Haberin Devamı
“Bacağım parçalandı... Gelmeyin sizi de vururlar...” diyor...
Kendi başına arabanın arkasına sığınıp, parçalandığını söylediği bacağını sarıyor...
Kelime-i şehadet getiriyor...
Gazeteci arkadaşı duvarın arkasından sesleniyor...
“Panikleme Sinan Abi... Ses çıkarma içinden... Geleceğim yanına birazdan...”
Oysa arkadaşının yanına gelmesi pek mümkün değil...
Ateş devam ediyor...
Gelse de o Sinan’ın bacağını biraz önce delip geçen ateş altında ona saklandığı arabanın arkasında ne yapabileceği tamamen meçhul...
Yaralanmış Sinan...
Yaralı bacağını boyun atkısına sarmış, saklandığı arabanın arkasında kan gelen bacağıyla bekliyor...
Ne olacağını bilememenin çaresizliği ve akan kanın tedirginliğiyle...
Fakat bir gazetecinin “abidesinin dikileceği gurur ve onur” duygusu orada çıkıyor ortaya...
Sımsıkı fotoğraf makinesine sarılmış, onu elinden bırakmıyor Sinan Gül...
Bir gazetecinin şerefi yaralanmasına rağmen boynundan çıkarmadığı o fotoğraf makinesidir...
Kopenhag’da oniki yıl önceye gidiyor aklım...
İngiliz holiganlarla yapılan bir meydan muharebesinde kameramanım Göçhan Yıldırım, meydanın ortasında görüntü almaya çalışıyordu...
İngiliz holiganlar, ona saldırdılar, kamerasını yere atmaya çalıştılar, kafasına boş içki şişeleri geçirdiler...
Yaralandı...
O arbedenin ortasında bilmediğimiz tanımadığımız bir ülkenin şehrinde Göçhan’ı hastaneye gönderdik...
On onbeş kişilik bir ekiple Galatasaray’ın UEFA finalini izlemek için Kopenhag’daydık...
İki arkadaşa Göçhan’ın yanından ayrılmamalarını tembihledim...
Kan geliyordu kafasından ve ne olacağını bilmiyorduk...
Gecenin bir saati arkadaşlar telefon ettiler bana...
-”Abi seni görmek istiyor Göçhan...” diye...
Hemen kalktım karanlıklar içinde terkedilmiş gibi duran bir Kopenhag hastanesine gittim...
Göçhan’ın kafasını sarmışlardı...
Sağlık görevlileriyle anlaşacağı bir dil yoktu...
Doktorlar bilincinin yerinde olup olmadığını ölçmeye çalışıyorlardı...
Beni istemişti...
Yaralı Göçhan’ın “hastanenin ve geleceğinin meçhul öksüzlüğü içinde” adımı vermesi aklıma geldikçe, gözümden yaş akıyordu...
O temiz yüzü beni görünce, gülümsemişti...
Doktorların söylediklerini Göçhan’a tekrarladım...
Yarım yamalak konuşabiliyordu...
Doktorlar “bilinç kaybı görülmediğini, fakat 48 saat hastanede kalması gerektiğini” söylediler...
-”Gidelim abi beni götür buralardan...” diyordu...
Hastane odasında yanında yardımcı tutabileceğim bir organizasyon olmadığını farkettim...
Hastanenin ve doktorların telefonlarını aldım...
Göçhan’ı otelde bir odada başında iki arkadaş bekleyecek şekilde tutacaktık gece boyu...
Hastaneden çıktığımda gecenin saat 03’ü olduğunu farkettim...
Arabada hayatımız gözlerimin önünden geçiyordu...
Dün Anadolu Ajansı muhabiri Sinan Gül’ün vurulduğu anı izlerken içim bir tuhaf oldu...
“Ayağım parçalandı... Ayağım parçalandı...” diye bağırıyordu...
Akan kana inat, sımsıkı sarıldığı fotoğraf makinesi, vakur duruşunun yıkılmaz bir abidesi gibiydi...
Hayat boyu gurur duyulacak bir abide...
ABDULLAH GÜL CUMHURBAŞKANLIĞI’NA ADAYLIĞINI KOYMAYACAK...
Ruşen Çakır’ın Vatan gazetesinde Ahmet Sever’le yaptığı röportaj haftaya damgasını vuran bir gazetecilik olayıydı...
Ahmet Sever, iyi hesaplanmış, gayet dikkatli ifadelerle ve fakat söylemek istediğini de söyleyecek bir açıklıkla, “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ikinci kez adaylığını koyabileceğini” söyledi...
Ben Abdullah Gül’ü iyi tanıyorum...
Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan’ın karşısına aday olarak çıkmaz biliyorum...
Konu Cumhurbaşkanlığı konusu gibi gözükse de Cumhurbaşkanlığı konusu değil...
Abdullah Gül, Ahmet Sever’in sözleri üzerinden, bu yaşında siyasi hayatını sonlandırmayacağını söylüyor...
Başbakanlık, Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı yaptıktan sonra Cumhurbaşkanı olan bir siyasetçi olarak, bundan sonra da siyasetin içinde olacak...
Bellidir ki, Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan’dan boşalacak AKP Genel Başkanlığı’na gelmeyi kendisi açısından bir hak, partisi açısından da doğru bir karar görmektedir...
Olay bir Cumhurbaşkanlığı olayı değil...
Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını koyarsa -ki koyacağı aşikar- AKP içerisinde bu görevi hiç tartışmasız en fazla hak eden kişi...
Partinin kurucu başkanı...
AKP’nin yüzde 50 oy almasının parti içindeki en büyük mimarı...
Üç dönem iktidarda olan partinin en ağır topu...
AKP içinde Cumhurbaşkanlığı’nı en fazla hak eden kişi...
Siyasi yol arkadaşı Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’na çıkışındaki kilit isim...
Muhalefetin Tayyip Erdoğan’ı ‘doğru bulup bulmaması’ demokratik bir tavır ve siyasi duruş...
Saygı gösterilir...
Ancak bu Erdoğan’ın AKP cenahında, bu görevi en fazla hakeden lider olduğu gerçeğini değiştirmiyor...
Tersten okuyalım olayı...
Tayyip Erdoğan AKP’yi kurup, üç dönem iktidara getirdikten ve oyların yaklaşık yüzde 50’sine sahip olduktan sonra, “Kendi getirmiş olduğum mevzuat yeniden Başbakan olmamı engelliyor... Cumhurbaşkanlığı’na da aday olmayacağım... Siyasetten çekiliyorum...” mu demeli?..
Bu fikrin seslendirilmesi bile absürd...
Mesele şu...
Tayyip Erdoğan demokratik olarak seçildiğinde Cumhurbaşkanı olacak...
Olayın AKP içinde tartışılması abes...
Konu Abdullah Gül’ün AKP’nin başına geçip geçmeyeceği konusu...
Abdullah Gül bu görevi istiyorsa, AKP yöneticilerinin eski başbakanları hakkında daha dikkatli konuşmalarında yarar var...
“BİZLER BÜYÜK BİR PLANIN PARÇASIYIZ...”
“Bizler büyük bir planla uyum içinde yaşıyoruz ve herşey bir nedenden dolayı meydana geliyor...
Hiçbir şey kazara oluşmuyor...
Zaten tesadüf diye birşey de yok...
İster farkında olalım, ister olmayalım bizler sürekli gelişiyoruz...
Çoğu kez bu gelişim acılarla yoğruluyor...
Fakat acının varolmasının da önemli bir nedeni var...
O bizim yaratılış reçetemiz içinde gerekli bir malzeme...
Yalnızlığımızın acısını hissettiğimizde, kalbimiz daha fazla sevgi almak için ağzını açar...
Canımızdan bezdiren durumların ve insanların üstesinden gelebileceğimiz gücü fark ettirir...
Acılarımızın, travmalarımızın ve kalp ağrılarımızın aslında bizim evrimimiz için gerekli olduğunu itiraf edersek;
O olayları ve insanları affeder, hatta onların bizim gelişimimiz ve tecrübe kazanmamız için gerekli olduğunu fark ederiz...
Gölgelerimizi kabul ettiğimizde, tanrısal bir planı yaşadığımızı keşfederiz...
Bu sadece bizim değil, tüm insanlığın evrimi için hayati bir plan...
Tıpkı çamurdan doğan ‘nilüfer çiçeği’ gibi, kişiliğimizin en karanlık yönleriyle, hayatımızın en acı tecrübeleriyle gurur duymalıyız...
Benliğimizin en güzel yönlerinin doğmasına neden olan, karanlıklardan doğmuş olan nilüfer çiçeğimizdir...
Her incinmişliğin, her yaranın, her kaybın ve doyurulmamış her arzunun sonrasında oluşan bir neşe, başarı, bilgelik ve değerli bir bakış oluşur...
Bu muhteşem benliğimize doğru adım atmamıza sebep olan, dürtüyü vermesi için şükür ile harmanlanmış özel bir birleşimdir...
Bu birleşim gölgenin bize sunduğu en güzel armağandır...”
(Debbie Ford’un Gölge Etkisi kitabındaki çalışmasından...)

