Sezen Aksu tutuklansın!..

2 Eylül 2012

Ankara’da Hilton ve Sheraton otellerinin karşısında canlı müzik yapan bir restoran bar vardı...TRT’de Ateş Hattı’nı yapıyordum...Genç bir ekiple, TRT’nin bürokratik yapısını zorlayan, televizyonlarda yeni çığırlar açacak yaratıcı programlar yapma peşindeydik...Bir gün Metin Akpınar havaalanında beni görmüş, “O TRT elbisesine dar geliyorsun sen... Senin özel televizyonlarda uçman gerekiyor...” demişti...Gece gündüz, yerken içerken, sohbet ederken hep yaratıcı bir şeyler düşünürdüm...Ankara’da Hilton ve Sheraton otellerinin karşısında canlı müzik yapan yere, zaman zaman ekiple giderdik...Birkaç parça bir şeyler atıştırıp, biraz müzik dinlemek için...***Restorana girer girmez, garsondan büyükçe bir kağıt ve kalem isterdim...Masadakiler yemek yiyip, müzik dinlerken ben çalan parçalardan ilham alarak, önümdeki kağıda habire notlar çiziktirirdim...Şarkı sözleri, melodilerdeki tınılar, uzak diyarlardan ruhumun derinliklerine işleyen nakış vazifesi görürlerdi...Şairler, ressamlar, yazarlar nasıl ilham alırlardı bilmem, o günlerde televizyonculukta benim ilham şeklim “çalan parçalar eşliğinde kaleme sarılıp, önümdeki kağıda birşeyler çiziktirmemdi...”Bir gün Lütfiye Pekcan; “Hiç mi şarkıları sırf şarkı niyetine dinlemeyeceksin bir gün?..” diye sormuştu...Gülümsemiş, not almaya devam etmiştim...***Dün sabah, Bebek kahvede bitki çayımı içiyor, spor yapacağım partnerimin gelmesini bekliyordum...Kahvede her sabah gördüğüm dostlardan biri oturuyordu...Bana “Tutuklu Gazete”deki bir yazıyı gösterdi...Bayram Namaz isimli bir gazeteci yazmıştı yazıyı...“Hapishane kapıları şarkılara açılsın ya da Sezen Aksu tutuklansın...” diyordu...2185 gündür tutukluydu Bayram Namaz...Hapishanede hayatı güzelleştirecek tek şeyin “şarkılar” olduğunun farkındaydı...Şarkı umut demekti...Şarkı mutluluk demekti...Şarkı duygu demekti...Şarkı hatıra demekti...Şarkı insan demekti...Şarkı hayat demekti...Hapishane de olsa, hapishanede insan vardı, duygu vardı, anı vardı, umut vardı, en önemlisi hayat vardı...***“Ya şarkılar girsin hapishane duvarlarından içeri” diyordu Bayram Namaz, “Ya da başka yolu yok Sezen Aksu tutuklansın...”Bürokratik birkaç formalitenin çözülmesiydi bütün istedikleri...Şarkıları dinleyebilmek, şarkılarla umutlanabilmek, şarkılarla hissedebilmek için hayatı...Sezen’e telefon açıp yazıyı gösterecektim...Sonra gazetede yazayım, Sezen de gazeteden okusun binlerce insan gibi dedim...Bizi dışardayken hapishanelere tutsak eden Sinop Cezaevi’nde yazılmış bir şarkı değil miydi?..“Dışarda deli dalgalar...Gelip duvarları yalar...Seni bu sesler oyalar...Aldırma gönül aldırma...”Hapishane duvarlarından şarkıların girme zamanı gelmedi mi hala?..Ne dersin Sezen’im?..*****“21 KİLOYU NASIL VERDİĞİNİ KONUŞALIM...”Yurtsan’ın cenazesinde bir ara Hürriyet’in yayın yönetmeni Enis Berberoğlu “Nasıl bu kadar zayıfladın?..” diye soruyordu...Cengiz Semercioğlu da, “Bir röportaj yapsak seninle, zayıflama üzerine” dedi...-”Nasıl zayıfladın üzerine yapılacak röportajın benimle hiçbir ilgisi yok...” dedim Cengiz’e...“Ben bir diyet yapmıyorum... Hiçbir şeyi daha az yemiyorum... Hiçbir yediğimden eksik kalmıyorum... Hatta eskiden sabah kahvaltısı yapmazdım, Şimdi zaman zaman sabah acıkınca sabah da bir şeyler yiyorum... Ben hayat felsefemi ve yaşam tarzımı değiştirdim... Bunun röportajı istediğin sonucu vermez Cengiz’ciğim...”***Enis kuantumla ilgili bir iki soru sordu...Cengiz de istiyor ki, “Nasıl zayıfladım... Sabahları ne yedim... Öğlenleri nasıl aç kaldım, akşamları ızgara balık ve salatadan başka nasıl bir şey yemedim?..” türü bir röportaj olsun...Şöyle söyleyeyim...Zayıflamamın temel nedeni, ter atan spor yapmaya başlamam...Nabzın yüksek attığı, tempolu yürüyüş, ağırlık, mekik ve ter atan ağır idman vücudun şekle şemale girmesini sağlıyor...Eskiden de spor yapardım...Günde 1.5-2 saat yüzdüğüm olurdu...Fakat tempolu yüzmezdim...Yürüyüş yaparken, nabzı yükseltmeye çalışmazdım...Uzun zamandır ağırlık çalışmıyordum...Mekik yapmasını bırakmıştım...***Kısaca eskiden akşamları yaşardım...İşler bitince akşam bir yere yemeğe gider, uzun ve ağır yemekler yerdim...Bir iki kadeh de kırmızı şarap içerdim haftada 3-4 gece...Şimdi akşamki yemek keyfinin yerine, sabahları endorfin salgılayan, ter atan sporun keyfi geldi...Bütün mesele hayatımda sabahla akşamın yer değiştirmesidir...O keyif alınan zamanda yapılan değişiklik ve yapılan işin muhteviyatı, aynı yemekleri aynı oranda yediğim halde böylesine bir zayıflamayı beraberinde getirdi...Diyet miyet yok...Hayat tarzınızı sporla değiştirin...Sporu yapıyorum demek için değil, gerçekten yapın...Bugünden başlayın...Başka bir şeye gerek yok...Sağlık dolu Pazarlar sizin olsun...*****YARGILAMADAN YAŞAYABİLMEK...“İçinizdeki gücün sınırsızlığından faydalanmak, saf bilincinizde yatan yaratıcılığınızı bütünüyle kullanmak istiyorsanız, öncelikle bu alanlara girebilmek gerekir...Bu alana girebilmenin yolu, her gün kendi dinginliğinizle baş başa kalabilmek (sessizliği deneyimlemek), meditasyon yapmak ve hiçbir şeyi yargılamamaktır...Doğada geçireceğimiz belli bir zaman dilimi içimizde varolan ve ihtiyaç duyduğumuz niteliklerimize ulaşmamıza yardımcı olacaktır...***Kendi dinginliğinizle baş başa kalabilmek (sessizlikle baş başa kalabilmek) var olabilmek için, belli bir zamanı kendi kendinize adamak demektir...Dinginliği deneyimlemek, konuşma aktivitesinden belli aralıklarla uzaklaşmak demektir...Aynı zamanda televizyon seyretme, radyo dinleme, kitap okuma aktivitelerinden de belli aralıklarla uzaklaşma anlamına gelir...Eğer kendinize dinginliğinizi yaşama fırsatı vermezseniz, iç diyaloglarınızda çalkantı olacaktır...***Arada sırada kendi dinginliğinizi deneyimlemek için zaman yaratın...Her günün belli bir bölümünü kendi içinizde sessiz kalmak için ayırın...Bunu günde iki saat yapmaya çalışın...İki saat çok fazla geliyorsa, en az bir saat ayırın...Bazen de, bir gün, iki gün veya bir hafta gibi uzun zaman ayırmayı deneyin...***Dinginliğe ulaştığınızda neler olur?.. İlk zamanlar iç diyaloglarınızın yoğunluğundan doğan çalkantılar daha da artar...Bir şeyler söylemek ve düşünmek için çok daha güçlü bir ihtiyaç duyarsınız...O anlarda sizi endişeli ve aceleci bir ruh hali sarar...Fakat dinginliğinizde kalmaya devam ettiğinizde, o iç diyaloglar azalır, zihin sakinleşir...O an muazzam bir sessizlik olur...Bunun nedeni, belli bir zaman sonra zihnin pes etmesi ve aynı yerlere gelip gitmenin bir anlamı olmadığını fark etmesidir...***İçsel gücün sınırsızlığının ortaya çıkmasının bir yolu da yargılamadan yaşamaktır...Yargılamak herşeyi devamlı iyi, kötü, doğru, yanlış şeklinde değerlendirmektir...Herşeyi devamlı etiketleyerek, iç diyaloglarınızdaki çalkantıları arttırırsınız...Bu çalkantılar sizle, sınırsız içsel gücünüz arasındaki enerji akışını azaltır...Siz de düşünceleriniz arasındaki boşlukta sıkışır kalırsınız...”(Deepak Chopra’nın Başarının 7 Spiritüel Yasası isimli çalışmasından)

Devamını Oku

Yurtsan’ın oğlu için biriktirdiği anılar kumbarası...

