Palmalife Grubu’nun Halkla İlişkiler Müdiresi Özen, “Yalıkavak Mira’da Anadolu Ateşi’nin gösterisi olacak... Gelir misiniz?..” diye sorduğunda “Elbette geliriz... Hem de 8-9 kişi geliriz...” dedim...Amerika’dan gelen çocukluk arkadaşım Muzaffer’in (Baytürk) çocuklarına Anadolu Ateşi’ni göstermek istiyordum...Üç yaşını geçen kendi minik çocuklarıma da elbette...***Muzaffer’le Kolej’de okuduğumuz yılları hatırladım...İlkokulda “halk oyunları” gösterimiz vardı, bir süre hoca nezaretinde çalıştık, birkaç dans ve figür öğrendik...İlkokul bitti, müsamere yapıldı, biz de halk oyunlarıyla ilgili defteri oracıkta kapattık...Bir daha halk oyunları, folklor gösterileri hak getire...Olabilir, bitebilir, her çocuk her yaptığı şeyin sonunu getirmeyebilir...Fakat olayın çok daha önemli bir başka yüzü vardı...Ortaöğretimden itibaren, folklorla ilgilenmekten pek haz etmemeye başlamıştık...Daha Batılı yaşam tarzları, dansları, figürleri bizi etkisi altına almıştı...Elbette doğaldı bu durum...İlk aşkımızı yaşarken, ‘Silifke’ oynayacak halimiz yoktu, tabiatıyla daha romantik ve slow danslara meğlediyorduk...***Ancak belliydi ki, Anadolu’nun kültürel mirasının zenginliği bizleri etkisi altına alacak bir gizemden yoksundu...Halkçılığın kutsandığı devrimcilik yılları bile, Anadolu’nun o muhteşem kültürel mirasını bizlere taşıyacak cazibeden yoksundu...Dansın Sultanları gösterisini 12 yıl önce izlediğimde, “İşte” demiştim, “Bu gösteriyi izleyen her genç kendi kültürel mirasından, danslarından gurur duyar... Onların ne kadar muhteşem bir uluslararası değer ve miras olduğunu hisseder...”Bir dans gösterisinin koreografisi bu kadar mı etkileyici olur, bu kadar mı insana bu topraklarda doğduğuna ve büyüdüğüne şükrettirici özellikler taşır... ***“Çocuklar görsünler ve daha şimdiden o tertemiz beyinleri kirletilmeden, bu toprakların nasıl bir kültürel zenginlik ve miras taşıdığını eğlenerek fark etsinler” dedim...Üç yaşındaki çocuklarım, el çırparak, alkışlayarak gece boyu gözlerini sahneden ayırmayarak izlediler Anadolu Ateşi’ni...Muzaffer’in 10 ve 16 yaşındaki iki çocuğu da öyle...Ben yıllarca başka ülkelerde, başka medeniyetlerde yaşarken tek bir şeye gıpta ettim...O insanların kendi kültürleriyle barışık olmalarına...O kültürden gurur duymalarına, onu aşağılamamalarına, onu küçük görmemelerine gıpta ettim...Ben rakı bile içerken biraz burun kıvırarak içiyordum...Yunanlı “uzo”yu bir festival ritüelini yaşatırcasına içmekteydi...***Japonlar’ın yerde oturarak yemenin rahatsızlığını nasıl bu kadar konformize edebildiğine hayret etmiştim...Yerde oturarak yedikleri ve içtikleri özel odalara baktığımda, “Ben böyle bir geleneği yabancılara bu kadar gururla açıklayamazdım...” diye içimden geçirmiştim...Onlar ise en lüks restoranlarının en özel bölümlerini “konukların yerde oturacağı biçimde dizayn ediyorlardı...”Anadolu Ateşi’nin Türkiye’ye verdiği gurur burada gizlidir...Dansın Sultanları, bu coğrafyada yaşayan insanlara, dünyayı fethedebilecek bir dans ve kültür zenginliğinin ortasında yaşadıklarını göstermekte, onların gurur duygularına vesile olmaktadır...İspanya, Çin, Katar, İsviçre, Hollanda, Belçika, Azerbaycan, Bulgaristan, Makedonya, Gürcistan, Ukrayna, Fransa, Amerika, Kıbrıs, Lübnan, Almanya, Ürdün, Mısır, Romanya, Karayip Adaları gibi onlarca ülkeden altı milyondan fazla insana ulaşan bir müzik ve dans gösterisi, çocukların beyninde yepyeni ufuklar açacak...Baktım Mustafa Erdoğan yanında çocuğuyla benim oraya geldi...- “Çocukları getirdin mi?..” diye...- “Evet getirdim” dedim...Zaten onları getirdim...Sırada onlar var...Ben izleyeli çok oldu...Şimdi çocuklar izleyecek Anadolu’nun Ateşi’yle kendi coğrafyalarıyla barışık, komplekssiz kültürüyle harmoni içinde, onunla gurur duyan gençler yetişecek...Onlar bu kültürle ve danslarla gurur duyacak...Biz de o çocuklarla ve gençlerle...*****“SİZE VEDA ETTİĞİNDE ONU ASLA BULAMAZ VE HABER ALAMAZSINIZ...”Pazar günü cep telefonuma bir mesaj geldi Sabah gazetesinin ekler yayın yönetmeni Elçin Yahşi’den...“Hani seninle röportaj yapan ve ‘bu kız çok iyi çalışılmış sorular soruyor’ dediğin Aycan Aşkın var ya... O bu Pazar, Yengeç burcundakiler için bir yazı yazdı... Görenlere parmak ısıtır... Atlama istedim...”Yengeç burcu Pazar günü bitti...Bu yıl Yengeç’le ilgili özellikle bir şey yazmadım ki, kendi kendimle baş başa kalabileyim, kendi muhasebimi kendi dünyamda yapabileyim...Biz buna kendi sığınaklı dünyamıza çekilip, kendimizi korumaya almak diyoruz...Elçin Yahşi de bir Yengeç...“Bu yazıyı atlama istersen... Acayip bir yazı...” dedi...***Yengeç burcunun Jül Sezar’dan Vehbi Koç’a, Tom Cruise’dan Harrison Ford’a, Meryl Streep’ten Türkan Şoray’a, Yıldız Tilbe ve Deniz Seki’den Prenses Diana’ya kadar birbirinden çok farklı gözüken birçok ünlüsü var...Oysa ben bunların hepsindeki Yengeç özelliklerinin, hangi ana arterlerde olduğunun farkındayım...Onların hayatında Yengeç burcunun etkisini, nerede başlayıp nerede bittiğini, hangi davranışlara neden olduğunu bilmek o kadar kolay ki benim için...“Bu insanların nasıl bir ortak noktası olabilir ki?..” diyebilirsiniz...Ben de sizin bu sorunuza “Onların Yengeç olduğu o kadar belli ki” diye cevap verebilirim... ***Yengeç burcunun sezgisini, duygusunu, yaratıcılığını en üst düzeye çıkartarak burcun özelliklerini kanıtlayan ve kişiliklerine taşıyan ‘üstat’ düzeyine erişmiş Yengeçler var...Dalay Lama III, Nelson Mandela, Ernest Hemingway ve Sezen Aksu gibiler bunlar...Sabah Pazar’da Aycan’ın yazısından ‘aşk ve gururla ilgili bir bölümünden’ kısa bir alıntı yapayım en iyisi...“Duygusal anlamda zayıf zannedilen Yengeç insanının, hayata bakışından küçük bir ipucu” çıkar belki ortaya...Yengeç’le aşk yaşamak isteyenler olursa, bu küçük ipuçlarını bir yerlerde saklasınlar...***Şöyle diyor Aycan Aşkın yazısında:“Mağma tabakası kadar gururludur...Ayrılması ne kadar zor da olsa, bir kez ona hak ettiği değeri vermediğinize ikna olduğunda, bir kez onun değerini anlamadığınıza karar verdiğinde sırtını döner ve gider...Onu asla bulamaz, haber alamaz, bir daha göremezsiniz... (Mecazi anlatımdır bu... Görürsünüz de o bildiğiniz biçimde göremezsiniz artık... RM)Size veda ettiğinde bu ölüm kalım vedası olur...Ne yaparsanız yapın geri dönemezsiniz...Ayrıldığında çok derin acı çeker, kıskaçlarını kapatır, epey bir depresyona, yeraltına, derin deniz mağaralarına girdikten sonra, bir ay insanı olarak tekrar parlamaya karar verir...Kendini bir su kenarına atarak iyişleştirir ve aşk yolculuğuna yeniden başlar...”***Şehirleri, New York, Venedik, ülkeleri de Arjantin’miş Yengeçler’in...Bence Paris de var ya neyse...Her halükarda sanıyorum bugüne kadar görmediğim Arjantin’e mutlaka gitmeliyim...New York meselesi ise ayrı bir fasıl, ona şimdilik girmeyeyim...*****GÜNÜN SÖZÜZALİMCE ELEŞTİRİLDİĞİMİZDE...“Hepimizin geçmişten getirdiği, dayanılması güç duygusal acılar, yaşadığı an veya anlar vardır...Daha fazla acı çekmemek için onları ‘gölge’nin içindeki karanlıklara gömeriz...Gölgemiz her zaman travmatik bir olayla, acı dolu anılarla iletişim halindedir...‘Gölge’ ebeveynlerimizden, bakıcılarımızdan, en geniş kapsamda dünyadan gelen mesajları süzgeçten geçirmek için mantıklı düşünme kabiliyetimizin yeterince olgunlaşmadığı dönemden önce bizler henüz çok gençken doğdu...Sergilediğimiz bir davranışın zalimce eleştirildiği veya bu davranıştan dolayı mantıksız bir şekilde cezalandırıldığımız her an, bilinçsiz bir şekilde gerçek kimliğimizden koparız...Bu negatif filtreler yerleşir yerleşmez, yaşama sevincimizden tutkularımızdan ve her şeye rağmen seven kalbimizden uzaklaşırız...Duygusal kişiliğimize hayat garantisi sunmak için, gerçek kişiliğimizin üstünü örtme çabasıdır bu...”(“Debbie Ford Gölge Etkisi kitabından)
