Quaresma olayının gerisinden pis kokular geliyor!..

24 Ağustos 2012

İnanılmaz bilgiler geliyor Beşiktaş cephesinden...Bir süredir bekliyorum tam olarak netleşmesini olayların...Quaresma olayı, kamuoyunda göründüğünden çok daha “kirli bir oyunun parçası...”Beşiktaş Quaresma’yı istemediği için kadro dışı bırakmış gözüküyor, oysa olayların gerisinden çok pis kokular geliyor...Beşiktaş yönetimi aslında kamuoyuna açıklamıyor ancak uzun bir süredir Quaresma’nın 3 milyon 750 bin euroluk fiyatında bir miktar fedakarlık yaparak oynaması için menajerine baskı yapıyor...Fakat menajer ve Quaresma “Nuh deyip Peygamber demiyorlar...”Menajer ve Quaresma’nın 3 milyon 750 bin euroyu öne sürerek Beşiktaş’tan ayrılma planları var...Türkiye’den büyük bir kulüple görüştükleri ve o kulüp temsilcilerinin “Siz fiyatta indirime gitmeyin... Sonunda sizi vermek zorunda kalacaklar...” dedikleri bilgisi konfirme edilmiş durumda... ***Başka bir kulüpten “bu garantiyi alan menajer ve futbolcunun hiçbir indirime gitmemesi” olayları içinden çıkılmaz hale getiriyor...İşin daha da pis kokmasının nedeni şu:Aynı menajer, Quaresma’nın yanısıra, Almeida ve Fernandes’in de menajeri...Quaresma olayının tıkanmasıyla, Almeida da önceki gün sakatlığını bahane ederek aniden Galatasaray maçında oynayamayacağını söylüyor...Yapılan muayenelerde Almeida’da maç oynamasını engelleyecek bir sakatlık çıkmıyor...Ancak futbolcu ağrılarının olduğunu söyleyerek iki hafta oynayamayacağını bildiriyor...***Bu görüşmelerden ve gelişmelerden anbean Quaresma’yı istemediği söylenen Samet Aybaba da haberdar ediliyor...Samet Aybaba, Quaresma’nın 3 milyon 750 bin euroluk fiyatında diğer futbolcular gibi bir miktar indirime gitmesi halinde “oynamasına” karşı değil...Ancak Beşiktaş yönetimindeki etkin odaklar, Quaresma ve menajerin “kirli bir oyun içinde olduğunu” düşünüyorlar...Üstelik aynı kişi Almeida ve Fernandes’in de menajeri olduğundan, “bu futbolcular da Quaresma’yla Beşiktaş arasındaki taktik savaşının bir parçası haline sokuluyorlar...”***Beşiktaş cephesi Galatasaray maçı öncesi iyice gerilmiş durumda...Mesele Quaresma meselesi gibi görünüyor...Oysa Quaresma meselesi, Almeida ve Fernandes’i de içine almış durumda...Almeida’dan sonra Fernandes’in de her an “bir kapris yapması” ihtimali var...Bu olayları Beşiktaş’ta etkin olan her cenahtaki dostlarımdan öğrenmiştim...Hafta içinde bir gece yarısı bulunduğum yere aniden Beşiktaş’ın teknik direktörü Samet Aybaba geldi...Teknik direktör olduğundan beri ilk kez karşılaşıyorduk...Selamlaştık ve oturduk...Gece yarısını geçen saatlerde bir süre derin bir sohbet yaptık...Takımı kurmaya, iyi bir maç çıkartmaya, Galatasaray karşısında Beşiktaş’ın gücünü göstermeye çalışıyordu...Ona bildiğim gelişmeleri anlatmadım...Zaten hepsini muhtemelen benden çok daha iyi biliyordu...Sadece şunu söyledim:“Çıksın Beşiktaş takımı, terinin son damlasına kadar mücadele etsin Galatasaray karşısında...Öyle bir mücadele versin ki, bütün tribünler ‘helal olsun bu Beşiktaş’a desinler...’ Bunu yapsın o takım, gerisini merak etme... Mesele Quaresma değil... Mesele Quaresma’dan fazlasını takıma koyabilmek... O takım Quaresma’dan fazlasını formasında ter olarak akıtsın, Beşiktaşlı takımına sahip çıkar... Kriz günleri de biter gider...”***Aklıma böyle zamanlarda sıkı Galatasaraylı eski patronum Erol Aksoy’un sözü geliyor ne yazık ki:“Hiçbir mazeret başarının kendisi kadar değerli değildir...”*****FENERBAHÇE ŞAMPİYONLAR LİGİ’NE KALIRSA, ALEX’İN YERİNE TRANSFER YAPILACAK...Alex’le Aykut Kocaman arasındaki gerginlik uzun zamandır biliniyor...Dün akşam bu gerginliğin, Fenerbahçe taraftarını yakından ilgilendirecek bilgilerine ulaştım...Mesele şu...Aykut Kocaman, yeni transferleri Kuyt ve Krasiç’le, forvette Sow’u üçlü oynatmak istiyor...Bunu yapabilmesi için, ofansif yönleri güçlü olan ancak çok fazla savunmaya yardımcı olmayan bu futbolcuların gerisine koşan ve fizik gücü yüksek bir forvet arkası arzuluyor...***Kocaman’ın kafasındaki bu forvet arkası 10 numara uzun zamandır Alex değil...Aykut Kocaman transferin ilk günlerinde onun için Valencia’dan Tino Costa’nın alınması için çok çaba sarfetti...Ancak Valencia kulübü 10 milyon euro’nun altına düşmedi...Fenerbahçe ise 7-7.5 milyon euro sınırını aşmadı bu görüşmelerde...Dananın kuyruğu Alex’in ilk raundunda oynamadığı Spartak Moskova maçının ikinci raundunda kopacak...Fenerbahçe takımı Spartak Moskova’yı geçip Şampiyonlar Ligi’ne kalırsa, forvette istediği üçlüyü oynatacak Aykut Kocaman, Tino Costa veya onun yerine koşan bir 10 numarayı Alex’in yerine mutlaka transfer ettirecek...Şampiyonlar Ligi’ne ilk 11’de Alex’le başlamak istemiyor Aykut Kocaman...Alex ise taraftarın en sevdiği, Fenerbahçe’ye gelmiş geçmiş en iyi yabancı diye adlandırdığı futbolcu...Taraftarın bu sevgisini aşması çok kolay değil Aykut Kocaman’ın...***Fakat Aykut Hoca’nın da güvendiği dağlar var...O dağların başında Aziz ve Ali Yıldırım kardeşler geliyor...Şike operasyonu ve mahkeme sürecinde Aykut Kocaman’ın tavrı, Yıldırım ailesi nezdinde “Adam gibi adam” nitelemesini hak etti...Aykut Kocaman, Aziz ve Ali Yıldırım’ın dördüncü kardeşi gibi muamele görüyor...Aziz Yıldırım ve Ali Yıldırım’la, Aykut Kocaman’ın arasına kimse giremeyecek durumda...Bu güven, konu Alex olsa bile, durumu teferruat haline getiriyor...***Alex Aykut Hoca’nın kendisini Şampiyonlar Ligi için istemediğinin farkında...Fenerbahçe Spartak Moskova’yı geçer Şampiyonlar Ligi’ne kalırsa, taraftarın “sevgilisi olmasına rağmen”, Alex operasyonu yürürlüğe konacak...Tino Costa veya o ayarda büyük bir futbolcu transfer edilecek...Alex’in tweeter hesabında Aykut Kocaman’a gider yapmasının, altında bu gerçekler yatıyor...Yönetim aslında Aykut Kocaman’la Alex’in arasında kalmış durumda...Dünyanın çeşitli futbol kulüplerinde, bu durum oluyor aslında...Hoca sistemi için “yıldız futbolcuyu oynatmak istemeyebiliyor...”Yönetimler de iki arada bir derede formül bulmaya çalışıyor...Aykut Kocaman Aziz Yıldırım’ın başkanlığında bu yıl çok sağlam basıyor yere...İsteklerini gerçekleştirecek gibi gözüküyor Spartak Moskova’yı elerse...Eleyemezse, Alex’in neler diyeceği, Aykut Kocaman’ın ne yapacağı belli olmaz...Fenerbahçe seyircisi İstanbul’daki maçta Alex’i ilk 11’de görmeye hazırlansın...Sanıyorum Aykut Kocaman Alex’in olmadığı bir “tur kaybı riskini göze alamayacaktır...”