1 Eylül 2012

Eskiden cenazelere pek gitmemeye çalışırdım...Bedensel hayatın bitiş anıyla yüz yüze gelmemeye çaba harcardım...“Niye cenazelere gitmediğimi” soranlara, zaafımı göstermezdim:-”Oralarda merhumla ilgisi olmayan bir sürü adam kendini gösterip, iş bağlamaya çalışır... Benim işim olmaz oralarda...” cevabını verirdim...Gerçekte ise “bedensel hayatın ölüm adı verilen bitiş anıyla” yüzleşmekten kaçardım...***Elli yaş beni değiştirdi...Hayatın, derinden yüzleşmekten kaçındığım tüm yönleriyle “yüzleşir oldum...”Onlardan kaçmanın, hayattan kaçmak olduğunu anladım...Yüzleştiğim şeyler bana çok acı veriyorlar...Ne var ki “gerçek” onların hepsi...Onlarla yüzleştikçe, hayatı daha çok ellerimle tutuyorum...***Yurtsan’ı sanırım dostluğumuz “gizli ve bize özel” olduğu için sevmiştim...Televizyonların parıltılı dünyasından ayrılalı çok olmuştu...Kendime yeni ve özel dünyalar kurduğum sırada, hayatıma girivermişti Yurtsan...İki dost, iki arkadaş gibi saatlerce konuşur, yaşamdan, gustodan, şaraplardan, dünyanın değişik mutfaklarındaki spesiyalitelerden bahsederdik...Kimseciklerin bilmediği bir dostluğumuz vardı...Hep ikimiz buluşurduk...Kimseler olmazdı civarımızda...Dün Lale’yi gördüm ilk kez...Eşini, onun cenazesinde...Sarıldığımda “Hep senden bahsederdi” dedi bana...Hayret ettim!..Neden benden bahsetmişti ki acaba?..O ikili derin sohbetlerimiz duygu dünyasında nasıl bir etki bırakmıştı ki, benden söz etmek ihtiyacını duymuştu karısına?..***Lale’nin babasını gördüm...Yurtsan’ın kayınpederini...O da “sizi çok severdi” dedi bana...Belli belirsiz utanıverdim...Bir “ölüm”ün veda merasiminden rol çalıyormuşcasına utandım, sıkıldım...Gözünden yaşlar akan kayınpederi, Yurtsan’ın son günleriyle ilgili çok önemli bir gerçeği o anda açıklayıverdi...Yurtsan aylar öncesinden ağır hastalığını biliyordu...Uzun yaşamayacağının farkındaydı...Kimselere hastalığıyla ilgili bir şey söylettirmiyordu...Hayatı hasta değilmişcesine, istediği ve arzu ettiği gibi yaşıyordu...Hastalığıyla ilgili dostlara da bir şey söylenmemesini tembihlemişti...***Oğlu Tibet’i almış ve hayatının son demlerinde ona “anı biriktirmeye” başlamıştı...Tibet’i ağır hasta haliyle ta Amerika’lara Los Angeles’a, San Fransisco’ya götürmüştü...Onunla oynamış, onu bağrına basmış son aylarda yanından hiç ayırmamıştı...Bebek’e götürüyor, parklarda birlikte oynuyor, hasta haliyle uçaklara biniyor, onu deniz aşırı dünyalara götürüyordu...Belli ki dokuz yaşındaki oğluna mütevazı “anılar biriktiriyordu...”Veda etmeye hazırlandığı hayatında kalan bütün zamanını, “çocuğuna anı biriktirmekle” geçirdi...Nakıs kalacağını bildiği “babasıyla anılar” demetinden, mütevazı bir kumbara yapmıştı Tibet’e...***Şimdi göklerde muhtemelen çocuğuyla birlikte biriktirdiği anılar kumbarasına bakıyor Yurtsan...San Fransisco, Bodrum, Los Angeles...Yerlerde yuvarlanmalar, hiç ayrılmayacakmışcasına sarılmalar...Kısıtlı zamanında Los Angeles’a niye özellikle götürdü acaba Tibet’i?..“Melekler Şehri”ni göstermek için olmasın?..-”Ben yakında Melekler’in arasına taşınıyorum oğulcuğum... Meleklerle birlikte olacağım sen büyürken... Arada bir beni düşünürsen, Los Angeles’ı hatırla, beraber gezdiğimiz Melekler Şehri’ni” diyebilmek için mi?..Kim bilir?..Annesi oğlunun tabutuna sarılmıştı...Usulca tabuta dokundum, son bir dokunuştu o Yurtsan’a...Çıktım ve yürüdüm sonra bir süre...Bir başıma...Levent Camii ve çevresi dün öğlen Los Angeles’a benziyordu...Sanki İstanbul Melekler Şehri olmuştu dün...*****KONFÜÇYÜS’E GÖRE HAYATTA SAKINMAMIZ GEREKEN ÜÇ ŞEY...Konfüçyüs 70-80 yıllık insan yaşamının üç temel evreye bölünebileceğini söyler...Gençlik, olgunluk ve yaşlılık...Konfüçyüs “yaşam enerjisinin tam yerleşmemiş olduğu gençlikte dişil güzelliğin çekimine karşı dikkatli olunması gerekliliğini” söyler...Gençler fevri davranışlara çok yatkın olurlar...Romantik sorunlardan kaçınmaya çalışmalılar...Liseli ve üniversiteli gençler sık sık duygusal sorunlar nedeniyle bunalıma girerler...Yaşamın bu evresinde, iyi arkadaşlarımız, bize üçüncü bir gözle, tarafsız ve berrak bir bakış sunarlarsa çözemediğimiz çetrefil sorunları çözebiliriz...***Konfüçyüs’e göre bu tuzağı geçtikten sonra orta yaşa varırız...Üstat bu evrede “kavgacılıktan uzak durmamız” gerektiğini öğütler...“İnsan orta yaşa geldiğinde aile hayatı istikrarlıdır...”Mesleği oturmuştur...Bu durumda aklı en çok, “etki alanını genişletme arzusuna ve kendine yer açma” duygusuna takılır...Bu durum ise başka insanlarla çelişki ve çatışmalar yaratmaya yol açar...Bundan her iki taraf da zararlı çıkar...Bu nedenle Konfüçyüs orta yaşta en önemli şeyin insanın çatışmalardan kaçınması olduğunu söyleyerek, insanları uyarır...Ona göre, başkalarıyla kavga etmektense, insanın kendisiyle mücadele ederek kendini düzeltme yollarını bulması evladır...Dolayısıyla bu dönemde sakin ve soğukkanlı insanlarla arkadaş olmanızda yarar vardır...Onlar geçici zaferler ve yenilgilerden uzak durmanıza, ruhunuzun huzura ermesine ve hayatta soluk almanıza yardımcı olacaklardır...***Daha ilerki yaşlarda ise “gözün doymazlığına karşı” dikkatli olmak gerekir...Yaşlılıkta insan zihni yavaşlama ve sukunete erme eğilimindedir...Yaşamın bu evresinde insan mal varlıklarıyla ve başarılarıyla makul biçimde baş etmesini öğrenmiş olmalıdır...Gençliğimizde hepimiz hayata birşeyler ekleyerek yaşarız...Fakat belli bir noktaya eriştikten sonra, bir şeyleri çıkartmayı da bilmeliyiz...Toplum size dostluklar, para, insani bağlar ve başarılar vermiştir...İleri yaşa geldiğinizde tıpkı bir evde zamanla biriken eşyalar gibi, siz de pek çok şeyi toplamışsınızdır...Eğer yüreğiniz topladığınız şeylerle tıklım tıkış dolmuşsa, onlar eninde sonunda sizi durduracaktır...***Yaşlı arkadaşlarımız toplanınca ne konuşurlar acaba?..Çoğu zaman konuşma homurtu şeklindedir...Evlatlarının onlara ayıracak zamanları olmadığından yakınarak, ‘Seni büyüteceğim diye canım çıktı... Bezini değiştirmekten altını yıkamaya kadar senin için yapmadığım kalmadı... Şimdi beni görmeye gelmeyecek kadar meşgulsün...’ derler...Toplumdaki haksızlıklardan yakınırlar...‘Benim zamanımda bizler devrim yapmakla meşguldük...Elimize topu topu üç dört yüz yuan geçerdi...Şimdi torunumun eline ayda üç dört bin yuan geçiyor...’ şeklinde yakınırlar...Bu gibi sözler söylerseniz zevk alınabilecek şeylerde acı bulursunuz...Sizi aşağı çeken gizli bir yüktür bunlar...Bu zamanda sizi hayatla barıştıracak bu sıkıntı ve rahatsızlıklardan uzakta tutabilecek arkadaşlar bulmanız gerekir...”

Devamını Oku

Aykut Kocaman’ın zor günleri...

