Abdullah Gül, dün Vatan’daki olay röportajdan sonra ilk kez konuştu...Konuşmaya baktığınızda “Sanki başka bir şey söylüyormuş gibi” bir hava var...Oysa Abdullah Gül’ün sözleri, basın sorumlusu Ahmet Sever’in sözlerinin aynısının devamı...Ne diyor Abdullah Gül?..“Cumhurbaşkanlığı seçimleri günü geldiğinde Tayyip Erdoğan’la oturur ne yapacağımızı konuşuruz... Bizim aramızda kardeşlikten öte bir hukuk var...”***Ne bu sözlerin anlamı:“Tayyip Erdoğan adaylığını koyarsa adaylığımı koymayacağım... Fakat benim ne yapacağım da dahil, neler olacağına oturup onunla beraber karar vereceğiz... Öyle kolay kolay devre dışı kalmam...”Basın danışmanı konuşunca ne demiştik:“Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan’a rağmen cumhurbaşkanı adayı olacağım demiyor... Erdoğan cumhurbaşkanı olunca Başbakanlık ve AKP Genel Başkanlığı dahil, kendi seçeneklerini ortaya koyuyor...”Abdullah Gül ne dedi dün?..“O gün geldiğinde neler yapacağımızı Tayyip Bey’le beraber oturur konuşuruz...”***Peki konuşmanın hassas mesajı kime?..AKP’de kendisini üzdüğünü söylediği birkaç yöneticiye...Ne o mesaj:“Günü geldiğinde beraber karar veririz... Bizim Tayyip Erdoğan’la hukukumuz kardeşlikten ötedir...”Yani...AKP’de basın danışmanının kendisini üzdüğünü söylediği kişiler ‘üzmediler’ demiyor...Onun yerine onlara şöyle söylüyor:“Biz beraber karar veririz... Siz işinize bakın...”Bundan sonra top artık Tayyip Erdoğan’ın elindedir...*****MEDYA ELEŞTİRİLERİ HİLMİ ÖZKÖK’E YAPILAN LİNÇ!.. Aylarca, yıllarca medya tarafından yerin dibine batırıldı Hilmi Özkök...Kulüp yöneticisiyken ziyaret etmişliğim dışında, kendisiyle hiçbir yakınlığım yok...Fakat kimseye birşey yapmamaya çalışan bir adama, bu kadar çok şeyin reva görülmesi “gaddar bir hesabın ürünü olarak geldi bana hep...”İki gündür Ergenekon davasında tanık olarak verdiği ifadelere bakıyorum...Eski silah arkadaşlarını “suçlamamaya, tanık olarak kendi ifadelerinden yeni mahkumiyetler yaratmamaya” aşırı özen gösteriyor...Karargaha sefertasıyla yemek getirmesini bile hala “sağlık meselelerine” bağlayacak kadar dikkatli davranıyor...Kimse “Koskoca Genelkurmay Başkanı’na karargahta sağlığına uygun yağsız yemek yapılamıyor muydu?..” diye aklından geçirmiyor...***Ergenekon şemasına “içinde mantıksızlıklar vardı” diye görüş bildiriyor...Muhtıra isteklerini geri çevirdiğini söylüyor...Konuşurken ne gerçekleri tersyüz ediyor...Ne de eski silah arkadaşlarını töhmet altında bırakacak kolaycı yorumlara sapıyor...Sapına kadar duruşunu devam ettiriyor...Kendi ifadelerinden kimsenin mahkum olmaması için uğraşıyor...Bu adamı linç etti medya...Neden Nurseli İdiz’in bir sözünde gizlidir:“Medya korumasız olduğunu hissettiği kişilerin üzerine abanır...”CEM YILMAZ’IN KAYINPEDER SORUNSALI... Cem Yılmaz’ın hamile olan eşini babasından istemeye İzmir’e gittiği günlerdi...Kendim de zamanında ailemi almadan sembolik olarak kız istemek için İzmir’e gittiğimden, olayı daha bir içselleştirerek izlemeye koyulmuştum...Yaşam tarzımız, kültürümüz, kendimizin tuzluk gibi oturup evleneceğimiz kıza büyüklerimizin karar vereceği bir müktesebatı içermiyor...Annemle babamı İzmir’e götürsem, kendimi “kız istemeye gidilen evde” yabancı gibi hissedeceğim diye düşündüm...Öyle ya kararı benle eşim vermişiz...Babayla anne, sevgilimin annesine ve babasına hiçbirinin dahlinin olmadığı bir konuda “istekte bulunacak, onlar da onay verecek...”Böyle sanal şeylerden, aslında olmayan gerçeklerin tiyatrosundan nefret ederim...“Siz gelmeyin... Ben o sembolik jesti yapar, annesiyle babasıyla tanışırım...”***Belli ki Cem Yılmaz da, yaşına, başına, şanına, şöhretine, müktesebatına yakışmayacak bir “kız isteme töreni” yerine, damat olarak kayınpederle tanışmaya gidiyor...Aman Allahım o ne biçim tanışmaydı öyle...Kayınpeder, “Cem’le oturduk konuştuk... Onu severim...” türünden bir sürü anlamsız detayı kendi yorumlarıyla harmanlayarak medyayla paylaşıyor...Kayınpederin sözlerinden ben sıkılmıştım Cem’in yerine...Belli ki, o da sıkılmış fakat belli etmemiş... O gün bugündür, kayınpederle irtibat kesilmiş...Şimdi kayınpeder torun üzerine konuşuyor:-”Torunumun doğduğunu bile arkadaşlarımdan öğrendim... Böyle dedelik olur mu?.. Bana haber vermediler bile... İsteseler de torunumu görmeye gitmem...”Anlaşılıyor ki Cem Yılmaz’ın ağır bir kayınpeder sorunsalı olacak...Hayırlısı bakalım... *****GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ SEVGİNİN OLMADIĞI YERDE KORKU VARDIR...“Eğer sevmeyi seçmezsem, yani sevgimi kendime saklarsam o anda ruhsal bir boşluk oluşur ve bu boşluğu doldurmak için korku bir sel gibi hızla gelir ve tüm benliğimi kaplar...Her düşünce ya iyileştirir ya da zarar verir...Düşüncenin sonsuz yaratma gücü, neyi düşünmeyi seçtiysek onun üzerinde bir etki yaratacağını bize taahhüt eder... Korku benim başkaları ve kendi hakkımdaki düşüncelerimi etkiliyordu...Başka birinin gölgesine odaklandığımda, öfkeli, kontrolcü, merhametsiz, hilekar, çıkarcı gölgemin etkilerini silemez oluyordum...Başkalarını suçlama ve eleştirme karanlığına girdiğimde, kendi ışığıma karşı kör oluyor ve daha iyi olan benliğimi bulamıyordum...***Var olmamın temel sebebini unuttuktan sonra -içimde yaşayan tanrısal ışığın kıymetini bilmediğim için- kendi değerlerimi unutup, kendi kendini yok eden bir davranışın tuzağına düşüyordum...Kendimi sabote eden hangi etkileşime girersem, o bana gerçekte kim olduğumu unutturuyordu...Başkalarına da saldırsam, kendime de saldırsam durum değişmiyordu...Gölge beni deliliğe ve yıkıma teşvik ediyordu...***‘O bana beni işe alacağını söyledi ama almadı... Aşağılık herifin teki...’‘Onun politikaları midemi bulandırıyor... Ona tahammül edemiyorum...’‘Doktorun ne dediği önemli değil... Kekin hepsini ye!..’Dünya korkunun yarattığı bu düşünceler tarafından yönetiliyor...Bizler gölge kaynaklı inançlarla, sürekli güçlendiriliyoruz...***Yaratıcı ile yaratılan arasında paylaşılan sevgi tecrübesinin, yani duanın veya meditasyonun olmadığı yerde, kişileri ya da olayları sevgisiz algılamaya kolayca kışkırtılırız...Böylece gölgenin bölgesine girmiş oluruz...Birini suçlarken, ona zarar verirken, kendinden nefret eden veya alışkanlık yapan bir davranışa odaklanırken gölge çirkin bir etki yaratır...Çoğumuz sabah kalkar ve etki altında aklımızı gölgeye teslim ederiz...İlk yaptığımız şey bilgisayarı açmak, gazete okumak, televizyon ve radyodaki haber programlarını açmaktır...Medyada gördüğümüz tüm dünyadan gelen kötü haberler yüzünden, kültürümüzü yöneten korku tohumlarını beynimize saçarız...Oysa ki beynimizin yeni izlenimlerden etkilenmeye en açık olduğu vakit sabah vaktidir...Bunu bildiğimiz halde yine de bu tür haberleri o zaman diliminde takip ederiz...Sonuçta kendimizi depresyona girmiş, mutsuz, keyifsiz ve huysuz hissederiz...Dünya korku tabanlı düşünce merkezi tarafından yönetiliyor...Ölümlü dünyada ilk konuşan korku oluyor ve en yüksek sesle konuşan da korku...Sabah yapacağımız beş dakikalık meditasyon bile gün boyunca düşüncelerimizi Aydınlatıcı’ya doğru yönlendirmeyi garantiler...İçimizde kutsal olanı günlük hayatlarımıza yansıtabilirsek dünya bizim için çok güzel bir yer haline gelir...Sürekli bir şeylerle meşgul olmak bizim düşmanımızdır...***Aşırı TV, aşırı bilgisayar, dışarı kaynaklı herşey dingin ve yansıtıcı düşünce içinde bulunan ışığımızı köreltir...Sessizlik bizim davranış tarzımızdır...”(Marianne Williamson’un Sadece Işık Karanlığı Dağıtabilir isimli çalışmasıdan...)
