Balyoz davasında sanıklar hakkındaki iddialar çok korkunçtu...Stadyuma toplattırılacak insanlardan bahsediliyordu...Hepsinin tutuklanmasından söz ediliyordu...Haber yapılırken, iddiaların korkunçluğunu “haber” olarak yapıyorsunuz...O haberlerin “adli” sonuçlarının yaratacağı durumları o sırada bir gazeteci olarak düşünemezsiniz...İddiaların korkunçluğunun vurgusu habere ve yazıya ifade olarak yansıyor...Ancak bu iddiaların adli yargılamaya etkisi “senelerce mahkumiyet” biçiminde tecelli ediyor...***İtiraf etmek gerekirse, o iddiaların gerçek olması halinin “müebbete” tekabül ettiğini, Türkiye ancak yargı kararını verince anladı...Kararlar bu iddialar çerçevesinde sabit görülüp her bir sanık için 16 yıl ile 20 yıl arası çıkınca, herkes “ne oluyoruz” demeye başladı...“Sanıkların yapmayı düşündükleri şeyler de çok vahim şeylerdi ama...” demenin o noktada fazla kimseye bir faydası olmuyor...Vicdan o anda mahkumiyet alana daha yakın duruyor...Çünkü insan duygulardan oluşuyor...Duygular o anda ağlayanın, üzüntü ve ızdırap duyanın yanında duruyor...***Bu gerçek her zaman böyle işledi...Toplum yapanlara, yaptıklarından fazlasının yapıldığını düşündüğünde duygusal tepki gösterdi...Açıkça söyleyelim...Demokrat Parti tek başına iktidar olduğu yılların özellikle sonlarında, hiç de demokratik bir yönetim göstermedi...Vatan Cephesi kuruldu...Muhalifler susturuldu...Mehmet Barlas’ın CHP’den milletvekili ve bakan olan babası bile, o yıllarda “idamla yargılanıyordu...”Arkasından 27 Mayıs oldu...Askeri yönetim Demokrat Parti’den öyle bir intikam aldı ki, tarihe Demokrat Parti’nin antidemokratik uygulamaları değil, Menderes ve arkadaşlarını asan 27 Mayıs’çıların kurdukları idam sehpaları not olarak düştü...Onlar mahkum oldu, Menderes ve arkadaşları tarih önünde aklandı...Askeri yönetim Menderes ve arkadaşlarından bu kadar ağır bir bedel istemese, Demokrat Parti döneminde “gazetecilerin Hilton adı verdikleri cezaevi anıları” daha bir revaçta olacak, tarihe kayıt olarak düşecekti...***12 Eylül de aynıydı...11 Eylül’de herkesi canından bezdiren bir terör vardı...12 Eylül’cüler geldiğinde, herkesin sempatisi üzerlerindeydi...Ancak 12 Eylül’cüler zaman içinde o kadar baskı yaptılar ki, “canlarını kurtardıklarını düşündükleri insanlar, canlarının kurtulduğunu unuttular, 12 Eylül’cülere diş bilediler...”Bugün 11 Eylül’de “yok olan hayatların hesabının değil”, 12 Eylül’de işkenceler ve hapislerde kaybolan hayatların hesabının sorulması ondandır...***Örnekler çoktur...Uzatmayalım gelelim bugüne...Balyoz davasının iddianamesi, belgesi, konuşmaları, notları ortaya çıktığında “neler oluyormuş da haberimiz olmamış” dedi büyük çoğunluk...Doğal bir refleks gelişti, “darbelere, darbecilere ve darbeci düşünceye karşı...”Mahkumiyet o sırada oluşmaya başlamıştı...Darbelerin korkunçluğunun etkisi, o günlerde topluma yavaş yavaş damgasını vurdu...O öyle bir andı ki, “darbeye karşı olan toplumsal dalganın” nirengi noktasında, darbeleri ve darbecileri fikren mahkum edecek, fiili olarak caydırıcı ve fakat “canını almayacak” önlemlerle darbe düzenini geride bırakacaksınız...***Yaptıklarınız bir zamanlar yapılandan, ya da yapılması düşünülenden fazla bir etki bırakıyorsa, mantıksal gerekçeleriniz algının duygusal ibresinde etkili olmuyor...Mahkumiyet yaşanmış ya da yaşanması düşünülmüş mağduriyetin üzerinde olmamalı...Çağdaş demokratik bir toplum bunu sağlar...Yargıçlar elbette kanunları uygulayacaktır...Ancak demokrasiler, sadece kanunların uygulandığı değil, kanunların “mağduriyet ile mahkumiyet arasındaki duygusal denge” gözardı edilmeden uygulandığı rejimlerdir... *****İYİLİĞE KARŞI KÖTÜLÜK GÖRDÜĞÜNÜZDE İYİLİKTEN VAZGEÇMEYİN... Ego insanın kendisini savunma mekanizmasıdır...Egonuzun ördüğü duvarları, “aslında birey olarak kendinizi koruma amacıyla” yüksek tutarsınız...İnsan kendisini koruyorum diye diye ego adı altında yüksek duvarlar örer, kendisini sakınmak için başkalarına zarar verir...Hayatın şifresi, bütün bir evrenin insanın içindeki hücrelerin birbirleriyle iletişimiyle aynıdır...Hücreler hayatı sürdürebilme için birbirlerine yardım ederler...Ancak her hücre bir başka hücrenin faaliyetine yardım ederse, akış sağlanır...Akışı bloke eden hücre, sistemi bozar...Her hücre kendi başına bir organizmadır...Ancak tüm hücreler büyük bir organizmanın parçasıdırlar...***İnsanlar da hücreler gibidirler...Her biri ayrı bir organizmadır...Ancak aynı zamanda daha büyük ve muhteşem bir organizmanın parçasıdır...İnsan kendisini “hiçbir yere bağlı olmayan tek bir hücre” olarak görürse, “bütün”ün bir parçası olarak davranmaz...“Bütün”ün bir parçası olarak davranmayan insan, evrenin sırrını anlamadığından hata yapmaya ve yok olmaya mahkumdur...Çünkü evrenin sırrı hücreler gibi insanların da birbirleriyle sürekli bağlantı halinde, çok genel ve muhteşem bir sistemin parçaları olmalarıdır... ***“Ego” dediğimiz şey, aslında bir “hücre” olan insanın “tek”liğini yaşatabilmek için savunma mekanizmalarından etrafına bir duvar örmesidir...Duvar ne kadar büyük ve yüksekse, diğer hücrelerle iletişim o kadar nakıs ve azdır...Diğer hücrelerle iletişim az olduğunda, hücre, yani insan evrensel fonksiyonlarını yerine getirememeye başlar...Diyelim ki çok paranız var...Eğer o parayı sistemin işleyişine, insanların mal ve hizmet karşılığı kullanımına ve yararına açmıyor, donduruyor ve ekonomi dışı sadece istiflemekle yetiniyorsanız, o zaman dolaşımı bloke ediyorsunuz anlamına gelir...Bloke ettiğiniz için, paradan yeni paralar kazanmanız da imkansızdır...Olanağınız olduğu halde birilerinin yaşama katkılarına destek olmuyorsanız, yaşamı bloke ediyorsunuz demektir...Akımın işlemesini kestiğiniz için sonunda size gelen şeyler de bloke olacak ve kesilecektir... ***Hayata yardım edenler, hayattan karşılık bulurlar...Hayatı bloke edenlerin hayatları bir süre sonra bloke olur...“İyilik yaptım kötülük gördüm” demenin bir geçerliliği yok...İyilik size mutlaka iyilik olarak döner...Kötülük de mutsuzluk olarak...Bu düşünceleri, bugün benim seslendiriyor olmam, “benim muhteşemliğimi” göstermiyor...Hayatın binlerce yıl öncesinden gelen basit ve yalın gerçeklerinin, benim tarafımdan da aktarılıyor olmasıdır olan... Hepsi bundan ibaret!..
