Paris’teydim...Fransa’da okuyan kız arkadaşım ve onun erkek kardeşiyle birlikte, ortak bir arkadaşımızın evine misafir olup, yılbaşını geçirmek için Portekiz’e uçacaktık...Benden başka kimsenin vizeye ihtiyacı yoktu...Kimliklerini gösterip geçiyorlardı...Grubun tek “vize” zorunlusu elemanı olmak gayriihtiyari kimyanızı bozar...Sanki “suç sizin suçunuzmuş gibi” içinizdeki savunma mekanizmasını çalıştırmaya sizi iter...28 yaşlarındaydım...Yıllardır gazeteci olarak seyahat ettiğimden, alışıktım “vize” isteyen memurların tavır ve davranışlarına...***Fransa’dan Portekiz’e gitmek, Avrupa Birliği vatandaşları için değil vize, pasaport göstermeye gerek olmayan bir seyahatti...Avrupa Birliği ülkeleri içinde seyahat ediyorlardı ve bir “kimlik” göstermek yetiyordu...Ankara-İstanbul uçak yolculuğu gibi...Benim gibi bir Türk vatandaşı için ise, “turistik nedenle bulunduğu Fransa’dan çıkış ve bir başka Avrupa Birliği ülkesine giriş” demekti ve o yıllarda deveye hendek atlatmaktan zordu...Charles De Gaulle Havaalanı’nda arkadaşlarım kimliklerini gösterip geçerken, ben vize kuyruğunda beklemiş, nihayet Fransız vize memurunun karşısına dikilmiştim...O günlerde yine Fransa ile Türkiye arasında nahoş vakalar olmaktaydı, Ermeni soykırımı meselelerinden...Nahoş diplomatik vakaların kötü tarafı, memurlara “yeni çatışma alanları” açmalarıdır...***Belli ki Fransız pasaport polisi o günlerde, durumdan nem kapmış, ülkesine “girip çıkan Türk vatandaşlara, daha bir dikkatli bakar” olmuştu...Pasaportumu aldı ve incelemeye başladı...Neyi incelediğini bilmiyordum, çünkü zaten çok girişli vizem vardı, Atina’da ikamet ediyordum, üstelik hazretlerin ülkesine giriş değil, ülkeden çıkış yapıyordum...Benim uflayıp puflamam adamı zerrece ilgilendirmiyor, gittikçe artan bir ciddiyetle pasaport üzerinde çalışıyordu!..Arkamdaki kuyruk gittikçe uzamıştı...Bekleyenlerin öfkesinin pasaport polisinden çok benim üzerimde biriktiğinin farkındaydım...Basit bir empatiyle, onların yerinde ben olsaydım şöyle düşüneceğimi fark ediyordum:“Ne biçim adamlar var... Kardeşim bütün işlemlerini tamamlayıp da eksiksiz gelsene pasaport polisinin önüne...” ***Koskoca Fransız polisi hata yapacak değildi ya...Belli ki “önümüzdeki adamın pasaportunda bir sorun vardı!..”Bir süre sonra Fransız pasaport polisi aradaki küçük camı kapattı ve “Siz benimle geleceksiniz” dedi...Gişe de kapanmıştı...Kuyrukta bekleyenlere “yana geçin” anlamında bir şeyler söyledi...Durum felaketti...Herkesin ortasında “rezil” olmuştum...Bütün gözlerin bana çevrildiğini düşünüyordum...O sırada havaalanında “kaçakçı, uluslararası kriminal bir suçlu ya da bir ülkeye zorla girmiş tehlikeli bir kaçak” olarak algılandığımı düşünüyordum...Muhtemelen de öyle algılanıyordum...Sadece böyle durumlarda “gazeteci” olduğuma şükrederim...Öyle bir tepki gösterirsiniz ki, “yapılan haksızlık, yapanın yanına kolay kolay kâr kalmaz...”***Görevli polis önceleri hiç oralı olmuyordu...Sonuçta üçüncü dünya ülkelerinden birinden gelen bir yolcuyu “pasaportundaki vize sahte mi değil mi” diye sorgulayacaktı...“Bu vize sahte” diyordu...Ben de ona, “Bu yaptığının yanına kâr kalmayacağını” söylüyordum...Utanmasam, adamı Paris’ten Marsilya’ya sürdüreceğimi deklare edecektim!!!Beni kapalı bir odaya alan pasaport polisi, tepkimin çokluğundan bir süre sonra tırstı...Çünkü sorulara cevap vermiyordum ve bana “büyükelçiliği bağlayın” diyordum...İkinci bir polis memuru geldi...Birinci ikinciye bir şeyler söyledi...İkinci pasaporta baktı, o da ona bir şeyler söyledi...Vakit geçiyordu, bir süre sonra şefleri olduğunu anladığım üçüncü bir polis geldi...Ben uygulanan bu insanlık dışı muameleden muzdarip, “hakkımı aramanın” yollarını arıyordum...Ne ki, hakkımı arayacağım fazlaca bir yol görünmüyordu...***Polisten şikayetçi olmaya kalksam, bizim yılbaşını geçirmeyi hayal ettiğimiz Lizbon seyahati hayal olacaktı...Üstelik Fransız polisi “Ben görevimi yaptım... Şüphelendim, sorguladım” deyip işin içinden sıyrılabilecekti...Şefleri olduğunu anladığım polis, yavaştan beni sakinleştirmeye başladı...“Bu vizeyi nereden aldığımı” falan sormaya başladı...***Mesele, pasaporttaki vizeyi sorgulama değildi...Mesele, hiç hak etmediğiniz bir şekilde “insanlık dışı, kanun kaçağı muamelesine” tabi tutulmanız, yüzlerce insanın önünde kriminal bir kaçak gibi, alıp bir odaya tıkılmanızdı...Bunun onur kırıcı etkisini, burnundan kıl aldırmayan bir Fransız pasaport polisinin hissetmesi mümkün değildi...Arkadaşlarım yanıma gelmişti...Bana uçağı kaçırmak üzere olduğumuzu haber verdiler...Fransız pasaport polisi hemen gidersek uçağı kaçırmayacağımızı söylemeye başlamıştı...Rezalet bir durumdu...Kuyruktan bir kriminal gibi alınmış, Paris Charles De Gaulle Havaalanı’nda bir odaya sokulmuştum...Şimdi de hiçbir şey olmamış gibi oradan ayrılmam isteniyordu...Lanet edip oradan ayrılmakla, kalıp sonu meçhul bir hukuk savaşına başlamak arasında gidip geliyordum...Yüreğimin yarısını “hesaplaşma!” duygusuyla oracıkta bırakıp, uçağa doğru yöneldim...***Kendimi “aşağılanmış” hissediyordum...Dün Egemen Bağış’ın “3-4 yıl içinde Avrupa Birliği ülkelerinde vize uygulaması kalkacak” sözlerini duyduğumda bu anekdot aklıma geldi...Biliyorum ki, ben bu hayatta yaşarken, Türkiye Cumhuriyeti pasaportumu değiştirmeden, “hiçbir vize kuyruğuna girmeden” Avrupa ülkelerine giriş yapacağım...Kimsenin ekonomisindeki felakete üzülmem...Ancak kendi ülkemin ekonomik mucizelerinin yarattığı etkinin, kısa bir zaman sonra “o snobizme ve ukalalıklara bir son vereceğinden” eminim...Yüreğimin Paris Charles De Gaulle Havaalanı’nda 35 yıl önce kalan bir yarısı, huzura erecek gün gelecek...Fransız pasaport polisi nerede ne yapıyor olur, onun bilmem artık!.. *****“AYRIMCILIK KORKU VE ŞÜPHE DUYGULARINI ARTIRIR...” Gölge etkisini üzerinizde artıran davranışlar şöyledir:1) Kendinizden ve başkalarından sır saklamak:Sırlarla dolu bir hayat gölgeye kendini yaratması için gerekli altyapıyı hazırlar...Gizlilik, kim olduğunuz sorusuna maruz kalma korkusu, aileden utanma gibi duygular, bilerek birini kandırma gibi davranışlar gölge etkisine örnektirler...***2) Kendinizi veya başkalarını hatalı duruma düşürmek:Suçluluk ve utanma duygularını rahatlatmadığınız sürece sizin veya başkalarının bunu hak ettiği düşüncesine kapılmanız hep mümkündür...Yargılama, acıdan kurtulmak için ahlak maskesi takan suçluluk duygusunun ta kendisidir...***3) Suçu yöneltecek birini bulmak:Siz içinizden gelen acının ahlaki bir temele dayandığını düşünür düşünmez, sizden alt seviyede olan birini suçlamakta hiç zorlanmazsınız...***4) Etrafınızdakileri eleştirirken kendi zayıflığını görmezden gelme:Bu çoğu insana gizemli gelen yansıtma aşamasıdır...Bir olayı açıklamaya başladığınızda ‘Bunlar Tanrı’nın, Şeytan’ın işi’ gibi cümleler kullanıyorsanız bunlar yansıtma aşamasında olduğunuzu gösterir...***5) Taraf tutmak:Eğer dünyanın ‘biz’ ve ‘onlar’ arasında bölündüğünü hissettiyseniz, siz doğal olarak ‘iyiliğin tarafında’ görürsünüz kendinizi...Ayrımcılık korku ve şüphe duygularını artırır...Bu da gölgeyi besler... ***6) Kötülüğü uzakta tutmak için mücadele etmek:Kişinin ‘Şeytan’ın’ her yerde pusuda beklediğine dair inanç duyması...Böyle durumda gerçekte olan şudur:Yanılsamanın yaratıcısı kendi yaratıcısı tarafından aptal yerine konuyordur...”(Deepak Chopra’nın Gölge Etkisi kitabından)
