Eren’in dramı...

2 Kasım 2012

Hep gözümün önünde bakımsız bir Murat 124 arabanın içinde, içkili bir mekandan hafif alkollü ayrıldığımız o gece var...Milliyet gazetesinin yönetim değişikliklerinden biri daha gerçekleşmiş, Eren gazetenin fiili ve resmi ikinci adamı olmuştu...Umutluydu...Çok şeyler yapacağına inanıyordu...Hayatın değişeceğini düşünüyordu...Murat 124 arabasını kullanırken, içkinin verdiği hafif çakırkeyf bir mood’da uzaklara dalıyor, yeni bir göreve gelmenin içinde yarattığı coşkuyla, tazelenen umutlar, ruhunda duygusal danslar sahneliyordu...Alabildiğine iyimserdi... “Çok güzel şeyler yapacağız gazetede” diyordu...Bir gazetecinin “kendisine yeni sorumluluklar verildiğinde yaşadığı o tarif edilmez mazoşist hazzı” yaşıyordu... Daha fazla çalışacaktı...Daha fazla gazetede kalacaktı...Daha az eşini ve çocuğunu görecekti...Fakat buna değerdi...“Gazeteyi o çıkartacaktı...”***Oğlunu talihsiz bir trafik kazasında kaybetti...Acısına bir türlü dayanamadı...Arada bir Beşiktaş’ın maçlarında görüyordum onu...Eski Eren gitmiş gözlerindeki pırıltıdan eser kalmamıştı...Arkasından doktor olan eşi, oğullarının acısına dayanamayıp, bu dünyadan göçüp gitti...Eşini ve oğulunu arka arkaya kaybeden babanın, tek desteği kızı Zeynep’ti...Eren bir daha kendine gelemedi...Gazeteler yapmış, gazeteler çıkarmış, gazeteleri yapmak ve çıkarmak için, evini ailesini çoğu zaman ikinci plana bile atmıştı...Her gazeteci gibi...Öyle zannederdik o zamanlar...“Kutsal olan gazeteciliktir... Gerisi sonra gelir...”***Küçük arabada ikimiz gidiyorduk...Atina temsilcisiydim ve ayda bir İstanbul’a geliyordum...Taksim’de, Pera’daki otellerde kalıyordum...Arabada, içkili mekanda gazete dünyasının bildik aktörleriyle, saatler süren gazeteci muhabbetini bitirmiş ‘yolluk’ niyetine son turu yapıyorduk...Beni otele bıraktı...Ayrılırken gözlerindeki çakırkeyf iyimserliği görmüştüm...Dalmış uzaklara bakmıştı...Arabadan çıkarken “Gece gündüz gazete yapacak şimdi... Ne büyük bir mutluluk...” diye geçirmiştim içimden...Gazeteciliğimizi hayatın kendisi, sevdiklerimizi ise işimiz için ‘fedakarlık yapmak zorunda olan’ insanlar olarak görürdük...O günden sonra yıllarca gazetenin en tepe yerlerinde görev yaptı Eren Abi...Karısını ve oğlunu kaybettikten sonra, gözlerinde o geceki pırıltının zerresine rastlamadım...Şimdi kızı emanet kaldı dostlara...Erken kaybettiği oğlunun ve karısının yanına gitti...Gazetenin başında olsa, “kendi ve ailesinin dramını” kimbilir ne kadar büyük ve iri puntolarla, ne çarpıcı bir manşetle duyururdu?..Haber yaptığımız şeyleri başka, kendimizi ise bir başka görürdük bir zamanlar...‘Gazetecinin’ kendisinin de “başlı başına dramatik bir haber” olabileceğini anladığımızda, yapabileceğimiz fazlaca bir şey kalmamıştı ne elimizde ne avcumuzda...*****HABERİ KİM SIZDIRDI?.. İŞADAMI MI?..Ünlü bir televizyon spikeriyle, yine ünlü bir işadamı aşk yaşıyorlar...Birkaç ay sonra ünlü spiker bu ilişkiden hamile kalıyor...İşadamının yetişkin çocukları var ve sevgilisinin çocuğu doğurmasını istemiyor...Ünlü spikerin çocuğunu aldırmasına karar veriyorlar...İşadamının da sevgilisine 100 bin dolarlık bir parayı göndermesi konusunda anlaşıyorlar...Bu parada anlaşmış görünüyorlar, ancak belli ki işadamı çocuğu aldırma nedeniyle kendisinden alınan 100 bin doları kabul etmiyor...Parayı verirken, “bu paranın kürtaj olma karşılığı verildiğini, gizli kamerayla belgeleyip”, daha sonra gizli kasedi yayınlatmama karşılığı verdiği 100 bin doları geri alıyor...