Aykut, Alex'i kıskandı mı?.. Aykut kendisine yapılanı Alex'e yaptı!..

3 Ekim 2012

Aykut Kocaman Fenerbahçe tarihinin, ligde 140 gol atarak en fazla gol atan futbolcusu ünvanını elinde bulunduruyor...Alex ise Fenerbahçe’de oynadığı sekiz sezonda ligde 136 gol attı...Ulaştığı bu gol sayısıyla, Fenerbahçe’de en fazla gol atan yabancı futbolcu ünvanını elinde bulunduruyor Alex...Ancak sadece 4 gol daha atsaydı, Fenerbahçe tarihinin en fazla gol atan futbolcusu ünvanını da Aykut’la beraber paylaşacaktı... Sadece 5 gol atsaydı ise, Fenerbahçe tarihinin en fazla gol atan futbolcusu olarak kırılması güç bir rekorun altına imza atacaktı...***Dün konuştuğum birçok kişi, Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’nin en çok gol atan futbolcusu rekorunu elinde bulundurması nedeniyle, Alex’i kıskandığını ve ondan bir şekilde kurtularak, kendi rekorunun kırılmasını önlediğini söylüyorlardı...Bilemem...Niyet okuyamam...Aykut Kocaman’ın davranışlarının altında Alex tarafından geçilme korkusu var mı yok mu belgeleyemem...Fakat bir şeyi belgelerim...1996 yılında Fenerbahçe’nin şampiyon olduğu sene Aykut Kocaman, takım ve kader arkadaşı Oğuz’la birlikte Fenerbahçe’den kovulmuştu...Bu davranış, onları kovan kişiye hiç hayır getirmemiş, Ali Şen kısa bir süre sonra Fenerbahçe Başkanlığı’ndan ayrılmış, desteklediği Vefa Küçük de 1 oy farkla seçimleri kaybederek Aziz Yıldırım’ın başkan seçilmesinin önüne geçememişti...Aziz Yıldırım biraz da Aykut ile Oğuz’un haksız yere Fenerbahçe’den kopartılmasının sonucu 16 yıldır Fenerbahçe’nin başkanlığını yapıyor...Ali Şen’in haksız yere Aykut’u Fenerbahçe’den göndermesi, Aziz Yıldırım’ı başkan yaptı...Şimdi Aziz Yıldırım ile Aykut ortaklaşa olarak Alex’i Fenerbahçe’den gönderdiler...Ne demiş Mehmet Akif?..“Tarihi; tekerrür diye tarif ediyorlar...İbret alınsaydı tarih; tekerrür eder miydi?..” *****AZİZ YILDIRIM, ALEX’İN SÖZLEŞMESİNİ FESHETMESİNİ BEKLEMİYORDU... Dün yolda, arabada, kafede, restoranda, gazetede, pazarda, alışverişte herkes Alex’in Fenerbahçe’den gidişini konuşuyordu...Soru şu:-”Nasıl oldu da Alex olayını Aziz Yıldırım kendisi için en istenmeyecek şekilde sonuçlandırdı?.. Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe’deki kredisini bitirdi Alex olayı... Bunu nasıl görmedi, Fenerbahçe Başkanı?..”Dün bu işlerin içindeki bir kişi şöyle diyordu:-”Alex olayının etkisi Fenerbahçe’de, 3 Temmuz operasyonundan daha fazla olacak... O zaman camia birleşmişti... Bu sefer camia teknik direktöre ve Başkan’a karşı bir havaya girdi... Alex Fenerli’yi, Beşiktaşlı’yı, Galatasaraylı’yı birleştirdi...”Peki ne oldu da; göz göre Fenerbahçe Başkanı Alex’le ipleri koparma noktasına geldi?..Aziz Yıldırım’ı yakından tanıyanlar bu soruya şöyle cevap veriyorlar:-”Başkan, Alex’in sözleşmeyi feshetmesini beklemiyordu... Kadro dışı kalma kararına karşı Alex’in sözleşme feshine kadar gidecek bir karara imza atması hiç düşünülmeyen bir gelişmeydi... Alex sözleşmeden anında vazgeçerek, bütün pozisyon üstünlüğünü ele geçirdi...Hiçbir şeyde gözü olmadığını göstererek, taraflı tarafsız herkesin gönlünü aldı...Bu saatten sonra Alex olayı direkt Aziz Yıldırım’ı etkiler...Önümüzdeki maçta, Alex için büyük tezahürat kopacak...Aykut Kocaman ve Başkan da bu tezahürattan nasibini alacak...Yense de yenilse de Fenerbahçe, bu tezahürat olacak...Bunun önüne kolay geçemez artık kimse Fenerbahçe’de...”***Ben yıllar var ki futbola sadece futbol olarak bakmıyorum...Alex olayının Aziz Yıldırım ve onun gibi düşünenler için gösterdiği ibret verici bir gerçek var...“Evren en güçlü olduğunuzu zannettiğiniz anda, size öylesine bir oyun oynar ki, aslında birey olarak hiçbir gücünüzün olmadığını farkedersiniz...”Evren size, kendinizi çok fazla şeye kadir görmemenizi, insanın birey olarak birim olarak sonsuz olan bu evrende, hayatı yönetmeye muktedir olmadığını, öyle bir gücünün var olmadığını anlatmaya çalışır böyle durumlarda...En çok da “hayatı yönettiğini zannedenlere” karşı bu oyunları oynar ki, onlar da ders alsınlar ve bir daha öyle düşünmesinler...”Aziz Yıldırım’ın başına bu olay Fenerbahçe’de her şeye hakim olduğunu düşündüğü sırada geldi...Belki 3 Temmuz sürecinde bile her şeye hakim olduğuna inanmıyordu...Fakat cezaevindeyken kendisine gösterilen ilgi ve sempati, çıkışında karşılaştığı sevgi, Fenerbahçe camiasından her daim gördüğü destek, ona “Fenerbahçe’de her istediğini yapabilecek bir güce eriştiğini” düşündürttü...***Kadınların ve çocukların tribünleri doldurduğu Gaziantep maçında, mikrofonu eline alarak, tribünleri yönetmeye çalışması, içindeki “ben konuşursam çözerim” mantığının dışa vurumuydu...Oysa hayat öyle değil işte...Biz kendimiz gibi etten kemikten insanları, canlıları yönetebildiğimizi sanırız...Oysa aslında kimseyi yönetemeyiz, kimseye hükmedemeyiz...Bunu düşündüğümüz anda, hayat bize öyle bir gücümüzün olmadığını gösterir...Kim derdi ki Alex diye bir Brezilyalı futbolcu, en muktedir olanların sarsamadığı “Aziz Yıldırım imparatorluğunu” bir anda altüst edebilsin?..Mahkemelerin yapamadığını, Alex yaptı Fenerbahçe’de...-”Alex’in sözleşmeyi iptal edebileceğini hiç aklına getirmedi” dedi Aziz Yıldırım’ı yakından tanıyan bir dostum...Evren karşısında biçaredir insan...Elindeki enstrümanlar, evrenin sonsuz gücü karşısında biçaredir...Çok üzülecek bir durum yok...Aziz Yıldırım’a hayat, Konfüçyüs’ten günümüze süzülen ilahi gerçekleri öğretiyor... *****EŞSİZ YETENEĞİNİZİ İNSANLARIN HİZMETİNE VERDİĞİNİZ AN... “Hepimiz yüksek benliğimizi, spiritüel benliğimizi keşfetmek için buradayız...Her insanın eşsiz bir yeteneği ve bu yeteneğini eşsiz bir şekilde ifade etme gücü vardır...Bu yetenek o kadar eşsizdir ki, gezegen üzerinde yaşayan başka hiçbir kimsede bu yetenek ve ifade şekli yoktur... Tüm gezegendeki insanlardan daha iyi yapabileceğimiz bir şey ve bunu yapabilmenin tek bir yolu vardır...Bu tek olan şeyi yaparken, zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyiz bile...Sahip olduğumuz bu tek yeteneği ortaya koymak bizi ebedi bir farkındalığa götürür...***İnsanlığa hizmet etmek, bu ebedi farkındalığın bir tezahürüdür...Diğer insanlara hizmet etmek, kendimize “Nasıl yardım edebilirim?.. Benimle temasa geçenlere nasıl yardımcı olabilirim?..” diye sormakla başlar...Eşsiz yeteneğinizi insanlığa hizmet için kullandığınızda, “Darma Yasası”nı tamamen uyguluyorsunuz demektir...‘Burada benim ne yararım var?..’ demek yerine, ‘Nasıl yardım edebilirim?..’ diye sormanız, diğer insanlara olan hizmetleriniz güçlü inancınızla birleşince zenginliğiniz daim olur...‘Burada benim ne yararım var?..’ sorusu egonun iç diyaloğudur...İç diyaloğunuzu ‘Burada benim ne yararım var’dan, ‘Nasıl yardım edebilirim’e kaydırmakla otomatik olarak egonun ötesine geçer, ‘Öz’ün etki alanına girersiniz...”(Deepak Chopra’nın Başarının 7 Spiritüel Yasası çalışmasından)

Devamını Oku

Alex gibi bir futbolcuyla “veda”laşması böyle mi olmalı Fenerbahçe’nin?..