Dün çok yakın bir arkadaşının eşi “o kadın benim idolüm” dedi...“Hiç değişmedi yıllardır... Her zaman öyleydi öyle kaldı... Geçenlerde bir yerde bir metre yanına oturdum... Ona dokunma mesafesine gelmiştim düşünebiliyor musunuz?.. Doğal halindeydi, çok az makyaj yapmıştı... Bir metrecik mesafedeydi, az kaldı dokunacaktım..”Konuşmaya tanıklık eden ‘adam’ kötü olduğunu hissetti...Ne zaman o ‘muhteşem kadın’dan söz açılacak olsa kötü olurdu zaten...Boğazına bir şeyler düğümlenir, konuşamaz, yutkunur ve uzaklara bakardı...***Uzun yıllar önce, herkes gibi o da ‘o muhteşem kadına hayranlık duyarken’ derin sohbetler yaptıkları günler, geceler geçirmişlerdi...Dostça kalmıştı sohbetler önceleri...“Muhteşem kadın” hayatında kendisini olduğu gibi kabul edecek sakin ve huzurlu bir ilişki arzuluyordu...“Beni sade ve yalın halimle taşısın yeter beraber olduğum erkek” diyordu...Her denemesi başarısızlıkla sonuçlanıyordu...Dokuz sütun manşetlere konu olacak “aşk macereları” yaşamış, bir türlü istediğini bulamamıştı ‘muhteşem kadın...’Çalkantılı aşk hayatı, aşk yaşadığı erkekleri hep şöhret etmiş, “onunla birlikte olan erkekler bir süre sonra piyasada playboy sıfatıyla nam salmışlardı...”Hiçbirisinin ona beş kuruşluk faydası olmamıştı...Onun adından erkekler “ya playboy sıfatı alarak istifade etmişler, ya da böylesi muhteşem bir kadınla beraber olmanın havasını ve cakasını satmışlardı...”Muhteşem kadınla beraber olmanın kişisel tatmininden sonsuz manevi hazlar almışlardı...O ise bütün bu hesaplardan uzakta, “sade ve yalın haliyle onu taşıyacak erkekle” huzurlu bir birliktelik yaşayacağına hala nahif bir şekilde inanmaktaydı...***- “Beraber olduğum erkekle, ormanın kuytuluklarında, ağaçlar altında uzun yürüyüşler yapmak istiyorum... Dingin bir hayatı özlüyorum... Erkek arkadaşımla sağlıklı yaşayacağımız, birbirimizle duygularımızı ve hayatımızdaki şeyleri paylaşacağımız huzurlu bir ilişki arzuluyorum...” diyordu...Bu kadar sıradan isteklerde bulunan kadın ülkenin en ünlü ve muhteşem kadınlarından biriydi...Hayatında ismi dahil sıradan olan hiçbir şey yoktu...Taşıdığı sıfatlar, bulunduğu ortamlar, yaşadığı hayatlar, içine düştüğü aşklar; hiçbiri sıradan ve olağan değildi ‘muhteşem kadının...’Her şey olağandışı yaşanmış bir hayatın sanatçı kesitlerinden oluşuyordu...O ise ısrarla, “sakin ve dingin bir hayat arzuladığını” söylüyordu...***‘Adam’ derin sohbetlerle dolu günlerden ertesindeki günlerde ‘muhteşem kadınla’ daha fazla yakın bir ilişkiye giremedi...Hayatını ‘proje gibi planlayan’ bir yaşam tarzını hiç benimsemese de, aklı ve mantığı sakin bir ilişki arayan muhteşem kadınla yaşayacağı aşk ilişkisinin, ip üstünde gitmekte olan meslek hayatını bütünüyle alabora edeceğini hissetti...‘Muhteşem kadın’, bir süre sonra bir başka erkekle uzun süreli bir ilişkiye girdi...‘Adam’ da kendi hayatının mecrasında yol aldı, kendi ‘aşkına’ doğru yol aldı...Aradan yıllar geçti...Hayat akıllara ve kalplere düşen duyguyu genelde yaşatmadan bitirmez...O düşünce bir kere içinize girmiş duygu halini almışsa, hayatın quantumu bunu bir yerde mutlaka bir şekilde karşınıza çıkartır... “Muhteşem kadınla, kendi hayatını yaşamaya çalışan adam da” bir süre sonra yeniden karşı kaşıya geldiler...İkisi de, duygusal çalkantılarla dolu ilişkilerinden yeni sıyrılmışlardı...‘Muhteşem kadın’ yine aradığını bulamamış, özlediği dingin hayatı tam kurduğunu zannederken, hiçbir şey kuramamış olduğunu fark etmenin hayal kırıklığıyla yaşadığı ilişkiyi sonlandırmıştı...‘Adam’ın ise, gittiği mecradaki aşkı ve ilişkisi ‘derin ilişkilerin girdabında’ boğulmuştu...Adam da kadın da nefes almaya muhtaçtılar...Popülerliğinin kendini kahraman zanneden şizofrenik izdüşümlerinden teselli arıyorlardı... ***Bir araya geldiklerinde birbirlerini ‘teselli’ etmeleri kaçınılmazdı...Karşılıklı popülerliğin, geçmiş çalkantılı aşklardan mülhem, şifa birliktelikler arayan, egosantrik ilişki sarmalında, yenilmiş egoları tedavi edecek bir merhem arayışındaydılar...Birbirleri için kaçınılmaz bir ‘merhemdiler...’Bir romantik esintisinin rüzgarında, “özgünvenlerini geri getirecek, muhteşem ve yenilmez olduklarını” hissettirecek bir küçük birlikteliğe ihtiyaç duyacaklardı...***O birlikteliği yaşadıklarında, ise ‘adam’ daha fazlasını devam ettirmek için korkacaktı...Manşetleri süsleyecek yeni bir duygusal birlikteliği taşıyabileceğini hissetmiyordu...İleriye matuf bir “playboy” macerası arama çabası değildi onunkisi...Öyle şeylerle oyalanmazdı hayatta...“Muhteşem kadınla da oldum işte” diyecek bir skor ilişkisi ise hiç değildi...Hayatı ve kadınları “potaya atılacak sayılardan ibaret gören” rezil heriflerden nefret ederdi...Bir merhemdi, bir şifaydı, belki de fazlasını hissedebileceğini düşündüğü bir romantik heyecandı...“Muhteşem kadın” adamın korktuğunu gördüğünde olabildiğince olgun davrandı...Böylesi durumlarda ne yapacağını bilen bir olgunlukta, hayatı ve kendini ucuzlatmayacak bir şaheserlikte davranacaktı...Kısa süren ‘romantik ilişki’ fazla ileriye gitmeden, kendi gizemi, duygusal gelgitleri ve pek de neye merhem olduğu belli olmayan etkisiyle yarım kalarak bitmiş göründü...***Dün arkadaşının eşi muhteşem kadından bahsediyordu..“Bir metre ötemde oturuyordu... Benim idolüm o... O kadar kıvamında makyaj yapmıştı ki, dayanamadım kendisine döndüm ve ‘size hayranım’ dedim” diye konuşuyordu...‘Adam’ konuşmayı dinledi, içinin burkulduğunu hissetti...Söylenecekler söylenmeden bitmiş, yarım kalmış buruk bir ilişkiydi yıllar önce yaşadığı...Aslında daha fazlası da vardı muhteşem kadınla yaşadığı...***Uzun yıllar sonra, ‘adam’ fırtınalı bir aşk ilişkisinin ortasında kalmıştı...İlişkisini yaşadığı ünlü sevgilisi ‘o muhteşem kadına’ tapıyordu...Onu örnek alıyor, onun gibi yaşamak istiyor, onun gibi mesleğini icra etmek istiyordu...‘Adam’, fırtınalı ilişkisinin sevgilisine, örnek aldığı mazideki çok özel dostuyla, aynı mekanda buluşturmaya karar verdi...Fırtınalı ilişkinin sevgilisine, bu hediyeyi verecekti...Mazideki çok özel dostu, ‘adamın’ bu isteğini kırmadı...“Muhteşem kadın” muhteşemliğine ve büyüklüğüne aldırmadan, mazideki ‘adam’ın, fırtınalı ilişkisinin kahramanı için daveti kabul etti, orada bulundu ve mesleğini icra etti...Unutulmayacak bir andı...Unutulmayacak bir sevgi gösterisi, unutulmayacak bir vefa örneğiydi...***Arkadaşının eşi kadın, “Yanımda öyle oturuyordu... Bizim gibi birisi...” diyordu...Adam uzaklara baktı...Deniz rüzgarlıydı...Yelkenli tekneler çıkmıştı rüzgarda açık denizlere...Köpük köpük dalgaların, sert fırtınaların eşliğinde yeklenler fora edilmiş, tekneler uçarcasına gidiyorlardı...Küllenmiş bir aşk hikayesinde anlatılamamışlığın, hak etmediği halde gizlenmişliğin verdiği buruk tat, ruhunu terk etmiyordu...“Muhteşem kadın”dan bahis açıldığında nedense sır kalmış bir duygunun açığa çıkmayan ‘garip hüznünü’ yaşıyordu...Fransa’nın eski Cumurbaşkanı François Mitterrand, bir gün “evlilik dışı kızı”nı gazeteciler sorunca açıklamış, bunu gizleme ya da yalanlama yoluna sapmamıştı...Fransız gazeteciler üzerine gitmişlerdi Cumhurbaşkanı’nın...- “Kesin olarak ortaya çıkmasından mı ürküyordunuz?..”- “Hayır” demişti, François Mitterrand;“Muhtemelen istemesem hiç ortaya çıkmazdı... Açıkladım, çünkü vicdanımın rahat olmasını istiyorum... Yük olarak kalmasını istemiyorum vicdanımda... Bundan kendinize bir paye çıkartmayın... Benimle vicdanım arasındaki bir mesele... Sizi ve kamuoyunu ilgilendirmiyor işin bu tarafı...”Vicdanları rahatlatmak ve üzerlerindeki yüklerden arındırmak...Adam açık denizlerde seyreden yelkenlileri izledi:Hiçbir ağırlıkları yokmuşçasına rüzgarda uçmaktaydılar...Bir yelkenli olarak rüzgarda uçacak kadar vicdanlarda temizlenmek...Mümkün müydü acaba bir yelkenli olup denizlerde uçabilmek?..