Hilmi Özkök, Silivri’de tutuklu olan eski çalışma arkadaşlarına deyim yerindeyse tam anlamıyla oksijen verdi...Hilmi Özkök, “komutanlarla yaptığı toplantıyı beyin fırtınası toplantısı olarak niteledi...”Orada söylenenlerin, “bir darbe girişimi olarak” adlandırılamayacağına vurgu yaptı...Komutanların kendi aralarında yaptıkları beyin fırtınalarında her şeyi özgürce konuştuklarını belirtip, bundan başka anlamlar çıkartmadığını söyledi...Tutumundan taviz vermedi...Muhtıra verilmesine karşı olduğunu tekrarladı...Ergenekon şemasında bazı astların komutanlarının üzerinde yer aldığını gördüğünde, bunu gerçekçi bulmadığını ifade etti...***Ayışığı, Sarıkız eylem planlarıyla ilgili kendisine getirilen raporları, İstihbarat Dairesi Başkanı’na verdiğini ve sonra ondan bir geri dönüş almadığını söyledi...Astlarına güvenmek zorunda olduğunu Kara Kuvvetleri Komutanı’nın 300 bin kişiye komutanlık ettiğini belirtti...Kendi döneminde açılan internet sitelerinde, “siyasete hiç karışılmadığını” belirtti...İlker Başbuğ için “Beni yönlendirmeye çalışmayan, doğru bilgiler veren ve işini iyi yapan bir komutan” ifadesini kullandı...***Hilmi Özkök ile ilgili çok şey söylendi...Ancak iki gündür Özkök’ün verdiği ifadeler, eski silah arkadaşları için “gerçekçi, objektif ve onları özellikle suçlamaktan uzak duran” bir nitelikte...İfadenin bir kendisi bir de vücut dili var elbette...Özkök’ün ifadesinin vücut dilinde, gerçeklerden ve demokratik tavırdan hiç taviz vermiyor...Ancak silah arkadaşlarını hedef yapmıyor, bazı olayların gereğinden fazla büyüdüğünü anlatıyor...Bu ifadeler sanıyorum etkisini bir süre sonra gösterecek...Özkök, eski silah arkadaşlarına bir yamuk yapmadı...Tarihe bu kaydı düşmekte yarar var...*****“OĞLUM, BENİM RAKI ŞİŞESİNİ MASAYA KOY...”Erbakan’ın Başbakan olduğu günlerdeydi... Yüksek Askeri Şura toplantısının ertesinde Başbakan Necmettin Erbakan’ın verdiği yemeğe bermutat komutanlar katılacaktı...Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya yemekte içki ikramı yapılmayacağını düşünmüş ve Başbakan Erbakan’la masadaki içki üzerinden bir bilek güreşine tutuşmaya karar vermişti...Emekli Büyükelçi Taner Baytok’un “Bir Asker Bir Diplomat” kitabında Güven Erkaya, Erbakan’la “rakı ve şarap tartışmasının yaşandığı günü” şöyle anlatmıştı:***“Kamuoyu beni laiklik karşıtı hareketlerle mücadele konusundaki tartışmalar sırasında tanıdı...1996 yılındaki Askeri Şura toplantısı vesilesiyle, Başbakan’ın verdiği yemekte benim bir kadeh rakı istemem olay oldu...Yüksek Askeri Şura toplantılarında mevcut adetler gereği, Başbakan ve Milli Savunma Bakanı üyelere birer akşam yemeği verirler...Başbakan’ın yemeğine giderken eşim Gülden’e,“Çok muhtemeldir ki, bu akşam bize yemekte içki vermeyecekler ve bunu belgelemek üzere basını da çağıracaklar” dedim...Gülden “Ne evhamlı insansın” diye karşılık verdi...Yemekten beş dakika önce Başbakanlık konutunun önünde oldum...Baktım medya grubu bekliyor...Bunu görünce, birinci tahminimin tuttuğunu anladım...Aslında, Şura yemeklerine medyanın davet edilmesi usulden değildir...RAKI GETİRİN DEDİMGarsonların servis yaptıkları tepsilere baktım, alkollü içki yok...Bir garson yaklaştı...Bir kadeh rakı istedim...“Alkollü içki yok efendim...” dedi...“Peki, istesek de vermez misiniz?..” diye sordum...“Alkollü içki vermememiz emredildi, ama gidip sorayım” diyerek uzaklaştı...Tekrar döndüğünde rakı servisi yapmadıklarını söyledi...Emir subayıma “Peki git sen içeriden bir rakı al da getir” dedim...Kaya Albay, “Efendim rakı yokmuş, ama komutan çok ısrar ediyorsa, bir yerden bulabiliriz dediler” diye geri döndü...‘Komutan çok ısrar ediyor dersin’ diyerek emir subayını yeniden yolladım...Durumu dışişlerinden bir protokol görevlisine de söyledim...Görevli, “Kimse istemediği için alkol ikram etmiyoruz” deyince,“Öyleyse ben istiyorum, bana bir kadeh rakı gönderiniz” dedim...***Biraz sonra garson bir kadeh rakıyı görünmesin diye peçete kağıdına iyice sarılmış olarak getirdi...Bardağın etrafındaki peçeteyi çıkarıp garsonun eline tutuşturdum ve‘Bu böyle daha güzel gözüküyor’ diyerek gülümsedim...Rakıdan bir yudum aldım o sırada Genelkurmay Başkanı geldi...Başbakan onu doğrudan yemek masasına aldı...Ben de, sofrada yerime oturdum...Rakı bardağımı da önüme koydum...Her masanın başında iki garson bekliyor ve kimseye sormadan bardaklara portakal suyu dolduruyorlardı...‘ŞİŞEYİ MASAYA KOY’Genelkurmay Başkanı’nın bardağına da portakal suyu koydular, ama o “Ben şarap içeceğim” dedi... Bana portakal suyu koymak istediklerinde garsona, “Ben rakıya devam edeceğim, sen şu rakı şişesini servis masasına koy, kadehim boşaldıkça doldurursun” diyerek karşı çıktım...Portakal suyu servisi bitti, yemeğe geçilmeden evvel basın ve medya mensuplarını içeri aldılar...Ben rakıyı ön plana geçirdim, etrafındaki bardakları kenara çektim...Genelkurmay Başkanı’nın şarabı fotoğrafçılar gittikten sonra geldi...Resim ve film çekenler baktılar ki, bir tek benim önümde içki var, hepsinin ilgisi benim rakı kadehime yöneldi...Benim rakı kadehi ertesi günkü haberlerin de odak noktasını oluşturdu...Böylece Erbakan’ın oyunu bozulmuş oldu...Yemek bitti, eve geldim...Yatmak üzereyken telefon çaldı...Genelkurmay Başkanı telefondaydı...“Aferin Güven, çok iyi yaptın... Ben de biliyorsun şarap isteyip içtim” dedi...Refah Partisi’yle bu iktidardaki ilk karşılaşmam idi...”***Masadaki içki üzerinden siyasi hesaplaşmayı anlatan bu anekdot 1996 yılının Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya’nın anılarından aktarıldı...Bugün de Ramazan ayına denk gelen YAŞ toplantısında “masada su olup olmaması” tartışılıyor...İçki meselesini bir siyasi bilek güreşine çevirmesek, belki toplum olarak daha bir rahatlayacağız...Bir insanın başka bir kişi üzerinde kendi yaptıklarından içtihat yaratması, ya da yemekte içilen içkinin siyasi bilek güreşinin parçası sayılması bu topluma demokrasi, huzur ve barış getirmez...Barış egoların ancak karşılıklı rencide olmadığı durumlarda, gönüllü ve kalıcı bir sonuca ulaşır...Metazorik yaklaşımlar gönüllü birliktelikleri dumura uğratırlar...*****“GERÇEKTE EĞER BİR YALANCIYSAK...” “Seminerlerin birinde bir adam ayağa kalktı ‘dar görüşlü insanlardan ne kadar nefret ettiğini, iş yerinin ve çevresinin onlarla dolu olduğunu anlattı...Sonra bir gün okuldan sevgili oğlu geldi ve onlara eşcinsel olduğunu ilan etti...Aynı adam birden tiksinme duyguları içinde boğulmaya başladı...Eşi onu sakinleştirmeye çalıştığında Gölge Aşamaları seminerinde, nefret ettiğini ilan ettiği ‘dar görüşlü insanın’ aslında kendisi olduğunu idrak etti...Yansıtmalarımızı sahiplenmek, cesaret ve alçakgönüllülük isteyen, huzuru bulmak için geçmemiz gereken bir aşamadır...Yansıtma başkalarında görmek istemediğimiz davranışların aslında aynısının bizde de var olduğunu kabul etmemiz için bizleri zorlar...***Aslında ortaya çıkmamış bir yalancıysak, dürüst insan görünüşümüzle dürüst olmayan insanlardan sürekli nefret ederiz...Düzenlediğim seminerlerde yansıtmayı anlattığım için bana kızan insanlarla oldukça eğlenceli anlar geçirdim...Onlara ‘sizler de sevmediğiniz ya da nefret ettiğiniz yönlerinizi başkalarına yansıtıyorsunuz’ dediğim için çılgına dönüyorlardı...”(Debbie Ford’un Kendimiz Başkaları ve Dünya ile Barışık Olmak isimli çalışmasından...)
