Depresyon... Allah'a sitem... ''Ben mi senden beni yaratmanı istedim?..''

12 Ekim 2012

Hep depresyondayız deriz, fakat dört başı mamur gerçek bir depresyona sadece bir kez girdim...Atina’dan İstanbul’a gelmiş TRT’ye Ateş Hattı programını yapmaya başlamıştım...TRT’nin Atina muhabirliğini de yaptığımdan hep TRT’ci bilinirdim...Oysa hayatımda “devlet memurluğu” yapmamıştım...TRT’nin Atina muhabirliğini yaparken de esasen Milliyet’in Atina temsilcisiydim ve maaşımı gazeteden alıyordum...Devlet memuru olmadan, TRT’de Ateş Hattı programı yapmak deveye hendek atlatmaktan zordu...İnanılmaz bir baskı vardı üzerimde...Nefes alamıyordum...TRT’nin ve devletin kurallarını benimsemekte bir türlü esneklik gösteremediğimden, üzerimdeki baskı üzerime üzerime geliyordu...Daha Emin Çölaşan-Mehmet Barlas tartışmasını yapmamıştım...Ancak Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli olmuştu...Üzerimdeki baskı gittikte artıyordu...Televizyon programında konuklara soracağım soruları öğrenceden öğrenmek istiyordu Haber Dairesi’nin yönetimi...Program yayınlanmadan önce de izlemek...Ne ilkine, ne ikincisine “evet” diyordum...Onlar da bindikçe biniyordu üzerime...Sonunda bir haftalık bir deniz tatilinin ertesinde, İstanbul’a dönerken ağır bir depresyon yakaladı beni...Hiçbir şey yapmak istemiyordum...Midem bulanıyor, hiçbir şey yiyemiyor, istifra edecek gibi bir duyguya kapılıyordum...Uyku uyuyamıyor, hayattan zevk alamıyor, işime doğru düzgün konsantre olamıyordum...Çok sevdiğim televizyon programını yapmak için ayağım Ankara’ya gitmek bile istemiyordu...Televizyon programı aklıma gelince mideme bulantı giriyor, belli belirsiz öksürük tutuyordu...Her şeye yabancılaşmış hissediyordum kendimi...***Bir ayı aşkın bir süre geçmedi depresyon...Her zaman olduğu kendi kendime, bir başıma atlatmaya çalışmıştım o süreci...İlk kez akıl sağlığının ne kadar hassas bir dengeye bağlı olduğunu fark etmiştim...R. Şanal’ın Quantum İyileşme kitabından Depresyon bölümünü okurken o günler aklıma geldi, ironik bir tebessüm kapladı yüzümü...***DEPRESYON...Nedeni;Hiçbir şey yapmak istememek...Bir tür protesto...Gelişmek, güçlü olmak, yeteneklerini kullanmaya karşı direnç...Tanrı’ya “Sanki ben mi senden beni yaratmanı istedim” isyanı...***DÜĞÜMÜ OLUŞTURAN YARGILAR;Hiçbir şey yapmak istemiyorum...Ayrıca bir şeyler yapmak zorunda bırakıldığım için de çok kızgınım...Çok kızgınım...Ben var olmak istemedim ki!..Niye bir şeyi elde etmek için uğraşmam ve mücadele etmem gerekiyor...Hatalarımın sorumluluğuyla yüzleşmek istemiyorum...***YAPILMASI GEREKENLER;Aslında birinci yapılması gereken, depresyonda olan kişinin zaten yaptığı şeydir...Yani hiçbir şey yapmamak...Yalnız bu sonucun bilinçli bir seçim olduğunu ifade etmesi işe yarayabilir...Yani hastalığa yakalanmak fikri yerine, depresyonu seçmek fikrini benimseyebilir...Bazen hiçbir şey yapmadan birinci haftayı geçirip, bazen sadece istediğiniz şeyleri yaparak ikinci haftayı, bazen de hep yapmaktan hoşlandığınız şeyleri yaparak üçüncü haftayı geçirin...Böylece üç davranış arasındaki farkı gözlemleme şansı olur...‘Gülmek de ağlamak da kalbimin kuvvetlenmesi içindir...İkisi de beni güçlendirir...Hayatı bütün doluluğu ve yoğunluğuyla yaşamayı seçiyorum...’ olumlamasını günde en az yirmi kere tekrar edin...***Bir türlü atlatamadım o depresyonu bir süre...Sonra bir gün evimde uzun zamandır, hiç girmediğim çalışma odama girdim...Masama oturdum, uzaklardaki denizi seyrederken, hayatta en sevdiğim şeyleri yazıp, okumaya ve dinlemeye başladım...Ruhumun derinliklerinde en fazla haz ve keyif aldığım şeylerle haşır neşir olarak, üzerimdeki depresyonu dağıtmaya çalıştım...İçimin bir anda mutlulukla dolduğunu hissettiğimde depresyondan eser kalmamıştı...Ruhumun derinliklerindeki mutluluk pınarları, beni üzerimdeki depresyondan uzaklaştırmıştı...Depresyona neden olan kişileri ve olayları değil, ruhumun derinliğindeki pınarlar, üzerimdeki kara bulutları dağıtmıştı...Artık yeniden taze ve güçlü bir kişiydim...Güneşin doğuşunu hissedebiliyordum...Mutluluk duyarak...*****10 YILIN DOLMASINA 20 GÜN KALDI!..Dün çok iyi bir televizyoncu olan arkadaşımla önümüzdeki günlerde yapmayı düşündüğümüz şeyler üzerine beyin jimnastiği yapıyorduk...Ona, “Televizyon programcılığına başlayalı 20 yıl... Televizyon haberlerini bırakalı ise 10 yıl olduğunu” söyledim...Televizyon haberlerine 3 Kasım 2002 gecesi son kez çıktım ve sekiz saatlik bir seçim gecesi canlı yayın maratonundan sonra kalemimi alıp o stüdyoyu terk ettim... Hiç unutamadığım bir geceydi o gece...STAR televizyonuna transfer olalı sadece iki ay olmuştu ve o gece seçim sonuçları açıklandıktan sonra “haber merkezini bırakacağım” konusunda karşılıklı mutabakata varmıştık...***Haberden sıtkımın sıyrıldığı günlerdi o günler...Televizyon kanalının sahipleri parti kurmuşlardı ve kurdukları parti seçimlerde mücadele ediyordu...Televizyondaki birileri partinin yüzde 10 barajını geçemeyeceği anlaşılınca, kanal sahibinin o sinirle kendi kanalındaki “seçim programına” kafayı takacağını düşünmüşler, bana ağır bir zılgıtın gelmesini hesaplamışlardı...Beri taraftan AKP tek başına iktidar olunca, kanalın patronlarının yine sonuçlara sinirlenip, canlı yayın esnasında rejiyi velveleye vermeleri düşünülmüştü...Saat 20’ye birkaç dakika kala tüm bu olasılıkları düşünüyordum...“Bugün senin son canlı yayın haber günün” oğlum demiştim içimden, “Neler gördün, geçirdin?.. Bunu da atlatırsın alimallah!..”***Seçim kampanyası süresince, parti kurup iktidar mücadelesi yapan patronların kanalında, televizyonda ana haber bülteni yapmanın benim içselleştiremeyeceğim bir görev olacağını düşünmüş, patronun siyasi partisinin haberlerinin anonslarını, mümkün olduğunca yanımdaki kız spiker arkadaşa okutmuştum...Kimsenin kimseye bir şey söylemediği, yangından mal kaçıranın okkayla kaçıracağını zanettiği günlerdi o günler...Aldığım tüm kararlar, kendi vicdanım ve kendi hesaplaşmamın sonunda alınan kararlardı...Gidecektim o köyden...Dönmemek üzere...Sekiz saatlik yayını, Allah’ın verdiği güçle, hiçbir sıkıntı olmadan kendi ölçülerimde muhteşem bir yayıncılık performansıyla tamamlayıp, ceketimi aldım ve çıktım o stüdyodan...Bir daha da televizyonların “ana haber stüdyosundan içeri girmedim...”Tam 10 yıl geçmiş, sabaha karşı dörtte çıktığım o stüdyonun gecesinin üzerinden...Kendi kararlarımı kendim vermiş, yalnız başıma ceketimi alıp çıkmıştım o stüdyodan...Kimsecikler yoktu yanımda...Yayın yaptığım onca yılda “kimseciklerin olmadığını biliyordum” yanımda...Ne iktidarlar, ne de patronların iktidarı “ceketinden başka alıp gidecek hiçbir şeyi olmadığını bilen o genç adamın ruhuna girememişti...”Sabaha karşı özgür kalmış ruhu, tek başına yine özgürdü işte...Dün “10. yıldönümü yaklaşıyor” dedim arkadaşıma, “hala özgür ve hala yalnız bir ruha sahip olmak bir mukadderat mı acaba?..”

Devamını Oku

Bel fıtığının nedeni “her şeyi ben taşımalıyım...” Boyun fıtığının nedeni “iddiacılık...”

