Yunanistan’da gazetecilik yaparken, 17 Kasım Terör Örgütü isimli bir örgüt ortalığı kasıp kavururdu...Amerikan elçiliğinde gizli görevle çalışan CIA istasyon şefini tespit etmişler ve ajan filmlerine taş çıkartacak bir suikastle, ajanı arabasıyla giderken öldürmüşlerdi...Atina’daki CIA istasyon şefinin kim olduğunu, kimliği belirsiz bir terör örgütü nasıl biliyordu, bunu kimse anlayamadı...Örgütün bütün eylemleri “nokta atışıydı ve büyük sansasyon yaratıyordu...”***Halk düşmanı ilan ettikleri ünlü işadamlarını, sonraları Dışişleri Bakanı ve Atina Belediye Başkanı olacak Dora Bakoyannis’in etkili bir siyasi ve ekonomik figür olan kocası Bakoyanni’yi güpegündüz öldürmüşlerdi...Türk diplomatı olan yakın arkadaşlarım onların suikastlerinde can verdi...Bir kısmı ise, profesyonel suikastlerden yaralanarak kurtulabildi...O terör örgütü, bütün bu “nokta atışı yaptığı suikast hedeflerini neye göre seçiyordu”, bunu anlamak kolay değildi...O günlerde, Yunan gizli servisinin içinde örgütlenmiş, Kıbrıs Rum Kesimi bağlantılı bir derin yapılanmanın tetikçisi olduğu söylenirdi 17 Kasım’ın...***Atina’da olimpiyatların yapılmasına aylar kala, bir anda sorumluları bulundu, operasyon düzenlendi ve örgüt tarihe karıştı...Devrimci mücadeleleri baz alarak hayata başlayan terör örgütlerinin zaman içinde, değişik istihbarat servisleriyle bağlantıya geçmek zorunda kaldıkları, ‘düşman’a karşı mücadelede sayısız derin ve gizli işbirliklerine ve ittifaklarına girdiklerini görmüştüm...Yunanistan’da, Almanya’da hatta Türkiye’de...Terörü silah yaparak mücadele etmek öyle bir “kaygan zemindi ki” bir süre sonra ayakta kalabilmek için, değişik istihbarat servislerinin ittifakından medet umar hale geliyordunuz...***Uzun zamandır bir şeyi fark ediyorum...PKK’nın İmralı’da tutuklu lideri Apo ile, Kandil’de liderlik yapan Murat Karayılan ne zaman, “Örgüt bir çözüme karşı değil” deseler, PKK’nın hunharca saldırıları patlak veriyor...Kamuoyu “Bunlar yalan söylüyor... Bizi aldatıyor” diye düşünerek zaten haklı olarak hiçbir zaman güven duymadığı terör örgütüne karşı diş biliyor...Son günlerde nihayet PKK terör örgütü içinde Duran Kalkan gibi isimler, “neden savaşı devam ettirmek istediklerini” kendi ideolojik çerçevelerinden seslendirir oldular...Daha doğrusu onların uzun zamandır söyledikleri konuşulmaya, tartışılmaya başlandı...Bu çok hayırlı bir gelişme...Herkes açıkça konuşmaya başlar ve örgütün içinin ne olduğu ortaya çıkarsa, neyin nasıl olacağı da yavaş yavaş gözükür...Şimdi Leyla Zana’nın, Osman Öcalan’ın, hatta Murat Karayılan ve Apo’nun ne söylediklerini daha iyi anlıyorum...Benim bir dezavantajım aslında avantaj...Derin ve gizli bağlantıları bilmediğimden, Peter Sellers’ın filmlerindeki gibi vicdani ve kalbi reaksiyonlar veriyorum...Biraz nahif gibi görünüyor elbette derin dünyalar ve onlarla bağlantılı olanlar için...Fakat önemi yok...“Vicdan” güme gitmiyor bu vesileyle hiç olmazsa...*****YEMEĞİ AZALT, 20 YIL UZUN YAŞA... Uzun yaşamın “az yemekle bağlantılı” olduğu da yavaş yavaş ortaya çıkıyor...Bugün bizim gazetede İngiliz bilim adamlarının yaptığı derin araştırma, yemeği azaltmanın 20 yıla kadar daha uzun yaşamanın anahtarını verdiğini gösteriyor...Farelerde yapılan araştırma, yüzde 40 daha az yemek yemenin, yaşam süresini 20 yıl daha uzatacağını gösteriyor...***Elbette yemek değil sadece önemli olan, ne yediğiniz de önemli...Sanırım önümüzdeki yüzyılda hayat “yeme içme merkezli” bir hayat olmayacak...Yaşam “yeme içme” merkezli olmaktan çıkıp, sağlıklı ve keyifli hobiler merkezine kayacak..Sigarayı bırakmam esnasında inanılmaz bir direniş gösteren Mehmet Barlas, elbette bu söylediğime de itiraz edecek...Dünkü yazısında anekdota atıfta bulunarak, “Kanada’nın Frankofon bölgesinde, yeme içme keyfiyle yaşayanların, daha sağlıklı yaşadığını iddia eden Anglo-Sakson’lara oranla, daha az sorunla karşılaştığını söyleyerek, bu gelişmeye de karşı çakacak...”Olsun ben onunla “gurme” yemekler yemekten hoşnutum...Arkasından spor yapıp, eğlendirici hobilerle durumumu dengelerim...O bu yeme içme direnişinden vazgeçmez...Sigarayı bile bırakamadı hala...***** GÜNÜN ANLAMLI ANEKDOTU... DİYOJEN’DEN ÖZÜR DİLEYEN DARİUS... “M.Ö. 335... Pers Kralı Darius her gün; ‘Dünyanın en güçlü ve en mutlu kralı benim’ diyordu çevresindekilere...Bir gün bir konuk geldi Karadeniz kıyılarından...Kral Darius alışıldık repliğini akşam yemeğinde o konuğun yanında da tekrarladı...Karadeniz’den gelen konuk, büyük bir özgüvenle çatalını bıçağını tabağının kenarlarına bıraktı...Dudaklarının üzerini ve kenarlarını yumuşakça sildi...Gövdesini ve başını dikleştirdi;“Sinop’ta fıçı içinde yaşayan yaşlı ve bilge bir adam var” diye başladı konuşmasına...Bakışlarını Kral Darius’un gözlerinin içine dikip devam etti;“O yaşlı adam şöyle diyor; ‘Dünyada mutlak güç, mutlak mutluluk yok... Her şey anlıktır, geçicidir... Kalıcılık son nefeste belli olur...’Darius elindeki bıçak ve çatalı öfkeyle masanın üzerine fırlattı...“Bu benim gücüme ve mutluluğuma karşı yapılmış en büyük hakarettir...”Konuk oralı bile olmadı...Az önce bıraktığı çatal ile bıçağı eline alıp yemeğine devam etti...Ertesi sabah Darius büyük bir orduyla sefere çıktı...Karadeniz kıyısındaki Sinop’a varıp fıçı içinde yaşayan o yaşlı adamı buldu... Konuğunun söylediklerini aktarıp sordu:“Sen kimsin ki benim gibi mutlak güce ve mutluluğa sahip bir kralın yalan söylediğini savunursun?”İhtiyar başını bile kaldırmadan verdi cevabını:“Ben Diyojen; Yine aynı şeyleri söylüyorum... Dünyada mutlak güç, mutlak mutluluk yok... Her şey anlıktır, geçicidir... Kalıcılık son nefeste belli olur...”Darius küstah bir kahkaha atıp Diyojen’in yanından hızlı adımlarla uzaklaştı...O Sinop hüsranından sadece bir yıl sonra, M.Ö. 334’te Kral Darius; Makedonyalı, henüz otuz yaşında bir kral olan İskender’in ordularına tacını, tahtını kaybetti...Yetmezmiş gibi hem karısı hem de kızı İskender’e kadınlık yaptılar...Darius son nefesinde Sinop’ta fıçı içinde yaşayan Diyojen’i bulmalarını ve kendisi adına özür dilenmesini istedi ve ekledi:“Haklıymış ihtiyar... Mutlak güç ve mutluluk son nefeste belli olurmuş...”Güçsüz, mutsuz, yenik, ezik bir Kral olarak verdi son nefesini...”(Adnan Berk Okan’ın Gazeteciler.com sitesindeki yazısından...)***Diyojen’in bu müthiş öngörüsüne yapmak istediğim bir ekleme var yaklaşık 2350 yıl sonra...Kimin nasıl yaşadığı, kimin gerçekten güçlü, kimin mutlu olduğu, son nefesinden de öteye, o nefesin üzerinden makul bir zaman geçtikten sonra belli olur...Evrenle oyun oynamaya kalkmamalı hiç kimse...Bilmeli ki herkes “evren”i aldatamazsınız...Ve o evren bir birim olan insandan çok daha akıllıdır...Birim ait olduğu aslını aldatamaz...