Balyoz davasından balyoz gibi mahkumiyet kararları çıktı... 16 yıl, 18 yıl, 20 yıllık mahkumiyet cezalarının “gerekçeli” kararları henüz çıkmadığından, fazlaca bir yorumda bulunamıyoruz...Ancak “bu mahkumiyetler” yargının nihai kararı değiller...Davanın Yargıtay yani temyiz aşaması var...Orada çıkacak karar nihai olacak...***Bu kararlar nihai kararmış gibi görülmemeli, yanıltıcı olabilir...Bu kararlardan kesin mahkumiyet sonucu çıkartılmamalı, henüz hukukun son mercii nihai kararını söylemedi...Gerekçeler ortaya konmadan, ulu orta sallamamalı ve gerekçeler üzerinden konuşmasını öğrenmeliyiz...Kısaca dava bir hukuk davası olduğuna göre, hukuksal konuşmalı ve tartışmalıyız...Sosyolojik olarak ise şu söylenebilir:“Türkiye darbe süreçlerini bir türlü aşmalıdır...Darbe Türk siyasetinin bir parçası olmaktan çıkarılmalıdır...Demokratik hukuk devleti darbeye karşı caydırıcı hukuki önlemler almalıdır, alacaktır...Ancak caydırıcılık, ilerde kapanması mümkün olmayan daha ağır yaraları beraberinde getirmemelidir...Caydırıcı demokrasi, caydırıcı olduğu kadar barışçı ve hoşgörülü olmalıdır...Bu çok zor bir şey diyebilirsiniz...Fakat demokrasi de zaten çok zor bir şeydir...”FENERBAHÇE’NİN BU KADROSUYLA BU YIL NE YAPACAKSINIZ?..Yani biraz pes!.. Ne yalan söyleyeyim... Marsilya’nın 2-2’ye giden golünü gelmeden hissettim...Gol gelirdi gelmezdi ayrı konu...Fenerbahçe o dakikalarda o kadar mahkum oynuyordu ki, gelmese bile gelmiş kadar tedirginlik vericiydi...Kimi istedilerse aldılar Fenerbahçe’ye...Kadro 150 milyon euro civarında bir rakama ulaştı...Spartak Moskova geçilemedi, Şampiyonlar Ligi’ne girilemedi...Şimdi de evinde Marsilya’ya takılıyorsun...Aykut Kocaman’ı Lig TV’de izliyordum...Türkiye’de dünya çapında teknik direktörlerin bile kıymetinin bilinmediğini söyledi...***Bunu söylerken kendisini de dünya çapındaki teknik direktörler kategorisine mi koyuyordu bilmiyorum...Fakat kafasını oraya takmasına gerek yok...Dünyanın her yerinde, bu kadar çok ve pahalı transferle, böylesine sonuçlar alan takımda teknik direktörler sorgulanır...Aykut Kocaman çok büyük paralar harcanarak, fedakarlıklarla oluşturulan Fenerbahçe takımını, Şampiyonlar Ligi’ne sokamıyor, UEFA’da da ilk maçından hüsranla ayrılıyorsa o zaman üstada sorarlar:- “Fenerbahçe’nin bu kadrosuyla bu yıl ne yapacaksınız peki?..” diye... KOCAMAN DÜŞÜNMELİ... “GALATASARAY DA YENİLDİ, FAKAT ELEŞTİRİLMİYOR...” Aykut Kocaman’ın bir şeyi bilmesi lazım... Türkiye’de skora dayalı yorumculuk ve yazarlık çok yapılıyor doğru...Fakat futbolun da değeri zaman zaman biliniyor...Galatasaray da Şampiyonlar Ligi’nin ilk maçında Manchester United’a 1-0 yenildi... Önceki gün gazetelerin manşetlerinde “Galatasaray sanki destan yazmışçasına haberler ve başlıklar vardı...”Gazeteleri geçtim, dün herkes Galatasaray’ın United karşısında tam bir Avrupa takımı gibi oynadığını söylüyordu...***Bu sene Galatasaray da, Fenerbahçe de çok transfer yaptı...Transfer yapılırken, “Biz işi biliyoruz... Transfer parasını şu kaynaklardan karşıladık, karşılıyoruz...” yolunda abartılı sözler söylenir...Transferler yapılıp, sezon oynandıktan sonra planlandığı kadar başarılı olunmamışsa, yaptığınız transferler elinizde patlar...O maliyetler karşılanmaz...Başarılı olunmadığı için o futbolcular, gelen maliyetlerin çok altından satışa çıkartılmak zorunda kalınır...***Özetle, kurulan kadrolarla, Galatasaray ve Fenerbahçe’nin Avrupa’da başarılı olması ve para kazanması şart...Para kazanmadan Türkiye Ligi için bu kadroları kurduysanız, vay halinize...Fenerbahçe Başkanlığı’yla, mahkeme duvarları ve cezaevi koridorları arasında çok zor bir süreç geçiren Aziz Yıldırım, “Ya Allah Bismillah deyip” transfer için elinden ne geliyorsa fazlasıyla yapıyor...Aziz Yıldırım böyle bir süreç yaşamayıp, başkanlığı bu kadar tartışmalı hale gelmese, Fenerbahçe’nin bu kadar tranfer yapması söz konusu olmazdı...Teknik kadro bu durumun farkında mı acaba?..Galatasaray’a gelince...Başkan’ın sıcak parası Galatasaray’ı ferahlatıyor...Çok dikkatli olmalılar...Şampiyonlar Ligi’nde para toplayamazlarsa Başkan’ın harcadığı paralar elinde patlar...United karşısındaki futbol güzel...Fakat Şampiyonlar Ligi zor bir lig...Gruptan sürpriz sonuçlar çıkıyor...Ne zaman ne olacağı belli değil...ÖFKESİNİ KONTROL EDEMEYEN ÇOCUK...Bir zamanlar aksi ve inatçı bir oğlan varmış... Acayip öfke nöbetlerine girer, etrafta ne var ne yoksa savurup parçalarmış...Bir gün babası çocuğu elinden tutup arka bahçelerindeki çite götürmüş...“Oğlum” demiş; “Bundan böyle ne zaman sevdiklerine karşı sinirden kendini kaybetsen, bu çite bir çivi çak...Sonra baktığında kaç kez kızıp kendini kaybettiğini görürsün... Tamam mı?..”Çocuk “Bundan kolay ne var ki?.. Bir kez deneyeyim bari...” diye düşünmüş...***O günden sonra her öfke nöbeti geçirdiğinde çite bir çivi çakmış...Ertesi günlerde her bakmaya gelişinde her seferinde biraz daha mahcup “Of!.. Onca çivi... Ne yapıyorum ben?..” diye söylenmiş...Babası “Görüyor musun” demiş, “Kendini kontrol etmen gerek... Bütün gün boyunca öfkelenmemeyi başarırsan, gidip çitten bir çiviyi sökebilirsin...”Çocuk düşünmüş...- “Bir kez sinirlensem bile çiviyi gidip çakmak zorundayım... Fakat o çiviyi sökebilmek için bütün bir gün öfkelenmeden duracağım... Bu bayağı zor bir iş...”***Çivilerden kurtulmak için kendisini sürekli kontrol etmesi gerektiğini anlayan çocuk zor gelecek bu meydan okumayı da gerçekleştirmeye karar vermiş...İlk günler öfke kontrolü çocuğa çok zor geliyormuş...Tüm çivileri sökecek duruma geldiğinde, kendini kontrol altına almayı da öğrenmiş nihayet...Mutluluk içinde babasına giderek, “Babacığım gel bak... Çitte hiç çivi kalmadı... Ben de artık sinirlenip öfke nöbetine kapılmıyorum...” demiş...Babası çocukla çitin yanına gitmiş...Bütün çivilerin sökülü olduğunu görmüş...Ona dönmüş;“Bak oğlum” demiş, “Çitteki çivilerin hepsini başarıyla sökmüşsün... Ancak tahtadaki delikler sonsuza kadar orada kalacaklar... Ne zaman sinirlenip öfke saçarsan, sevdiklerinin yüreklerinde de öyle bir delik açılır...Özür dilediğinde çivi sökülür, fakat yerindeki deliği asla yok edemezsin...”