***Olayı Ali Eyüpoğlu Milliyet’teki köşesinde yazdı...Elbette usta bir gazeteci olarak haberinin kaynağını söylemiyor...Ancak olayın sızdığı yer, olayın müsebbibini (sorumlusunu) açığa çıkaracak bu durumda...Niye?..Çünkü bu olayda, herkes memnun mesut evine gitseydi, Ali Eyüpoğlu ya da bir başka gazeteci arkadaşımız olayı duyamayacaktı...Belli ki taraflardan birinin hala halledemediği, intikam ateşiyle haberi sızdırmaktan yüksünmediği bir durum var ortada...Haber hangi cenahtan sızıyorsa, bu olayda o tarafın vebali daha büyüktür...Böyle olaylarda, ‘bu durum benim ya da bir yakınımın başına gelse nasıl davranırdım’ diye kendi kendime sorarım...***Çünkü başkasını yargılamak kolaydır...Kendi başına gelseydi ne yapardın sorusu sorulması gereken sorudur...Çocuğa bir baba olarak bakamayacak durumda isem, çok başlarında olmak kaydıyla, zar zor kürtaja evet derdim...Annenin mağduriyetini gidermek, ameliyatın masraflarını karşılamak “bir erkeğin” manevi sorumluluğudur...Ancak bu 100 bin dolarlık bir bütçeyi gerektirmez...Mesele 100 bin doların azlığında veya fazlalığında değil...Mesele 100 bin doların “bu olayın masraflarının çok üzerinde bir meblağ olması ve akla kürtajı kabul etmenin parasal bedeli mi” sorusunu getirmesidir...O zaman ortada giderilmesine çalışılan bir mağduriyetten çok, yapılan bir işin maddi karşılığının alınması sözkonusu olur...***İşin bu tarafı işadamını haklı gösterebilir...Ancak bir de işin “gizli kamerayla çekimi yapılan 100 bin dolar” olayı var...Bir erkek, hele ünlü bir işadamı erkek, şöyle veya böyle beraber olduğu, seviştiği, hamile bıraktığı ve 100 bin dolarlık nakit ‘hediye’ karşılığı aldırttığı bebeğiyle ilgili gizli kamera yapmaya tevessül etmez...Gizli kamera yayınlatacağını söyleyip 100 bin doları geri almaz...Böyle durumlarda iki taraf da şunu farketmez genellikle...İkisi birden mahvoluyorlar...Bu işin kazananı olmaz...İki kaybedeni olur çünkü...*****STAR TV KANAL D’Yİ Mİ GEÇTİ?..Dün internet siteleri “5 yıldan beri ilk kez Star Tv birincilik koltuğuna oturdu... Kanal D’yi prime time’da geçti...” başlıklarıyla haberi veriyorlardı...Star TV, kendi yayıncılık hayatında 10 yıl aradan sonra yeniden zirveye çıkıyor, Kanal D ise 5 yılın ardından ilk kez prime time’da geriye düşüyordu...Gerçi tüm günde yine Kanal D öndeydi, ancak Star’ın bu yükselişi doğal olarak haber olmuştu...***Kanal D’den Show’a geçtiğimde hiç memnun olmamıştı oradakiler...Her şeyi satın almışlardı ve yıllar süren birincilikleri planlıyorlardı...Ama hayat en güçlü olduğunuzu farz ettiğiniz zamanda, en umulmadık şeyle karşılaştığınız mecranın adıdır...“Orada bir çöl kaldı artık” dedikleri Show, ayağa kalkmış altı yıl hiç kesintisiz birinciliği kimselere kaptırmamıştı...Sonra biz ayrıldık başka nedenlerle Show’dan...Normaldi, profesyonel hayattı, bir yere kazık çakmayacaktınız...***Fakat onca birincilikten sonra o günlerde Show TV bizim ayrılışımızın önüne kum serpmek için, yeni bir promosyon kampanyasına girişmişti...Beni en fazla üzen o olmuştu...“Bu Show başka Show” diyordu kampanya...Acı acı gülümsemiş, “hayırlı olur inşallah...” demiştim...Arkasından yıllardır aportta bekleyen Kanal D, adım adım birinciliğe geçmiş ve oraya demir atmıştı...Şimdi Kanal D düşüyor, Star çıkıyor...Hayat işte...En güçlü olduğunuzu zannettiğiniz an iner, en dipsiz kuyularda olduğunuzu düşündüğünüz an çıkışa geçersiniz...Önemli olan hak yemeden, üzerinde vebal yaratmadan temiz rekabet edebilmek...Ekim ayı için tebrikler Star Tv...