Devamını Oku

PKK’nın arkasında birikinti yaratmayın yeter!..

23 Ağustos 2012

Arkasında Suriye’nin gizli servisi El Muhaberat olabilir...Şamil Tayyar’ın dediği gibi, Şam patlamasının misillemesi olarak rövanş niyetine Gaziantep saldırısı düzenlenmiş olabilir...Kesin olan şudur ki, bu hunhar saldırıların arkasında PKK’dan öteye, uluslararası servisler, devletler, ittifaklar var...Burası Ortadoğu...Yaşadığın coğrafyayla kavga edemezsin...Ortadoğu’da yaşıyorsan, Ortadoğu’nun dinamikleriyle hareket edeceksin...“Neden Ortadoğu’da yaşıyorum?..” diye dövünmeyeceksin...Kaderle ve coğrafyayla kavga etmeyeceksin...***Duruma uygun çözümleri bulup, hayata geçireceksin...Makus kaderinden, mucizevi fırsatlar yaratacaksın...Kalleş saldırılardan, demokrasi çıkaracaksın...Kardeş kavgası tuzaklarından, ‘barış’ı filizlendireceksin...Hunharca katledilen insanlardan siyasi bir rant elde etmeye çalışmayacaksın...PKK’nın arkasında yabancı servisler gibi, ‘birikinti’ yaratmayacaksın...Kabul...Bu topraklar kalleş saldırılara, hunhar katliamlara, doğmamış bebekleri öksüz bırakan caniliklere şahit topraklardır...Geçmişte de öyleydiler...Bugün de öyledirler...***11 Eylül 1980’de terörün dik alası vardı bu ülkede...Her gün onlarca genç ölüyordu, sokak ortasında...11 Eylül 1980 günü sorsalardı “ne olacak bu ülkenin hali” diye, kimse “bu terör bitecek” demezdi...Her ne olduysa oldu, 12 Eylül 1980 günü bıçakla kesilir gibi kesildi bütün terör...ASALA Türk diplomatlarını arka arkaya öldürürken, genç bir gazeteci olarak acılı ailelerin evinden mesleğini yapmaya çalışan ben, ASALA saldırılarının “nasıl ve ne zaman duracağını” hiç bilemiyor, kestiremiyordum...PKK ve Kürt meselesi ortaya çıktığında, bıçakla kesilir gibi kesildi ASALA terörü...Bana “ne olacak bu kirli terörün sonu?..” diye soruyorlar...33 yıllık gazetecilik tecrübesinin ışığında “Bir gün gelecek bıçak gibi kesilecek... Ne olduğunu bile anlayamayacağımız kadar keskin ve ani” diyorum...“Hadi canım sen de!..” diyorlar...Ben de onlara “Gelişmelerin başlama ve tetiklenme noktasını bilmeyenler, nasıl ve ne zaman sona ereceğini de bilmezler...” diyorum ve ASALA’yla, 11 Eylül 1980 günü terörünü örnek veriyorum... Günü geldiğinde bıçakla kesilir gibi kesilecek kesilmesine de...O gün gelene kadar ‘birikinti yaratmasanız’ diyorum, ‘PKK’nın sırtında...’*****UĞURSUZ GİBİ GÖRÜNEN OLAYLAR, BÜYÜK MUCİZELERİN HABERCİSİDİR...On yıl önce, “Türkiye’deki iktidar savaşının, belaltı yöntemlerine maruz kalıp, gazetecilik hayatımda uğursuz bir gelişmeyle karşılaşmıştım...Show TV’den ayrılmış, Star Tv’ye geçmiştim...Star grubunun açacağı yeni kanalın haberlerini yaparak kanala ivme kazandıracak, bu arada STAR televizyonuna da her hafta üç ayrı program yapacaktım...Kısa bir süre sonra, yeni kurulan kanal projesi, bir süre dondurulduğundan, ana haberleri de STAR’da yapmam istendi...O günlerde ani bir gelişme oldu, 3 Kasım’da seçimlere gidilmesine karar verildi...3 Kasım 2002’de genel seçimlerin yapılacağına karar verildiği gün, ben de “içimden 3 Kasım 2002’de televizyon haberciliğini bırakma kararı aldım...”Belliydi ki, yeni gelecek iktidara karşı, STAR’ın patronları kendi kurdukları siyasi oluşum çerçevesinde muhalefete geçeceklerdi...Muhalefetin nasıl olacağını bilmiyordum...Neye muhalefet edeceklerini de bilemezdim...Üstelik kimin iktidarına karşı muhalefet edeceklerinden de bihaberdim...Fakat bunlardan daha önemli bir neden vardı, “televizyon haberlerini bırakma kararımda...”***“Muhalefet mi edilecekti, edilecekse neye muhalefet edilecekti, kim iktidar olacaktı da muhalefet edilecekti, hangi siyasi çizgi benimsenecek ve neye göre belirlenecekti?..”Bu soruların hiçbirinin cevabı belli değildi...Fakat bir şey belliydi...Bütün bu soruların cevabını belirleyecek “karar mercii” ben değildim...Burası kesindi...Patronlardı ve patronların çizdiği çerçeveye göre hareket edilecekti...Patronlarla “onların olan televizyon kanalının benim olduğunu iddia edecek bir polemik sefilliğine düşmezdim...”Onların televizyon kanalında ne yapacaklarına ben karar veremezdim, benim yetkim ve etkim de yoktu...Kaldı ki, daha iki ay önce, bir önceki işyerimden siyasi ve bürokratik iktidarların kumpasları sonucu, ayrılmak zorunda kalmıştım...Birkaç ay önce hayatının en ağır meslek yaralarından birini almış bir televizyon habercisinin, üç ay sonra yeni kanalının patronlarına “Öyle yapılmaz, böyle yapılır” diyecek hali yoktu...Alınacak tek bir karar vardı...Kendi göbeğini kendin kesecektin...Türkiye’de ismini dağlara taşlara yazdırtan televizyon haberciliğine kendi ellerinle son verecektin...***Öyle yaptım...Son haber programını, 2 Kasım’ı 3 Kasım’a bağlayan seçim gecesi sekiz saat boyunca yapıp, televizyon haberciliğine nokta koydum...Bu olayı niye anlatıyorum...O gün baktığımda, olay her açıdan benim için uğursuz bir olay olarak görülüyordu...İşim, mesleğim, kariyerim, param, pulum, itibarım, gücüm kendince yara alacaktı...Ya da öyle gözüküyordu...İki ay sonra bu kararın 10. yılı olacak...Şimdi geride bıraktığım o on yıla baktığımda, hayatımın en önemli mucizelerinin bu on yılda gerçekleştiğini görüyorum...On yıl içinde üç tane dünyalar güzeli çocuğum oldu...Her birinin babası olabilmek için, gerçekten “ağır bir mücadele”den geçtim...Her bir çocuğumu hakkımla ve verdiğim emekle kazandım...***Hayatımda içki, sigara, şişmanlık gibi ne kadar “ağırlık yapan” madde ve olgu varsa yaşamımdan çıkardım...Hiçbiri kalmadı artık hayatımda...Huzursuz, gergin ve stresli günler ve gecelerle doluydu iş yaşamım...Şimdi de gergin geçen günlerim oluyor...Fakat hayatın huzuru ve anlamı ruhumun derinliklerinde beni sarmalıyor...“Uğursuz” bir gelişme gibi başlayan 2 Kasım 2002, bana o güne kadar nasip etmediği mucizeleri sonrasında teker teker kazandırdı...On yılda o uğursuz gelişmenin arkasından onca mucizevi olay hayatıma dokundu ve onu değiştirdi...***Yaşamda uğursuz gibi görünen olayları, fırsata çevirebilirseniz, hayat size mucizeler sunar...Dramatik olayları ‘takar’, ‘niye oldular bunlar, neden benim başıma geldiler’ diye onlarla kavga yolunu seçerseniz, “hayat size tıkanıklıklar ve obsesyonlardan başka bir şey vaat etmez...”Hayatı dramadan mucizeye çevirebilmek bir bakış açısı meselesidir...On yıl içerisinde oturup şöyle de dövünebilirdim:-”Ben niye böyle oldum?.. Şan, şöhret ve güç niye bende eksiliyor?.. Yazık değil mi bana?.. Ne suç işledim de bunlar geldi başıma?..”Böyle de düşünebilirdim ve böyle düşündüğüm zaman hayat benim için çekilmez olurdu...Çevrenize bakın...Sürekli yakınan ve yakındıkça olumsuz enerji saçan tipler göreceksiniz etrafınızda...Olumsuz enerji saçtıkça, hayat daha fazla olumsuz gidecekler onlara...Bu sabah açan güneşe bir bakın...Beş dakika konsantre olup o güneşe odaklanın...Nasıl bir ‘mucize’ olduğunuzu fark edeceksiniz...