Dün bir çocukluk arkadaşım arayıp Bodrum’a geldiğini söyledi...Üniversiteyi bitirince Amerika’ya gitti, bir daha da dönmedi; Boston’da yaşıyor...Karısı ve çocuklarıyla Türkiye’ye geldi...Kızı 16 yaşında...Onu en son 1995 yılının Ocak’ında evlenirken görmüştüm...Ayağım kırılmıştı, alçıdaydı; Ankara’da bir otel odasından TRT’ye Ateş Hattı programını yapıyordum...Değnekle Anadolu Kulubü’ndeki evlilik törenine yetişmeye çalışmıştım...Şimdi o evlilikten olan iki güzel çocuğu ve eşiyle karşımdaydı...16 yaşındaki kızı Bodrum’un gece hayatını görmek istiyordu...Eşi, ““Artık yaşlanmış gibi davranıyor”” diyordu, “Bizi yeni yerlere pek götürmek istemiyor...”Oysa dünyayı altına üstüne getirdi o bekarlık yılarında...Dur durak bilmezdi, 37 yaşında zar zor evlendirdi annesi onu...Şimdi kızını, oğlunu sakınıyor gece hayatından, dışardaki tehlikeli dünyalardan...- “Keşke bizim yaşadıklarmızı yaşamasalar...”” diyordu...***İnsan kendisine reva gördüklerini çocuklarına göremiyor...Kendi başına gelenlerden gocunmuyor da...““Çocuklarımın başına gelmesin...”” diye hayıflanıyor...Arkadaşım gece kulüplerine gitmesin diye sakınıyor çocuklarını...Ben de konuşurken “Aman gazeteci falan olmasınlar” dedim...- “Tenis yapsınlar, basketçi olsunlar, sporcu olsunlar sanatçı olsunlar... Fakat ne işleri var gazeteci olacaklar... hayat boyu tehlikeli coğrafyada, tehlikeli sularda sörf yaparak geçirince madalya mı takacaklar onlara ki?..”***İnsan çocukluk arkadaşıyla karşılaşınca, ister istemez hayatını sorguluyor...Neler yaptım, neyi ne kadar yaptım?..Çetin Altan “hayat bir göle benzer” demişti, “Suya girdiğinde karşı kıyılara hiç ulaşılmayacak kadar uzakta görünürler sana... Yarısını geçtikten sonra, inanılmaz bir hızla karşı kıyıya doğru yüzmekte olduğunu görürsün... İstemeden hızla karşı kıyıya doğru yüzüyorsundur... Karşı kıyının aslında ne kadar da yakın olduğunu fark ettiğinde hüzünlenirsin...””Oysa ben dün hüzünlenmedim...Çocukluk arkadaşımla konuşurken yeni hayallere yelken açtım,yeni hülyalara daldım...Onunla konuşurken, ruhuma süzülen hayaller, kalbimi yenidenkıpır kıpır eden hülyalar bana ilk gençlik yıllarımı hatırlattılar...Hiç yaşlanmadığımı fark ettim ve gençleştiğimi hissettim...O fark etti mi bilmiyorum, fakat çocukluk arkadaşım bana “bir hediye gibi yeni hayaller, yeni hedefler” sundu ve gitti...Hayat yeniden başlıyor galiba...*****Kazanılan zaferlerden değil, yaşanan karşılıksız sevgilerden mutluluk yadigar kaldı...Nice zaferler, nice yenilgiler yaşadım kişisel hayat serüvenimde... Çocukluk arkadaşımın gelmesi beni geçmişe, zaferlerime, yenilgilerime, kişisel tarihimin nirengi noktalarına götürdü dün...Ne enteresan...En büyük zaferleri kazandığımı düşündüğüm günlerden, büyük mutluluklar yadigar kalmamış hayatımda...Karşılıksız sevgilerin verildiği günlerden, nahif tevazuların yaşandığı saatlerden, çocukluk rüyalarının hayalleştiği anılar, mutluluk kumbarasındanbir demet gül gibi bana bakmaktalar...***“Kendimizin ne kadar yenilmez ve kudretli olduğumuzu zannettiğimiz” günlerin mutluluk getirdiğini düşünürdüm...Oysa geçmişi irdelediğimde, o günlerin değil, sevgiyi paylaştığım, sevgiye sahip olduğum ‘egonun zaferler ve yenilgilerde dolu dünyalarından çok uzaklarda’, kalbimi ve ruhumu açtığım saatlerde mutlu olduğumu fark ediyorum...Geçmişten yadigar kalan mutluluk saatleri, aslında belli ki mutluluğun da tarifleri...Geçmiş geleceğe rehberlik ediyor...Geçmiş mutluluk saatleri, gelecekte nasıl mutlu olunacağının formülünü veriyor...Egolarının duvarları arasında,geçici zaferlerle mutlu olduğunu sanan insanlar ne kadar da komik ve zavallı geliyorlar bana artık...***Sezen’in o muhteşem şarkı sözleri geliyor aklıma:Küçüğüm daha çok küçüğüm Bu yüzden bütün hatalarım bu yüzden Bu yüzden kendimi önemli zannetmem Küçüğüm daha çok küçüğüm Bu yüzden bütün saçmalamamYenilmem bu yüzden Bu yüzden kendime hala güvensizliğimNe kadar az yol almışımNe kadar azYolun başındaymışım meğerElimde yalandan kocaman rengarenkGeçici oyuncak zaferlerNe kadar az yol almışımNe kadar azYolun başındaymışım meğerElimde yalandan kocaman rengarenkGeçici oyuncak zaferlerKüçüğüm daha çok küçüğümBu yüzden bütün korkularımGururum bu yüzdenBu yüzden çocuk gibi korunmasızlığımKüçüğüm daha çok küçüğümBu yüzden sonsuz endişemSavunmam bu yüzdenBu yüzden bir küçük iz bırakmak için didinmemNe kadar az yol almışımNe kadar azYolun başındaymışım meğerElimde yalandan kocaman rengarenkGeçici oyuncak zaferler***Oysa ben artık büyüdüğümü fark ediyorum...Artık geçici oyuncak zaferlerin beni mutlu etmediğini hissediyorum...Kalıcı mutlulukların, şatafatlı dünyalardan değil, yalın, sade,samimi ve nahif duygulardan geçtiğinin bilincindeyim...Çok zamandır egomu kendim olarak görmüyorum...Egomun ötesinde, çok derinlerde ruhumun, kimliğimin, varlığımın ve bütünlüğümün olduğunun farkındayım...Egosantrik mücadelelerden geçmek değil artık amacım...Hayata yapılan, katılan değerler ilgilendiriyor artık beni...***Onun için de mutluyum...Huzurluyum...Ruhumdaki taşınmaz yükleri üzerimden atmış gibiyim...Denizin dalgalarının sahile vuran hışırtısını duyuyorum şimdi...O dalgalar her zaman vardılar...Ancak şimdi huzur veren hışırtılarıyla hayatıma egemen oluveriyorlar...Bir şeyi duyabilmenin yolu, kulağını ona vermektengeçiyor...Denizin dalgalarının sahile vuran hışırtısı, evreninışıltısı gibi...Sönmesin ruhumuzdan o ışıltı...GÜNÜN SÖZÜ'Yaşamdan kimesenin kimseyi sorumlu tutma hakkı yoktur!..Herkes kendi kapasitesini kullanmanın sonuçlarını yaşayacaktır!..'(Ahmet Hulusi Dosttan Dosta kitabından)
Dün tahmin ettiğim gibi oldu... Bazı kimliği belirsiz, küfürlü mailler aldım iPhone’larla ilgili...Bu küfürleri atan ya da attıranların beni tanıdıklarını zannederdim...Demek hiç tanımıyorlar beni...Küfürlerin arasında şöyle yazıyorlar:- “Telefonun kapalı olması, hattın kapalı olması demek... Güvenlik şifresi ise telefonun...”Oysa iPhone’un yaptığı milyonlarca insanı mağdur eden bir programlama hatası...Bu kadar gelişmiş bir teknolojiyi piyasaya sürerken, artık hat kapatmanın hiçbir anlamı olmadığını bilmesi gerekiyor...Bir hırsızlık halinde telefonu çalanlar zaten hattı kullanamıyorlar...Hattı kullanırlarsa yerleri anında tespit ediliyor ve yakalanıyorlar...Cep telefonu hatları artık hırsızların yakalanması için en önemli iz sürücü...***Eve hırsız girdiğinde, araştırma yapan polisler bana defalarca tek bir soru sordular:- “Cep telefonunuzu da çaldılar mı?.. Eğer çaldılar ve bir yeri aradılarsa, onları hemen yakalarız...”Oysa hırsızlar akıllıydılar ve benim cep telefonlarından birkaç mükaleme tutan ve yerlerini deşifre edecek telefon konuşmalarına tamah etmediler elbette...