Del Bosque düzgün davransaydı, bir gram ter dökmeden faizi ve cezalarıyla beraber, karizmasını hiçe sayıp bir Türk takımından yıllarca çalışmadan aldığı parayı almazdı demiştim...İspanya federasyonu dışındaki kontaklarının dışında hiç kimse ona iş teklif etmedi ve o çalışmadan iki yıl tıkır tıkır para almaya devam etti...Bizim Mehmet Tezkan’ın, hala durumu anlayamadığını görüyorum...Del Bosque’yi benim kovdurduğumu düşünüyor...Oysa ben kovdurmadım Del Bosque’yi Beşiktaş’tan...Tersine, ben yönetimden istifa ettim, bastım gittim...Adam gibi adamlar zamanı ve yeri geldiğinde istifa edip, basıp gitmesini bilirler...Beşiktaş’tan istifa eden ben olduğuma göre, olsa olsa ben Del Bosque’yi değil, Del Bosque beni göndermiş olabilir...Elbette bu fantastik bir tartışma...***Fantastik olmayan tartışma ise şu...Tezkan ve onun gibiler “Del Bosque tipi adamları çok seviyorlar...”Hukuki boşluklarla çalışmadan “sözleşmelerden doğan yasal fakat vicdanen tartışmalı paraları cebe indiren” tiplerden haz alıyorlar...Del Bosque gibi yıllarca işsiz kalıp çalışmadan para kazanırken, “İspanyol federasyonundaki kontaklarıyla dünyanın en iyi oyuncularından kurulu milli takımın başına kişisel ilişkileriyle oturabilen” tipteki adamları çok tutuyorlar...Onlara tapıyorlar...Ben çalışma hayatımda ekipleri, takımları hep kendim kurdum...Kendi kurduğum ekipler ve takımlarla başarılara imza atmaya çalıştım...Kimsenin emeğinin üzerine oturmamaya gayret ettim...***Çalıştığım yerlerden ayrılırken de “çalışmadığım ve ter dökmediğim” tek bir günün parasını talep etmek ucuzluğuna sapmadım...Değil çalışmadığım zamanın parasını tahsil etmek, çalıştığım zamanlara ait “tazminat talebim bile olmadı” hiç kimseden...Sanıyorum herkes kendisi gibi adamları seviyor...Ben Del Bosque’yi sevmem...Onun onda biri kadar servetleri olmadığı halde çalıştırdıkları takımdan, “Beş kuruş fazla istemeden ayrılan Ertuğrul Sağlam, Rıza Çalımbay, Carlos Carvalhal” benim çalışacağım ve saygı duyacağım adam gibi adam tiplerdir...***Mehmet Tezkan zaman zaman böyle pek düşünmeden yazılar yazıyor maalesef...Hatırladığım kadarıyla birkaç yıl önce yazdığı bir yazıdan bana milyarlarca lira para ödemeye mahkum olmuştu...Tezkan’ın sevdiği Del Bosque tipi bir karakter olmadığımdan, Mehmet Tezkan’dan o parayı tahsil etmemiştim...Fakat şimdi durum değişiyor...Avukatlara söyleyeyim...Mehmet Tezkan’dan “tazminatı almak için düğmeye bassınlar...”Parayı ne mi yapacağım?..Sorulur mu elbette ben kullanmayacağım... Alıp o parayı “Beşiktaş’a vereceğim...”Beşiktaş’a gönüllü bir katkıda bulunmuş olacağım...Böylece Tezkan’ı da biraz metazori “Beşiktaş’a katkı yapmaya teşvik edeceğim...”Hülasa; iyi oldu bu tartışma...Darısı Del Bosque’nin üzerine yattığı paraların başına...*****“OĞLUM NAİL SENİ KİM YIKABİLİR Kİ?..”Bir zamanların bütün medya patronlarını ve siyasileri “yönettiği söylenen” ünü medya patronu Nail Keçili’yi okuyorum...Bir gün özel uçağıyla Marmaris’e gidiyor...Yunan adalarının üzerinden geçiyor...Volkanik Santorini adasının üzerine geldiğinde özel uçağı Nail Keçili uçaktan aşağı bakıyor ve kendi kendine şöyle diyor:“Oğlum Nail seni kim yıkabilir ki?..”O güne kadar Turgut Özal’ın en yakın danışmanlarından biri...Aydın Doğan, Dinç Bilgin, Erol Aksoy gibi bütün medya patronlarıyla içli dışlı, bazısıyla ortak işleri var...Büyük bazı gazetelerin genel yayın yönetmenlerine bir telefonla iş yaptıracak güce ve etkinliğe sahip...Yaşadığı onca güzelle aşk bir yana, dünyaca ünlü büyük starlarla aşk yaşadığını isim vermeden itiraf ediyor...Paraya para demiyor, bütün reklam sektörünün yüzde 53’ünü kontrol ediyor...28 şirketi, 2500 çalışanı var...***Bu halet-i ruhiye içinde Yunan Santorini adasının üzerinden geçerken “Oğlum Nail seni kim yıkabilir ki?..” diyor...O adayı bilirim...Üzerinden geçerken bile çıldırtıcı bir güzelliği vardır...Adada bulunduğunuz yerden denize ve volkanik çevreye göz gezdirdiğinizde “kendinizden geçtiğinizi” hissedersiniz...İşte o adanın üzerinden özel uçağıyla geçerken “Oğlum Nail” diye sesleniyor, “Seni kim yıkabilir?..”“Altı ay sonra beş kuruş param yoktu...” diyor Nail Keçili...Cezaevine giriyor, iflas ediyor, malları mülklerine haciz geliyor...***Aslında kendini güç ve kudret sahibi zanneden insanoğlu bilir mi ki “evrenin gücü karşısında” kendi kontrol ettiğini zannettiği güç güç değildir...Nail Keçili’yi o kadar iyi anlıyorum ki...“Hayatta şükür gerekli her şeyim var” dediğim anda, “Aslında hiçbir şeyimin olamayabileceğini” tek bir fırça darbesiyle gösterdi hayat bana...Hayat bize, “yaşamın bütününe sahip olamayacağımızı, her şeyi kontrol edemeyeceğimizi” bu tür oyunlarla gösterir...Bunlar aslında “ibret almamızı” istediği derslerdir...Şöyle der hayat böyle anlarda;“Sakın kendini bir şey zannetme... Sen aslında evrenin sonsuz denkleminde hiçbir şeysin... Öyle kendi başına hayatı kontrol edebileceğini falan sanma...”Bu dersi alanlar, hayata “tevekkül ve bilgelikle” bakabilirler...***Her şeyi kendilerinin yapabileceği gibi anlamsız ve sonu hayal kırıklıklarıyla bitecek maceralardan uzak dururlar...Bu kadercilik midir?..Hayır...Bu gerçekleri bilmektir...Evrenin sonsuzluğunu, sınırsız gücünü ve bir birim olan insanın o evreni kontrol etmekteki sınırını anlatır...Metafizik gibi görünür, oysa bilimseldir...Materyalist değildir, çünkü materyalizmden öteye bilimsel özellikler içerir...Aziz Yıldırım’dan Nail Keçili’ye, Dinç Bilgin’den şimdi adını yanlış anlaşılır diye söylemek istemediğim birçok kişiye, “evren bu mesajı gönderir...”Anlayana tabii...*****BİZ HAYATI YAŞAYARAK DA BARIŞI SAĞLAYACAĞIMIZI DÜŞÜNÜYORUZ!..Avrupa batarken, bizim ekonomimiz inanılmaz bir şekilde iyi gidiyor...Bir mucize bu...Yirmi yıl önce, “şimdiki ekonomik rakamlar söylense”, herkes “bu adamın aklından zoru var” derdi...Oysa akla hayale gelmeyecek rakamlar ve ekonomik başarılar arka arkaya gerçekleşti...Fonlar destek verdi, IMF çekti gitti, öyle oldu böyle oldu bilmem, ekonomik göstergeler tahmin edilmeyecek boyutlara yükseldi...***Ekonomik olarak gerçekleşen mucize ne yazık ki, demokratik alanda kendini gösteremedi...Askeri vesayetin ve darbelerin üzerine giden irade, bir süre sonra toplumda “kolay kolay tamir edilemeyecek kırgınlıklara, küskünlüklere, mağduriyetlere” neden oldu...Bu olay artık kaldırılmaz ve dayanılmaz ölçüde mağduriyetler biriktirmeye başlayınca, bazı şeylerin hafif yollu değiştirilmesi çabası gözlenir oldu...Türkiye ekonomisindeki mucizeyi toplumsal ve bireysel mağduriyetlere taşıyamazsa, kat edilen bunca yola yazık olur...***Bu işin bir tarafı...Fakat bir de Kürt sorunu gibi, milyonların barış arzusuyla beslenen, toplumun neredeyse 30 yıldır burnundan solumasına neden olan bir sorun var...Barış artık gelmelidir...Kimsenin onuru, gururu zedelenmeden, ülkenin bütünsel yapısı bozulmadan, üzerinde çalışılabilecek her barış girişimini bu toplum desteklemelidir...Barışı istemeyenlere inat istemeli ve arkasında durmalıdır...Biz barışı, herhangi bir siyasi iktidar bundan prim kazansın, başkalarının üzerinde daha güçlü borular öttürsün amacıyla istemiyoruz...Biz çocuklarımızın birbiriyle savaşmasını istemiyoruz... Daha fazla ölmelerini, daha fazla şehit düşmelerini istemiyoruz...Biz hayatı yaşayarak da barışı sağlayabileceğimizi düşünüyoruz...