Hüseyin Aygün’ün siyasi geçmişini satır satır şöyle sıralıyor Zeynep Gürcanlı;“Tunceli’nin Erdoğdu köyünde doğdu, Hukuk Fakültesi’ni bitirdi...Devrimci bir geçmişten geliyor...Daha önce inandığı ve savunduğu değerler nedeniyle hapis yattı...En çok öne çıkan vasfı bir insan hakları aktivisti olması...Tunceli Barosu’nun kurucularından...Siyasete girmeden önce Tunceli Barosu’na kayıtlı avukattı...Avukatlık kariyerinde de insan haklarının öne çıktığı davalarda yer alan bir isim oldu...Köylere dönüş ve siyasi davalarla adını duyurdu...En çok hatırlanan hukuki mücadelesi; Dersim olaylarında liderlik yapmış kişilerin mezar yerlerinin açıklanması konusunda verdiği hukuki mücadeledir...***Zazaca ilk gazeteyi çıkartan kişiydi...‘Dersim katliamının sorumlusu Devlet ve CHP’dir’ diyerek ve ‘Atatürk’ün de olaylardan haberdar olduğunu’ söyleyerek partisi CHP’yle arasında ciddi sorun yaşadı...CHP ile ters düştü bu çıkışıyla ve parti bu açıklamalarından dolayı Aygün‘den savunma istedi...‘Alevilik bir dindir’ diye açıklama yaptı...İktidar partisi AKP’den büyük tepki aldı...CHP içinden de bu açıklamaya karşı açıklamalar yapıldı...Kılıçdaroğlu ‘Alevilik bir din değil bir inançtır... Müslümanlığın parçasıdır...’ diyerek Hüseyin Aygün’e karşı çıktı...‘Kürtçe seçmeli ders olarak kalmamalı ana dilde eğitim olmalı... Ayrıca Zazaca, Arapça, Lazca seçmeli dil olarak müfredata girmeli...’ dedi...Uludere olayından AKP’yi çok ağır bir şekilde sorumlu tutunca iktidar partisinin eleştirelerinin hedefine oturdu...” ***Hüseyin Aygün’ün siyasi duruşu ve kişiliği, partisi CHP’ye de, iktidar partisi AKP’ye de, muhalif bir çizgidir...Bir insan hakları aktivistinin çizgisini benimsemiştir...PKK milli iradeninin temsilcisi bir milletvekilini kaçırırken onun “insan hakları aktivisti” yönünü düşünmüş olmalı...Olayın manşeti ve duyarlılık gösterileceği yeri, “Milli iradenin bir temsilcisinin kaçırılması olsa da”, “insan hakları aktivisti bir milletvekilini kaçırarak PKK ne mesaj vermek istiyor” sorusu akıllardan uzak tutulmamalıdır...Uluslararası kamuoyu üzerinde, barış ve insan hakları dernekleri nezdinde, prestijli bir ismi seçti PKK...Bunun bir anlamı olmalı...Hüseyin Aygün’ün Dersim’den başlayarak, Kürtçe ana dilde eğitim, Alevilik, Dersim katliamından devletin ve CHP’nin sorumlu tutulması isteği ve insan hakları aktivistliği düşünüldüğünde bu eylemin sadece bir milletvekili kaçırma eylemi olmadığı görülecektir...PKK, Hüseyin Aygün gibi, teröre karşı olup, siyasi konulardaki duruşuyla “dünya kamuoyu üzerinde insan haklarından yana olup, devletin resmi söylemlerinin karşısında duran bir milletvekilini” hedef seçiyor...Acılı eşi, “Kocam kaçırılacak en son kişidir” diyor, ve ekliyor: “O hep barış için çabaladı...”***Acılı eşin bilmediği gerçek şudur:Bu olaylarda barış için en fazla çaba gösterenler, en duyarlı gözükenler, her tarafı dinlemeye en çok meğledenler ve hedef olacak en son kişi diye düşünülenler genelde ilk hedef olurlar... Hrant Dink barışın en aktif savucusu değil miydi?..Abdi İpekçi her gün onlarca insanın öldürüldüğü ülkede, barıştan ve uzlaşmadan yana en fazla yazı kaleme alan başyazar değil miydi?..12 Eylül askeri darbesine giden olaylar zinciri Abdi İpekçi’nin hunharca öldürülmesiyle başlamıştı...Hrant Dink suikastı da, sonradan ortaya çıkacağı gibi, başka “gizli planların ilk ayağıydı...”Barışı ve uzlaşmayı savunanlar verilecek mesajda ilk hedeftirler...Karanlık emeller, “toplumsal uzlaşının ve ideallerin sembolü isimler üzerinden” yürütülür...Uğur Mumcu suikastının arkasında neler olduğu bir muamma gibi gözükse de “karanlık bir planın yürürlüğe konduğu” aşikardır...***Karanlık planlar “en uzlaşmacı ve barışı isimlerin” üzerinden yapılır ki toplumsal umut Kaf Dağı’nın arkasında kalsın...Hüseyin Aygün‘ün özgürlüğüne kavuşmasını diliyorum...PKK, arkasında “karanlık planların da olduğu anlaşılan topyekün bir savaş” haline giriyor...Hedefi tahmin etmek zor değil...Arkasında biriken güçleri de...Bu oyunu bozmak zorundadır Türkiye... *****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ NASIL AFFEDERİZ?.. “Dikkat etmemiz gereken nokta, gölgemizin sadece bir nedenden doğduğudur...Sevginin gittiği bir anda -sizin öyle düşündüğünüz bir anda- onun sizi ‘annenizin sizi terk etmesi’ veya ‘babanızın öfkesi’ şeklinde bir gölge formu yüzünden mi bırakıp gittiği önemli değildir...Önemli olan travmatik ve Tanrı’nın sevgisiyle bilinçli olarak bağlantımızı kestiğimiz o ilk anlardır...Sonuç olarak burada geçici olarak bunalıma giriyorsunuz...Bu travmanın tetiklendiği her an siz yine bunalıma gireceksiniz...Konu travmaya neyin sebep olduğu değildir...Hangi ölümlü dramın buna neden olduğu da değildir...Önemli olan ruhunuzun yeniden eski şekline döndürülebileceğidir...En önemlisi, siz yeniden sevgiye bağlanabilecek, zihninizi derinliklerinden iyileştirecek ve hem kendinizi hem de başkalarını affedebileceksiniz...***Affetmek karanlığı görüp onu bağışlamak demek değildir...Onu görüp görmezden gelmeyi tercih ediyorsunuz demektir... Onu görmezden gelmeniz onu inkar ettiğiniz anlamına gelmez...Çünkü siz onun zaten gerçek olmadığını biliyorsunuz...Negatif ve pozitif olmak üzere iki tür inkar etme vardır...Siz sadece orada olmayan bir şeyi inkar ederek pozitif inkar yolunu seçmiş oluyorsunuz...***Madde bağımlısıysanız veya dışarıya karşı rol yapıyorsanız ya da öfkeli bir portre çiziyorsanız bunlar sizin gerçek kişiyikleriniz değildir...Gerçek kişiliğiniz kutsaldır, sevgi doludur ve değişmez...Belki geçici bir süre görünmez olabilir, belki de bir gölge tutamının altında saklıdır...Fakat kesinlikle vardır, Tanrı tarafından yaratılmıştır ve daima oradadır...***Gölge hayali bir benliktir...Bir hilebazın maskesidir...Dünya bizi sevgiye değil, sürekli bir korkuya iter...Saldırı, savunma, öfke, yargılama vb. bizi sürekli gölgenin gerçek olduğuna ve ışığın gerçek olmadığına inandırmaya çalışır...”(Sadece Işık Karanlığı Dağıtabilir Marianne Willamson)
Londra Olimpiyatları’nı izleme havasına bir türlü girememiştim...“Türk sporcuların başarısızlığı” manşetlerini okudukça izleme havasına bir türlü giremediğim olimpiyatlardan iyice soğuyor, yazın bu kalan son günlerinde, denizimle, sporumla, yazılarımla haşır neşir bir hayat sürüyordum...Çok olimpiyat izledim...Olimpiyatları izlerken “Atletizm yarışmalarının içine girdim mi” çıkmak bilmezdim...100 metre, 110 metre Engelli, 200, 400, 800, 1500 metrelerde finaller, 4 çarpı 100, 4 çarpı 400 bayrak yarışları, müthiş tempolu olduğundan başka bir zevk verirdi bana...Her Türk sporseveri gibi ben de, yarı finaller koşularından kendim için, finalde tutacağım sporcuyu belirlerdim...***Türk atletler nasıl olsa hiç olmazlardı bu yarışlarda...Hasbel kader finale kalan olursa, ilk yüz metrede önde görünür, yarışın daha ortaları gelmeden kalabalığın arasında kaybolur giderdi...Birinci ve ikinci genelde Amerikalı ya da Afrikalı atletler olurdu...Bayraklarına sarılır, olimpiyat şampiyonu ve ikincisi bütün bir atletizm pistinin etrafını dolaşır, seyirciyi selamlarlardı...Tek bir Türk atletin olimpiyat birinciliğini yaşayamayan ben, aynı ülkenin iki sporcusunun bayraklara sarılmış şeref turu atan hallerini gördükçe derin bir gıpta hissiyle onların sevinçlerine ortak olurdum...Gözümü alamazdım canlı yayından...Onlarla birlikte sevinir, onlarla birlikte madalya almışcasına gurur duyardım...