İlk yaptıkları şey, sim kartını atıp, telefona sahip olmak oldu...iPhone’un kapalı olmasının hat kapanması olduğunu küfürler eşliğinde psikolojik baskı yaratarak bana söyleyenler, akılları sıra var olan güvenlik skandalını kamufle edecekler...Telefonu kapatıyorsanız, telefonun bütün bilgilerinin de kapanması lazım...Telefonun bütün bilgileri ortada, fakat siz telefonunuzu kapattığınızı zannedeceksiniz, gelen geçen de o telefondaki bilgileri kullanacak...İsteyen siz telefonu kapalı tutarken, o bilgileri istediği telefona geçirecek, belgeleri ve bilgileri yok edecek ve siz hala telefonunuzun kapalı ve güvende olduğunu zannedeceksiniz...Yok öyle bir şey...Bu durumun ortaya çıkmasını küfür mailleri yollayarak engelleyemez kimse...iPhone’un yaptığı bir bilgisayar programı hatası...Telefon kapandığında kişisel telefon bilgileri ulaşılmaz hale gelmeli...Belki internet bağlantısı açık kalabilir, onun telefonla ilgisi yok ancak telefon bilgileri tamamen kapalı olmalıydı...*****CENGİZ SEMERCİOĞLU VAKASI VE MEDYA ETİĞİ!.. Dün birçok telefon geldi bana;“Benim de başıma aynı şey geldi” diyordu telefondakiler...Geçtiğimiz günlerde Hürriyet yazarı Cengiz Semercioğlu’nun Samsung telefonuyla ilgili başına gelenlere baktıkça, içimden gülüyordum...Türkiye medyası, küçük bir olaydan günlerce “tefrika çıkartıp” kendisinin ne kadar etik! davrandığını göstermeye çalışır...Maça Kızı otelde lahmacunun elli liraya satıldığını gösterip ne kadar da “halkçı ve fakirden yana” bir medya olduğunu ispat! etmeye yönelir...Aynı medya Bodrum’da 10 milyon dolara satılan evler hakkında hiç sesini çıkarmaz...“Arkadaş 10 milyon dolara yazlık ev mi olur, bu paraya New York’ta Central Park’ın karşısında ev alırsın... Paris’te Avenue Foch’ta dubleks çakarsın” demez... Medyadaki etiği gerçekten sorgulamak istiyorsanız, “haber ile reklam bağlantısı” arasındaki ilişkileri iyice incelemiş olmanız gerekir...Hangi haberciler, hangi reklam bağlantılarından dolayı hangi haberleri yapmazlar?..Hangi işverenlerden “reklam vermelerini ister”, reklam vermedi mi de ürünlerini tukaka ederek üstüne gider?..***Kamuoyunu bu derece yakından ilgilendiren, herkesin özel bilgisini deşifre eden, bunun ötesinde eşini, sevgilisini aldatanların başına bela olacağından başlı başına bir toplumsal magazin boyutu olan koskoca haber neden görmezden gelinir?..Reklam bağlantılarıyla bu konunun arasında bir bağlantı var mıdır?..Bunlar etik!! medyamızın ele aldığı konular değildir...“50 liraya lahmacun olur mu?.. Cengiz’in telefon faturası nerede?..” gibi global!! sorular daha keyifli ve toplumsal ahlaka uygundurlar!!!Cengiz’in (Semercioğlu) iki bin liralık cep telefonunu nasıl aldı diye başına gelmedik kalmadı...Hürriyet’in koskoca ombudsmanı sevgili kardeşim Faruk Bildirici bile konuya dahil oldu...Olsun varsın da...Sevgili Faruk ve diğer ombudsmanlardan bu vesileyle bir ricam olacak...“Lahmacun elli lira olur mu, Cengiz telefon mu aldı gibi!”, incir çekirdeğini doldurmayacak promosyon bağlantılarına son verip büyük voleler üzerine bir çalışma yaparlarsa hem beni hem de duyarlı kamuoyunun merakını tatmin ederler...Medyada yer alan reklamlarla, hazırlanan sayfalar ve yapılan haberler, manşetler arasındaki ilişkileri bir etüt etseler diyorum...Bu konuda okul arkadaşım Faruk’a sonsuz derecede güvenim var...Eski sosyalistlerdendir...İsterse Leyla Zana’yı yazdığı kitap çalışması gibi muhteşem bir çalışma yapar...Tarihe ibret belgesi olur, gelecek kuşaklar yararlanır!..İşkembeden sallayanlar da tarihe karışır!..Mutlaka yapacaktır da bunu Faruk...Belki şimdi değil... *****TAYYİP ERDOĞAN’IN GÜCÜ KARŞISINDA GÜLDAL MUMCU... Ben “derin” işlerden anlamam, o işlere de hiç bulaşmam... Otuz üç yıldır gazetecilik yapıyorum...Vicdanım, sezgilerim ve bilgilerimle hareket ettim hep...Habertürk televizyonunda aynı programda sorular sorup cevaplar aldığım Kemal Kılıçdaroğlu vücut diliyle “2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçimine hazırlandığını” gösteriyordu...Bu çok doğal bir durum...Ana muhalefet partisi olarak CHP, üzerindeki AKP zincirini kırabilirse ancak bu noktadan kırabilir...CHP’nin önümüzdeki seçimlerde, yüzde 23-25 bandındaki oylarını katlayarak yüzde 50’ye ulaşan AKP’yi yakalaması bugünkü konjonktürde imkansız...AKP’nin dördüncü kez tek başına iktidarı kaçınılmaz gözüktüğü için, bunu kırabilecek tek seçim Cumhurbaşkanlığı seçimidir...***Tayyip Erdoğan ve AKP, Cumhurbaşkanlığı seçimini iki turlu sandık haline getirerek, seçilirse büyük bir güç kazanacağı, ancak seçilebilmesini daha zorlu bir viraja sokacağı formülü benimsedi...İki turlu seçimin AKP için dezavantajı ikinci turda tüm muhalefetin “alternatif adayı desteklemesi” olasılığıdır...Muhalefet, AKP’nin genel başkanını, doğal liderini, kurucusunu ve en büyük kozunu iki turlu bir seçimde yenilgiye uğratması halinde, bunun kendisi açısından moral ve toplumsal mucizevi sonuçlar doğuracağının farkındadır...Tayyip Erdoğan da bunun farkında...O da bütün hamlelerini bir kazaya uğramamak üzerine yapıyor...Arkasında yüzde 50’lik bir halk desteği varken, kendi kurduğu sistemin kurbanı olmamaya çalışıyor...***Kamuoyuna muhalefetin adayı olarak lanse edilen birçok isim, Tayyip Erdoğan’la siyasi rekabete girmek bir yana, toplumsal polülaritede tam bir tanınma sağlanana kadar, atı alanın Üsküdar’ı geçeceği konumdadır...Yüz binleri arkasından sürükleyen şehit gazeteci Uğur Mumcu’nun Meclis Başkanvekili parlamenter eşi Güldal Mumcu’nun durumu ise bu anlamda herkesten farklıdır...Atatürkçüler ve Kemalistler açısından tartışılmaz bir isimdir...Sosyalistlerin yakınlık duyabileceği, kadınların önemli bir kısmının arkasında birleşebileceği, hatta BDP’nin bile son tahlilde “politik yakınlaşmalar” içine girebileceği bir adaydır... Burada MHP’nin yüzde 12-14’lerde seyreden kitlesi büyük önem kazanıyor...Bu kitle, Tayyip Erdoğan ilk turda seçilemezse kilit rol oynayacak...***Birbirine yakın toplumsal köklerden gelen Tayyip Erdoğan mı, yoksa geçmişteki ortak noktaları çok nakıs kalmış Mumcu soyadlı bir kadın aday mı?..Son günlerde Çamlıca’ya cami tartışmasından bira festivaline, kürtaj gündeminden milliyetçi muhafazakar politikalara resme dikkatle bakarsanız, neyin niye yapıldığını anlarsınız...Buna bir de Leyla Zana gibi güçlü kartları eklemek lazım...BDP tabanının oylarını etkileyecek bir gelişme için uğraşılıyor...Politika böyle bir şey...Birileri bir kazaya uğramamaya çalışacak...Birileri de “en güçlü kozu” belirleyip, sahaya sürecek...Yeter ki belden aşağı olmasın...Gerisi demokrasinin güzelliğidir...