O gün onlarca işi yetiştirmeye çalışmaktan kafam allak bullaktı...Tanıdıkları gördüğüm masada, iki üç dakika bir konu için oyalanırken, yanımda kulağıma eğilmiş “Alex’in Fenerbahçe’den ne istediğini biliyor musun?..” dedi...Aziz Yıldırım’a en yakın insanlardan biriydi...Sanılanın aksine futbol kulüplerinde başkanların en yakınları kulübün yöneticileri ya da ikinci başkanları değildir...Onlar profesyonel partnerlerdir...Başkanlar her işlerini kendilerine çok yakın buldukları dostları ve yönetim dışı arkadaşlarıyla yaparlar...Hayatı esas onlarla paylaşırlar...Onlarla dertleşir, onlarla strateji oluştururlar...Kulüpler yönetim kuruluyla yönetilir gözükürler...Oysa gerçekte, başkanın yakın arkadaşları ve dostları daha etkilidir...Onlar başkanın gözü kulağı gibidir...***Bu gerçekleri bilirdim...Kendi hayatımda da böyle olmuştu...Beşiktaş’ta yöneticiyken değil, yönetici olup ayrıldıktan sonra daha etkili ve sözü dinlenir bir konuma gelmiştim...Masada kulağıma eğilen dostum Aziz Yıldırım’ın en yakın dostlarından biriydi...Bana; “Başkan açıklayamıyor fakat Alex’in Fenenbahçe’den ne istediğini biliyor musun?..” diye soruyordu...Kafam onlarca işle doluydu ve allak bullaktı...Yine de merak ettim; “Ne istiyor” diye sordum...- “Alex 35 yaşını doldurdu... Fenerbahçe’den yıllık 3.5 milyon eurodan 3 yıllık anlaşma istiyor... Aşağısını kabul etmem” diyor...“Sen olsan 35 yaşındaki bir futbolcuya 38 yaşına kadar oynama karşılığı 10.5 milyon euro verir misin?..”***“Bir ya da iki yıllık sözleşmeyi kabul etmiyor mu?..” diye sordum...“Hayır” dedi, “Üç yıl diye tutturmuş, daha aşağı olmaz diyor...”Aykut Kocaman’la Alex arasındaki gerginlikte, kesinlikle Alex’in tarafındaydım...Futbol ilahları, futbolu güzelleştirdikleri, takımı şahlandırdıkları, yaşamı büyüledikleri için benim değişmez tercihim olurlardı...Beşiktaş’ta Sergen, Galatasaray’da Hagi, Fenerbahçe’de Alex hiçbir zaman değişmeyen starlarım olmuştu...Futbol onlarla güzeldi, futbol onlarla büyülü olurdu...Sergen Beşiktaş’tan giderken tartıştığı İlhan Ekşioğlu dostuma bile kırılmış, Sergen‘in Beşiktaş’tan kopmasından onu sorumlu tutmuştum...Sergen için düşündüğümü Alex için de düşünürdüm...Ben Beşiktaş için doğru bulduğumu Fenerbahçe için de doğru bulursam, fair-play’den ve dürüstlükten yana olduğumu hissederdim...Onun için bir tek saniye bile duraklamadan bu tartışmada gönül ibremi Alex‘in yanına konumlamıştım...***Ne ki bu duyduğum son haberden sonra, işler biraz değişiyordu...Dostum, “Alex taraftarın kendisine ilah muamelesi çektiğini biliyor... Onun için 10.5 milyon euroyu daha, 38 yaşına kadar cebine koymayı planlıyor...” dedi ve ekledi:“Sence 37-38 yaşında bir futbolcu garanti parayı cebine koyduktan sonra 10.5 milyon euroluk bir futbol oynar mı, oynayabilir mi?.. Ne yapsın şimdi Fenerbahçe yönetimi?.. Sırf Alex diye 37-38 yaşındaki Alex için 7 milyon euro garanti para mı versin?..”Zor bir soruydu dostumun sorduğu...Her halükarda milyonlarca Fenerbahçeli’nin sorunun cevabını aramak için doğru bilgiye sahip olması gerekiyordu...Bu bilgiyi yazmak Fenerbahçeli’lere yönelik bir gazetecilik borcumdu...*****“KÜÇÜK İNSAN KÜÇÜK AVANTAJLAR PEŞİNDEDİR...”“Küçük insan günlerini nasıl ev sahibi olabileceğini, kariyer basamaklarını nasıl tırmanacağını düşünmekle geçirir...Ailesinin yaşam standartını düzeltmek için küçük dümenler çeviren kişidir...Elbette bu büyük bir hata değildir...Fakat insan, yüreğini bu kişisel çıkarlar için didinmenin tutsağı haline getirirse, ahlakı küçük avantajlar için gözardı ederse tehlike büyük olur...***Çabuk kazanç elde etme hırsı içindeki, küçük çıkarlar için küçük açıkları kovalayan insanlar istediklerini belki bir iki kez elde edebilirler...Ancak onları bekleyen potanisyel tehlikelerden başları er geç tehlikeye girecektir...Yoldan karşı karşıya geçerken, ışıkların değişmekte olduğunu gördüğü halde, kendini karşı kaldırıma atmaya çabalayan kişi ilk birkaç seferinde erken davranarak vakit kazandığını düşünür...Oysa er geç başına gelecekleri biliyoruz...Bu küçük kurnazlığı ona sonradan hayati bir tehlike yaratacaktır...Küçük insan daima küçük avantajlar kapma peşindedir...***Konfüçyüs’e göre ideal insan yani ‘junzi’ herhangi büyük bir grupta herkesin kişisel inançlarının farklı olduğunu bilir...Herkesin kendi bakış açısını samimiyetle dinler...Hepsinin mantığını anlayıp saygı duyar...Ancak kendi fikrini elden bırakmaz...Böylelikle hem herkes sesini duymuş olur, hem de birlik ve ahenk sağlanmış olur...Küçük insan ise ideal insan junzi’nin tam tersidir...Hem fikir olmaksızın yankı yapar...Okulda, iş yerinde, üniversitede hepimiz bir mesele tartışılırken patronun bir şeyler söylediği durumlar yaşamızdır...Daha patronun sözü bitmeden bazı dalkavuklar hemen atlayıp ‘Evet evet ne kadar doğru söylediniz... Haklısınız...’ deyip daha da abartırlar:‘Ne dahiyane bir fikir bu...’Ancak toplantı bittiğinde yanındakilere dönüp, ‘Ne diyordu bu adam... Hiç de aynı fikirde değilim...’ diyeceklerdir...***Konfüçyüs’ün ideal insan junzi ile küçük adamın davranışı arasındaki farkı anlatan ilginç bir tasviri vardır... ‘İdeal insan junzi, topluluğa girer, fakat kliklere girmez... Küçük insan ise kliklere girer, ama topluluğa girmez...’Konfüçyüs der ki; ‘Junzi’ye hizmet etmek kolay, onu hoşnut etmek zordur...Onu ‘Yol’u izleyerek memnun etmediğiniz sürece, hoşnut değildir...Küçük adama ise hizmet etmek zor, onu hoşnut etmek kolaydır...Bir junzi ile geçinmek çok kolaydır...Kendinizi ona sevdirmeniz ise çok zor...Onu kurnazlıkla memnun etmek istemeniz, hiç hoşuna gitmeyecektir...Küçük insanların belirleyici özelliği onlara yağ çekmenin kolaylığı, yan yana çalışmanın ise zorluğudur...”(Konfüçyüs Modern Dünyada Kadim Bilgelik kitabından)*****İLHAN SELÇUK’UN ERMENİ KÖKENLİ ANNESİ...İlhan Selçuk’un annesinin Ermeni kökenli olduğunu Hasan Cemal yazınca, bir sürü kişi gibi “Neden gereksiz bir ifşaatta bulunmuş” türünden bir serzenişte bulunmadım...Çünkü biliyorum ki insan kişiliğinin oluşumunda, etnisitelerin toplum içinde aldığı rollerin etkisi hissedilir...İlhan Selçuk annesinin Ermeni kökenini gündeme getirmeyerek, yıllarca “savunduğu fikirlerin, bu toplumda yeşertilmiş olan düşmanca bir etnisite tuzağının içine düşürülmesini önlemeye çalıştı besbelli ki...”***İlhan Selçuk’un fikirlerine karşı olanların onunla tartışmak yerine, onu nasıl düşmanca ötekileştirmeye çalışacaklarını herhalde tahmin edebiliriz...Bu konuda İlhan Selçuk’un tutumu anlaşılabilir belki...Fakat “aile içinde konuşulmayan ve gizlenmeye çalışılan etnisitelerin gerçek hayatı nasıl etkilediği de” ayrı bir tez ve çalışma konusudur...Oral Çalışlar’ın değindiği gibi, İlhan ve Turan Selçuk kardeşlerin zamanında annelerinin Ermeni kökenli olması nedeniyle küçükken “askeri okula kabul edilmemelerinin” onların kişiliğinde nasıl bir etki bıraktığı, aydınlanması gereken bir pedagojik gerçektir...Küçüklükteki bu olay İlhan Abi’nin “askeriyedeki belirli odaklar üzerindeki hissedilir manevi etkisinde” kim bilir ne büyük etkiler yarattı?..Laik ve Cumhuriyetçi bir ailenin iki erkek çocuğunun “annenin Ermeni kökenli olması sonucu” askeri okula gidememeleri, çok sonraki yıllarda, düşünceleriyle askeriyeyi etkileyen iki etkin sivil aydının oluşmasına yol açıyor... İlhan ve Turan Selçuk’un etkin kişiliklerinde, çocukluk yıllarında annenin etnik kökeni nedeniyle askeri okula alınmamış olmak var mıdır acaba?..Hayat ne enteresan ve muhteşem bir rastlantılar mozaiği!..Bir yaşıma daha girdiğimi hissediyorum...