11 Ekim 2012

Dün aynı saatlerde spor yaptığımız bir arkadaşım, beni görünce dert yandı...“Uzun zamandır, boyun ağrıları çekiyorum... Doktorlar ‘fiziksel bir şey yok...’ diyorlar... Fakat ağrılar geçmiyor... Zaman zaman yokluyor... Bazen davranışlarımı bile kısıtlıyor...”Sohbetin bir başka yerinde ise, “Kişiliğinin hiç esnek olmadığını, doğru bildiklerinde ısrarcı davrandığını, bunların ise ilişkilerinde sorunlar çıkardığını” anlattı bana... Arkadaşımla konuştuktan sonra bizim R. Şanal’ın Quantum Tedavi kitabında boyun fıtığı bölümünü açtım...Aynen şöyle yazıyordu:BOYUN FITIĞI...Nedeni:İddiacılık...Kendi bildiğinden şaşmamak...Esneklikten yoksunluk...Her zaman güçlü görünme isteği...***DÜĞÜMÜ ÇÖZECEK YARGILAR:Benim bildiğim doğrudur!..Asla bildiğimden şaşmam...Zayıf görünürsem beni ezerler...Hep güçlü görünmeliyim...İnsanlara güvenmiyorum...Çok zayıfım ve korunmaya ihtiyacım var...***YAPILACAKLAR;Aşağıdaki olumlamaları günde en az on kez, sabah ilk kalktığınızda ve akşam yatarken tekrar edin...Güçlü görünmeye çalışmak zorunda değilim, çünkü zaten güçlüyüm...İçimdeki korkan çocuğu kabul ediyorum ve onu sevgiyle kucaklıyorum...Gevşiyorum ve rahatlıyorum, çünkü güvendeyim...Gözlerinizi kapatıp, içinizdeki çocukla temas kurun...Nasıl görünüyor?..Neden korkuyor?..Neye ihtiyacı var?..Bunu anlamaya çalışın ve bunu sık sık yapın...***Show Haber’i yaptığım yıllar önce, başıma hiç beklemediğim bir olay gelmişti...Olay dramatikti...Yarattığı travmatik sonuçları, taşımak zorunda olduğum hayatların sorumluluğunu, onca işin gücün üstüne gelen manevi yükünü taşımakta zorlanıyordum...Bir iki kadar sonra, belimde anormal bir ağrı hissettim...Kısa bir süre sonra oturamaz ve kalkamaz hale geldim...Belimdeki ağrı, bacağımdaki çekme tahammül edilemez boyutlara varmıştı...Stüdyoda program yaparken acı içinde kıvranıyordum...Sezen Aksu ve Türkan Şoray’la yaptığım bir programdan sonra kimseye haber vermeden hastaneye gidip, bel fıtığı ameliyatı oldum...İlk gençlik yıllarımda basketbol oynarken başlayan fıtık, yeniden nüksetmiş ve beni yürüyemez hale getirmişti...Neden nüksettiğini düşünmedim o sıralar...“Fıtık bu zaman zaman nükseder“ diye düşünmüştüm...Bel fıtığının Şanal‘ın Quantum İyileşme kitabındaki nedenlerini görünce, hafif bir tebessüm kapladı yüzümü...***BEL FITIĞI:Nedeni;Başka insanların hayat sorumluluklarını taşımaya çalışmak...Aşırı yük yüklenmek...Kendi hayat sorumluluğundan kaçmak...Suçluluk duygusu...***DÜĞÜMÜ ÇÖZECEK NEDEN OLAN YARGILAR:Onlar benim gibi güçlü değiller...Mutluluğu hak etmiyorum...Onların bana ihtiyacı var...Yardım etmezsem yalnız kalırım...Kimse beni sevmiyor...***YAPILACAKLAR:Kendiniz için herhangi bir şey yaptığınızda ne hissettiğinize bakın...Suçlu hissediyorsanız kendinize şöyle sorun:Kim suçlu hissediyor?..Bunu en az yirmi otuz kere aralıklarla sorduktan sonra, ‘O kendini suçlu hissediyor’ şeklinde söylemeye devam edin...Bir süre sonra, suçlu olduğuna inanan egonuz sizden tamamen uzaklaşacaktır...Daha doğrusu zaten var olmayan o kişilik yok olacaktır...Çünkü tamamen ‘zan’dan oluşmaktaydı zaten...Kendinize küçük hediyeler verin...Çarşıya çıkın, kendinize bir şey alın örneğin...O sıradaki duygularınıza bakın, bir yanınız bundan mutlu olurken, diğer yanınız suçlu hissedecek... Bunu izleyin...Başkalarına yaptığınız bunca iyiliğe rağmen, küçücük bir isteklerini yerine getirmediğinizde size nasıl kızdıklarını izleyin...Kendinize sık sık “Kim sevilmemekten korkuyor?..” diye sorun...*****HOŞ GELECEKSİN ALEX...Aykut Kocaman bunun olacağını düşünmüş müydü bilmiyorum...Aziz Yıldırım, “Şimdi kadro dışısın... Ya yalnız çalış, ya da sözleşmeyi feshedebilirsin...” sözlerini söylerken, Alex’in gün gelip Fenerbahçe’ye mutlaka döneceğini aklından geçirdi mi, onu da bilmiyorum...Bildiğim tek şey, ne Alex için Fenerbahçe defteri, ne de Fenerbahçe için Alex defteri kapanmadı...Bir gün mutlaka açılacak...Bu yılki sözleşmesinde, sözleşmenin sonuna kadarki paraya tamah etmeyip almadan, feshettiği için Alex Fenerbahçe’ye bir gün mutlaka dönecek...***Duygular tam bitmeden yarım kalarak sonlanmak zorunda kaldığı için gün gelip Fenerbahçe’ye dönecek Alex...Sevgi tükenmeden, yol ayrımına gelindiği için bir gün mutlaka dönecek Fenerbahçe’ye Alex...Ya yeni gelen yönetim, ya Fenerbahçe’de atılım yapmak isteyen yeni bir başkan, ya şu, ya bu birisi mutlaka çok da geç olmayan bir zaman diliminde geri çağıracak Alex‘i...O zamanki durumuna göre, ya teknik direktör, ya yardımcı, ya da sportif direktör olarak...Fenerbahçe’den basın toplantısıyla, Türkiye’den ise Başbakan’ın hediyeleriyle, muhabbetle ve öperek uğurlandığı için, bir gün mutlaka Fenerbahçe’ye dönecek Alex...Bazen aşk sona erer...Fakat aşk bitmemiştir...Fenerbahçe taraftarıyla Alex arasındaki aşk bitmeden sonlandı...Yarım kalan aşklar ölümsüzdürler...Sonlanamayan aşklar, sonsuza giderler...Leyla ile Mecnun’dan, Romeo ve Julliet’e, Love Stroy’den, Dr. Jivago’ya, yarım kalan bütün aşklar ölümsüz bir tat bırakırlar...***Alex ya ölümsüz o tadı bırakacak Fenerbahçe camiasının buruk damağında... Ya da, gün gelecek bu aşkın yaşanmamış kısmını yaşayarak, sonlandıracak ve aşkı sonlardırıp bitirecek...Fatih Terim UEFA kupasını kazandıktan sonra bir daha Galatasaray’ı hiç çalıştırmasaydı “ölümsüz bir aşk” olarak hafızalara kazınacaktı...Galatasaray’ı çalıştırdıktan sonra “ölümsüz bir aşk” olarak kalma şansını kaybetti...Galatasaray’ın bir efsanesidir bundan böyle... Alex de gün gelecek Fenerbahçe’ye dönecek...Çok da uzak olmayan bir gelecekte...Gözümün önünde şimdiden Alex’in Fenerbahçe’ye çağrılacağı manşetler...Yeşilköy’e gelişi...Kameraman ve muhabir ordusu...Eşi ve çocuklarıyla piste adım atışı...“Sevgiyle gittim, kucaklanarak dönüyorum...” deyişi...Bu bir dejavu değil...Bu geleceği görüntüleme...Fazladan bir yetenek istemiyor...Bugünün fotoğrafından, yarının görüntüsünü çıkartıyorsunuz...Hoş gidiyorsun...Hoş geleceksin Alex...*****PKK KONUSUNDA DERİN ŞÜPHELER...PKK olayındaki gelişmelere hep kuşkuyla baktım bugüne kadar...Size de tavsiye ederim...Kuşkuyla bakarsanız, tufaya kolay gelmezsiniz...PKK “silahlı terörü” kendisine mücadele biçimi seçmiş bir örgüt...Silahlı mücadeleyi seçen örgütler, uzun yıllar terörle iç içe yaşıyorlarsa, uluslararası ve uluslar içi derin devletler, istihbarat örgütleri, uluslararası güç merkezleri tarafından yakın takibe alınırlar...Törerle iş yapan örgütlerin bu işi yapabilmelerinin yolu, uluslararası desteklerden geçer...Sonuçta aldığı silahları fabrikada üretemez bu örgütler...Uluslararası silah tüccarları, derin devletler, derin istibari örgütler, farklı alanlarda çalışma gösteren diğer örgütlerin desteği olmadan sistemi yürütemez terörü kendilerine eylem biçimi olarak seçen bu örgütler...***O zaman da ortaya şu soru çıkar...Yaptığı eylemler sadece PKK’nın amaçlarına mı hizmet eder, yoksa ona bu olanakları sağlayan güçlere de mi?..PKK meselesi asla sadece PKK meselesi değildir...Hiçbir terör örgütü asla sadece o terör örgütünden ibaret değildir...O örgütün terörle yürütülen amaçlarıyla, başka amaçlar mutlaka bir gizli işbirliği içindedirler...Bu işbirliği olmazsa, örgüt faaliyetine devam edemez...Desteklerini sürdüremez...Mücadelesini yürütemez...PKK’nın silahlı saldırılarını, terör eylemlerini okumaya çalışırken, “desteklerinin PKK üzerinden ne yapmaya çalıştığı anlaşılmazsa” PKK meselesi de anlaşılmaz...Terör örgütü, asla ve asla salt bir terör ötgütü değildir...