Anneleri, çocukların fotoğraflarını mail ve SMS mesajı olarak cep telefonuma gönderiyor...Son yılların en büyük teknoloji harikası olarak bilinen ve lanse edilen iPhone kullanmaya başlamıştım...İçinde internet var, mail kutun var, ekran var, telesekreter var, hava durumu var, yol durumu var, var oğlu var...Bir teknoloji harikasında yüzdüğümüzü söylemişlerdi bize...***Bir iki gün önce, durup dururken mail ve mesaj kutumdaki çocuklarla çekilmiş otuz beşden fazla resmin aniden yok olduğunu görüyorum...Bazı mail mesajlarımın da artık bulunmadığını fark ediyorum...“Allah Allah” diye geçiriyorum içimden, “Ben bu mesajlara ve maillere dokunmadım ki... Nasıl oldu da kendiliğinden toz oldu bunlar mail ve mesaj kutusundan...”İşin ilginci birkaç gün önce yine bazı resimlerimin yok olduğunu fark ediyorum...Yine “Hay Allah” çekiyorum içimden, “yanlışlıkla bir düğmeye mi bastım acaba?..”Oysa bir düğmeye bastığım falan yok...Kendiliğinden yok oluyorlar...Ya da ben öyle sanıyorum...***Dün sabah şarj edilmediğini fark edip cep telefonunu şarja bırakıp odamdan çıkıyorum...iPhone’u da doğal olarak kapatıyorum ki, kimse telefonu açamasın, içindeki bilgilere ulaşamasın...Bugüne kadar hep yaptığım gibi...Aşağıda bir süre oyalandıktan, gazeteleri okuduktan sonra, öğle saatlerinde yanımda çalışan kadınlardan birinin kızına anahtarı verip “Benim odamdan cep telefonumu, iPhone’u getirir misin?” diyorum...Kız gidiyor, bir süre sonra telefonla geliyor...O da ne? iPhohe açık...Mesajlar, mailler, her şey ortada...Önce jeton düşmüyor bende...“Bu telefon nasıl açık olur?” diye kendi kendime soruyorum...Oysa açık...Oysa ben kapatmıştım bu telefonu!..Şifreyi de kimse giremeyeceğine göre, teknoloji harikası iPhone kendi kendine mi açılıyor acaba?..***“Birisini arayayım, bakayım arayacak mı?..” diyorum...Telefonu çevirmeye başlıyorum...Tam o sırada telefonda “Pin kodunu gir” yazısı çıkıveriyor...Yani?..Yani telefon daha açılmamış...Telefonla kimseyi arayamıyorsun...Fakat telefonun bütün bilgileri ortada ve açıkta...Seni arayan numaralar, senin aradığın numaralar, sana gelen mesajlar, senin gönderdiğin mesajlar, gelen mailler, resimler, giden mailler, resimler her şey ama her şey ortada ve çalışır vaziyette...Ne çalışmıyor?..Telefonla arama!..O zaman “Neresi kapalı bu telefonun, niye şifre gerekiyor telefonu açmak için?..”Zaten ortada her şey...***Ben telefonu kapatıyorum, bir süre sonra almak üzere diyelim şarj etmek için bir yere emanet veriyorum...Gidiyorum ve döndüğümde telefondaki bütün özel bilgilerimi uçmuş görüyorum...Bu bir fantezi değil...Son birkaç haftada arka arkaya resimlerim, fotoğraflarım cep telefonundan uçtu...Hangi maillerin ve mesajların uçtuğunu ise bilmiyorum...Felaket bir durum...Turkcell’in özel müşteri hizmetlerini arıyorum...Görevli arkadaş, iyi niyetle durumu anlamaya ve savunmaya çalışıyor...- “Reha Bey” diyor, “iPhone’lar sadece cep telefonu hizmeti vermiyorlar... Şifre olmadan internet hizmeti verebilir...”- “Hayır” diyorum, “Şifre girilmediği ve telefon kapalı olduğu halde cep telefonuma ait bütün bilgiler ortada...Telefon numara kayıtları, aranan numaralar, gelen numaralar, mesajlar, fotoğraflar bütün özel bilgiler, her şey açıkta ve ortada...Ben telefonu kapattığım halde, telefonumdan en özel resimler ve muhtemelen bilgiler, mesajlar gitti...”***O noktada ayrıca programlanarak oluşturulan “güvenlik kodundan” bahsediyor bana Turkcell’deki görevli arkadaş...Ben o güvenlik kodunu birkaç yerde görüyorum...Fakat o güvenlik koduyla “cep telefonunun kapalı olma halinin” bir bağlantısı yok ki...- “Siz bana ve milyonlarca iPhone alıcısına cep telefonu satıyorsunuz... Buna güvenlik kodunu eklemezseniz, telefonunuzu kapatsanız bile açıkta kalırsınız demiyorsunuz...O telefon kapalıyken çalınsa, hırsız kapalı olduğu halde telefondan bütün bilgileri ele geçirecek...Zaten çalan adam, oturup arkadaşını arayarak kendi yerini deşifre etmeyecek ya...O zaman cep telefonunun kapalı olmasının anlamı ne?..Madem güvenlik kodu kurmak gerekiyor, o zaman ayrıca niye pin kodu var?..Pin kodu varsa, niye pin kodu girmeden, kapalıyken iPhone’un bütün özel telefon bilgileri ortada duruyor?..”***Genç adam çok anlayışlıydı...Durumun berbat bir programlama hatası olduğu belliydi...- “Son teknolojiyle çıkan bütün telefonlar böyle Reha Bey...” dedi...Öyle mi değil mi bilmem...Ancak bu programlama hatası büyük bir rezalet...iPhone’un müşterilerine ayrıca güvenlik şifresi girmezseniz, telefonunuzun bütün bilgileri kapalıyken bile açıkta kalıyor denmediği için benim telefonumdaki özel resimler, mailler, hangi mesajlar uçtu gitti henüz bilmiyorum...Kapalı bir cep telefonunun düğmesini açıp, pin kodu girmeden, ‘tamam’ bölümünü işaretleyip, telefonun bütün bilgilerine ulaşabiliyorsunuz...Benim durumumdaki kullanıcıların mağduriyetini nasıl telafi edecek iPhone bilemem...Fakat iPhone kullanıcılarına bunları yazdım ki, yetkililerin yapmadığını ben yapmış olayım...En azından bundan sonrasını kurtarmak için, ya iPhone’u hayatınızdan bütünüyle çıkartın...Ya da güvenlik şifresi girin...Çünkü iPhone’u kapattığınızı zannetiğinizde iPhone kapanıyor gibi görünüp kapanmıyor ve bütün özel bilgilerinizi tüm dünyaya kapalı iPhone servis edebiliyor...*****ADAYIN GÜLDAL MUMCU OLABİLECEĞİNİ DÜŞÜNMÜYOR MUSUN ENGİNCİĞİM?..Engin Ardıç dün ironik bir makale yazmış bermutat...CHP’nin Tayyip Erdoğan’a karşı kimi Cumurbaşkanı adayı yapabileceğini “Size Kadın Aday Buldum” yazısında esprili bir dille sorgulamış:Şöyle diyor:“Kemal Kılıçdaroğlu ‘21. yüzyılın Türkiye’sine niçin bir kadın Cumhurbaşkanı yakışmasın’ demiş...Çok haklı...Haklı da nerede o hanımefendi?..***Hem Atatürkçü, hem sosyal demokrat, hem sosyal liberal bir hanım, sosyalistlerle de temas halinde...Kadından vazgeçtik, öyle bir erkek varsa öpüp başına koysun...Hay Allah Afet İnan hayatta olsaydı iş kolaydı...Ya da Sabiha Gökçen...Ama ne yazık ki, Türkan Saylan da toprak altında, Mine Urgan da...Muazzez İlmiye Çığ desem yerinden kalkamıyor, yaşı 98...Gene benzer nedenlerle Safiye Ayla da, Bedia Muvahhit de konu dışı...Ama belki Müzeyyen... Müzeyyen Senar...Doğrusu bendeniz Kılıçdaroğlu’nun önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçiminde Sayın Profesör Mehmet Haberal’ı aday göstereceğini sanmıştım önceleri...Lakin Hoca’nın içerden çıkamama tehlikesi belirince doğrudan Süleyman Demirel’i önermiştim...Fakat ‘Kadın isterim’ deyince...Basın sazanları hemen üstüne atladılar tabii, ‘eldeki insan malzemesini’ şöyle bir taradılar, aday yumurtluyorlar...***Deniz Ülke Arıboğan, Emine Gürsoy...Nereden çıktıysa Meral Akşener...Elbette Şafak Pavey...Hatta Emine Ülker Tarhan... (Nur Serter’in ne eksiği vardı yahu, nedir bu hanımla alıp veremediğiniz?)Galiba daha da uygun adaylar İnönü’nün kızı Özden Toker ya da torunu Gülsün Bilgehan...Bu sıcakta bu serinletci oyuna ben de katıldım, haddim olmayarak en iyi adayı, ideal adayı buldum...Küçük Ülkü...Sayın Ülkü Adatepe, her Kemalist’in hiç gözünü kırpmadan oyunu bastıracağı tartışmasız tek aday olacaktır...Nasıl olsa Çankaya da yabancı yer değil, Florya da...”***İronisi derin, esprisi bol çok zekice yazılmış bir siyasi mizah yazısı Engin’in yazısı...Tabii öyle bir zekadan, en kuvvetli kadın adayı özellikle es geçmesi beklenirdi...Oysa Engin Ardıç’ın kendi alıntıladığı Kemal Kılıçdaroğlu sözleri ve aday profilinden, kimsenin doğru düzgün dile getiremediği tek bir kadın aday portresi çıkıyor...Elbette Güneri Abi (Cıvaoğlu) kadar siyasi kulisleri derinlemesine ölçemem, ‘Mehmet Haberal’ deyip ortaya çıkamam...Habertürk televizyonunda karşısına geçip soru sorarken izlediğim Kemal Kılıçdaroğlu “Tayyip Erdoğan’a karşı çıkartacağı kadın Cumhurbaşkanı adayını” çoktan belirlemiş gibi geldi bana... Bütün göstergeler o kadın adayın, CHP’li Meclis Başkanvekili Güldal Mumcu olduğunu gösteriyor...***CHP lideri, Güldal Mumcu ismiyle, sosyal demokratların, sosyalistlerin, Kemalistler’in hatta Uğur Mumcu isminin ağırlığıyla MHP’nin, eski merkez sağın, modernistlerin ve kadınların oyunu alacağını hesaplıyor...CHP lideri ben olsaydım ve kadın aday göstereceğim deseydim “Güldal Mumcu’dan başkası” aklıma gelmezdi...İkinci turda nispi olarak diğer adaylar arasında en fazla şansı olan isim Güldal Mumcu...Ve sana bir tahminde daha bulunayım sevgili Engin Ardıç...Bence Tayyip Erdoğan bu hazırlığın farkında...Erdoğan’ın son politik çıkışları, milliyetçi muhafazakar kesimi -fazla ihtiyacı olmadığı halde- enteresan bir şekilde konsolide etmeye yönelik çünkü...O konsolidasyonun arkasında olsa olsa seçimin muhtemel ikinci turunda bir kazaya uğramama matematiği yatıyordur...