***Hayat imkansız dediğim herşeyi mucizevi bir şekilde bana göstereceğini yıllardır farkettiriyor hafiften...Yıllarca özlemle beklediğim o heyecanı izleyip, gözümden sicim gibi yaşlar akması için evren bana mucize tesadüfler yaratacağını hissettirdiği halde, hala tam inanamıyorum “olmaz denilenin olacağına...”Önceki gece yazılarımı bitirip, çocukları görmek için gece vakti oyun oynadıkları, oyun parkına gittim...Hayret bir şey, çocuklar oyun parkında değildiler...Küçük oğlan restoran civarında oyalanıyor, kız ise bilardo ve tavlanın da bulunduğu hobi odalarında tavlanın taşlarıyla oynuyordu...Birşeyler atıştırmak için o bölüme ufak birşeyler getirmelerini söyledim ve salondaki televizyonu açarak zaplamaya başladım...***Düğmeye basa basa sonunda Londra Olimpiyatları’nın yayınlandığı TRT’ye geldim kaldım...Ne 1500 metre yarışından haberim vardı, ne finalde yarışacak Aslı Çakır Alptekin ile Gamze Bulut’tan...Finallerde atletizm pistinin çevresinde, Türk sporcu görmemeye o kadar şartlanmışım ki, nostaljik bir heyecan yaşamak için, sporcular arasından yarışmada tutmayı düşündüğüm atleti seçmeye koyuldum...Olimpiyatlarda mindere güreşçilerimiz çıkardı, arada bir tekvando ya da halterde finallerde boy gösterirdik...Türkiye’ye başka ülkelerden göç ederek gelmiş, yerleşmiş ve buralarda yaşayan siyahi atletlerimiz de olabilirdi...Ancak doğma büyüme bu ülkenin çocukları atletizmde başarılı olamazdı, bu mümkün değildi, öyle inanırdık...Bir tek Süreyya birazcık kırar gibi olmuştu bu duygumuzu...***Atletizmde o kadar başarısızdık, o kadar silik sonuçlar almıştık ki, “atletik branşlarda artık Türk sporcularının vücut yapılarının uygun olmadığı gibi” teoriler bile seslendirir olmuştuk...Siyahi sporcular atletizmde başarılı oluyorlar!..Afrikalılar ya da Afriko-Amerika’lılar!..Yarıştan önce, Aslı’yla Gamze’nin adları okunup seyircileri selamladıklarını gördüğümde, alkışların fazlalığından irkilip, “Allah Allah” dedim içimden, “Pek bir iddiası olmayan bizim kızları neden bu kadar alkışlıyor ki bu Londra’lılar?..”Finalde yarışacaklardı...İkisi de gelen alkışa alışık bir havada seyirciyi selamladılar...Atletizm yarışında Türk sporcunun olmasının avantajı, izlerken başka ülke sporcusuna rağbet etmemenizdir...“Kim birinci olacak” diye birine takılmazsınız Türk sporcusu yarışıyorsa...Kendi sporcumuzun 5. mi 6. mı 8. mi 10. mu olacağına bakar!!! yarışın sonuna kadar mütevazı bir heyecanla yarışmayı izlersiniz...***Yarışın başında Gamze birinciliğe oturunca, bildik alışkanlıkla, 400 metreden sonra nasıl geçileceğini ve arkalarda kalacağını düşünerek, 1500 finaline daha dikkatli bakar oldum...Aslı arkadaydı zaten...Birazdan muhtemelen siyahi atletlerin müthiş deparları gelecekti...Bizimkiler en gerilerde kalırken, yarışın süperleri ön sıralarda inanılmaz bir madalya mücadelesine gireceklerdi...400 metre oldu 800...Hayret bir şey!..Gamze yarışı domine etmeye devam ediyordu...1000 metreden sonra arkadan gelen ataklarda, bu kez Aslı’nın öne fırladığını görüyordum...Son 200’de Aslı atakla yarışta öne geçince, “Acaba ilk üçe girer mi” demeye başladım...Gamze tahmin ettiğim gibi geride kalmıştı dördüncülükle beşincilik arasında bir yerde koşmaya devam ediyordu...Son virajda “tam şimdi Aslı’yı geçecekler” dediğim anda, Antalyalı genç kız inanılmaz bir azimle son virajdan önde çıktı ve gittikçe artan bir tempoda ikinciyle arasındaki mesafeyi korumayı başardı...***O arada bir başka mucize gerçekleşmeye başladı...Gamze dördüncü olarak girdiği son düzlükte, akıllara ziyan bir atak yapmaya başladı...Son 100 metrede nasıl koştuysa, önündeki iki atleti yakalayıp geçerek, son metrelerde Aslı’nın hemen arkasında ikinciliğe oturdu...Son metrelerdi onlar ve o birkaç adımda o metreler sona erdi...Aslı ve Gamze arka arkaya yarışı önde bitirdi...Olimpiyat şampiyonu ve olimpiyat ikincisi iki genç Türk kızıydı...Böyle anlarda yaşadığınızın gerçek olup olmadığını sorgularsınız...Yarış bittiği anda, bir an “bu final miydi, yoksa seçmeler miydi” diye aklımın bir yerinden “çocukluğumun öğrenilmiş çaresizliklerinden örnek inançsız bir soru” geçti...Hayır değildi...İzlediğim 1500 metre finaliydi ve olimpiyat altını ile gümüşü Türk atletlere gidiyordu...Çocukluğumdan bu yana, on yıllar boyu gıpta ettiğim, ne ki bir kez bile görmeme nasip olmayan, Türk atletlerin “Türk bayraklarına sarılı” halde birinci ve ikinci olarak atletizm pistini turlamaları, seyircilere Olimpiyat Şampiyonu ve ikincisi olarak selam durmaları dayanılacak gibi değildi...***Minik kızıma ve oğluma sarıldım...Göz yaşlarımın onlar tarafından farkedilmemesi için çocuklarımın kafalarını televizyondan yana çevirdim...Saçlarını okşadım, kafalarından öptüm...Hayat inandığınızda bütün mucizeleri yaşatıyordu, bir kez daha görmüştüm...Eğer gerçekten içten istemişseniz, eğer kalbinizden özlem duymuşsanız, eğer içinizden gelen ses iyi niyet ve sevgi tutamıyla bezenmişse, gerçekleşen şeye inanamıyordunuz bile...Hayatta imkansız dediğim ve dipten büyük özlemler duyduğum, herşeyi görüp yaşayacağımı biliyordum...Hayatın mucizelerinin sonsuz olduğunun farkındaydım...Kalbimizi temiz ve iyi tuttuğumuzda, büyük mucizelere hazır beklemekten başka bir işimiz kalmıyordu...Kendimiz için, ülkemiz için, milletimiz, anamız babamız, çoluğumuz, çocuğumuz eşimiz dostumuz ve bütün bir insanlık için...Allah mucizeleri gösteriyordu ki, mucizelere inanalım... Anlatmaya çalışıyordu ki; sevgiyle ve özlemle istemişseniz, istediğiniz mucizeleri yaşayacaksınız...Aslı ve Gamze hayatın mucizesini bize ispatlamak için Londra’da yarışıp birinci ve ikinci olmuşlardı...Bu ülkenin insanına, yıkılmadığını yıkılmayacağını anlatmak istercesine!.. ***** TRT’NİN MÜTHİŞ YAYINCILIĞI... Otuz yıl televizyon yayıncılığı yaptım...Bu kadar yıllık bir yayıncı olarak söylemeliyim ki, önceki gece Londra Olimpiyatları’nda TRT ekibinin gösterdiği yayıncılık performansı ve etkiliği muhteşemdir...Benim dönemimin her televizyon yayıncısı gibi ben de televizyon alanında TRT’nin koridorlarından geçtim...Öksüzdür TRT’nin televizyoncusu, yayıncısı...Gazeteler kendi gruplarına bağlı özel te-levizyonların reklamını yaparlar...Bazı anlı şanlı kalemler, TRT’ye geçirdikçe!!! ne kadar eleştirel olduklarını ispat ettiklerini zannederler...TRT’yi eleştirmenin hiçbir riski yoktur çünkü...Eleştir eleştirebildiğin kadar...Kimsecikler sana bir zarar veremez, sen de ne kadar büyük bir eleştirmen!! olduğunu kanıtlarsın kendi ayranı kabarmış kamuoyuna...***İyi bir yayıncılık yaptığında kimse “Ne muhteşem bir yayıncılık yaptılar” da demez...Oysa Aslı Çakır Alptekin ile Gamze Bulut’un yarış sonrası, şeref tribününe gelişleri, oradaki TRT ekibiyle röportajları, o sırada kendilerini arayan Başbakan’ın telefonunu alışları, o telefondan konuşmalarının mikrofona yansıyışı, duyguların bütün içtenliği ve samimiyetiyle ekranlara yansıyışı bir televizyonculuk başarısıdır...Olimpiyat şampiyonu ve ikincisi Başbakan’la telefonda konuşurken, söylediklerinin duyulması için mikrofonu ona uzatan TRT spikeri, büyük bir yayıncılık başarısının altına imza attı...Dört dörtlük bir yayındı TRT’nin yayını...Otuz senelik bir yayıncıdan onlara en içten ve kalbi sevgilerle...