Devamını Oku

Kazaların nedeni, kendine kızgınlık, öfke, kendini cezalandırma isteğidir!..

10 Ekim 2012

Kendimizi sadece bedenimizden ibaret gördüğümüzde hayatı yanlış okuruz...R. Şanal’ın ve Quantum’cu yüzlerce düşünürün dediği gibi, “Ruhsal varlığımız sonsuzdur... Ölmez, yaralanmaz ve zarar görmez... O sizin aslınızdır...Kendinizi sadece beden sandığınız sürece acı çekmeniz kaçınılmazdır...Kendinizi şimdiki kişiliğinizle sınırlandırdığınızda, yine acı çekeceksiniz...Hele kendinizi sahip olduğunuz şeylerle ifade ettiğinizde (mal, mülk, nam, ün) gibi kaygılarınız sürüp gidecektir...”***Dün memede kist ve kitle oluşma nedenlerinin düşünce kaynağını anlatmaya çalıştım R. Şanal’ın kitabından...Bugün “Kazalar”ın olma nedenini anlatacağım kitaptan...“Sürekli kaza geçiren bir adam vardı...Çalışmaya geldiğinde aksıyordu, çünkü motosiklet kazası geçirmiş ve ayağı kırılmıştı...Babası kendisine hiç söz hakkı tanımamıştı...Kızgınlığı aslında babasına yönelikti...‘Dört tekerlekli her şey benim acayip ilgimi çeker...’ diyordu...Dediğim dedik biriydi...Ona, kendisinin de aynı babası gibi olduğunu, o yüzden böyle bir babanın oğlu olarak doğduğunu söyledim...Temel duygu tonu neyse ona uygun kişi ve olayları çekiyordu çünkü...***Karısı ile birlikte karşıma oturduklarında, karısı şöyle demişti...‘Artık boşanmak üzereyiz...Bu son şansımız...Bana sürekli ‘Ben değişemem, ben böyleyim...’ diyor...Çok sinirli ve öfkeli...Hep tartışıyoruz...’***Adama kendi doğrularını başkalarına kabul ettirmeye çalıştıkça aynı durumlarla hep karşılaşacağını söyledim...Bir tek doğru olmkak zorunda değildi...Herkesin kendi doğruları vardı...Buna saygı göstermek gerekiyordu...Kazaların nedeni;‘Kendine kızgınlık...Öfke...Kendini cezalandırma isteği...’***Düğüme neden olan yargılar:‘Kendime kızıyorum...Kendime ceza vermeliyim...Herkese kızıyorum...Kendime zarar vermedikçe rahatlayamam...Her şeyin benim istediğim gibi olmamasına çok kızıyorum...’***Olumlamalar;‘Sevgili ilkel beynim...Kızgınlığımı ifade etmeyi seçiyorum...Ancak böyle olduğunda yaşamımı güvenle sürdürürüm...Bu konudaki eski inancımı değiştiriyorum ve yerine bu yeni kararımı uygulamamı istiyorum senden...Sana şimdiden teşekkür ediyorum...Sen benim en önemli parçamsın...Sen benim en önemli parçamsın...Seni seviyorum...’Olumlamayı günde en az on kez olmak üzere sabah, akşam üç ay boyunca tekrar edin...***İstediğiniz bazı şeyler olmayınca nasıl tepki verdiğinize dikkat edin...Olmasını istediğiniz ama olmayan, herhangi bir şey için daha sonra ‘iyi ki de olmamış’ dediğiniz oldu mu hiç?.. Bunu düşünün...Hazzı geciktirme çalışması yapın...İstediğiniz bir şey için bilerek geciktirme uygulayın...”***Dün bir arkadaş grubuyla çok tatlı bir sohbet yapıyordum...Grubun çok sevdiğim bir üyesi “Secret gibi kitapları aldım... Hepsini sıra sıra dizdim... Fakat bir işe yarayacaklarına inanmadığımdan, doğru düzgün okumadım onları...” dedi...Ona şifreli bir sözcük söyledim:“İnsan hayatta aldığı zaman değil, bir şeyler verdiğini hissettiği zaman mutlu olur...” dedim...“Geçmiş hayatınızı gözünüzün önüne getirin... Aldığınız anlardaki mutluluğunuzu değil, birilerine bir şeyler verdiğiniz anlardaki mutluluğunuzu hatırlarsınız...”Heyecanla “Evet” dediler...Hayatlarında mutlu oldukları anlar hep öyle gelmişti...Dün hayata başka türlü bakmaya çoktan başlamışlardı...*****DERSLERDE BAŞARI, HAYATTA BAŞARI SAĞLAMAZ...Kolej’in son sınıfı başlayalı 2.5 ay kadar bir süre geçmişti...Haylazlığın zirvelerindeydim...20 günlük devamsızlık hakkını, sonuna kadar kullanmış, 3 günlük raporla devamsızlığım 23 günü bulmuştu...Sınırın sınırdaydım ve yarım gün devamsızlık hakkım bile yoktu...Daha sömestr olmamıştı...Okulun efsanevi müdiresi rahmetli Kıvılcım Hanım “babamı okula çağırmıştı...”- “Ne olacak bu çocuğun durumu?..” diye...Babamın okula geleceğinden haberim yoktu...İşe bak ki o gün de okulu asmıştım...Kahvede okey oynuyordum...Sınıf arkadaşım Muzaffer okuldan çıkıp bir koşu kahveye gelmiş nefes nefese içeri girmiş, “koş” demişti, “baban okulda seni arıyor...”Uzun ve berbat bir gündü...Okulun giriş kapısında beni görmüş, sert bir tonda “Teşekkür ederim oğlum” demişti...***Dün 2012 Nobel Tıp Ödülü’nü alan John Gurdon’ın hayatını okurken, o an gözlerimin önüne geldi...Gurdon, İngiltere’nin seçkin okullarından Eton College’de okurken, okulun müdürü, Gurdon‘ın karnesine, “Onun bilim adamı olmak istediği notunu düşüp” yorumda bulunuyor; “Oldukça gülünç bir istek... Gurdon’ın bilim sahasında çalışması vakit kaybı... Çalışması yeterlilikten çok uzak... En basit biyolojik olguları öğrenemiyor... Bir uzman olabilme şansı hiç yok... Bu isteği hem kendi, hem de ona öğretme görevini üstlenenler için bir vakit kaybı olacak...” diyerek...***Öğretmeninin “Temel biyolojik olguları öğrenmekten uzak bir öğrenci” dediği Gurdon; “kurbağalarda deri ve bağırsak hücreleri gibi belli işlev için üretilmiş hücrelerin yeni kurbağa hücreleri üretmekte kullanılabileceğini göstererek” Nobel Tıp Ödülünü aldı...Allah rahmet eylesin, Ankara Koleji’nin efsanevi müdürü Kıvcılcım Hanım, Eton Kolej’in, müdürü gibi nemrut birisi değildi... Otoriter fakat sevecen bir anne gibiydi hepimiz için...Gözümün önüne geliyor Kolej’in lise kapısının tam girişindeki sahne...Hayat bana, yaşam başarısının derslerdeki başarının çok ötelerinde olduğunu çok sonraları gösterdi...O günlerde hiçbir şey bilemezdik...Üç yaşındaki çocuklarımı, aynı Kolej’in ana okuluna verirken bir tek şey rica ettim müdüründen:- “İyi spor yapsınlar... Öz güvenleri yüksek olsun... Türkçe’yi ve İngilizce’yi çok iyi bilsinler... Okul için bu kadarı yeter...”Nobel alacak kadar mı bilmem...Fakat mutlu olacak kadar...Gerisini hayattan öğrenirler...*****EDA TAŞPINAR “AĞIR SPOR YAPIYORUM...”- “5 yıldır ağır spor yapıyorum... Bu vücuda sahip olmak kolay değil... Sürekli spor yapmak ve bakmak zorundasınız...” demiş...İçki içmiyor, sigara kullanmıyor...Tek kötü alışkanlığım “güneş” diyor...Hayatta iyi olan her şey uzun emekler ve çabalarla elde ediliyor...İnsanı mutlu eden de o çabayı sarf etmek, o çabanın ve emeğin sonunda güzel bir şeyin tadını çıkartmak...***Hayatta “güzel vücutlarıyla gördüğümüz ikonları” genellikle küçümseriz...- “Bir şey yemiyorlar, içmiyorlar... Vücutlarıyla bir şey olduklarını sanıyorlar...” diye hafif burun kıvırırız...Oysa vücut dediğiniz o şeyi, güzel yapabilmek, onu ince ve fit tutabilmek, taze kalabilmek ne büyük çabalar ve uğraşlar gerektirir bilir misiniz?..Zeka nasıl ancak yıllarca işlenerek “kıvam”a geliyorsa, güzel ve taze bir vücut da ancak “yıllar süren çabayla” o noktaya ulaşabiliyor...Güzel olan her şeyin olması için insan bedel ödüyor...Onun için güzel olan bir şeyi küçümsemek, o bedeli ve emeği küçümsemek demek...Güzelliği küçümserseniz, kendiniz güzel olamaz, güzel kalamazsınız...