31 Ağustos 2012

Önceki gece, yazıları bitirdikten sonra, futbolun profesyonel olarak içinde olan arkadaşlarla, Fenerbahçe taraftarının masalarını tıklım tıklım doldurduğu Etiler’deki Günaydın restorana gittim...O restoranda maç seyretmesini seviyorum...Bir kere maçını seyrettiğim takımın bol miktarda taraftarı oluyor...Onlarla iletişim kurabiliyorum...Personeli çok profesyonel...Millet maç izlerken yemek servisine alışmışlar...Yemekler güzel, ortam nezih, en önemlisi de benim maç seyretmeme alışkınlar...***Yine bir sürü hasta Fenarbahçeli tanıdık gördüm...Hepsinin kalbi Alex’ten yanaydı...Alex bu takımın taraftarı için bir efsane olmuş...İsminin kalplerden sökülmesi pek mümkün değil...Beraber geldiğim arkadaşlarıma tabloyu gösterip şöyle dedim:-”Beşiktaş’ta Quaresma’ya yönelik sevgi selini yok edemiyorlar... Alex’in Fenerbahçe’ye kattıklarının yanında Quaresma’nın Beşiktaş’a kattıklarının lafı mı olur?..”Bir Fenerbahçeli dostum, maç 1-0 Fenerbahçe’nin mağlubiyetiyle devam ederken, “Takım yenilse de olabilir... Hatta daha iyi olabilir... Alex’in kıymetini anlarlar... Hoca’nın da gidişi yakınlaşır...” diyordu...***Maç uzun süre Fenerbahçe’nin 1-0 mağlubiyetiyle devam etti...Masada futboldan çok iyi anlayan dostum, ikinci devre başlarında “Hoca birazdan Alex’i oyuna alacak” dedi...Ona “Ya futboldan çok iyi anlıyorsun... Ya da Türk futbolunu yöneten hocaların ne zaman nerede ne yapacağını çok iyi biliyorsun...” dedim...Gülüştük...On dakika sonra Aykut Kocaman Alex’i oyuna aldı...Brezilyalı oyuna girer girmez, Spartak Moskova takımının bütün kimyası değişti...Anlamsız bir şekilde Alex’in girişiyle Fenerbahçe’den ürkmeye başladılar...Geriye yaslandılar...Gelen topları eskilerin tabiriyle “teper” oldular...Eskiden Türk takımlarının 1-9-1’i andıran savunma anlayışına yakın bir savunma anlayışına geçtiler...***-”Alex oynamadan rakip takımın kimyasını bu kadar bozabiliyorsa, çok önemli bir futbolcudur...” dedim...Nitekim Alex’in attığı bir köşe vuruşundan geldi gol...Onun dışında Alex çok fazla gözükmedi maçta otuz dakika boyunca...Fakat gözükmese de, maç içindeki varlığıyla rakip takımın psikolojik çöküşü aynı ana denk geldi...Aykut Kocaman ile Alex arasındaki perde arkasında gerçekte başka neler var, bu nokta muamma...Fakat Aykut Kocaman’ın Alex konusunda bir strateji hatası yaptığı kesin...Alex’siz kaybedilen her maç, her puan ve her tur, direkt olarak Aykut Kocaman’ın hanesine yazılacak...Kocaman, Alex’i dışarıda tutarak, kendisini adım adım hedefe çekiyor farkında olmadan...Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi’ne gitmemesinin tek müsebbibi Aykut Kocaman olarak görülüyordu önceki gece, restorandaki bütün Fenerbahçeliler arasında...-”Bu takıma bir numara küçük” diyorlar Fenerbahçeliler Kocaman için ve ekliyorlar:“Anelka’nın Tümer’in yedekte beklediği takımdan, Selçuk’un direkt oynadığı takıma geldik... Varın siz gerisini hesap edin...”***Bunu soran dostuma, “Takımdaki futbolcuları Aykut Kocaman mı alıyor ki?..” diye sormak gafletinde bulundum...Biraz kızarak şöyle dedi:-”Hangi futbolcuyu istedi de almadılar ona?..”*****KONFÜÇYÜS’E GÖRE YAŞAMIN EVRELERİ...“Onbeş yaşımda kalbimi öğrenmeye açtım...Otuzumda duruşumu belirledim...Kırkımda kuşkularımdan kurtuldum...Elli yaşımda Gökyüzü Katını anladım...Altmışımda kulaklarım dış seslere uyumlandı...Yetmiş yaşımda, çizgiyi aşmadan yüreğimdeki arzuların peşinden gitmesini öğrendim...”(Konfüçyüs Seçimler II)***Basit görünen bu söylemleri çok iyi düşünüp özümseyin...Bunlar öylesine söylenmiş sözler değil... Her birinin altında çok değerli anlamlar ve felsefe var...Milattan Önce 551 yılı ile MÖ 479 yılları arasında yaşadığına inanılan Konfüçyüs’ün Milattan Sonra 21. yüzyılda çağımızın “quantum merkezli yaşam bilgeliği” sırlarına o zamandan hakim olduğunun anlaşılması inanılmaz bir olaydır...Konfüçyüs’ün bir de siyasi içerikli ünlü bir sözü var:“İyi yönetilen bir ülkede fakirlik utanılacak bir şeydir...Kötü yönetilen bir ülkede ise zenginlik utanılacak bir şey...”*****O BİR İSTANBUL BEYEFENDİSİYDİ...İnsanın bir şeyin olmasını hiç beklemediği anlar vardır...Duyduğunuzda gayr-ı ihtiyari ağzınız açık kalır...Ne olduğunuzu bir süre anlamazsınız...Birisi size berbat bir kamera şakası yapıyor gibi gelir...Yurtsan’ın (Atakan) ölüm haberini dün aldığımda önce birisi çok kötü bir kamera şakası yapıyor diye düşündüm...Sonra yazılanlara baktım...Hayır şaka falan değildi...Gencecik arkadaşım, dipdiri meslektaşım, hayat dolu kardeşim ortada hiçbir şey yokken, ölüvermişti...Ağır bir kanser geçirdiğinden bile bihaberdim...Onunla ‘Da Mario’ya gider, orada “gurme” yemekler yerdik...***Hürriyet’te çalışırken beni eleştiren yazılar yazmıştı...Sonra oradan ayrılmış Akşam gazetesine geçmişti...Bir gün telefonum çaldı...Arayan Yurtsan’dı...-”Seninle bir görüşmek istiyorum...” diyordu...Kuzenimin İngiliz okulundan sınıf arkadaşı çıkmıştı...Ufak kuzenimle ise çok yakın arkadaştılar...Benim televizyondaki performansımdan sonra, internet haberciliğinde müthiş bir devrim yapacağıma inanıyordu...-”Birlikte yapalım... Ben sana her türlü altyapı desteğini vermeye hazırım... Yeter ki sen iste...” demişti...***Tanıdıkça İstanbul’da gittikçe azalan, eski İstanbul beyefendisi gurmelerden biri olduğunu fark etmiştim Yurstan’ın...İnternet haberciliği ve yayıncılığının babası sayılıyordu, ancak bence esas yönü, “muhteşem bir gurme ve yaşam gustosu tam olan bir burjuva geleneğin” sembol ismi olmasıydı...İstanbul’da ve Türkiye’de gittikçe azalan bir yaşam gustosunun son Mohikan’larından birisiydi Yurtsan...Tadarak ve en iyilerini seçerek kırmızı şarap içmeye özen gösteriyordu yemeklerde...Ağız tadına inanılmaz düşkündü...Hangi yemek nerede yenir çok iyi biliyordu...Bir gün İngiltere’ye gitmeden önce onunla bir öğle yemeğinde buluştuk...Uçağının kalkmasına sayılı saatler kala, Paper Moon isimli lüks İtalyan restoranında, etinin yanına uygun gidecek şarabı seçmekle meşguldü...***Eski İstanbul beyefendileri gibiydi... Lezzet tutkusu, iyi yemek yenilen yerleri bilme arzusunu, yaşam gustosuyla birleştirmiş tipik bir Avrupalı gurme haline gelmişti...Beyoğlu’nda adını sanını duymadığım yerlerde, ilginç bulduğu yemekleri denememi söylerdi bana...Benim televizyon haberciliğinde “dahi” olduğuma inanıyor, internet yayıncılığında da bir mucize yaratacağımı düşünüyordu...Belki haklıydı belki değildi bilmiyorum...Fakat ben onunla çarpıcı manşetler, yaşamı damardan aksettiren yayıncılık yapmaktan çok, iki İstanbul beyefendisi gibi, nadir tattığım gurme bir dost lezzetin sohbetini yaşamak istiyordum...Masadaki lezzete, bilgiyle ‘terbiye edilmiş’ sofistike sohbetin tadını katarak...***Hangi arada derede hasta olmayı becerebilmişti! bilmiyorum...Hala son yemeğimizi yediğimiz ‘Da Mario’da kararlaştırdığmız gibi Amerika’daki bir “şarap tadım” gezisine onunla katılmayı bekliyordum...Arada benim haberim olmadan ölümcül bir hastalığa yakalandı ve şarap tatmak yerine tedavi olmak için Amerika’ya gidip orada vefat etti...Ailelerimiz Yurtsan’ı da kuzenleri de beni de “yabancı dilde eğitim yapan, yabancı ağırlıklı mekteplere” verdiler ki, Batı’ya yakın olalım ve Batı’yı yaşayalım...Yurtsan’a bu geleneğin mirasından kala kala Batı niyetine Amerika’da bir hastanede vefat etmek kaldı...Ana dili gibi öğrendiği İngilizce, soğuk bir hastane odasında ölümü beklerken doktorlarla konuşmaya yarayabildi...Mekanın cennet olur inşallah arkadaş...

Devamını Oku

Cafu’yu anacağım varmış demek ki!..