Televizyonların bugün en başarılı starlarından biri Acun... Bana bağlı çalışmadı...Ancak onca yıl yanıbaşımdaki spor-magazin servisinde görev yaptı...Ünlü ve başarılı insanlar üzerinden “elimizde büyüdü” türünden kendisine paye vermeye çalışan anlamsız böbürlenmelerden ve o böbürlenmelerde bulunan hırtlardan hiç haz etmem...Bu anlamda Acun’la ilgili böbürleneceğim bir konu da yok...Ancak şunu söyleyebilirim...Televizyonculukta büyümesine adım adım şahit olduğum bir televizyoncu Acun... Ne sempatikliğinden vazgeçti ne de bir günden bir güne bir saygısızlık yaptı...Onu seviyorum ve onun yeni kanalında yine başarılı işler yapmasını can-ı gönülden arzu ediyorum...Sonuçta bizim televizyona getirdiğimiz ekolün devamıdır Acun ve onun devamı bizim televizyonculuk anlayışımızın devamı demektir...***O kadar çok konuşuldu, o kadar çok gazeteye manşet oldu ki Star’a transferi...Ona Show’dan ayrılmasıyla ilgili bazı gerçekleri söylemem lazım...Bunu aramızdaki bir konuşmada da kendisine söyleyebilirdim...Fakat manşetleri bu derece işgal eden bir konuda, kamuoyunun bilgi edinme hakkına ve olaydaki tutumunu bildiğim SHOW TV’nin pozisyonuna açıklık kazandırmanın doğru olduğunu düşündüm...Biliyorum, çünkü orada çalıştım, o grubun kimyasını gözledim ve yaşadım...Acun’a söyleyeceklerim ona bitmeyecek sevgimin ve sempatimin ürünü...***Konu şu;Acun’un son yıllarda serveti ve hayatı kamuoyuna çok yansımaya başladı...Uçağı, yatı, katı, yazlığı, evinin dekorasyonu, eşinin ayrılma dönemi gazetelere yansıyan mal varlığı dökümleri, onu her gün kamuoyunda hayatını didiklenir bir hale getirdi...***“Show’dan alacağı 45-50 milyon liralık miktarlar”, “alacağı paralara karşı televizyona ortak olacağı söylentileri”, Show’un yavaş yavaş sahibi olacağı gazlamaları, Acun’la Çukurova Grubu arasında gittikçe açılan bir mentalite makasının doğmasına yol açtı...Çukurova Grubu, Turkcell, Digiturk, Show gibi markaları elinde tutmasına, petrol çıkarma şirketleri gibi, uluslararası büyük operasyonlarda uktesinde tutmasına karşın, “kamuoyunun projektörleri altına hiçbir zaman ‘şatafat’ kültürüyle” çıkmaz...Tersine tahmin edilemeyecek ölçüde mütevazı bir hayat tarzını benimser...Örneğin, düyanın sayılı zenginleri arasında gösterilen grubun patronu Mehmet Emin Karamehmet’in ne kendisinin, ne eşinin, ne kızının, kamuoyuna hiçbir lüksün içinde yansımamaya özen gösteren bir tarzları bulunur...Elbette Acun çapında bir televizyon yıldızı “kamuoyundan saklanarak yaşamayacak”, fakat ‘şatafat’ o grubun hiç istemediği bir yaşam tarzıdır...***Yıllar önce, grubun patronu ve en tepe hissedar yöneticileri, SHOW TV’yi aldıklarında, ilk icra kurulu toplantısı için televizyona gelmişlerdi...Televizyonun önünde duran BMW ve Mercedes arabalara bakıp hayret etmişler “bu arabalara kim biniyor” diye sormuşlardı...O zamanki bir yönetici bana, “Bu grupta şatafat hiç sevilmez... Grubun yöneticileri televizyonun önünde duran arabalara şaşırıp kaldılar...” demişti...Şaşırıp kaldıkları olay, sanatçıların, işadamlarının ve televizyon ünlülerinin gelip gittiği televizyon binasının önünde park etmiş BMW ve Mercedes arabalardı...Çukurova grubunun, sahibi ve hissedar yöneticilerinin şatafattan uzak kalmaya çabalayan bir tutumları vardı...Hatta bu tutum, hayret uyandıracak kadar “sadeliği” içinde barındırıyordu...***O kadar ki grupta lüks bir restoranda toplanılıp yemek yenmezdi...Mehmet Emin Karamehmet televizyonun yemekhanesinde kendisine verilen tabildottan yemek yerdi...Kulaktan kulağa bir şehir efsanesi anlatılırdı:“Mehmet Emin, sayısız şirketlerinden birinin yemekhanesine gitmiş, yemek kuyruğuna girmiş... Tanımayan personel ‘siz kimsiniz’ diye sormuş, Mehmet Emin Karamehmet de utangaç bir ifadeyle ‘Ben patronum’ demiş...”Onu yakından tanıyanlar, bu olaya hiç şaşırmazlar...Arabasında şoförü yoktur...Kendi kullanır arabayı...Sahibi olduğu kurumlara kendi başına gelir, kendi başına gider...Yemekhaneye iner yemek yer...Dışarda bir restoranda toplanılmasına karşı çıkar...***Kendi böyle yaşadığı için, şatafatlı hiçbir şeyden hoşlanmaz...Acun’un neye sahip olduğu değil, fakat son zamanlarda biraz da kendi elinde olmadan kamuoyuna yansıyan servet ve şatafatlı yaşam portresi, grubun ve Mehmet Emin’in tarzına uymaz...Acun’un televizyonculuğu elbette ki tartışılmaz...Televizyonların bu “en başarılı” yapımcısının, kazandığı parayla nasıl bir hayat yaşayacağı da kendi tercihi elbette...“Dünya starları farklı yaşamıyorlar ki Türkiye’deki işini iyi yapan bir star farklı yaşasın” diyenler çıkacaktır ve kendilerine göre haklıdırlar...Ancak...Acun Show TV’nin bir numaralı ekran yüzü idi...En önemli ekran yüzünün tarzı grubun tarzını belirler diye düşünmesi doğaldır televizyon yönetiminin... Mehmet Emin Karamehmet’in hayatına çok benzeyen bir öyküyü, Vehbi Koç için de dinlemiştim...Vehbi Koç, grubun kendi ürettiği mütevazı arabaların dışında hiçbir zaman bir BMW, Mercedes ya da Jeep’e binmiyordu...İşe giderken grubun yerli malı üretimi arabaları kullandığını anlatmışlardı...Vehbi Koç’un da, yöneticilerinin kendisi gibi davranmasını istediğini yanında çalışmış olan Erol Aksoy bana anlatmıştı...***Acun’a sevgimle harmanlanan kalbi bir şeyler söylemek geliyor içimden...Bu özel uçak işleri falan Türkiye’de hiç sevilmez...Çukurova ya da Show grubundaki profesyonel yaşantısı bir yana, milletin kıskançlığını ve hasetini üzerine çeker...Türkiye’de bazı köklü zenginlerin, istedikleri lüks hayatı sadece yurt dışında yaşadıklarını öğrendiğimde, ağzım bir karış açık kalmıştı...Türkiye’de mütevazı bir hayat yaşamaya özen gösteriyorlardı haset ve kıskançlık çekmesin diye...Bu yaşam tarzı makası oluşmasa, Show ve Çukurova, Acun’la maddi meseleyi bir şekilde muhakkak çözerdi...Çözülmemesinin nedeni, bu tarz farklılığıdır...Yoksa Acun’un mükemmel televizyonculuk başarısı tartışma konusu değil...Alın teriyle bugünlere gelmiş, sempatik, sevecen, saygılı tertemiz bir çocuktur...Bundan sonraki hayatında da bunlara dikkat ederse başarıları daim olur... *****“SEVGİSİZ DÜŞÜNDÜĞÜMÜZDE İÇİMİZDE KORKU BELİRİR...” “Sevgi ile düşündüğümüzde Tanrı ile beraber daha fazla sevgi yaratıyoruz...Sevgisiz düşündüğümüzde ise ürettiğimiz şey korkudan başka bir şey değil...”(Marianne Williamson’un ‘Sadece Işık Karanlığı Dağıtabilir’ isimli çalışmasından) *****NURSELİ İDİZ: “KIZIMI ANNE, KENDİMİ ÇOCUK GİBİ HİSSETTİĞİM OLUYOR...” Ne muhteşem bir röportaj yapmış Ayşe Arman, Nurseli’yle...Ne kadar doğru, ne kadar çarpıcı tespitleri var Nurseli’nin...Hiç öyle kendisini savunmaya kalkmamış...Kendini kurban göstermeye, mağduru oynayıp prim yapmaya da yeltenmemiş...Dobra dobra, dürüstçe olduğu gibi anlatmış kendisini...Medyayı anlatırken de “ombudsmanım” diyenlere taş çıkartacak bilgelikte laflar etmiş...Şöyle soruyor Ayşe, Nurseli’ye:-”Beni bitirmeye çalışıyorlar diye düşündüğünüz oluyor mu?..”-”Hayır ama şöyle bir gerçek var...Bir sürü ünlü insanın, toplum tarafından kabul edilmeyen halleri, haberleri çıkabiliyor...Ama bu kadar ağır bir infaza gitmiyorlar...Yalnız ve korumasız buldukları insanların üzerine abanıyorlar...Bana da onu yaptılar...Bulmuşlar bir malzeme çekmişler, tamam...Ben vermişim o malzemeyi yapacak bir şey yok...Ama “Köprü altı sarhoşu gibi” yorumlamışlar...“Darulaceze’ye terk edilmiş gibi” demişler...‘Alaçatı’da çıkan olaylardan sonra’ demişler...Hangi olay...Masa mı devirmişim, birine yumruk mu atmışım, adam mı bıçaklamışım?..Üstümü başımı mı çıkarmışım?..Kurban gibi hissediyorum kendimi ama tabii benim de sorumluluğum var...Orada gündüz vakti tek başına içmenin bir manası yok...”***Kızı Elif’in başından beri Alaçatı’dan olaya telefonla müdahale ettiğini, insanlarla konuştuğunu, onları yatıştırdığını, idare ettiğini söylüyor Nurseli ve Ayşe’nin o can alıcı sorusuna da gayet dobraca cevap veriyor...-”Kendinizi kızınızın çocuğu gibi hissettiğiniz oluyor mu?..”-”Oluyor... Ne yazık ki o anne, ben çocukmuşum gibi hissediyorum...”Oysa belki farkında değil Nurseli ancak kızı Elif’te bugün gurur duyduğu ve kendisine yardımcı olan değer yargılarının hepsini ona veren bizzat kendisi...Kendi değer yargılarına göre yetiştirdiği çocuk kendisine yardımcı oluyor...Nurseli bu durumu bir utanç değil, kendisinin çocuk yetiştirmedeki başarısıyla ilgili bir gurur olarak görmeli...Kendimizi sevmeliyiz Nurseli...Önce kendimizi sevmeliyiz...Bu sevgi egomuzu sevmek, ne kadar başarılı oluğumuzu haykırmak değil...Bu sevgi, kendimizi, içimizdeki gerçek beni sevmek, onu takdir etmekle ilgili...***Eğer içindeki kendini, gerçek ‘ben’i seversen ve etrafını affedip, içindeki kutsal güçle hareket edersen, herşeyin nasıl mucizevi bir şekilde çözülebileceğini göreceksin...Senin için yanda Marianne Williamson’dan bir küçük metin koyacağım bugün...Senin ve hepimizin okuması için...