Her gün “ne zaman bitecek akan bu kardeş kanı?..” diye beklerdik, her gün bizi biraz daha moralman yıkanı gerçekleşirdi...Amaç ölümlerin üzerine yeni ölümler ve felaketler ekleyerek, ruhumuzu, umudumuzu, hayatla bağımızı koparmaktı...Önce infial duyduk...“Kanı yerde kalmayacak” falan dedik...“Katillerden mutlaka hesap sorulacağını” haykırdık...Biz söyledikçe yeni saldırılar peydahlandı...Daha fazla ölüm, daha fazla katliam yapıldı...***Katillerden hesap sormaktan vazgeçtik...İçimizden dua eder olduk...“Ne olur Tanrım hayırlısıyla bu iş bir sona ersin!..” diye...Yalvarmıyor adeta yakarıyorduk...Terörist saldırılar, “toplumdaki bedbinliği, bezginliği, bedbahtlığı” farketmişti...Biz yakardıkça, onlar daha fazla saldırdılar...Biz yaşama tutundukça, onlar daha fazla öldürdüler...Bir şey olacaktı...O olana kadar öldüreceklerdi...***12 Eylül sabah saat 5.30’da evin telefonu zır zır çaldı...Yatak odamın yanındaki küçük odadaydı evin telefonu...Annemle babamın yatak odası, koridorun öteki ucunda, daha uzak mesafedeydi...Ben yataktan uyanıp gelene kadar, onlar uyanmış acı acı çalan telefona ulaşmışlardı...Haber ajansında “biraderim” diye konuşan sempatik yüzlü bir çocuk vardı...Telefona çıkan annemden beni istemişti...-”Ben ajanstan arıyorum teyzeciğim, ihtilal oldu” diyerek... Babam kanepenin yanında duruyordu...Ahizeyi aldım, “Efendim” dedim...“Erdoğan Abi (Örtülü), herkesin ajansta olmasını istiyor biraderim” dedi... “İhtilal oldu... Hemen ajansa gelin...”***Solcu bir müktesebattan geliyordum...Yaşım 21’di...Askerin yönetime el koymasını ilk ağızdan alkışlayacak bir fıtratım yoktu...Gazeteciliğe yeni başlamış, üniversite üçüncü sınıfa o yıl geçmiştim...Üniversitede kalan iki yılımı “ölmeden, yaralanmadan” nasıl geçireceğimi düşünüyordum...Okulun bulunduğu Cebeci her gün ölümlere mekan oluyordu...Önceleri “Katiller bulunsun, hesap sorulsun” diye Cebeci mezarlığına yürürdük...O kadar çok ölüm oldu, o kadar çok katil ortalıkta bulunmadan dolaştı ki, son zamanlarda “katiller bulunsun” sözünü söylemez olduk...“Kanları yerde kalmayacak” lafı da anlamsızlaştı gözümüzde...***O kadar umutsuz, o kadar karamsar kalmıştık ki, “ihtilal oldu” dedikleri sabaha karşı 5.30’da Kızılay’a doğru tek başıma tanklar arasında yürürken, “Bu ölümler canımıza tak etmişti artık” diye geçirdim...21 yaşında solcu bir genç bile, ölümlerin fazlalığından, karamsarlığından, umutsuzluğundan, katillerin ortalıkta cirit atmasından, katliamlardan, kitle üzerine açılan silahlı taramalardan, bombalı pankartlardan “ilallah” demişti, içinden “canımıza tak demişti” diye geçirmişti...Terör amacına ulaşmıştı...Bizi önce pasifize etmiş, sonra karamsar yapmış, arkasından umutsuzluğa sevketmiş, en sonunda da hayata dair inancımızı yok etmişti...12 Eylül sabahı solcu bir gencin “canına tak ettiren” olayların bir senaryo olduğu, “darbeye ortam sağlamak için derin odaklar tarafından inceden inceye planlandığı, amacın zaten bütün Türkiye’nin canını tak ettirmek olduğu” sonradan anlaşıldı...Terör, siyaseti dizayn edecekti...Ortadoğu’da siyaset, sadece parlementoda, sivil toplum örgütlerinde, sendikalarda, üniversitelerde değil, sokaklarda silahların gölgesinde dizayn edilirdi...Terör Ortadoğu’da siyaseti yönlendiren en önemli nesnelerden biriydi...***Terör bizi canımızdan bezdirdi...Umudumuzu bitirdi...Hayat iksirimizden etti...Direncimizi yok etti...Sonra da darbe oldu...Bu sefer nasıl bir seyir planlıyorlar bilmem...Fakat PKK terörü, “kültürel ve siyasi bir hak arama mücadelesi, hatta otonomi isteyen ayrılıkçı bir terörist savaş” değildir...PKK terörü, tıpkı 12 Eylül öncesinde olduğu gibi, toplumu silikleştirmek, hayattan bezdirmek, umudunu kesip hayattan ve siyasetten bıktırmak için planlı bir şekilde toplumun atardamarlarına yönelik bir saldırıdır...Amaç PKK terörü yoluyla Türkiye’de siyaseti yeniden dizayn etmektir...PKK terörü şu anda, ayrılıkçı bir terörist savaş değildir...Tıpkı 12 Eylül öncesi terörün artık “devrimci sosyalist bir kimlik taşımadığı, milliyetçi ve vatansever bir savaşı andırmadığı” gibi...Amaç “Bugün de Mehmetçikleri şehit ettiler” diye diye, vatan denilen toprak parçası üzerinde kalan tüm umutları tedavülden kaldırmak ve dölledikleri yeni siyasi sistemin doğumunu gerçekleştirmektir...PKK terörü asla sadece PKK terörü değildir!..***** GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ“Mezardakilerin pişman oldukları şeyler için dünyadakiler birbirlerini yiyorlar...”Johann Wolfgang von Goethe *****AZİZ YILDIRIM’A VE ADNAN POLAT’A TELEVİZYON PROGRAMLARINDA BAŞLARINA GELECEKLERİ SÖYLEMİŞTİM!.. Futbol ihalesinin yapıldığı günlerdi...LİG TV, bütün futbol maçlarının görüntülerini kendinde tutup, sadece TRT’yle paylaşarak, diğer futbol programlarını bitirmeyi planlıyordu... Bu düşüncenin o zamanlar en ateşli savunucuları “kendilerinin de çok fazla eleştirildiğini düşünen Fenerbahçe ve Galatasaray başkanları ve yöneticileri” idi...Aziz Yıldırım ve Adnan Polat’ı o günlerde ayrı ayrı görmüştüm...Aziz Yıldırım’la ünlü bir restoranda sohbet etmiştim...Adnan Polat’la ise, Nice’den İstanbul’a dönen uçağın körüğünde ve kapısında...-”Çok yanlış yapıyorsunuz bu maçların görüntüsünü LİG TV ve TRT dışındaki kanallara verdirmemekle... O maçların görüntüsü olsaydı, futbol programlarında daha fazla futbol konuşulurdu... Penaltı mı değil mi, hakemin kararı doğru mu yanlış mı, takımın dizilişi, futbolcunun form grafiği konuşulurdu...Şimdi bu görüntüleri verdirmediğiniz için, üç dört saatlik programlarda hep Başkan olarak siz ve yönetimleriniz konuşulacak...Sürekli eleştirileceksiniz...Her yaptığınız yargılanacak...Süre dolsun, ilginç olsun, hararet yükselsin, tartışma sürsün diye, bütün programlarda futbolcular ve hakemler değil, yöneticiler olarak siz özne olacaksınız... Kendi kendinizin intiharının altına imza atıyorsunuz...”***O zamanlar her kim başkanların akıllarına girdiyse “Siz maç görüntüleri federasyona verdirmeyin... Futbol programları kısa zamanda nalları dikerler...” demişti...Oysa öyle olmadı...Benim dediğim gibi gerçekleşti...Futbol programlarında futbol hiç konuşulmaz oldu...Onun yerine yönetimlerin her yaptıkları, başkanların her davranışları, camiaların birbirlerine yönelik tavırları sorgulanır oldu...Futbolun yerini dedikodusu bol, ratingi yüksek, kavgası gürültüsü çok, “egolar savaşı” aldı...Bu tartışmaların hedef tahtasının başındaki en önemli iki ismi kaderin garip bir cilvesi Aziz Yıldırım’la, Adnan Polat’tı...Gün geçmedi ki iki başkan ve Yıldırım Demirören bu programlarda ameliyat masasına yatırılmasın ve ciğerden dalağa kadar her tarafından ameliyat edilmesin...***İki gün önce, NTV’deki spor programında Aziz Yıldırım’ı izlerken, “Futbol maçlarının görüntüleri olmadığı için, bütün programlarda biz konuşuluyoruz... Böyle şey olmaz... Görüntüler verilsin... Futbol konuşulsun...” diyordu...Ona Paper Moon restoranın yuvarlak masasında 3 Temmuz’dan biriki ay önce söylediğim sözler geldi aklıma...Adnan Polat’a Nice’den İstanbul’a uçarken uçağın kapısında defalarca aktardığım sakıncalar...Nihat Özdemir dostuma yine bir düğünde ve uçak yolculuğunda yaptığım hatırlatmalar...Hepsi boşa gitmiş ve birilerinin “görüntüyü tekeline alarak program yapma planlarının” kuyusuna düşmüştü...Adnan Polat o programlarda sürekli hedef tahtasına konarak başkanlıktan gitti...Aziz Yıldırım’ın yaşadıkları ise ortada...Hayat bana bir şey öğretti...Başkaları için düşündüğün bir süre sonra kendi başına geliyor...Bir şeyin olmasını isterken çok dikkat edin...Her an size de çıkabilir...Başınıza geliverir...