Devamını Oku

Cumhur ve cumhuriyet...

1 Kasım 2012

Bayramı kutlanan Cumhuriyet hepimizin Cumhuriyeti’dir...Kendisini en laik, en Atatürkçü, en Cumhuriyet’çi hissedenin de...“Devlet laik olabilir... Ben Müslümanım...” diyenin de...Milliyetçiliğin seslendirildiği bir ülkü ocağı karargahının da...“Ana dil Kürtçe eğitim...” diyen bir Kürt sivil toplum örgütünün de...Cumhuriyet Cumhur’u ne kadar geniş kapsarsa o kadar demokratikleşir...Cumhuriyet, Cumhur’un değişik katmanlarını kadar ötelerse o kadar sıkışıp, oksijensiz kalır...***Sorun bir kutlama sorunu olarak gözüküyor...Oysa sorun ‘ötelenme’ sorunudur...Yıllarca türbanlı kadın Cumhuriyet’in içinde ‘öteki’ yapıldı...Hiçbirimiz tam olarak fark etmedik ki, “bu insanların en temel hakkı, bir dogma uğruna elinden alınmaktadır...”Cumhuriyet’te inandıkları gibi yaşayamayanlar, her Cuma sokaklarda haykırdılar, protesto yaptılar...Onlara “planlı yapıyorlar” dedik...“Bak AKP iktidara geldi... Türban serbest kalmadı ama protestolar tak diye sonlandı” diye niyet aradık...Plan ve gizli niyet esas meseledir sandık...Oysa mesele ‘plan veya gizli niyet’ değildi...Mesele türbanlı genç kızın hayattan ve Cumhuriyet’ten ötelenmesiydi...***Bugün toplumun baskısı, sandığın zorlaması, hayatın dayatmasıyla türbanlı kadınla, devletin barışmasına tanıklık ettik ...Cumhuriyet yıllar sonra türbanlıyla türbansızı buluşturan bir Bayram olarak kutlanmaya başladı devletin zirvesinde...Ne ki bu sefer de, “en laiklerin, en Atatürkçülerin, kendini en Cumhuriyetçi görenler”in kendilerini Cumhuriyet’ten ötelenmiş hissettiği günlere uyandık...Alternatif kutlama planlı mıydı, plansız mıydı, arkasında gizli niyet var mıydı yok muydu bu çok önemli değildi...Toplumun bir zamanlar öteleyenleri şimdi Cumhuriyet’in içinde kendilerini ötelenmiş hissediyordu...Alternatif Cumhuriyet kutlamalarının kitlesel boyut kazanması, kendi Cumhuriyet’inde ‘ötelendiği’ hissinin bir dışa vurumuydu...Tıpkı bir zamanlar Cuma türban protestolarında bağıranların yaşadığı duygunun dejavusu gibi... ***Şimdi onbinler kendilerini Atatürk’ün Türkiye’sinde ve Cumhuriyet’inde ‘ötelenmiş’ hissediyorlar... Mesele bir kutlama meselesi değil...Mesele bir ötelenme duygusu meselesidir...Cumhuriyet Cumhur’un ne kadar büyük bir çoğunluğunu içine gönüllü alabilirse, o kadar fazla Cumhuriyet olur...Ne kadar fazla insan aidiyet, ne kadar az insan ‘ötelenmiş’ hissederse Cumhuriyet, o kadar çok demokratik, o kadar çok sevecen, o kadar çok bizim olur...Mesele bir laik-muhafazakar meselesi olarak görülse de ilgisi yoktur...Mesele bir ‘ötelenme’ daha doğrusu ‘ötelenmeme’ meselesidir...Ötelenme, öğrenim hakkı elinden alınan türbanlı, Diyarbakır hapishanelerinde işkence tezgahlarından geçen Kürt siyasetçi, Anıtkabir’e yürüyüp Atatürk’ün naaşının önünde huzur bulan Atatürkçü ve laik bir Cumnhuriyetçi, Sivas’ta yakılan Alevi, türbanıyla Çankaya Köşkü’ne giremeyen hanımefendi için aynı ‘incitici’ duygudur...Cumhur’un bütünü, kendi Cumhuriyet’inde ötelenmezse, Bayram’lar Cumhuriyet olur...Cumhuriyet de Bayram...*****TAYYİP ERDOĞAN’IN ALMANYA GEZİSİNE DİKKAT!..Tayyip Erdoğan’ı Almanya’da Berlin Büyükelçiliği’nin yeni binasını açarken canlı yayında izliyorum...Konuşmasını dikkatle dinliyorum...Dikkat ediyorum bir Alman var Erdoğan‘ın konuşmasını zaman zaman alkışlayarak pür dikkat dinleyen...O kişinin Alman Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle olduğunu öğreniyorum...Gazeteciliğimin kesintisiz ilk 11 yılını uluslararası olayları izlemekle geçirdiğimden, ‘diplomasiye’ karşı bir bıkkınlığım vardır...