“Bacağım parçalandı... Gelmeyin sizi de vururlar...” diyor... Kendi başına arabanın arkasına sığınıp, parçalandığını söylediği bacağını sarıyor...Kelime-i şehadet getiriyor...Gazeteci arkadaşı duvarın arkasından sesleniyor...“Panikleme Sinan Abi... Ses çıkarma içinden... Geleceğim yanına birazdan...”Oysa arkadaşının yanına gelmesi pek mümkün değil...Ateş devam ediyor...Gelse de o Sinan’ın bacağını biraz önce delip geçen ateş altında ona saklandığı arabanın arkasında ne yapabileceği tamamen meçhul...Yaralanmış Sinan...Yaralı bacağını boyun atkısına sarmış, saklandığı arabanın arkasında kan gelen bacağıyla bekliyor...Ne olacağını bilememenin çaresizliği ve akan kanın tedirginliğiyle...***Fakat bir gazetecinin “abidesinin dikileceği gurur ve onur” duygusu orada çıkıyor ortaya...Sımsıkı fotoğraf makinesine sarılmış, onu elinden bırakmıyor Sinan Gül...Bir gazetecinin şerefi yaralanmasına rağmen boynundan çıkarmadığı o fotoğraf makinesidir...Kopenhag’da oniki yıl önceye gidiyor aklım...İngiliz holiganlarla yapılan bir meydan muharebesinde kameramanım Göçhan Yıldırım, meydanın ortasında görüntü almaya çalışıyordu...İngiliz holiganlar, ona saldırdılar, kamerasını yere atmaya çalıştılar, kafasına boş içki şişeleri geçirdiler...Yaralandı...O arbedenin ortasında bilmediğimiz tanımadığımız bir ülkenin şehrinde Göçhan’ı hastaneye gönderdik...***On onbeş kişilik bir ekiple Galatasaray’ın UEFA finalini izlemek için Kopenhag’daydık...İki arkadaşa Göçhan’ın yanından ayrılmamalarını tembihledim...Kan geliyordu kafasından ve ne olacağını bilmiyorduk...Gecenin bir saati arkadaşlar telefon ettiler bana...-”Abi seni görmek istiyor Göçhan...” diye...Hemen kalktım karanlıklar içinde terkedilmiş gibi duran bir Kopenhag hastanesine gittim...Göçhan’ın kafasını sarmışlardı...Sağlık görevlileriyle anlaşacağı bir dil yoktu...Doktorlar bilincinin yerinde olup olmadığını ölçmeye çalışıyorlardı...Beni istemişti...Yaralı Göçhan’ın “hastanenin ve geleceğinin meçhul öksüzlüğü içinde” adımı vermesi aklıma geldikçe, gözümden yaş akıyordu...O temiz yüzü beni görünce, gülümsemişti...Doktorların söylediklerini Göçhan’a tekrarladım...Yarım yamalak konuşabiliyordu...Doktorlar “bilinç kaybı görülmediğini, fakat 48 saat hastanede kalması gerektiğini” söylediler...***-”Gidelim abi beni götür buralardan...” diyordu...Hastane odasında yanında yardımcı tutabileceğim bir organizasyon olmadığını farkettim...Hastanenin ve doktorların telefonlarını aldım...Göçhan’ı otelde bir odada başında iki arkadaş bekleyecek şekilde tutacaktık gece boyu...Hastaneden çıktığımda gecenin saat 03’ü olduğunu farkettim...Arabada hayatımız gözlerimin önünden geçiyordu...***Dün Anadolu Ajansı muhabiri Sinan Gül’ün vurulduğu anı izlerken içim bir tuhaf oldu...“Ayağım parçalandı... Ayağım parçalandı...” diye bağırıyordu...Akan kana inat, sımsıkı sarıldığı fotoğraf makinesi, vakur duruşunun yıkılmaz bir abidesi gibiydi...Hayat boyu gurur duyulacak bir abide...*****ABDULLAH GÜL CUMHURBAŞKANLIĞI’NA ADAYLIĞINI KOYMAYACAK...Ruşen Çakır’ın Vatan gazetesinde Ahmet Sever’le yaptığı röportaj haftaya damgasını vuran bir gazetecilik olayıydı...Ahmet Sever, iyi hesaplanmış, gayet dikkatli ifadelerle ve fakat söylemek istediğini de söyleyecek bir açıklıkla, “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ikinci kez adaylığını koyabileceğini” söyledi...Ben Abdullah Gül’ü iyi tanıyorum...Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan’ın karşısına aday olarak çıkmaz biliyorum...***Konu Cumhurbaşkanlığı konusu gibi gözükse de Cumhurbaşkanlığı konusu değil...Abdullah Gül, Ahmet Sever’in sözleri üzerinden, bu yaşında siyasi hayatını sonlandırmayacağını söylüyor...Başbakanlık, Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı yaptıktan sonra Cumhurbaşkanı olan bir siyasetçi olarak, bundan sonra da siyasetin içinde olacak...Bellidir ki, Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan’dan boşalacak AKP Genel Başkanlığı’na gelmeyi kendisi açısından bir hak, partisi açısından da doğru bir karar görmektedir...Olay bir Cumhurbaşkanlığı olayı değil...Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını koyarsa -ki koyacağı aşikar- AKP içerisinde bu görevi hiç tartışmasız en fazla hak eden kişi...Partinin kurucu başkanı...AKP’nin yüzde 50 oy almasının parti içindeki en büyük mimarı...Üç dönem iktidarda olan partinin en ağır topu...AKP içinde Cumhurbaşkanlığı’nı en fazla hak eden kişi...Siyasi yol arkadaşı Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’na çıkışındaki kilit isim...***Muhalefetin Tayyip Erdoğan’ı ‘doğru bulup bulmaması’ demokratik bir tavır ve siyasi duruş...Saygı gösterilir...Ancak bu Erdoğan’ın AKP cenahında, bu görevi en fazla hakeden lider olduğu gerçeğini değiştirmiyor...Tersten okuyalım olayı...Tayyip Erdoğan AKP’yi kurup, üç dönem iktidara getirdikten ve oyların yaklaşık yüzde 50’sine sahip olduktan sonra, “Kendi getirmiş olduğum mevzuat yeniden Başbakan olmamı engelliyor... Cumhurbaşkanlığı’na da aday olmayacağım... Siyasetten çekiliyorum...” mu demeli?..Bu fikrin seslendirilmesi bile absürd...Mesele şu...Tayyip Erdoğan demokratik olarak seçildiğinde Cumhurbaşkanı olacak...Olayın AKP içinde tartışılması abes...Konu Abdullah Gül’ün AKP’nin başına geçip geçmeyeceği konusu...Abdullah Gül bu görevi istiyorsa, AKP yöneticilerinin eski başbakanları hakkında daha dikkatli konuşmalarında yarar var...*****“BİZLER BÜYÜK BİR PLANIN PARÇASIYIZ...”“Bizler büyük bir planla uyum içinde yaşıyoruz ve herşey bir nedenden dolayı meydana geliyor...Hiçbir şey kazara oluşmuyor...Zaten tesadüf diye birşey de yok...İster farkında olalım, ister olmayalım bizler sürekli gelişiyoruz...Çoğu kez bu gelişim acılarla yoğruluyor...Fakat acının varolmasının da önemli bir nedeni var...O bizim yaratılış reçetemiz içinde gerekli bir malzeme...Yalnızlığımızın acısını hissettiğimizde, kalbimiz daha fazla sevgi almak için ağzını açar...Canımızdan bezdiren durumların ve insanların üstesinden gelebileceğimiz gücü fark ettirir...Acılarımızın, travmalarımızın ve kalp ağrılarımızın aslında bizim evrimimiz için gerekli olduğunu itiraf edersek;O olayları ve insanları affeder, hatta onların bizim gelişimimiz ve tecrübe kazanmamız için gerekli olduğunu fark ederiz...***Gölgelerimizi kabul ettiğimizde, tanrısal bir planı yaşadığımızı keşfederiz...Bu sadece bizim değil, tüm insanlığın evrimi için hayati bir plan...Tıpkı çamurdan doğan ‘nilüfer çiçeği’ gibi, kişiliğimizin en karanlık yönleriyle, hayatımızın en acı tecrübeleriyle gurur duymalıyız...Benliğimizin en güzel yönlerinin doğmasına neden olan, karanlıklardan doğmuş olan nilüfer çiçeğimizdir...Her incinmişliğin, her yaranın, her kaybın ve doyurulmamış her arzunun sonrasında oluşan bir neşe, başarı, bilgelik ve değerli bir bakış oluşur...Bu muhteşem benliğimize doğru adım atmamıza sebep olan, dürtüyü vermesi için şükür ile harmanlanmış özel bir birleşimdir...Bu birleşim gölgenin bize sunduğu en güzel armağandır...”(Debbie Ford’un Gölge Etkisi kitabındaki çalışmasından...)