Devamını Oku

Memede kistin nedeni ‘erkekler bir işe yaramaz’ duygusu!.. Diyabetin nedeni gurur...

9 Ekim 2012

“Aslına bakarsanız hastalıklar, insanın tekamülünde hangi noktada bulunduğunu, nerede ve neden aksadığını gösteren işaretlerdir...” diyor R.Şanal “Tekamül Açısından Hastalıkların Anlamı... Quantum İyileşme...” kitabında...“Hastalıklar, ruhun sonsuz yolculuğunda, kendi Tanrısal kuvvetlerini fark etmek için uğraşan insanın ne durumda olduğunu bize gösterir...Bu yetenek, güç, ya da farkındalık oluşmadıkça hastalığın tam olarak ve kökten iyileşmesi mümkün değil...Örneğin diyabet hastalığıyla gurur arasında yakın bir ilişki var...Çünkü diyabet hastaları başkalarına zarar verdiklerini fark etseler bile bunu o kişilere itiraf edip özür dilemezler...”***Hangi hastalığın temelinde hangi öğrenilmiş davranış bozukluğunun yattığını öğrenmek müthiş bir deneyim...Örneğin “memede kist veya kitle bulunmasının” temelinde “Erkekler bir işe yaramaz... Erkeği hayat alanına almamak” duygusu yattığını biliyor muydunuz?..Hemen itiraz etmeyin...Şu satırları beraber okuyalım;“Genellikle erkeği hayat alanına almayan anne ve anneannenin yetiştirdiği kız çocuklarında görülür...Bu ailelerde baba, varlığı ile yokluğu bir olan, güçsüz ve zayıf bir profil çizer...Erkeği hayat alanına almamak şeklinde kendini gösterir...Onun yardımını, sevgisini, desteğini bilinç altında kabul etmemek vardır...Erkeği dışlar ve yok sayar...Erkekten kendisine fayda gelmeyeceğine inanır...Temel neden ise Tanrı’nın yardımını ve desteğini kabul etmemektir...Ya da böyle bir desteğin olamayacağını düşünmek...Bu aynı zamanda Yang (erkek) enerjinin reddi anlamına gelir...”***Bu hastalığı oluşturan düğüm yargılarınız şöyledir:“Erkeği hayat alanıma almak istemiyorum...Erkekten bana hiçbir fayda gelmez...Yardım alırsam güçsüz duruma düşerim...Ben bir erkekten daha güçlüyüm...Ben her zaman güçlü olmalıyım...”Buna karşın yargınızı ve davranışlarınızı şöyle değiştirmenizi öneriyor R. Şanal, Quantum İyileşme kitabında:“Birisinden bir şeyler istemeye gayret edin...Başlangıçta buna zorlanacaksınız...O sırada ne hissettiğinize dikkat edin...Reddedilmekten mi korkuyorsunuz?..Kendinizi aciz mi hissediyorsunuz?..Sonra kendinizde şu yargıyı pekiştirin:Bana sunulan hizmeti kabul etmek de gücümün işaretidir...Böylece yaşamımı güvenle sürdürürüm...Olumlamayı günde en az on kez sabah akşam sürdürün...Bu süreç en az dört ay sürsün...”Hangi hastalıklar, hangi düşünce biçimlerimizin ve öğrenilmiş çaresizliklerimizin sonucunda meydana geliyor...Bu ilginç bulguları yayınlamaya devam edeceğim...*****DARBE TARTIŞMALARINA SON VERECEK ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ...Kanal 7’deki Başkent Kulisi programında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi ve onunla ilgili darbelere davetiye çıkartan maddelerinin değiştirileceğini söylüyor Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ... Yasalarda herhangi bir tartışmaya meydan vermeyecek değişiklikler yapılırsa, “kanunlara karşı çıkanlar da daha rahat ayyuka çıkar...”28 Şubat sürecinde şifre, Milli Güvenlik Kurulu’ndaydı önceleri...Milli Güvenlik Kurulu’nda hükümet üyeleriyle eşit oranda temsil edilen askerler, “ülkenin iç ve dış tehdit”lerinin değerlendirmesinde, 12 Eylül Anayasası’nın kendilerine de söz hakkı verdiğini söylüyorlardı...O kararların 28 Şubat’taki Milli Güvenlik Kurulu’ndan çıkmasının sebebi buydu...Milli Güvenlik Kurulu’nun 12 Eylül Anayasası’yla gelen yapısını ve fonksiyonunu değiştirirseniz, darbelerin zeminini de kendiliğinden yok edersiniz...Yasal dayanaklar kaldırılırsa, yasadışı davranışlar kendiliğinden ayyuka çıkar...*****ALEX “ALACAĞIM YOKTUR” BELGESİNİ İMZALAMAYINCA AZİZ YILDIRIM’LA İPLER KOPTU...Dün Alex’in basın toplantısı devam ederken, Fenerbahçe’de her şeyin dibine kadar içindeki iki dostumla sohbet ediyordum...- “Reha’cım geçsinler bu olayların hepsini bir kalem...” dedi, Aziz Yıldırım’ın çok yakın dostu olan bir tanesi:- “Alex’le iplerin kopmasının nedeni UEFA’nın kulüplerin futbolculara borçlu olmaması kuralından sonra, bütün futbolculardan istenen ‘Kulüpten birikmiş alacağım yok’ belgesini Alex’in vermemiş olması... Bütün futbolcular verirken sadece iki futbolcu bu belgeyi imzalamadı... Biri Alex diğeri Özer Hurmacı... Haziran’da belgeyi imzalaması istendiğinde Fenerbahçe’nin Alex’e borcu yoktu... Alex ilerki ödemeleri gerekçe göstererek bu imzayı atmadı... Aziz Yıldırım’la iplerin kopmasının nedeni bu... Başka bir şey değil...”***Elbette Alex‘in yıllık 3.5 milyon euro’dan üç yıllık anlaşma istemesi konusunu da kabul etti muhatabım...Bu iki nedenin Aziz Yıldırım’ın tavrında etkili olduğunu, fakat “Alex’in bu kadar yıl bu kadar para aldıktan sonra, imza atmamasının Aziz Yıldırım için bardağı taşıran damla olduğunu” söyledi dün bana...Ancak bütün bunlar, Aykut Kocaman’ın Alex gol altığında sevinmemesini mazur göstermiyor...Alex gol attığında Aykut Kocaman’ın derin derin düşündüğü görüntüyü bütün Türkiye izledi...Dün de Alex bu konuyu hatırlatarak, imada bulundu...“Benim Fenerbahçe için attığım gole bile sevinmiyordu teknik direktör” diyerek...Elbette öyle olmadığını söyleyecek Aykut Kocaman...Ne derece inandırıcı olur bilmem...Alex’in basın toplantısında söyledikleriyle ilgili değerlendirmelerime gelince...Bence “Aykut Kocaman’ın Alex adında nur topu gibi bir çocuğu oldu...”Bu lafın altını, burada yazarsam spor servisine ayıp olur...Lafın alt metninde Alex’le ilgili söylediklerim spor sayfasında...

Devamını Oku

Kanserin nedeni ve önlemi...