Devamını Oku

Ben Mesut Yılmaz’lı günlerde görevinden ayrılmış bir gazeteciyim!..

21 Ağustos 2012

Dün aniden cep telefonuma Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, eski cumhurbaşkanları Süleyman Demirel ve Ahmet Necdet Sezer ile eski başbakanlar Yıldırım Akbulut, Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz’ı telefonla arayarak bayramlarını kutladığı haberi geliyor...Uzun zamandır Türkiye’nin normalleşmesi yönündeki “en belirgin jest” olabilir mi diye düşünüyorum bu haberi görünce...Böyle düşünmemin bir nedeni var...Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile Mesut Yılmaz sadece eski cumhurbaşkanı ve başbakan değiller...Süleyman Demirel soruşturması sürdürülen 28 Şubat’ın cumhurbaşkanı...Uzun zaman hakkında sorgulanacak mı sorgulanmayacak mı haberleri dolaştı...Sonunda parlamentodaki darbeleri araştırma komisyonuna ifade verdi...***İfade elbette bir sorgu ifadesi değil...Ancak Süleyman Demirel uzun zamandır 28 Şubat sürecinde, “darbenin dümen suyuna girmekle” suçlanıyordu...Diğer kişi Mesut Yılmaz...Sorgulanan 28 Şubat sürecinde Erbakan-Çiller hükümetinin yıkılmasının ardından, başbakanlığa gelen isim...28 Şubat “postmodern bir darbeyle seçilmiş hükümetin yıkılıp yıkılmadığını” araştırıyor...Mesut Yılmaz o hükümetin arkasından kurulan hükümetin başbakanı...Bu iki isme Tayyip Erdoğan’ın bayram tebriği için telefon açması çok önemlidir...Türkiye geçmişiyle hesaplaşırken, yeni hesaplaşmalar yaratmayacak bir demokratik çizgi benimsemeli...Dürüstçe konuşayım...Ben Mesut Yılmaz’ın dolaylı ve dolaysız dahlinin olduğu operasyonlar sonunda, Mesut Yılmaz’lı günlerde SHOW TV’deki görevinden ayrılmak zorunda kalmış bir televizyoncuyum...***Hiçbir suçum, günahım olmamasına karşın mağdur oldum...Bu, ne gazetecilik, ne basın, ne televizyonculuk ahlakına sığıyordu, fakat yine de içimde biriken bütün duygulara rağmen, “hesaplaşmanın sadece yüzleşme yoluyla olması” gerektiğini savunuyorum...Çünkü her sorgunun, her tutuklamanın, geleceğe yönelik yeni mağduriyetler, yeni hesaplaşmalar, yeni devr-i sabıklar, yeni kinler, yeni öfkeler, yeni intikamlara zemin hazırlayacağını düşünüyorum...Kendi mağduriyetimden yeni hesaplaşmalar çıkartılmasını istemiyorum...Bu, yapılanları unutmak anlamına gelmiyor...Tam tersine, yapılanlarla hesaplaşmak, yüzleşmek ve onları tarihin karanlık sayfalarının çöp sepetine atabilmek için sonsuz bir demokratik arzu duyuyorum...Kimsenin yaptıklarının yanına kâr kalmasını doğru bulmuyorum, hayatın kuantumunda, alma verme yasası uyarınca bunun mümkkün olmadığını da biliyorum...Fakat hesaplaşmalar, istikbale yönelik daha fazla şiddet tohumları ekmemeli...***Bu vesileyle Tayyip Erdoğan’ın Süleyman Demirel, Mesut Yılmaz ve bu arada siyasi olarak hiç yakın olmadığını bildiğimiz Ahmet Necdet Sezer’le telefon bayramlaşmasını “Türkiye’nin demokratik geleneklerinin yeniden tezahür etmesi açısından” çok önemli ve sıcak buluyorum...Kişisel olarak kimseden intikam almayacağım bellidir, kimse merak etmesin...Hayat kendi hesabını gördü, görüyor zaten...Daha fazla müdahil olmaya gerek yok...*****BODRUM’DA UZUN YAŞAMAK...Tatil değil de, yazı başka şehirde geçirmek denebilirdi olsa olsa çocukluğumun yaz günlerine...Haziran’ın sonlarında, takım taklavat Ankara’dan İstanbul’a göç edilirdi...Okulların açılmasına yani neredeyse Eylül’ün ilk haftasının sonuna kadar...İki aydan fazla bir zaman İstanbul’da kalırdık...Ankara’daki dünyam farklıydı, İstanbul’daki farklı...Sonra gün geldi, değil iki buçuk aylık “göç”ler, iki buçuk haftalık mekan değişikliğini yaşayamaz oldum...30 yıldan fazla bir süre, yaz aylarında iki hafta bir yerde kalmam mümkün olmadı...Yerimde duramıyordum...Rahat hissetmiyordum...Bir yerlerde bir şeyleri hep kaçırıyormuşum duygusuna kapılıyordum...Atina’dayken Atina’nın dışına çıkamıyordum...İstanbul’dayken İstanbul’un dışına...***Atina’da kaldığım yedi yaz boyunca on günlüğüne bile bir yere kaçamadım...Üç günde beş günde hep döndüm...Ya önemli bir haber çıkarsa düşüncesi, ya ben yokken büroda kimse bulunmaz haber atlanırsa kaygısı, ya da tatile gittiğimden içimde beliren çocukluktan kalma suçluluk duygusu, beni bir türlü tatile çıktığımda rahat nefes aldırmadı...Ana haber bülteni yaptığım günlerde, kendi kendime koyduğum bir aylık ekran yasağını bile, zaman zaman “Ama çok önemli olay çıktı” bahanesiyle deldim...Ben tatildeyken haberin çıkacak olmasından kaygılanmıyordum...Sanki ben tatildeyken “ya haber çıkmazsa” diye kaygılanıyor, ne yapıp edip bir büyük haber bulup ya da yaratıp işbaşı yapıyordum...***Çocukların olması insan hayatını büyük oranda tamamlar...Hayatın değerleri yerli yerine oturur...Yaşamın anlamı gerçek bir bütünlük oluşturur...Hayatta niye yaşadığın, neden kazandığın, neden başardığın daha gerçekçi bir felsefeye oturur...Canan ve Mehmet Barlas’lar Bodrum Gündoğan’da yeni yazlık evlerine taşındıklarında, “Buralara her yıl kim gelir gider?..Yazın aylarca kalır?..” diye hafiften ironi yapmıştım...Oysa hayat bir mühendislikti...Yaşam da bir maraton...Hayat eğer çocukların varsa, onlarla beraber, çocukları kişisel olarak geliştirecek, mutlu edecek, hayatı keyifle beraberce yaşatacak bir düzen kurmak mutluluktur...Çocukların varlığı bir şeyi gösterdi...Mutluluk sevdiklerinle geçirdiğin keyifli dakikalardan ibarettir...Bunun için üç gün orda, beş gün burda, bu gece o barda, bu gece başka havada eğlenmene gerek yoktur...Her gece mekan değişikliklerine, yeni mekanlardan yeni dopingler arama arzularına, farklı dekorasyonlarda, değişik albenilerdeki barlarda heyacan aramana gerek yoktur...Heyecan ve sevgi insanın içindedir, paylaşarak çoğalır... ***Değiştirdim kendimi...Şimdi yazılarımı, bol spor yapabileceğim, çocuklarımın denizden, güneşten, açık havadan, bol oksijenden istifade ettirebileceğim Bodrum’da en az elli gün yaşayarak yazmaya çalışıyorum...Hayatı ikiye böldüm...Yazın “Aman işler kaçar... Aman projeler gider... Aman bağlantılar kopar...” diyerek hayatı kendim ve çocuklarım için ertelemiyorum...Kendim için ertelemeyi düşünsem bile, çocuklarım için ertelemeye kıyamıyorum...Neyse yaşam yerli yerine oturdu... Dün İstanbul’a döndük...Elli gün sonra...Bayram biterken hayatımızın yeni bölümü başlıyor...Merhaba İstanbul...