Geçen hafta sonu pek yapmadığım bir şeyi yaptım...Gazeteler daha gelmediğinden, iPad’den gayr-ı ihtiyari tıklayıp, yazımın başlığına baktım...O da ne?..Resmimin yanında nal gibi bir başlık çekmişlerdi:“Türkiye Suriye’deki Kürt Devleti’ne izin verecek?..”Gözlerim faltaşı gibi açıldı...Öğleden sonra Başbakan havaalanında gümbür gümbür açıklamıştı...“Müsamaha etmeyeceğiz” diye...İcranın başı “izin vermeyeceğiz” diyor, bizim yazının başlığı “Kürt devletine izin vereceğiz” diye çıkıyor...***Gönderdiğim yazıda bir hata mı vardı diye bilgisayarı açtım...Hayır bir hata yok...“Kürt Devleti’ne izin mi vereceğiz” demiş ve soru işaretiyle başlığı bitirmişim...Vatan İnternet’te yazının başlığındaki ‘mi’ eki gitmiş, fakat soru işareti kalmış...Başlık “izin vereceğiz” diyor, yanında da ne anlama geldiği belli olmayan bir soru işareti bulunuyor...***Yıllarca televizyonlarda yöneticilik yaptım...Canlı yayında haberi okuduktan sonra giren kasete verilen yanlış başlıklardan “delirdiğim” binlerce olay oldu...“Yapmayın, arkadaşlar, hata yaparsanız insanları mağdur edersiniz... Bu hataların telafisi yok” diye belki bin kere fırça attım...İnsanlar kendi başlarına gelmedikçe, yaptıkları hataların yarattığı mağduriyetleri anlamazlar...Televizyonda canlı yayında kontrol mekanizması “Allah”lıktı hadi, gazetede, internette daha dikkatli olup “insanları mağdur etmemek” gerekmez mi?..Ben yazının bütün anlamını tersyüz eden arkadaşlara “beni sabote ediyorlar” diye başlık atsam, rahatsız olurlar mı?..Muhtemelen...Peki yazı öyle çıktıktan ve yayınlandıktan sonra, beni düzelttirmek için aradıklarında “Başlıkta ‘mı’ ekini unutmuşum... Sabotaj yapıyor dememiştim, sabotaj mı yapıyorlar diye sormuştum...” desem rahatlarlar mı?..Mağdur olmazlar mı?..***Gazetecilik zor iştir...Yaptığınız her haber, yazdığınız her yazı insanların hayatlarını, kaderlerini etkiler...Hele hele yazılmış yazıyı, ters anlamlarla okuyucuya sunmak, onu yazan gazeteciye, emeğe ve insana saygısızlıktır...İşinizi iyi yapın arkadaşlar...İşinizi iyi yapmazsanız, kendinize saygınızı kaybedersiniz...İşinizi iyi yapmak demek, hayata doğru enerji vermek, insanlara ve evrene katkı sağlamak, olumlu enerji yaymak demek...Olumlu enerji verirseniz, hayattan ve evrenden size olumlu enerji döner...Katkı yerine evrene ve hayata zarar verirseniz, size de hayat zarar olarak geri döner...Verdiğinizi alırsınız hayatta...İşini iyi yapmak, hayatın en önemli sihirlerinden biridir...İyi yaptınız mı işinizi, neler kazanacağınızı hayal bile edemezsiniz... Bir gazetede çalışmak, yazılarla çizilerle meşgul olmak, onları okuyucuya aktarmak, düşünce aleminin labirentlerinde entellektüel faaliyetlerin içinde olmak, ne kadar büyük bir ‘haz’dır bilir misiniz?..Yaptığınız işten keyif alın...Keyif alın ki, işiniz de size keyif versin...*****NURSELİ HABERİNDE ‘İNSANİ YAKLAŞIM...’Akşam gazetesinin genel yayın müdürüyle anne olduğunu söyleyen kadın yazarı “Nurseli İdiz’in alkollü haberiyle ilgili” twitter’da tartışıyorlar...Kadın yazar “Haberin bir anne olan Nurseli’yi yerin dibine batırdığını söylüyor ve duruma isyan ediyor...”Genel yayın müdürü de haberini savunuyor, “gazetecilik böyle bir şeydir” mealinde sözler söylüyor...Şöyle anlatayım...Haber yalan ve yanlış değilse gazetecinin görevi haberi yapmaktır...Üstteki yazıda anlattığım olay, haber ve yazıdaki ‘yanlışlıkların’ insanları mağdur etmesi üzerine...Nurseli’nin haberinde otelci ünlü sanatçıyı otelden atmadığını söylüyor, haberin o yönünün yanlış yazıldığını iddia ediyor...Otelci doğru mu söylüyor, yoksa ifade mi değiştirdi bunu bilmiyorum...Fakat bildiğim birşey var...Yalan ve yanlış yazmadıkça, iftira atmadıkça, kişilik haklarına alenen tecavüz etmedikçe, gazeteci insanların mağdur olabileceğini varsaysa bile haberini yapar...Bir gazeteci her olayda, “bu meseleden kim mağdur olur” diye düşünürse, haber yapamaz, yazı yazamaz, mesleğini yapamaz...***Gazetecilik öyle zor bir iştir ki, yaptığınız her haberden yazdığınız her yazıdan sonra birileri mağdur olur, birileri de mutlu...Geçen gün kaldığım otelde, bir garson koşa koşa yanıma geldi...-”Reha Bey” dedi, “Siz beni yıllar önce İzmir’deki bir olayda, haberde halka içine almıştınız... Birkaç arkadaş bir olup yaramaz bir adamı pataklamıştık...”Belli ki kavganın görüntüleri gelmiş, bizim editör arkadaşlar da “saldırgan” olan genci göstermek için halkaya almışlardı...Çocukcağız haberden mağdur olmuştu fakat buna yapabilecek birşey yoktu...Geçenlerde de bir başkası geldi yanıma, “Reha Bey Nispetiye Caddesi’ndeki barın önünde çıkan kavgayı haberlerde verdiniz... Kim bu kırmızılı adam diye soruyordunuz?.. O kırmızılı benim işte...” demişti...Ona kavgada ne yaptığını sordum...“Biraz sinirlenmiştim, hafif saldırdım işte” diye cevap verdi...***Bir muhabir, kameraman, foto muhabiri olay anının görüntüsünü, resmini getirdiğinde yapabileceğiniz fazla bir şey yoktur...Bir genel yayın müdürü “Bu haberi görüntüyü kullanmayalım” derse, bir süre sonra ona ne haber, ne de görüntü gelir...Muhabirin, kameramanın şevkini bir kere kırdınız mı, bir daha ondan iş isteyemezsiniz...Size gazeteci olarak saygısını yitirir...Bu meslekte efsane olmuş gazeteciler, “Haberi her şart altında yapmaya çalışan insanlardır...”Ancak haberin bir de “insanlık” yönü vardır...Bunun kıstası şudur...Habere konu olan kişi, gazetecinin yazısıyla ve üslubuyla dövmek zorunda olduğu kişi değildir...Haberin üslubunda onu, aşağılayıp rezil etmek amacını güdemez...Nurseli İdiz’in haberinin yapılması yanlış değil...Ünlü bir kadın ve durumu doğru bilgiler eşliğinde haber yapılmasını öngörüyor...Fakat kullanılan üslup önemlidir...Nurseli İdiz, kendisi dışında kimseye zarar vermiyor...İçkili halinin yarattığı istenmeyen görüntü, sonuçta kendi hayatına zararı dokunan bir olgu...Nurseli İdiz’i o resimden ve görüntüden dolayı, eğer başkasına zarar vermemişse bir gazetecinin linç etme hakkı yok...***Onun hayatını sırf ünlü diye düşmanca yargılama hakkına sahip değil...Muhabir ve editör kendini çevresini, annesini, babasını, sevgilisini, eşini dostunu düşünerek haberi yapmalı...Onların ya da kendinin başına gelseydi, nasıl davranırdı “içinde bir muhasebe yapmalı...”Kendi hesaplaşmasını yaptıktan sonra, o muhasebenin ışığında haberini yazmalı, resmini basmalı, görüntüsünü kullanmalı...Gazeteciler kendi hayatlarına gösterdikleri töleransı ve değeri başkalarının hayatlarına gösterebilmeli...İnsan hayatını kapsayan haberlerde, gazetecinin kendi hayatı, gazeteci olmayanların hayatından daha değerli değil...Kendinize tanıdığınız muafiyetleri, başkalarının hayati değerlerinden uzak tutmamalısınız...*****“YARATILIŞ REÇETEMİZDEKİ ACILARDAN MUCİZELER YARATMAK...”“Hepimiz aşkın lezzetini, kaybetmenin ve kalp kırıklığının acı tadını tattık...Bu tecrübelerin her biri bizim tanrısal ve benzersiz reçetelerimizin bir parçası...Onlarsız gerçek kimliğimizi yaşamamız mümkün değil...Bu noktada kalp sancılarını iyileştirmek için acılarını kullanan ve geçmişlerinin yarattığı gölgede boğulmak yerine dünyaya katkıda bulunan sıradışı insanları bilmek lazım...Amerika’nın “En Çok Arananlar Listesi” programına ev sahipliği yapan John Walsh 6 yaşındaki oğlunun bir alışveriş merkezinde kaçırılarak hunharca bir cinayete kurban gitmesine hiçbir şey yapamamıştı...Oğlunun cesedi bir kuyuda bulunmuştu...John bu olay üzerine bu tip olayların kurbanlarının avukatlığını üslendi...Bir televizyon programı yaparak, onbinlerce suçlunun yasal olarak takip edilmesine olanak sağlayan kanunların çıkmasını sağladı...Öfkesini pozitif yöne kanalize etti... O acısını içine gömmeyi veya bu korkunç tecrübenin kurbanı olarak kalmayı tercih edebilirdi...Bilakis yaşadığı kalp sızısını, acısını ve öfkesini oğlunun katili de dahil olmak üzere, 1050’den fazla kanun kaçağının yakalanmasına, 50’den fazla kayıp çocuğun bulunarak yuvasına geri dönmesini sağlayan bir televizyon şovuna dönüştürdü...Öfkesini hayata katkı sağlamak amacıyla pozitif değerlere çevirmesini bilenler sıradışı insanlardır...(Debbie Ford’un Gölge Etkisi kitabından)