2 Ekim 2012

2004 yılından beri sekiz senedir Fenerbahçe’de Alex...172 golün, 139 asistin sahibi bu kulüpte...Fenerbahçe’ye gelip, en uzun oynayan, en büyük başarıların altına imza atan, en başarılı yabancı Alex...Heykeli dikiliyor Yoğurtçular Parkı’na...Taraftar, kendisine şampiyonluklar kazandıran, futboluyla ilahlaşan, Fenerbahçe’yi sahada şahlandıran Alex’i seviyor...Taraftarın en sevdiği futbolcu olan Alex, dün Fenerbahçe’den apar topar sözleşmesini feshederek ayrılıyor...***Bunun adı kulüp yönetimi değildir...Bunun adı usta bir teknik teknik direktör idaresi olamaz...Bunun adı kriz çözümü değildir...Bunun adına ‘yıldız yönetme’ denemez...Alex’in gidişi, olsa olsa “gündem yaratarak, dikkatleri dağıtma” operasyonudur...Fenerbahçe yönetimi Alex’in ismi üzerinden, “gündemi başka yere çekmekte ve başarısız sonuçların üstünü örtmektedir...”Beşiktaş’ta Quaresma gibi iki sezondur ne oynayıp ne oynamadığı belli olmayan bir adam “kriz” oluyorsa, Fenerbahçe’nin heykeli dikilen starının durup dururken ayrılması büyük bir krizdir...Kim çıkardı bu krizi Fenerbahçe’de?..Çıkan krizi kim çözemeyip bu noktaya getirdi?..Birisini bana şu soruların cevabını vermeli:***1) Alex niye gitti bu takımdan?..Kala kala Alex mi kalmıştı, Fenerbahçe takımından gidecek?..2) Alex’in yerine oynayacak futbolcu yok Fenerbahçe’de...Alex dışında doğru düzgün bir 10 numara yok...O zaman Alex niye yok?..3) Bir futbolcu hayatı boyunca bir takımda kalamaz elbette...Fakat Alex gibi Fenerbahçe’ye bu kadar hizmet etmiş, bu kadar yararlı olmuş bir futbolcuyla “vedalaşma” böyle mi olmalıydı?..Daha şık, daha vefalı, geçmişi daha fazla anan, bir tablo niye yaratılamadı Fenerbahçe’de?..4) Gerçekte ne oluyor Fenerbahçe’de?..Bunca transfer yapılıyor, bunca para dökülüyor...Takımın kimyası değiştirilecek, karar verilmiş...Takımlar futbolcularla kaim değildir...Fakat 8 yıl size gol ve asist krallığı yapmış bir futbolcuyla da böyle ayrılınmaz...Doğru Alex Fenerbahçe’den büyük değil...Fenerbahçe Alex‘ten büyük...Ancak bu tutum, Alex‘ten büyük olan Fenerbahçe’nin tutumu değil...Egosuna yenik düşen, küçük hesaplar peşinde koşan bir Alex yönetimidir Fenerbahçe’de yapılan...*****TAYYİP ERDOĞAN TÜRKİYE’NİN YENİ BAŞKANI OLACAK, CUMHURBAŞKANI DEĞİL!..Hala eski terimlerle ve kavramlarla Türkiye’yi okumaya çalışıyor medya...Önceki gün, birçok haber kanalı saatlerce yorum yapıyor...Spikeri, muhabiri, editörü hep aynı şeyi söylüyorlar.- “Tayyip Erdoğan son kez katılıyor AKP kongresine... Bundan sonra Cumhurbaşkanı olacak...”Oysa dikkatli bir gazeteci gözü, hemen anlar ki, AKP’nin Ankara Kongresi’nde esen hava, “bu noktada Cumhurbaşkanlığı’na çıkacak bir liderin son parti genel başkanı seçildiği kongre değildir...” ***Bu kongre, “Seçimle Başkanlığa giden bir liderin” gövde gösterisidir...Tayyip Erdoğan bir gövde gösterisi yapıyor...Bu gövde gösterisinin amacı, buradan Abdullah Gül türü Cumhurbaşkanlığı’na gitmek değil...Tayyip Erdoğan önceki günkü gövde gösterisiyle “Türkiye’ye fiili Başkanlık sisteminin gelmekte olduğunu” anlatıyor...- “Ben seçileceğim...” diyor, “Benim seçilmem, Abdullah Gül’ün veya daha önceki Cumhurbaşkanlarının parlamentoda seçimlerine benzemeyecek... Ben halkın oylarıyla seçileceğim... Türkiye’nin yeni Başkanı olacağım... 2023’e ben götüreceğim ülkeyi... Vizyonumuz da 2071’e götürmek bu ülkeyi...”***Bu söylenenleri anlayabilmek için, tecrübeli ve dikkatli bir gazeteci olmak yeterli...Fakat aklınız papağan gibi eski söylenenleri tekrarlamaktan ibaret düşünmeye alışıksa, yapacak bir şey yok habire “Tayyip Erdoğan’ın son kongresi... Bundan sonra Cumhurbaşkanı olmayı düşünüyor...” der durursunuz...Oysa Türkiye’ye adı ne olursa olsun pratikte Başkanlık sistemi geliyor...Türkiye’nin seçilmesi muhtemel yeni Başkanı ilan ediyor:“Sistem değişiyor... Artık Başkan geliyor...” diye...Papağanlar devam ediyorlar:- “Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olacak...” şeklinde...Öyle değerlendirdiğinizde, Abdullah Gül mü yoksa başkası mı AKP’nin başına geçecek diye seçim toto oynarsınız...Oysa “papağanca düşünmeyi bırakmışsanız”, göreceğiniz şey açıktır:“Türkiye’nin seçilmiş yeni Başkanı Tayyip Erdoğan olacak... Parti de icra da ona bağlı olacak...”Bu kadar açık...Bu kadar basit...Tabii görmek isteyen için...*****HASANOĞLAN KÖYÜNDEN ÇIKAN SAMANYOLUŞafak Yavuz 2000 yılında Berkant’la uzun bir televizyon söyleşisi gerçekleştiriyor...Türkiye’yi kasıp kavuran şan ve şöhret yılları geride kalmış, Mersin’de içkili bir lokalde program yapıyor o sırada Berkant...Göztepe Parkı’nın karşısında mütevazı bir evde oturuyor...Karısı ve son eşinden olan iki çocuğuyla...Bu ülkede “anılarda en fazla yer eden şarkının yani Samanyolu’nun solisti” Berkant...Ankara’nın Hasanoğlan köyünden çıktığını söylüyor Berkant...- “Hasanoğlan köyünden çıkıp, İstanbul’da bir numara oldum bu hayatta...” diyor...Haklı bir gururu var...- “Samanyolu şarkısı yaşadıkça ben de yaşayacağım... Bunu biliyorum... Elvis Presley gibi” diyor...Belli ki kendisiyle hemen hemen aynı yıllarda doğan Elvis’le arasında bir paralellik kuruyor...Oysa ilk İstanbul macerası Erol Büyükburç, Tanju Okan gibi starların arasından sıyrılamadığı için hüsranla sonuçlanıyor...- “1967 yılında yağmurlu bir günde Samanyolu’nu söylemek için stüdyoya girdim... O günü hiç unutamam...” diyor...***Giriş o giriş...Stüdyodan Bay Samanyolu olarak çıkıyor...Bir daha hiçbir parçanın kazanamayacağı bir başarıyı kazanarak...- “Hiçbir parçam Samanyolu’nu aşıp, doğru düzgün kitlelere ulaşamadı... Hep Samanyolu’nun gölgesinde kaldı...” diyor; “Fakat biliyorum ki, ben ölsem de Samanyolu yaşadıkça ben yaşayacağım...”Alkolle haşır neşir geçen yıllar...Alkolü bıraktıktan sonra, mütevazı kulüplerde şarkı söyleyerek ekmeğini çıkarma mücadelesi...Müzik eğitimi almadan piyano çalabilen bir adam o...Liseyi Denizli’de yatılı okuyan...Düğün salonlarında şarkı söyleyerek hayata başlayan...Bir ara para kazanmak için Perşembe Pazarı’na gidip iş arayan...Yurdaer Doğulu ve Vasfi Uçaroğlu’yla çalışan...Radyodan ezberlediği yabancı şarkıları söyleyerek şarkıcılığa başlayan...***- “Hayatta arkaya bakmak insana hiçbir şey kazandırmaz...” şiarını benimsedi her nedense...- “Kolay değil, Hasanoğlan köyünden çıkan Berkant...İstanbul’a geldi birinci oldu...Samanyolu parçası için yağmurlu bir günde stüdyoya girdim... Parça TRT’den geçmedi... İlk bir ay plak hiç satmadı... Sonra patladı... Ondan sonra bütün şarkılarım onun gölgesinde kaldı...”Ne garip...Geçenlerde Ertem Eğilmez’le ilgili bir belgeselde Halit Akçatepe’yi izliyordum...Hababam Sınıfı’nın ünlü Güdük Necmi’si...- “Hayatımdaki bütün roller, Güdük Necmi’nin gölgesinde kaldı... Hep Güdük Necmi olarak hatırlandım...”12 yıl önceki Şafak Yavuz röportajında, “Herhalde sahnede ölürüm...” dedi Berkant...Elbette sahnede öldü Berkant...O hiç sahneden inmemişti ki!..

