder...

Değişimi ve dönüşümü destekler...

Değişimin ve dönüşümün olmadığı yerde, hayatın akışını keser...

Fakat evrende “değişim gerçek bir içselleştirmeyle olur...”

Bu içselleştirme bir süreç ve niyet meselesidir...

Bir rant ve popülarite meselesi değil... Samimiyet ve ruhtan gelen niyet, “belirleyicidir...”

Dilden dökülen sözcük değil...

Yılmaz Erdoğan kardeşim bunları “başkalarının söyleyemediği zamanlarda söyleseydi ya da -tam da zamanıdır şimdi- Kürt meselesinde iktidarı mı BDP’yi mi doğru buluyor onu söylerse” yakışan bir çıkış yapmış olur...

Şimdiki çıkışına bir kulp bulmak istemem... Rant peşinde koşuyor, oraya buraya selam gönderiyor diye addetmem, ayıp olur...

Fakat Yılmaz’ın sanatçı büyüklüğüne yakışmayacak derecede sıradan bir çıkış...

İçeriği değil...

Seçtiği zaman dilimi...

Nasıl ki ikisinin adı Yılmaz...

Fakat birisinin söylediği yıllar geçti üstünden “efsane” oldu...

Diğerininkinin yıllar geçtikten sonra “efsane” olarak hatırlanacağından çok kuşkuluyum...

****


BU GECE BENİ DÜŞÜN...

Öğle yemeğini bitirmiş, başka bir masada oturan arkadaşlarla sohbet ediyordum ki, Nükhet’in restorandan içeri girdiğini gördüm...

Yanında iki hanım arkadaşı, birinde kulaklık var, stüdyodan çıkmış gibi bir haldeler...

Masaya selam vermek için uğradım...

“Otursana iki dakika” dedi, “Sana iki parça dinlettireceğim vaktin varsa...”

Yanında menajeri var...

Kulaklığı taktım, Nükhet’in yeni CD’sindeki parçalardan ikisini dinlemeye koyuldum...

***


Moodum mu öyleydi bilmem, Ahmet Kaya “cover”lı bir parçası var, söz ve müziği Fatih Kısaparmak’a ait “Bu Gece Beni Düşün” diye...

Ben uzun zamandır böyle bir yorum dinlemedim...

Dinlerken, masadan uçtum gittim, bir başka dünyaya bir başka derinliklere...

Bittiğinde ağzımdan şu sözcükler döküldü:

“Ne kadar şarabi bir parça... Buruk ve tadına doyulmaz bir lezzeti var...”

Nükhet’in sesini kısmak için aylarca uğraşmış Sezen...

Şarkıların yorumunu farklı yapsın diye bu sefer...

İddia ediyorum bu kadar yıldır böyle bir Nükhet Duru yorumu dinlemediniz...

“Soft” bir Nükhet Duru var yeni albümünde...

Söz ve müziği Sezen Aksu’ya ait olan Zeki Müren’in bir girip çıkıverdiği Hicran’ı dinlettiler daha sonra...

Hangi parça beni daha fazla çarptı aklım karıştı...

Aysel Gürel’in sözlerini yazdığı bir Şehrazat parçası Rüşvet de var yeni CD’de...

Sezen Aksu yememiş içmemiş Nükhet’e yıllar sonra bir albüm yapmak için gecesini gündüze katmış...

Bir Nükhet Duru-Sezen Aksu çalışması geliyor ki, dayanamadım, “Bazı parçaları sakın yazın çıkartıp tadını öldürme” dedim, “Eylül’e çıkart... Sonbaharda bu parçalar bir başka güzel...”

*****


YENİ BİR ALIŞKANLIK EDİNMEK 21 GÜNDE OLUR...

“Yeni bir alışkanlık geliştirmek 21 gün sürer...

Ancak birçok insan hayatında olumlu bir değişikliğe neden olacak bir alışkanlığı, yaşadıkları acı ve stres yüzünden sadece birkaç gün deneyerek terk eder... Eski alışkanlığı terkedip, yeni bir alışkanlığı kazanmak ilk günlerde büyük stres yaratır...

Buna dayanamayanlar, yeni davranış modelini birkaç gün sonra terkederler...

İlk 21 günü atlattıktan sonra yeni alışkanlığımızı sürdürmek tahmin ettiğimizden daha kolay olacaktır...

Kişisel alışkanlıklarınızı gözden geçirmek için kendinize zaman ayırın ve gerekli değişiklikleri yapacağınıza dair söz verin...

Yaşamınızın kalitesi büyük ölçüde alışkanlıklarınızın şekliyle belirlenir...

Robin Sahrma...”

DİĞER YENİ YAZILAR