7 Ekim 2012

Lisede edebiyat dersini sever, kalın tarih kitaplarından nefret ederdim...Çünkü edebiyatta, yazdığın ve okuduğun şeyi anlamaya çalışıyordun...Tarih kitaplarında ise, “olaylar bir neden-sonuç ilişkisinin bilimselliğinde değil, arka arkaya sıralanmış bilgilerin, ezberciliğinde sunuluyordu...”Anlamadığım şeyi ezberlemekten nefret ediyordum...Anladığım şeylerle “oyuncaklı oyunlar oynamaktan” ise zevk alıyordum...Dün uzun zamandır sağlık konularının uzmanı arkadaşlarım tarafından tavsiye edilen, “Alkali Diyet” kitabını elime aldım...***Dünden beri “hayatımın devrimini yaşıyorum” ve umarım geç kalmamışımdır...İşte doktorluk bu...Bilimadamlığı bu...Hayatı basitleyerek, olayları neden-sonuç ilişkileri içinde vererek, “kanserin oluşma şeklini ve önleme biçimini” herkesin anlayacağı oyuncaklı bir dille anlatabilmek...Doktor Ayşegül Çoruhlu’yu “hayata ve insanlığa sağladığı bu çok değerli katkısından” dolayı hayırla yad ediyorum...Öyle güzel anlatmış ki, “neden kansere yakalandığımızı ve nasıl kansere yakalanmaktan kurtulabileceğimizi...”“Bizler aslında sadece birer ‘Pil’iz” diyor... “Öncelikle lütfen her birimiz basitliğimizi kavramaya çalışalım...Mevcut herşey gibi biz de atomlardan oluşuruz...Atom nedir?..Basit dille açıklarsak proton, nötron ve elektronlardan oluşan en temel maddedir...Nötronun elektrik yükü yoktur...Bizi ilgilendiren protonlar ve elektronlardır...***Protonlar artı yüklüdürler...Proton yüklü atomlar asit atomlardır...SAĞLIK İÇİN TEHLİKE OLUŞTURAN BUNLARDIR...Buna karşın elektron yüklü atom ALKALİ ATOM’DUR...Protonu fazla olana elektron verebilir...Amaç sürekli olarak proton ve elektron sayılarını eşitlemektir...”***Bunları basitçe anlattıktan sonra, kanserli hücrenin oluşmasını engellemek için, şu hayati tespitte bulunuyor:“VÜCUDA NE KADAR ÇOK ELEKTRON YÜKLÜ BESİN GİRERSE O KADAR ALKALİ OLURUZ...”Proton yüklü atom çok saldırgan oluyor...Hemen kendine fazladan elektron alabileceği yapılar arıyor...Hücrede kendisine en yakın bulduğu yere saldırıyor...Kanser olmayı engelleyecek önlem de kendiliğinden ortaya çıkıyor:1) Asit yükünü azaltmak (Yani proton seviyesini düşürmek)2) Alkali rezervini artırmak (yani elektron içeren besinler almak)“İnsanın sağlığı için verebileceği en basit fakat en büyük destek budur...” diyor Doktor Ayşegül Çoruhlu...*****KANSER NASIL OLUŞUYOR?..Dokuda azalmış oksijenin kanser oluşmasında önemli nedenlerden biri olduğunu bulan Dr. Otto Walburg, bu keşfiyle Nobel Ödülü alıyor...Nobelli bilimadamı, tümör hücrelerinin metabolizmasını çözüyor...Kanser hücrelerinin oksijen bulunmayan ortamlarda, şekeri fermente ederek enerjiye çevirip kullandığını tespit ediyor...Dr. Otto’nun 1931 yılındaki bu keşfinden bu yana geçen 80 yılda, kanserli dokuya yüksek oksijen vererek tümör etrafındaki fazladan damarlanmaya engel tedavi çalışmaları yapılıyor...Fakat her nedense!! kanser oluşumunun zemininde yer alan asitlenmenin giderilmesine çalışılmıyor...***Dr. Ayşegül Çoruhlu “basite indirgediğinizde kanser mekanizması şu şekilde çalışır” diyor...“Vücuttaki asit miktarı artınca, asidin biriktiği bazı hücreler hasar görüp ölüyorlar...Burada bir sorun yok...Çünkü yerlerine yenisi geliyor...Fakat bazı hücreler, kendilerini ilkel bir hücreye çevirip, duruma adapte olurlar (kanserli hücreler)...Böylece bu asitli oksijensiz dokuda çoğalmaya devam edebilirler...Bu tür hücreler, hiçbir görevini yerine getirmez, bağışıklık sisteminden saklanabilir, sonsuz kez çoğalabilir, çevresindeki hücreleri de kendisine benzetebilir...İşte bu kanser hücresidir...”***Peki kanserli hücre oluşmasını engellemenin yolu ne?..Şöyle açıklıyor bunu da Ayşegül Çoruhlu:“KANSER HÜCRELERİNİN BAYILDIĞI ŞEY YÜKSEK ASİT, DÜŞÜK OKSİJENDİR...YÜKSEK OKSİJENLİ DOKULARDA YAŞAYABİLEN KANSER HÜCRESİ YOKTUR...Yüksek oksijen alkaki ortamda olur...Kanser hücreleri asitlenmiş ortamda zor şartlarda yaşama mücadelesi veren akıllı hücrelerden başka bir şey değildir...”Bu kadar basit bu kadar rahat bir dille anlatıyor...Niye “kanseri tedavi etmek için bunca çaba harcanmasına karşın, kanserli hücre oluşmasını engelleyen şartların oluşmasına aynı çaba gösterilmiyor?..”Bunu da gıda sektörünü düşünüp, siz bulacaksınız...Alkali Diyet kitabından alıntılar yapmaya devam edeceğim...İyi ve sağlıklı pazarlar...*****BAĞIMSIZ VENEDİK’TEN AŞKİ BİR HİCAP DUYUYORUM!..Önceki akşam, birlikte sohbet ettiğimiz gruptan bir kız arkadaşım, “Mart ayında Venedik’e gitme planı yapıyorum...” dedi, “Sadece mail ve mesajlarla bir senedir aşk yaşadığım adam, Mart ayında beni Venedik’te çok romantik bir otele davet ediyor...”Venedik!..Hiç kuşkusuz dünyanın en romantik şehri...Kız arkadaşıma, “Otelin mutlaka Venedik’e yakın adalarda değil, bizzat içinde olsun...” dedim, “Otelin romantikliğinin fazla bir anlamı yok... Venedik şehrinin bütünü romantik... O romantik büyük tabloda, zaten sonsuz bir romantizmin içinde olacaksın... Otelin çok bir anlamı yok o şehrin dekorunda...”***Dün akşam gördüm ki, Venedikliler, İtalya’dan ayrılıp bağımsızlık istiyorlar...Nedenleri de ekonomik elbette...-”Kazandıklarımızdan vergi olarak 70 milyar euro veriyoruz İtalyan devletine...” diyorlar, “Karşılık olarak sadece 50 milyar euro bize geri dönüyor... 20 milyar euro İtalya’da kalıyor... Bu adaletsiz durum bitmeli... Bağımsızlık istiyoruz... Ve bunu sağlayacağız...”Halkın yüzde 80’i “bağımsızlıktan yana tavır alıyor Venedik’te...”Bayrakları da Osmanlı’ya karşı yıllarca mücadele eden Venedik Bayrağı...***Haberi Yunanlıların “yamuk gülümsedim” özdeyişini hatırlarcasına okudum...Venedik’in İtalya’dan bağımsızlık istemesinin altında 20 milyar euroyu İtalya’ya kaptırmamak yatıyor...İtalya’daki bağımsızlık mücadelesi ve otonomi isteklerinden, “aşki bir hicap duyuyorum!..”Venedikliler “Bizlerin aşkının, kendilerine dönüşen paralarının” hepsine sahip olabilmek için bağımsızlık talep ediyorlar...Venedik’te yaşadığımız aşklar, onların bağımsızlık mücadelesinin zemini oluveriyor...Venedik seyahatlerimi hatırlıyorum şimdi...Romantik günleri, geceleri, gondolları ve köprüleri...Tek kişinin geçmekte zorlandığı daracık yolları...Gecenin karanlığında kaybolduğum sokakları...Birer hatıra olarak kaldı hepsi...Aşk kalmadı, buruk nostaljik hikayecikler var hafızamda yadigar... Gerçek olan şudur hayatımda:Bağımsız da olsa, bağımlı da kalsa İtalya’ya;“Venedikler Ölmez!..”

Devamını Oku

Yahya Kemal’in, Nazım Hikmet’in annesiyle yaşadığı aşk...