Kendi sanal dünyasında yaşayan “şizofrenik” kişilikler ve toplumlar, dünyada ve etrafta olanların kendi başlarına hiç gelmeyeceğini sanırlar...Trafik kazaları olur, fakat onlar trafik kazası ‘onların başına gelmeyecekmiş’ gibi yaşarlar...Deprem olur, fakat deprem onların yaşadığı yerlerde olmayacakmış gibi davranırlar...Sel felaketi olur, kendi şehirlerinde, mahallelerinde olmayacağını sanırlar sel felaketinin...Başka insanların, başka dünyaların başına gelir öyle şeyler, onların başına gelmez...Öyle sanırlar...İrlanda’da olanlar onları hiç etkilemez...Sovyetler Birliği’nin dağılması, onlara göre oradaki bazı işbilmez yöneticilerin saçmalıkları yüzünden olmuştur, bizimle hiçbir ilgisi yoktur ve olamaz...Yugoslavya’dan beş ayrı devlet çıkması, Tito’yla ilgilidir, bizimle değil...PKK meselesi de sadece “bir terör sorunudur” ve muhtemelen yöneticilerimiz uyuyordur...***Irak’tan sonra Suriye’de de bir Kürt devletinin oluşumuna uğraşılıyor...Suriye’deki Kürt devletini PKK’ya yakın birlikler yönetmek istiyorlar...Ya da Barzani’ye yakın güçler yönetecek...Güney sınırımıza bir Arap komşu değil, yeni bir Kürt devleti komşu olarak gelecek...Irak’ta ve Suriye’de arka arkaya Kürt devletler kuruluyor...Arap Baharı olarak adlandırılan süreç “Kürt Baharı”nın oluşumuna zemin hazırlıyor...Türkiye güneyinde ortaya çıkan bu gelişmelere göre strateji saptamak, politika üretmek zorunda...PKK meselesini yıllardır salt bir terör sorunu olarak görüp, yöneticilerin basiretsizliğinden dem vuranlar, ne olduğunu anlayınca ağızlarını bir karış havaya açtılar bekliyorlar...Kendi söyleyip kendi inandıkları sanal dünyalarında, atıp tutmalarının saçmalıklarıyla, dünya realitelerinin arasındaki fark onları, bir zamanlar Turgut Özal’ın kullandığı bir deyimle bir kez daha “kıç üstüne oturttu...” ***Türkiye’de milyonlarca Kürt kökenli vatandaşımız yaşıyor...Sınırın güney tarafında arka arkaya meydana gelen bu gelişmelerden sonra, daha bir hassas olacaklar onlar...Kürt meselesini, ancak alabildiğince demokrasi ve ekonomik refahla çözebilirsiniz...Bu ülkeyi, Kürt kökenli vatandaşlarımız için güney sınırının hemen altında yaşayan soydaşlarından daha cazip hale getirmeden bu sorunu çözemezsiniz...Sorun bir PKK sorunu değil, demokrasi, kalkınmışlık ve ekonomik refah sorunudur...İsviçre’de de Fransız kökenli Frankofon İsviçreliler, Alman kökenli Almanca konuşan İsviçreliler ve İtalyan kökenli İtalyanca konuşan İsviçreliler hep birlikte yaşıyorlar...Nerede yaşıyor bu kadar farklı etnisite?..İsviçre denilen küçücük bir ülkede...Fransa’da, Almanya’da veya İtalya’da yaşamak akıllarının ucundan geçmiyor onların...Kendi küçük ülkeleri olan İsviçre, onlara Fransa, Almanya ve İtalya’dan daha barış ve huzur içinde bir ülke olarak geliyor...Türkiye’nin kendi dünyalarında şizofrenik böbürlenmelerle yaşayanların sanal dünyasından kurtulmasının zamanı geldi geçiyor...Özal’ın deyimiyle “Kıç üstüne oturmak” istemiyor bu ülke... *****“SİZİ HASTA EDEN ŞEY, İÇİNİZDEKİ SIRLARDIR...” “Yansıtmanızı anladığınızda dünyayı bir daha asla aynı göremezsiniz...Bu holigramik dünyada herkes ve her şey birer aynadır...Dolayısıyla başkalarında hep kendimizi görüyor ve başkalarıyla değil aslında kendimizle konuşuyoruz...Amanda anne tarafından ailesinin fakir ve eğitimsiz olmasından ve liseyi bitiremediği gerçeğinden çok utanıyordu...Utancını gizlemek ve çevresindekileri etkilemek için, insanlara onu iyi gösterecek sahte bir kişilik yarattı...Kendisinin zeki, yardımsever ve vazgeçilmez olarak tanındığı özel bir alanda kendisine bir yer edindi...Fakat ne kadar okursa okusun, işe ne kadar katkıda bulunursa bulunsun Amanda her gününü kendini küçük görerek bitiriyordu...Acısını dindirmek için okula geri dönmeye karar verdi...Böylece kazanacağı unvanın, onu fakir ve eğitimsiz bir kızdan, eğitimli zengin bir kadın yapacağını umuyordu...Bir akşam psikoloji dersinin olduğu sınıfa profesyonel sahte kimliğine bürünerek girdi...Kendisiyle gurur duyuyordu...Çünkü çoktan sınıfın en zeki kızı unvanını almıştı...Profesör haftanın ödevini detayıyla anlatmaya başladı...Amanda ödevin konusunu öğrendikçe utancından yerin dibine girmeye başladı...Korkudan sinmişti...Bütün vücudunun gerildiğini hissediyordu...Çünkü ödevin konusu şuydu:“Çok detaylı bir aile soyağacı çizilecek ve onun üzerinden bütün aile fertlerinin eğitim düzeylerini ve kariyerlerini göstereceklerdi...Ödevini yaparken ailede kimlerin madde bağımlısı, kimlerin maddi sıkıntı içinde yaşadığını, kimlerin eğitimsiz olduğunu belirtmek zorundaydı...Amanda aniden ailenin tarihçesinden utandığını ve bu yüzden büyük acı çektiğini anladı...Onun yeterince iyi olmam duygusunun ezikliği, birden ona hiçbir sahte kimliğe sığmayacak kadar büyük geldi...Sonra hafta içi bir günde raporunu okudu ve geniş kapsamlı aile ağacına baktı...Yaptığı ödevle gurur duyacağına utançla dolmuştu...Gölgesinden kaçarak veya onu örterek yıllarını geçirdikten sonra, yarattığı sahte kişiliği bir ödev paramparça etmişti...***Amanda gibi bazılarımız genç yaşlarda bile başka biri olmaya çalıştığımızın farkındaydık...Bazılarımız da başka birilerini idol olarak seçtik...Onun gibi konuşmaya, hareket etmeye ve giyinip kuşanmaya başladık...Aynaya baktığımızda gördüğümüz resmin, gerçek biz olmadığının farkında bile değildik...Bizler 20’li, 30’lu, 40’lı yaşlarda taktığımız maskelerin birbirinden çok da farklı olmayan versiyonlarını kullanıyoruz...Şimdi sanki gerçek kişiliğimizmiş gibi davranan sahte benliğimizin en kuytu köşelerinde, saklanan gerçek benliğimiz ilgimizi çekebilmek için çığlık çığlığa bağırıyor...***Bugün kullanılan maskeler 100 yıl öncesinin günümüze uyarlanmış, modern fotoğraflarıdır...Ayartan kadınlar, büyücüler, başkalarını üzmemek adına kendi ihtiyaçlarını ikinci planda tutan insanlar, sürekli pozitif düşünenler, aşırı havalı olanlar, kurban pozisyonundakiler, iyi kızlar, kibar erkekler, kaba adamlar, insanları kullananlar, şehir eşkiyaları, sinsi kişiler, zeki görünenler, kurtarıcılar, depresyondakiler, şakacılar, yalnızlar, işkolikler...Bunlar modern çağın kendini tekrarlayan model maskeleridirler...Maskelerin yani sahte kişiliklerin yarattığı sorun, bizim gerçek kişiliklerimizi ve hayatımızdaki gerçek olanakları kaybetmemize yol açmasıdır...Gerçek kimliklerimizi karanlıklar içinde etkisiz hale getirdiğimizde, bilinçsiz olarak orijinal gücümüzü, yaratıcılığımızı ve hayallerimizi ortadan kaldırmış oluyoruz...12 adımlı alkol rehabilitasyon programlarında söylenen bir söz vardır:Sizi hasta eden şey, içinizdeki sırlardır...” (Debbie Ford’un Yansıtmalarla ilgili bir çalışmasından)