Devamını Oku

Leros Adasında yazın son öğle yemeği...

19 Ağustos 2012

Uzun Bodrum günlerinin sonuna geldik...Dün beni Leros adasına götürdüler...Oradaki restoranların yemeklerinin güzelliğinden, ucuzluğundan, keyifli atmosferinden bahsediyorlardı yaz boyu...Türkiye’den Yunan adalarına gidenlerin yemeklerde, tavernalarda, ambiyansta neyi sevdiğini bildiğimden, ben hiç gitmiyordum Bodrum’un karşısındaki Yunan adalarına...Biliyorum deniz kenarına kurulmuş köhne ve otantik restoran atmosferini seviyor Türk turistler...Ege otlarını, süzme zeytinyağının cömertçe konduğu salataları, balığı, mezeleri, ahtapotu, kalamarı, karidesi Yunan usulü pişirilip servis edilmesini seviyor bizim buradan tekneyle oralara gidenler...***Mitos Taverna tam bizim “özgür Bodrum turistine” uygun bir taverna...Şişman patronu, aile işletmesi düzeni, köhne yapısı, her Yunan tavernasında görülen mezeleri, adalara mahsus taze deniz mahsulleri ve denizin üzerine kurulmuş otantik görüntüsüyle bir Ege klasiği gibi...Baktım Türk turist grubu “Barbayanni marka uzoyu” keşfetmiş durumda...Barbayanni şişecikleri masaya geldiğinde, hafif bir nostalji geçti içimden...Yıllar önce Atina’ya gelen her Türk’e “Sakın Barbayanni’den başka uzo ısmarlamayın, sevmezsiniz...” diye tembihlerdim...“Diğer uzoların esans kokusu vardır... Türk ağız tadına uymaz... Bir tek Barbayanni bizim Altınbaş’ı çağrıştırdığından tam Türk damak zevkine uygundur...” derdim...***Çünkü Barbayanni Midilli uzosuydu...Yunanistan’da adalar Türkiye’ye yaklaştıkça, “Türk”leşir, Yunanistan’ın Batı’sına yaklaştıkça “İtalyan”laşırdı...Korfu bir Greko-İtalyan adasıydı...Leros veya Midilli ise Osmanlı etkisindeki Yunan adaları...Gruptakilere, bu adalardaki Osmanlı kültür etkisinin, kıta Yunanistan’a göre çok fazla olduğunu söylüyordum...İlgiyle dinliyorlardı, bir ara taverna sahibi, bir Türk dostumuzun onu İstanbul’a davet ettiğini söyledi...“Sizinle ünlü bir kafede karşılaşmıştık... Çok Türk müşterimiz var... Bizim İstanbul’da Yunan yemeği yapan bir restoran açmamızı istiyorlar... Daha karar veremedik...” dedi...Ne de olsa yedi yıl o ülkede yaşamışım...Oranın insanıyla bir dostluk köprüsü kurar gönlüm, daha ilk karşılaşmada...Bir doğal tanışıklık, bir dostluk, bir karşısındakini baştan tanıma hali vardır üzerimde...- “Sakın İstanbul’da Yunan lokantası açmaya kalkmayın... Buraya Bodrum’dan gelenler Ege’nin üzerine serpişmiş bu adalarda ve sizin deniz kıyısındaki ahşap ve köhne tavernalarınızda ‘özgürlüğü ve otantikliği’ yudumluyorlar...Onun için yemekleriniz onlara çok lezzetli geliyor...İstanbul’da bu yemekleri burada sattığınız kadar kolay satamazsınız... Orada çok daha müşkülpesent olacaklar bu gördüğünüz insanlar... Şimdi her biri kendini Ege adalarında yaşayan birer Zorba olarak görmekte... Ege otlarını, gümüş balığını, ızgara ahtapotu, kalamarı, istakozlu makarnayı yerken doğayla ve Yunan adalarıyla bütünleştiklerini hissediyorlar... İstanbul’da çok daha müşkülpesent olacaklar bunlar... Şu kalenderlikten eser kalmayacak gördüğünüz insanlarda... Havadan ve sudan böyleler... Bodrum’da Çeşme’de açmayı düşünüyorsanız durmayın açın... Fakat İstanbul’da hiç tavsiye etmem...”***Gruptakiler tavernanın mutfağında aile üyeleriyle yaptığım bu konuşmayı duymadılar...Aile kendi düşündükleri türden birisini görmekten mutluydu...***İstanbul’daki işletmeci dostlarım kendilerine “kötülük ettiğimi” düşünürler...Oysa iyilik ediyorum...Yunan yemeklerini ve Türk mentalitesini biliyorum...Adalarda o salaş hava, Beyaz Türkleri kendinden geçirir...İstanbul’a geldi mi onlar, başka bir dünyaya girerler...Dakik, Avrupai, rekabetçi ve kapitalist bir dünyadır İstanbul’da yaşadıkları...Minik Yunan adasından çıkıp gelen, istakozlu makarnasıyla meşhur tavernacı aile şaşırıp kalır İstanbul’un insan yutan rekabetçi coğrafyasında...Hayat otantik haliyle ve otantik yerinde güzeldir...Uzun yıllardan sonra sevdiğim mezeleri ısmarladım...Gelen Barbayanni şişelerine durdum baktım... Bir duygu rüzgarı geçti gözlerimin önünden...Eski minik gazoz şişelerini andıran karafakileri arka arkaya dizdiğim günler geldi aklıma...Dostlar, “Bir yudum da mı almayacaksın?..” dediler...