“Çok fazla şatafatlı söz, az icrat sanatıdır, diplomasi...”Bana zamanında epey bıkkınlık verdiğinden, fazla ilgilenmem...Ancak Tayyip Erdoğan ve Almanya gezisi çok önemli, çünkü;***1) Almanya, yıllardır Türkiye’nin içinde AKP muhalifi güçlere destek veriyor...2) Bu desteğinden dolayı Türkiye-Almanya ilişkileri yıllardır gizli bir ‘hesaplaşmanın’ cenderesinden geçiyor...3) Hükümet PKK’dan, Ergenekon davasına kadar, Almanya’nın hep ‘karşısında’ durduğunu hissediyor...4) Avrupa Birliği üyeliğinin kesintiye uğramasının temelinde, AKP’nin Avrupalılaşma amacından vazgeçmesi yatmıyor...4) Almanya’yla tarihi ittifakın ağır sekteye uğramasından ve Almanya’nın Avrupa Birliği üyeliğimize en büyük blokaj olmasından kaynaklanıyor...5) Hükümet, Almanya engelini aşmadan Avrupa Birliği’ne üyeliğin mümkün olmadığını biliyor...Buna karşın Almanya’yı ikna edecek politikaların, kendi çizdiği stratejik rotaya uygun düşmediğinin de farkında...6) Tayyip Erdoğan’ın Alman Başbakanı’yla görüşmesi, onu ilgiyle ve alkışla dinleyen Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle’nin coşkusunu gördüğümden olayın nereye varacağını çok merak ediyorum...7) Tayyip Erdoğan’ın Alman Başbakanı’yla yaptığı zirve, Türkiye’de yerinden oynayan bütün ‘iri taşların’ kaderini de belirleyecek...8) O taşlar medyanın önemli taşlarını da yakından ilgilendirecek...9) Almanya buluşmaları, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olup olmayacağından, Türkiye’nin iri ve büyük medya taşlarının geleceğine kadar bir dizi önemli gelişmeyi beraberinde getirecek...Dikkatle izleyin...Haberin büyüğü burada yatıyor...*****KÜRTAJA ZORLANAN SPİKER ‘İŞADAMININ ŞANTAJINI NİYE KABUL ETTİ?..’Ali Eyüpoğlu iki gün önce Milliyet’teki köşesinde kahramanlarının adını vermediği büyük bir habere imza attı...İddiaya göre, sporculuğuyla ünlü bir işadamı, ünlü bir spikerle birkaç aylık bir ilişki yaşamış ve bu ilişkiden spiker hamile kalmıştı...Ünlü spiker çocuğunu doğurmayı düşünürken, evli ve yetişkin çocukları olan işadamı, ona bir teklif götürmüştü...- “100 bin dolar vereyim... Kürtaj ol, doğurma ve bu meseleyi kapatalım...” Ünlü spiker babasının doğumunu istemediği bir çocuğu dünyaya getirmeyi yanlış buldu ve 100 bin doları da alarak teklifi kabul etti...Ancak işadamı ilginç bir çekim yapmıştı...Gizli kamerayla parayı veren adamların spiker parayı alırken, ‘sana bebeği kürtaj ettirmen için 100 bin doları veriyoruz’ sözlerini kayda almıştı... ***Spiker kürtaj oldu ve olayın kapandığını sanırken, işadamından bir mesaj aldı...- “Gizli kamera çekimi yapılmıştı ve eğer aldığı 100 bin doları iade etmezse, bu kaset sızdırılacaktı...”Haberi okuduğumda, gizli kasetin “spiker kadın üzerinde neden bu kadar ağır bir yaptırım içerdiğini” anlamamıştım...Olayı yakından takip eden dostuma; “Yayınlayın kaseti deseydi ya spiker... Niye şantaja boyun eğdi ki?..” dedim...- “Yayınlanmasını göze alamazdı” dedi dostum... “O zaman 100 bin dolar karşılığı kürtaj olmayı kabul ettiği ortaya çıkacaktı... Bu da mesleğine çok zarar verecekti...”Elbette tartışılır...Davranış etik değil...Ancak babasının doğumunu istemediği bir bebeği nasıl doğuracak, nasıl bakacak, nasıl yetiştirecekti ki spiker?..Bunun karşılığında aldığı “hediye” doğru değil... Ancak, yine de böyle kirli bir oyuna ‘evet’ demek kolay olmasa gerek...