Berlin’e gidip, bu kentte gazetecilik okuduğumda, Doğu Berlin’de o sıralarda yaşayan ve dünyaya bir ibret dersi vermeye hazırlanan Helmut Klopfleisch’den haberim yoktu... Oysa benim Berlin’de gazetecilik okuduğum 1982 yazında, ucuz sigara almak için geçtiğim Berlin duvarının diğer yakasında, Helmut Klopfleisch duvara kulağını yaslamış, Hertha stadından gelen seslerle, Hertha Berlin’in maçlarını dinliyordu...1948 yılında Doğu Berlin’de doğdu Helmut Klopfleisch...İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Berlin ortadan geçen bir duvarla ikiye bölünmüştü...Doğu Berlin, Doğu Almanya’nın başkentiydi ve ben Batı Berlin’de gazetecilik okurken, Helmut gibi Doğu Almanlar’ın Batı Berlin’e geçişleri yasaktı...Helmut bir Berlin’liydi...Tuttuğu takım da bir Berlin takımıydı...Hertha Berlin...***Hertha Berlin Doğu Alman liginde değil, Berlin’in batısında Federal Alman Ligi Bundesliga’da oynuyordu...Fakat Helmut için şehrinin takımının nerede oynadığının bir önemi yoktu...O Berlin’liydi ve Hertha Berlin taraftarıydı..***Yıllarca Cumartesi günleri Berlin Duvarı’na gitti, Hertha stadının uğultularından takımının maçlarını kafasından hayal ederek izledi...Hertha tribünlerinden tezahürat yükseldikçe, Helmut’la birkaç fanatik arkadaşı, duvarın öteki tarafından tezahürata cevap veriyordu...Takımı için her şeyi göze alan bir taraftarın kendisiydi Helmut...***Doğu Alman rejimi, Helmut’un fanatik Herta Berlin taraftarlığını anlamadı...“Bunun altında başka bir iş mi yatıyor” diye uzun süre sorguladı...Helmut için hayat, Hertha Berlin’in bundan böyle maçlarını oynayacağı yeni Olimpiyat Stadı yapılınca, tam bir cehenneme dönüştü...Duvarın yanıbaşındaki statta oynanmıyordu artık Hertha Berlin’in maçları... Helmut artık duvarın dibinden çok sevdiği takımının maçlarını dinleyemeyecekti...Stattan gelen tezahüratlardan, maçın nasıl devam ettiğini kestiremeyecekti...Penceresinin önünden takımının gol atıp atmadığını bilemeyecekti...Helmut deli gibi sevdiği takımı Hertha Berlin’i duvarın böldüğü şehrin öteki yakasından izleyemeyecekti...***Helmut ve ailesinin hayatı onun ne yaptığını anlamaya çalışan Doğu Alman gizli servisinin takibinden, şüphesinden ve baskısından bir cehennemi andırdı yıllarca...Bir futbol takımı taraftarının karşılıksız sevgisinin, futbolla yatıp kalkmasının, onunla hayat bulup, onunla mutlu olmasının dünyadaki sembolik örneklerinden biri oldu Helmut Klopfleisch’in hayatı... Hepimizin hayatından bir parçaydı onun hayatı...***“Futbol Asla Sadece Futbol Değildir” kitabında Simon Kuper, Helmut’un tertemiz futbol sevgisini ve taraftar pskolojisini bu öyküde anlattı...Futbolun dünyanın her yerinde endüstriyelleşmesinden ve büyük rantların ortaya çıkmasından sonra “sadece futbol olarak” kalmadığını anlatmak için...***Geçen Temmuz ayında aniden şike soruşturması bütün bir ülkeyi kapladığında, şimdi bulunduğum bir deniz kenarı otelinde kalıyordum...Hayatının 45 yılını futbolun heyecanıyla, futbolun sevgisiyle, futbolun içinde, takım aidiyetiyle bütünleşerek geçirmiş dünyadaki “Helmut”lardan biriydim... İnanılmaz iddialar, akla hayale gelmeyecek tapeler, birbiri ardına ortaya dökülen suçlamalar geldiğinde, Helmut gibi ben de biran için ne yapacağımı şaşırdım...Acaba 45 yıldır hayallerimle beraber yaşadığım futboldan kopacak mıydım?..Benim ne işim vardı bu dünyalarda?..Öyle düşündüm ilk anlarda...Simon Kuper’in dediği gibi “Futbol asla sadece futbol değildi...”Ne ki Simon Kuper’in dediği gibi “Futbol asla sadece futbol olmasa” da, yine Simon Kuper’in yazdığı gibi ben hala Helmut Klopfleisch’dim...Takımı için duvarın ötesine kulağını dayayarak tezahüratların sesinden maçları dinlemeye çalışan Helmut’tum...***Dün mahkemenin gerekçeli kararında Simon Kuper’den alıntı yapılmıştı...“Onun dediği gibi” deniyordu, “Futbol asla sadece futbol değildir...”Doğru...Fakat Helmut, her zaman Helmut... ***** “ANNEMİZİ ALDATAN BABAMIZDAN NEFRET ETTİĞİMİZ İÇİN...”“Bastırılmış utanç duygusu, bizim dışarıya karşı rol yapmamıza sebep olur...Hayatımızın saklamaya çalıştığımız bölümlerindeki örtüyü, büyük bir güçle ani olarak fırlatan bir patlamaya dönüşür...Yüzeye çıkan gömülü dürtülerimizi kontrol altına almak için gece gündüz çalışırız...Bunu yaparken şu gerçeği görmeyiz...Bizler kendimize olan güven duygusunu kaybetmemizin sadece bir adım gerisindeyiz...***Eğer düzenli olarak yalnızlık duygumuzu gizliyorsak, gecenin sessizliğinde hissettiğimiz boşluğu, doldurmak için içimizde doymak bilmeyen bir tatlı, alkol veya yatıştırıcı alma isteği ortaya çıkar... Bunun gibi onlarca yıl önce maruz kaldığımız öfke nöbeti teşhis edilip yatıştırılamadıysa, o bizleri dırdırcı bir anneye veya münakaşa etmek için hiçbir fırsatı kaçırmayan bir yetişkine dönüştürür...Annemizi aldatan babamızdan nefret ettiğimiz için, büyüdüğümüzde erkeklere karşı güvenilmez bir kadın tipi oluveririz...Duygusal açıdan onları sömürebilir ve bunnu yapabilmek için sürekli onların ilgisini çekmeye çalışan bir kadın haline gelebiliriz...***Normal cinsel isteklerimiz bitmiş olabilir...Bu da bizim yasa dışı pornografik filmlere veya tehlikeli cinselliğe aşırı merak duymamıza sebep olabilir...Bütün bu örnekler gösteriyor ki ‘sırlarla’ dolu bir yaşam sürmemizin nedeni, kontrol altına alamadığımız dürtülerdir...Bu dürtülerden kendimizi arındırabilmek için, baskılanmış olaylara sağlıklı bir açıklama bulmak zorundayız...Böylece hayatımızı baltalayan olaylardan kendimizi korumuş oluruz...***Karanlık yönümüzü ifade etmek için güvenli çıkış yollarının içimizde olduğunu inkar ettiğimizde veya onların varlığını reddettiğimizde, karanlık yönümüz kendi kendini inşa eder...Sadece bizim değil, etrafımızdaki insanların hayatlarını da mahvedecek bir güç kazanır...Kişiliğimizin kabul görmez diye nitelidiğimiz parçalarını ne kadar baskılamaya çalışırsak, onlar kendilerini o kadar çok zararlı bir şekilde ifade yolunu geliştireceklerdir...Başa çıkmak için mücadele verdiğimiz baskılanmış ve gizlenmiş dürtülerimiz patlamaya hazır saatli bomba gibidir...***Biz kendimizi olduğumuz gibi göremeyiz...İnkar büyüsüne çok çabuk kapılırız...Kendi kendimize ‘Yalan Söylediğini Unut’ dediğimiz aşamaya geçeriz...Yalanı kendimizle başlatırız...”(Debbie Ford’un Kendimiz Başkaları ve Dünya ile Barışık Olmak isimli çalışmasından...)