Menderes’in idamına tanıklık eden askerlerden Muzaffer Erkan, 51 yıl sonra Adnan Menderes’in idam edilirken söylediği son sözleri açıklıyor...Şöyle diyor Menderes:“Türkiye’ye 10 sene Başbakanlık yaptım... Sekiz senemi Türk tarihi yazacak... İki senemi de dalkavuklarım... Oğlum Yüksel’in devlet tarafından okutulmasını istiyorum... Kaleminden altın damlasın... Bizim gibi olmasın...”Ne hazin sözlerdir bunlar...Siyaset ne kadar gaddarca yapılıyor bu coğrafyada...Ölüm, idam, hapis bu coğrafyanın siyasi yol haritasıdır sanki...***Geçenlerde Mehmet Barlas, o yıllarda CHP milletvekili olan, bakanlık da yapmış olan babası Cemil Sait Barlas’ın Demokrat Parti’nin son yıllarında “idamla yargılandığını” anlatıyordu...Kendisi daha 15 yaşında...Annesi babasının cezaevine girip idamla yargılanması karşısında dönemin CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’ye bir mektup yazıyor...“Kocamın durumu böyle böyle...” diyerek İsmet İnönü’nün birşeyler yapıp yapamayacağını soran kederli bir eşin mektubu bu...Mektubu da götürmesi için annesi Mehmet Barlas’a veriyor...Genç Mehmet Barlas mektubu alıyor ve babasının misket arkadaşı ve genel başkanı İsmet İnönü’ye götürüyor...İsmet İnönü acılı eşin mektubunu okuyor ve 15 yaşındaki genç Barlas’a dönerek, onun hayatı boyunca unutamayacağı şu sözleri söylüyor:-”Annene söyle siyasette olur böyle şeyler...”***Bu mektuptan yaklaşık üç yıl sonra bu kez Menderes idam ediliyor...-”İlk sekiz yılımı tarih... İki senemi de dalkavuklar yazsın...” diyerek...Ne acıdır ki, o da oğlu Yüksel’in devlet tarafından okutularak “altın kalem sahibi” olmasını ve kendi gibi siyasetle uğraşmamasını istiyor...Ölümle kol kola giden bir siyasi kader hazin değil midir?..Bu ülkenin siyaseti, hapissiz, idamsız, mahkumiyetsiz, sabıkasız yapabilmesi mümkün değil midir?..Çocuklarıma “gazetecilik yapmamalarını” öğütleyeceğimi söylemiştim...Görüyorum ki 50 yıl önce de siyasetçiler çocuklarına “siyaset yapmamalarını” öğütlemişler...Bu ne değişmez mukadderattır ya rab?..*****50 YAŞ ERKEĞİNİN KENDİYLE HESAPLAŞMASI...Pazar günü Milliyet gazetesini açtım...Sürmanşetinde Tuluhan Tekelioğlu’nun 50 yaş erkekleriyle yaptığı röportajlardan derlediği yeni kitabının söyleşisi var...Milliyet sürmanşetten vermiş haberi...Aylar önceydi...Tuluhan bana “50 yaşında 50 erkekle röportaj yapıp, kitap haline getireceğim... Sizin de olmanızı istiyorum...” dedi...-”Tuluhan sen yap... Beni katma o işlerin içine...” dedim... ***Aradan zaman geçti...Tuluhan, röportajları yaptı bitirdi, beni yine aradı...-”Yapar mısınız röportaj?..”-”Yapamam” dedim, “Fakat istersen kitap için kendimin 50 yaşını anlatan bir yazı yazayım... İstersen kullan...”Yazdım yazıyı...Bir erkeğin 50 yaş hesaplaşmasının kendisine göre “dibine vuran” bir yazıydı...Tuluhan yazıyı kullandı mı kullanmadı mı bilmiyordum kitabında...Röportajını okurken bir de baktım “Reha Muhtar, ‘cesaret edemem’ dedi ve röportajı kabul etmedi” diye açıklama yapmış...Neden öyle söylemek ihtiyacı duydu bilmiyorum...Hayatımda kendimle hesaplaşmaya cesaret edemediğim bir şey kaldı mı onu da bilmiyorum...***Tuluhan’a isterse kullanabileceğini söylediğim “50 yaş bir erkeğin kendisiyle hesaplaşması” yazısı yandaki sütunda...Siz okuyun, neye cesaret edip etmediğime siz karar verin... *****KISACA ÇOCUK ELLİ YAŞINDAN SONRA BÜYÜYECEKSİN...İdealize ettiğim hayatımın bir zirvesi gibiydi sanki o doğum günü...İpek Durkal gazeteye gelmişti...Yazımın bitmesini bekledi...Beni alıp doğum günümün kutlanacağı meçhul mekana götürecekti...Arabaya bindik “Atiye sokağa gidiyoruz...” dedi, “Salomanje’ye...”Temmuz’un 21’iydi...50. yaş günümü kutlamak için çocuklarımın annesi ve birkaç kız arkadaşımla özel bir parti düzenlemişlerdi...Yaz sıcağının şehri kavurduğu günlerde, İstanbul’da bulabildikleri, “muhteşem güzel kadınlarla dolu” sevdiğim dostlarımdan oluşan bir potburinin rüya gibi yaşattığı bir doğum günü partisinin ortasındaydım...***Hayatta her şeye sahip görünüyordum...İkiz çocuklarım iki ay önce doğmuştu...Beraberliğinden mutluluk duyduğum, sevdiğim güzel bir kadınla beraberdim...Annemle babam hayatta ve sağlıklıydı...Kaderin bana hediye ettiği, büyük kızım Ayşe Nazlı 11 yaşına basmıştı...Yanına ikizler gelmiş, mutluluğuma mutluluk katmışlardı...Hayat bana birşey göstermek istercesine, ikiz çocuklarımın dünyaya gelişi gibi, çok sevdiğim Beşiktaş’ı o sene lig ve Türkiye kupası şampiyonu yaparak ikiz kupalı bir sezona imza attırmıştı...***Gazetede yazmaktan mutlu olduğum bir köşem, televizyonda arzu ettiğim gibi sansasyondan uzak, derin tartışmaların yaşandığı keyifli bir programım vardı...Dostların ve muhteşem kadınların refakatinde, mutluluk dansları ederek 50. yaşıma basışımı kutlarken, “hayatın onca badireden sonra” yüzüme güldüğüne inanıyordum...Her şey ideal ya da ideale çok yakındı...***O gece orada bulunan muhteşem kadınlardan biri Tuluhan Tekelioğlu’ydu...Doğum günü kutlanmasının, yüreğimde yaşayan duygusal doruğuna tanıklık etmiş, mutlulukla bezenmiş hayallerimle yaptığım dansa ortak olmuştu...Bir dönemin sonu, bir dönüm noktasının ise başlagıcıydı o gece...O zaman bu gerçeğin farkında değildim elbette...İki yıl sonra Tuluhan bana, “50 Yaşında Olmak” isimli kitabını yazmak istediğini söylediğinde, içimden “Benden uzak dur Tuluhan” demek geldi...Ne 50, ne de 50 sonrası için hiçbir röportaj vermek istemiyordum...***50 yaşın duygusal zirvelerinde olduğumu düşündüğüm, “yaşamın onca badiresinden sonra kaderin nihayet bir daha değişmemek üzere benden yana döndüğünü tahmin ettiğim” o doğum gününün ertesindeki 21 Temmuz, yaşamımın en zor ve kötü hissettiğim doğum günü olacaktı...Hayat bana yepyeni bir sınavı ve “hiç çalışmadığım yerlerden gelen bir imtihanı” önüme koyacaktı...“Geçebiliyorsan bu sınavı geç” diyecekti...Elli yaşıma kadar yaşadıklarımla, elli yaşımdan sonra yaşamaya başladıklarım arasında dağlar, ırmaklar, dünyalar hatta gezegenler vardı...Hayatın romantik şizofrenisi bitmişti elli yaşımda...Her şey sade bir gerçeklik halindeydi artık... Çıplak ve yalındı...Kuru inançlar, hayalimde olduğunu sandığım vakalar, kendime yonttuğum dünyalar, başaramayacağına inandığım pesimist duvarlar, kendimi aldattığım ve kaçak güreştiğim minderler yoktu artık...***Yalnızdım...Doğduğum gündeki gibi yalnızdım...Öleceğim gündeki gibi tek başınaydım...Kafamda yarattığım sanal dünyaların “şizofrenisiyle” mutlu yaşayamazdım...Mutluluğu kendi ellerimle “farklı şifrelerle” sağlayacaktım...Hayata kendi ellerimle başka türlü asılmalıydım... Kendime ve yaratacağım nesillere, gerçek bir dünya sunmalıydım...Hayatın romantizmini değil, hayatın şifrelerini verecektim...O şifreleri önce öğrenecek, “öğrenilmiş çaresizliklerimden” vazgeçecek, gayr-ı kabili iflah bir yaşamın esiri olmaktan kurtulacaktım...***Hesaplaşırken “huzur”u arzulayacaktım... “Gününü göstermeyi düşünürsem” bana da gün gösterilmeyeceğinin farkında olacaktım...İnsanlığın bir bütün olduğunu, “hayatın benim egomdan ibaret olmadığını” anlayacaktım...Başarı peşinde koşmanın anlamsızlığını ve değersizliğini, buna karşın “değerli şeylerin peşinde yürümenin” anlamını kavrayacaktım...Hayatın şifresinin, egoların bitmek tükenmek bilmeyen isteklerinde değil, ruhunun derinliklerindeki “niyet”lerde gizli olduğunu hissedecektim...Kendimle ondört yaşındaki bir çocuğun yaşanmamış hayallerinde yeniden barışacaktım...“Alma”nın değil, “verme”nin gerçek mutluluk olduğunu idrak edecektim...Kısaca kendi kendime “çocuk...” diye hitap edecektim...“Elli yaşından sonra büyüyeceksin...”