30 Ağustos 2012

Beşiktaş-Galatasaray derbisi bitiyor...Yanı başımda Ali Dürüst, karşımda Fikret Orman, çaprazımda Tamer Kıran var...Onların yanındayım çünkü pozisyonları bir daha seyrediyorum Şeref Tribünü’nün salonundaki televizyondan...Bir taraftan da gazeteye maç yazısını yazdırmaya çalışıyorum...Penaltı pozisyonu, kararı veren yardımcı hakem, orta hakem, üç üçlük derbinin pozisyonları derken, herkesin bir kulağıyla beni dinlediğini fark ediyorum...Biter bitmez, stat dışına Kanaltürk’ün programına gidiyorum...Beşiktaş-Galatasaray derbisi, Fenerbahçe’de Aziz Yıldırım-Aykut Kocaman-Alex üçlüsünün arasında yaşanan olaylar ve Galatasaray’ı Şampiyonlar Ligi grubundan çıkartmak için yapılacak transferleri anlatıyorum...Her şey üst üste biniyor ve transferi anlatırken bilinçaltımda bir türlü unutamadığım futbolcu dilime dökülüyor...Galatasaray’da üst düzey bir yöneticinin Kaka’yı ne yapıp edip almaya çalışacağını anlatırken, ağzımdan Kaka ismi çıkıyor, fakat beynimde geçmişten kalan unutamadığım bir başka Brezilyalı’nın görüntüsü beliriyor...***“Kaka transfer edilmeye çalışılacak” diyorum, fakat aklımdan Kaka değil bilinçaltıma efsane futbolcu olarak nakşolan Cafu geçiyor...“Kaka alınacak” diye konuşuyorum, ancak beynimde Cafu’nun sağ bekteki müthiş futbolunun görüntüsü patladığından ben Kaka’yı değil Cafu’yu görüyorum...Onun efsanevi futbolunu...Sağ bek oynadığı Milan forması altında sağdan aktığı, rakibin sol tarafını allak bullak ettiği görüntüleri... Bilinçaltım bilinç üstüme inanılmaz bir oyun oynuyor...Kaka’yı söylerken, Cafu’yu düşünüyorum...Demek anacağım varmış o futboluna deli olduğum oyuncuyu...Cafu bugün 42 yaşında...Brezilya milli takımı formasıyla iki dünya kupası kazandı...2002 FIFA Dünya Kupası’nı kaldıran kaptandı...Pele tarafından dünyanın yaşayan en iyi 125 futbolcusundan biri olarak seçildi...2002 yılında sergilediği futbolla dünyanın en iyi futbolcusu seçildi...Müthiş bir sağ bekti...Dilim Kaka derken, beynimde Cafu’nun görüntüsü vardı...Efsanevi akışını, sağdan tank gibi rakip sahaya inişini...Sıfırdan ceza sahasına süzülüşünü...Marcos Evangelista de Moreas; kısaca Cafu sanırım bizi andı...*****ALMAYACAKSIN MAZLUMUN AHINI... ÇIKAR ÇÜNKÜ AHESTE AHESTE!..Yaz başlarında Hüsnü Güreli’nin oğlunun düğünü vardı...Çırağan Oteli’nin saray tarafında, açık havada, tiril tiril bir yaz gecesinde yuvarlak masalarda toplanmıştık...Yanıma baktım, bir boşluk ötede İlker İnanoğlu oturuyordu...İlker İnanoğlu’yla fazla samimi sayılmazdım...Esas babası Türker İnanoğlu yakın dostumdu...Hoşbeş sohbet, kısa konuştuk...Sonra aramızdaki boş sandalyeye genç ve güzel bir kız oturuverdi...“Ben Zeynep” dedi genç kız...“Zeynep Mutlu...”Bizim efsanevi kalecimiz Necmi Mutlu’nun yeğeni, Cezmi Mutlu’nun kızıydı Zeynep...Erkek kardeşi Mehmet Mutlu da çok sevdiğim bir kardeşimdi...- “Allah Allah” dedim genç kıza; “Senin, senin dışındaki bütün aileni tanıyorum... Bir tek seni tanımamışım...”Zeynep Mutlu’yla İlker İnanoğlu’nun beraber olduklarını, gazetelerde hayal meyal görmüştüm...Orada yanımdaydılar ve mutlu mesut aralarında fısıldaşıyordular...***Zeynep’le İlker’in kendilerinden çok ailelerini ve onları yetiştirme biçimlerini biliyordum...İlker ilkokuldan beri İsviçre’de okumuş, sonra da Amerika’ya gitmişti...Zeynep tamamen Avrupai bir tarzda yetiştirilmişti...Aileler birbirlerine yakın “tarzları” bulmuş olmaktan mutlu, Zeynep’le İlker’in beraberliğini onaylıyorlardı...Bunu düğünde fark etmiştim...Zeynep’in babası, erkek kardeşi zaman zaman yanımıza geliyor, İlker’le sohbet ediyorlar ve mutlu görünüyorlardı...***Dün öğle yemeğinde masada bulunan bir arkadaş, “Bu ne biçim fotoğraftır?..” diye tepki gösterdi...“Bir genç kadın, sevgilisinin ayağını mı öper?..”Şaşırıp kalmıştım...İlker’le Zeynep’in yanımda nasıl bir birliktelik yaşadıklarına tanık olmasam, gazetelerin fotoğraflarından fışkıran “ayağını sevgilisine öptüren maço ağa” intibaına ben de katılacaktım...Fakat ikisinin aralarındaki aşk ilişkisinin kimyasını gören ben, böyle bir maço ağa görüntüsünün ne kadar absürd olduğunun farkındaydım...Fotoğraf bir enstantanedir...Bir anı fotoğraflarsanız ve gerisi kafanızda yarattığınız illüzyondur...***Şimdi sorayım...Hangimiz bir yüzme anında, sevgilimizin, eşimizin eline, ayağına, yanağına bir öpücük kondurmaktan imtina ederiz?..Sevginin tezahürü değil midir, sevgiliye masum öpücükler kondurmak...Yüzerken sevgilinin kıyıdan salınmış ayaklarını görüp, ona bir öpücük kondurmak, “bir ‘ağa’nın ayaklarını öpmek gibi” bir fiil midir?..Hali vakti çok yerinde bir ailenin Avrupa’da yetişmiş genç kızlarını, “erkeğin elini ayağını öpen bir zavallı, biçare kadın durumuna düşürmek” hak mıdır?..Günah değil midir?..***Show TV yıllarında zaman zaman Erol Aksoy’a “Bir gazete almak ya da çıkartmak lazım patron” derdim; “Sadece televizyon rakiplerin saldırıları karşısında bizi korunaksız bırakıyor...”Erol Aksoy’un kafasına yatardı söylediklerim...İsterdi de bir gazete sahibi olmayı sanırsam...O anlarda hiç beklemediğim bir tepki gelirdi İnci Aksoy’dan...- “Hiçbir gazete sahibine, gazete sahipliği uğur getirmedi... Hep uğursuz bir şey geldi başlarına... Çünkü gazetedeki haberlerde çok fazla suçsuz günahsız insanın ahını alıyorsunuz... O ahlar gün geliyor sizden çıkıyor...”***Gençtim, gazetecilik mesleğine ölesiye bir aşkla bağlıydım...Gazeteciliği eleştiren, sorgulayan hiçbir düşünce beni çekmezdi...- “Allah Allah” demiştim içimden, “Niye bu kadar hassas acaba İnci Aksoy bu konuda?.. Bir sürü gazete patronu var... Hepsinin mi başına uğursuzluk geliyor ki?..”Belki hepsinin başına gelmedi, fakat geçen yıllar bana şunu öğretti...Gazetecilikte ah alırsanız o ah gün gelip sizi buluyordu...Gazete patronu, gazete yöneticisi, muhabiri, köşe yazarı, manşet atanı, manşet yazanı fark etmez...“Ah” alan kimse “o ahın bedelini” ödemekten muaf tutulmuyordu...Buna herkes gibi ben de dahildim...***Elbette Zeynep Mutlu’nun, sevgilisinin ayağını öpmesinin bu şekilde lanse edilmesi “ölümcül bir aha” tekabül etmez...Fakat bunları “kafasına göre işleyen gazeteciler” şunu hiçbir zaman unutmasınlar...Onların da bugün yoksa yarın kız çocukları olacak...Kız çocukları olmasa, kız kardeşleri olacak...Kardeşlerinin çocukları olacak...Gün gelip, “hiç günahı olmadığı halde, rezil bir duruma düşürülmek istemez kimse...”Almayacaksın mazlumun ahını...Çıkar çünkü aheste aheste...

Devamını Oku

Aziz Yıldırım niye Alex'ten yana tavır almıyor?..