Dünyanın en büyük araştırma şirketlerinden Pew tam 39 ülkede Müslüman araştırması yapıyor...Dev araştırma şirketinin kamuoyu yoklaması yaptığı ülkelerden biri de Türkiye...Araştırma sorularının en önemlilerinden biri; “Din sizin için ne kadar önemlidir?..” sorusu...Buna cevap veren katılımcıların yüzde 67’si “din hayatımda çok önemli” diyor...Bu cevap Türkiye’deki her üç kişiden ikisi için “dinin hayatında çok önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor...”Türkiye Müslüman sünni çoğunluğun yaşadığı bir ülke...Kabaca bir varsayımla “dinin hayatında çok önemli bir yer tuttuğunu söyleyen 3’te 2’lik kesimin ezici bir çoğunluğunun sünni Müslüman” olduğunu söyleyebiliriz...***Araştırmaya katılanların yüzde 84’ü Ramazan’da oruç tuttuğunu, yüzde 72’si zekat verdiğini söylüyor...Bu rakamların gösterdiği gerçek şu...Türkiye’de din kimsenin yabana atamayacağı, duyarlılıkları es geçemeyeceği, ‘din’e rağmen politika yapamayacağı bir olgu...Ancak bu işin görünen yüzü...Meselenin iktidar partisi olarak AKP açısından taşıdığı çok daha önemli mesajları var...AKP dini değerlere öncelik veren, muhafazakar bir parti...Yüzde 67’sinin “dini hayatında çok önemli bir yerde” tuttuğunu söyleyen toplumda, demokrasinin engelsiz ve doğal işlemesi her zaman AKP gibi muhafazakar bir partiyi en avantajlı konuma getirir...Türkiye’nin sosyolojik yapısı, AKP gibi partileri baştan büyük bir demokratik avantajla 2-0 önde yarışa sokar...***Konunun özü tam da burada...Çoğunluk esasına dayanan demokrasilerde, AKP gibi partilerin yenilgiye uğraması, bir başka parti tarafından geçilmesi, iktidardan düşmesi çok zor gerçekleşir...Toplumun ezici çoğunluğunun “duyarlılıklarına paralel hareket etmesi” AKP’yi doğal olarak avantajlı kılıyor... Bu durumda AKP’nin önündeki mesele, yüzde 67’ye ne kadar onlardan olduğunu göstermek değil, yüzde 33’e “Siz benim iktidarımda hiçbir sorun olmadan yaşayabilirsiniz” demekte...Toplumun azınlıkta kalan üçte birlik kısmını rahatlatmakta...Onların oyunu alıp, daha yükseklerde bir çıta oluşturmak için değil...Geride kalan üçte birin bütünüyle rahatlamasını sağlayarak, onların varlıklarını, yaşam standartlarını, istikballerini ve güvencelerini her şeyiyle garanti altına aldığını göstererek, “demokrasiyi kesintisiz ve tam oturtabilmek için...”***Demokratik açıdan, yıkılmayacak bir doğal oy tabanına sahip olan iktidar partisinin meselesi yüzde 67’ye ne kadar onlardan olduğunu göstemek değil artık...Geride kalan yüzde 33’e bu demokraside eksiksiz biçimde yaşayabileceğinin güvencesini sunmaktır...Birkaç gün önce orta yaşın üzerinde, sosyo ekonomik düzeyi orta sınıfın üstünde olan orta yaşlı bir karı koca yanıbaşımda sabah kahvaltısı ediyorlardı... Kahvaltı ettiklerine göre, Ramazan’da oruç tutmayan yüzde 16’lık küçük azınlığın içindeydiler...Söz döndü dolaştı bir ara Turgut Özal’a geldi...Uluslararası şirketlerde genel müdürlük yapmış hanım şöyle dedi:-”AKP, Turgut Özal gibi davransa, biz zaten ona karşı olmayız...”***O hanımın algısının değişmesi Türkiye’nin çağdaş demokrasisinin oturması için gereklidir...Yüzde 33 kendisini rahat ve yaşanabilir bir ülkede gelecek kaygısı olmadan çoluğuyla çocuğuyla kaygısız yaşayabileceğine inandığı gün, AKP’nin önündeki en önemli bariyer yıkılacaktır...Sorun İzmir’i almak değil, İzmir’in kalbini kazanmaktır...Bu olay oy oranıyla ilgili değildir...Yüzde 67’yle de bir bağlantısı yok...Yüzde 33’te kalanların, yani azınlıkta olanların, çağdaş bir demokraside eksiksiz ve risksiz yaşadıklarına inanma meselesiyle ilgili...Demokrasi çoğunluğun hakkıyla temsili...Azınlığın sorunsuz ve risksiz yaşama hakkının olması meselesidir...Mesele İzmir’i almak değil, İzmir’in gönlünü almaktır... *****FOÇA TERÖRÜNÜN ARKASINA SAKLANIP ELLERİNİ OVUŞTURANLAR MERT DEĞİLLER... Ülkenin iktidarını ya da tuttuğum kulübün yönetimini beğenmediğim çok oldu...Hayatımın büyük bölümünde “iktidardaki partilere oy atmadım” ben Türkiye’de...Keza hayatımın önemli bir bölümünde, kulübüm Beşiktaş’taki yönetimlerin kararlarını ve idare şekillerini de benimsemedim...Ancak geçmişe baktığımda görüyorum ki;Ne Türkiye’yi ne de Beşiktaş’ı idare edenler kötü duruma düşsünler diye, Türkiye’nin veya Beşiktaş’ın kötülüğünü istemişim... Beşiktaş kulübünün yönetimindeydim...Dört kişi aynı anda ancak ayrı ayrı istifa ettik yönetimden...İstifa eden yöneticiler, genelde uzun bir süre takımlarının maçlarına gitmezler...Yönetimi protesto ettiklerini göstermek istediklerinden, tavır aldıklarını anlatmaya çalıştıklarından, kendilerine yönelik bir tribün protestosunda zor duruma düşmek istemediklerinden...***Bir kısmı da yönetimden ayrı düştüğü için dipten dibe, takımın başarısız neticeler alıp, yönetimin yolcu olmasını dilerler...Beşiktaş yönetiminden ayrıldığım günün ertesindeki hafta, tribünde Şeref Tribünü’nün hemen yanıbaşındaki kombine yerimde maçı izliyordum...Altı ay sonra, hiçbir şey olmamışcasına yeni kombinemi de aynı yerden almak için rezervasyon yaptırdım...Niye?..Çünkü beni yönetimler ilgilendirmez...Kulübüm ilgilendirir...Keza beni iktidarlar ilgilendirmez...Türkiye ilgilendirir...***Bu çerçevede, Foça’da terör örgütünün silahlı saldırıları iktidarı zayıf düşürmeye çalışmaktan maada “Türkiye’yi zayıf düşürmeye yönelik saldırılardır...”Kimse kusuruma bakmasın...Hiç ellerimi falan ovuşturmam...Ellerini ovuşturanlara da “utançla” bakarım...Ülkeni veya kulübünü sevmek, iktidarları ve yönetimleri sevmek anlamına gelmez...Seversin veya sevmezsin...Ancak terör örgütünden veya yenilgilerden medet ummak ayıptır...Terör saldırılarının arkasına saklanıp, ellerini ovuşturanlar mert insan sayılamazlar...*****‘ŞU ANDA BİR İLİŞKİYE GİRMEKTEN NEFRET EDİYORUM...’ “Bir keresinde bir kadına ‘Şu anda bir ilişkiniz var mı?’ diye sordum...O da yanıt olarak; ‘Bir ilişkim olduğunda kendimden nefret ediyorum... Hiç ilişkimin olmamasını tercih ederim’ dedi...Kendi kendimize ‘Hayatımı sabote eden parçamı bulup iyileşene kadar ben oraya gitmek, kimsenin ilişki anlamında ilgisini çekmek istemiyorum’ deriz...İçimizin derinliklerine dalmak cesaret isteyen bir iştir...Bunu başarana dek gerçek özgürlüğü ve huzuru bulamayız...***Böyle bir gelişim acı dolu olabilir... Fakat bu hayati öneme sahip kaçınılmaz bir süreçtir...Duygusal acılar tıpkı fiziksel acılar kadar önemlidir...Bir bacağınızı kırıp hiç acı hissetmediyseniz, kırığın yeniden yapılandırılması gerektiğini nereden bileceksiniz?..Fiziksel acı vücudumuzun konuşma dilidir...‘Buna bak... Bunu önemse... Buna dikkat et...’ demek ister...Bu duygusal acı için de geçerlidir... Doktora ‘dizimde kırık var’ dediğinizde, ‘Şu dirseğe bir bakalım’ demez...Tanrı katında da böyledir...Hem insan hem de ilahi doktor sizi yargılamak için değil, iyileştirmek için oradadır...Ancak Tanrı ona bilinçsiz olarak gönderdiğiniz mesajları almayacaktır...”(Marianne Williamson’un Sadece Işık Karanlığı Dağıtabilir isimli çalışmasından)