“Yok almayayım” dedim “Nasıl olsa biliyorum tadını... Ben en iyisi size güzel bir servis yapayım...”Buzları koydum, uzoyu döktüm, üstüne beyazlaşana kadar su koydum...Yoğun beyazlık renk baabında açılmadan su koymayı kestim bardaklara...Beyaz şarap isteyen dostuma, Yunanistan’ın en iyi şarabını ısmarladım...“Biraz şarap da mı tatmazsın?..” dediler...“Hayır” dedim, “Size servis etmek yetiyor... Ben tadını biliyorum nasılsa...”Tarama salatası masaya geldiğinde önümde kıpır kıpır kıpırdayan Ege’ye baktım...Deniz dalgalıydı...Bu yazın son öğlenlerinden biriydi...Kader beni yine Yunanistan’a getirmişti...Hayatım, Ege’nin iki yakasında bir tenis topu gibi gelip giderek geçiyordu...En iyi bildiğim topraklarda ve denizdeydim... İki kıyısını, denizini ve güneşini bilip yaşayabildiğim bu cennetin bir parçası olduğum için mutluydum...Bir yaz daha bitiyordu işte...Ömürden bir yaz daha eksiliyordu...Kim bilir bir daha ne zaman, salaş Mitos’ta tarama salatası yemek nasip olacaktı?..İskeleden ayrılırken bunu düşünüyordum... *****“BAŞKALARINI SUÇLAMAKTAN VAZGEÇİN...” “İnsanlar üzerinde güç ve kontrol kurmaya çalıştığınızda enerjinizi boşa harcarsınız...Ego uğruna para ve başarı kazanmaya çalışan kişi, gerçek mutluluğun tadını çıkarmak yerine, enerjisini mutluluk illüzyonu peşinde koşarak harcar...***Para kazanmayı sadece kendi ihtiyaçlarınız için istediğinizde, size akan enerjiyi kesip atar, doğanın müthiş işleyişine engel olursunuz...Fakat eylemlerinizin tümünün temelinde sevgi olduğunda hiçbir enerji boşa harcanmaz...Motivasyonunuz sevgi olduğunda yaptığınız her işte pozitif enerji birikir, kat kat artar ve topladığınız bu enerjiyle istediğiniz her şeyi yaratma keyfini yaşarsınız... Bu isteğiniz sınırsız zenginlik isteği bile olabilir...***Bedeninizi, enerjinizi kontrol etmek için kullandığınız bir alet olarak düşünebilirsiniz...Bedeniniz enerji üretir, biriktirir ve sonra bu enerjiyi kullanır...Bu enerjiyi en etkili biçimde nasıl üretip biriktirebileceğinizi, sonrasında nasıl kullanabileceğinizi bilirseniz istediğiniz kadar zenginlik yaratabilirsiniz... Egoya önem vererek çok büyük bir enerji harcarsınız...Eğer iç referans noktanız ego ise, diğer insanlar üzerinde güç ve kontrol sağlamaya çalışıyor, sürekli başkalarından onay bekliyorsanız enerjinizi boşa harcıyorsunuz demektir...***Rüya Görme Sanatı’nda Don Juan Carlos Casenada’ya şöyle der:‘Enerjimizin çoğunu kendimizi önemsemeye harcıyoruz... Bundan vazgeçtiğimizde iki olağanüstü şey deneyimleyebiliriz...Birincisi, enerjimizi özgür bırakarak kendi büyüklüğümüze dair yarattığımız illüzyondan kurtulmak...İkincisi, kendi içimizde yeterli enerjiyi toplayarak evrenin büyüklüğüne tanıklık etme fırsatını yaratmak...’***‘En Az Çaba’ yasası için gerekli üç unsur var...İlk unsur kabul etmektir...‘Bugün ne olursa olsun insanları durumları ve koşulları kabul edeceğim’ diyebilmektir...Eğer şu an ile mücadele ediyorsanız, aslında tüm evrenle mücadele ediyorsunuz...Bir insan veya durumdan dolayı üzgün ve kırgın hissettiğinizde, tepkinizin bu insan ve duruma karşı olmadığını hatırlayın...Aslında bu insanın ve durumun size hissettirdiklerine tepki duyuyorsunuz...Bunlar sizin duygularınız ve duygularınız da kimsenin hatası değil...Bu gerçeği fark ettiğinizde, hissetikleriniz için sorumluluk almaya hazırsınız demektir...***Sorumluluk olaylar karşısında hiçbir şeyi, kendiniz dahil hiç kimseyi suçlamamak demektir...Sorumluluk bir durum olay veya problemi olduğu gibi kabul ederek, yaratıcı bir karşılık verebilme yeteneğidir...Her problem içinde fırsat tohumları barındırır...Bu farkındalık sizin o anı alıp daha iyi bir durum veya şeye dönüştürmenize yardımcı olur...***Üçüncü olay kendi fikirlerinizi savunmaktan vazgeçmektir...Bundan vazgeçerseniz daha önce boşa harcadığınız çok büyük bir enerjiyi geri kazanmış olursunuz...Savunmaya geçer, başkalarını suçlar, kabullenmez ve kendinizi yaşadığınız ana teslim edemezseniz, hayatınız büyük bir dirençle karşılaşır...”(Deepak Chopra’nın Başarının 7 Spirütel Yasası kitabından)