Devamını Oku

Ara esnasında sinemayı terketmeyi düşündüğüm film... Bulut atlası...

31 Ekim 2012

Film arası olduğunda, sinemadan çıkıp çıkmamak arasında epey tereddüt ettim...Yönetmenler bazen kendi beyinlerinin içinde oynadıkları zeka oyunlarını izleyici anlamasın diye özel şifreli ve bulmacamsı bir anlatımı benimserlerdi...Birkaç gün önce Ruh İkizim adıyla gösterilen Cafe de Flore filminde böyle ‘şifreli bulmacaya’ tanık olmuş, filmin ilk bir saatini neyin ne olduğunu anlamak için çabalamakla geçirmiştim...Bulut Atlası filmini bana tavsiye edenler belirtmeden geçmediler:“Filmde altı öykü var... Acayip bir kurgu ve olaylar zinciri... Aynı oyuncular değişik öykülerde başka başka karakterleri canlandırıyorlar... Film geçmişten uzak geleceğe değişik olayları, ortak mesajlar, ortak karakterler ve değişik bir olaylar zincirinin kurgusunda Oscar’lık bir makyaj ustalığıyla aktarıyor... Acayip bir film...”O sırada David Mitchell’in “Bulut Atlası” kitabını yazdığı sırada, Sunday Telegraph’ın eleştirmeni Harry Mont’un romanı aşırı karmaşık bulup, kitabı bitirmeyi bir kenara bırakarak, eleştiri yazısı yazmayı reddettiğini bilmiyordum... Filme konu olan kitabın yazarını bütün eleştirmenler, “usta ve dahi bir yazar olmasına karşın, bulmaca gibi yazıyor” diyerek eleştirmişlerdi...***Benden size bir tavsiye...Bulut Atlası filmine Google’ı iyice karıştırıp, film ve öykü hakkında yeterli bilgi edinmeden gitmeyin...Özellikle ilk bölümünde sıkılırsınız...İyi bir sinema izleyicisi ve David Mitchell’in kitaplarına aşina bir okuyucuysanız filmin ikinci bölümünde muhteşem paralel kurgular eşliğinde, olay örgüsünün kazandığı tempo ve gerilimle filmde anlatılmak istenen şeylerin yüzde 70’ine vakıf olabilirsiniz...Filmin bütünündeki tüm ayrıntıları anlayabilmeniz ilk gösterimde imkansız...Buna karşın full çekmiş bir sinema salonunda izleyeceğinizin garantisini veriyorum...Filme o kadar büyük bir rağbet var ki, üç saatlik filmin 22 matinesine bile salonda yer bulunamıyor...***Dikkat ettiyseniz ilk kez bir film eleştirisinde öyküden -bu film için öykülerden- söz etmiyorum...Makyaj Oscar’ını muhtemelen alacaktır Bulut Atlası...En iyi Uyarlama Senaryo (Adapted Screenplay) ödülünün de en güçlü adayıdır...O kadar güçlü mesajları var ki filmin, ‘izleyici altı öyküyü takip etmekten bunları sindiremediğinden’ mesajlara giremiyor...Beyninin içindeki herşeyi aktarmaya çalışan, yazar ve yönetmenler bana itici geliyorlar...İzleyici beyinlerinin kıvrımlarını ve medcezirlerini takip etmek için onca çabayı göstermeye mecbur değil...Kaldı ki, filmde güçlü mesajlar vermeyi amaçlıyorsanız, öyküyü alabildiğine basit tutacaksınız...Hem altı öyküyü komplike tutup hem de arka arkaya mesajlar aktarmak, izleyene daral getiriyor...Elbette izlemek istemeyen izlemez, kimse zorlamıyor...Ne ki izleyicinin bu eleştirisini de doğal karşılayacaklar...Aksi halde Sunday Telegraph’ın yazarı Harry Mont’a razı gelirler...Biliyorsunuz o kitabı eleştirmeyi reddetti ve yarıda bırakıp gitti...Filmin ikinci bölümünü büyük bir iştahla seyretmekten vazgeçmeyen bana yine de şükretsinler...*****CUMHURİYET HEPİMİZİN CUMHURİYETİ OLMADIKÇA...Bizler büyüdük...29 Ekim’i kutlama curcunası bize iki farklı görüşün çatışması olarak görünüyor...Doğal olmasa garabet bir durum arzetse de esas felaket orada değil...Felaket çocuklar içindir...Bu ülkenin çocukları bu ülkenin en önemli bayramı olan, Cumhuriyet Bayramı’nda insanların çatıştığını görüyor...“Çocuklar böyle bir 29 Ekim’i beyinlerine nasıl kazıyorlar acaba?..” ***Bu ülkede, Cumhuriyet herkesin Cumhuriyeti olmalı... Türbanlı, türbansız, Kürt, Türk, Alevi, Sünni, muhafazakar, laik, erkek kadın, şehirli köylü, İzmirli Diyarbakırlı, AKP’li CHP’li ya da MHP’li BDP’li aynı Cumhuriyet’in bir parçası olarak yaşamalı...Cumhuriyet hepimiz için Cumhuriyet olmalı...Hepimiz için vazgeçilmez, hepimizin aidiyetinden mutlu olduğumuz bir kavram olmalı... O kadar demokratik, o kadar kapsayıcı, o kadar töleranslı, o kadar içinde yaşamaktan gurur duyulacak bir Cumhuriyet...Çocuklar Cumhuriyet’i öyle beyinlerine nakşetmeli...*****NE DEMEK AYKUT KOCAMAN İÇİN YARGITAY’I BEKLEMEK?..Bütün televizyon programlarında, gazetelerin Fenerbahçe sayfalarında “kirli bir iddia” var...“Aykut Kocaman teknik direktörlükten alınacak alınmasına ama, Yargıtay’da şike kararının sonucu bekleniyor... Karar çıksın Aziz Yıldırım artık Aykut Kocaman’ın arkasında durmaktan vazgeçecek...”Ben Aykut Kocaman’ın yerinde olsam çıkar hemen “İstifa ederim Fenerbahçe teknik direktörlüğünden...”***Çünkü istifa etmediğinde zımnen şunları kabul ettiği intibaı uyanacak...1) Demek ki Aziz Yıldırım gerçekten şike yaptı ya da teşebbüs etti ki, Aykut Kocaman’ın ayrılmasını göze alamıyor...2) Aykut Kocaman, Yargıtay sürecinde kararı etkileyecek ne biliyor ki, böyle bir diyet borcu hala ödenemiyor?.. Hani teknik kadro ve futbolcuların bu işlerle hiçbir ilgi ve alakaları yoktu?..3) Aykut Kocaman’ın, Ömer Seyfettin’in diyet hikayesine benzeyen durumu nereden kaynaklanıyor?.. Bilmiyorsa hiçbir şey, niye istifa etmiyor ve çekip gitmiyor?..4) Kocaman istifa etmeyerek niye kendi başkanını ve kulübünü halen töhmet altında bırakıyor?..5) Kocaman’ın “Bakın benim teknik direktörlüğümle, şike soruşturmasının ve Yargıtay kararının bir ilgisi yoktur... İşte istifa ediyorum” deyip gitmesi gerekmez mi?..6) Bir teknik direktör bu manevi yükü niye hala kaldırır?.. Niye ısrar eder?..

Devamını Oku

Çocuğunuzun dahi olduğunu nasıl anlarsınız?