Devamını Oku

Tayyip Erdoğan'ın unutamadığı roller...

30 Eylül 2012

Cumhurbaşkanlığında tek başına sap gibi kalan Turgut Özal’ı hiç unutmadı Tayyip Erdoğan... Partisi ANAP Özal’a hiç sahip çıkmadı...Mesut Yılmaz genel başkan seçildiği andan itibaren, Turgut Özal’la arasına mesafe koydu...Süleyman Demirel, Çankaya’da bir Cumhurbaşkanı’nın oturduğunu bile kabul etmedi...Aylarca boykot etti Çankaya’yı...***Aslında Demirel’in, Tansu Çiller karşısında düştüğü durumu da unutmadı Tayyip Erdoğan... Çiller’in DYP’yi Süleyman Demirel’den nasıl uzaklaştırdığını, yalnız kalan Demirel’in askerlerle yakın ilişki kurduğunu unutmuyor...Onun için bugün AKP’nin tarihi sayılacak kongresinde, Tayyip Erdoğan’ın hafızasına iki isim ve iki olay kayıtlı...Cumhurbaşkanlığı’na çıktıktan sonra Turgut Özal’ın başına gelenler...Çankaya’ya çıktıktan sonra Demirel’in Tansu Çiller’le yaşadığı acı tecrübeler...***Bu iki kişiyle arasındaki tarihsel kader ortaklığını düşünmesinin temel bir nedeni var...Doğru Yol Partisi’ni 12 Eylül’ün en zor şartlarında Süleyman Demirel birkaç arkadaşıyla “kendi adını gizleyerek” kurmuştu...Doğru Yol adını “Demirel’in sürgün günlerinde her gün yürüdüğü patikadan” alıyordu...Adını koyduğu, canını koyduğu, askeri darbenin kendisi ve arkadaşlarını inim inim inlettiği günlerde kurduğu partisi Tansu Çiller tarafından elinden alındı...Turgut Özal ise ANAP’ı yokken var etmişti...Hala gözümün önündedir...Şişman gözlüklü adam, Milliyet’in Ankara bürosundan içeri girmiş, muhabirlerin masalarından birinin yanına ilişmişti...Anlatıyor da anlatıyordu...-”Bir parti kuracaktı... Kuracağı parti liberal olacaktı... Türkiye’de özel sektörün önünü açacaktı...”***Ekonomiden anlayan o adamı, benim gibi o sırada stajyer muhabir konumundaki bir gazeteci bile dinlemeye üşenmişti...Onu masanın kenarına ilişmiş haliyle baş başa bırakmış, Şef’in benden istediği haberleri bulmaya yoğunlaşmıştım...O günlerde 12 Eylül generallerinin işaret ettiği Milli Demokrasi Partisi revaçtaydı...Ona katılımlar “haber”di... Gözlüklü şişman adamın ekonomiyi kurtaracağını söyleyen reçetelerinin bir kıymet-i harbiyesi yoktu...Parti kurarken kimselerin yanına yaklaşmadığı o adam ANAP’ı kurdu...İktidara getirdi...İki kez seçim kazandı...Sınıf arkadaşlarının hatırlamadığı adamlar sayesinde bakan oldular...Sonra Cumhurbaşkanı oldu...Olduğu gün, kendi partisi de dahil onu Çankaya’da tek başına sap gibi ortada bıraktılar...***Bugün naaşı açılıyor...Bir suikaste mi kurban gitti diye...Tayyip Erdoğan bugün AKP kongresinde konuşurken, o iki ismi özellikle de Turgut Özal’ı aklından hiç çıkarmayacak...Onun gibi kurdu AKP’yi çünkü Tayyip Erdoğan...Yoktan...Arka arkaya seçimler kazandırdı AKP’ye...Tıpkı Özal’ın ANAP’a kazandırdığı gibi...Şimdi Cumhurbaşkanlığı’na çıkacak...Tıpkı Özal’ın çıkmaya heves ettiği gibi...***Çankaya’da ölen adamın nasıl öldüğü halen bir meçhul...Onu bulmaya çalışıyor devletin savcıları...Tayyip Erdoğan için ise, Cumhurbaşkanlığına çıkan adamın yaşadıkları bir meçhul değil...Bir malum...O, Özal’ın sap gibi tek başına bırakıldığını ve yaşarken öldürüldüğünü biliyor...Ama suikastle, ama manevi işkenceyle...Başkanlığı kabul ettiremeyecek...Yarı Başkanlığı sağlayamayacak...Fakat “Partili Cumhurbaşkanı, yani partiye hakim Cumhurbaşkanı formülü...”Bunu geçirecektir mutlaka...Numan Kurtulmuş falan...Hepsi en fazla ikinci adam...***** KADINLARLA İLİŞKİNİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI... Geçen gün yakın bir kız arkadaşımla konuşuyordum:-”İlk gençlik yıllarında Kolej’de ergenlik çağına giren tıfıllar, kızlarla ilişkilerini uluorta anlatır, flört ettikleri kızları erkek dünyasında değersizleştirirlerdi...” dedim...Onlardan nefret etmiştim... O gün bugündür, hayatımda beraber olduğum ya da olmadığım kadınlar hakkında uluorta konuşmaktan, yalan söylemekten, olayları tersyüz etmekten hep imtina ederim...Konuşmamayı yeğlerim kadınlar hakkında...***Oysa, kadınlar öyle şeyler söylüyorlar, olayları ve yaşadıklarını öyle tersyüz ederek anlatıyorlar ki, ben erkek olarak onların anlattıklarından utanıyorum...Kız arkadaşıma şöyle dedim:-”Erkekler konuşurlardı da onları ayıplardım... Şimdi kadınlar konuşuyor... Üstelik de yalan yanlış, hiç olmamış şekilde, tamamen kafalarına ve arzu ettikleri şekle göre... O kadar uzun zamandır, söylenenlerden ve konuşulanlardan dolayı kadınlara karşı mesafeli davranıyorum ki...Bazen onların erkek, benim kadın gibi davrandığımı düşünüyorum...”Çok yazık bir durum... ***** NE OLDU TÜRK FUTBOLUNDAKİ REAL MADRİD VE BARCELONA’YA?..Türk futbolunu, zamanında ezilmiş kişisel egoları, aşağılık kompleksleri, başkalarını küçümseme istekleri için kullanan ve ellerindeki medya gücüyle takım taraftarlığını birleştirip “gazeteci pozuyla” futbola en zararlı fikirleri, peynir ekmek gibi satmaya çalışan bir güruh var...Bunların amacı uzun zamandır Türk futbolunun tarihten bu yana en temel iskeleti olan “3 büyükler efsanesini” Trabzon ve Bursa’nın katılımıyla 4 büyükler ve 5 büyüklere çekmek yerine, “iki büyükle sınırlandırmaya çalışmaktır...”***Niye?..Çünkü kompleksleri öyle dürtüklüyor bu zavallıları... Türk futbolu Fenerbahçe ve Galatasaray müacadelesinden ibaretmiş...Gerisi hikayeymiş...İki gündür görüyoruz hikayeyi...Önce Orduspor yazdı hikayeyi...Arkasından Kasımpaşa...Ne oldu hani Türk futbolunda Real Madrid ile Barcelona vardı da gerisi hikayeydi?..Orduspor, Fatih Terim’in itiraf ettiği gibi “hakkıyla söke söke aldı maçı...”Kasımpaşa ise dün ikinci yarıda maçı 5-0 bitirebilirdi...İki topu direkte patladı...Bir topu boş kaleye atamadı...Yine de maçı 2-0 kazandı... ***Aslında ne Fenerbahçe’nin Real Madrid gibi olmasına, ne Galatasaray’ın Barcelona gibi oynamasına karşıyım...Benim karşı olduğum, kompleksli zevatın, zor bela aşama kaydetmeye çalışan Türk futbolunu sırf komplekslerinden dolayı göz göre göre fakirleştirmeye çalışmaları...Türk futbolunda ne kadar fazla derbi olursa, o kadar çok heyecan, o kadar çok rekabet, o kadar çok para, o kadar çok mücadele olur...Fakat bunlara kalırsa, Türk futbolunda yaşayan 3 büyükler efsanesi bile gerçek değildir... İki büyük vardır!..Ve tek bir derbi... Bu sene Galatasaray ile Fenerbahçe’nin iyi kadro oluşturmasını fırsat bildiler, en büyük komplekslerini kusmaya başladılar:-”Zaten Türk futbolunda Fenerbahçe ile Galatasaray var... Real Madrid ile Barcelona gibi... Onlar Türkiye liginden koptular...”Doğru koptular...Önceki gece Ordu’da, dün gece de Kasımpaşa’da kopmayı gördük...İyi ki futbol, bunların şizofren kafalarında yaşattıkları kadar, sığ ve fakir değil...Ordu’ya ve Kasımpaşa’ya şizofren kafalara, “Türkiye Ligi’ni hatırlattıkları için” teşekkürler...