Devamını Oku

Kısaca çocuk elli yaşından sonra büyüyeceksin...

18 Ağustos 2012

İdealize ettiğim hayatımın bir zirvesi gibiydi sanki o doğum günü...İpek Durkal gazeteye gelmişti...Yazımın bitmesini bekledi...Beni alıp doğum günümün kutlanacağı meçhul mekana götürecekti...Arabaya bindik “Atiye sokağa gidiyoruz...” dedi, “Salomanje’ye...”Temmuz’un 21’iydi...50. yaş günümü kutlamak için çocuklarımın annesi ve birkaç kız arkadaşımla özel bir parti düzenlemişlerdi...Yaz sıcağının şehri kavurduğu günlerde, İstanbul’da bulabildikleri, “muhteşem güzel kadınlarla dolu” sevdiğim dostlarımdan oluşan bir potburinin rüya gibi yaşattığı bir doğuum günü partisinin ortasındaydım...***Hayatta herşeye sahip görünüyordum...İkiz çocuklarım iki ay önce doğmuştu...Beraberliğinden mutluluk duyduğum, sevdiğim güzel bir kadınla beraberdim...Annemle babam hayatta ve sağlıklıydı...Kaderin bana hediye ettiği, büyük kızım Ayşe Nazlı 11 yaşına basmıştı...Yanına ikizler gelmiş, mutluluğuma mutluluk katmışlardı...Hayat bana birşey göstermek istercesine, ikiz çocuklarımın dünyaya gelişi gibi, çok sevdiğim Beşiktaş’ı o sene lig ve Türkiye kupası şampiyonu yaparak ikiz kupalı bir sezona imza attırmıştı...***Gazetede yazmaktan mutlu olduğum bir köşem, televizyonda arzu ettiğim gibi sansasyondan uzak, derin tartışmaların yaşandığı keyifli bir programım vardı...Dostların ve muhteşem kadınların refakatinde, mutluluk dansları ederek 50. yaşıma basışımı kutlarken, “hayatın onca badireden sonra” yüzüme güldüğüne inanıyordum...Herşey ideal ya da ideale çok yakındı...***O gece orada bulunan muhteşem kadınlardan biri Tuluhan Tekelioğlu’ydu...Doğum günü kutlanmasının, yüreğimde yaşayan duygusal doruğuna tanıklık etmiş, mutlulukla bezenmiş hayallerimle yaptığım dansa ortak olmuştu...Bir dönemin sonu, bir dönüm noktasının ise başlangıcıydı o gece...O zaman bu gerçeğin farkında değildim elbette...İki yıl sonra Tuluhan bana, “50’sinde Erkek” isimli kitabını yazmak istediğini söylediğinde, içimden “Benden uzak dur Tuluhan” demek geldi...Ne 50, ne de 50 sonrası için hiçbir röportaj vermek istemiyordum...***50 yaşın duygusal zirvelerinde olduğumu düşündüğüm, “yaşamın onca badiresinden sonra kaderin nihayet bir daha değişmemek üzere benden yana döndüğünü tahmin ettiğim” o doğum gününün ertesindeki 21 Temmuz, yaşamımın en zor ve kötü hissettiğim doğum günü olacaktı...Hayat bana yepyeni bir sınavı ve “hiç çalışmadığım yerlerden gelen bir imtihanı” önüme koyacaktı...“Geçebiliyorsan bu sınavı geç” diyecekti...Elli yaşıma kadar yaşadıklarımla, elli yaşımdan sonra yaşamaya başladıklarım arasında dağlar, ırmaklar, dünyalar hatta gezegenler vardı...Hayatın romantik şizofrenisi bitmişti elli yaşımda...Herşey sade bir gerçeklik halindeydi artık...Çıplak ve yalındı...Kuru inançlar, hayalimde olduğunu sandığım vakalar, kendime yonttuğum dünyalar, başaramayacağıma inandığım pesimist duvarlar, kendimi aldattığım ve kaçak güreştiğim minderler yoktu artık...***Yalnızdım...Doğduğum gündeki gibi yalnızdım...Öleceğim gündeki gibi tek başınaydım...Kafamda yarattığım sanal dünyaların “şizofrenisiyle” mutlu yaşayamazdım...Mutluluğu kendi ellerimle “farklı şifrelerle” sağlayacaktım...Hayata kendi ellerimle başka türlü asılmalıydım...Kendime ve yaratacağım nesillere, gerçek bir dünya sunmalıydım...Hayatın romantizmini değil, hayatın şifrelerini verecektim...O şifreleri önce öğrenecek, “öğrenilmiş çaresizliklerimden” vazgeçecek, gayr-ı kabili iflah bir yaşamın esiri olmaktan kurtulacaktım...***Hesaplaşırken “huzur”u arzulayacaktım...“Gününü göstermeyi düşünürsem” bana da gün gösterilmeyeceğinin farkında olacaktım...İnsanlığın bir bütün olduğunu, “hayatın benim egomdan ibaret olmadığını” anlayacaktım...Başarı peşinde koşmanın anlamsızlığını ve değersizliğini, buna karşın “değerli şeylerin peşinde yürümenin” anlamını kavrayacaktım...Hayatın şifresinin, egoların bitmek tükenmek bilmeyen isteklerinde değil, ruhunun derinliklerindeki “niyet”lerde gizli olduğunu hissedecektim...Kendimle ondört yaşındaki bir çocuğun yaşanmamış hayallerinde yeniden barışacaktım...“Alma”nın değil, “verme”nin gerçek mutluluk olduğunu idrak edecektim...Kısaca kendi kendime “çocuk...” diye hitap edecektim...“Elli yaşından sonra büyüyeceksin...”*****“NİYET”İNİZİN GÜCÜ...“Niyetinizin sahip olduğu gücü kullanmayı öğrenin...Bu sayede arzu ettiğiniz herşeye ulaşabilirsiniz...Elbette istediğiniz sonuçları büyük bir çaba ve emekle de elde edebilirsiniz...Ancak bunun büyük bir bedeli olacaktır...Muhtemelen bu bedel, stres, kalp krizleri ve bağışıklık sisteminizde meydana gelecek problemler olacaktır...Oysa “Niyet ve Arzu Yasası”nın beş basamağını uygulayarak, herhangi bir bedel ödemeden tüm arzularınızı gerçekleştirebilirsiniz...Çünkü bu yolla “niyet”iniz kendi iç gücünü yaratacaktır...***Kendinize bir boşluk yaratın...Yani düşüncelerin arasındaki sessiz alanda kendi merkezinizi bulun...Sessizliğin içine girin...Bu sessizlik sizin öz haliniz, var olma halinizdir...***Varolma halindeyken, tüm niyet, arzu ve düşüncelerinizden arının...Gerçekten boşluk içindeyseniz, burada artık düşünce ve niyet yoktur...Birçok hedefiniz varsa, bunları önceden yazabilir, boşluğa girmeden önce niyetinizi bu hedeflere yönlendirebilirsiniz...Ektiğiniz arzu tohumlarının büyüyüp büyümediğini görmek için yerlerini eşelemenize ve nasıl açacaklarını görmek için onlarla yapışık kalmanıza gerek yoktur...Sadece onları serbest bırakmayı istemelisiniz...***İç referans halinde kalmalısınız...Yani kendi gerçek benliğinizin “ÖZ”le bağlantınızın farkındalığında kalmalısınız...KENDİNİZE DIŞ DÜNYANIN GÖZÜNDEN BAKMAYI VE BAŞKALARININ FİKİR VE DAVRANIŞLARINDAN ETKİLENMEYİ BIRAKMALISINIZ...İç referans halinde kalabilmeye yardımcı olacak yollardan biri, arzularınızı kendine saklamak ve başkalarıyla paylaşmamaktır...Ancak etrafınızdaki insanlar sizinle aynı arzuları hedeflemişlerse ve sizinle onlar arasında kalpten bir bağ mevcutsa paylaşmayı tercih edebilirsiniz...***Sonuç odaklı bağımlılıklarınızdan kurtulun...Bu da bir sonuca olan katı bağımlılığınızı bırakarak, belirsizliğin bilgeliğinde yaşamak demektir...Sonuçlarını bilmeseniz bile hayat yolculuğunun her anının tadını çıkartmak demektir...*** Bırakın detayları evren halletsin...Boşlukta serbest bırakılınca niyet ve arzularınız sonsuz bir planlama gücüne sahip olur...Niyetinizin bu sonsuz planlama gücüne güvenin...O da sizin için tüm detaylarla ilgilensin...***Gerçek doğanızın saf ve ilahi bir güç olduğunu hatırlayın...“ÖZ”ünüzün bu bilincini her yere yanınızda götürün...Arzularınızı sakince serbest bırakın...Evren detayları sizin için halledecektir...”(Deepak Chopra’nın Başarının 7 Spiritüel Yasası isimli kitabından...)

Devamını Oku

Engin üzerinden 11 maçlık caydırma cezası...