Alkollü içeceklerle tanıştığım ilk gençlik yıllarıma gidiyor şimdi aklım...Çok yakın bir mahalle arkadaşımla Kartal’da içkili bir balık lokantasına gittiğimizi hatırlıyorum...“Rakı”nın kokusundan korkmuştuk...Tadınının midemizi bulandıracağını düşenerek, votka-kola içmiştik ilk içkili balık lokantası maceramızda...Kolej’in lise son sınıflarında partilerde, doğum günlerinde cin-tonik modası çıkmıştı...Toniğin şekerle lezzetlendirilmiş tadında cin içmek kolay ve keyifli gelmişti bize...Cindeki alkole fazla aldırış etmeden, şekerli tonikten birkaç kadeh içen arkadaşlar “cin çarpmışa dönüyordu” bir süre sonra...Sarhoş olanlar, kusanlar, ayılanlar, bayılanlar, tuvalete gidip istifra edenler...***Elbette bir süre sonra Beyoğlu’ndaki Çiçek Pasajı günlerimiz de geldi...Babam rakıdan ve kokusundan nefret ederdi ondan kalma, ben yine rakıya tamah etmedim o yıllarda...Bira-votka karışımı güzel geliyordu...Biranın tadına alışıktık nasılsa...Cin, votka gibi alkol miktarı yüksek tek başına boğazdan geçmesi mümkün olmayan, acımtırak içkileri, kola bira gibi alışılmış tatlarla harmanlayarak ‘evcilleştirip’ içmeye çalışıyorduk...Bu içkilerin herhangi birisi, bebeğe versen ağlamadan içemeyeceği içkilerdi...İlaç olsa içmekte tereddüt ederdi onları insan...***Ne ki “içki içmek algısı”, ilaç içmeye benzemiyordu...“Çiçek Pasajı’na gittiğinde” büyüdüğünü zannediyordun...Deniz kenarı lokantasında balıkla alkol almaya başladığında, kendini kebapçı kültürlerden uzaklaşmış sınıf atlamış bir burjuva addediyordun...Viski içmeye başladığında, burjuva şehir kültürüne sahip; köylülük tarafından tukaka edilen bir sosyalist devrimcinin kimliğiyle yoldaşlık ediyordun...İçki tadı güzel bir lezzet markası olmadı hiçbir zaman...Bir burjuva aidiyeti, bir çağdaşlık simgesi, bir Batılılık kimliği ve zaman zaman da itiraf edelim bir Atatürk ritüeli olarak hafızamıza ve alışkanlıklarımıza kazındı...***Bira festivalinde içki satışının engellendiğini duyunca, yasağın, o gün içki içemeyen gençlerde içki içmeyi engellemek bir kenara, tersine içki içme arzusunu inanılmaz bir şekilde tetikleyeceğini fark ettim...O gençlerin hiçbiri, birasız duramadıkları için, o festivalde bira içmek istemiyorlar...Onlar, bira festivallerinin Batı’yı çağrıştıran toplumsal fotoğrafının bir parçası olmak uğruna, Batılı yaşam biçimlerinin parçası bir gençlik aidiyetin özgür pratiğini yaşamak sevdasına katılıyorlar...“O kapağın altındaki bira” gençliğin çağdaşlık, özgürlük, serbestlik ve bağımsızlık özlemlerinin yansıması, yanılsaması ve aidiyet sanısı...Bunu engellemek, hele hele dışarda toplanan kalabalığın alkol ve fuhuşa karşı bir yaşamı sloganlaştıran pankartlı protestolarına katık yapmak, gençliğin kendine aidiyet yarattığı özgür Batılı yaşam biçiminin “fuhuş ve alkol bataklığında” bir sergüzeşt hayat olduğunu ispatlamaya çalışmak demek...***Bu büyük bir yalandır...Dünya ünlülerinin uyuşturucu batağında “aşırı doz yüklemeleri ya da intihar eğilimleri kaynaklı ölümleri” Batı’daki toplumsal trendin bir parçası olmakla birlikte, o yaşam biçiminin zorunlu bir sonucu hiç değil...Alkol Batı’nın gelişmiş, refaha ermiş kapitalist toplumlarında yükselen bir değer değil artık...İçtiğimiz votkalar ve cinler, içildiğinde büyüdüğümüze delalet eden sihirli markalar da değiller...İçtiğiniz viskilerden ‘şehirli sosyalist kimliğiniz’ ortaya çıkmıyor çoktandır...Bir miktar “büyümeye, özgür bir gençlik yanılsamasına tekabül ediyor” hala elbette alkol...Ancak artık gittikçe düşen, etkisini yitiren, bağımlılarının aşağılandığı, tecrit edildiği, kendi haline bırakıldığı bir madde kimliğindedir...***Spor yapmak gençlik içinde çok daha moda bir eğilim...Arka arkaya onlarca ‘şat’ devirmenin, erkeklikten, cesaretten ve yiğitlikten sayıldığı günler çoktan geçti...Gece eğlenenlerin içkili eğlencesi sadece “sosyal ortamları rahatlatma” işlevi görüyor artık...Elbette bir de Cuma-Cumartesi gecesi partilerinin albenisi, ‘kopmuşluğunun’ verdiği bir cazibesi mevcut...Ancak bunlar “içki olgusunun modası geçen trendini” ortadan kaldıramıyorlar...İçki lobisinin inanılmaz mücadesi de “düşen bu trendi nasıl olur da tersine çevirebilirim telaşıdır...”Festivallerdeki bira satışını yasaklayarak içki lobisinin eline, kolay kolay bulamayacakları bir ‘gıpta ve arzu nesnesi promosyonu’ vermenin alemi yok... Seçkin restoranlarda uzun zamandır içilen tek içki azının sağlıklı olduğu söylenen ‘kırmızı şarap’tır...Kalabalık olmayan iki üç kişilik masalarda şarap şişesi açıldığında bile tanık olmuyorum...Hep bir ya da iki kadehle sınırlanıyor içilen şaraplar...Batılı olmanın, çağdaş yaşamanın, sahil burjuvazisi sayılmanın, Beyaz Türk addedilmenin yaşam şekillerinden bir tanesi bir iki kadeh şarapsa, diğer bir yüzü de deniz kenarında ya da sıcak dost bir meyhanede parlatılan bir iki kadeh rakıdır...***Gençlerin bira festivalleri, Cuma-Cumartesi gecelerinden mütevellit bar sosyalleşmeleri, “yasaklandığında, illegaliteye sürüklenecek olan alkol değil, o yaşam biçimine yönelik arzulardır...”Çünkü alkol “o yaşam biçiminin arzu haline getirilmiş nesnesidir...”Arzuları illegaliteye sürüklenen insanlar, durumu bir “sağlık ve alkol meselesi olarak görmez”ler...“Yaşam biçimlerine yönelik bir saldırı, özgürlüğe ve Batılılığa inidirilmiş bir hançer, gençliğin sınırsızlığına karşı işlenen bir esaret teşebbüsü” olarak görürler...Alkolle böyle mücadele edilmez...Edilseydi, İran’daki ev partilerinde su gibi alkol içilmezdi...Alkolle mücadelenin şifreleri “özgür yaşam biçimiyle, alkolün beyinleri esaret altına alan sınırlayıcı hayat şeklini” gösteren formüllerde mevcuttur...Geçen gün bir tanıdığım “neden hiç alkol almadığımı” sordu bana...- “Ertesi günümü mahvetmek istemiyorum” dedim ona...“Beynimin ertesi gün düzgün çalışmasını engelliyor... Ayrıca başım ağrıyor... Beynimin sabah saatlerinde kapasitesini sınırlandıran bir kötülüğü yapamam ona... O baş ağrısını ise bir daha hissetmek bile istemiyorum...”***Alkol artık Batılı çağdaş yaşam tarzının, yükselen değil, düşüşteki bir trendidir...Alkole, festivallerde ve sosyal ortalardaki içki tüketimine yasak getirilmemelidir...Özgürlükler açısından da, alkolle mücadelenin sağlıkla yürütülmesi noktasından da...Dünyada kendi halinde yıkılmak üzere olan bir trendi suni teneffüsle bir arzu ve gıpta nesnesi haline getirmek, bir promosyon girişimi niteliğindedir...*****YALIKAVAK MARİNA’DA ROMANTİK MONACO GECELERİNİ ANDIRAN BİR GECE...Yazdım da bu köşede...Yalıkavak Marina’nın açılışına, Billioner Club’e, Cipriani’ye, Sait’in yeni yerine, on milyonlarca dolarlık teknelerin demirlediği marinanın sahiline gitmemiştim...Açılışlar yapıldı bitti, hayat kendi mecrasına döndü...Dün bir dost yemeği için İtalyan lokantasına giderken, Yalıkavak marinasının aldığı boyutu ve şekli de gördüm...Önünde duran yatları ve gece ışıklarındaki gizemli cazibeyi...***Aralıklı olarak, geçmiş yazlarda kiraladığım arabayla Cannes’dan, Juan Le Pins’den, Nice’den, Monaco’ya giderdim...Sevdiğim bir iki İtalyan lokantası vardı sahilde...Dünyanın en muhteşem yatlarının, arabalarının olduğu küçük marinasında yaldızlı hayatları seyrederek, iki kadeh kırmızı şarap ve İtalyan lezzetlerle dünyaya geldiğime şükrederdim...Aynı duyguyu Yalıkavak marinasında, Cipriani ve Sait’in bulunduğu sahilde yapılmış özel mimaride yaşadım...İnanılmaz bir para, muhteşem bir şıklıkta harcanmış buraya...Monaco’yu andırıyor Yalıkavak Marina...Marinaya demirlemiş o kadar muhteşem yat kimlerin yatı bilmiyorum, fakat dünya zenginlerinin Yalıkavak’ı mesken tuttukları aşikar...Züğürt olup çenemi yormak istemiyorum, fakat bu güzellik, benim memleketimin bir güzelliği...Bana yıllar öncesinin romantik Monaco gecelerini andıran bir güzellik...