28 Ekim 2012

Geçen gün miniklerin anneleri telefonda mesaj attı...-”Hiç alışık olmadığımız ölçüde zekice şeyler yapıyor kız... Zekasını ölçtürelim mi... Belki özel bir eğitime tabi tutmamız gerekebilir?..”İçimden “Aman” diye geçirdim... “Çok zeki çıkacak bu sefer başka çocuklarla iletişimi iyice bozulacak... Özel eğitim verecek yer de bulamayacaksın bu ülkede... Çocuk ‘çok zekiyim’ diye kasım kasım kasılacak, al başına onlarca psikolojik problem...”Bunları söylemedim...-”Biraz zaman geçsin istersen?.. İyice emin olalım farklı davrandığına ondan sonra bakalım uygunsa...” dedim...Dün Aktüel dergisinde “çocuğunuzun dahi olduğunu nasıl anlarsınız?..” başlıklı yazıyı görünce ister istemez dikkat kesildim...Dünyada dahi çocukları bulup çıkartan ve çok zekilerin bulunduğu kulüp olan ünlü Mesna şirketinin danışmanına göre çocuğunuzun dahi olması için şu özelliklerin bulunması gerekiyor:1) Olağandışı iyi bir hafıza...2) Erken okuma ve yaşına göre ilerlemiş kelime haznesi...3) Bazı zeka eşiklerinin erken aşılması...4) Olağandışı hobi, ilgi alanları ve bazı konulara aşırı eğilim...5) Başka çocuklara tahammülsüzlük...6) Dünya meselelerine karşı farkındalık...7) Herkesin elde edemediği şeyleri elde edebilmek...8) Yetişkinlerle veya kendi kendine zaman geçirmek..9) Konuşmayı sevmek...10) Kolay öğrenmek...11) Gelişmiş espri zekası...12) Müziğe olan ilgi...13) Bir oyun oynarken yeni kurallar icat etme...14) Dışa veya içe aşırı dönük olma hali...15) Kendini ulaşılamayacak yüksek standartlarda görme...***İşin komplike tarafı, bu kıstasların kimse için fazla bir şey ifade etmeyecek olması...Bütün anne babalar, “benim çocuğum da çok konuşuyor...” ya da “bizim çocuk da yaşıtlarına karşı tahammülsüz...” deyip, aslında başka sorunları olan çocuklarını çok zeki zannedebilir... “Gelişmiş espri zekası” veya “bir oyun oynarken yeni kurallar icat etme” gibi kıstaslar o kadar sübjektif kıstaslar ki, eminim bu Pazar günü bunları okuyan birçok anne baba, “bizim çocuk da dahi mi acaba?..” diye aklından geçirecek...Çok zeki mi değil mi bilmiyorum çocuklarınız...Fakat mutlu olmalarını istiyorsanız, “sevgi dolu yetiştirin” onları...Sevgiyi bilsinler, sevgiye doysunlar, en önemlisi de iç huzuru kaybetmeyecek şekilde büyüsünler...Ego yapmayın mümkün olduğunca çocuklara... Ki onlar da daha küçük yaşlarından ego duvarları örmesinler etraflarına...Huzurlu ve mutlu olmaları, çok zeki olmalarından daha önemli çünkü bu hayatta...BAYRAM YAZILARI...KOCASININ ALDATTIĞI KADIN...R. Şanal’ın Quantum İyileşme kitabından çok önemli gördüğüm bir bölümü bu bayram günü Pazar yazısı olarak alıntılıyorum sizler için...Kendinizi gerçekleştirebilmeniz için...***“Aslında insanın varoluş amacı KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRMEKTİR...Kur’an diliyle söylersek ‘ABid’ olmak...Ne anlama geliyor bu?..Fatiha suresinde geçen ‘yalnız sana kulluk ederim’ ifadesini inceleyelim...Abd kökeninden üremiş diğer sözcüklere baktığımızda ‘nebat, abide’ gibi hepsinin de yükselmek, büyümek, potansiyeli açığa çıkarmak gibi anlamlar taşadığını görürüz...Bu durumda Tanrı’ya kulluk etmek, insanda mevcut potansiyelin açığa çıkarılması ile olur...Nedir bu?..Tabi ki; akıl, sevgi, merhamet, yapıcılık, güç gibi şeyler...***İşte insan bunları ortaya çıkarmalıdır...Fakat bunları yapmamakta da özgürdür...Bir yere kadar...İnsan kendi olmamaya direnmeye başlayınca acılar, sıkıntılar, sorunlar ve tabii ki hastalıklar gelip kendini bulmakta gecikmez...Bu durum da Tanrı’nın ‘Rab’ vasfıdır...Eğiten, terbiye eden, geliştiren, olgunlaştıran ve bunun için de harika yöntemler uygulayan tarafı...***Daha önceki bir kitabımda “yaşlı kadın”ın hikayesini anlatmıştım...Onun sesi güzeldi...Bir koroda şarkı söylüyordu...Derken ailesi onu evlendirdi...Bu arada o şehirde bir radyo korosu kurulacağı anlaşıldı...Bu koro kadrolu elemanlardan oluşacaktı...Sınava girdi...Kazandı...Sonra da kocasına gidip bunu anlattı...Tabii ki kocası buna izin vermedi...Vermezdi de çünkü...Aslında kendisi de bunu içsel olarak istemiyordu...O da bu engeli normal karşıladı...Sonra ne oldu?..***Kocası onu aldattı...Hakaret etti...Aşağıladı...Sonunda ayakları tutmaz oldu...Birkaç kez ameliyat masasına yattı...Ayağına platin takıldı...Ancak artık yürüyemiyordu...Belki de zaten yürümek istemiyordu...Bana ağlayarak hayat hikayesini anlatıp, bu kaderi kendisine verdiği için Tanrı’ya olan küskünlüğünü dile getirdi...Bir yandan da hüngür hüngür ağlıyordu...***Tanrı ona iki yol göstermişti...Yetenek vermiş, önüne imkanlar çıkarmıştı...Ancak zorla onu, dosdoğru yola, mutluluk ve esenlik yoluna koyamazdı...Çünkü ona özgür irade vermişti...İstediğini seçebilirdi...Cenneti ya da cehennemi seçmek ona kalmış bir şeydi artık...***İlişkilerde, parada, başarıda olduğu gibi sonucu belirleyen şey seçtiğimiz yoldur...Hangisini seçiyoruz?..Kendimiz olmayı ve gelişmeyi mi?..Yani O’na kulluğu mu?..Yoksa bundan korkup ertelemeyi mi?..Onun yerine Tanrı yerine koyduğumuz diğer kişilere ve şeylere taparak vakit geçirmeyi mi?..Bir danışmanımıza kendisini mutlu edecek şeyler yapmasını, örneğin bir seyahate çıkmasını önerdiğimizde; ‘Bir iyileşsem tabii ki giderim’ demişti...Biz de ona asıl iyileşmek için, mutlu olacağı bir şey yapması gerektiğini anlatmaya çalıştık...***Bir reflü hastası, asit salgısı dolayısıyla yutkunma zorluğu çektiğini düşünür...Oysa aslında, SÖYLEYECEKLERİNİ YUTTUĞU İÇİN MİDESİ ASİT SALGILAR...Böylece sebeple sonuç birbirine karıştırılmış olur...Son tahlilde insanın yaşam kalitesi, hasta olduğu için düşmez...Yaşamı gerçek anlamda kaliteli olmadığı için hasta olur...Kalite ise ancak tekamül ederek size gelir...”BİR ŞEYLER VAR BU HAVALARDA!..Nasıl güzel, nasıl lokum gibi bir hava var İstanbul’da anlatamam...Soğuk desen soğuk değil...Sıcak desen sıcak değil...Güneşli...Fakat yakmayan bir güneş...Yakmayan bir güneş fakat üşümeyi engelleyen bir güneş aynı zamanda...Hava durağan değil...Esintili...Ancak rüzgar orayı burayı uçurmuyor, kararında esmiyor...Romantik hülyalara götürecek kadar esiyor...Kapı pencere götürecek kadar realist davranmıyor...Yağmur yağmıyor...Hava kuru, nem oranı az...Ancak kupkuru bir çoraklık hakim değil etrafa...Bazıları sararsa da, yok olmadı yeşillikler hala...***Uzun yürüyüşler yapıyorum...Uzun düşüncelere dalıyorum...Uzun sohbetler yapıyorum...Uzun bir maratonun bir bilinmez durağında hissediyorum kendimi...Bir şeyler oluyor...Bir şeyler bitiyor...Bir şeyler başlıyor...Bir şey var bu sefer Sonbahar’da...10 yıl önce biten, sonra 10 yıl önce başlayan bir şeyler yeni bir döneme sanki kapı aralıyorlar...İzah edemediğim bir şeyler var bu havalarda...Uzun yürüyüşler, tepelere tırmanılan ağır çıkışlar, açılan nefesler, ruhun derinliklerinden yansıyan nirengi hesaplaşmalar...Bir şeyler var biliyorum...Anlatamıyorum!..