17 Ağustos 2012

11 maç ceza tahmin ediyor muydum Engin için?..Evet...11 olmasa da, 10 maç ceza bekliyordum...Kimse bana bir şey söylemedi...Bir yerden de duymadım “Engin’e ağır ceza vereceğiz” diye...Fakat bellidir “insanlardaki savunma mekanizması...”Engin’in yaptığı, direkt hakemleri etkiliyor...Belli ki hakem camiası “Buna en ağır cezayı vermezseniz, maçlarda futbolcuların bize saldırılarının önüne geçemezsiniz...” dedi...Hakeme ters çıkan çok futbolcu gördüm...Küfür edenine rastladım...Galatasaraylı Ayhan, Cem Papila’ya direkt küfür etti, Papila görmezden geldi, bunu da gördü bu gözler...***Fakat hakemi ittirerek sürüklemeyi bütün stat görüyor...Cüneyt Çakır’ın saha içindeki otoritesi sarsılıyor, karizması çiziliyor...Engin’in hareketinde küfür var mı?..Muhtemelen...Ancak küfürü herkes fark etmez, gösterirsin kırmızı kart, çıkartırsın, arkasından verirsin birkaç maç ceza...Ondan daha önemlisi, milyonların gözünün önünde saha içinde hakeme kaba kuvvet kullanılmasıdır...Engin’in hareketi her futbolcunun, bilinçaltına işliyor...Onaylamasa da, bir sinir anında, adrenalin yükselmesinde, maç için tansiyon yükselmesinde bilinçaltına giren o hareket, dışa vurulacaktır...11 maçlık ceza, bilinçaltına giren bu davranışın dışavurumunu engelleme amacını güdüyor...***“Hakeme, yani kendilerinden birine saldırılınca 11 maç ceza... Rakip takımdaki futbolcuya olsa böyle olmazdı...”Doğrudur!..İnsanoğlu kendisine yönelik mağduriyeti önemser, başkalarına empatiyi aynı oranda yapamaz...Ne ki buradaki konu ‘bana yapıldı sana yapıldı’ meselesi değil...Engin’in o hareketi en ağır şekilde cezalandırılmazsa, bundan böyle sadece Süper Lig’de değil, birinci ve ikinci liglerde, amatör kümede birçok maçta, sinirlerine hakim olamayan futbolcu hakeme saldırabilir...Bilinçaltlarına bu davranış şırıngalanmıştır...Bir sinir anında önüne geçmek mümkün olmaz...Ancak çok ağır bir ceza, o olguyu örnek olay olmaktan çıkartır...Bu ceza “Engin üzerinden tüm futbolculara yönelik bir caydırıcılık” içermekte...Ceza caydırma amaçlı...Olay bu açıdan ele alınmalı...*****KENDİNİ BİLEN KİŞİ OLABİLMEK!..“Kendini bilen kişi, ne yazı kış yapmaya ne kışı yaz yapmaya çalışır...Bunun yerine her birinden ayrı ayrı zevk almaya çalışmak esastır...İşte bu noktada kendini bilen kişi, başkalarına göre üzüntü verici ya da sevindirici olan her hadiseden dersler çıkartır ve onları izlemekle yetinir...Halbuki çevrelerinde egemen olmak isteyen kişiler, bu doğal seyirleri kendi yücelikleri için basamak yaparlar...Kişinin karşılaştığı halleri bir ceza veya mükafat diye nitelendirerek, karşılarındaki kişileri bu yolla şartlandırırlar... Onları bu şartlanmalarla arzuları doğrultusunda ve çıkarları yönünde yönetmeye çalışırlar...***Kendini bilen ve gerçeğe vakıf olan kişi her türlü olayı, “sağ ayağının sol ayağını takip etmesi kadar normal sayar...”Kendisini hiçbir olayın altına sokmayarak hayatını sürdürür...***Bu durumda o kişi için ne imtihan diye bir şey kalır, ne ceza ne de mükafat...Artık o, olayların ve şartlanmaların üstündeki ‘özbenliğine’ yönelmiş biridir...”(Ahmed Hulusi’nin Evrensel Sırlar kitabından)*****HÜSEYİN AYGÜN OLAYINDA PKK’NIN PROPAGANDA ETKİSİ...Elbette Hüseyin Aygün’ün konuşmalarının üslubu, kendi siyasi görüşlerinin bir yansıması...Aygün’e “Niye PKK’lılara yönelik yumuşak bir dil kullanıyorsun?..” demenin alemi yok...Hüseyin Aygün yumuşak dil kullanıyor diye, olayı “düzmece bir kaçırma” olarak nitelemek de akıl kârı değil...Fakat bir gerçek gözlerden uzak tutulmamalı...Hüseyin Aygün’ün alıkonması olayında “PKK psikolojik pozisyon üstünlüğü sağlamaya çalışıyor...”Bu yönüyle olay o kadar basit değil...***Aygün PKK’lı militanların “barış istediklerini” söylüyor...Barış istiyorlarsa “Oslo’da devletin istihbarat servisleriyle görüşmeler neden kesildi, devam etmiyor?..”PKK bilinmeyen bir örgüt değil...Barış isteyen bir örgüt bunu kendi mecrasından duyurabilir...Kaldı ki devletin gizli istihbarat servislerine haber gönderebilir...Devletin ilgili organlarıyla örgüt arasında, ateşkese veya barışa yönelik temaslar zaman zaman yapılıyor...PKK için bunu ilgili birimlere aktarmak mesele olmasa gerek...Böyle bir eyleme gerek yok...***Konu kamuoyunu etkilemekse, o zaman da örgütün Kandil’deki sorumlusu demeç verebilir...Demeç vermeyen birisi değil, çok defalar verdi...Hüseyin Aygün’ün alıkonması “PKK’lı militanların barış isteklerini belirten bir eylem değil”, daha çok “PKK’nın her an her şeyi yapabileceğini gösteren” bir eylem...Bu algıyı yaratıyor eylem...“Koskoca milletvekilini güpegündüz alıp götürüyorlarsa, bu olay bitmiş” duygusu kamuoyunun zihnine nakşedilmek isteniyor...***Olay düzmece değil...Fakat olay PKK’nın psikolojik savaşının bir tezahürü...PKK olayı uzun zamandır, Türkiye içindeki siyasi savaşın bir “faktörü” olarak öne çıkıyor...Sanki iktidarla meselesi olanlar PKK’ya can simidi niyetine sarılıyor gözüküyor...Oysa PKK üzerinden AKP’ye yönelik yürütülecek bir yıpratma, hem ahlaki değil, hem de uzun vadede sonuç alıcı olmaz...Toplumun hafızası, PKK konusunda -zaman zaman ‘bu mesele bitsin artık’ dese de- yeterince dolu...PKK’nın eylemlerinden, siyasi kaostan iktidara yönelik bir yıpranma katsayısı beklemek doğru bir siyasi strateji ve mücadele yöntemi değil...PKK bu mesajları verdiğinde, “Toplum bak demek barış istiyorlarmış” duygusuna yönelmiyor...34 yıldır öyle olaylar gördü ve yaşadı ki bu toplum, siyasi algılamalardaki oynamalarla değişmez yargısı...***Kamuoyu yargısındaki değişim siyasi iradeyle mümkün olur ancak...Kamuoyu devletin tepesindekilerin iradesini, beyanını ve şeffaf olmasını arzulayacağı açıklamalarını kaale alır...Devletin tepesi de yetmez, ana muhalefet partisinin söylemleri de etkilidir...Anlaşılıyor ki bölgedeki hassas durum Türkiye üzerinde “tehlikeli bir çemberi”n oluşmasına imkan tanıyor...Bu tehlikeli çemberin daralması kimsenin yararına değil...Çember iktidarı değil, Türkiye’yi boğuyor çünkü...

Devamını Oku

Bu muydu insanlara son nefesinde görüneceğinden bahsedilen şeytan?..