Ben gazeteci, haberci, programcı, yazar, televizyoncuyum...Bu kimyadaki hayattan beklenmeyecek ölçüde müzisyen sevgililerim oldu...Aşklar yaşadım onlarla...Hayatı reklam ve promosyondan ibaret gören bazı küçük hesap kurnazları, “gönül ibremin pusulasından”, “bir acaba sorusu” çıkarttılar...“Müzisyen sevgililer” benim televizyonculuğumun bir promosyon parçası mıydı acaba?..Gönül penceresi kapalı olanlar, hayatı “kurnaz hesap ve kitaplardan ibaret” yaşayanlar, kendi kalplerinin derinliklerinin farkında olmayanlar, “aşkları promosyon parçası olarak” görebilirlerdi...Oysa benim gibi duygusal bir burcun mütevazı temsilcisi için, “aşk hiçbir promosyonla ucuzlatılamayacak bir duygu, kalp hiçbir hesapla değiş tokuş edilemeycek bir hazineydi...”***Neyse...Bir süre önce kendi quantumumda, kişisel tarihimin muhasebesini yaparken “hayatımdaki müzisyen sevgililerin ağırlığının” nedenlerini bulmaya uğraştım...“Bir Şarkısın Sen...Ömür Boyu Sürecek...” diye başlayan Samanyolu’nu dinlediğimde sekiz yaşında bir çocuktum...O yaz Gemlik’e tatile gitmiştik...İlk kez bir yaz kampında, çoluk çocuk oynamaktan, yüzmeyi öğrenip denizi doyasıya yaşamaktan, geceleri orkestra eşliğinde danslar etmekten, şarkılar dinlemekten ve söylemekten mutluydum...Yepyeni bir pencere açılıyordu hayatımda...“Yalnız”lığı hatırı sayılır oranda tadan bir tek çocuk için, günün bütün saatlerini dolçe vita bir komün hayatın parçası olarak geçirmek, büyük mutluluktu...Geceleri yatağa yattığımda, “çokluğun içerisinde oluşan güven” duygusunun uykularıma ilaç gibi geldiğini hatırlıyorum...İçim cıvıl cıvıldı, mutluluğu hissediyordum...***O gecelerin birinde ilk kez orkestra çaldı “Samanyolu” şarkısını...Sekiz yaşında bir çocuktum...Duygularımın altüst olduğunu, kalbimin pusulasının şaştığını, bütün dünyamın alabora olduğunu hatırlıyorum...Akşamları iple çekmeye başlamıştım artık...Gece olacak, orkestra yeniden Samanyolu’nu çalacaktı...Herkes hipnotize olmuş gibiydi...Bir kez değil, bir daha, bir daha gecede belki 3-4 kez çalacaktı orkestra Samanyolu’nu...Samayolu şarkısına aşık olmuştum...Samanyolu şarkısından esinlenerek “aşık” olmak istiyordum...Sadece sekiz yaşındaydım...***“Bir şarkısın sen...Ömür boyu sürecek...”Sanırım hayatım hep Samanyolu’nu beklemekle geçti...Hep Samanyolu’nu bulabilmek umuduyla büyük aşklara yelken açtı...Hep Samanyolu’nu yaşamayı umut etti...Müzisyen sevgililerin derin okumalarında aslında yalnız bir çocuğun sekiz yaşında Samanyolu’na duyduğu özlem vardı...Dün Samanyolu’yla hayatımı alabora eden o tok sesli şarkıcının “akciğer hastalığından muzdarip tedaviyi kaldıramadığını” öğrendim...Hastaneden gönderildiğini duydum...Ona ne yapabilirler, ne yapabiliriz bilemem, fakat hayatımın rotasını değiştiren adama bir şükran, toplumu değiştiren adama bir vefa, hayatı güzelleştiren adama bir teşekkür borçludur bu ülke...***Bir şarkısın sen...Ömür boyu sürecek...Şimdi bütün Türkiye’nin Berkant’la bu şarkıyı söyleme zamanıdır... *****“SAMET AYBABA’NIN YABANCILARLA İLGİLİ KARARINI...”“Samet Aybaba’nın yabancılarla ilgili kararını...” demiş üç nokta koymuş Haber 1903 sitesi, benden aldığı demeci manşetine taşırken...Madem onlar merak uyandırmak için manşeti öyle attılar ben de onları zor durumda bırakmayayım ve aynı başlığı kullanayım...Adnan Aybaba zaman zaman olur olmaz hakkımda atıp tutan bir çocuktu...Fakat hayat, “kişisel veya ailevi ego hesaplaşmalarını doğru görmez...”Konu Beşiktaş’sa, o kulübün yararı benim egomun üstündedir...Haber 1903’teki arkadaşlar dün benimle uzun bir röportaj yaptılar...Beşiktaş üzerine...Uzun zamandır konuşmuyordum...Yönetim, Samet Aybaba, transferler, yabancılar ve takım üzerine sordular söyledim...İşte Haber 1903’te yayınlanan röportaj:***“Beşiktaş’ın kendi çocuklarının, Beşiktaş’ta hocalık yapması doğaldır...Beşiktaş’ta Rıza Çalımbay ve Rasim Kara antrenörlük yaptı...Samet Aybaba da Beşiktaş’ın kaptanlığını yapmış, Beşiktaş’ın çocuğu olan bir isim...Samet Aybaba’ya teknik direktörlük şansının verilmesi de doğal bir sonuç...Dolayısıyla Samet Aybaba’nın Beşiktaş’ta ter dökmüş herkes kadar bir kredisi var...O da bu kredi çerçevesinde Beşiktaş’a teknik direktör oldu...Hayırlı uğurlu olsun...Başarılı olmasını her Beşiktaşlı canı gönülden ister...Onun başarılı olması Beşiktaş’ın başarılı olması demektir...”BEŞİKTAŞ’TA ŞAMPİYONLUK DIŞINDA BİR HEDEF OLMAZ“Samet Hoca’nın genç bir takım oluşturmaya çalışacağı belli...Samet Aybaba’nın daha önceden ne yapacağı belliydi... Genç bir takım yaratacak...Takıma da 3-4 genç oyuncu monte etmesini bekliyorum...Önümüzdeki sezona genç oyunculardan 3-4 kişi takıma monte ederse Samet Aybaba’nın amacına ulaştığına kanaat getiririm...Beşiktaş’ın gençleştirilmesi, yeni oyuncuların kazanılması, kolej havası çok önemli...Fakat bunların ötesinde, Beşiktaş için en önemli şey; Beşiktaş’ın şampiyon olmasıdır...Beşiktaş’ta Metin, Ali, Feyyaz’lar takımı şampiyon yaptıkları için önemli bir kadro olarak görüldüler... Şampiyon olmadan böyle bir kadronun sadece, gençleştirme operasyonu olarak kalması Beşiktaş camiası tarafından uzun vadeli olarak kabul edilmez...Bu nedenle, takımın mutlaka şampiyonluklarla taçlandırılması gerek...Samet Hoca’nın amaçlarından bir tanesinin de bu olduğunu düşünüyorum...Ben takıma önce, gençlerin monte edilmesini, yıldız gençlerin ortaya çıkmasını daha sonra da şampiyonluk kazanılmasını bekliyorum...Beşiktaş’ta şampiyonluk dışında bir hedef söz konusu olmaz...Bunu herkes bilir...Beşiktaş’ın başına gelenlerin de bu bilinçle hareket etmesi gerekir...”SAMET HOCA’NIN YABANCI OYUNCU KARARLARINI DOĞRU BULUYORUM“Samet Hoca’nın bugüne kadar vermiş olduğu, yabancı oyuncularla ilgili kararlarına yani (Hilbert, Fernandes, Almeida’yı) temel almasını doğru buluyorum.. Bir de Sivok var...Bu oyuncular Beşiktaş için önemli... Diğer yabancı oyuncular Quaresma, Simao, Ernst için mutlaka gerekli oyuncular diyemem...Ernst’in gitmesi bir kayıp değil...Quaresma’dan da yararlanma yoluna gidileceğini düşünüyorum...Burada önemli olan gençlerin takımla ne kadar uyum sağlayacağı ve yeni gelen trasnferlerle nasıl bir kompozisyon oluşturulacağıdır...” *****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ BEŞ DUYU ORGANIYLA EVRENSEL SIRLARA AÇILAMAZSINIZ... “Biz şu anda beş duyunun verileriyle kendini kilitlemiş, adeta şartlanmalar ve beş duyu verileriyle bloke olmuş bir beyinle, her şeyi anlayıp bütün sırları çözmeye çalışıyoruz...Oysa bu imkamsız...Önce beşduyunun verilerinin, yaşadığımız Evren’den kesitsel veriler olduğunu fark etmek zorundayız...Onlar sadece kesitsel örneklerdir...Ve o örneklerin dışında daha sayısız varlıklar ve veriler mevcuttur...