Yoğurtçular Parkı’nda Alex’in gözlerinin dolu dolu olduğu heykelinin açılış törenini izliyorum...Fenerbahçe taraftarı yalnız bırakmamış onu...Toplanıp gelmişler...Bir gece önce çok sevdikleri ve bir yıl tam destek arkasında durdukları başkanları Aziz Yıldırım “Alex bir efsane değil...” dediği halde hep birlikte Alex’in stadın karşısındaki parktaki heykelinin açılışına gelmişler... 8 yıldır Fenerbahçe’de Alex...Oysa Türkiye’ye gelen yabancılar içinde hiç de iyi cv’si olan futbolcular içinde yer almıyordu...Avrupa’nın vasat takımlarında bile başarılı olamamış, iyi bir Brezilyalı futbolcuydu... Bugün Aziz Yıldırım tersini söylese de 8 yılda Fenerbahçe’ye yaptıklarıyla taraftarın gözünde bir efsanedir Alex...***Alex konusunda haklı değil Aziz Yıldırım... Birkaç yıl önce yuhalanırken Alex’e sahip çıkmasını hatırlatıyor Başkan...Doğru bir başkanlık vizyonu ve becerisiydi, o gün yuhalanırken Alex’in arkasında durması Aziz Yıldırım’ın...Galatasaray’da ilk senesinde Fatih Terim’i “köylü, Galatasaray’a yakışmaz” diye yerin dibine batırırlarken de Faruk Süren, Terim’in arkasında durmuştu...Zamanında eleştirilip “istenmemesi” Fatih Terim’in Galatasaray’da efsanelerden biri olma özelliğini değiştirmiyor...Fenerbahçe’nin Avrupa’daki en başarılı sezonunun, en büyük mimarıdır Alex...Sekiz yıldır bu takımda oynayıp, asist kralı ve gol kralı olup, şampiyonlukların altındaki en büyük imza olmak, “efsane yapmıyorsa bir futbolcuyu” ne yapıyor efsane, bunu söyleyebilir mi Aziz Yıldırım?..***Gheorghe Hagi beş sezon oynadı Galatasaray’da...Galatasaray’a geldiği gün, dünya çapında bir kariyeri vardı...Hem Real Madrid’de, hem Barcelona’da oynamıştı...Alex’in mütevazı cv’sinin çok üzerinde bir cv’si vardı...Galatasaray’a UEFA kupasını kazandıran ekibin başındaydı...Alex eğer Hagi gibi bir futbolcuyla kıyaslanabiliyorsa, zaten Fenerbahçe’nin yaşayan efsanesidir...Benim üzüldüğüm nokta “Alex efsane mi değil mi” tartışması değil...Efsane mi değil mi ona taraftar gönlünde karar vermiştir...Fakat Alex’in belki de bu sezon Fenerbahçe’den gitmesi söz konusu...8 yıldır bu takıma en fazla katkıyı sağlayan Brezilyalı, “çok yüksek para alıyor, takıma yeterince katkı sağlamıyor” gerekçesiyle gitti gidecek...Alex’in on katı büyük cv’yle gelmişti Beşiktaş’a Quaresma...Porto’da, İnter’de, Barcelona’da, Chelsea’de, Sporting Lizbon’da oynamışlığı vardı...Kaç maç oynadı kaç maç kazandırdı hala bir muammadır...Gelmeden tribünde besteler yapıldı Quaresma için... Geldikten sonrayı geçtim, gelmeden önce efsaneyditribünlerde...Quaresma’yı yaşayan camialar için Alex bir efsanedir...Aziz Yıldırım, Lefter’in, Ogün’ün, Can Bartu’nun, Ziya’nın, Cemil’in, Aykut’un, Oğuz’un hatta Şenol Birol’un Fenerbahçe’sinin, Alex’in Fenerbahçe’sinin gösterdiği uluslararası başarıyı bile yakalayamadığını unutmamalı... Ya onlar efsane değil (ki haşa sümme haşa!..)Ya da Alex heykeli dikilecek bir efsanedir...KAFANIZ NET VE ZİHNİNİZ CÖMERTSE...Japonya’da Edo döneminde güçlü ve saygın bir efendinin yanında çalışan ünlü bir “çaycı” vardı...Ünlü “çaycı”, Japonya’da bir meditasyon seansını andıran ve çok önemli bulunan çay merasiminin ustası ve işinin ehliydi...Efendisi bir gün işlerini halletmek için “başkent”e gitmeye karar verdi...Çaycı’sına da emir verdi:-”Hazırlan sen de geliyorsun... Başkentte senin çayını içmeden işlerimi halledemem...”***Oysa o tarihlerde Japonya çok tehlikeliydi...Haydutlar ile “ronin” denilen ustasız samuraylar Japonya’yı kırıp geçirmekteydi...Çaycı çok korkmuştu...Efendisine şöyle dedi:“Ben silah kullanmasını hiç beceremem, yollarda başım derde girerse ne yaparım?..”Efendisi yanıtladı:-”Sen de çaycı olduğun belli olmasın diye bir kılıç kuşanıp, samuray kılığına gir...”Çaycı çaresiz kalmıştı... Samuray gibi giyinip efendisiyle başkentin yolunu tuttu...***Efendisinin olmadığı bir gün çaycı tek başına gezmeye çıktı...O sırada yanına yaklaşan bir “ronin” ona meydan okudu...Madem sen “samuraysın, savaşçısın, görelim bakalım marifetlerini...”Çaycı “ronin”e hemen durumunu izah etmeye kalktı...-”Ben kavgadan anlamam... Sadece bir çaycıyım...”Ronin cevap verdi:-”Samuray olmadığın halde samuray gibi giyinmişsen, kılıcımla öleceksin...”Çaycı çıkış yolu bulmak için uğraştı didindi ve fakat pek bir şey bulamadı...Bunun üzerine;-”Bana birkaç saat ver” dedi... “Efendimin işlerini bitirip geleyim... Öğleden sonra yine havuzun başında buluşalım...”-”Gelmezsen seni bulurum ve karışmam...” dedi ronin...***Çaycı süratle başkentin en ünlü dövüş sanatları okulunun yolunu tuttu... Dosdoğru başsamuraya giderek “Yalvarırım bana bir samuray için en şerefli ölüm şekli nedir öğretir misiniz?..” diye sordu...Başsamuray şaşırmıştı...Bugüne kadar herkes dövüş sanatı öğrenmek için gelirdi...Bu çaycı, “nasıl şerefli bir şekilde öleceğini” soruyordu...Nedenini sordu...Çaycı ronin ile karşılaşmasını anlattı...-”Tek bildiğim iş çay yapmak... Oysa bugün o adamla ölümüne savaşa tutuşacağım... Tek isteğim bir nebze şerefli ölmek...”Başsamuray, “pekala” dedi, “sen şimdi bana bir çay demle, sonra ne yapacağını sana anlatırım...”***Çaycının canı çok sıkılmıştı...Şerefli bir samuray ölümünün nasıl olacağını öğrenmeyi beklerken, yine çay yapması isteniyordu kendisinden...Yoğun bir odaklanma içinde çayı hazırlamaya koyuldu...Küçük ocakta, dağdan gelen kaynak suyunun kaynamasını süratle izledi...Sonra çay yapraklarını suya attı...Çayı yıkayıp azar azar süzdü...En sonunda avuçlarına oturttuğu çay fincanını baş samuraya ikram etti...Baş samuray tüm süreci izlemişti...Çaydan bir yudum aldıktan sonra; “hayatımda içtiğim en güzel çay bu... Sana hemen söyleyeyim ölmene hiç gerek yok...” dedi...Çaycı “Bana ne öğreteceksiniz?..” diye sordu...-”Sana bir şey öğretmeme gerek yok...” dedi baş samuray... “Roninle karşılaştığında çay yaparken içinde bulunduğun zihinsel durumu hatırlaman yeter... Aynı şekilde davran... Başka bir şeye ihtiyacın yok senin...”***Çaycı bunları dinledikten sonra randevusuna gitti...Ronin onu bekliyordu...-”Madem geldin hemen başlayalım” diyerek kılıcını çekti...Çaycı yol boyunca büyük samurayın söylediklerini düşünüp durmuştu...O nedenle tam çayını hazırlarken içinde bulunduğu zihinsel durumun içine soktu kendisini...Yüzünü ronine döndü...Bakışı rakibine odakladı, sonra telaşsızca şapkasını çıkartıp yanına yerleştirdi...Üzerindeki bol entariyi çıkarttı, yavaşça katlayıp şapkasının altına düzgün bir şekilde koydu...Sonra yanında getirdiği kumaş şeritleri alıp, iç entarisinin kollarını sıkıca bileklerine tutturdu...Aynı işleri pantolonunun paçalarına da uyguladı...Tutuşacağı kavgaya uygun giysileri, tepeden tırnağa büyük bir sükunet içinde kuşandı...***Ronin giderek sinirleniyordu... İzledikçe huzuru kaçıyordu...Zira rakibinin silah kullanma becerisini kestiremez haldeydi...Adamın gözlerindeki ifade ve gülümseyişi, güvensizliğinin artmasına neden oluyordu...Çaycının giyinmesi sona erince, son hareketi kılıcını kınından bir ıslıkla çekmek ve onu havada savurmak oldu...Orada durdu çaycı...Çünkü bir sonraki adımda ne yapacağını bilmiyordu...O sırada beklenmedik bir şey oldu ve ronin kendisini yere atarak, çaycının dizlerine kapandı...-”Canımı bağışla... Yalvarırım sana...” diyordu... “ben hayatımda bu kadar yetenekli bir savaşçı henüz görmedim...”***Bu öykünün öğrettiği gerçek şudur;Güçlü bir yürek, güçlü bir ruh hem içimizden gelen kaçınılmaz pişmanlıklarımızı hem de hayatımızdaki önlenebilir pişmanlıklarımızı telafi eder...Size değişmez bir amaç ve yüksek moral vererek dolu ve etkin bir yaşamı mümkün kılar...Bu şekilde her gün yeniden doğabilir, başkalarına da bütün bu güzellikleri yaşamanın yollarını gösterebilirsiniz...Eğer kafanız net ve zihniniz cömertse, samimi ve cesursanız o zaman pek çok beklenmedik nimeti seçebileceğinizi ve herkesin size çok güzel şeyler söylemeye istekli olacağını görürsünüz...(Bu öykü, Konfüçyüs... Modern Dünyada Kadim Bilgelik... isimli kitaptan alındı...)