6 Ekim 2012

Dün tanıdıkların ve dostların sofrasında oturuyordum...Üç yıl boyunca aile ve ev konularında Satürn etkisiyle gergin geçen günlerin sonrasında kendime ufacık bir mola vermiştim...Deniz kenarında arkadaşlarım, arkadaşlarımın arkadaşları, tanıdıklar ve onların tanıdıklarıyla sohbet ediyordum...O sırada 2010 yılının Temmuz ayında yazdığım o yazıyı söylediler...Yahya Kemal’in, Nazım Hikmet’in annesine duyduğu derin aşkı anlatan o yazıyı...Sessiz Gemi isimli en ünlenmiş şiirini Yahya Kemal aslında Nazım Hikmet’in annesi için yazmıştı...“Bu yazıyı bir daha bir daha bir daha yayınlayın...” diyordu masadakiler, “Hiç bilinmeyen çok fazla bilgi ve çok fazla duygu var o yazıda...”Duygusallığımın zirvesindeydim...Gergin geçen günlerden sonra, bir parça duygu, bir parça aşk, bir parça edebiyat, bir parça şiire hasrettim...Yazıyı çıkardım dün gece...Yeniden okuyup edit ettim...Parçalara ayırıp, sizlere hazır ettim...Bir parça edebiyat, bir parça aşk, bir parça şiir, bir parça duygu ve bir parça hasret arıyorsanız, Türk edebiyat tarihinin efsaneleşmiş iki şairinin bir kadın üzerinden kurulan ölümsüz bağını okumak isteyeceksiniz...*****NAZIM HİKMET’İN ANNESİ CELİLE’NİN HİKAYESİ...Celile Hikmet resimleri ile olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destan bir kadındı... İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınları arasındaydı...1900 yılında dillere destan bu güzel kadın, Osmanlı’nın meşhur valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlendi...Türk şiirinin dünya çapındaki en önemli ismi olan Nazım Hikmet de bu beraberlikten doğacaktı...1916’ya gelindiğinde Celile Hanım’la eşi Hikmet Bey arasında şiddetli bir geçimsizlik başladı... ***O günlerde Yahya Kemal, Bahriye’de okuyan genç Nazım Hikmet’in şiir hocası olarak eve gelip gitmeye başlamıştı...Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’la, Yahya Kemal arasında filizlenen aşk kısa bir süre sonra Celile Hanım’ın anlaşamadığı eşinden boşanmasıyla sonuçlandı...Tutkuyla, ateşle, kıskançlıklarla dolu tarihin sayfalarına gizlenen aşk böyle başladı...Aşkın aktörleri sadece Celile Hanım ve ünlü şair Yahya Kemal değildi...Nazım Hikmet, Necip Fazıl hatta Celile’nin yeğeni Oktay Rıfat, yani Türk şiir dünyasının bütün ustaları bir tarafından dahildiler o aşka...***Heybeliada’da okuyan genç Bahriyeli Nazım, hafta sonları okuldan çıkar annesinin yanına gelirdi...Yahya Kemal o günlerde genç birer Bahriyeli olan Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ın bulunduğu öğrenci grubuna şiir dersleri verirdi...Yahya Kemal hafta sonları “Nazım Hikmet’e Türkçe ile şiir dersleri” verirken, İstanbul’un en güzel kadınlarından olan, ressam Celile Hanım’la yakınlaştı...Nazım’a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile Hanım ile Yahya Kemal sanat ve edebiyatla başlayan uzun sohbetlere başladılar...Bir süre sonra bu ilişkinin kokusu Nazım’ın öğrencisi olduğu Bahriye mektebinde çıktı...***Dedikoduların ayyuka çıkması üzerine Yahya Kemal bir süre okula gelmekten vazgeçti...Geldiğinde karşısına öğrencisi Necip Fazıl çıkacaktı...Hocası olan Yahya Kemal’e şöyle diyecekti Necip Fazıl:“Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk... Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek istiyorum...”Hocasına yönelik bu alaycı, ironik, dalga geçen tutum Deniz Harp Okulu öğrencisi bir Bahriyeli için kabul edilmez bir davranıştı...Necip Fazıl “Bu aşk ilişkisini alaycı bir şekilde ima eden” sözleri nedeniyle “Kodes” adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderildi... NAZIM HİKMET’İN, YAHYA KEMAL’İN CEBİNE BIRAKTIĞI NOTTA YAZILANLAR... “HOCAM OLARAK GİRDİĞİNİZ BU EVE BABAM OLARAK...”Ancak bu olaylara karşın, Fransızca’yı ana dili gibi konuşan, piyano çalan, natürmort resimler yapan dünyalar güzeli, sanatçı genç kadın Celile ile Yahya Kemal’in aşkı alevinden bir şey kaybetmeden devam edecekti...Olayı genç Nazım Hikmet de farketmişti...Necip Fazıl’dan sonra bir gün Yahya Kemal’in siyah pardösüsünün cebine bir not bıraktı...Kağıtta Yahya Kemal’e hitaben şöyle yazıyordu:“Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremeyeceksiniz...”Bu not üzerine ünlü şair, tedirgin oldu...Bir süre Celile Hanım’ın evine gitmedi...Genç Nazım’la karşılaşmaktan çekindi...Celile Hanım ise Yahya Kemal yüzünden kocasından boşanmış, bütün İstanbul’un kulaktan kulağa dedikodusuyla çalkalandığı bir aşka “evet” demişti...Artık evlenmek istiyordu...Yahya Kemal bir taraftan kadını deliler gibi kıskanıyor, diğer yandan ise bu evliliğe sıcak bakmıyordu...***Yahya Kemal, Nazım’ın annesi Celile’ye olan aşkını yaşadığı bir olayı şöyle anlatırdı:“1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum...Bu kadın yazın adada otururdu...Ben de orada idim...Deli divane olmuştum...Sonbahar’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi...1916 Sonbahar’ında yine İstanbul’a iniyordu...Ben müthiş muzdariptim...Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar...O gidinceye kadar Ada dopdolu idi...Gider gitmez benim için boşalıverirdi...Tam o günlerde Berlin büyükleçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı...Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı...Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu...Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim...Gitmeyeceğine yemin etmişti...Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin “Berlin büyükelçisi bu gece davet veriyor... İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli” lafını ettiklerini duydum...***Müthiş bir acıyla yerimden kalktım...İskeleye doğru gittim... Son vapur çoktan kalkmıştı...Sert bir lodos esiyordu... Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim...Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı...Çok para verince biri ikna oldu...Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı...Denizde çalkalanıp duruyorduk... Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı...Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve biran önce orada olmak istiyordum...Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik...Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım...Yoktu...Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim...Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım...Maltepe Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar farketmemiştim...”***“Kan ter içinde Bostancı’ya geldim...Vakit hayli geçti...Karakola gittim. “Bana bir araba bulunuz hastam var” dedim...Aradılar taradılar birini buldular..Yine bir sürü para verdim...Arabayla yola koyuldum...Kadıköy, oradan Üsküdar... Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!.. Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi diye sordum?’Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi ‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini araştırttım...Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım...Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor! demiş... Geldi haber verdi... Sanki dünyalar benim oldu...Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim...Sabahleyin, doğru eve çıktım... Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı... Sarmaşdolaş olduk...”***Yahya Kemal deli gibi aşıktı, ama evlenmekten hayatı boyunca korkmuştu...Belki, böylesi bir kadına hiçbir zaman sahip olamayacağını bilmekten, belki o beraberlikte ters bir olaydan ürkmekten, belki de genç Nazım Hikmet’ten ve etraf ne der diye ürkmekten?.. O günlerde Celile Hanım, Yahya Kemal’e bir mektup yazdı, şöyle diyordu:“Bugün Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim...Gelmedin mahzun oldum...YAHYA KEMAL, NAZIM HİKMET’İN HAPİSTEN KURTULMASI İÇİN İMZA VERMEDİ...Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende idi...Çok çok göreceğim geldi...Beni niye aramadın...Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi... Ben o günden beri yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum... Evimiz için çalışıyorum...”Hiçbir zaman o evlilik olmadı...Yahya Kemal hep kaçtı o evlilikten ve beraberlikten...Uzun yıllar geçti bu olayın üzerinden...Nazım Hikmet büyük bir şair olmuştu...Sosyalistti...Dönemin iktidarı tarafından hapislerde süründürülüyordu...Celile artık yaşlanmıştı...O güzelliğinden eser kalmamış üstüne üstlük kör olmuştu...Oğlunun hapislerden kurtulması için Galata Köprüsü’nde açlık grevine başlamıştı o görmeyen gözleriyle anne yüreği...Tuhaf bir rastlantı sonucu, Celile açlık grevi yaparken, Yahya Kemal Galata Köprüsü’nden geçiyordu...Büyük aşkını gördü...Ama yanına gitmedi...Bir zamanlar “Hocam olarak girdiğin eve babam olarak girmeni istemiyorum” diyen genç Nazım Hikmet’in kurtulması için kör gözlerle açlık grevi yapan Celile’ye destek imzasını vermedi...Hızla uzaklaştı oradan...***SESSİZ GEMİ...Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıktı Yahya Kemal’in...Şöyle yazıyordu:“Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci Garı’nda gece saat 10’da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir... Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim...”Celile muhtemelen bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Paris’e giderken, Sirkeci Garı’nda vermişti Yahya Kemal’a göğsünde duran o iki yapraklı çiçeği... Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “hep ölüme yazılmış bir şiir olarak” bilinir...Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi...Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol dizeleri...Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin Ada’dan gemiyle İstanbul’a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır...Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu...Ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından ada limanında bakakalan Yahya Kemal’den esintiler içerir...***“Artık demir almak günü gelmişse zamandan...Meçhule kalkan bir gemi kalkar bu limandan...Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol...Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol...Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli...Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli...Biçare gönüller!.. Ne giden son gemidir bu...Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu...Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler...Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler...Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden...Birçok seneler geçti dönen yok seferinden...”

Devamını Oku

Türkiye’yi savaşa sokma katakullisi!..