***Dolayısıyla sadece o beş duyu verilerini asıl ve gerçek kabul edip, tüm Evrensel gerçekleri bu beş duyunun verileri üzerine inşa etmek gafletinden arınmalıyız...Şunu idrak etmeliyiz ki, bildiklerimiz bilmediklerimize oranla sonsuzda birdir...Bilmediğimiz varlıkların, bilmediğimiz sistemlerin, bilmediğimiz Evrensel kanunların haddi hesabı yoktur...‘Olmaz deme olmaz olmaz’ şeklindeki deyişimiz bu gerçeğe işaret eder...***İnkar cahilin, cehlini örtmek için kullandığı savunma silahıdır...İlim sahibi bilmediği hiçbir şeyi inkar etmez, gerçeğini ve sistemini araştırır...Sakınmamız gereken ilk şey beş duyu verileriyle bloke olmuş bir beyinle yaşamak ve öylece bu Dünya’dan öte yaşama geçmektir...Zira Evrensel sırlara açık bir yapıya kavuşmak için tek şansımız bu Dünya yaşantısıdır...Çünkü beyin elden çıktı mı hiçbir yeni veri kazanma şansımız olmayacak...***Bu beş duyunun verileriyle bloke olmuş, şartlanmalarla kilitlenmiş, ötesine geçemeyen birimlerin düşünce şekillerine ‘beşeri düşünce-insanca düşünce’ deriz...Oysa biz bütün bunların ötesinde son derece kapsamlı bir şekilde, Evrensel Sırlara ulaşabilecek bir beyin kapasitesine de sahibiz...Bütün mesele, beynimizde bu boş duran, kullanılmayan muazzam kapasiteyi değerlendirebilmektir...”(Ahmed Hulusi’nin Evrensel Sırlar isimli kitabından)
Dün haber 7 isimli internet sitesinde “ünlülerin ölmeden önceki son sözleri” başlıklı bir haber potburi gözüme çarptı...Ölüm anında söylenenler sanırım “hayattan aldığımız dersleri” sembolize ettiğinden, biraz yaşadığımız bedensel hayatın rezümesi gibi oluyor...Haber 7 sitesinde yer alan ünlülerin son sözleriyle ilgili çalışmayı bu yaz gününde sizlere aktarmayı doğru buldum...İşte siteye göre ünlülerin ölümden önceki son sözleri:***“Allahume Er-Refik el-Ala (Allah’ım Yüce Dosta)”- Hz Muhammed***“Rabbimiz beni kendi hazretine davet ediyor... Artık gitme zamanıdır... Ya Azrail! Çabuk ol... Beni Rabbime çabuk kavuştur”- Hazreti Mevlana***“Sen de mi Brütüs?..” Julius Caesar (Roma İmparatoru MÖ 44) ***“Vealeykümmeselam...” Mustafa Kemal Atatürk***“Allah memleketi korusun... Millete zeval vermesin... Haydi Allah’a ısmarladık” Fatin Rüştü Zorlu***“Demek böyle ölünürmüş...” Necip Fazıl Kısakürek***“Ben görevimi burada bitiriyorum...” Albert Einstein***“Tanrı ruhunu affetsin” diyen Papaza;“Neden olmasın?.. Ne de olsa kendi malı...” Charlie Chaplin***“Vur korkak herif... Sonuçta sadece bir adam öldüreceksin...” Ernesto Che Guevara***“Ölüyorum tanrım... Bu da oldu işte... Her ölüm erken ölümdür... Biliyorum tanrım... Ama ayrıca aldığın şu hayatFena değildirÜstü kalsın...”Cemal Süreyya***“Biraz dinleyin...”Namık Kemal... ***“Haşa ben ölümden korkmuyorum... Çünkü ben Müslüman’ım...Her Müslümana yakışan da ölümü tebessümle karşılamaktır...Hakikaten ölüm ebediyete açılan ilk perdedir...” Muhammed İkbal ***“Komedi bitti...” Ludvig van Beethoven***“Beni göğsümden vurun...” Benito Mussolini***“Yaşasın tam bağımsız Türkiye... Yaşasın Marksizm Leninizm... Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği... Yaşasın işçiler köylüler... Kahrolsun emperyalizm!..” Deniz Gezmiş***“Beni bir antika olarak saklamaya çalışıyorsun... Ama işim bitti öleceğim...” George Bernard Shaw İngiliz yazar (1950 hemşireye hitaben söylenmiş sözler...)***“Bir merdiven... Çabuk bir merdiven getirin...” Nikolay Gogol***“Hadi oradan... Son söz, yeterince doğru söz söylememiş aptallar içindir...” Karl Marx***“Çalışmalarım olması gereken kaliteye erişmediği için, Tanrıyı ve insanları gücendirdim...” Leonardo da Vinci***“Kimse bana inanmayacağı için gördüklerimin yarısını bile arlatmadım...” Marco Polo***“Ölümün tadı dilimin ucunda... Bu dünyada olmayan bir şey hissediyorum...” Wolfgang Amadeus Mozart ***“Merak etmeyin... Daha ölmedim...” Oğuz Atay...***Buna bir çare yok mu ya Rabbil alemin?..” Yahya Kemal Beyatlı...***“Ya duvar kağıdı gidiyor, ya da ben... Ölüm kaderde var... Yaşayıp köhnemek hazin...” Oscar Wilde...***“Bir imparator ayakta ölmeli...” Vespasien Roma İmparatoru***“Siyah bir ışık görüyorum...” Victor Hugo***“Herşey canımı sıkıyor...” Winston Churchill ***** GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ “BENİ ALDATMAYI DÜŞÜNÜYORSUN... BU POTANSİYELİ SENDE GÖRÜYORUM...” Bugün size “yansıtma” dediğimiz, kendi içimizde varolan bir duyguyu başkası üzerinde yansıtarak gösterme eğilimini Deepak Chopra’nın verdiği örneklerle aktaracağım...“Yansıtma çok etkilidir...” diyor Deepak Chopra; “Ben iyiyim... İyi olmayan sensin düşüncesine dayalı sahte bir kişilik yaratılır önce... Siz kendi kişiliğinizi sahte değil, olduğu gibi kabullenirseniz, o zaman başkalarını etiketleme ihtiyacı hissetmezsiniz...”Tipik yansıtma şekilleri ve anlamları şöyledir:Üstünlük; “Senden daha iyi olduğumu biliyorum... Bunu görmeli ve kabullenmelisin...”Gerçekte ise; Sizin başarısız bir kişi olduğunuz veya başkaları sizin gerçekte kim olduğunuzu bilirse reddedebilir duygusunun kılık değiştirmiş halidir...***Adaletsizlik;“Bu kötü şeylerin benim başıma gelmesi haksızlık” veya “Bunu hak etmiyorum...”Gerçekte ise;Adaletsiz davranışlarınız günahkarlık veya suçluluk duygularınızı gizlemekteler...***Kibir;“Canını sıktığım için kendimle gurur duyuyorum...Varlığın gerçekten beni rahatsız ediyor...”Gerçekte ise;Bastırılmış öfkeyi ve bunun altında yatan derin acıyı örter...***Savunma;“Seni dinleyeceğim... Çünkü bana saldırıyorsun...”Gerçekte ise;Sizin zayıf ve değersiz olduğunuzu düşünmenizi gizlemeye hizmet eder...Kendinizi başkalarından korumazsanız, kendinize saldırmaya başlarsınız...***Suçlama;“Ben birşey yapmadım... Bunların hepsi senin suçun...”Gerçekte ise;Gerçek suçlunun kendiniz olduğunu ve bundan utanç duymanız gerektiğini söyleyen duygunun üstünün örtülmesidir...***Başkalarını model gösterme;“Ben küçükken babam evde Tanrı gibiydi...” veya “Annem dünyanın en iyi annesiydi...” veya “Evleneceğim adam benim kahramanım olacak...”Gerçekte ise;Sizin zayıf, bakıma ve korunmaya muhtaç çaresiz bir çocuk olduğunuz duygusunu bastırmaktadır...***Önyargı;“O da onlardan biri ve sen onların nasıl insanlar olduğunu biliyorsun” veya “Dikkatli ol, onlar tehlikeli türlerden...”Gerçekte ise;Sizin başkalarından daha alçak konumda olduğunuzu ve bu yüzden reddedilmeyi hak ettiğinizi düşündüğünüzü göstermektedir...***Kıskançlık;“Beni aldatmayı düşünüyorsun... Bu potansiyeli sende görüyorum...”Kıskançlık özgür kalma isteği ve iktidarsızlık duygusunun üstünü örtmektir...***Paranoya;“Beni almaya geliyorlar...” veya “Ben hiç kimsenin göremeyeceği komploları görüyorum... Bir iş var bu işin içinde...”Gerçekte ise; Paranoya derinliklerimize işlemiş yenemediğimiz korkularımıza takılmış bir maskedir...***“Bahsedilen bu davranışlardan herhangi biri ortaya çıkarsa, orada gölgenin içine saklanan ve sizin yüzleşmediğiniz yukarıda bahsedilen bir bilinçaltı duygunuz vardır...”(Deepak Chopra’nın Gölge Etkisi kitabından)