Bir yıl önce yine bir Temmuz başlangıcıydı...Fazla yorulmuş beynimi belki biraz dinlendirir, ruhuma biraz huzur ve dinginlik katabilirim diye, çocukları alıp Bodrum’da bir kıyı otelin sesizliğine gelmiştim...Yaz ayları için köşemin tepesine “Tatil Yazıları” başlığını koymuştum...Çok yoğun geçmişti kış...Gazete yazılarını yaz aylarında tatil yazıları kıvamında ve konseptinde yazacaktım yaz boyu...Tatil bir tazelenme ve yenilenmenin adıydı...Toplumsal yenilenmeye, tazelenmeye, dinginleşmeye bir katkım olur diye düşünmüştüm...Deepak Chopra’nın “Başarının 7 Spiritüel Yasası” kitabı daha piyasaya çıkmamıştı...Bu konularla ilgilenen bir dosttan tekstini almış, o tekstten ilk metinleri yazmaya başlamıştım...İstanbul’dan ne kadar uzakta kalacağımı bilmiyordum...Dinginleşmeye, huzura, bir parça mutluluğa hasrettim ve Türkiye’nin de hasret olduğunu düşünüyordum...***Kıyı oteline geldiğimin ikinci günü olay patladı...Futbol dünyasının ünlüleri, şike operasyonundan arka arkaya gözaltına alınmaya ve tutuklanmaya başladılar...Önce “Tatil Yazıları” konseptine devam etmeye çalıştım...Fakat bir süre sonra, gelen dalgalar köşeyi “gündeminin içine kattı ve götürdü...”Tatil Yazıları cehennem ateşini andıran bir gündemin ortasında, bütün esintisini kaybetti...Sıcak gündemin bir parçasıydı...Kişisel hayatımda kurmaya çalıştığım dinginliğe inat, Türkiye kasıp kavruluyordu...***Aziz Yıldırım ve nice ünlü yönetici, futbol adamı, eski futbolcu, teknik direktör o günlerde içeri girdiler...Son birkaç haftadır, futbol dünyasının etkili isimleri sürekli soruyorlardı bana:- “Sence ne olur Aziz Yıldırım’ın durumu?..”- “Sanıyorum beş yıl civarında bir hüküm alır ve tahliye olur...”- “Bir şey mi biliyorsun” diyorlardı...- “Hiçbir şey bilmiyorum” diyordum, “sezgilerim öyle söylüyor...”Aziz Yıldırım’a yakın olanlar, “Biz hiç öyle tahmin etmiyoruz” diyorlardı...“Tahliye hiç gözükmüyor...” diye ekliyorlardı...***Konuşmalar birkaç yerde, zaman zaman Aziz Yıldırım’a yakın insaların olduğu masalarda sürdü gitti...Dün sabah yine aynı deniz kıyısı otelinde sabah ağır ter attığım spordan çıkmak üzereydim ki Fatih Karaca aradı...- “Herkese tahliye çıkmış... Büyük sürpriz...” dedi...Ona son haftalarda bana sorulan soruları ve verdiğim yanıtları söyledim...- “Bana sürpriz olmadı...” dedim, “Sezgilerim böyle söylüyordu zaten...”Sezgimin nedeni, hayatın iyi ve kötü arka arkaya bir sıra halinde giden yaşam ritmiydi...Başamıza gelen kötülükler sonsuz olmuyordu...İyilikler de...Hayatın devinimi böyleydi...Ritmi bu şekildeydi...Bir gün önce Türkiye’yi yöneten en etkili isimlerden biriydiniz...Koskoca Fenerbahçe’nin Başkanı’ydınız...Gittiğiniz her yerde “Başkan’ım” diye karşılanıyordunuz...İş dünyasında, siyasiler arasında, bürokraside, medyada, sanat dünyasında her yerde birilerinin gönülden başkanıydınız...Diğerleri de en azından gıptayla “rakip kulübün başkanı” olarak size bakıyordu...Böyle bir sınırsız güçten çıkıp, bir anda demir parmaklıklar arkasında dört duvar arasında kendinizi yapayalnız bulmak ne demektir bilir misiniz?..***Aziz Yıldırım bir yıl, zirvelerde her şeye hükmeden bir dünyadan, kimseciklerin olmadığı soğuk demir parmaklıkların arkasındaki yapayalnız bir dünyaya geçti...Yaşadıkları bir ömre kolay sığmayacak dersler içerir...Fakat bir şey var...Cezaevinde insan hangi suçtan içeri girmiş olursa olsun, zaten çok ağır bir ceza çeker...Bütün özgürlüklerinden uzakta, koyu bir yalnızlığın dipsiz kuyusunda, savunmasız, biçaredir...Böyle günlerde, tutuklulara, hükümlülere, “Aklınıza estiği gibi davranamazsınız... Onların cezalarını katmerleyemezsiniz... Daha da konuşup o insanı daha fazla bitiremezsiniz...”Dışardaki egoların ‘yeter’ demesi gereken, “daha fazla zulmetme” demesi gereken bir yerde bulunur cezaevindekiler...***Özgürlüğüne kavuştuğu bu ilk günde artık hayatı çok farklı görecek Aziz Yıldırım...Hayatında var olan değerlerin kıymetini, bugüne kadar bildiğinden çok daha fazla bilecek...Yaşamın ne büyük bir nimet, çoluğunun, çocuğunun, eşinin dostunun nasıl vazgeçilmez birer kıymet olduğunu her şeyden ve herkesten fazla hissedecek...Yaşam hafifleyecek aslında...Egodan arınacak...Çatışmadan uzaklaşacak...Dayanışmaya, huzura ve sinerjiye yaklaşacak...Hayat şimdi değer kazanacak Aziz Yıldırım için...Değer katlanacak...Belki o bir yıl orada yaşanmasaydı, “sonsuz özgürlükler ve sınırsız kudretin eşliğinde geçmiş yıllar gibi” gücü hissederek, gücü kutsallaştırarak, güce tapanların arasında kendisini ilah sanarak yaşayacak ve geçecekti...Şimdi çilekeş geçen bir yıl, önümüzdeki yıllar için mutluluk ve dinginlik vaat ediyor...Hoş geldi özgürlük Aziz Yıldırım ve arkadaşları için... *****ALLAK BULLAK OLAN TOPLUM BARIŞI HAK EDİYOR ARTIK!..Kimselerin kaldıramayacağı oranda “allak bullak oldu” bu toplum...Bu kadar allak bullak olan bir toplumun, barışı ve huzuru gelecekte de bulabilmesi zordur...Çünkü olaylar geçici, duygular kalıcıdır...Olay birkaç saniyeliktir...Etkileri yıllarca sürer...***2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri yılı...Yerel seçimler, genel seçimler hep bu yıl yapılacak...Kürt meselesi, tutuklular, hükümlüler, yargılamalar artık yeni bir beyaz sayfanın parçası olmalılar...Yaz geldi, yavaş yavaş geçiyor...Bu toplumun insanları da, başka ülkelerin insanları gibi, barışı, huzuru ve hayatı hak ediyorlar... Başkaca söylenecek bir şey bulamıyorum... *****O KUPAYI KALDIRIRKEN, ÇALIŞMADIĞIN YILLARIN PARASINI HAKKINLA YİYECEĞİNİ DÜŞÜNÜYOR MUSUN DEL BOSQUE?..Barcelona’nın muhteşem takımı, Real Madrid ve diğer İspanyol takımlarından takviyeyle “İspanyol Altın Kuşağı” olarak Avrupa Kupası’nı da alıp müzesine götürdü...Barcelona’da yılladır beraber oynayıp nice başarıya imza atan altın kadro yine tarih yazdı...Hayatın garip tesadüfü şu ki...Yıllarca işsiz kalıp, çalışmadığı Beşiktaş’tan sözleşme uyarınca aldığı paraların üstüne yatan Del Bosque isimli antrenör de “Bu kupayı kazanan İspanya’nın teknik direktörü olarak” kayıtlara geçti...***Takımı Barcelona’da yapıyorlar...Kupayı Del Bosque kaldırıyor...Kaldırsın, gözü olanın gözü çıksın...Sadece tek bir sorum var...Yıllarca işsiz kaldığı sırada, çalıştırmadığı halde misli misli 10 milyon euroya yakın parayı Beşiktaş’tan tahsil etti...O işin avukatları da bu işte bir miktar sorumludurlar elbette fakat, benim sorum sorumlulara değil, vicdanı olanlara...- “Yıllarca işsiz kaldığında tek bir kulüp kapını çalmadı... Sen de Beşiktaş’taki sözleşmeni çalıştırıp üstüne faiz ve ceza da bindirip milyonlarca euro parayı bir gram ter dökmeden cebine indirdin...”Hakkın mıydı? Sözleşmeye göre, evet...Vicdanlara göre, hayır...Çünkü senin gibi bir ismin, çalıştırmadığı halde Beşiktaş’tan alacağı paraya ihtiyacı olmaması gerekirdi... Şimdi Avrupa Kupası’nı kaldırdın...Milyonlarına milyon kattın...Ter dökerek kazandın, hakkınla yiyeceksin de...Ter dökmeden kazandığını, huzurla yiyebilecek misin acep?..