5 Ekim 2012

Kazım Karabekir mahallesinde güpegündüz Suriye’den Essad yanlıları tarafından muhalifler hedeflenirken, atıldığı anlaşılan top mermisiyle ölen anne ve çocuklar bizim vatandaşımız...Üstelik Akçakale’de oturan sivil vatandaşlar, sivil hedefler...Böyle rezalet olmaz!..Ankara’ya ulaşan bilgiler, Suriye’deki Essad güçleriyle muhalif güçler arasındaki çatışmalardan kaynaklansa da, atılan topun bilinçli olarak ilçeyi hedeflediğini gösteriyor...Türkiye her büyük devlet gibi misillemesini yapmalıdır, nitekim de yapmıştır...Kendi sivil vatandaşına “kaza süsü verilmiş” saldırı olursa daha ağır cevap vereceğini de göstermelidir...***Ancak bu kadar...Misillemeden savaş çıkmamalı...Aylardır Türkiye’yi Suriye’nin içindeki savaşa sokmak için, türlü katakulliler oynanıyor...Belli ki Suriye ile savaşa sokarak, Türkiye’yi “istikrarsız coğrafyanın dibine kadar içine çekip varolan istikrarı yok edecekler...”Bu oyunlar boşuna oynanmıyor!..Türkiye üzerinde, inanılmaz kumpaslar kurulmakta, akla hayale gelmeyecek katakulliler tezgahlanmakta...Türkiye’yi yeniden dizayn etmek istiyorlar...***Bu ülkede iktidardan ve rejimden memnun olmayanlar olabilir...Kendilerine göre elbette haklı oldukları noktalar vardır...Bu ülkede yapılanları içlerine sindiremeyenler vardır...Onların da kendi içinde dayandıkları bir tutarlılık bulunabilir...Ancak bu ülkede yapılanlardan memnun olmamak başka şey, Türkiye’yi dışardan dizayn etme oyununun parçası olmak başka şeydir...PKK meselesi “asla sadece PKK meselesi değildir...”Suriye meselesi de hakeza...***Suriye ile bir savaş, “Bu ülkenin ekonomisini yerle bir edecek... Hayatı istikrarsızlaştıracak, yeni belalara davetiye çıkartacaktır...”Vatandaşımın kanını yerde bırakmamak, onbinlerce vatandaşımın kan dökmelerine yol açmak demek değildir...Ankara durumun farkındadır...Mesele kamuoyunun beklentilerini “mantık ve sağduyu” çizgisinde sağlam tutabilmektir...*****OBAMA’NIN SAÇLARINA DÜŞEN AKLAR...Hepimiz yaşlandıkça ufalacağız...Gençlik haşmetimizden eser kalmayacak...Tontonlaşacağız...O günleri yaşayabilirsek eğer, sevimli ihtiyarlara dönüşeceğiz...Kimsenin ihtiyarları kırmak, üzmek istememesi ondandır...Herkes farkeder ki “artık herşeye kadir olması mümkün olmayan” bir faninin tonton tavırları evrenin gücü karşısındaki vazgeçilmez çaresizliğini yansıtır...”***Oysa ilahi sistemin her fani üzerinde günü geldiğinde işleteceği değişmez mukadderat, hayatın zirve noktalarındayken insanın aklına gelmez...Obama’yı daha birkaç yıl önce Amerikan Başkanlık seçimlerini kazanmak için gördüğümde, “bu nasıl bir gençlik ve tazelik” dediğimi hatırlıyorum...1961 doğumluydu Amerika’nın bu genç siyahi lideri...“Benden bile iki yaş küçük” diye geçirmiştim içimden...Dün Mitt Romney’le yaptığı “televizyon tartışmasını” izledim...İnanılır gibi değildi...Saçlarına menkul miktarda aklar düşmüştü...Siyahi genç adam, başı beyazlarla kaplı bir ademe dönüşmüştü...Dört yıldır yürüttüğü başkanlık, benim Obama’yı bıraktığım yerden çok farklı bir yere getirmişti...Artık o genç siyahi adam değildi...Başka bir adamdı artık...***Bunla da kalmayacak...Daha da yaşlanacak...Ponponlaşacak, tontonlaşacak, gün gelecek tatlı bir ihtiyar olup çıkıverecek...Onu o gün gören çocuklar, “ponpon ihtiyarı sevecekler”, onun “herşeyi yapamayan fiziksel kapasitelerine sevecen bir şekilde yardımcı olacaklar...”Ona şevkatle yaklaşacaklar...Hayatın her faninin kaçınılmaz olarak yaşayacağını bildiğiniz bu gerçeğini özümsediğinizde, “egonuzun gençlik haşmeti” gözünüzde duruluverir...Gelecekte alacağınız şekil, bugün yaşadığınız dünyaya mütercim olur...Ne kadar da değişmiş Obama...Aklar düşmüş saçlarına...Hepimiz ufalmıyormuyuz sanki gün be gün?..*****BUGÜN YENGEÇ BURÇLARI İÇİN KUTLAMA YAPMA GÜNÜ...2009 Ekim’inde başladı “hayatı bize öğretmeyi amaçlayan esmer günler...”Ev ve aile konularında Satürn’ün etkisi Yengeç burcunun üzerindeydi...29 yılda bir “ev ve aile” evinizi ziyarete gelen Satürn, bu üç yıl boyunca Yengeç burcunda doğanlara, çok zor günler ve koşullar sundu...Gerçekten “artık bu kadarını da kaldıramayacağım” dedirten günlerden geçti Yengeç Burcu’ndakiler...***Bazıları “ruhunu ve kendini geliştirerek, gerekli değişiklikleri kişiliğinde yaparak bu olaylardan” geçti...Bazıları yeterince değişiklik yapamadı, tekamülünü bir sonraki ziyarete bıraktı...Dünyanın ünlü astrologlarından Susan Miller “Yengeç’in üç koskoca yıl ev ve aile konularında en zor günleri yaşamasına neden olan Satürn’ün bugün ‘ev ve aile’ evini terkedeceğini yazıyor ve tüm ‘Yengeç’lere’ bir kutlama yapmalarını öneriyor...” İtiraf edeyim...Bugün üç yıldır yapamadığım kutlamayı yapacağım...*****SAMET AYBABA, QUARESMA’YI YÖNETMESİNİ ÖĞRENMELİ!..Haber 1903’ten aradılar dün...“Fenerbahçe derbisi öncesi Beşiktaş’la ilgili görüşleriniz nedir?..” diye...Onlara Fenerbahçe maçından çok, son günlerde çok enteresan gelişmelere sahne olan Quaresma olayıyla ilgili açıklamalarım olduğunu söyledim...Hemen haberi girmişler:“Samet Aybaba, Quaresma’yı yönetmesini öğrenmeli...” başlığını kullanıp;“Reha Muhtar, Beşiktaş’ın gündemi hakkında HABER1903’e açıklamalarda bulundu...” diye haberi veriyorlar:***Muhtar yaptığı açıklamada;“Öncelikle Fenerbahçe maçı inşallah Beşiktaş için hayırlı geçer...Ancak benim daha çok önemsediğim konu Quaresma konusudur...Samet Aybaba, Quaresma’yı yönetmesini öğrenmeli... Quaresma, 3 milyon 750 bin Euro gibi bir rakamı 3 milyona çekerek bir feda gösterisinde bulundu...750 bin Euro yaklaşık 2 milyon TL’ye tekabül ediyor... Bu da gerçekten önemli bir rakamdır...3 milyon Euro’ya Beşiktaş’ta 1 sene oynamayı kabul etti...Onu oynatmak Beşiktaş teknik direktörünün boynunun borcudur...Bu para Samet Aybaba’nın kişisel kasasındaki para değil Beşiktaş’ın parasıdır...” diyerek sözlerini tamamladı.***Haber bu kadar...Anında binin üzerinde yorum aldı...Benim kısa olsun diye, detaylı söylemediğim konuyu, Beşiktaş’ın akıllı yorumcuları hemen açtılar...-”Oynayan Quaresma’ya 3 milyon euro vermeyen Beşiktaş, oynamayan Quaresma’ya 3 milyon 750 bin euro vermeyi kabul ediyor...” diye...Evet ben de açıklamada bunu söylemeye çalışıyorum Samet Hoca’ya...Hocam; Quaresma’yı oynatmazsan sözleşmesinde yazdığı gibi 3 milyon 750 bin eurosunu tıkır tıkır almaya devam edecek...Oynarsa 3 milyon euro alacak...Para senin cebinden çıkacak olsa, bir futbolcuyu oynatmayıp; üstüne 750 bin euro (yaklaşık 2 milyon lira) daha fazla verip boşta tutar mısın?..Kendimiz için yapmayacağımız şeyi, ekmek yediğimiz yuvamız için de yapmamalıyız...Duyamıyorum!..Yoksa Beşiktaş’ın parası senin paran değil mi Hocam; bir nevi?..

Devamını Oku

Sanki mesele Alex’in bacak bacak üstüne atmasıdır!..