Gizli gizli kötülük yapmaktan zevk alan insanlar vardır...İçlerindeki öfkeyi, kompleksi, saldırganlığı kusmak için fırsat beklerler...Kimin hedef olacağı önemli değildir...Önemli olan içlerindeki öfke ve kompleksin giderileceği bir mecradır...Gazetecilikte de böyle insanlar çoktur...Bir yerde bir şeyler olmasını bekler, veri ararlar ki, birilerine geçiriversin, içlerini rahatlatsınlar...Kendilerini tatmin etsinler...***Öyle birisi olmamaya çalışıyorum...İnsanların “olumlu telkinlerle” iyi olacağına inanıyorum...Aşağılamanın, kötülemenin gazetecilik gibi sunulsa da, aslında hayatı çekilmez kıldığının farkındayım... Buna karşın bazı şeyler var ki, insan sağlığı için bunları söylemez yazmazsam, insanları aldatmış, görevimi yapmamış olacağım...Günlerdir “zayıflama reçetelerini” soruyorlar bana...Elbette sporun çok önemli bir yeri ve katkısı var zayıflamada...Fakat esas zayıflama nedeninin, özellikle son aylarda hemen hemen kestiğim “şeker” olduğunun farkındayım...Şekeri kesmesem bu zayıflamanın birkaç ay içinde 15 kiloya varan zayıflamasını sağlamak pek mümkün olmazdı...***Sigarayı bıraktığım zaman, kilo aldım...Aylar içerisinde yaklaşık 8-10 kiloluk bir fazlalık oturdu üzerime...Bunun önüne geçemiyordum...Sabahtan akşama kadar içtiğim sigaranın yerine ikame etmek için bulduğum her şey bana yeni kilo olarak geri dönüyordu...O günlerde nikotinin vücudun metabolizmasını daha hızlı çalıştırdığını öğrendim...Böylece, sigara içmeyen ve sınırsız nikotin almaktan vazgeçen bünyemin metabolizması, göreceli olarak daha yavaş çalışıyordu...Bu da daha fazla kilo demekti...***Hem sigarayı bırakıp, hem de kilo vermek nasıl mümkün olacaktı?..İlk başlarda bu imkansız görünüyordu...Yüksek alkollü içkiyi sigarayla birlikte kesmiş olmama karşın, haftanın belirli günlerinde iki üç kadeh şarap içiyor “Bu kadarcıktan birşey olmaz” diyordum...Oysa yemekte içilen şarap birçok açıdan sağlıklı olmasına karşın “alkol vücuda girdiğinde şekere dönüştüğünden” kilo aldırıcı özellik taşıyordu...Dışarda kokteyl diye verilen bütün içkiler ağır şeker ihtiva ediyorlardı...Ve şeker insanın hücrelerini yaşlandırıyor, oksijensiz kaldığında kanserojen etki yaratıyordu...İnsanı yaşlandıran en önemli maddelerden biriydi şeker...Kilo aldırıcı özelliğinin dışında...***Aylarca, yıllarca kendi annemin çocuklara verdiği “gofret ve şekerlemeyle” mücadele ettim...İnanılmaz bir şeydi...Kendi annem “şeker verme çocuklara, alışmasınlar çok zararlı” dediğimde hiç oralı olmuyordu...“Önyargıyı parçalamak atomu parçalamaktan zordur” demişler, bu sözün ne kadar geçerli olduğunu, son yıllarda kendi hayatımda defalarca gördüm...Çocukların bakıcıları ise, miniklere şekeri, kendilerini sevdirmek ve kendilerine bağlamak için veriyorlardı...Minik yavrular, şekeri sevdiklerinden, onu onlara vereni de seviyor böylece şekeri veren minik yavrular üzerinde vazgeçilmez oluyordu...Minikler “öğrenilmiş çaresizlikler”in adım adım esiri haline geliyordu...***Ben, alışmış olduğum şekeri, tatlıyı bırakmakta ne kadar zorlandığımı farkediyor, minicik çocuklarımın gelecekte bunları terketmek için harcayacakları çabayı gözümün önüne getirdiğimde içim sıkılıyordu... Şarabı da tatlıyı da bunun sonunda bıraktım...Nasıl olsa ikisi de kanda şeker oluyordu...Ve şeker hem kanserojen etkisinde, hem de hücre öldürücü tesirdeydi...Şişmanlıktan vazgeçtim, ölüme yaklaştırıyordu...Sigarayı, içkiyi bırakırken zorlanmadım, şekeri bırakırken zorlandığım kadar...Beyaz ekmek, beyaz pirinç, beyaz hamur, alkol hepsi sonuçta vücudunuzda şeker haline gelen maddelerdi ve bunların hiçbirini tüketmeyip, üstüne hiç tatlı bir şey de yemediğinizde, zaman zaman delirecek gibi oluyordunuz...***Şekeri kestiğimde hayat değişti...O güne kadar azar azar keyfe keder giden kilolar, bir anda uçmaya başladı...Fakat daha önemlisi, şekersiz bir hayat “sağlıklı” bir hayat demekti...Hücrelerimin yenilendiğini hissediyordum...Onların şekerin etkisiyle yaşlanmadığını fark ediyordum...Gençleştiğimi anlıyordum...“Şeker”siz bir hayat sağlıklı yaşamın temel direklerinden biriydi...Röportajda dediğim gibi;“Zayıflama bir sonuç... Sağlıklı yaşam sürmek ise amaç...”Bazı dostlar “Nasıl olsa aynı yere gideceğiz... Neden bu kadar şeyden kendimizi mahrum bırakalım ki?..” diyorlar...Mahrum olduğumuzu sandığımız şeyler “öğrenilmiş çaresizlik” dediğimiz çocukluk şartlanmaları...Daha zengin ve doygun bir hayat yaşamak varken, niye çocukluk çaresizliklerinin esiri gudubet bir tarzda yaşayalım ki?..Ne kadar yaşadığımızdan daha önemlisi...Ne kadar kaliteli yaşadığımızdır...Kalite mutluluktur çünkü...SON DAKİKADA MUTLU HABER...Yazılarım bitti, haber geldi...Oda TV davasında Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’a tahliye çıktı... Bu kararın “davada tutuklular lehine gelişmeler olduğuna” dair gelişme olduğunu düşünüyor ve umuyorum...Bu güzel ülkede daha fazla, “acı ve çile çekilmeden” yeni ve özgür ufuklara hep birlikte yol alınmasını can-ı gönülden arzu ediyorum...Tutuklu gazeteciler için mahkemenin bu kararının taze bir umut olmasını diliyorum...*****MUTSUZ KRAL VE BEBEK’TEKİ TEKNELERİN SAHİBİ... Lüks ve şaşaa içinde, şarap, kadın, müzik ve macerayla dolu bir hayat süren bir Kral varmış...Dünyanın en değerli şeylerine sahipmiş...Her şey emrine amade olduğu halde, “mutsuzmuş ve bir türlü kendini mutlu hissedemediğin”den yakınıyormuş...Çevresindekilere “bana doktorumu çağırın” diye emir vermiş...Doktoru geldiğinde sormuş;-”Nasıl mutlu olabilirim?..”-”Tek yol var hükümdarım...” demiş doktor...-”Nedir o?..”-”Adamlarınıza tüm krallığın en mutlu insanını bulup getirmelerini söyleyin... Gelince onun gömleğini giyin... Bu sizi mutlu edecektir...”Kral denileni yapmış...Adamlarına emir vermiş...Bütün ülkeyi karış karış gezecekler ve en mutlu insanı bulup getireceklermiş...***Uzun uzun aramış kralın adamları ülkenin en mutlu insanını...Sonunda gerçekten çok mutlu olan bir adamı bulmuşlar...Krala haber vermişler “Ülkenin en mutlu adamını bulduk...”Kral doktorun dediğini hatırlamış...-”Bana onun gömleğini getirin önce...” demiş...Adamları cevap vermişler...-”Gömleğini getirmemiz mümkün değil sevgili Kral’ım...”-”Neden” demiş kral, “Neden mümkün değil gömleğini getirmek?..”-”Çünkü” demişler, “Gömleği yok mutlu olan adamın... Yoksul birisi, çoğu zaman gömleksiz yarı çıplak dolaşıyor...”***Konfüçyüs’ün Modern Dünyada Kadim Bilgelik kitabından aldığım bu öykü, “Mutluluk yoksulluktadır... Zenginlik mutsuzluk”tur anlamında bir öykü değil...Öykü bize dünyada gerçek mutluluğun “ruhun mutluluğu olduğunu”, dışsal maddi yaşam koşullarına sıkı sıkıya bağlı olmadığını anlatmaya çalışıyor...Konfüçyüs hatırı sayılır bir maddi yoksulluğun varolduğu bir dönemde yaşamıştı...Buna karşın mutluluğu, zengin bir içsel yaşamdan, doğru davranış amaç ve arzulardan, aynı zamanda birbirini eğiten mutlu ve iyilik dolu arkadaşlardan geliyordu... ***İpek Durkal’la Bebek koyunda röportaj yapıyorduk...Aniden durdum ve sordum...-”Koyda demirli şu teknelere sahip olanların senden daha mutlu olduğunu düşünüyor musun?..” dedim... -”Muhtemelen” dedi...-”Onlarda sende olmayan ne var ki?..”-”Tekneleriyle çıkıp Boğaz’da gezebilirler... Tekne sonuçta onların...” dedi...-”Sen de istediğin zaman, gayet mütevazı bir parayla Boğaz’da istediğin tekne ya da gemi turunu yapabilirsin...” dedim... “Boğaz’ın keyfinden sen de onlar kadar yararlanabilirsin... Onlar da zaten senede birkaç defa bu teknelerden yararlanıyorlar... Onun dışında tekneler burada öyle demirlemiş duruyorlar... Sahipleri o teknelerin sahibi olduğunu düşünerek yaşıyorlar... Oysa teknelerin sahibi falan değiller... Tekneler denizde öylesine demirli duruyorlar... Sadece kullandıkları birkaç saatte o tekneler onların oluyor... Sen de herhangi bir tekneyi o saatlerde kiralarsan o tekne senin olmuş olur... Arada hayattan alacağın keyif açısından hiçbir fark yok... O teknenin kendisinin olduğunu zannediyor... Oysa tekne sadece kullanıldığında insana haz, keyif ve mutluluk verdiğinde bir anlam taşır... Onun dışında denizde öylesine duruyor... Teknenin sahibi olduğunu zanneden, sadece sahip olduğunu zannetmekle vaktini geçiriyor... O sahipliğin ona kattığı hiçbir pratik anlam yok...”***Biraz karışık geldi anlattıklarım...-”Çocuklarınız var, keyfiniz yerinde onun için böyle rahat konuşuyorsunuz...” dedi...-”Benim çocuklarımın en büyüğü, anneleriyle sevişmenin sonunda meydana gelmedi... Demek ki sen de istersen senin de çocuğun olabilir...” dedim...Sustu...Başka soru sormadı...