Devamını Oku

Quaresma’da 750 bin euroluk düşüş şimdi kimin midesine oturacak?..

29 Eylül 2012

Yaklaşık üç aydır inanılmaz bir sinir savaşı veriyordu Beşiktaş yönetimi Quaresma konusunda...Tam tamına 3 milyon 750 bin euro alıyordu Quaresma geçen sezon Beşiktaş’tan...Doğru düzgün oynamamış, istenileni verememiş ve FEDA sezonunda parasını indirmesi istenmişti...Televziyonlardaki bütün lafazanlar en tiz perdeden bağırmaya başladılar:-”Quaresma gibi adamı nasıl oynatmazsın?.. Elinde Quaresma varsa bir kere oynatacaksın... Böyle yöneticilik olur mu?..”***İnanılmaz bir kampanyaydı...Bütün yorumcular Beşiktaş yönetimini yerin dibine batırıyordu...Galatasaray derbisi tam “nirengi noktasıydı...”Birileri, genç Beşiktaş’ın Galatasaray’a evinde yenileceğini hesaplamış, tribünlerde yerini alan Quaresma’ya gösterilen sevgi seliyle, Beşiktaş’ta bir alabora yaşanmasını planlamıştı...Olmadı...Beşiktaş yenilmedi tam tersine yenecekken, haksız bir penaltıyla berabere kaldı...Fakat Quaresma oyunu bir kere bozulmuştu...***Görüşmeler başladığı günden beri, “3 milyon 750 bin euro’dan tek bir kuruş aşağı inmem” deyip durdu Quaresma...FEDA sezonu dendi aldırmadı...Fernandes’in 2 milyon 300 bin euro aldığı, Almeida’nın 2.5 milyon euro aldığı takımda, onlar kadar katkısı olmayan Quaresma’dan biraz fedada bulunması istendi, “mümkün değil” dedi...Bu arada inanılmaz medya korosu, bütün gücüyle bağırıyordu:-”Quaresma’yı nasıl kadro dışı bırakırsınız?.. Siz futbolu yönetmesini bilmiyorsunuz?..” falan filan...***Oysa Quaresma da sonuçta bir futbolcuydu...Bütün bir sezonu ter idmanı yaparak, düz koşu yapıp evine dönerek geçiremezdi...Oynayacaktı, oynamalıydı ve oynamak için bir gün makulde uzlaşacaktı...Dünkü görüşmede Ahmet Bulut fiyatı yıllık 3 milyon euro’ya kadar çekti...Ancak Beşiktaş yönetimi bir süre düşeneceğini söyledi ve daha fazla indirim yapmasını istedi...Bundan sonra ne olacağı önemli değil...Belki 2 milyon 750 bin euro belki 2 milyon 900 bin euro belki 2.5 milyon euro...Sonuçta Quaresma,1) FEDA yılında ücretinden Feda’da bulanacak...2) Bu sembolik olmayacak en az 750-850 bin euro arası olacak...3) Bu da en az iki milyon liralık bir maliyet düşüşü demek...4) Ersan’la başlayan FEDA tavrı, Quaresma gibi uluslararası bir starın da katılımıyla, Beşiktaş takımındaki sinerji artacak, inanç pekişecek...***Şimdi medyadaki “çığırtkanlara” bir şey sormanın zamanıdır...Quaresma’daki indirim midenize oturdu mu?..Hayat bazen, “duruşlar”dan taviz vermemeyi, sonuna kadar gitmeyi gerektirir...Saygınlık uyandırır bu tavrınız eğer adilseniz...*****SAMET AYBABA ŞİMDİ QUARESMA’YI TAKIMA ALMALI, ADAPTE ETMELİ...Başından beri, “Benim Fernandes ile Almeida’ya ihtiyacım var... Quaresma şart değil...” dedi Samet Aybaba...Ancak bir gece yarısı görüşmesinde “Eğer bir miktar FEDA ederse, yeşil ışık yakacağını hissettirmişti” bana...Önümüzdeki haftanın ortasında netleşecektir Quaresma’nın rakamı...Samet Aybaba bu noktada Quaresma konusunda kucaklayıcı olmalıdır, muhtemelen de öyle olacaktır...Çünkü Quaresma 2 milyon küsur euro’lu rakamlara çekilirse, takımın Portekizli starları Fernandes (2.3 milyon euro) ve Almeida ile (2.5 milyon euro) aynı ücret aralığına gelecektir...Quaresma’nın halen Fernandes’ten yüksek para alması normaldir...Inter’de 2.6 milyon euro para alırken geldi...Fernandes Beşiktaş’a geldiğinde Valencia’dan 900 bin euro alıyordu...***Samet Aybaba’nın önünde uzun bir sezon var...Beşiktaş’ın bu sezonda kadrosu pek zengin değil...Genç bir iskelet var, ancak kaliteli futbolcu azlığı hala devam ediyor...Ücretinde önemli bir indirime giden Quaresma “bu takımın kazanması gereken önemli bir celebrity’dir...”Aybaba bu fırsatı tepmemelidir...Bu fırsatı tepmek konuyu bir ego meselesi haline getirmek demek olur ki, bunu Samet Aybaba yapmaz...Beşiktaş yönetimini tebrik ederim...Dik durdular, sağlam durdular...Quaresma gibi uluslararası bir starın FEDA sezonunda 1 milyon euro’ya yakın bir FEDA’da bulunmasını sağladılar...Beşiktaş taraftarı yeni bir sinerjiyle tribünleri doldurmalı...Quaresma’yı, Fernandes ve Almeida ile birlikte tüm futbolcuları hep birlikte alkışlamalı...Son bir lafım medyaya;“Gevezelik yapıp, çığırtkanlık ederek, midesine oturaklı bir yumruk yiyenlere...”Sizin amacınız futbolu güzelleştirmek değil... Amacınız gevezelik edip, kavga çıkartıp, herkese gider yapıp, kendi ratinglerinizi patlatmak...Futbola zarar veriyorsunuz...Hayata zarar veriyorsunuz...Taraftarlara ve kulüplere zarar veriyorsunuz...Sizin kimseye hayrınız yok...Bu halinizle midenize oturan sancıyla başbaşa kalmanızdan, Türk futbolu ve insanlık adına mutluluk duyuyorum...*****FENERBAHÇE AYNI TAVRI ÜÇ SEZON İÇİN 10.5 MİLYON EURO İSTEYEN ALEX İÇİN GÖSTERMELİ!..Günlerdir yazıyorum...Alex konusu, Aykut Kocaman-Alex tartışmasından çok daha fazla şey ihtiva ediyor...Alex 35 yaşında...Tek bir sezonluk anlaşmayı kabul etmiyor...Üç yıldır aşağısına ‘evet’ demiyor...Üstelik her üç yıl için 3.5’şar milyon euro’dan tam tamına 10.5 milyon euro talep ediyor...Bu köşede Alex’i Aykut Kocaman’a karşı çok savundum...Heykelinin dikilmesine karşı çıkanlara karşı çıkarken, Yoğurtçular Parkı’ndaki heykelini selamladım...Alex’in heykeli Yoğurtçular Parkı’nı süslerken, Fenerbahçe Alex’e “3 yıl için 3.5’şar milyon euro veremeyeceğini” söylemeli...Alex’le ilk yılın dışında asgari bir para ve maç başı anlaşma yapılmalı...Beşiktaş’ın Quaresma için yaptığını, Fenerbahçe de Alex için yapmalı...Duruşunuz hakça ve adilse, saygınlığınız da artacaktır...