Hedef tahtasına oturmasını istemediğim için adını vermeyeceğim bir doktor tanıdığım mesaj attı bana...Dünkü yazımı eleştiriyor...“Sen de mi polülizme saptın?..” mealinde bir şeyler karalamış...Niye popülizme sapıyormuşum?..Dün yazımda “içki ve sigaraya keyif verici madde diyen lobi, dünyanın en büyük yalanını, kurnazca insanların bilinçaltına işliyor... Sabah kalktığınızda baş ağrısıyla uyandığınız, aspirin süpradin bilmem ne etkisiyle ayıldığınız, kahve ve çayla destek aldığınız bir maddenin neresi insana keyif verir...Sizi sürekli öksürten, nefesinizi daraltan, yürümenizi koşmanızı kısıtlayan içinize çektiğiniz dumandan oluşan bir maddenin neresi keyif vericidir?..” diye sormuştum...Bu yazıyı yazdığım için “sen de mi?..” diye soruyor doktor dostum...***Biliyorum bugünlerde kişisel sorunları var, içsel sorunlarından dolayı “yansıtma” yapıyor bu eleştirilerde, onun için üzerine fazla gitmek istemiyorum...Fakat laiklikle “içki sigara düşkünlüğü” arasında kurdurulmaya çalışılan rezil korelasyonu deşifre etmezsem rahat etmem...Arkadaş laiklik nedir?..Çok kabaca bir anlatımla devlet yönetiminin dini esaslara, inançlara göre yönetilmemesi, devletin dinin içinde olmaması, dinin de devletin içinde olmaması diye tarif edilir...***Yani laik olduğunuz zaman içki ve sigaranın zarar değil de faydaları üzerine mi konuşmamız gerekiyor?..Bu köşede dünyanın en önemli yaşam gurularının yazılarından, kitaplarından alıntılar yapıyorum...Dünyada oluşan yeni eğilimlerden, ruhsal açılımlardan, kişilik geliştirme yöntemlerinden söz ediyorum...Kendiyle barışık insan olmanın, hayatta dış referanslardan ve dopinglerden uzak bir yaşamı sağladığını anlatıyorum...Kendim içki ve sigara içmediğim yılların ertesinde, her gün spor yaparken vücudumda bire bir gördüğüm değişiklikleri aktarıyorum...***Bu söylediklerimin neresi laiklikle ilgili?..Siz içki ve sigara lobilerinin sözcülüğünü laiklik olarak göstermeye çalışarak, “laikliği içki ve sigara içenler kulübü” haline getirmek istiyorsunuz...İçkiyi kim içmek istiyorsa elbette içecek...İsterse Ramazan’da isterse Cuma’da...İsteyen de içmeyecek, kimse ona da birşey söyleyemeyecek...Devlet din esaslarına göre yönetilmeyecek...Fakat bunların böyle olmasını istemekle, hayatı öğrenilmiş çaresizliklerden, yanlış şartlanmalardan uzakta, kendisiyle huzur ve barış içinde sağlıklı yaşamak istemek arasında ne gibi bir bağ var?..***Doktor arkadaşım, göbeğini salıp puro içmeyi Avrupai ve laik yaşam biçiminin bir tezahürü sayıyor olabilir...Ona kötü bir haberim var...Göbek salıp kalın purolar içmek, Avrupa’da Batılı ve liberal bir yaşam tarzının tezahürü değil, mafya tipi yaşam biçiminin sembolü artık...Kusura bakmasın da, Türkiye’de laikliği, kalın purolar içip göbek salan İtalyan mafya özentilerinin görselliğine indirgeyemem...İçki ve sigara lobisi, çok kurnaz bir taktikle, kamusal alanda uygulanan her kısıtlamayı, “laiklik meselesinin bir parçası” haline getiriyor...“İçkiyi toptan yasaklamayı içten içe arzu eden” radikal bir kanadın varlığı, onların bu lobilerine inanılmaz destek sağlıyor...Bir insanın içki içme hürriyetini savunmak elbette sonuna kadar haktır...Ancak “içkinin ve sigaranın keyif verici bir madde değil, keyif alıcı birer madde olduğunu” söylemek ise, insanlıktır, çağdaşlıktır, medeniyettir...Batı’nın ve çağdaş toplumların geldiği medeni noktayı takip etmek anlamındadır...Yok öyle puro tüttürerek laiklik taslamak arkadaş!..*****BRITNEY SPEARS NASIL ‘KÖTÜ BİR KIZA’ DÖNÜŞTÜ?.. Debbie Ford’un Gölge Etkisi kitabından canalıcı örnekler vermeye devam ediyorum...Amerikan pop idolü Britney Spears’ın imajını mahvettiği olayla ilgili çarpıcı tespitler:“Gölge etkisinin gazabından kurtulmak istiyorsak, utanç ve kaygılarımızın ailemizi, kariyerimizi, sağlığımızı ve kendimize olan saygımızı tahrip edip etmediğimizi görmek için her gün kendi kendimize gerçeklik kontrolü yapmalıyız...Biran önce uyanmalıyız ve şu soruyu sormalıyız... Gizli hayatımızı saklıyor muyuz yoksa inkar mı ediyoruz?..Başkalarından gizlediğimiz yeni alışkanlıklar ya da davranışlar ediyor muyuz?..İnkar gizli yaşamlarımızı güçlendiren gözlerden uzak tutan, içimizdeki parçalanmışlıklardan başka bir şeye odaklanmamamızı sağlayan bir suçludur...***İyi kız maskesini takan Amerikalı pop idolü Britney Spears, kendini yok etmeye çalışan kötü üne sahip bir yıldız haline dönüştü...İyi kızın yerini kötü kız aldı...Oldukça başarılı ve hoş adam maskesi altındaki Tiger Woods gün geliyor, süper kahramanken kendini sabote eden hilekar birine dönüşüveriyor...Sahte kişilik maskemiz dar bir alana sıkıştığında büyüyecek veya nefes alacak bir oda bulamadığında, yeni bir sahte kişilik yaratmak için kendini patlatır... Gölge Etkisi olgusunu gösteren böyle milyonlarca örnek var...”*****ELEŞTİRDİĞİNİZ ŞEY ASLINDA KENDİNİZİN YANSIMASIDIR... Size bugün yine Debbie Ford’dan “etrafındaki herşeyi eleştiren insanların aslında kendi kusurlarını yansıttıklarıyla ilgili” birkaç örnek vereceğim...“Bir zamanlar tombul ve şekilsiz bir adamla çıkıyordum...Onunla birkaç ay çıktıktan sonra, fark ettim ki nereye gidersek gidelim o bana, ortamdaki aşırı kilolu, şiş göbekli, kumaş pantolonu sarkmış adamları gösteriyordu...Bir gün kasabanın dışında yolumuzun üzerindeki havaalanına doğru romantik bir yürüyüş yapıyorduk... Bana yine hayatında bir daha hiç karşılaşmayacağı ve tanımadığı bir adamı işaret ederek ‘Ne kılıksız herif... Bu adamın kendine neden iyi bakmadığı hakkındaki fikirlerin nedir?..’ diye sordu...***Sonunda çenemi tutamadım ve ona ‘Sen o tanımadığın zavallı kilolu adamlarda sadece kendini görüp eleştiriyorsun...’ deme cüretini gösterdim...Ona başkalarını örnek göstereceğine önce kendine bakması gerektiğini de söyledim...Artık etrafındakileri örnek göstermeyi bırakıp hayatına bir kez bakacağını ve bu yürüyüşü yarıda keseceğini düşündüm...Utanmıştı, mahcup bir şekilde kendisinin gerçekten gösterdiği adamlar gibi mi göründüğünü sordu...Başkasını eleştiriyorken, aslında kendimizden bahsettiğimiz aklımıza bile gelmez...Başka insanları parmakla göstermenin ne anlama geldiğini anlar anlamaz, başkalarını acımasızca eleştirmemizin ne demek olduğunu anlarız...***Yansıtma için verilebilecek en ünlü örneklerden biri, kabul edilemeyecek bir şey olarak gördüğü fuhuşla mücadele için hayatını adayan New York valisi Eliot Spitzer’in bir telekızla yakalanmasıdır...”