29 Ağustos 2012

Hayatın kuantumunu çözemeyenler, “neyin neden yapıldığını” anlayamadıklarından, sık sık ofsayta düşerler...Aziz Yıldırım tam bir yıl boyunca, çok ağır suçlamalar devam ederken cezaevinde kaldı...Deyim yerindeyse, yaşadıkları bir Sırat Köprüsü hikayesi idi...Kötü günlerde insanlar hayatın ve çevresindekilerin muhasebesini tutarlar...Kötü günlerde yapılan iyilikler onun için hiç unutulmazlar...Hayatın şifresini basit yoldan çözenler, “cenaze ilanlarına” bakarlar...Yakınını kaybedenlerin cenazesinde bulunmanın “duygusal önemini” bilenlerdir onlar...***Aziz Yıldırım koskoca Fenerbahçe’nin başkanıyken, bir sabah erken saatte polis tarafından sorguya götürüldü, sonra da gün yüzü, güneş yüzü göremediği bir tam yıl geçirdi, parmaklıklar arkasında...Bu günlerde Fenerbahçe yönetimindeki herkese “parmaklıklar arkasından gönül notları verdi...”Bu notlar bir daha değişmeyecekti...Gönül koyduklarını hiç affetmeyecek, gönlünü kazananları hiç unutmayacaktı...***Aziz Yıldırım’ın bu süreçte dışardaki en büyük manevi destekçilerinden birisiydi Aykut Kocaman...Aziz Yıldırım içerdeyken, takımla ve kadroyla ilgili Aziz Yıldırım’ın istekleri dışında hiçbir şey yapmamış, onun direktiflerine göre hareket etmiş ve takımı Başkan’ın arkasında kenetlemişti...Aykut Kocaman’ın ve Fenerbahçeli futbolcuların cezaevindeki Başkan’ı ziyaret etmeleri, sürekli arkasında olduklarını hissettirmeleri, kamuoyunda Aziz Yıldırım’ın arayacağı en önemli destekti ve bunu da Aykut Kocaman hiç tereddüt etmeden yaptı...***Elbette Alex Fenerbahçe için çok önemli bir futbolcu....Taraftarın sevgilisi...Heykeli dikilecek abidesi...Aziz Yıldırım da bunu biliyor...Ne ki konu Alex’in Aykut Kocaman’a yönelik sözlerine gelince, Aziz Yıldırım “Orada dur” diyor kaptanına...Dünyanın yıkılacağını bilse Aykut Kocaman’ı yedirmez Aziz Yıldırım bu zamanda kimselere...Taraftarla, Aziz Yıldırım arasında bir duygunun tonunda bir farklılık var...Aziz Yıldırım, Aykut Kocaman için neler hissediyorsa, “En zor günlerinde onun nasıl yanında olduğunu hatırlayıp, kıymetini biliyorsa”, taraftar da aynı duyguları Alex için duyuyor...Fenerbahçe taraftarı hapse girmedi...Onlarca yıl mahkumiyet iddiasıyla yargılanmadı...Fenerbahçe taraftarının zor günleri Fenerbahçe takımının “puan kaybetmeye meğilli olduğu maçların son dakikalarıydı...”O dakikalardaki kurtarıcısı ise, Aykut Kocaman değil, Alex’di...Taraftarla, Aziz Yıldırım’ın duygusal kahramanları farklı...Duygusal fark, tercihlere yansımakta... *****“ANGUT” KOCA MUHABBETİ...Berna Laçin tweeter’ına “her kadına bir angut koca lazım” şeklinde bir tweet atıyor...Tepkiler art arda gelince de, ağzındaki baklayı çıkartıyor...“Angut tek eşli yaşayan ve eşi öldüğünde başında bekleyip sonrasında yasta kalan bir kuştur naber?..” diyerek “sazan gibi araştırmadan tepki verenlerle” inceden dalgasını geçiyor...***Elbette her insan varlığı sırasında “tek vazgeçilmez” olduğunun, öldükten sonra da, kalanlar tarafından “kendisini önemseyen bir anma ve yas tutma” ritüelinin olmasını içten içe arzular...Kocaların eşlerinde bunu ne kadar yaptıklarını bilmiyorum...Fakat çağımız kadınlarının bunu ölmüş kocalarında pek yapmadıklarının yakından tanığıyım ben...Çevremde “kocasının ölümü üzerine Angut kuşu gibi yas tutan ve onun mezarına bakmaktan başka hiçbir şeye bakmayan kimsecikler görmedim...”Zaten sanırım öyle olması da hakça değil...***Biz yaşarken, öldükten sonra hep kendimizin düşünüleceğini sanan bir şizofreni içinde yaşıyoruz...Gerçek şu ki, biz ne kadar ölülerimizi hatırlıyorsak, bizden sonrakiler de o kadar bizleri hatırlayacak...Yani çevrede Angut Kuş’unun dışında pek bir angut bulunmayacak... Şizofreniden kurtulmak gerektiğini çoktan öğrendim ben...Üzgünüm Leyla!.. *****BİLİNENE OLAN BAĞLILIĞINIZDAN KURTULUN... Bir şeyi çok istediğimizde, o şeyin hemen gerçekleşmediğini görürüz...“Yaşam koçluğu” kitaplarını üstün körü karıştıranlar hemen lafı gediye sokmaya çalışırlar:“Bu secret işleri falan boş işler... Çok istediğim halde, istediğim şey gerçekleşmedi... Evrene de onca mesaj göndermiştim oysa...”Çok istediğimiz bir şey, bizim istediğimiz sırada gerçekleşmez...Hepinize olmuştur...Bir süre sonra isteğimizi ve istek duyduğumuz şeyi unuturuz...O istek kafamızı meşgul etmez artık... Unutmuşuzdur ya da şartlar değişmiş, biz artık onu o kadar fazla istemez bir ruh haline bürünmüşüzdür...O sırada bir olay olur ve zamanında çok istediğiniz o şeyin aniden gerçekleştiğini görürsünüz...Şaşırır kalırsınız...“Bir zamanlar bunu ne kadar istemiştim... İstediğim sırada değil, istediğimi unuttuğum sırada geldi...” diye içinizden geçirirsiniz...Başımıza gelen bu olayları anlamak için Deepak Chopra’dan Zihinsel Bağımsız Yasası’nı anlatmam gerekiyor:Aşağıdaki alıntı Deepak Chopra’dan:***“Fiziksel evrende bir şey elde etmek için, o şeye olan bağımlılıklarımızdan vazgeçmemiz gerekir...Arzularımızı gerçekleştirmek için, niyetlerimizden vazgeçelim anlamında söylemiyorum bu sözü...Sadece SONUÇLARA olan bağımlılığımızı bırakmamız gerekir...Sonuca olan bağımlılıklarımızdan vazgeçtiğimizde, hedefe odaklı niyetimizle duruma dışardan özgürce bakabildiğimizde, arzu ettiğimiz şeye ulaşabiliriz...İstediğimiz her şey, ancak kendimizi durumdan zihinsel ve duygusal olarak soyutladığımızda gerçekleşir...***İnsanlar devamlı güvence ararlar...Güvence arayanlar, tüm hayatları boyunca bunun peşinde koşar ve asla elde etmezler...Güvence ve kesinlik arayışı aslında bilinene olan bağımlılıktır...Peki bilinen nedir?..Bilinen geçmişimizdir...Bilinen dediğimiz şey geçmiş koşullanmaların hepsinin toplamından başka bir şey değildir...Bunda da bir evrimleşme ve gelişme yoktur...Evrimleşme olmadığından durağanlık, düzensizlik, tıkanıklık, kargaşa ve çöküş vardır...***Buna karşın belirsizlik, varoluşun her anında bilinmeyene adım atmak demektir...Bilinmeyen dediğimiz, tüm olanakların alanıdır, daima taze ve yeniliğe açıktır...Hayatımızda belirsizlik ve bilinmezlik yoksa, yaşamımız sadece yıpranmış ve eskimiş hatıraların küflü tekrarları haline gelir...Geçmişin kurbanı olursunuz...***Bilinene bağlılığınızdan kurtulun...Bilinmeyene dalın ve tüm olanaklar alanına girin...Bu demektir ki, hayatınızın her anında heyecan, macera ve gizem sizinle olacaktır...Hayatın tadını büyük bir keyifle, sihir, kutlama, canlılık, neşe ve sevinç içinde çıkartabileceksiniz...Belirsizlikler yaşıyorsanız, doğru yoldasınız demektir, sakın vazgeçmeyin...Bir hafta ya da bir yıl sonra ne yapacağınıza dair kesin bir fikriniz olması gerekmez...Çünkü eğer ne olacağına dair net bir fikriniz varsa ve bu fikre katı bir şekilde bağlıysanız, sonsuz olanaklar alanının kapılarını üstünüze kapatıyorsunuz demektir...Sonuçlara körü körüne bağlı kaldığınızda niyetiniz inatçı bir kafa yapısına kilitlenir ve yaratıclığı kaybederseniz...Sonuçlara bağlı kaldığınızda arzularınızı dondurur, yaratıcılığın tüm süreçlerine müdahale ederek evrenin sonsuz akışkanlığını ve esnekliğini engellersiniz...”

Devamını Oku

Poyraz'ın palamut mevsimi...