16 Ağustos 2012

Ailede büyüklerden biri “Müşfik Kenter mi?.. Çok iyi bir oyuncudur o” demişti...Kafama kazınmış...Çok küçüktüm...Sonra biraz büyüdüm...Tiyatrolarda oyunlarını izledim...Aile yadigarı bir sanatçı gibiydiler ablası Yıldız Kenter’le birlikte...Sonra bir gün benim sanatçım oluverdi aniden Müşfik Kenter...Yirmi yaşlarındaydım...Bir taraftan üniversiteye gidiyor, bir taraftan gazetecilik yapıyordum...Benden iki yaş küçük bir sevgilim vardı...Onu bir gün Ankara Sanat Tiyatrosu’na götürdüm...“Bir Garip Orhan Veli”yi oynuyordu Müşfik Kenter...***Orhan Veli, “sol dünyalarda çok sevilen” bir şairdi, Türkiye’de sevilmenin ötesinde...Çok sevdiğim Orhan Veli’yi aile yadigarı Müşfik Kenter’in oynamasından sonra uzun süre kendime gelemedim...Bir tatil gününün öğleden sonra matinesiydi...Akşam üstü “ruh gibi” tiyatrodan çıktığımı hatırlıyorum...Etrafımdaki her şey bir rüya gibi geliyordu...“Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda...Dokunabilir misiniz gözyaşlarıma ellerinizle?..Bilmezdim şarkıların bu kadar güzelKelimelerinse bu kadar kifayetsiz olduğunuBu derde düşmeden önce...Bir yer var...Biliyorum...Her şeyi söylemek mümkün...Epeyce yaklaşmışımDuyuyorumAnlatamıyorum...”***Anlatamıyorum derken ağlıyordu Müşfik Kenter...Ağlarken ağlatıyordu...Sonraları Amerika’da ünlü bir doktor olacak abisi, “Girsene lan konservatuvara” demişti...Öylesine bir laf işte...Gülerdi bunu anlatırken...Abisinin sözlerine oralı olmamıştı...Arkasından ablası Yıldız Kenter söylemişti “Gir bir dene istersen konservatuvarı...”Bir deneme uğruna girilen konservatuvar, 67 yıllık bir sanat yolculuğunun sonunda o “büyük usta”yı yaratmıştı...***Babası Lozan Anlaşması’nın özel notlarını tutan, İnönü’nün özel kalem müdürü ünlü bir diplomattı...Robert College’i bitirmişti...İngilizce ve Fransızca’yı ana dili gibi konuşuyordu...İstikbal onundu...Oysa o aşık olmuştu...İngiltere’de bir İngiliz kızına...Olga Cynthia’ya...Aşık olmasında bir sorun yoktu, fakat o günlerde Türk diplomatları yabancı kadınlarla evlenemiyorlardı...Babası aşkını, mesleğine yeğledi...Öyle bir adamdı...Müşfik Kenter’in doğumu, babasının uğruna mesleğinden vazgeçtiği Olga Cynthia’yla olan aşkından meydana geldi...Annesi Nadide ismini almasına rağmen, babası diplomatlıktan zorunlu olarak istifa etti...Artık paralı diplomatlık günleri bitmiş, çevirmenlik günleri başlamıştı...***Babası annesine duyduğu aşk uğruna, diplomatlığa veda edince, “içmeye başlamıştı...”Sonraları kendi çocukluk günleri için ‘Çok zor günlerdi o günler’ diyecekti... Belki de ‘o nedenle Devlet Tiyatrosu’nda aldığı ilk maaşla babasına Omega bir saat hediye almıştı...’Maaşı 320 liraydı o sırada...Hediye aldığı saat ise 290 lira...Babası öldükten sonra, ilk maaşıyla hediye aldığı Omega saati babasının kolundan çıkardı, kendi takmaya başladı...“Saati taktığımda babamı yanımda hissediyorum” diyordu...Saat gibi bir konuda daha babasını yanında hissediyordu...Babası gibi “içiyordu...”Yıllarca onun gibi içti; öğleden sonraları bir büyük rakıyı devirerek sahneye çıktığını duyardım Ankara Sanat’ta...Öyle bir sesi, öyle bir tonlaması, öyle bir sahne performansı vardı ki, ne kadar içse, ne kadar bohemleşse ‘bana mısın’ demezdi...Kim bilir belki de “Bir de rakı şişesinde balık olabilsem” diyen bir şairi oynamak için gerekliydi onca içki...Tek başına Orhan Veli oynamak, sahnede seyirciyi diri tutmak, her babayiğidin harcı değildi...Onun oynadığı tek kişilik oyun “bitmesin” diye dua ederdi seyirci...Ben izlediğimde yıl 1980’di...2010’da hala oynuyordu Bir Garip Orhan Veli’yi...***“Kaybolmak üzre suya düşen bilezik;Bak bütün kırışıklıklar silindi sudanSon saatimde mi uyandım uykudanNeden boş geçen yıllardan içim ezik?..Durdu beni ölüme götüren kervanEski bir şarkı söyleniyor rüzgarda,Duydum ki sevmeyi bilen dudaklardaBenim ilahilerim hala okunan...Sevgilim... ellerime dokunaraktanBeni çağıran bir eda var sesinde...Bu muydu insanlara son nefesindeGörüneceğinden bahsedilen şeytan?..Sular çekilmeye başladı köklerdeIsınmaz mı acaba ellerimde kanAh!.. Ne olur bütün güneşler batmadanBir türkü daha söyleyeyim bu yerde...”***Orhan Veli’nin Son Türkü’sünü söylerken, kendi Son Türkü’sünü mü düşünüyordu bilemem...Bende olan eski bir kaseti var gözlerimin önünde...Tiyatroyu seyrettikten sonra kendime gelememiştim... Kasetini almış, bi daha bi daha dinlemiştim Müşfik Kenter’i...O eski püskü kaset hayat yoldaşım oldu yıllarca...Atina’daki en yalnız günlerimde, hayallerimle umutlarımın, kırıklıklarla medcezir yaptığı saatlerde, evimin salonundaki kasetçalara eski ve üstü yıpranmış silik yeşil kaseti koyardım...Onun sesi salona yayıldığında, yanıbaşımdaki viskiden bir yudum alır, Atina’daki evde duvarlara bakardım...Seslendirdiği Orhan Veli’den, seslenen Müşfik Kenter’e yalnızlıkların sanatla raks eden labirentlerinde, bir bütün olurduk hep birlikte...“Sevgilim... ellerine dokunaraktanBeni çağıran bir eda var sesinde...Bu muydu insanlara son nefesinde Görüneceğinden bahsedilen şeytan?..”Bir Garip Müşfik’ti sanırsam; o da bizim gibi...*****HÜSEYİN AYGÜN’Ü PKK KAÇIRDI MI KAÇIRMADI MI?..PKK’nın Hüseyin Aygün’e operasyonu bir kaçırma eylemidir...Bunu farklı okumak hatadır...Hüseyin Aygün düşünceleri itibariyle ortada duran bir milletvekili...Söylemleri devletin resmi söylemlerine muhalif...Zaman zaman, terör örgütünün düşünceleri ve radikal muhalefet çizgisiyle örtüşüyor...Ancak Hüseyin Aygün’ün böyle düşünmesi, kendisini kaçıranlardan ‘arkadaşlar’ diye söz etmesi, ‘bizi burada unutma’ dediklerini aktarması, kaçırma operasyonunun “düzmece” olduğunu göstermez...***Dersimli radikal sol bir milletvekili PKK kendisini kaçırdı ve alıkoydu diye, ‘ülkücü, milliyetçi’ bir çizgi benimsemeyecek, ‘şoven’ laflar etmeyecek herhalde... Sonuçta ister kaçırılma deyin, ister zorunlu misafir etme, olan milletvekilinin istem dışı alıkonmasıdır...Bu eylem PKK’nın “kendisini güçlü gösterdiği, istediğini alıp istediğini koyduğunu göstererek yaratarak, paralel devlet intibaı yarattığı bir vakıadır...”PKK güç gösterisinde bulunuyor ve bu eylem, “şükür” denilerek yarattığı algı üzerinde düşünülmeden geçiştirilecek bir eylem değil...Ancak bütün bu gerçekler, milletvekilinin düzmece bir eylemle “kaçırıldığı” anlamına gelmiyor...Hüseyin Aygün “kendi geçmiş devrimci çizgisindeki tutarlığı bozmamak adına” konuşmalarda bu üslubu benimsiyor...O, PKK’lıları açıktan mahkum etmeyince eylem kaçırma eylemi olmaktan çıkıp, misafircilik oyununa mı dönüşüyor yani?..*****“HERKES VE HER ŞEY BİR AYNADIR...”“Yansıtmanızı anladığınızda bir daha dünyayı asla aynı görmezsiniz...Bu holografik dünyada herkes ve her şey birer aynadır...Başkalarında hep kendimizi görüyor ve başkalarıyla değil aslında kendimizle konuşuyoruz...Kabullenip sahiplendiğiniz her gölge, sizin daha çok sevgi, şefkat, huzur ve özgürlük duyguları yaşamanıza olanak sağlayacaktır...***Yıllarımızı değişmeyen kilo problemimizle, sigara alışkanlığımızla, zamparalığımızla veya alışveriş bağımlılığımızla mücadele ederek geçiririz...Sonunda ya başladığımız noktaya geri döner ya da daha kötü bir noktaya gerileriz...Tekrarladığımız davranışlarımızın, bastırılmış duygularımızdan, başıboş dolaşan utandığımız yönlerimizden -gölgelerimizden- oluştuklarını fark edersek, o zaman problemin köküne iner ve onu açığa çıkarabiliriz...***Alışkanlık haline getirdiğimiz davranışlarımızın hepsi, geçmişte yaşadığımız bir ya da daha fazla sayıda olaydan kaynağını alır...Olaylardan kendimize yargılar çıkartırız...Bu yargılardan ve yorumlarımızdan sabit fikirler ortaya çıkarlar...Bu fikirler bizim farklı hissetmemize neden olurlar...Geçmişteki bir tecrübeden doğan istemediğimiz duygulardan uzaklaşma arzumuz kendimizi daha iyi hissetmemiz için bizi başka yollar bulmaya teşvik eder...Böylece kendi kendini sabote eden duygular doğmuş olur...”(Debbie Ford’un Kendimiz, Başkaları ve Dünya ile Barışık Olmak isimli çalışmasından)

Devamını Oku