“Oğlumu evlendiriyorum... Sen de Bodrum’dasın... Düğününe mutlaka gelmeni rica ediyorum...” dedi Oya Başar telefonda; “Biliyorsun seninle dans etmeden bir düğün yapmıyorum...”Yıllar önce Levent Kırca’yla ikinci kez nikah masasına oturuyorlardı...Düğünde gelinle dans etmiştim...- “Dans ederek geliyorum Levent sana ikinci kez...” demişti kocasına benimle dans ederken...Telefonda o anıyı hatırlatıyor...- “Oğlumu evlendireceğim... Seninle dans etmeden yapmam düğünü...” diyerek...***Umut Kırca’nın evliliği çok şık bir geceye tanıklık ediyor...- “Çok zorluklarla yetiştirdim oğlumu” diyor, “Otel odalarında bir taraftan tiyatro yaparken... Gece oyundan geldiğimizde uykudan uyanmasın diye neler yapardım?.. Sabahları erken kalkıp bu kez başkalarını uyandırnmasın diye sessizce alıp kaçırırdım Umut’u...Beş kuruş paramız yoktu... Çok zorluk çekerek büyüttüğümden olsa gerek çok düşkünüm oğluma...” diyor Oya Başar... Eski dost İbrahim Yazıcı’nın Bodrum’u tepeden gören Grand Yazıcı otelinde yapılıyor düğün...Çok şık ve butik bir davetli topluluğu var...***Söz verdiğim gibi sadece Oya Başar’la iki dakika dans ederek noktalıyorum geceyi...Başka dans yok...Pistte eğlenenleri seyrediyorum...Bir ara Demet Akalın şarkı söylüyor onu izliyorum...Levent Kırca oğlunun nikahı kıyılırken muziplikler yapıyor...Gece boyu pistten inmiyor, dans ediyor...Sevgiyle kucaklaşıyoruz onunla...Fakat bir şey eksik, ikimiz de biliyoruz bunu...Birkaç adım ötede Mehmet Barlas-Canan Barlas ve çocukları maaile yakın dostları Oya Başar-Levent Kırca’nın çocukları Umut’un düğününde bulunmak için oraya gelmişler...***Aklım yıllar önce Mehmet Barlas’ın ATV’de yaptığı ilk televizyon programına gidiyor...İlk programının ilk bölümüne Levent Kırca’yla beni çağırmıştı konuk olarak Mehmet Barlas...İkinci bölümüne de Çetin Altan’la Mehmet Altan’ı...Yakın dostlarının sevgi enerjisiyle başlamak istemişti televizyon programlarına yıllar sonra...Önceki gece baktım, yılların kadim dostları iki ayrı masada sanki kırk yıllık dost değillermişçesine birbirleriyle pek konuşmadan oturuyorlar...Hayat ne garip!..Umut’a bakıyorum..Kendi düğünün gecesinde, gelini bile bırakıp otelin dış kapıdaki arabanın yanına kadar giderek “Mehmet Amca”sını geçiriyor...Sevginin temeli Mehmet Barlas’la Levent Kırca’nın yıllar yılı devam etmiş kadim dostluğu...Kısa bir selamlaşmanın dışında bütün bir gece ayrı masalarda “kendi çocuklarının mürvetini” izlemekle yetiniyorlar...***Bir şey mi yaptı biri ötekine?..Bir yanlışları mı oldu birbirlerine?..Hayır...Siyaseten ayrı düştüler...Sonra Levent Kırca eski dostuyla ilgili bir iki söz söyledi...Barlas en yakın dostundan bu sözleri duyunca çok alındı...Hepsi bu...Mehmet Barlas şimdi, Oya Başar’ın dolandırıcılara kaybettiği söylenen 2 milyon dolarla ilgili dava açması için uğraşıyor...Hala Oya Başar’ın en yakın dostu eşiyle birlikte...Başar düğünden önce, Mehmet Barlas’a, “Oğlumun şahidi olur musun?..” diye soruyor...- “Babasına ayıp olur” diyor Barlas...Teşekkür edip kabul edemiyor Umut’un şahidi olmayı...***Niye?..Çünkü kör olası siyaset ayırıyor yıllar yılı birbirinin en yakın dostu olan bu iki insanı...Levent Kırca yaptığı tabloları, yontuları Mehmet Barlas’a verirdi yıllar boyu...Barlas, Levent Kırca’yı yere göğe koyamazdı dost sohbetlerinde...İçim burkuluyor Umut’un düğününde...Bir ara onları bir araya getirsem de konuştursam mı diye geçiriyorum aklımdan...Sonra “şimdi sırası değil” diyorum...Elbet sırası gelecek...Onların en zor zamanlarımda dostluğundan başka hiçbir şeylerini görmedim ben...Yeniden eski günlerdeki gibi bir araya getiremezsem onları, gözüm arkada gider...***Siyaset ne kadar gaddar...Siyaset ne kadar zalim bu Ortadoğu ülkesinin sıkıntılı coğrafyasında...Kırk yıllık dostluklar, arkadaşlıklar bir anda çıkmaz bir sokağa sürükleniveriyorlar hiçbir kişisel neden yokken ortada...Halbuki Türkiye, dostluklarını, arkadaşlıklarını, memleket sevdasını, “birbirini yok etmeden, küsmeden, hayatı birbirine zindan etmeden devam ettirebildiği” gün, kasvetli coğrafyasının mukadderatını aşacak...Genç Umut’un düğününün böylesine bir toplumsal istikbalin mutlu habercisi olmasını diliyorum gecede...Gelinle Umut ne kadar da mutlular...Gelecekten umutlular...Bir gün bu toplum da kendi geleceğinden bu derece umutlu olabilecek mi?..Bu ülke de bir düğün gecesi yaşayabilecek mi acaba?..*****“DENİZDE YÜZERKEN BABAMI DÜŞÜNÜP AĞLADIM...” Pazar günü çocuklara yüzme öğrettiğimden de bahsettiğim bir yazı yazdım...“İlerde muhtemelen hatırlamayacaklar yüzme öğrendikleri günü, çok daha çok küçükler” demiş, “Fakat önemli olan onların hatırlamaları değil, sizin hayata ve yeni doğan canlılara kattığnız değerdir...” diye eklemiştim...Mehtap Ünan Pazar günkü yazıyı okur okumaz bana o içimi parçalayan maili gönderdi:“MerhabaBabamı kaybedeli üç yıl oldu...Bu sene sırtüstü suda dururken birden aklıma babamın bana yüzme öğretmesi geldi...Denizde ağladım...Elini sırtıma koyup gergin şekilde sırtüstü yatmamı ve başımı geriye bırakmamı söylemişti...Sonra elini yavaşça çekti, su beni yüzeyde tuttuğu için fark etmedim...Artık yüzen bir cisim olduğumu :) söyledi...Her şeyi, sabah erkenden denize girmeyi, yaz kış her sabah mutlaka duş yapmayı, pazartesileri sevmeyi -yeni umutlar günüdür-, arabada güzel müzik -Tino Rossi, Edith Piaf- dinlemeyi, hayvanları sevip bakmayı hep ondan öğrendim...Dilerim çocuklar sizi yıllar sonra benim babamı hatırladığım gibi hatırlarlar...Benim de kızımdan beklediğim en büyük ‘geri dönüş’ bu...Beraber güzel günleriniz olsun...Mehtap Ünan...” ***Babası okumuştur şimdi bu mektubu...Ruhu bir kez daha huzura ermiştir...Ne mutlu o babaya...***** GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ“KENDİMİZ, BAŞKALARI VE DÜNYA İLE BARIŞIK OLMAK...” “Hayata yaklaşımımızdaki problem, onun bize kendi özbenliğimizi bulmamızı engellemesidir...Bu da bizim için çok önemli olan hayatımızın yaşam alanlarını tehlikiye sokar...Karanlıkta ortaya çıkan şeytandan kendimizi korumaya çalışırken, gönülden sevdiğimiz ve bağlı olduğumuz kişileri aramayı, neşelenmeyi ve mutlu olmayı unutuyoruz...***İnsan doğasının karanlık diğer yarısını nasıl saklarım diye düşünüp dururken, hayatlarımızın derinliğini ve zenginliğini yaşamakta ve tam kapasitemize ulaşmakta başarısız oluyoruz...Biz eksiksiz yaratıldık...Fakat çoğumuz bölük pörçük insanlar olarak yaşıyoruz...Bizim kendimizden ilham aldığımız, açıldığımız, kim olduğumuz hakkında heyecan duyduğumuz yer olan gerçek doğamızı keşfetmemiz gerekiyor...Fantezilerimizden doğan benliklerimizi değil, zıtlıkları aşarak kendi ruhlarımızın en büyük versiyonunu ortaya çıkartmamız gerekiyor...Şişirilmiş büyük fantezilerimizin kurguladığı yaşamlarımız, acılarımızdan ve keşfedemediğimiz potansiyel gücümüzden doğuyor...Bizi geleceği yaratmaktan alıkoyan şey, gölgemiz, karanlık taraflarımız, sırlarımız, bastırılmış duygularımız ve gizli dürtülerimizdir...”(Debie Ford’un Kendimiz Başkaları ve Dünya ile Barışık Olmak isimli çalışmasından...)