Sizi öldürmeye, hasta, sağlıksız ve mutsuz bırakmaya niyet etmiş lobi öncelikle beyninizin içine girer bu savaşı yapabilmek için...Ne der mesela içki ve sigara için?..“Keyif verici maddeler!..”İçki ve sigaranın keyif verici madde olduğu algısını beyninizde taşıdığınız müddetçe iddia ediyorum, ne sigaradan ne de içkiden vazgeçemezsiniz...***Bir insan keyif verici maddeden niye vaçgeçsin ki?..Keyif veren şey adı üstünde keyif veriyor... Siz vazgeçtiğiniz zaman almakta olduğunuz keyiften vazgeçiyorsunuz...Bu kadar yalan, bu kadar kurnaz, bu kadar beyinlerin içine işleyen aldatıcı bir propaganda olabilir mi?..Keyif verici maddeymiş...Sigaranın neresi keyif veriyor Allah’ınızı severseniz?..Neredeyse 30 yıl bu sigarayı günde iki pakete yakın miktarda tükettim...Bunun keyif verici hiçbir özelliğini görmedim...Tersine keyif vermeyen bir sürü özelliğie şahitlik ettim...Öksürük yapıyordu...Koşmak istesen rahat koşamıyordun...Nefes tıkanıyordu...Beyaz dumanı resmen içine çekiyordun, temiz hava yerine...Oksijen almak duruken, ciğerlerini ve içini tertemiz havayla doldurup güne başlamak varken, pis bir dumanla güne başlıyordun...Bunun neresi “keyif verir ki bir insana?..”Vermez...Hiçbir tarafı vermez ve bana da 30 yıl boyunca ‘keyif’ vermedi zaten...***Gelelim içkiye...İçki keyif verici bir madde midir?..Sabah bağ ağrısıyla uyandığınızda hayattan keyif mi almış oluyorsunuz?..Mazoşist misiniz siz?..Ertesi gün, korkunç bir baş ağrısıyla uyanıp, kafanızın içi davul gibi çalışmaz halde, asprin, süpradin yok bilmem ne alıp, arka arkaya kahve ve çaya dadanarak kendinize gelme haline mi ‘keyif verci’ bir durum diyorsunuz siz?..Gerçek şudur...Ne içki ne de sigara keyif verici maddeler değil...Bunu satmaya ve pazarlamaya çalışanlar, en kurnaz taktikle, önce beyinlerinizin içini esir alıyorlar...Keyif verici maddeymiş...Ben açık söyleyeyim...Şu anda sabahları spor yapan, hayatın içine sporu sokan, en güzel yemekleri, içkileri ve tatları ‘dopingsiz’ alan halimle keyif yaşıyorum...Keyifli maddelerle dolu yeni hayatım ve bunların içinde keyifsiz olan içki ve sigara yok...Bu maddelerin adı keyif verici değil, ‘keyifsizlik yaratan maddeler’dir...Ben keyifsiz yaşamak istemiyorum...*****“BEN HİÇBİR ARKADAŞI HAK ETMEYEN SOĞUK BİR KALTAĞIM...”“Ruhumda bir iç savaş yaşıyordum... İçten gelen sesler ‘Sen harikasın’ diyor bir süre sonra da ‘Sen bir hiçsin ve koca bir yalancısın’ diye geliyordu...‘Herkes beni seviyor, çünkü ben kibar ve sıcağım...’ düşüncesi geldikten birkaç dakika sonra, ‘Ben hiçbir arkadaşı haketmeyen soğuk bir kaltağım...’ sesi içimi bastırıyordu...Bu sesler benim kim olduğum konusunda tamamen kafamı karıştırıyordu...Pozitif mesajların negatif uyarılarla birlikte uyum içinde yaşamaları içimde o kadar çok hasar yarattı ki, ne şiddetli bir şekilde ağlayabiliyor...Ne de sevgimi almaya hazır insanlara iyi duygular yaymak için o seslerin sözünden çıkabiliyordum...”19 yaşındaki bir genç kızın yaşadıklarını anlatan bu itirafların sahibi Debbie Ford, New York Times gazetesinin “En Çok Satan Yazarlar” listesinin tepesinde yer alan dünya liderlerine yaşam koçluğu veren bir usta..***“27 yaşına gelinceye kadar, ‘Herşeye sahibim... Herşeyi ben bilirim’ havasında yaşamış, sonunda kendimi inleye inleye bir uyuşturucu tedavi merkezinde bulmuştum...İşte orada gerçek Debbie Ford ile yüz yüze gelmiştim...Bütün kusurlarıyla, zayıflıklarıyla, gerçekte sahip olmadığı yetenekleriyle...Aynı zamanda sahip olduğu yetenekleri, güçlü tarafları ve derinlerde saklanan içsel ihtiyaçları ile gerçek ‘ben’ aynadan bana bakıyordu...Oradaydı...Hayal bile edemeyeceğimden daha fazlasıydım ben...Ben sadece insani zayıflıkları, karanlık taraflarıyla barış yapmak için uğraşan dünyadaki 6 milyar insandan biriydim o zaman...***Kendimle olan bu aşağılayıcı karşılaşmam sırasında kim ve ne olduğumu ve yaptığım şeylerle, beni yapmaya iten güçlerin neler olduğunu öğrenmeye karar verdim...İşte hayatımın bu dönüm noktasında ‘gölgeyi’ onun kendi hayatım ve etrafımdakiler üzerindeki etkisini anlamaya başladım...Bunu bir ders kitabındaki teori olarak değil, derin güvensizlikleri, istenmeyen duyguları ile başa çıkmak için mücadele eden bir kadın olarak anlamaya çalışacaktım...Kim olduğumu anlamamamdan kaynaklanan derin bir yalnızlık duygusu ile hareket ediyordum...”***19’unda kendisini “hiçbir arkadaşının sevemeyeceği kadar soğuk bir kaltak olarak” gören, 27’sinde ‘herşeyi ben bilirim duygusuyla kendisini bir uyuşturucu tedavi merkezinde bulup, kendiyle yüzleşen bir kadının’ dünyanın en önemli yaşam gurularından biri haline gelmesinin ve dünya liderlerine yaşam koçluğu yapabilecek bir seviyeye erişmesinin ardındaki öyküyü merak ediyor musunuz?..“Karanlık yönümüzü incelemek...Yaptığımız şeyleri neden yaptığımızı sorgulamak... Zihnimizin isteklerine karşı neden ters şekilde neden hareket ettiğimizi bulmak...Bizlere baş ağırısı, kalp ağrısı, hastalıktan başkasını getirmeyen kin duygusuna neden sımsıkı sarıldığımızı?..Başkalarını yargılamak için neden sayısız saatler, günler, aylar, yıllar harcadığımızı anlamak...Gandi’nin tevazusuna,Martin Luther King’in sabrına erişebilmek...”Bu sözler yazarın Gölge Etkisi kitabından alındı...Hayatta başkalarını yargılayarak kendi gerçeklerinden kaçmaya çalışmak çıkmaz bir yoldur...Size mutluluk getirmez...Kendinizi, içinizdekini bulup çıkartmaya yönelin...Bu yaşam yolculuğu sizi içinizdeki bütün komplekslerden, karanlık noktalardan, huzursuzluk ve endişelerden kurtaracaktır...19 yaşında kendini soğuk bir kaltak olarak gören, 27 yaşında uyuşturucu tedavisinde hayatın dibine vurduğuna inanan bir kadının yaşama bakışı ve tecrübeleri size rehber olacaktır...*****TELEVİZYON ÜNLÜLERİNİ AĞLATAN ADAM: AŞIK VEYSEL...9-10 yaşlarında bir çocuktum onu görmeyen gözleriyle televizyonda sazına gömülmüş içli içli türkü söylerken gördüğümde...“Benim sadık yarim kara topraktır” diyordu...“Dostlar beni hatırlasın” dediği gibi...Geçen hafta Cem Kılıç isimli yarışmacı televizyonda onu canlandırırken gördüm ki Seyfi Dursunoğlu ve Erol Evgin ağlamaktalar...Konuşamamakta Aşık Veysel’i anlatmaya çalışırken, boğazlarına düğümlenen hıçkırıklardan kurtulamamaktalar...***Yaptığımız ve hayatta değiştirmeye çalıştığımız onca mücadeleden sonra, “Benim sadık yarim kara topraktır” diyen bir bilgelik insanı ağlatıyor...Ağlayan sanatçılar, Aşık Veysel’in sözlerinde yaşadığımız hayatların içinden geçtiği “derin ve sonsuz yalnızlık duygusu, kursaklarda kalan anlatamama, anlaşılamama hissiyatının biçare kalmış izdüşümlerini” yüreklerinin ta içlerinde hissettikleri için ağlıyorlar...Bilgeleşebilmek ve bir halk ozanından “yıllara meydan okuyarak ölümünden neredeyse 40 yıl sonra insanları ağlatabilecek ölçüde ölümsüz bir sanatçı yaratabilmek”, ancak gönül gözü açık insanların gerekleştirebileceği bir yetenek...***Çocuktum ve önümde neler olacağını hiç bilmediğim inanılmaz bir yaşam serüveni vardı...Bilgelik, tevekkül ve hayatı süzebilecek bilgi ve tecrübe birikiminden tamamen yoksundum...9 yaşındaki o çocuk, o bilge adamın sazına gömülmüş, hüzünlü yalnızlığından çıkan sözlerin içtenliğini, samimiyetini ve bilgeliğini o kıpır ve heyecan dolu halinde bile farketmişti...Aşık Veysel gibileri araştırır ve yakından tanırsanız, hayatın egosantrik (Ben merkezci) ucuzluklarından ve hırtlıklarından uzaklaşırsınız...Kara toprakta son bulacak bir bedensel yolculuğun isteklerine tamah, günlük hırsların gaddarlıklarına bu kadar tevessül etmezsiniz...Aşık Veysel gibiler, insana barış ve huzur içinde yaşamasını bilgelikle öğretirler...Yaşarken de, öldükten sonra yaşatılırken de...Hani derdim ya...“İyi akşamlar Türkiye... Her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsan...”Aşık Veysel de ölümünden neredeyse 40 yıl sonra...Öyle yaşatılıyor işte...