28 Ağustos 2012

Dün akşam gök gürledi, şimşek çaktı, deniz kabardı, yağmur indi Boğaz’a...Poyraz üç buçuk yaşında oldu...Alacakaranlıkta gök gürlerken yanıma gelmişti...Açık kapılardan ve pencerelerden, göklerin gürlemesini izledik...Şimşeklerin çakmasını...Koyu bulutların gökyüzünü kaplamasını... Yağmurun Boğaz’a inmesini...Suya değmesini...Sonbahar geliyordu işte...O an öğle yemeğinde mevsimin ilk palamutunu yediğimi fark ettim...Geçen sene bu zamanlarda yazdığım Palamut Mevsimi yazısı geldi aklıma...Açtım yazıyı okudum...***“İstanbul Boğazı’nın kıyısında teyzeler, enişteler, anneannelerin sıcaklığında, kalabalık geçen yaz günlerinin sonlarında gelirdi masaya çingene palamudu...Palamudun sofraya gelmesi, yazın sonu geldi demekti...Tatil bitiyor, eylül geliyor demekti...***Okullar açılacak, denize, güneşe, yaza ve Boğaz’a elveda denecek, Ankara’ya dönülecek, lacivert ceket, gri pantolonlu, kolej günleri başlayacak demekti... En sevdiğim balık palamuttu...Kılçıksızdı...Lop etliydi...Siyah etinin kızartması ve ızgarasının bol sirkeli, zeytinyağlı, soğanlı ve yeşil biberli çoban salatasıyla tadı muhteşem olurdu... ***Çingene palamuduyla başlayan ağustos sonu lezzeti, bizler için, okulun başlama zili gibiydi...Ağzımda çingene palamudunun yarattığı lezzet, okulun başlamasının ruhumda yarattığı kekremsi tatla harmanlanması, aşure gibi bir ruh haline dönüşürdü...Palamut ağustos sofralarında kendini ilk gösterse de esasen ‘Eylül’ü çağrıştırırdı...Biten yaza ve başlayan yeni sezona tekabül ederdi...***Dün Boğaz çocuğu olan NLP’ci kardeşim Metin’le (Çınaroğlu) yılın ilk palamudunu yemek üzere Bebek’teki balık lokantama gittim...Deniz börülcesi, kabak çiçeği dolması biraz da patlıcan salatası aldıktan sonra, ızgara palamut söyledim...Garson ‘Hani bunun kızartmasını yemeyecek misin’ diye öyle bir yüzüme baktı ki, ‘Getir bir porsiyon da palamut kızartma... Yanında bol limon olsun...’ deyiverdim...Palamut mevsimi gelmişti...Yaz bitiyordu...***Taze umutlar, yeni hedefler, kıpır kıpır heyecanlar var mıydı ruhumda bilmem ancak sofradaki palamut yaz mevsiminin sonuna geldiğimizi işaret ediyordu bana...Palamudun lezzeti, yeni başlayacak sezona doping olurken, yazın keyfi ve rehaveti ruhumda tahteravalli oynamaktaydı...Bebek koyuna baktım uzun uzun...Güneş lacivert denizi pırıl pırıl parlatıyor, küçük tekneler minik huzursuz dalgalarla akrobasi yapıyorlardı...Geç bir öğle vaktiydi...Hepsi hepsi iki masa vardı restoranın terasında...Yabancıydılar...***Bir süre sonra bir karı koca geldi restorana pusetteki çocuklarıyla...Gençten bir Arap ailesiydi...Denizin üzerindeki masalardan birini işaret ettiler şef garsona...Kimbilir ne egzantrik geliyordu Bebek’te bir öğle vakti onlara...Arkadaşlarına, dostlarına kimbilir nasıl anlatacaklardı yedikleri balığı, denizin üzerindeki tahta beyaz örtülü masayı, küçük tenelerin denizde yarattığı dalgalı tahteravalliyi?..***Boğaz aslında; Boğaz’ın kendi çocuklarına zeytinyağı ve sirkesi bol tutulmuş bir çoban salatası eşliğinde yenen nar gibi kızarmış palamutları hatırlatır çokça...Yüzdüğünüz kıyıları, akıntıda sürüklendiğiniz suları, sahile vuran dalgaları kıyıdan ve vapurdan yaptığınız balıklamaları...Boğaz; istavriti, izmariti, çinekopu, toriği, lüferi, midyeyi en çok da palamudu hatırlatır...O palamut da bitmekte olan bir yazı anlatır Boğaz çocuklarına...Boğaz’ın çocukları bilirler ki; Ömür denilen şey, palamut mevsimlerinin toplamından ibarettir...”***Yazı böyle bitiyordu...Poyraz’a baktım...Şimşeğin çaktığını söylüyordu...“Yağmur yağıyor” diyordu...Konuşmaya başlamıştı...Bir Palamut Mevsimi daha gelmişti işte...Boğaz çocuklarından birini bir yaş yaşlandırırken, diğerini büyütüyordu...Kimbilir belki bir gün Poyraz da aynı cam kapının önünde, küçücük bir çocuğa Boğaz’ı anlatacaktı...Palamut Mevsimi’ni...*****BİRİSİ İÇİN DİLEDİĞİNİZ SİZİN BAŞINIZA GELİR...Hayatta başka insanlar için kötü şeyler dilerseniz, başınıza bir süre sonra, o dilediğiniz şeylerin gelmesi olasılığı çok büyüktür...Birisine kin duyarsanız o enerjiyi o kişiye aktarırsınız...Kin duyduğunuz kişinin, size sevgi duyması ihtimali yoktur...O da size “kin duyacaktır...”Böylece “kin”i hayatınıza çağırmış olursunuz...Keza “intikam almayı düşündüğünüz ya da içten içe kötülüğünü istediğiniz insana gönderdiğiniz düşmanca enerjiyi evren hemen alacaktır...”Siz gönderdiğiniz bu enerjiyi o insanın almadığını düşüneceksiniz...Oysa sizin gönderdiğiniz enerjiyi o insan da alacak...Hissedecek ve o da aldığı bu enerji gibi size aynı enerjiyi aksettirecek...*****İnsanlara ve olaylara karşı kin ve öfke besleyenlerin, “hayatlarında başlarının beladan kurtulmaması” bundandır...Yaşamımızda olan her şey “biz öyle olmasını istediğimiz için öyle olur...”Yaşamımızı belirleyen şey, tamamen bizim kendi seçimlerimizdir...Biz karşımızdaki için neyi istersek, genelde kendi başımıza o istediğimiz şeyin geldiğini görürüz...Onun için yaşam guruları, “Hayatta bir şey isterken, evrene bir istek gönderirken dikkatli olun” derler...“Her an başınıza gelebilir...”*****Anlattığım olay size bir hipotez olarak gelebilir...“Bu kendi kendine yapılmış önermelerden biri... İspatı yok” denebilir...Oysa Deepak Chopra’nın şu sözleri çarpıcıdır:“Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, şu an olan her şey geçmişteki seçimlerimizin bir sonucudur...Eğer sizi aşağılayacak bir şey yaparsam, büyük ihtimalle aşağılanmak için bir seçim yapmış olurum...Eğer size iltifat edersem, övülmek için bir seçim yapmışım demektir...Bunu bir düşünün...Bu bir seçimdir...Sizi gücendirebilir, aşağılayabilirim...Ve siz gücenmemek üzere bir seçim yapmış olabilirsiniz...Aynı zamanda size iltifat edebilirim ve siz övülmeye izin vermemeyi seçmiş olabilirsiniz...Çoğumuz sonsuz seçimler yapabileceğimi halde, şartlanmış reflekslerimizle alışılmış bir davranış biçimi içinde hareket ederiz...*****Bu şartlı refleksler Pavlov deneyindeki gibidir...Pavlov’un ünü; köpeklerle yaptığı çalışmalardan gelir...Eğer bir köpeğe zili her çalışınızda yiyecek bir şey verirseniz, kısa bir süre sonra köpek sadece zilin sesiyle bile salya salgılamaya başlar...Çoğumuz geçmişteki şartlanmalarımızdan dolayı, çevremizdeki bir olaya, tekrarlanan ve tahmin edilebilen tepkiler veririz...Reaksiyonlarımız otomatik olarak insanlar ve olaylar tarafından tetkiklendiğinden, varoluşumuzun her anında yaptığımız seçimlerin aslında tamemen elimizde ve değiştirilebilir olduğunu unuturuz...Yani seçimlerimizi farkında olmadan yaparız...Eğer seçimlerimizi yaparken, bir an için kendimizi bir adım geri çekip, yaptığımız seçimlere dışardan bakmayı öğerenebilirsek, karar verme sürecini bilinçaltından çıkartıp, bilinç üstü dünyamıza taşırız...”*****Başkaları için bir şey isterken, dikkatli olun...Onlar için istediğiniz her ne ise, sizi de etkisi altına alacak, kapsama alanına sokacaktır...Başkaları için istediğiniz her şeyin size geri dönüşümü olur...Kısaca şöyle söyleyebilirim...Hayatta huzurlu olmak istiyorsanız, etrafa huzur saçmalısınız...

Devamını Oku

Fernandes Fenerbahçe'ye giderse, Fikret Orman ne yapar?..