Devamını Oku

Manşet mahkumların eşleriyle 24 saat görüşme haklarıdır ...

28 Eylül 2012

NTV ve Star TV’de dün gece Başbakan Tayyip Erdoğan canlı yayındaydı...İç ve dış birçok konu soruldu Başbakan’a...O da kendi bakış açısından cevaplar verdi sorulara...Bunca sözün arasında bence en önemli olay, manşet olacak olay şuydu:“Mahkumlar belirli süre aralıklarında, koşullara uygun davranırlarsa, eşleriyle cezaevi dışında inşa edilecek odalarda 24 saat aile görüşmesi yapabilecekler, birarada olabilecekler...”Başbakan Pazar günü AKP Kongresi’nde bunu açıklamayı düşünüyordu...***Başbakan’ın elbette ekonomiyle ilgili söyledikleri önemli...Başbakan’ın elbette Suriye ve Beşar Esad için öngördükleri manşete değer nitelikte...Balyoz için düşündükleri, 28 Şubat’ta yaşadıkları, mutlaka ki haber açısından “değerli sayılan şeyler...” Fakat iki önemli konu bunların hepsinden daha değerli:1) Mahkumlar eşleriyle belirli aralıklarla 24 saat boyunca cezaevi dışında inşa edilecek odalarda kalabilecekler...2) İmam Hatip’teki katsayı meselesinden dolayı veliler başarılı olan oğullarını üniversiteye sokamayıp Amerika’ya göndermek zorunda kaldı...Kızlarını ise hem katsayı yüzünden hem de başörtüsü gerekçesinden Türkiye dışında Amerika’da okutmak zorunda kaldı...***Bence Başbakan’ın konuşmasının manşetleri bunlardır...Çünkü bu başlıkların içinde “insan” var...İnsanın hayatına yapılacak bir yenilik, insana yönelik bir mağduriyet, insan için düşünülen bir yeni uygulama var...Hayatta hiçbir şey insan hayatının düzelmesi, güzelleşmesi ve kolaylaşmasından daha önemli olamaz... Haberin manşetleri bunlar...Ben eski günlerdeki gibi genel yayın yönetmenliği yapsaydım, manşetin yanına bir de temenniyi manşet çekerdim:“Eşler için düşünülen 24 saat, çocuklar için de düşünülemez mi?..” diye...Mahkumların ve tutukluların eşleri kadar çocuklarıyla da 24 saat geçirmeleri “insani bir hak değil midir?..”Baba ve anne olma hakkı, eş olma hakkından daha kutsal değil midir?..Manşetin yanına bunu çekerdim...Fikr-i takibini yaparak...Yıllarca bu bakış açısına “magazin” dediler...Oysa magazin diye yalan yanlış aşağıladıkları “insan”dı...Hayatın en kutsalı olan “insan...”Onun hayatı bizim haberimizin merkeziydi...Gerisine “yüksek siyaset” der, biraz burun kıvırırdık...Mülkiye’de okuduğum onca siyaset dersini, haberde fazla kaale almaz gözükmemin nedeni de bu temel tercihti...Başbakan’ın oğullarını Amerika’ya eğitime göndermesinin nedeni, İmam Hatip’lerdeki katsayı ayrımcılığı...Tutuklu ve mahkumlar eşleriyle cezaevi dışında 24 saat için biraraya gelebilecekler...Bunlar manşetlerdir...“Mahkemelerin çocuklarıyla biraraya gelme hakları olmayacak mı?..” sorusu ise yandan manşeti hak eder...Haber ve habercilik budur...Tabii “insan”ı merkez alanı...*****ALEX: “DÜŞÜNECEK BİR KARIM VE ÜÇ ÇOCUĞUM VAR...”Aziz Yıldırım’ın çok yakınındaki bir ismin Alex’le ilgili söyledikleri çıkıyor...Fenerbahçe’nin yıldız futbolcusu, kendisine talip kulüplerden hangisine gideceğinin son kararını yakında vereceğini söylerken, “duygularının ve kafasının ikiye bölündüğünü” söylüyor... “Düşünmem gereken bir karım ve üç çocuğum var” diyor...Alex futbolunun son yıllarında...Futbolunun son yıllarındaki her futbolcu gibi, “alabileceği son paraların azamisini almak” istiyor...***Fenerbahçe’den istediği rakam 3 yıl için 3.5’ar milyondan 10.5 milyon...Oysa Fenerbahçe Alex’e bir yıl hadi zorlasan bir ihtimal iki yıllık sözleşme yapabilirdi...Ancak bu yaştaki futbolcular sanırım eşlerinin de tazyikiyle “alabilecekleri son büyük paraları son kuruşuna kadar” almaya çalışıyorlar...Alex’e belki bu yıl 3.5 milyon euro verilebilir, Ancak 38 yaşındaki Alex’e son sezonunda hiçbir kulüp 3.5 milyon euro para vermez...Böyle bir paranın karşılığı yok çünkü...***Alex de diğer kulüpleri ortaya atarak, Fenerbahçe’yi zorlayabileceği kadar zorlamaya çalışıyor...Oysa bu kadar büyük marka olmuş futbolcuların, son senelerindeki transferden alacakları parayı bu kadar önemsemelerini “eşlerinin muhtemel etkisi” olarak görüyorum...Rüştü gibi dev bir kaleci bile, 39 yaşında hala “oynayacağım” diye ısrar etmiş ve Beşiktaş’tan ayrılması sorun olmuştu...Oysa antrenörlük kursuna gitmesi halinde kısa zamanda Alex’in Fenerbahçe’ye, Rüştü’nün Beşiktaş’a ya da Fenerbahçe’ye hoca olmaları işten bile değil...Onların isimleri kısa bir süre sonra birçok kulüpte rahat rahat teknik direktörlük, kaleci hocalığı yapabilecek düzeyde...Biran önce, hocalık kariyerine başlamak yerine son birkaç milyon doları alabilmek için illa 38-39 yaşına kadar oynamakta diretmek, bana pek akıl karı gelmiyor...Bu ağır ve ısrarlı pazarlıklar, dev futbolcuların kulüpler nezdindeki marka değerlerini düşürüyor...***Yazık oluyor bu kadar dev ve ünlü isme...Önlerinde 25 yıllık bir teknik direktörlük süresi varken, 38 yaşında 3 milyon euro daha alacağım diye diretmek, “mantıklı gözükse de mantıklı değil...”Para peşinde koşarsanız para sahibi olamazsınız...Para değil, değer yaratma peşinde koşarsanız para kendiliğinden gelir...Alex de Rüştü gibi şunu bilmeli...Bugüne kadar kazandığı büyük paralar, para kazanmak istediği için gelmedi...Büyük başarılar kazandığı için geldi...Başarıya endeksli yaşamasında sonsuz yarar var...O zaman para gelir...Paraya endeksli yaşarsa...Korkarım para da gelmez...

Devamını Oku

Ümit Özat, “kadınlar futboldan anlamaz” tartışmasında Aziz Yıldırım’a şirin gözükmeye çalışıyor...