Balotelli’yi gol atarken değil, gol kaçırırken izlediğimde, fark ettim çocukta olağandışı bir sıyrıklık olduğunu, star kumaşı denen ve aslında sıradanlığı reddeden dahilikle delilik arasında bir yerlerde top koşturduğunu...Avrupa Kupası’nda gol kaçırırken ilginç olan adam, önceki gece iki golü birden turnuvanın favorisi Almanya’ya atınca, bütün dünyanın ilgisi üzerine yoğunlaştı...Golleri attıktan sonra biyolojik annesine değil, evlatlık verildiği, onu yetiştiren beyaz İtalyan annesine koşmuş...Ona sarılmış, “senin için attım o golleri” demiş...Oysa onu beş yaşında evlatlık olarak veren siyahi annesiyle babası bir süredir “biyolojik çocuklarıyla” yeniden anne baba bağı kurmak için seferber durumdalar...Balotelli önce onları reddetti; “benim değil, paramın peşindeler” dedi...***Ancak biyolojik annesi pes etmedi, Balotelli’nin oynadığı Manchester City’den dolayı yaşadığı İngiltere’de ev tuttu...Balotelli’yle yeniden manevi bağ kurmak için çaba harcamaya başladı...İlk günlerde biyolojik annesiyle bağ kurmayı reddeden Balotelli, biyolojik kız kardeşini görünce yumuşadı...Annesinin tuttuğu mütevazı eve zaman zaman gelmeye, civardaki mahalle pub’ında birasını yudumlamaya, hatta annesinin çalıştığı markette görülmeye başlandı... ***Zor bir hayat onunkisi...Biyolojik annesine ve babasına, onu evlatlık verdikleri için tepki duyuyor alttan alta...Elbette onu yetiştiren ve dünya çapında futbolcu olmasını sağlayan annesine ve babasına karşı şükran duyuyor...Onun için beyaz İtalyan annesinin kollarında aldı soluğu Almanya maçında attığı gollerden sonra...Onu yetiştiren annenin, ona sarılışındaki sevgi gerçek ve samimi...Biyolojik annesi Rose Barwuah ise 13 yaşındaki biyolojik kız kardeşi Angel’la birlikte sadece 800 euro kira verdikleri bir evde, Balotelli’ye yakın yaşıyor...***Balotelli’nin futbolcu olacağını bilmiyordu onu evlatlık olarak alıp yetiştiren ve soyadını veren Balotelli ailesi...Aslında, değil futbolcu, ne olacağını bile bilmiyorlardı, bir baltaya sap olup olmayacağını bilmedikleri gibi...Fakat çocuğun futboldan başka bir şeye heves duymadığını gördüklerinde, hemen hiç arkadaşı olmadığını fark ettiklerinde çevredeki bir futbol kulübünün altyapısına vererek, onun kaderini değiştirdi Balotelli ailesi...Şimdi duyduğu “şükran” hisleri onun için Balotelli’nin...Biyolojik annesi ve babası bu saatten sonra, onunla nasıl bir bağ geliştirirler bilmiyorum...Fakat Balotelli ailesi, karşılıksız bir sevgiyle yetiştirdikleri küçük çocuğun onlara verdiği hiç beklemedikleri “büyük ikramiyeyle” hayatlarının en mutlu günlerini yaşıyorlar...Bütün dünya Balotelli’den bahsediyor...Ve Balotelli onların soyadları...Çünkü çocukları futbolda ilk parlamaya başladığı yıllarda, biyolojik annesi ve babasının soyadını almayı reddetmiş, formasının arkasına evlatlık olarak verildiği anne ve babasının, yani Balotelli’lerin soyadını yazdırmıştı...O bir siyahi genç adam...Ancak, beyaz bir İtalyan ailesinin, Balotelli’lerin çocuğu...Onların soyadını taşıyor...Bazen birisine yaptığınız ve evrene attığınız iyiliğin size nasıl dönüş yapacağını tahmin bile edemezsiniz...Bugün dünyanın en fazla konuşulan soyadı, yıllar önce bir çocuğu evlat olarak almanın mükafatı...Günlük iki kuruşluk çıkarlar için birbirlerinin gözlerini oyanlar, evrenin yarattığı bu mucizeyi görebilirler mi acaba?..Öyle bir gönül gözleri var mı onların?..*****HEDEFLERİNİZİ POZİTİF BİR ŞEKİLDE İFADE EDİN...“Hedeflerini sorduğunuz zaman, birçok insan istediği şöyleri söylemekten ziyade, istemediği şeyleri söyler...Beynin işleyişi öyle bir şeydir ki, negatif terimlerle ifade edilen bir hedef, tamamen yanlış sonuçlar verir...Ebeveynler bazen çocuklara yapmamaları gereken şöyleri söylerler...(‘Yapma’, ‘Dökme’, ‘Kırma’ vs)Genelilkle de çocukların söyledikleri şeylerin tam tersini yapma eğiliminde olduklarını görürler...Bu sadece çocuklar için geçerli değildir...***Pozitif düşünce herkes için pek kolay değildir...Sadece yapmak istediğiniz şeye odaklanın...Onun sesi, görünüşü ve duygularını zihninizde resmedin...Pozitif hedef oluştururken zihninizdeki her şeyden kurtulmalısınız...İstediğiniz şeyi nasıl gerçekleştireceğinizi düşünmekten de uzaklaşın...Önce hedefin kendisine odaklanın...Onu nasıl gerçekleştireceğinizi daha sonraya bırakın...Bazı soruları kendi kendinize sormanız hedefleri netleştirmenize ve pozitif olarak ifade etmenize yardım edecektir...Ne istiyorum?..Şu anda neyi değiştirmeyi ümit ediyorum?..Nasıl bir sonuç elde etmek istiyorum?..Gerçekleştirmek istediğim şey ne?..Neyi farklı yapmak istiyorum?..Zihnimde bir sonuç var mı?..Zihnimde olan sonuç ne?..Ne yapmak istiyorum?..”(Harry Alder ve Beryl Heather’ın 21 Günde NLP kitabından)*****SOKAK BİZİM İNATÇILIĞIMIZIN ADIDIR...“Biz insanların her zaman birçok seçeneği vardır...Hepimizin farkında olduğumuzdan çok daha fazla seçeneği bulunmaktadır...Hayatta çok fazla sınırlandığımız, şimdi ne yapıyorsak onu yapmamız, nasıl yaşıyorsak öyle yaşamamız gerektiğini düşünürüz... Bu mağduru oynayan insanların göstermeye eğilimli olduğu bir tavırdır...Sosyal kimliklerimizden, özgün benliklerimizin yuvasına doğru ne kadar kat edeceğiniz size kalmıştır...Hayatınızda yürümeyen şeyler konusunda kişisel sorumluluğunuzu üstlendiğiniz ve sonrasında geliştirmeniz gerekenleri geliştirdiğinizde var olduğunu bile bilmediğiniz kapılar size açılacaktır...Robin Sharma...”***Aslında şikayet ettiğimiz şeylerin hepsi kendi seçimlerimizdir...Şikayet etmeye devam eder, tercihlerimizi değiştirerek, olayların seyrini de kendiliğinden değiştirebileceğimizi hiç düşünmek istemeyiz...Hayatta çıkmaz sokak gibi görünen hiçbir şey aslında çıkmaz bir sokak değildir...Çıkmaz sokak bizim inatçılığımızın adıdır...Her şeyin bir çıkış yolu bulunur...Ancak şartlanmalarımız bizi tek bir yolun ‘doğru’ olduğu zannına götürür...Doğru zannettiğimiz yolun sonundaki ‘duvara toslama’ hali bize kader gibi görünür ve çıkmaz sokaklarla çevrili olduğumuz zannına kaptırır bizleri...***Oysa hayatın her dilemmasında, önyargısız bakıldığında çıkar yol bir seçenek vardır...Mesele çıkar yolu önyargısız bulabilmek ve çözümü bulmayı hayatta başarı olarak görmektir...Herkes çözümü ister görünür...Oysa çözümden çok kendi egosunun istediğini ister...Egonun sınırlamalarından, sosyal şartlanmaların kısırlığından ne kadar kendimizi kurtarabilirsek, seçeneklerin sonsuzluğuna o kadar uzanırız...Hayat sınırsız seçeneklerin ışığında zenginleşir... “Ben şunu şunu severim... Benim için hayat budur...” dediğinizde, söyledikleriniz dışındakileri sevmek ihtimalini kendi kendinizden dışlarsınız...Örneğin “Ben Bodrum’u çok severim” dediğinizde, Çeşme ya da Antalya veya Ölüdeniz şıklarını ötekileştirir, kendinizden uzaklaştırırsınız...“Ben Paris’e aşığım” dediğinizde, hiçbir zaman Londra’da hayatınızın en güzel zamanlarını geçiremezsiniz...Çünkü kendinizi Paris’e aşık yaparak, diğer bütün kentlerle ilgili duygularınızı sınırlıyorsunuz...***Hayatta ne kadar çok tercih yaparsanız, o kadar çok sınırlarsınız kendinizi...Tercihlerinizi ne kadar içselliğinizin bir parçası yapmazsanız, o kadar çok seçeneğin özgürlüğünü ve keyfini yaşarsınız... Çıkmaz sokak; insanların kafalarının içinde yarattığı inattır...