Gazetecilikte “canlı yayında rüşvet”i belgelediğim günler oldu...Önceden numaraları alınmış paraları “rüşvet isteyen görevliye verirken”, polis dışarda bekliyordu...İçerdeki gizli kamera “planlanmış rüşveti” çekiyor, Ateş Hattı stüdyosunda yüzlerce izleyici, Türkiye’deki milyonlarla birlikte aynı anda olayı anı anına izliyordu...Önde polis arkada ben, mikrofonum ve kameram odaya girmiş, rüşvetin verilmesinden sonra yakalama anını da tüm Türkiye’ye canlı olarak yayınlamıştık...O gün ve ertesinde bile Türk medyasında beş genel yayın yönetmeni beni arayıp, “Bu iş nasıl oldu?” diye sormamıştı...***Son günlerde tam tamına beş gazetenin genel yayın yönetmeni “bu zayıflama işini telefonla arayarak bana sorar oldu...”Geçenlerde Yurtsan’ın (Atakan) cenazesinde bizim Milliyet’in genel yayın yönetmeni Tayfun (Devecioğlu) yanıma gelip “Nasıl bu kadar zayıfladın” diye sorduğunda pek büyütmemiştim olayı...Arkasından Hürriyet’in yayın yönetmeni Enis (Berberoğlu) da yanımda aynı şeyi sormuş, Cengiz (Semercioğlu) da röportaj yapalım diye ısrar etmişti...İçimden “bu kadar ilgi enteresan” desem de, olayı cenazede karşılaşan dost gazetecilerin, uzun aralardan sonra birbirlerini görmenin verdiği merak ve muhabbet duygusuna vermiştim...Fakat işin bundan ibaret olmadığını Pazartesi gecesi anladım...Dostum Kenan ve Gül Erçetingöz “Gecce Com’un Mekan Oscarları” gecesini düzenlediler...Ben de katıldım, girişte doğal olarak Gecce Com ve diğer muhabir arkadaşların resim çekme taleplerini karşıladım...***Sıradan şeylerdir bunlar ve öyle üzerinde durulmaz sonrasında...Ancak ne olduysa ondan sonra oldu...Bu sefer Posta’nın Genel Yayın Yönetmeni dostum Rıfat Ababay aradı telefonla... -”Reha sen ne olmuşsun böyle... Yarın gitmiş...”Bu tip ilgilerden utanırım ben...Hemen cevabı yapıştırdım ki, Rıfat’cık konuyu başka tarafa çeksin:-”Karakter zayıflamasın Rıfat’cığım önemli olan o...”-”Evet doğru söylüyorsun” diyor Rıfat, fakat hiç oralı değil, “Nokta dergisindeki günlerine dönmüşsün... İnanılmaz bir şey...” diyor başka bir şey demiyor...O gece çekilen fotoğrafların yazı işleri masasına gelmesiyle görmüş beni...Yazı işleri masasına gelen onca fotoğrafın arasından fark ediyorlar, telefona mesaj atıyorlar yani...***Biraz geçti, bir de baktım cep telefonumda bizim Vatan’ın genel yayın yönetmeni İsmail’in (Yuvacan) mesajı:-”Abi sen ne olmuşsun öyle...”Hay Allah ne olmuşum!..Ona da aynı cevabı veriyorum “Karakter zayıflamasın İsmail’ciğim... Önemli olan o...”-”Sende öyle bir şey olmaz abi de müthiş olmuşsun... Tebrikler...”Bitmek bilmiyor telefonlar...Nihayet önceki sabah Takvim’in yayın yönetmeni Ergün (Diler) kardeşim mesaj atınca bu işte bir iş var dedim...-”Abi George Clooney’e benzemişsin... Ne olmuşsun öyle...”Utanıyorum ilgiden ya, cevap yine aynı:-”Karakter zayıflamasın Ergün’cüğüm... Ona uğraşıyorum”-”Olmaz sende öyle şey abi... Acayip olmuşsun”***İki arada bir derede akşamüstü yürüyüşünde, Bebek’te Lucca’da oturan bizim Çınar Oskay’a rast geldim...Hürriyet 2’nin yayın yönetmeni oldu...-”Abi şu işi anlat bana... Röportaj yapalım hemen...”O zaman bir kez daha anladım ki, “hayatın kendisi, onun haber diye zannettiğimiz eciş bücüş müsveddesinden bin kat daha gerçektir...”Beş gazetenin beş genel yayın yönetmeni, “magazinci” değiller...İnsiyaki olarak merak ettikleri konu, sonuçta bir meslektaşlarının “zayıflama” konusudur...Bizim meslekte “İnsan ve yaşam” haberlerine burun kıvıranlar çoktur...Her sabah yazı işleri masasında “ülkeyi çok ciddi konuları konuşarak kurtardıklarını” zannederler...Yetmez o haberleri bütün Türkiye’nin beyinlerine nakşetmeye çalışarak “Türkiye’nin aklını karıştırırlar...”Oysa hayat toplam yedi yayın yönetmeni dostumun merak ettiği ve sormaktan imtina etmediği soruları dürüstçe sorabilmekten, haberini yapabilmekten ve insana yabancılaşmamaktan geçer...-”Nasıl bu kadar zayıfladın?..”Soru budur...Sokaktaki insan gibi koskoca gazetelerin genel yayın müdürleri de aynı şeyi merak eder...Çünkü insana ait bir şeydir...Ve her insanı ilgilendirecektir...Hayata yabancılaşmak, insana ve sonuçta bizzat kendine yabancılaşmaktır...Yabancılaşarak mutlu olunmaz...Mutlu olmanın yolu kendini bulmak, kendinle barışık olmaktır...*****DİYETİSYENSİZ 25 KİLOLUK BİR AĞIRLIKTAN VAZGEÇMEK...Dün İpek (Durkal) soruyordu hayatımın değişen normlarını...-”Sigara yok... Alkol yok... 25 kiloya yakın ağırlık yok... Bu iş nasıl oluyor?..”-”Sekiz yıla yakın bir süredir sigara içmiyorum...” dedim, “Eskiden 2-2.5 paket içerdim...Bir o kadar süredir de yüksek alkollü içki içmiyorum...” diye devam ettim:“Yemeklerde içtiğim iki üç kadeh kırmızı şarabı da üç yıla yakın bir zamandır bıraktım... Gece yemeklerde harcadığım zamanı, şimdi sabah spor yaparak geçiriyorum... Adrenalin yükselmesini spordan sonraki saatlerde yaşıyorum... Gece yaşardım... Artık gece yerine sabah ve gün içinde yaşıyorum...”***- “Hangi diyetisyene gittiniz” diye sordu...- “Hiçbir diyetisyene gitmedim... Hangi yiyeceği neyle yerseniz daha kolay zayıflarsınız bilmem... Herhangi bir diyetisyenle bir saat oturup konuşmuşluğum yok... Sigarayı bırakırken de aynı şey oldu... Nikotin sakızı bile çiğnemeden, bir gün içinde bıraktık sigarayı...İçki içmeyi bırakmaya bile karar vermedim... Kendi kendine içmemeye yemeklerde bir daha şarap içmemeye başladım...” dedim...Sonra son zamanlardaki tartışmaları hatırlayıp “şarap ve alkollü içki konusuna” bir açıklık getirdim...Çok yakın dostlarım için “güzel bir Fransız, İtalyan, Toscana şarabı açıldığında tadıp, onlara servis ettiriyorum... Ben de bir iki yudum alıyorum... Fakat o kadar... Şarap ya da alkollü içki içilmesine karşı bir duruşum yok... Ancak ben ertesi günü spor yapacağım iki saat boyunca... Sigara içmiş bir ciğerle, alkol almış bir kafayla beynim en iyi şekilde çalışmaz... Ertesi günü beynimin çalışmasını kısıtlayamam... Böyle düşündüğüm için sigara ve içki içmek içimden gelmiyor...”***İpek’e söylemedim söylemedim fakat şunu da eklemeliyim:- “Sigara ve içkiyle yaşadığım bu hayatı kaldıramazdım... Her gün sabah 7.30’da çocuklarımı okul servisine veriyorum... Bunun için her gün 6.30’da uyanıyorum... Onları okula gönderdikten sonra, spor yapıyorum, televizyona gidip üç saat beyin fırtınasına girmek zorundayım... Vatan gazetesindeki yazılarımı yazmam en az dört saatimi alıyor... Çocuklarımla ilgilenmem gereken zaman, dostlarıma, arkadaşlarıma, sevdiklerime ayırmam gereken zamanlar var... Sporsuz geçen, dumanlı ve alkollü bir hayatla bunları yapabilmem imkansız...”İpek’e bunları söylemedim...Zaten usta fotoğrafçısı Emre resimleri çekmeye başlamıştı...Bir balıkçı teknesinin yanında, resim verirken çocukluğum aklıma geldi...Sabah çocuklarımı alan servis arabasının üzerinde “Kolej’in hayatımdan bir türlü silinmeyen arması vardı...”Meşale...Beni de küçücükken evin önünden o armalı servis arabası alırdı...Şimdi çocuklarımı alıyor...Ben de yeniden okula başladım...Kolej’e gidiyorum...İkinci defa...