26 Ağustos 2012

Aziz Yıldırım’ın ne yapıp edip Fernandes’i istediği haberleri yine manşetleri süslemeye başladı...Bu haberler henüz çıkmadan, 15 Mayıs 2012’de bir yazı yazdım...Çok şey vardı o yazıda...Önce yazıyı okuyalım...Sonra söyleyeceklerimi söyleyeceğim...***“Bir hafta önce kulağı delik, kadim bir dostumdan duymasaydım, çok önemsemeyip geçecektim...Fakat ne tesadüftür ki, haber tıpkı kadim dostumun geçen hafta kulağıma fısıldadığı gibi, şok ediciydi:...Beşiktaş’tan Fernandes ve İsmail Köybaşı’yı almak için 20 milyon euro’yu gözden çıkardı...”***Kadim dostum İsmail Köybaşı’yla birlikte değil de tek başına Fernandes’i söylemişti...Ne enteresandır ki o da 20 milyon euro rakamını telafuz etmişti...***Kulağı delik dostuma, bunu dillendirdiğinde ne söylediğimi söyleyeyim, aramızdaki konuşmayı nakledeyim en iyisi...Nasıl olsa dostuma söyledim bunları...Başkasına söylesem durup dururken alınıverir şimdi!..Dedim ki kadim dostuma:“Tribündeki herhangi bir Beşiktaş taraftarı, Fernandes’i Fenerbahçe’ye mümkün değil sattırtmaz...20 milyon euro değil, 100 milyon euro verse yine sattırtmaz...Kulüplerin bir itibarı vardır...Beşiktaş en yıldız futbolcusunu Fenerbahçe’ye satmaz...Zamanında Şenol Birol Beşiktaş’tan Fenerbahçe’ye gitti diye Beşiktaş tarihi onları hayırla yad etmedi...Beşiktaş’ı şampiyon yapan Stankoviç Fenerbahçe’ye gidince, iki kulüp arasında ipler koptu...Onun intikamı arkadan geldi...Beşiktaş Fenerbahçe arasında futbolcu transferi yapılmaz mı?..Yapılır... Örnekler mevcut...Rüştü var, Tümer var, Alpay var...Ancak bu örnekler, biraz da kulüplerinin isteğiyle yapılan transfere örnekler...Futbolcunun en iyi olduğu zaman diliminde, takımın bir numaralı starıyken, Beşiktaş’tan Fenerbahçe’ye veya Fenerbahçe’den Beşiktaş’a gitmesini camialara anlatamazsınız...Burada sözkonusu olan kulübün itibarı ve prestijidir...Aziz Yıldırım 15 milyon euro verdi, Galatasaray’dan Arda’yı alamadı...Fernandes’i de Beşiktaş’tan alamaz...Hiçbir yönetim, Beşiktaş kulübünün prestijini düşürmez... Mehmet Topuz’un son dakikada Fenerbahçe’ye transferini hatırla...Bir hafta içinde Beşiktaş, Fener’in peşinden koştuğu Nihat Kahveci’yle astronomik bir rakama anlaştı...Normalde bu kadar para etmeyecek Nihat Kahveci, sırf Mehmet Topuz’un elden kaçırılması karşılığı, faça bozulmasın diye, misilleme olarak alındı...Böyledir bu işler...”***Şimdi bir sözüm de Beşiktaş Başkanı sevgili kardeşim Fikret Orman’a...Beşiktaş’ın en efsane ismi Baba Hakkı’nın 1962-63 sezonunda Beşiktaş Başkanlığı’nı niye bıraktığını hatırlar mısın?..Baba Hakkı’nın Beşiktaş Başkanlığı’nı bırakmasıyla “Şenol Birol kardeşlerin Fenerbahçe’ye transfer olmaları arasında bir illiyet var mıydı acaba?..Üstelik Baba Hakkı, giden Şenol Birol’un yerine Yusuf ve Sanlı gibi iki genci takıma monte etmişken?..”Fikret kardeşim olayı hatırladığı zaman, Beşiktaş Başkanı olarak sanırım doğruyu yapacaktır...****SANTORİNİ’DE OLMAK VARDI...Ege’deki Yunan adalarının bazılarının satışa çıkartılacağını söylüyor Samaras...“Güvenliğimizi tehlikeye atmayacak adalar satılık” diyor...Ege’de altı bine yakın ada var...Bunlardan sadece ikiyüzden biraz fazlasının üzerinde yerleşim var...Başbakan Samaras, zamanında Türkiye ile defalarca savaşın eşiğine geldikleri adaları şimdi satmayı düşündüklerini söylüyor...***Hayat böyle değişiyor işte...Bir hafta önce, Leros adasındaki deniz kenarı tavernasına gittiğimizde, tekneyle yanaşıp, tavernanın spesiyalitesi olan istakozlu makarnadan ısmarlamış ve kimsenin sorgu sual etmediği adada saatlerce yemek yemiştik...Giderken “pasaporta gerek yok” dedikleri halde, ne olur ne olmaz diye pasaportumu yanıma almıştım...Ne tavernada, ne de civarında hiçbir polis gelip, pasaport kontrolü yapmadı, kimlik sormadı...Yemeklerimizi yedik, saatlerce sohbet ettik, geldiğimiz gibi tekneyle Yunan adasından ayrıldık...***O adalara gidebilmek için, muhabirken Atina’dan Yunan Basın Yayın Bakanlığı’na dolaylı bildirimde bulunurdum...Dinlenen telefonlarımda birkaç kere “adaya niye gittiğimi, ne röportajı yapacağımı” özellikle belirtir, adalardaki Yunan yetkililerden randevu talep eder, öyle oralara giderdim...Adalara indiğim andan itibaren, etrafımda Yunan sivil polislerinden oluşan bir ordu bulunurdu...Nereye gittiğimi, kimle görüştüğümü her an kontrol eden bir orduydu o...Şimdi pasaportuma bile bakmıyorlar...Gelip gittiğimden bile haberdar olup olmadıklarını bilmiyorum...Bu derece rahat, bu derece geniş bir özgürlük havası var...***O adaları kimler satın alacak şimdi acaba?..Sanıyorum en başta Almanlar ve Çinliler rağbet edecekler... Yunan ekonomisini kurtarmaya soyunan Almanya çünkü... Samaras da Almanya’ya yakın bir politikacıydı ben Atina’dayken...Kim alacaksa alsın orası beni ilgilendirmiyor da... Ben Santorini’ye ne olacak onu merak ediyorum...O “deli güzellikteki” Yunan adasına...Aşkların en güzelinin, en dingin, en huzurlu, en barışçıl yaşandığı o romans ötesi egzantrik Santorini’ye...Sabah güzel olmasına güzeldir de akşama doğru fotografik bir havası vardır Santorini’nin...Işıklar yavaş yavaş yanmaya başlar...Volkanik ada muhteşem bir renk cümbüşünün gizemli bir fotoğrafına dönüşür... Ada fotoğraf olur...Volkanik yanardağın eteklerindeki beyaz evler, sarı ışıklar, Ege’nin mavisinde bir kartpostal halini alırlar...Yanınızda sevgiliniz varsa eğer o kartpostalın içindeki insan oluverirsiniz...Zaman ve mekan donar...Santorini resim olur çıkar... Ölümsüzsünüzdür o Yunan adasında artık...*****UNVAN, İŞ VE PARA GİTTİĞİNDE...“Gerçek doğanızı keşfettiğiniz ve kim olduğunuzu bildiğinizde, düşlediğiniz her şeyi gerçekleştirebilme yeteneğinizi keşfedeceksiniz...Siz şu an ve gelecek için sonsuz bir güç ve sınırsız olanaklara sahipsiniz...Hatta olanakların da kendisisiniz...İç referans bize şunu anlatır...İçimizdeki referans noktası deneyimlediğimiz dış nesnellik değil, bizim içimizdeki “Öz”dür...İç referansın tersi olan “dış referans”ta ise, her zaman benliğimizin dışındaki nesnellikten, yani durumlar, koşullar ve başka insanlardan etkileniriz...Dış referansta daima başkalarının onayını bekleriz...Düşünce ve davranışlarımız daima başkalarından beklediğimiz tepkiye göre şekillenir, yani korku temellidir...***Dış referansta her şeyi kontrol etmek isteriz... Dışarıdan bir güce ihtiyaç duyarız...Onaylanma ihtiyacı, kontrol etme ihtiyacı, dış güç ihtiyacı gibi tüm ihtiyaçlar korku temellidir...Bu çeşit bir güç, ne içsel ne benlik ne de gerçek bir güçtür...Benlik gücümüzü deneyimlediğimizde korku yok olur, kontrol etme isteği yok olur, diğerlerinin onayı ya da dış güç için mücadele yok olur...***Dış referansta içimizdeki referans noktası ‘ego’muzdur...Fakat ‘ego’ gerçek siz demek değildir...Ego sizin kendiniz için yarattığınız imajdır...Sizin toplumdaki maskeniz, oynadığınız roldür...Toplumsal maskeniz, diğerlerinden aldığınız onaylarla beslenir...Kontrol etmek ister, güç ile ayakta kalır, çünkü korku içinde yaşar...***Gerçek benliğiniz yani “Öz”ünüz, ruhunuz tüm bunlardan özgürdür...Eleştiriye kalbi açıktır, herhangi bir mücadelede korkusuzdur, kendini kimseden aşağıda hissetmez...Buna karşın mütevazıdır, kendini kimseden üstün hissetmez...Çünkü herkesin kendi benliği ile aynı olduğunu, farklı kabukların altında aynı “Öz” olduğunu bilir...Bu dış referans ile iç referans arasındaki en önemli farktır...İç referansta her koşulda korkusuz, herkese saygılı, kendini kimseden üstün görmeyen gerçek varlığınızı deneyimlersiniz...Bu nedenle içindeki güç gerçek güçtür...***Dış referans temeli ise aldatıcı bir güçtür... Ego temelli bir güç, sadece dış referans unsuru varoldukça oradadır...Eğer belli bir unvanınız varsa, bir ülkenin veya bir şirketin yöneticisiyseniz veya çok paranız varsa, bu unvan, para ve kariyerle gelen gücün keyfini çıkartırsınız...Ego temelli güç bütün bunlar var oldukça sürer...Unvan, iş ve para gittiğinde güç de gider...Buna karşın içimizdeki güç devamlıdır...Çünkü içimizdeki bilgeliğe dayanır...Bu kişisel gücümüzün bazı kesin özellikleri vardır...İstediğimiz şeyleri ve insanları cezbedebiliriz...Arzularımızın gerçekleşmesi için insanları, durumları ve koşulları kendimize çekeriz...Buna doğa yasalarının desteği denir...Bu ilahi erdemden gelen ilahi bir destektir...Bu güç sizin insanlarla gerçek bağlar kurmanızı sağlar ve bu bağ gerçek sevgiden gelir...”(Deepak Chopra’nın Başarının 7 Spiritüel Yasası kitabından)

Devamını Oku

Hıncal Uluç’un tuzu kuru... Maça gidecek çoluğu çocuğu yok...