Devamını Oku

Bir bayram yemeği...

26 Ekim 2012

Dün bayram sabahına uyandığım erken saatlerde spor yapıyordum...Sporun iyi tarafı, kafamı takıntılardan, endişelerden, savunma mekanizmalarından uzak tutması...Bir iyimserlik, bir tazelik geliyor ruhumun derinliklerine spor yaparken...Bir “verme” duygusu galebe çalıyor, “korkma” duygusunun aksine...İki yıl önceydi...Yine bir Kurban Bayramı günü, çocuklarımdan uzak kalacağım günler başlamıştı...Uzun mücadeleler, ızdırap dolu günler, hayatın gerektirdiği dönemeçlerden geçmem gerekiyordu...İtalyan-Amerikan yönetmenlerin 1960’lı yılların ikinci yarısında yapmaya başladığı spagetti-western türü filmlerin, bilinçaltımda yarattığı olumsuz bir etki var...Clint Eastwood’un starlaştığı İyi Kötü ve Çirkin, Bir Avuç Dolar için gibi filmler, hayatı “iyiler ve kötülerin mücadelesi” olarak ayırırdı...Kötüler filmde cezalandırılır ve ölür, iyiler de onları öldürüp yeni bir maceralara yelken açarlardı...***Hayat dünyaya egemen olan bakış açısına göre, iyi ve kötünün mücadelesiydi...Filmlerin ve hayatın finalinde, iyi denenler kötüleri cezalandırıyor, öldürüyor, “hesaplaşma bitiyordu...”Hayatın bize sunulmak istendiği gibi olmadığını, yaşamda başka bir davranış kalıbı benimsemek gerektiğini ailemle ilgili kararları alırken fark ettim...Bize öğretildiği şekilde “hesaplaşma” biçiminde hareket edersem, “kendi çocuklarımın annesiyle yıpratıcı bir mücadeleye girecektim...”Ben kazanırsam “mücadeleyi çocukularımın babası, annelerine karşı kazanmış olacaktı...”Annesi kazanırsa ise “çocukların annesi, babalarına karşı...”Neresinden bakarsam bakayım, mücadeleyi kim kazanırsa kazansın, sonuç çocuklarım açısından bir felaketti...Onlar her iki halde de kaybediyorlardı...Babalarına karşı annelerini...Veya annelerine karşı babalarını...***O zaman hayatın benden farklı davranmamı istediğini anladım...Başımıza ne gelirse gelsin, karşı tarafı “cezalandırıcı bir yaklaşımı” benimsemememiz gerektiğini gösteriyordu hayat bize...Çocukların iyiliği demek aslında ailenin iyiliği demekti...Yani hepimizin iyiliği...Hayat bize, doğru temeller üzerinde işbirliği yapmamızı öneriyordu...Ancak o zaman çocuklarım annelerinden, babalarından mahrum kalmadan, ayrı ayrı onlara düşman olmadan yetişecek, sağlıklı bir ruh yapısına ve mutluluğa uzanacaklardı.Gazeteler, televizyonlar ve bir bütün olarak medyanın köpürtmelerinin, etrafta uluorta atıp tutanların dolduruşlarının bizim ailede kimseye faydası olmayacaktı...***Hayat işbirliği gerektiriyordu...Doğru temeller üzerinde işbirliği yapılmalıydı...Yaşam “intikam ateşlerinin, taraflardan birinin öldürülerek cezalandırılacağı bir sistematiğin” parçası değildi...Aradan geçen uzun zamanda, “hesaplaşma yerine işbirliği, dövüşme yerine empati yeteneği”ni geliştirmeye çalıştık...Bugün çocuklarımızın mutluluğundan gurur duyacağımız bir noktadayız... Dün sabah sporumu yaparken, içimden “bugün” dedim, “en iyisi ikizler, anneleri ve annemleri beraber bir bayram yemeğine götüreyim...”Bayram öğle yemeği böyle ortaya çıktı... Geniş bir aile yuvarlak masanın etrafında toplandı...Elbette o yemekten, miniklerin geleceklerine aktaracakları bir sürü hatıra vardır...Benim için de annesi için de, annem babam için de elbette bir hatıra buketi çıktı o yemekten...Fakat sanırım küçük kızımın hareketi yemeğin özetiydi...Annesiyle babasının ellerini iki yandan alıp, iki yanağına götürdü...“Sizleri çok seviyorum” deyip ellerimizden öpmeye başladı...Bayram yemeğinin ortasında hayatın şifresini akıyordu... Şifreyi çocuklar vermişti, mutluydular...Hesaplaşma değil, işbirliği istemişlerdi...Hayatın gerçeğini 3.5 yaşındaki çocuklardan öğreniyorduk...Onlar egolarıyla değil, kalpleriyle konuşuyorlardı...Kurban Bayramınız kutlu olsun...*****ALZHEİMER OLURSANIZ BU YAZIYI OKUYAMAZSINIZ!..Bugün “Quantum İyileşme” kitabından Alzheimer hastalığını seçtim...Alzheimer’ı seçmenin önemli bir nedeni var...İlerde Alzheimer olacak hastalar, oldukları anda bu yazıyı okuyamayacaklar...Yazıyı mümkün olduğunca fazla insan şimdi okursa, ilerde Alzheimer’a yakalanma şansı azalır...Alzheimer için şu başlığı kullanıyor R. Şanal:“Alzheimer... Unutursam suçum yok olmuş olur...”***“Nedeni;Geçmişte işlenmiş olduğuna inanılan bir suçun unutularak yok sayılması...Yaşam sorumluluğundan unutarak sıyrılma isteği...Sorunlarla baş edememek...Tekrar çocuk olma isteği... Böylece sorumlu olmamak...Düğüm çözecek yargılar;Hatırlamak istemiyorum...Suçluyum... Ama onu görmek istemiyorum...Kim hatırlamak istemiyor?.. (Bunu en az yirmi kez dura dura bedenimizin tepkilerini izleyerek yapın...Cümlenin etkisi tamamen ortadan kalkıncaya kadar yapmaya devam edin...)Eylem ödevleri;‘Hatırlıyorum... Böylece yaşamımı güvenle sürdürürüm’ günde en az on kez ve en az üç ay sabah akşam tekrar edin...‘Geçmişte yaptığım ve yapmadığım her şeyin sorumluluğunu sevgiyle kabul ediyorum ve kendimi affediyorum...’ olumlamasını günde on kez sabah akşam söyleyin ve dört ay tekrar edin...”