Günlerdir Beşiktaş Dolmabahçe Stadı yıkıldığında Beşiktaş’ın Arena’da oynamasıyla ilgili görüşmeleri izliyorum...İçim içime sığmıyor, infialin Allah’ını duyuyorum, hadi yine kimseyi kırma, bir şey söyleme diye kendime telkin yapıyorum...Önce Adnan Öztürk birkaç laf etti...Hadi dedim “Başkan değildir, camianın isteklerini dillendirmek mecburiyetindedir... Geçer bunlar... Arena’da oynar Beşiktaş’la Galatasaray...”Hayır yetmedi...Bu kez, geldiğinden beri Galatasaray’ın snobize tavırlarıyla burnu bir karış havadaki başkanı olarak tarihe geçecek Ünal Aysal ortaya çıktı...- “Beşiktaş Arena’da oynayamaz” diye...***Kulüplerden biri stat yapıyor...Ezeli rakibi ve ebedi dostunun stadında bir ya da iki sezon geçirmek istiyor...Bir afra...Bir tafra...- “Hayır gelemezsin... Genel Kurul kararı lazım, almayız... Bu iş bitmiştir... Fazla söze gerek yok...”Bu adamlar Türkiye’nin en güzide camiası Galatasaray’ın başkanı ve yöneticileri...UEFA kupasını Türkiye’ye kazandıran Galatasaray’ın Başkanı...Koşa koşa gidip defalarca canlı yayın yaptığım futboldaki başarısıyla, Beşiktaşlı’sı, Fenerli’si bütün Türkiye’nin ayağa kalktığı Galatasaray’ın Başkanı...***O kupayı kazandıran Fatih Terim gibi “adam gibi adam” futboldan geldiği için, kimseyi dinlemedi, topa tek başına girdi... - “Beşiktaş gelecek elbette bizim stadımızda oynayacak... Futbol böyle paylaşarak güzel...” dedi...Niye?..Çünkü Fatih Terim futboldan geliyor...Futbolun bir rekabet olduğu kadar, aynı kader birliğini etmiş dünyaların kardeşliği olduğunu biliyor...Futboldan gelen bunu anlar...Futboldan gelmeyen, stadı şirket zanneder, “Ben stadımı size vermem” diye tutturur...***Galatasaray Kulübü Başkanı, stadı kendisine en yakın ezeli rakibine, ebedi dostuna vermeyerek, Galatasaraylılık değerlerini tarumar etmiştir...Sonunda Başbakan devreye giriyor da, Beşiktaş’a ayıp olmasın diye bir yıl Arena’da, bir yıl da Şükrü Saracoğlu’nda oynama izni veriyorlar... Beşiktaş Başkanı Fikret Orman’a iki çift lafım olacak şimdi...- “Götürme Başkan takımı ne Arena’ya ne de Şükrü Saracoğlu’na...”***Allah’ı var Fenerbahçe hiç sesini çıkarmadı...İlk talepte de kabul etti...Fakat herkes biliyor ki, Beşiktaş seyircisinin Beşiktaş maçları için Kadıköy’e gitmesi zaten çok zor...Belli ki orada Beşiktaş seyircisi toplanmaz...Geriye Arena kalıyor...Onu da Galatasaray Başkanı’nın bu snob tavırları nedeniyle, oynama hakkını aldığı halde “elinin tersiyle itmelidir” Beşiktaş Başkanı...“Beşiktaş’ın kendisine ulufe dağıtır gibi verilecek bir stada ihhtiyacı yok” diyerek...Beşiktaşlı duruşu budur...Bana gelince...İlan ediyorum...Ben bu kadar olaydan sonra bu iki yıl boyunca Beşiktaş’ın maçları için ne Arena’ya giderim...Ne de Şükrü Saracoğlu’na...Kasımpaşa Stadı’nda şerefimle Şeref Bey için, hakkımla Hakkı Bey için oynarım...Devletin yaptığı stadın üzerinde tepinip, en yakın dostlarına stadın kullanımını vermeyenleri kendi ayıplarıyla baş başa bırakarak...Keşke Fatih Terim’den biraz da futbol etiği dersi alsalardı...Ne kadar özlüyorum bir bilsen seni Özhan Canaydın...İnşa etmeye çalıştığın centilmen ve ebedi dost Galatasaray’ın getirilmeye çalışıldığı hale bak...*****AHMED HULUSİ KİMLE EVLİ?..Her gün yarım sayfa yazdığım köşemde, yazılardan birini mümkün olduğunca quantum düşüncesinin mimarlarına, bio enerji ustalarına, yaşam gurularına, astroloji, nefes koçu, NLP masterı sahibi, alternatif yaşam uzmanlarının görüşlerine ayırıyorum...Bu köşede Deepak Chopra’dan Robin Sharma’ya, Ahmed Hulusi’den Susan Miller’a, Metin Çınaroğlu’ndan Burçin Alpacar’a kadar birçok uzman ve düşünür yer alıyor...Quantum ve onun tasavvufla yakınlaşmasından, alternatif her alanda kalem oynatanlara kadar, bütün bu düşüncelere sonuna kadar açıyorum köşeyi...***Ahmed Hulusi de zamanında Hulki Cevizoğlu’nun programlarına katılan, astroloji, quantum, tasavvuf ve din arasında ilginç bağları yazan çok kıymet verdiğim bir düşünür-yazar...Bir internet sitesindeki arkadaşlar, Ahmed Hulusi’nin işadamı Cihan Kamer’in ablasıyla evli olduğunu yazmış, buralardan bir bağlantılar bulmaya çalışmışlar...Ahmed Hulusi’nin ne karısının kim olduğunu bilirim, ne de kimlerle arkadaş olduğunu...Deepak Chopra’nın da bilmem...Robin Sharma’nın da...Susan Miller’ın da... Metin Çınaroğlu’nun da...Burçin Alpacar’ın da...***Ben insanların yazdıklarıyla ve görüşleriyle ilgilenirim...Onların kimlerle evli olduğu, hangi çevrelerle ne tip ilişkiler içinde olduğu, quantum, astroloji ve tasavvufi düşüncelerinin altında neler yattığı!!! gibi derin konular, daha çok istihbarat örgütlerinin kapsama alanı içinde...Ben ilgilenmem onlarla...Ben okuyucuma hayatın ve evrenin sırlarıyla ilgili, çalışmalardan ve düşünce egzersizlerinden bir tutam vererek onlara yeni pencereler açmaya çalışıyorum... Kim kimin kocasıymış...Onun kocası olunca ne olurmuş?..Arkasında ne varmış?..Önünde ne bulunurmuş?..Bunlar, dedim ya, istihbarat servislerinin işleri...İstihbarat işine de saygı duyuyorum fakat;Benim işim yazı yazmak ve okuyucuya “evrenin sırlarıyla ilgili” yeni ve alternatif düşünce pencereleri açmak...Aynen Deepak Chopra, Robin Sharma ve Susan Miller gibi çok ilginç şeyler yazıyor Ahmed Hulusi...Beni okuyanlar, yazdıklarımın önünde ve arkasında gizli kapaklı işlerin olmayacağını bilirler...Allah’tan hepimiz tanınıyoruz ve biliniyoruz bu piyasada dibine kadar...*****HAYATLA ALIŞVERİŞ MEDİTASYONU...Bugün evrenin işleyiş sırlarına uygun yaşamanızı sağlayacak bir meditasyon tekniğini Deepak Chopra’dan aktaracağım sizlere...Meditasyon “Hayatla alışveriş meditasyonu...”Deepak Chopra şöyle diyor:“Aslında hayat ile olan alışverişimiz aynı hefes alışverişimiz gibidir...Doğal, çabasız ve cömert...Günde kaç kez nefes alıp verdiğimizi saymadığımız gibi, özümüzün hayatta kimden, neyi, ne kadar alıp verdiğini de bilmeyiz...Beklenti olmadan hayatın bize akmasına izin veririz...***Kalbimizde bir tıkanıklık var ise bu nefesimizi, nefesimizde bir ahenk yoksa bu da hayatın bize akışını engeller...Be sebeple yönlendirmekten zevk aldığım bir Budist meditasyon tekniğini, alma-verme yasasına adıyorum...***Rahat bir pozisyonda oturun ve uzanın...Gözlerinizi kapatıp, dikkatinizi nefesinize verin...Nefesinizde hiçbir değişiklik yapmadan sadece solumanızı gözlemleyin...Ne kadar nefes alıp, ne kadar içinizde tutup, ne kadar veriyorsunuz?..Nefes alış, nefes veriş miktarınız ve bunların süreleri eşit mi?..***Şimdi nefesinizde hiçbir değişiklik yapmayın...Sadece nefes alırken ihtiyaç hissettiğiniz enerjileri -neşe, güven, cesaret, huzur, yaşam gücü, azim, kararlılık gibi- evrenden içeri çektiğinizi hayal edin...***Nefesinizi verirken de artık size yaramayan, ihtiyacınız olmayan, doğanıza ait olmayan enerjileri -bitkinlik, öfke, korku, kin, nefret gibi- nefesinizle beraber evrene geri verin...10-15 dakika devam ettikten sonra gözlerinizi kapalı tutmaya devam edin...Kendi dinginliğinizde durup nefesinizle beraber içinize doldurduğunuz yeni enerjilerinizi fark ederek özümseyin...Kendinizi hazır hissettiğinizde gözlerinizi açın...”(Deepak Chopra’nın Başarının 7 Spiritüel Yasası kitabından)