25 Ağustos 2012

Yıllar önce Adnan Polat kardeşimin inisiyatifinde başlatılan, derbilerde deplasman seyircisinin “parmaklıklarla tecrit edilmiş hapishaneyi andıran tribünde” maç izlemesine hep karşı çıktım...Aynı kapalının, sağ tarafındaki koltuklarda otururken, on metre yanımdaki sol taraftaki koltuklarda Galatasaray taraftarının oturmasını yıllarca yaşamış olan benim gibi bir futbol seyircisi için, tel örgülerle enterne edilmiş insanlar kabul edilebilir şeyler değildi...“Kombine bilet uygulaması geldi... Zorunluluk artık bu...” dediler, alttan girdiler, üstten çıktılar, seyirciyi bölme işini Türk futboluna soktular...Benim gibi yıllarca arada tek bir sıra polisin solunda ve sağında maç izlemiş Fener, Beşiktaş, Galatasaray taraftarı için “utanç” vesilesi olacak bu uygulamayı hiçbir zaman içime sindiremedim...***Derbilerde olay çıkmasını tetikleyip, ortamı iyice geren kan ve şiddete zemin hazırlayanların at koşturduğu ortamda bile derbilerde “deplasman seyircisinin” alınmamasına bütün gücümle karşı çıktım...Futbolun seyir zevkini, taraftarın karşılıklı atışmasını yok eden, maçın atmosferini tek taraflı bir tezahüratın renksiz ruhsuzluğuna büründüren bu kararın “derbi heyecanını yok edeceğini” savundum...Savundum, çünkü geçmiş derbilerde iki takım taraftarının eşit miktarlardaki temsilinin ne kadar muhteşem bir tablo oluşturduğunu yaşamıştım...***Fakat tüm bu gerçekler yarın gece oynanacak Beşiktaş-Galatasaray derbisinde, ortamın bir barut gibi olduğunu bildiğimden, Galatasaray seyircisinin bu maça gelmemesi gerekliliği fikrimi değiştirmiyor...Galatasaray taraftarı bu derbiye gelmemeli...Karşılığında Beşiktaş taraftarı da Arena’da derbiye gitmemeli...Çünkü bu yıl iki kulübün yöneticileri aralarındaki tartışmayı anlamsız bir şekilde büyüterek “Beşiktaş ile Galatasaray arasında inanılmaz bir gerginliğin fitilini ateşlediler...”***Galatasaraylı yöneticilerin Arena Stadı’nda oynamak isteyen Beşiktaş’ın talebine “Beşiktaş’ı stadımıza almayız” yollu demeçleri, Beşiktaş taraftarının egosu üzerinde en azından şu anda kolay kolay telafi edilemeyecek yaralar açtı...İki kulübün yöneticileri, böyle bir talep ve cevabı, kamuoyuyla oynayarak, onun üzerinden tartışarak vermemeliydi...Kendi aralarında işin oluruna bakmalı, işin oluru yoksa, bu işi başından kesip atmalıydı...Oysa öyle olmadı...Beşiktaş istedi...Galatasaray vermem dedi...İş bir ara Başbakan’a kadar gitti...***Beşiktaş İkinci Başkanı’nın kişisel görüş olarak “Böyle konuşan Galatasaraylı yöneticiler İnönü’ye gelmesin” sözleri ne kadar yanlışsa, bu kadar gergin bir ortamda “taraftarın karşı karşıya gelmesi de o kadar yanlıştır...”Bunu bugün için, bu derbi için istemek cinayete ve şiddete yol açmaktır, teşviktir...Beşiktaş kazan gibi kaynıyor...Galatasaray seyircisinin gelmesine gerek yok, Beşiktaş tribünleri kendi iç dinamikleri nedeniyle Mazallah patlamaya hazır bir bomba gibi...Stadın diğer yerlerindeki kombine fiyatları düşürülürken, kapalı tribün kombine fiyatları artırıldı...Bu Çarşı grubunda tepkiye neden oldu...Quaresma olayı, Beşiktaş’ta yaşanan iç gerginlikler, Galatasaray derbisini İnönü’de “çok riskli bir derbi” haline getirdi...***Bu kadar riskli bir derbide, bir de sezon başında Arena Stadı yüzünden karşı karşıya gelmiş iki camiayı stadın içinde karşı karşıya getirmek, “şiddete davetiye çıkartmak” demektir...Hıncal Uluç dünkü yazısında bunu önermiş...Onun tuzu kuru...Kendi yıllardır “Galatasaray seyircisini Galatasaray taraftarına layık görmediğinden ve ona saldırdıklarından” maçlara gitmiyor...Kendi kaça gitmiyor, fakat “bu maçta nasıl olup da iki kulübün taraftarını maça sokmazsınız” diye kuru sıkı sallıyor...Madem her şey bu kadar rahat bu ülkede, kendi bir zahmet, tepkilerden ürkmeyip de “Galatasaray maçlarına gitse ya Hıncal Uluç...”Hayır can kıymetli...Fakat “canan gitmeli”, başına bir şey gelirse de, “Kahrolsun güvenlik önlemi almayan bürokrasi” diyerek işin içinden “kahramanca” sıyrılmalı...Hıncal Uluç’un yaptığı insanların hayatı üzerinden kolay yoldan kahramanlık taslamaktır...***Hiçbir Beşiktaş-Galatasaray ya da Fener-Beşiktaş, Galatasaray-Fener derbisinin deplasman seyircisi olmadan oynanmasına gönlüm razı olmaz...Fakat bazen tehlikenin göz göre göre “geliyorum” dediği anlar vardır...Öyle anlarda, “hiçbir şey yapmamak” cinayete zemin hazırlamaktır...Yok öyle Hıncal Abi...Sen yıllar önce Galatasaray tribünlerinden kaçarken, o tribünlere ne ifadeler kullandığını hatırlıyor musun?..Şimdi birbirine karşı bu kadar bilenmiş iki taraftar grubunu bu ve gelecek derbide beraber oturtmayacaklar diye ortalığı bu kadar velveleye vermeye hakkın var mı?..Senin maça gidecek çocuğun yok...Kendi canın da kıymetli, evinin kebap servisi yapılan köşesinde, puro tüttürerek maç keyfi yapacaksın...Sonra da “Güvenliği sağlayın, herkesi maça alın” diye sallayacaksın...Yok öyle yağma!..*****“PARAYA OLAN DÜŞKÜNLÜK BİR GÜVENSİZLİK İŞARETİDİR...”“Evrende bir şeyi elde etmek için, o şeye olan bağımlılıklarınızdan vazgeçmeniz gerekir...Bu arzularınızı gerçekleştirmek için ‘niyetlerinizden vazgeçmeniz’ anlamına gelmez...Sadece sonuçlara olan bağımlılığınızı bırakmanız gerekir...***Sonuca olan bağlılığınızdan vazgeçtiğinizde, hedefe odaklı niyetinizle duruma dışardan özgürce bakabildiğinizde arzu ettiğiniz şeye ulaşabilirsiniz...İstediğiniz her şey, ancak kendinizi durumlardan zihinsel ve duygusal olarak soyutladığınızda gerçekleşebilir...Çünkü zihinsel ve duygusal soyutlama, gerçek benliğinizin gücüne inanmanızı sağlar... ***Sonuca bağımlılık, korkuya ve güvensizliğe dayanır...Zenginlik, bolluk ve bereketin gerçek kaynağı ‘benlik’tir...Her şeyi gerçekleştirmeyi bilen ‘bilinç’tir...Arabalar, evler, paralar, kıyafetler uçaklar birer semboldür...Bu semboller gelip geçicidir...Sembollerin peşinden koşmak, bir ülkenin topraklarında yaşamak yerine, ülkenin sadece haritasına bakmak gibidir...Endişe yaratır ve sonunda içinizde bir boşluk hissetmenize neden olur...***Sonuca bağımlılık yoksulluk bilincinden gelir...Gerçek zenginlik bilinci, her istediğinize, istediğiniz her an, en az çabayla sahip olabilme yeteneğidir...İnsanlar devamlı bir güvence arar...Ancak fark edeceksiniz ki aslında güvence aramak çok kısa ömürlüdür...Paraya olan düşkünlük bile bir güvensizlik işaretidir...Diyebilirsiniz ki “Şu kadar param olsa kendimi güvencede hissederdim... Böylece mali açıdan bağımsız olur, ardından da emekliye ayrılırdım...”Bu hiçbir zaman gerçekleşmez, ama hiçbir zaman...***Güvence arayanlar, bütün hayatları boyunca bunun peşinden koşar ve asla elde edemezler...Paraya düşkünlük bankanızda ne kadar paranız olursa olsun, sizde güvensizlik yaratacaktır...Çok parası olan bazı insanlar en güvensiz insanlardır...Güvence arayışı bir illüzyondur...***Hayatınızdaki her probleme, bize daha büyük fayda sağlayabilecek bir fırsat olarak bakabilirsiniz...Belirsizliğin bilgeliğinde kök salarak, fırsatlara karşı açık ve ayık olun...Bu hazır halinizle, yeni fırsatlar çıktığında çözümü çok kolay bulacaksınız...Ortaya çıkan duruma ‘şanslı olmak’ denir...Gerçekte ‘şans’ hazırlıklı olma haliyle, fırsatın biraraya gelmesidir...”(Deepak Chopra’nın Başarının 7 Spiritüel Yasası kitabından)

Devamını Oku