4 Ekim 2012

Dün Aziz Yıldırım’ın kızgınlığını izliyorum kameralar karşısında...-”Olaylar Alex’in anlattığı gibi değil...” diyor, “16’da randevu almıştı... 16.15’te geldi... Fenerbahçe Başkanı’nı 15 dakika bekletti... Arkasından odaya girdi, bacak bacak üstüne attı...Bir büyüğünün önünde...Telefonunda tweet’leriyle meşgul oldu, kafasını kaldırıp bakmadı...Ona kadro dışı kalacağını ve ne isterse yapacağını söyledim...Gitmek istediğini söyledi...Hemen avukatı çağırdım... Eylül sonuna kadar bir kuruş parası kalmadı Fenerbahçe’de...Kimse Fenerbahçe’den büyük değildir...”***Sözleri mealen böyle Aziz Yıldırım’ın...Bunları söyleyerek Alex’i yalanlayıp, doğruları söylediğini anlatmaya çalışıyor Aziz Başkan...Oysa Alex tam da bunları söylüyor zaten...Geçelim bacak bacak üstüne atmayı...İstanbul trafiğinde 15 dakika geç kalmayı...Sadete gelelim...Milyonlarca Fenerbahçeli’nin ve bizzat Alex’in sorduğu soru şudur:-”Alex ne yaptı da kadro dışı bırakıldı?.. Kadro dışı bırakılma cezası disiplinsiz davrananlara, cezai müeyyide uygulama amacıyla verilen bir ceza...Formsuz olduğu gerekçesiyle kadroya alınmadıysa, Fenerbahçe’nin geri kalan yüzde 99’u Alex’ten daha mı formda?..Nedir Alex’le Fenerbahçe teknik direktörünün ve yönetiminin alıp veremediği?..”***Soru budur...Aziz Yıldırım’ın ve Aykut Kocaman’ın eleştirildiği nokta da budur...-”Kimse Fenerbahçe’nin sahibi değil...” denmesinin nedeni de...Allahı var...Aziz Yıldırım bir konuda haklı...Seyirci Alex’i yuhalarken, yerinden tek başına ayağa kalkıp dakikalarca Alex’i alkışlayarak takımda kalmasını sağladı...Dün Aziz Yıldırım’ın o görüntülerini bir kez daha izledim...Israrla Alex’i tek başına tribünde alkışlamaya devam ediyordu...Bu tutumu takdire şayandır...Ancak zamanında böyle basiretli davrandı diye, şimdi kadro dışı bırakılmasında hiçbir gerekçe olmayan bir futbolcuyu, “Ya kadro dışı kalacaksın... Ya da pılını pırtını toplayıp gideceksin...” diyerek gönderirseniz, bu tepkiyi kabul etmek zorundasınız...Taraftar şike olayında Fenerbahçe Başkanı’nın yanında durdu...Mahkumiyet kararını bile takmadı...Bayraklarla, halaylarla başkanının yanında yer aldı... Nasıl Aziz Başkan, “Zamanında Alex’in yanında kimse durmazken ben durdum...” diyor...Fenerbahçe taraftarı da Aziz Başkan’a şöyle diyor şimdi:-”Zamanında kimse yanında yokken, mahkeme önlerinde, cezaevi kapılarında sadece biz bulunduk seni alkışlamak için... Şimdi de biz söylüyoruz... ‘Hatalısın’ diye...”***Geçmişindeki sevaptan, Aziz Yıldırım’ı kutsayıp, bugünü temize çıkartmak mümkün olsaydı... O sevap önce, tek başına Aziz Yıldırım’ı zindanlardan çıkartan Fenerbahçe taraftarına yazılırdı...Bunu da Aziz Başkan unutmamalı...*****KARISI VE ÇOCUKLARI TÜRKLEŞEN ALEX!..Belli ki hayatını Türkiye’de kurmayı planladı Alex...Karısı Türkçe konuşuyor...Çocukları su gibi Türkçe biliyor...Kanaltürk’te yayınlanan görüntülere bakılırsa, düğünlerde mükemmel şekilde halay çekmesini de biliyor Alex...Bir erkeğin kaderini hayatının içine aldığı kadın belirler...Önce annesi vardır hayatında erkeğin...Sonra evlendiği, çocuklarının annesi yaptığı kadın girer ve hayatını etkiler...Alex’in davranışlarını anlamaya çalışırken, karısının tavırlarına bakmakta yarar var...Aziz Yıldırım’la yaptığı görüşmeden hemen sonra apar topar karısını arıyor Alex...Onunla konuşuyorlar ve Brezilya’ya dönmeye karar veriyorlar...***Taraftarın evinin önünde kamp kurması...Tezahüratlar yapması, destek olması...Alex’in pencereden çocuklarıyla onları selamlaması...Çıkıp konuşması...Teşekkür etmesi...Çocuklarının yatacağını söyleyip izin istemesi...Her davranışında, karısı ve çocukları var Alex’in...Sözleşme hakkında konuşurken bile “Bakmak zorunda olduğum bir karım ve üç çocuğum var” demişti...Alex’i efsaneleştiren, karısı, çocukları ve onlar için verdiği mücadeledir...Alex’in bu mücadelesinde karısı ve çocukları birer dekor değil...Sahici ve uğruna mücadele edilesi kutsal varlıklar olarak görünüyorlar...***Futbol erkeklerin daha fazla rağbet ettiği bir spor dalı olabilir...Ancak erkek, karısı ve çocuklarıyla hareket ederse fotoğraf tamamlanıyor...Alex’i bu toplumun gözünde büyüten, eşi ve çocukları için verdiği mücadeledir...Bunu anlamayanlar, “karşımda bacak bacak üstüne attı” diye onu aşağılayabileceklerini sanıyorlar...Önceki gece yarısını geçen saatlerde aniden uyandım...Sağımda oğlum, solumda kızım yatıyordu...3.5 yaşındaydılar ve bütün saflıklarıyla mışıl mışıl uyuyorlardı...Onlara baktım...-”Sizinle beraber ne badirelerden geçtik biliyorsunuz değil mi?..” dedim...Bunu der demez, adrenalinim yükseldi, gücüme güç geldi...Hayat başka türlü anlam kazandı, mücadele gücüm kanatlandı...Alex’i anlayabilmek için yanıbaşındaki kadını ve kucağında tuttuğu çocuğu anlayabilmek lazım...*****TAYYİP ERDOĞAN’IN ELİNDE TUTTUĞU KOZ...Tayyip Erdoğan adım adım, AKP’nin iplerini de elinde tutacağı bir başkanlık sistemine doğru gidiyor...Elindeki en önemli güç, yüzde 52’lere vardığı söylenen, kamuoyu desteğidir...Başkanlığa giderken, arkada kendi halinde bir parti bırakmayacak...Pazar günü yazdığımız gibi, “Partili Cumhurbaşkanı olarak AKP’nin iplerini elinde tutacak... Partiyle Cumhurbaşkanlığı ya da Başkanlık makamı arasındaki köprüyü yıkmayacak...”Bu durumdan Abdullah Gül rahatsızdır...Ne başkanlık sisteminin gelmesini istiyor, ne de yeni seçilecek Cumhurbaşkanı’nın AKP’yle siyasi bağını devam ettirmesini...Böyle bir modelde Abdullah Gül’ün Başbakanlık yapması arzusu değil...Zaten Abdullah Gül’e böyle bir model de önerilmiş değil...Tayyip Erdoğan seçimle başkanlığa çıkarsa, arkasını da sağlam tutmak istiyor...Kendisine bağlı çalışacak bir sistemi oturtmak istiyor...AKP kongresinden çıkan fotoğraf budur...***Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan arasındaki görüş ayrılığı işte tam bu noktada koptu...Gül, Başkanlık sisteminin sakıncalarını söyledi...Tutuklu milletvekillerinin yerinin meclis olduğunu belirtti...Gazetecilerin söylediklerinden dolayı hapiste olmamaları gerektiğine işaret etti...Gül’ün konuşması AKP dışındaki çevrelerin “duyarlılıklarına” yönelik bir çıkıştı...Nitekim CHP, Abdullah Gül’den yana bir tavır koydu ve Gül’ün konuşmasını alkışladı...Buna karşın AKP sıralarından Gül’e alkış gelmedi...***Bu siyasetin tercümesi, “Abdullah Gül’ün memleketi Kayseri’den AKP dışı destekle Cumhurbaşkanlığı’na aday olabileceği” ihtimalidir...Abdullah Gül’ün 2014’te Cumhurbaşkanı adaylığı halinde, AKP karşıtı bütün güçlerin, desteğini alacağı görülüyor...CHP’nin, MHP’nin hatta BDP’nin...Tayyip Erdoğan’ın AKP’si yüzde 50’yse...AKP dışındaki muhalefet de, yüzde 50’dir...Üstelik AKP’ye oy verenler arasından Abbdullah Gül’ün kopartacağı önemli bir oydan da söz edilebilir...Son günlerde, Tayyip Erdoğan’la arası tam olarak bir türlü düzelmeyen Fetullah Gülen cemaatinin böyle bir ikilemde Abdullah Gül’den yana tavır koyması mümkündür...Bütün bu siyasi güçleri alt alta koyduğunuzda, kağıt üzerinde Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan’dan aşağı kalır bir yekün tutmuyor...***Ancak kağıt üzeri hesaplar, siyasetin ve insanın doğasına terstirler...Duygu faktörünü hesaba katmazlar...İnsan kimyasını doğru okuyamazlar...Matematik, olayları izah etmeye yardımcı bir araçtır ve yıllar önce Fransızca hocamın söylediği gibi ‘insan düşlemesinin bir ürünüdür...’Matematik hayatı kolaylaştırır...Çözümüne yardımcı olur...Ne ki hayat matematik değildir...Abdullah Gül kurucusu olduğu partiye ve kader ortağı olduğu Tayyip Erdoğan’a karşı, muhalefetin destekleyeceği bir Cumhurbaşkanı adaylığı macerasına girmez...Matematik ne derse desin, bu formülün hayatın içinde bir işlerliği bulunmuyor...Abdullah Gül’ün yeni Cumhurbaşkanlığı adaylığına yönelik politika yapmak, abesle iştigaldir...Abdullah Gül’ün fıtratı böyle bir maceraya sürüklenmez... Hesabı yanlış yapanlar, duvara yine fena toslarlar...Sanırım!..

Devamını Oku