Yaz ne kadar da acımasız bir sertlikte geçiyor...Ölümlerden tutuklu dünyalardaki haykırışlara, mitinglere bulaşan kandan evlatlarını uyuşturucu batağında kaybeden dünya ünlüsü babalara kadar, cehennemi bir sıcağın cehennemi bir yaza egemen olmasını izlercesine izliyorum hayatı...Oysa benim mütevazı hayat planlarımda ne ölümlere kadar gidecek bir “ihtiras”, ne kan dökmeye varacak bir tutku, ne de cehennemi sıcağın cehennemi ihtiraslarına yelken açacak bir halet-i ruhiye var...Çocuklarıma yüzme öğretmeyi planladım kendime ben...***Onlara bir yüzme hocası eşliğinde yüzmeyi öğretmeye çalışırken, kendi yüzme öğrendiğim günler geldi aklıma...Kendi kendime, ancak biraz da zorlanarak öğrenmiştim yüzmesini...7-8 yaşlarındaydım...Daha küçük yaşlarda boğazın derin, akıntılı, dipsiz sularında yüzmekten çekinirdim...Bir yaz Bandırma civarında bir kampa gitmiştik...O kumsalda denizle haşır neşir olmuş, yüzmesini öğrenmiştim...Sonra kendimi Boğaz’ın derin sularına atar olmuştum...***Dün çocuklarıma yüzme öğretmeye çalışırken, hayatta “vermenin” ne kadar büyük bir mutluluk olduğunu anlıyordum...Sanırım çocukları çok fazla sevmemiz de o yüzden...Verebileceğimiz ve verdiğimizde mutlu olabileceğimiz çok şey var çocuklarda...Onlara bir şey öğretirken, yaşamadıkları bir duyguyu hissettirirken, bilmedikleri bir lezzeti hissettirirken, henüz tanışmadıkları bir özgüvene kavuşturuken, “hayata ve evrene katkı yaptığınızı” anlıyorsunuz...Hayata katkı yapmak, evrenin enerjisini desteklemek ve “bir şeyler vermek”, “almak”tan çok daha mutlu ediyor insanı...“Verme”nin mutluluk olduğunu bilen insanların çok olmadığını düşünüyorum dünyada...Sonsuz bir “alma” duygusunun tatminiyle mutlu olmaya çalışıyor insanlık...“Ego” denilen şey, almak için var, vermek için değil...Ego ancak ilerde alabileceğin şeyler için vermeyi öngörüyor...***Dün iki saat ciyakladıktan sonra, yavaş yavaş yüzmeye başlayan miniklerin, bu yüzme dersi karşılığı bana ilerde ne vereceklerini bilmiyorum...Muhtemelen hiçbir şey vermeyecekler, çünkü onlardan bir şey almak için vermiyorum bunları...Sadece “vermek” eyleminin vereceği mutluluğu yaşamak için “veriyorum...”İlerde “ben size neler yaptım biliyor musunuz” diyeceğimi hiç sanmıyorum...İlerde neler yaptığımı anlatmak için yapmıyorum ki bunları onlara...Onlar mutlu olsunlar, hayata hazırlansınlar, yaşamda donanım kazansınlar diye “evrene katkının hazzını” duymak için yapıyorum bunları...***Çocuk ilerde bedelini alacağınız bir yatırım projesi değildir...Çocuk hele kendi çocuğunuz, hayata size “en zevk veren duyguyla yani sevişerek kattığınız” bir varlıktır...Doğa size, çocuk denilen varlığı, yaşamda alabileceğiniz en keyifli eylemle sevişmeyle sunar ki, evrene kattığınız o değerin kıymetini bilebilin...Büyürken ona sadece verin...Verdiğiniz şeylerin ilerde kendisi adına bir karşılık olacağını hiçbir zaman hissettirmeyin...Öyle bir karşılık talep etmiyor evren çünkü...Size yeni bir canlıyı yaşatmanız ve korumanız için, “görev veriyor” evren...Dün yüzme hocasıyla bayağı uğraştık çocuklara yüzme öğretmek için...Hatırlarlar mı kendi yüzme öğrendikleri günleri?..O kadar küçükler ki, ihtimal hatırlamayacaklar...Yüzme dersinden sonra, minik bir canlıya yüzmesini öğretmekten dolayı, kendimin ilginç bir şekilde canlandığını hissettim...Dün spor yaparken, sanki ben de yeniden yüzmesini öğreniyordum...*****EŞİ YÜZÜNDEN PERİŞAN OLAN KADIN...“Eşi yüzünden perişan olmuş bir kadın, kocası için şunları söylüyordu: ‘Kocam sürekli alkolden kurtulmak için kliniğe yatıp, sonra tedavi bitmeden geri dönüyordu...Bu tür programlar bazen bir süreliğine işe yarıyordu...Ancak ayık olduğu zamanlarda bile sefil bir adamdı...O beladan kendini uzak tutmak için sürekli kendisi ile savaş halindeydi...Hep tetikte olmak zorunda hissediyordu kendisini...Alkole yeniden başlamaktan çok korkuyordu...Ne kadar çok savaşırsa, o kadar çok bitkin düşüyordu...’Ve sonuç kaçınılmaz oluyor; bağımlı koca geçici zaferini kutlarken, ‘gölge’ onu sinsince takip ediyor, onu yoruyor ve alt etmek için en uygun zamanı kolluyordu...Bir keresinde bağımlılıktan kurtulma çabaları esnasında, kocası komaya girmiş, gece terlemeleri, sayıklamaları ve sancıları dayanılmaz hale gelmişti...Eşi hemen doktora koşarak onun bu acılarını dindirebilecek bir ilaç istemişti...Doktorun cevabı ilginçti:‘Bırakın dibe vursun... Bu onun tek gerçek kurtuluş ümidi...Onun bu süreci daha az acıyla atlatmasını sağlamak, ona yardım etmek olmaz...’ demişti...***Siz ve ben bu tavsiyeyi acımasızlık olarak niteleyebiliriz...Aslında dibe vurmak bu tür bağımlılıktan kurtulma süreçlerinde kaçınılmaz bir durumdur...Bu hayati bir risktir...Çünkü ‘gölgenizin’ yaptığı blöfü yutarsanız, kendi kendinizi yok etme sürecini de başlatmış olursunuz...Bağımlı ve ‘gölge’ enerjisinin etkisi altındaki kişi, bir yanılsama sisi içinde hapsolur...Dibe vuruş, ‘en tehlikeli durumu göstererek’ sis perdesini aralamaya başlar...Bu sancılı süreçte ‘bağımlı ya da korku duyan kişi’ realist bir şekilde düşünmeye başlar...‘Ben bağımlılığımdan daha güçlüyüm... Her şeyimi kaybetmek istemiyorum...’ diye...Korku yenilebilir...Her şeyin açık ve net görüldüğü bu anlarda iyileşme gücü, temizlenme isteği kendiliğinden gelir...Kişi kendisini yok eden büyünün etkisinden kurtulmaya başlar...Bunun ne kadar aptalca olduğunun bilincine varır...Temizlenme aşamasında, kişilik dağılmış parçalarını toplar...Yeniden bir bütün olur...”(Deepak Chopra’nın Gölge Etkisi kitabından)*****“HER ŞEY GÖZLERİMİN ÖNÜNDE GERÇEKLEŞTİĞİ HALDE NİYE SİNEYE ÇEKTİM Kİ?..”“En aptalca hataları kendime rağmen yaptım... Her zararı, her şey apaçık biçimde gözlerimin önünde gerçekleştiği halde sineye çektim... Bütün önemli olaylarda, kendime itaat etme, irademin sözünü dinleme gücüne sahip olsaydım, acaba yaşamımdan kaç talihsizlik, kaç felaket eksik olurdu?..” diyor Alexander Herzen...Narodnizmin kurucularından, iki kez sürgün yemiş ünlü bir Rus düşünürü ve edebiyatçısıydı Alexander Herzen...Onun hayatından bir kesiti okurken, Pazar günü sizler için önemli bulduğum şu sözleri dikkatimi çekti;“Neden daima itilip kakılmama izin verdim ki?..Uysallığımın nedeni çocukça bir utanç ve çoğu kez karakterimin dostluk ve sevgi düşkünü iyiliğinden kaynaklanan bir tezcanlılıktı...”***Yaşadığın çağın en ünlü düşünürlerinden biri olmak, bir küçük burjuva ideolojisi olan Narodnizmin kurucularından sayılmak, Rus çarı tarafından iki kez sürgün cezasına çarptırılacak kadar önemli bir devrimci demokrat olmak, insanın kendisini “itilip kakılan bir uysallığın pençesinde, her şey gözlerinin önünde gerçekleşirken onları sineye çekmekten başka bir şey yapamayan bir aptal gibi” hissetmesinin önüne geçemiyor demek ki...Alexander Herzen’in itiraflarını kaleme aldığı kitabı, yazarın ne kadar dürüst ve kendine karşı açık bir bilgelikte olduğunu gösteriyorsa da, büyük başarılara imza atmış kişilerin, “temel kişilik problemlerinde ne kadar öksüz olduklarını” da anlatıyor...Kitapların ve hayatların arasında kaybolmak Pazar gününüzü soluklandırır diye düşündüm...Ben öyle yapmaya çalışıyorum...