27 Eylül 2012

Ümit Özat kadınlara laf çakmayı değil, “Aziz Yıldırım’ı korumayı” amaçlıyordu...Faik Çetiner’in programını canlı yayında izlememiştim...Ümit Özat’la Simge Fıstıkoğlu, her tarafta “kadınlar futboldan anlar mı” tartışması şeklinde verilince ben de sadece buraya fikslendim ilk başlarda...Oysa Ümit Özat’ın bu tartışmayı başlatmasındaki neden, Aziz Yıldırım’ı sinirlendiren ve mikrofonu alıp konuşma yapmasına neden olan Gaziantep maçındaki tezahürat...Biliyorsunuz ligin ikinci haftasındaki Fenerbahçe-Gaziantep maçı kadın ve çocuk seyircilere oynanıyordu...***O maçın 70. dakikasında kadın seyirciler “Aykut söyle, Alex nerede?..” diye bağırdılar...Bunun üzerine çok sinirlenen Aziz Yıldırım eline mikrofonu alarak, “Aykut’a yanlış yapıyorsunuz” diye onları uyarmıştı...Ümit Özat “Kadınlarla futbolu konuşmam... Onlar futboldan anlamaz...” derken, bir şey daha söylüyor:-”Futboldan anlamayan kadınların bir teknik direktörün geleceği ile oynamaları kabul edilemez...”Olay gayet açık...Ümit Özat’ın sinirlendiği nokta kadın ve çocukların Alex’ten yana tavır koyarak “Aykut söyle, Alex nerede” diye bağırmaları...Birçok Fenerbahçe yöneticisi gibi Ümit Özat da o tezahüratın “doğaçlama gelişmediğini”, kadın ve çocvuk seyircilerin erkekleri tarafından yönlendirildiğini düşünüyor...“Kadınlar futboldan anlamaz” derken, amacı elinin hamuruyla!! güya kadın taraftarın Fenerbahçe’deki teknik direktörlük işine karışmasını önlemek!!! ***Ümit Özat Fenerbahçe’nin kadın ve çocuk seyircilere oynadığı bir ceza maçına, spor yorumcusu olarak bir süre gitmemeli...Pek hayırla yad edilmez...Aykut meselesi iyiden iyiye tartışmalı oldu çünkü son zamanlarda...*****YEŞİM’İN KULLANDIĞI ÖLDÜRÜCÜ ZAYIFLAMA HAPI...Isparta’da 20 yaşındaki Yeşim Kılıç bir ayda 15 kilo verdiren bir zayıflama hapının kurbanı oldu...Arkadaşları internet üzerinden aldığı biber hapı denilen hapı kullanan Yeşim’in bir ayda 15 kilo verdiğini, son 10 günde ise tuvalete çıkamadığını söylüyorlar...“75 kiloydu” diyorlar, “Gizli gizli aldığı hapları dolabında çoraplarına gizlemiş... Zayıflamak istiyordu...”Bu hapların neye yaradığını bilmem...Fakat neye yaramadığının farkındayım...Ünlü birinin zayıflamasından rant elde etmek isteyen bir takım “uyanıklar” kendi ürettikleri hapları, “O ünlü bu haplarla zayıfladı” diyerek piyasaya sürüyorlar...***Piyasaya sürülen bu haplar mı, yoksa internet üzerinden satılan ‘çakma’ları mı, 20 yaşındaki genç bir kızı göz göre ölüme sürükledi acaba?..Ben tam 50 yaşında spor yaparak zayıflamaya başladım...Bu hapların propagandasını yapanlar, “yaş ilerledikçe metabolizmanın yavaşladığını, kilo vermenin zorlaştığını” söyleyerek, prim yapmaya çalışıyorlar...Sadece doğru düzgün spor yaparak, 2-2.5 yılda neredeyse 25 kilo verdim ben...Hiçbir ilaç kullanmadım...Hiçbir zayıflama hapı almadım...Hiçbir diyetisyenden yeni çıkmış mucizevi bir formül edinip uygulamadım...Vücudumu tanıyordum...Kendimi biliyordum...Her sabah bir buçuk iki saat spor yaptım, hepsi bu...***Bu kadar sporla, kilo vermeyi bile kafaya takmadan, tamamen doğal işleyen bir süreçte 25 kiloyu verdim...Günah değil mi 20 yaşında genç bir kızın zayıflama hapına güvenip ölüp gitmesi...Çocuklarınızı, spor yapmaya teşvik edin...Ders çalışmaya teşvik ettiğinizden daha fazla spor yapmaya teşvik edin...Yeşim 20 yaşındaydı...Uygulamalı Bilimler Yüksek Okulu’nda okuyordu...Dersleri ve okulu iyiydi ki, yüksek okula gitmeye hak kazanmıştı...Ancak derslerinin ve okulunun iyi gitmesi hayatının iyi gitmesi anlamına gelmedi...Çocukluğunda şişmanlığa ve obeziteye yol açan “öğrenilmiş çaresizlikler”i, onu kilo vermek için haplara yöneltti...O haplar onun ölümüne neden oldu...Çocuklarınızı sporla haşır neşir bir eğitimin içinde yetiştirin...TED Koleji Genel Müdürü Güven Beştaş, iyi bir basketbolcu, iyi bir sporcuydu...-”Çocukların iyi sporcu olmalarını önemsiyoruz... Bir de dil öğretiyoruz...” dediğinde, “Tamam” dedim “Esasen şimdilik bu kadarı yeterli...” Ben ezberlenen derslere göre, ter atılarak yapılan genç bedenlerdeki sporu daha fazla önemsiyorum çünkü...Yaptıkları o spor onları hayat boyu sağlıklı yapacak bir altyapıyı hazırlıyor...Ezberleyecekleri tarih ve coğrafyadan daha makbul bir durum bu benim için...*****OBAMA’NIN BÜYÜK KULAKLARI...Eşi Michelle Obama, bugünlerde Barack Obama’nın yeniden Amerika Başkanı seçilmesi için uğraşıyor...Amerikan başkanlık seçimlerinde kimin başkan seçileceği bizi de çok yakından ilgilendiriyor...Fakat işin siyasi tarafından çok benim, Barack’ın eşi Michelle Obama’nın, kendisi ve ailesi hakkında Magazine’e anlattığı şeyler ilgimi çekti:***“1- En sevdiğim dizi ’Modern Family’...Seçim çalışmaları nedeniyle yeni sezon bölümlerini kaydediyorum... Seçimlerden sonra hepsini izleyeceğim..2- Kocamın, beni ve kızlarımızı sevdiğini biliyorum...Çünkü bunu bize her gün söylüyor... Ayrıca bize, büyük kulaklarıyla dalga geçmemiz için izin veriyor!..3- Çocukken insanlar, benden iki yaş büyük olan abim Craig Robinson ile bizi ikiz zannediyordu...4- Barack iş nedeniyle seyahatte olduğu bazı günlerde köpeğimiz Bo ile birlikte uyuyorum...5- Yanımda iPod’um olmadan hiçbir yere gitmem...6- Çocukken en sevdiğim oyuncağım; oldukça geniş olan Barbie koleksiyonumdu...7- Her akşam saat 18.30’da ailece akşam yemeği yeriz ve yemeğin sonunda Tanrı’ya, “Uzun ve sağlıklı yaşamamıza izin ver” diye dua ederiz...8- Bana suçluluk hissettiren en büyük günahım; “zevkle yediğim patates kızartması...”9- Beyaz Saray’daki ekibimle toplantı için oturduğumuzda yaptığım ilk şey; ayakkabılarımı çıkarmak oluyor... Kim tüm gün boyunca ayağında stiletto’larla dolaşmak ister ki!..10- Barack ile düğün şarkımız; Nat King Cole’un söylediği ’Unforgettable’ idi...***Biliyorum diyeceksiniz ki; “bu röportajın bizzat kendisi bir Amerikan Başkanı’nın bir PR çalışması...”Amerikan Başkanı’nın ailesine ne kadar düşkün olduğunu göstererek, Amerikalı ortalama seçmenden oy alma startejisinin bir parçası bu...Öyle olduğunda hemfikirim...Ancak söylenenlerin yalan ve abartı olmadığının da farkındayım...Hayat bana Amerikan Başkanları’nın yaşamlarının da bizlerden çok farklı olmadığını çok önceleri gösterdi... Son zamanlarda gittikçe “sıradan” bir hayat sürdüğümü farkediyorum...Gerçek bilgelik gittikçe sıradan olabilmekte çünkü...Şatafattan ne kadar uzak yaşıyorsanız, ruhunuz o kadar yükseklere ulaşıyor çünkü...Umarım Michelle Obama’nın anlattıkları, sadece bir PR çalışması değil, gerçeğin ta kendisidir...

Devamını Oku

Vatan’ın 10. Yıldönümü gecesi...