Dünkü yazımdan sonra, bazı Galatasaraylı okuyuculardan dost mailler aldım...Hepsi de “Bunları söylemekte haklısınız... Fakat Ali Sami Yen yapılırken, İnönü’yü vermeyen ve Olimpiyat Stadı’nın soğuğuna bizi mahkum eden Beşiktaş yönetimine de aynı tepkiyi veriyor musunuz?..” diye soruyorlar...Alınmasınlar fakat, sordukları soru çok komik bir soru...Benim hala durumdan vazife çıkartıp “Galatasaray Başkanı’na çakmak için fırsat kolladığımı” zanneden, garip bir bakış açısının tezahürü...Onlara şöyle söyleyeyim...O zamanlar gazetede köşe yazmıyordum...Fakat bulunduğum her ortamda, Galatasaray’a İnönü Stadı’nın tahsis edilmesinin futbol açısından bir zaruret olduğunu söyleye geldim...***Başka ne olabilir ki?..Futbol, kader birliği yaptığımız ortak heyecanın adı...Siz benim, “Arena Stadı’nı Galatasaray futbolun kardeşliği adına nasıl Beşiktaş’a altın tepside vermez” dediğimi görüp, İnönü Stadı’nda yapılanı tasvip edeceğimi mi düşünüyorsunuz?..Siz benim gerçekten bu kadar zavallı bir fanatizmin kör kuyusunda mı yeşerdiğimi zannediyorsunuz?..Yazık böyle düşünmenize, düşünebilmenize...***Elbette ki İnönü Stadı zamanında Galatasaray’a verilmeliydi...Onu vermeyen ve yokuşa süren Beşiktaş yöneticileri tarihi bir ayıp sergilemişlerdir...Futbol adına...Onun ruhuna...Benim üzüldüğüm, Galatasaraylı bazı dostların, benim bundan Beşiktaş-Galatasaray rekabetinden haksız yere Beşiktaş’ı kayıracağımı sanmaları...Siz beni de şimdiki tavrımı da çok yanlış tanımışsınız arkadaş...Zamanın Beşiktaş yönetimini futbolun ruhuna aykırı o hareketinden ötürü ayıplıyorum...Bugünün Galatasaray Başkanı ve bazı yöneticilerini yaptıkları hareketlerden dolayı ise ayıplamıyorum...“O stada gitmesin” diyorum Beşiktaş, kulübün yönetimine...Gitmesin ki, Galatasaray’ın bugünkü yönetimi kendi ayıplarıyla baş başa kalsın...Futbolun ruhunu bilmeyenler, kendi ayıplarıyla kendi vicdanlarının ortasında kalsınlar...Bende bu konuda herhangi bir kayırma olabileceğini düşünmek bile ayıp ve utanç verici...*****30 YIL ÖNCE BERLİN’E GİDERKEN...Dün hayatımın dönüm noktalarından birinin 30. yıldönümünü yaşadım...Hayatın kırılma anlarından birinin, makas değiştirdiği bir güzergahın yıldönümü günlerinden biriydi dün...30 yıl önce, yepyeni bir hayata yelken açıyordu genç bir gazeteci...Aşıktı...Aşık olmasına karşın, aşkını memlekette bırakıp, yıllarca hayalini kurduğu gibi Avrupa’nın bir megapolünde gazetecilik eğitimi almaya gidiyordu...Sevgilisini geride bırakmakla, uluslararası bir merkezde gazetecilik eğitimi almanın albenisi arasında sıkışıp kalmıştı yüreği...***22-23 yaşlarındaydı...Berlin’de Uluslararası Gazetecilik Enstitüsü’nde, gazetecilik eğitimi alacak, döndüğünde Milliyet gazetesinde bu eğitimin semerelerini verecekti...O günlerde pırıl pırıl bir mesleki kariyer onu bekler gözüküyordu...Yaşı o uluslararası bursu alabilmek için genç kalmıştı...24 yaşından küçükleri, 30 yaşından büyükleri almıyorlardı...Bir iki yaş küçük olmasına rağmen, okula kabul edilmişti...İstediği eğitimi alacak, Berlin’de keyfince yaşayacaktı...***Ne ki hayat insana en istediği şeyi, en istediği zamanda ve biçimde vermez...En istediğiniz şey olduğunda, en istediğiniz durumda olmadığınızı fark edersiniz aniden...Berlin’e huzursuz gidecekti genç gazeteci...Birkaç ay önce görüp de vurulduğu genç kız arkadaşı arkada bırakmayı, bir türlü içine sindiremiyordu...Aklı geride bırakacağı sevgilisinde kalacaktı...Yepyeni bir hayat başlıyordu...Etkileri 30 yıl boyunca sürecek yepyeni bir hayat...Yepyeni ve ilk büyük aşk, ilk büyük kariyer patlaması, evden kopuş, yeni bir ev, yeni bir dünya, yeni baskılar, yeni kırıklıklar...Her şey yepyeniydi...Her şey üzerine gelecek ve bazıları taşıyamayacağı kadar baskılarla doluydu...Büyük fay kırıklıklarını, o sıralarda yaşadı...***Dün denize bakarken, denizin olağanüstü huzursuz ve kıpırtılı olduğunu gördü gazeteci...30 yıl öncesinin bir Ankara öğleden sonrası gözünün önüne geldi...Uçak yavaş yavaş hareket ediyordu Esenboğa’dan...Geride bıraktığı sevgiler, gitmeyi hayal ettiği pırıltılı dünyalar, iç huzursuzluklar ve yaşanan büyük fay kırıklıkları arasında, tıpkı dünkü deniz gibi, kıpırtılı ve huzursuz bir görünümü vardı...Uçaktaki koltuğa oturduğunda, uzun zaman kimselerle konuşmak istememişti...Ancak 30 yıl geçti o günlerle mütevazı bir iç hesaplaşma yaşayabilmesi için...Minik dalgaların hareketi gibi, sessiz ve kıpırtılıydı bu hesaplaşma...Sakin ve istikbale matuf...*****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ...ZAYIFLIKLARINIZIN YOK OLACAĞI AN...“Farkında olmadığınız bir zayıflığınızı asla ortadan kaldıramazsınız...Olumsuz bir alışkanlığı ortadan kaldırmanın ilk adımı onun farkında olmaktır...Değiştirmek istediğiniz bir alışkanlığın farkına vardığınızda, onu daha faydalı bir yenisiyle değiştirme yoluna girmiş olacaksınız...Tıpkı gölgelerin ışığa çıktığı zaman kaybolması gibi, kişisel farkındalığınızın ışığına çıkmış zayıflıklarınız da yok almaya başlayacaktır...Robin Sharma”
Yıllar olmuştu sigarayı bırakalı...Bir gün yaşam koçu dostlardan biriyle uzun bir çalışma yapıyordum...Aniden söyledi o sözü bana;- “Sigara içmenin altında kendini sevmeme ve kendine zarar verme dürtüsü yatar... Zarar verme dürtüsünün verdiği gizli bir haz duygusu vardır sigara eyleminde...”Dün bir kız arkadaşımı gördüm...Cumartesi gecesi sigarayı bıraktığını söyledi bana...Eczaneden, “sigara bıraktıran sigaralardan” alıyordu...Ona, sigara içmesinin altında yatan esas nedenin “kendisini sevmemek ve kendi vücudundan gizli gizli intikam almak olduğunu” söyleyemedim...Yeni bırakmıştı sigarayı ve “iradesiyle” çözeceğini düşünüyordu bu meseleyi...***Oysa sigarayı bırakmak “esasen bir irade sorunundan önce, bir kendini sevme sorunudur...”Sigaradan aldığı beyaz dumanın, ciğerlerine yapacağı katran dolu etkiyi fark edemeyecek herhangi bir insan yoktur...Ne ki insan, bilinç altında kendisini sevmiyorsa, ailevi genetik, çocuklukta şartlanmalarla insandaki kendine yönelik kişisel sevgiyi geliştirmemiş, tersine tıkamışsa ciğerlerden alınacak intikam psikolojik panzehirdir...Hayata acı çekmek için geldiğine inanan insanlar da var...Onlar da bilinçaltında “kendilerini sevmiyorlar ve acı çekmenin kendileri için gerekli olduğuna inanıyorlar...”***Çocukluk çağında bilinç altına şırıngalanan ve “öğrenilmiş çaresizlikler” dediğimiz bu olaylar bilinç altından silinmeden, sigara ya da fiziksel zarar veren eylemlerden kurtulmak mümkün olmaz...Kendinizi gerçekten sevmeye başlarsanız, içtiğiniz sigara, sizi içerken rahatsız etmeye başlar...Sigarayı bırakma kararı, bir zorunluluktan değil, kendinize yönelik bir sevgi ve beğeniden kaynaklandığında, kalıcıdır...Bunu söylediğim ağır tiryaki olan bir dostum “ne demek kendimi sevmemek” diye terslemişti beni...