Savcıların neyi ön plana aldıklarını bilmiyorum... Elbette bazı tespitler ve belgelerle İlker Başbuğ tutuklandı...Fakat ben, iddianamelerin ve dosyaların labirentlerinde kaybolacağımı bildiğimden, kim kime ne demiş, nasıl demiş, niye demiş doğruyu yakalayacağımı şaşıracağımdan, olayların resmini “sosyal ilişkiler, dengeler ve vücut duruşu” okumalarından çıkartmaya çalışıyorum...Hilmi Özkök Paşa için de öyle olmuştu...İlker Başbuğ için de...***İlker Başbuğ’la ilgili kimin ne söylediğini, hakkındaki tanıklıkların ne derece gerçeği yansıttığını bilmiyorum...Ancak İlker Başbuğ’u Genelkurmay Başkanı iken yakından izlediğimde “Bana bu görevi yaparken, bir taraftan da ‘darbe yapacak, ya da hükümeti demokrasi dışı yollarla yıkmaya çalışacak’ bir komutan” havası vermediğini biliyorum...Döneminin “bulunduğu yerdeki ruhuna uygun davranışlara müsamaha gösterdi mi” bilmem, fakat, o davranışların müsebbibi değildi, öyle düşünüyorum...Başkanlığı sırasında tutuklu generalleri ziyareti, “bir siyasi yol arkadaşlığından ve ittifaktan değil, bir komutanın insani sahiplenişi ve meslek büyüğü olarak göstermesi gerektiğine inandığı kucaklayıcı tavırdan” kaynaklanıyordu...İnsaniyetle siyaseti birbirine karıştırmamaya çalışıyorum...İlker Başbuğ’un davranışlarını o günlerde öyle okumuştum...Bugün de aynısını düşünüyorum...***Sonuçta siyasi olarak aynı yerde durmadığımız, tutuklu bazı gazeteci arkadaşlarımız için gösteridiğimiz dayanışma, paylaşma, tutukluğa itiraz, insan haklarının genişletilmesinden yana tavır, demokrasinin ve özgürlüklerin çoğalması için beraberlik ve arkadaşlık mülahazasının verdiği ortaklık, bizleri gazeteci olarak nasıl davranmaya itiyorsa, İlker Başbuğ da komutanlığı esnasında silah arkadaşlarıyla ilgili aynı duygularla hareket ediyordu sanırım...Tanık ifadelerinin labirentlerinde neyin neden söylendiğini, ne kadarının belirtildiğini bilemem...Rahmetli kardeşim Ufuk Güldemir’in sosyal matematik adını taktığı kavramın bana gösterdiği vücut dili gerçekliğinde, İlker Başbuğ’un bir darbe örgütünün gizli üyesi olmayacağı kanaatini taşıyorum...Elbette benim tanıklığımın hukuki bir geçerliliği yok...Vücut dilinin ifade ettiği dışsal gerçeklikten yola çıkıyorum...Bunun da mütevazı kayıtlarını hayatın tanıklığına geçirmekte yarar görüyorum...Vicdanım ‘öyle yap’ diyor çünkü...Yapmazsam sızlayacak o vicdan kendi kendine... ***** GS-FB MAÇI ÖNCESİ YAPILANLAR... Galatasaray ile Fenerbahçe bu hafta sonu maç yapacaklar... Bu bir hazırlık maçı değil...Bir kupa maçı...Böylesi bir maç öncesi, iki kulübün birbirini şikecilikle itham etmesi, karşılıklı olarak “kulüp tarihlerinin şeceresini ortaya döküp, mahkemelerin kesinleştirmediği devr-i sabıkları! deşifre etmeye çalışması” neye yol açar, farkındalar mı?..Yarın taraftarlar arasında olaylar çıkarsa, buna ‘istenmeyen olaylar’ adını mı takacaklar?..Futbol yöneticiliği, gündemi zekice değiştirmek, hedefi ve okları başka yönlere çekmek olduğu kadar, şiddeti ve düşmanlığı yok etmek, futbolu bir keyif ve neşe unsuru haline getirmek amaçlarını da gütmez mi?..***Fenerbahçe’deki bazı yöneticiler neden durup dururken bugün Galatasaray’ı tarihindeki “şikeciliklerle itham ederek” bir polemik açmaya gayret ediyorlar...Galatasaray’daki bazı “agresif yöneticiler” niye Fenerbahçe’nin henüz kesinleşmemiş şike mahkumiyetlerini bugün gündeme getirerek bir pozisyon kazanmaya çalışıyorlar...Kupayı almak için mi?..Yoksa en kolay şeyi yapıp okları daha sezon başından rakibe yönelterek, kendilerine zaman mı kazanmak istiyorlar?..Bunun bedelinin ne olacağının farkındalar mı?..Bunu kulüpleri için yaptıklarını söyleyecekler söylemesine...Peki bizim buna inanmamızı mı bekliyorlar?..***Futbolda hedef saptıran manipülasyonların nelere yol açtığının farkına varmadı mı hala birileri?..Bunların fayda etmeyeceği bir ‘ortak akla’ sahip oluyoruz yavaş yavaş...O ortak aklın da farkında olmadıklarını sanıyorum ben onların... ***** TERÖRİZME KARŞI AVATAR FİLMİNİN KOLLEKTİF BİLİNCİ... “Teröristlerin sağlam inanç yapıları vardır... Bu onların gerçek gücüdür...Onların bu yıkıcı yoğunluğunu dağıtabilmek, ancak bizim sevgiden yapılmış aynı güçteki inanç yaratabilme yeteneğimizle mümkündür...Onlar bizim de kendi açımızdan inançlı olmamızdan nefret ederler...Onlar nefret ettikçe daha fazla nefret ortaya çıkartırlar...Bizler sevdikçe daha fazla sevgi ortaya çıkartırız...***Hiç kimse mükemmel değildir...Dolayısıyla hiçbir grup da mükemmel değildir...Ralph Waldo Emerson ‘milliyetçilik’ şeklinde çıkan gölgenin, kendisini ‘vatanseverlik’ kisvesinde tanıttığını söyler ve şöyle devam eder:‘Bir grup kendi yasalarını en çok ihlal ettiğinde, bu ihlali kendi iyilikleri için yaptığını ateşli bir şekilde savunur...Gölge asıl amacını şeytani bir kurnazlıkla gizler...Bunu yaparken tehlikeye atılmak için yanıp tutuşan insanları dini bir inancı ya da emperyalist düşünceleri gizlemek için ‘vatanperverlik’ duygularını kullanır...Bir toplum vatanına olan sevgisini en yüksek perdeden haykırıyorsa, ben onun ellerinin temizliğine ve kalbinin saflığına bakmalıyım...’***Ortak gölge, bizleri dibe vurdurabilirken, kollektif ışık bizleri en yükseğe çıkartabilir...Herhangi büyük bir ebedi yapıt, peri masalları gibi popüler yapıtlar, ‘Avatar’ gibi filmler, ‘Harry Potter’ gibi kitap serileri, gerçek dini ve spiritüel egzersizlerdir...Avatar filminde çağdaş Amerika’nın ‘ortak gölgesi’ gözler önüne serilir...Yağmacı kapitalizmle Amerikan askeri gücünün birlikteliği, spiritüel ilkelere saygı duyulmasına izin vermeyen kibirli düşünce yapısı...Çevrenin kutsallığına burun kıvıran kendini beğenmişlik...Sadece istediği için, arzuladığı her şeye sahip olmayı kendisinde hak gören emperyalist yatkınlık...Amerikan Gölgesi’nin bütün kirli yüzü bu filmin spotları altında gün yüzüne çıkartılır...Gerçek bilgelik düzeyini hedef yapan filmin hikayesini daha da değerli yapan şey, ışığın gölgeye hiç de uzak olmadığını insanlara anlatabilmesidir...***Marthin Luther King Jr ‘Evrenin ahlak yayı uzundur’ der, ‘Fakat o hep adalete doğru bükülür...’Biz gerçeği unutabiliriz...Fakat evren asla unutmaz...”Marianne Williamson’un Sadece Işık Karanlığı Dağıtabilir isimli çalışmasından...Marianne uluslararası üne sahip spiritüel bir ustadır...2006 yılının Aralık ayında, Newsweek dergisinin yaptığı ankette, İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1946-1965 yılları arasında doğan en etkili 50 kişi arasında yer aldı...Time dergisine göre, Yoga, Kabala ve Marianne Williamson Hıristiyanlığa sıkı bir şekilde bağlı olmadan Tanrı ile iletişime geçme yollarını arayan insanların en çok etkilendiği üç şey olma özelliğini taşıyor...)