26 Eylül 2012

Fenerbahçe-Trabzon maçı var o gece...Yazıları yazdım...Evden çıkarken, “Tenha olur bu gece” diye düşündüm...Fenerbahçe-Trabzon maçı gibi bir derbinin gecesinde gazetenin 10. yıl kutlamasına kim gelecek ki diye düşünüyorum...Suada’ya tekneyle geçiş yaparken, “Erken biterse gece, acaba maçın sonunu seyredebilir miyim?..” düşüncesindeyim ben...***Adaya çıktım...Gecenin olduğu alana doğru yürüdüm...İnanılmaz bir kalabalık var orada...Şık hanımlar ve beyler ellerinde içkileri, lacivert bir İstanbul gecesinin Boğaz’daki esintisini karşılamaktalar...Böyle anlarda davete bodoslamasına dalar, sağa sola bakmadan uzun bir süre, çok iyi bir tanıdığı görüp, liman niyetine yanına yanaşana kadar yürürüm...Vatan benim yazdığım gazete...Bekliyorum iki adım atar atmaz yakından tanıdığım bir sürü kişiyle karşılaşacağım, durmaktan yürüyemeyeceğim...Böyle saf düşüncelere dalmış, etrafa bakına bakına yürüyorum...Ne kadar gittim hatırlamıyorum bir de baktım ki, davet salonunu bir baştan bir başa kat etmişim, ancak neredeyse hiçbir yakın tanıdığa, dosta rastlamamışım...***İçimden “Yahu bu kutlama bizim gazetenin 10. yıl kutlaması değil mi?.. Niye doğru düzgün bir tanıdık göremiyorum?..” diye geçiriyorum...Leyla Umar’ı görene kadar devam etti bu hedefsiz yolculuğum...Sonra oturma gruplarına geçildi...Hafif atıştırmalık bir şeyler yiyip içmek ve Erol Evgin’in muhteşem sahne gösterisini izlemek için...Suada’daki salon tıklım tıklım doldu...Üstelik reklamcılar, medya planlamacıları, PR şirketleri, şık hanımlar, beyler ve protokol ile...Oturma gruplarında zar zor bir iki VATAN’cıyı seçebiliyorum...Gerisi hepsi misafir...Sonra Erol Evgin’in şovu başladı...Plaza Otel’de izlemiştim Erol Evgin’in şovunu...Onu yaptı o gece de...Muhteşem şarkıları eşliğinde...Bir ara yanımda bulunan Erdoğan Demirören’e dönüp “VATAN’ın 10. yıl gecesine Erol Evgin’in şarkıları cup diye oturmuş...” dedim; “Hem klasikleşmiş keyifli bir repertuvar... Hem de canlı ve hareketli bir ritm... VATAN gazetesinin müzikal versiyonu gibi Erol Evgin...”“Doğru” dedi Erdoğan Demirören, “Ben de aynı şeyi düşündüm...”***İnsanlar gibi gazetelerin de hayatlarında dönüm noktaları vardır...İçimden bir his 10. yıldönümü gecesinin VATAN’ın yayın hayatında bir dönüm noktası olduğunu düşündürtüyor bana...Bir bilgi değil, sadece bir his bu...O hissin ne olduğunu sormayın, söyleyemem...Bir şey var hissediyorum ama anlatamıyorum...Gizlemek değil amacım...Hissi kelimelere dökemiyorum...Bekleyin bakalım...Hep beraber göreceğiz...*****ÜMİT ÖZAT’IN PROGRAMDAKİ KIZGINLIĞI...Geçen hafta, TV EM’de konuşurken toplantıda söyledim...- “Ümit Özat Habertürk’teki futbol programında esip gürlüyor... Gelene geçene gider yapıyor... Faik’in programının bütün konukları bir tarafından Fenerbahçeli...Ekranda soldan sağa sayayım...Ümit Özat Fenerbahçeli...Serdar Ali Çelikler Fenerbahçeli...Eski futbolcu Kemalettin Fenerbahçeli...Moderatör Faik Çetiner Fenerbahçeli...Hakem Bülent Yavuz aslen Fenerbahçeli...Hatta Habertürk’ün spor müdürü, eski Galatasaray muhabiri kardeşim Halil Özer bile esasen Fenerbahçeli... Altı Fenerbahçeli’nin arasında, Fenerbahçe’nin eski kaptanı Ümit Özat herkese gider yaptı...‘Futbol oynamadınız siz...Futbol oynamayanla futbolu tartışmam ben...’ demeye getirdi...***O programda Sabah’ın eski spor müdürü Serdar Ali Çelikler’le, Faik Çetiner bir ara Ümit Özat’la fena halde kapıştılar...Zor bitti program...Bir de baktım önceki gece Ümit Özat bizim Simge Fıstıkoğlu ile “acayip” bir tartışmaya girmiş...- “Ben bir kadınla futbol tartışmam... Kadınlar futboldan anlamaz...” diyor...Ümit Özat kardeşi kim bu televizyon programları için formatlıyor bilmiyorum...Fakat bu tartışmalar baştan çok güzel görünse de, Ümit kardeşimin çok hayrına tartışmalar değil...- “Ben teknik direktörüm, teknik direktör değilsen, bir teknik direktörün tartışmasına seninle girmem... Ben futbolcuyum... Sen futbol oynamamışsın, seninle tartışmam... Sen kadınsın, futboldan anlamazsın... Seninle aynı programda bulunmam...”***Bunlar karizmatik görünen, fakat “insanları bilinçsizce aşağıladığı için” kulağa hiç iyi gelmeyen replikler...Ümit kardeşimin bir şeyi iyi bilmesi lazım...Kendisinin de milyonlarca lira kazandığı futbolun kendisini bu kadar popüler yapmasının nedeni, bilen bilmeyen herkesin futbol üzerine konuşması, tartışması, hariçten gazel okuması...Eğer futbolu teknik direktörler ya da futbolcular kadar bilmeyenler konuşmasalardı, Ümit Özat futboldan milyonlarca lira para kazanamazdı...Bu sporun sihri burada zaten...Bilen bilmeyen, az bilen, çok bilen milyonlarca insan konuşuyor...Onlar konuştukları ve ilgi duydukları için Gençlerbirliği’nden Fenerbahçe’ye gelen sol bek Ümit Özat Fenerbahçe’de milyonlarca lira para kazanıyor...Türkiye çapında şöhret oluyor...Şimdi de spor programlarında boy gösteriyor...Futbolu sadece futbolcular ve teknik direktörler konuşsalardı, Ümit Özat kardeşim de boş zamanlarında antrenörler derneğinde tavla oynamak zorunda kalırdı...Oysa şimdi faal teknik direktörlük yapmadığı zamanlarda o kitlenin varlığından dolayı televizyon programlarının starıdır...Dağcı ipini kesmez... İpini keserse dağa çıkamayacağını, dağdan inemeyeceğini, kısaca, dağcılık yapamayacağını bilir...Futbolu sadece futbol oynamışla konuşmaya kalkarsanız, bir gün Jose Mourinho’nun size şöyle dediğini duyabilirsiniz: - “Ben Ümit Özat’la futbol konuşamam... Onun gibi futbol oynamadım çünkü... Sadece bir teknik direktörüm ben...”*****DARBEYLE DEMOKRASİ ARASINDAKİ FARK...İnsanları hedeflemek yerine kavramları ve olguları hedeflersek, sonuca daha rahat ulaşırız...Balyoz davasının amacı bellidir...Ergenekon davasının da...Bu davalar tarihe “Türkiye’nin darbeci bakış açısıyla” hesaplaşması, darbelerden medet uman bir düşünce yapısından uzaklaşması, demokrasiyi kutsaması, onu idealize etmesi, rol model olarak benimsemesinin tarihi olarak geçmelidir...Demokrasi ile darbeler arasındaki fark, “kırmızı gülle, sıkılmış bir yumruk arasındaki fark”tır...Kırmızı gül, “Herkesi affeden bir Mevlana tavrının göstergesi değil”, “kan ve gözyaşı dolu günleri hatırlamanın, hatırlatmanın bir sembolüdür...”“Kırmızı gül” tedavülde kaldığı müddetçe, insanlar bir zamanlar geçmişlerinde yaşamış oldukları darbeleri ve onlara yaşattıkları acılı günleri unutmazlar...Demokrasi hatırlatır...***“Yumruk” ise, kafaya inmeyi, suratta patlamayı bekleyen bir “korku” figürüdür...Demokrasiler “geçmişin acılarını hatırlatırlar, unutmazlar, unutturmazlar...”Fakat demokrasiler “darbelerden farklı olarak, çok fazla yumruk” göstermezler...Yumruk göstererek hizaya sokmayı benimsemezler...Demokrasi insanları keyifli ve mutlu yaşattıkça, “darbelerin acı tecrübeleri toplumların kolektif hatıratlarına ibretlik bir vaka olarak kazınır...”Dün bir meslektaş, darbe dönemi mahkemeleriyle, Balyoz davası mahkemelerini karşılaştırmanın “darbeci bir ruh yapısını yansıttığını” yazmış...Darbecilerle mücadelenin olması gereken en temel özelliği “darbeci refleksleri vermemek”, darbeciler gibi “yumrukla değil, kırmızı gülle olaylara yaklaşmaktır...”Kırmızı gülün yumruğa tercih edilmesi, demokrasinin darbe karsışındaki hoşgörü üstünlüğünü gösterir... Caydırıcı olmak, “yumrukla her şeyin üzerinden geçmek” anlamına gelmez...Böyle durumlarda en caydırıcı metot darbeci maziyi hatırlatan ancak, üzerini yeni yumruklar ve yeni mağduriyetlerle örtmek yerine, hoşgörünün yarattığı utancın gölgesinde darbelerle hesaplaşabilme ustalığıdır...Darbeci ömrünü hapiste geçirmekten ziyade, ömrünü geçmişinden hicap duyarak geçirmelidir...Hicap, fiziksel müeyyideden daha ağır bir cezadır...