- “Elbette kendimi seviyorum... Niye sevmeyeyim ki kendimi... Üstelik çok da beğeniyorum kendimi...”Ona kendini beğenmeyle, kendini üstün görmeyle, kendini bilinç altında sevmenin çok farklı şeyler olduğunu, hatta birbirinin zıttı olduğunu anlatmaya çalışmıştım...- “Hayatta yaptığın şeyleri beğenirsin... Ne kadar büyük zorluklarla nasıl baş ettiğini düşünür övünürsün... Kendinden ve yaptıklarından gurur duyarsın... Bu kadar zorlukla kimsenin başa çıkamayacağını düşünür, için için mutlu olursun... Ancak bunların hiçbiri senin kendini sevdiğini göstermez... Kendini sevmek, vücudunu sevmekle başlar... Vücudunu sevmeyen kendini sevemez... Çünkü vücut kendinin olduğunu düşündüğün ilk şeydir... İnsan kendini seviyorsa, kendinin olan şeyi sever... Ancak kendini gerçekte yeterince sevmiyorsa, kendinin olan şeyi sevmez, kendinden görmez ve özen göstermez...” demiştim...***Her davranışımızın altında on zeki soruyla geriye gittiğimizde “derinde yatan bir anlam” bulunur...Mesele zekice sorularla, eylemin altında yatan kişisel nedeninizi bulup çıkartmak...Sigarayı bırakmak mı istiyorsunuz?..Hiç o konuyla ilgilenmeyin...Dönün kendinize ve kendinizi sevmeye bakın...“Seni seviyorum” deyin kendinize ayna karşısında defalarca...İlk başlarda bunu kendinize söylerken utanacaksınız...Söylemeye çekineceksiniz, kendinize “Seni seviyorum” demeye...Niye çekiniyorsunuz biliyor musunuz?..Çünkü kendinizi sevmekten utanıyorsunuz...Çünkü gerçekte kendinizi sevmiyorsunuz...Kendinizi sevmeyi ‘ayıp’ buluyorsunuz...Muhtemelen çocuklukta size, büyüklerden birileri “kendinizi sevmenin ve bunu göstermenin pek doğru bir davranış modeli olmadığını” ima etti...Bu öğrenilmiş çaresizlik sizde yer etti...Bir ebeveyninizin model aldığınız davranışları, “kendinizi sevmemeyi, bu işleri önemsememeyi öğütlüyordu gizli gizli size...”***Bugün sigara tiryakisi olmanızın altında büyük olasılıkla bu nedenler yatıyor... Dönün ve kendinizi ne kadar sevdiğinizi haykırın...Bir gün boyunca değil, haftalarca, aylarca...Kendinizi sevdikçe, içtiğiniz şeyden nefret ettiğinizi göreceksiniz...*****İÇKİ HAYATTA ANLAŞILAMAYACAĞINI DÜŞÜNDÜĞÜN BİR YALNIZLIK DUYGUSUNDAN TETİKLENİR...İnsan eğer gerçekte nasıl bir bütünün parçası olduğunun farkında değilse yalnızdır...Çocukluk ve ilk gençlik yılları, yalnızlıklar ve anlaşılmamalarla geçmişse durum tehlikelidir...Hayatta paylaşarak, karşılıksız ve önyargısız sevgiyle, içten ve samimi dostluklarla sorunlarını aşacağına inanamayan kişiler, “koyu bir yalnızlığın” içine düşerler...O koyu yalnızlık içki isteğini tetikler...Yalnızlık, olaylar karşısında ‘tek olma’ hali, kimsenin desteğini ve paylaşımını göremeyeceğini düşünme dürtüsü, insanda kendisine alkol ve uyuşturucu gibi “kendine arkadaş” maddeleri çağırır...***Alkol ve uyuşturucudan kurtulmanın temel dürtüsü “bugünden itibaren içkiyi bırakıyorum” gibi tekerlemeler değil, “hayatta yalnız olmadığını kendine ispatlayacağın ilişkiler ve ağlar kurmaktır...”Hayatı bu çerçevede, beyninde oturtmaktır...Hayatta ‘içinizin derinliklerinde yalnız’ olmadığınızı anladığınızda, alkol ve uyuşturucu sorununu çözersiniz...Elbette önce, psikolojik olarak... Gerisi bir irade sorunudur ve esasen irade, psikolojinin yanında basit kalır...Ancak “içinizin derinliklerinde yalnız olmadığınızı çerçevelemek sandığınız kadar kolay bir olay değildir...”***Muhtemelen yalnızlığın altında çocukluk ve ilk gençlik yıllarından gelen, “kronik anlaşılmazlıklar, bir dost elin desteğini bulamamanın verdiği öksüzlükler ve takdir edilmeyen davranışlar” bulunur...Alkolü ve uyuşturucuyu tetikleyen, “bir haz alma” merkezinden çok, “bir yalnız olmadığını hissetme, sorunları rahatça çözebildiğini görme ve kendini ispat etme” tutkusudur...Alkol veya uyuşturucu bu duyguları geçici olarak sağladığı için, “bağımlılık” yaratır...Haz alınan şey de, bu duyguları sağlamasıdır...Derin yalnızlığı, anlaşılmamışlığı yok etmez, hayatınıza değer katacak şeyleri sokmazsanız, uyuşturucu veya alkol sorununu halledemezsiniz...Uyuşturucu ve alkol meselesi de ilk aşamada bir irade meselesi değildir...Önce olayı içinizde tetikleyen duyguyu bulma meselesidir...Duyguyu bulduktan sonra, ondan aldığınız mazoşist keyif duygusunu yok etmeniz gerekecektir...Değerli şeyler katarak hayatta yalnız olmadığınızı ve sizi anlayan insanların olacağına inanmalısınız...O zaman rahatlayacak, uyuşturucu ve alkol bağımlılığının içinizde oluşan psikolojik köprüsünü yıkacaksınız...*****OBEZİTENİN ALTINDA ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİKLER YATAR...Herkes diyet yapıyor... Yaz geldi, bikinilerin, mayoların altında görünecek vücutları düzeltmeye, façayı yerli yerine oturtmaya çalışıyor...Selülit tartışmaları gırla gidiyor...Obezite “diyet endüstrisinin bol kazanç getiren hediyesi” olarak, türlü formüllerle zayıflama mucizeleri adı altında pazarlanıyor...Diyet formüllerinin mutlaka sonuç verdiği alanlar var...***Ne ki hiçbir diyet formülü obezite sorununu çözmez...Hiçbir obez de diyet yoluyla “obeziteden vazgeçemez...”Obezitenin temelinde de çocukluk yaşlardan edinilen “öğrenilmiş çaresizlikler” yatar...Gün içindeki eylemleri “yemek merkezli” şartlanmalarla yaşamaya alışanlar, ilerki yaşlarında da farkında olmadan “yaşamı yemek merkezli” ele alırlar...“Öğlen yemeğinde akşam ne yiyeceğimi düşünüyorum” diyenlere çok sık rastlarız gündelik hayatımızda...Obezite felsefesini bundan iyi tarif eden başka bir örnek yoktur...Yemek merkezli bir yaşam felsefesi obezitenin temel nedenidir...***İkinci neden, değişik olaylar karşısında reaksiyonların yine yeme ve içme merkezli davranış modellerinden oluşmasından kaynaklanır...Çokça, hayatta sporu yaşam merkezinin içine sokmamış ailelerin çocuklarında görülür...Baba veya annenin şişman olduğu durumlarda, büyüyen çocuk için obezite yüzde 60-70 ihtimaldir...Çocuk aile içinde gördüğü davranış biçimini modeller...Başka bir şansı yoktur, bunu doğru kabul eder ve bunun adına “öğrenilmiş çaresizlik” denir...Obeziteyi aşmak, kendi kendine “iradi olarak şunları şunları yemeyeceğim” demekle olmaz...Obeziteyi çözmek, ancak “yemek merkezli olmayan yepyeni bir yaşam biçimi kurmakla mümkündür...”Bu yaşam biçimi kurulduğunda, istediğinizden istediğiniz kadar yiyebilirsiniz...Merak etmeyin obez olmazsınız...Obezler, “her şeyi yiyen insanların nasıl olup da kilo almadığını” bir türlü anlamazlar...Çok basittir oysa bunun nedeni...Onların hayatı yeme merkezli değildir...Her şeyi yerler ve zaman zaman fazla yerler...Ancak gün gelir yemeyi hiç düşünmezler, hiç yemezler...Çoğu zaman da çok az yemekle öğünleri geçiştirirler...Hayatlarının merkezinde yemek sadece keyifli bir eylemdir...Hayatın amacı değildir...Yemeği hayatınızın amaçlarından biri olmaktan çıkarmadıkça ve yerine başka alternatifler koymadıkça, “uygulanan hiçbir diyet programı” sizdeki obeziteyi kalıcı olarak yok etmez...