Devamını Oku

“Senden ilham alarak spor yapıp zayıflıyoruz...”

25 Eylül 2012

Güne başlarken 10-11 kilometrelik tempolu yürüyüşlerimde yeni bir dünyayla karşılaşıyorum artık...Sabahın erken saatinde güne sporla başlayan, “sağlıklı insanlar” bunlar...6-7 kilometre yürüyeni var... 10 kilometre yürüyeni, hızlı yürüyeni, yavaş yürüyeni...Farketmiyor hepsi de “güne sağlıklı başlamanın” tazeliğindeler...Bodrum’daki spor salonunu bırakıp, İstanbul’a geldiğim ilk günlerde parkur boyunca her karşılaştığım “Ne kadar iyi zayıflamışsınız... Tebrik ederim...” diyordu...***Bir süre sonra yürüyüş parkurunda karşılaştığım insanların replikleri değişmeye başladı...-”Senden ilham alarak başladık...” sözünü sıkça duyar oldum...Önce TED Kolej’li bir arkadaş geldi, “Sizden üç yaş küçüğüm... Okulun basketbol takımının kaptanıydım... Yurt içi yurt dışı deplasmanlarda geçti ömrüm... Sonra sporu bıraktım... İş hayatına daldım... Kilo aldım... Sizin yazıları okudum, bugün spora başladım...” dedi...Dün Beşiktaş’ta benden önce ve benden sonra yönetimde bulunan Cem Bilge’yi uzaktan gördüm...Karşıdan gelirken “Senden ilham alıyorum...” deyiverdi...***Günlerdir bunu söyleyen kim bilir kaçıncı kişi Cem Bilge...Ağustos ayında bir ölçtürmüş...Vücudundaki yağ oranı yüzde 30’lara yaklaşıyor...Hemen spora başlıyor bir taraftan da içkiyi ve sigarayı kesiyor...Mebzul miktarda yağ attığını yüzde 24’lere indiğini söylüyor...-”Sigarayı Ağustos’tan beri içmiyorum... Aynı anda içkiyi de kestim... Şimdi merak ediyorum içki içersem, sigara içecek miyim diye?..” şeklinde konuşunca hemen araya girdim...-”Sigarayla birleşik aldığın tatlardan vazgeç... Sigarayla içkiyi aynı anda tükettiysen, sigarayla içtiğin içkiyi içme... O içkiyi içersen, yine sigara isteyecek canın...Ben uzun süre çay içmeyi bıraktım...Cappuccino içiyordum sigarayla; hemen bıraktım...Sütsüz espresso içmeye başladım...Sigara içtiğimde viski içerdim...Hemen bıraktım... Bir süre kırmızı şarap içtim, sonra onu da bıraktım...”***Esas şifreyi ise sona bıraktım...-”İçki, sigara, kilo... Bunlar sporsuz ve sağlıksız yaşamın üç temel ayağı...Bu ayakların üçünden birden uzaklaşmayı ve yepyeni sağlıklı ve keyifli bir hayat felsefesi kurmayı bilinçaltımıza enjekte etmeliyiz...Ben içki içmiyorum deyip, günde bir paket sigara içmenin, sağlıklı ve sportif bir hayatla ilgisi yok...İçkisiyle, sigarasıyla, kilosuyla, sporuyla, bu hayat bir bütün...Böylesine keyifli hayatı yaşamaya başladığında zaten başka bir hayat sana ‘berbat’ gelmeye başlıyor...”***Sabah spor yapanlar Bebek Camii’nin yanıbaşındaki denizin üzerindeki kahvede sabah sohbetleri yapıyorlar...Sabah yeni doğan güneşle, yepyeni bir günün başlamasının keyfini yaşıyorsunuz...Yıllarca “sabah keyfinden nasıl bu kadar uzak, bu kadar mahrum kaldığımı” düşündüm...Sonra gençlik yıllarına gitti anılarım...Okul yılları geldi aklıma...Sabahın köründe zorla kaldırılarak, birazdan derse girecek ve derste bilmediği yerlerden sorulacak sorularda afallayacak genç çocuk gözümün önüne geldi...***Güne başladığında, öğretmenden fırça yiyecek olmanın yarattığı gerginlik, o çocuğu sabahları uyanmamak için binbir türlü numara yapacak bir halet-i ruhiyeye sokardı...Gerilir, yatağından bir türlü kalkmak istemez, sabahın ilk ışıklarından keyif almaz, strese girer, okul servisini beklerken “endişeli bir bekleyişe” sürüklenirdi...Annesi “derslerini çalıştın mı, ödevlerini yaptın mı?..” dedikçe, daha bir gerilir sabah ona başlayan taze bir günü değil, bitmek bilmeyen bir ızdırabın habercisi gibi gelirdi...Okul bittikten sonra uzun yıllar, o genç “sabahları sevmedi, sabahlardan nefret etti...”Bütün yaratıcı faaliyetlerini, kariyerindeki mucizevi başarıları hep geceyarısı yaratıcılıklarında edindi...Sabahlardan korktu... Sabahlardan ürktü...***Elli yıl sonra biyolojik çocukları, kendi okulunda okula başladığında, sabahlardan korkmamayı öğrendi o çocuk...Çocuklarını mutlu edebilmek için, onları sabahları keyifle okula gönderebilmek için, sabahlardan korkmamayı, güneşin doğuşuyla birlikte hayata keyifle merhaba demekten imtina etmemeyi öğrenecekti...Şimdi sabahları erkenden kalkıyor, çocuklarını okula keyifle gitmeleri için hazırlıyor...Onlarla sabah keyifli küçük sohbetler yapıyor...Sonra o keyifle sabah sporuna başlıyor...Öğretmenler çocuklarını derse kaldırıp bir şey soracak olurlarsa şöyle cevap vermelerini öğütlüyor:-”Biliyorsam biliyorum... Bilmiyorsam öğrenirim... Beni lütfen germeyin öğretmenim... Bende suçluluk duygusu uyandırmayın... Keyifle geldim okula... Keyifle okumak istiyorum...”*****YENİ TELEVİZYON RATİNGLERİ VE SHOW’DAKİ ARKADAŞLARA TAVSİYELER...Televizyon dünyasında uzun zamandır bir rating tartışmasıdır gidiyordu...Televizyonlar bir türlü hangi ölçüm şirketinin televizyon ratinglerini ölçmesi konusunda anlaşma sağlayamıyorlardı...En sonunda aylardır süren tartışmaları sona erdi ve TNS Rating şirketinin ölçümleri kabul edilerek, yeni yayın dönemiyle birlikte TNS ölçümleri yayınlanmaya başlandı...Önceki gün en fazla merak edilen program rekabeti, STAR’da başlayan Acun’un Yetenek Sizsiniz yarışmasıyla, SHOW’un Acun’un yerine büyük paralar ödeyerek yaptırdığı En Büyük Show programıydı...***Yetenek Sizsiniz daha önde bitirdi geceyi...Muhteşem gösterilere karşın uluslararası yarışmanın ilk günlerde Yetenek Sizsiniz’i geçememesinin nedenleri var bence...Sonuçta STAR’ın Genel Yayın Yönetmeni Ömer Özgüner eski haber müdürüm...SHOW’un bu programının yapımcısı da benim yedi yıllık yönetmenim Caner Erdem...Kendi çocuklarımın rekabetinde taraf tutmam...Fakat SHOW’da uzun yıllar çalıştığım ve yeni programlarını daha tam oturtamadıkları için onlara bir tüyo vereyim...-”Duygusuz iş, fazla tutmaz... Draması (duygusu) olmayan program, ne kadar muhteşem görüntüler olursa olsun, seyircide empati yaratmaz... Yetenek Sizsiniz’de ‘başarı, başarısızlık, umut, umutsuzluk, beğeni, eleştiri, hayal kırıklığı, sevinç’ kısaca duygunun her türü fazlasıyla mevcut...Duygu olmadan hayat olmaz...Hayatın olmadığı yerde rating de olmaz...”Eski kanalıma ve elbette benim yıllarca kahrımı çekmiş yedi yıllık yönetmenime, küçük bir tüyo çok görülmez umarım...Gerisi...Televizyon ratinglerinde yeni sezonda yarışmacılara başarılar dilerim...

Devamını Oku