Avrupa’da ekonomik kriz var...Türkiye, Avrupa’daki krize nispet yaparcasına, düşük enflasyonda, kişi başına düşen milli gelirini de artırarak, büyümesini sürdürüyor...Bu yaz milyonlarca turistin Türkiye’ye geleceği haber veriliyor...İstanbul, Paris ve Londra’dan sonra Avrupa’nın en fazla turist gelen üçüncü kenti haline geliyor...Barcelona’yı, Prag’ı, Roma’yı, Milano’yu, Madrid’i geride bırakıyor...İspanya’da, İtalya’da, Yunanistan’da ve Fransa’da ekonomik krizin çanları çalarken, Türkiye “Avrupa Birliği ülkeleriyle vize muafiyeti anlaşmasına gidiyor...”***Böyle bir ülke burası...Demokrasimiz kör topal gitse de, ekonomik büyümemiz dev adımlarla, Avrupa Birliği’yle aramızdaki uçurumu kapatıyor...Bu ülke, bir savaş uçağını komşu “kazayla vurdu”ğunu söyledi diye, o ülkeye savaş açar mı?..Açmaz...Hiçbir aklı başında izan sahibi kişi de bunu önermez...Böyle bir şeyi önermenin vebali büyüktür çünkü...Suriye’ye bir cevap verilecek elbet...Onların istediği ortak komisyon da kurulabilir muhtemel...Suriye zorlanarak “özür” de diletilebilir...Türkiye’nin rencide olan gururu tamir edilir...Ancak izan sahibi hiç kimse, bu olayın sonunda Türkiye’nin savaşa yol açacak bir gerginlik yaşamasını istemez...***İlk gün “savaşa gidecek hamlelerden kaçınmak gerektiğini zaten” yazmıştım...Bugün yeniden yazmamın sebebi şu;Burası öyle bir ülke ki, çok konuşan ve sık tekrar eden kazanıyor...“Yıkılan onurumuz, kırılan gururumuz” gibi ifadeler sıkça telaffuz edilerek, hükümet ve muhalefet üzerinde bir kamuoyu baskısı yaratılıyor...Bu yazı, yaratılmak istenen gaz dolu kamuoyu baskısını gerçekçi bir resme oturtmak için yazılıyor...Yok öyle gurur, onur ve şeref üzerinden maceraya çanak tutma... *****ÖLDÜKTEN SONRA!..Eğer gerçekçi bir biçimde bakarsak uzayın içinde bir zerreyiz...Uzaydan bir parçayız...Diyoruz ki “Biz dünyalıyız...”Evet...Her ne kadar Dünyalı isek de, Dünya üzerinde var olmuşsak da, acaba bu Dünya neye göre bir dünya?..Nasıl ve nerede bir dünya?..***Sorsam size “Kaç yaşındasınız?..”Kiminiz “30”, kiminiz “50” yaşındayım diyeceksiniz...Acaba gerçekten 30 ya da gerçekten 50 yaşında mısınız?..Yani neye göre 30 veya 50 yaşındasınız?.. Biliyoruz ki içinde yaşadığımız Dünya, Güneş’in çevresinde dönen uydulardan bir tanesi...Güneş’ten yaklaşık 150 milyon kilometre ötede...Güneş’in çevresinde dönüp duruyoruz...***Adeta bir bakır tepsi gibi gördüğümüz Güneş, gerçekte bizim üzerinde yaşadığımız Dünya’dan bir milyon üç yüz otuz üç bin defa daha büyük bir hacme sahip...Biz “Dünya üzerinde yaşadık, yaşıyoruz” diyoruz ve Dünya’nın Güneş çevresinde bir turunu tamamladığı sürece “Güneş Yılı” diyoruz...Bir de “Ay Yılı” var, daha kısa...Dünya’nın Güneş çevresinde 30 defa tur atması anlamında “30 yaşındayım” diyoruz...Yani “Ben Dünya’ya geldiğimden beri Dünya Güneş’in çevresinde tam 30 tur attı” demek istiyoruz...***Yalnız bu arada çok önemli bir gerçeği görmezlikten veya bilmezlikten geliyoruz...Gerçekte biz, her birimiz kim olursak olalım “kozamız”da yaşıyoruz ve “kozalar arası” ileşitimde bulunuyoruz...Kozanın dışındaki gerçek yaşam boyutlarının ve değerlerinin farkında değiliz...KOZAMIZIN DIŞINDAKİ GERÇEKLER NE?..Dünya’da varız ve bir süre sonra Dünya’da yok olacağız...Yani ÖLÜM dediğimiz bir olay yaşayacağız...Şu anda Dünya’da fark etmemiz gereken bir şey var...Dünya nasıl Güneş’in çevresinde bir turunu tamamladığı zaman “1 yıl geçti” diyorsak, aynı şekilde Güneş dediğimiz yıldız da içinde bulunduğumuz, SAMANYOLU adını verdiğimiz Galaksi’nin merkezinin etrafında tur atıyor...***Bizim Dünya’mız ve biz, Dünya ile birlikte Güneş’e tabi bir biçimde, Güneş’le beraber Galaksi’nin merkezi etrafında tur atmaktayız...Güneş, SAMANYOLU adını verdiğimiz bu Galaksi’nin merkezinden yaklaşık 32 bin ışık yılı mesafeden, Galaksi’nin merkezi çevresinde tur atıyor ve bir turunu tam 255 milyon yılda tamamlıyor...YANİ GÜNEŞ’İN BİR YILI TAM 255 MİLYON YIL SÜRÜYOR...***Biz Dünya’ya nispetle 1 yıl dediğimizde 365 günlük süreci anlatmaya çalışıyoruz...Fakat Güneş’in Galaksi’nin merkezi etrafında atmış olduğu tur, yani bizim Dünya’mızın Güneş’e tabi olarak, Güneş’le beraber Galaksi’nin merkezi etrafında attığı bir tur, 255 MİLYON YIL sürüyor!!!Gerçek Güneş Yılı 255 MİLYON YIL...Güneş etrafındaki Dünya turuna nispetle değil, Galaksi merkezi çevresindeki dönüşümüze nispetle “YIL”dan söz edersek, 255 YILDA BİR YAŞ YAŞAMIŞ oluyoruz...***Şimdi iyi düşünmeye başlayalım...Şu anda Dünya üzerinde varız...Fakat bir süre sonra “ölüm” dediğimiz olayla birlikte Dünya bizim gözümüzün önünden kaybolacak!..Biz Dünya’yı sadece beş duyuyla algılıyoruz...Gözbebeğimizin görme sınırlarına göre ve KADARIYLA gördüğümüz bir Dünya’da yaşıyoruz!..4000-7000 angström arasındaki dalga boylarını, gözbebeğimizin beynimize yollaması ve beynimizin bu dalga boylarını değerlendirmesiyle “görüyorum” dediğimiz her şeyi algılıyor ve onları “var kabul ediyoruz...”***Yine kulağımızın 16-20 bin hertz arasındaki dalgaları beynimize iletmesiyle “duyuyoruz” dediğimiz şeyi algılıyoruz...Dünya’nın varlığına da bu beş duyuyla kanaat getiriyoruz...“Dünya var işte” diyoruz...Oysa bu duyu sınırlamasına göre “YOK” DEDİĞİMİZ VE GERÇEKTE “VAR OLAN” şeylerin haddi ve hesabı yok...***Şu anda üzerinde yaşamakta olduğumuz Dünya “ÖLÜM” dediğimiz olayla birlikte beş duyu alanımızdan dışarı çıkacak ve kaybolacak...Ancak biz, yine Dünya’nın manyetik çekim alanı içinde RUH veya ASTRAL BEDEN denilen IŞINSAL BEDEN adı verilen bir yapıyla yaşamımıza devam edeceğiz...Yine GÜNEŞ’e tabi bu manyetik alan içinde...***ÖLÜM dediğimiz olayla madde bedenden kopmamıza ve Dünya bizim için yok hükmüne girmesine karşın...RUH boyutunda RUH bedenle Von Allen kuşağı içinde kalan manyetik çekim alanında Güneş’in ışınsal platformu üzerinde, yani şu an mevcut olduğumuz alanda yaşamımıza devam edeceğiz...***Bu aşamada hangi yaşam boyutuna tabiyiz, Dünya gözümüzden kaybolduğuna göre!..Dünya’nın gündüz, gece ve zaman ölçüleri ortadan kaybolduğuna ve Güneş’in çevresinde biz turumuza devam edeceğimize göre, “GÜNEŞ’İN ZAMAN BOYUTUNA TABİ OLACAĞIZ...”YANİ GÜNEŞ’İN 1 YILI OLAN 255 MİLYON YILLIK SÜREÇ, 1 YIL HÜKMÜNE GELECEK BİZİM İÇİN!.Biz Dünya’da 70 yıllık bir ömür sürsek, 70 yıl yaşadığımızı kabul etsek, 70 yıl sonra Dünya’dan ayrıldığımız zaman 255 milyon yıllık sürece göre, bir Dünya ömrü nedir?..***70 YIL DEDİĞİMİZ SÜREÇ, GÜNEŞ’İN KENDİ YILI İÇİNDE SADECE 8.6 SANİYEDİR...“Ben Dünya’da ne kadar kaldım acaba?..Bir rüya süresi mi?..(Ahmed Hulusi’nin Yaşamın Gerçeği kitabından)