Devamını Oku

Bayram sabahına şükür demesini bilmek!..

25 Ekim 2012

Bugün bayramın ilk günü...Dün gece küçükler annelerinden geldi...Sabah bayram alışverişi yapmıştık onlarla...Sarıla sarıla annelerine gittiler...Sarıla sarıla gece babalarına geldiler...Gece beraber yatacağız, sabah beraber uyanacağız...Uyanınca, aldığımız yeni kıyafetleri giyecekler...Dedelerine, babaannelerine gidecekler bayramlaşacaklar...Pek bayramlaşmayı bilmiyorlar ama olsun...Öğreniyorlar...***Ayşe Nazlı mesaj atar mutlaka...Ne zaman gelecek acaba, babasıyla bayramlaşmaya?..Ben de bu arada annem ve babamla bayramlaşırım...Küçükler sonra annelerine gidecekler...Akşama gelirler...Üç kuşak hayattayken birarada kutlayabilme lüksüne kavuştuğumuz bayramlardan biri bu...Bundan daha büyük “şükür” hissi uyandıracak bir şey var mıdır hayatta acaba?..Bu bayram sabahı, aldığınız nefese, sizinle nefes alıp veren sevdiklerinize, hayata, evrene, bu muhteşem kainata kulak verip, “şükredin...”Şükür sizi; egonuzun bitmek bilmeyen ihtiraslarından uzak tutar...Kibrinizi yok eder...Koskoca evreni kendinizden ibaret sanma zavallılığından kurtarır...Sizi kendinize getirir...Olması gerektiği yere çeker...Şükredin!..Şükür şifanızı getiren ilacınızdır...*****BAYRAM SOHBETLERİ... HAYATI DENEMEK VE ÖYLECE ÖĞRENMEK İÇİN VARSINIZ...Bugün bayram...R. Şanal’ın Quantum İyileşme kitabından bayrama mahsus, çok değerli öğütler ve bilgiler derledim sizlere;Her şeyi bir kenara bırakıp hayatı deneyimlemeye bakın...Çünkü geriye sadece onlar kalacaktır...Denemeden ve yanılmadan öğrenemez ve gelişemezsiniz...Öğrenip kendinizi geliştirmek için buradasınız...Sizin için yararlı gördüğünüz ve bildiğiniz şeylere sanki onlar sonsuzmuş gibi, sıkı sıkıya sarılırsanız kaçınılmaz olarak acı çekeceksiniz...Esneyin, gevşeyin ve rahatlayın...Her zaman bir öncekinin daha iyisini, daha faydalısını Tanrı size göndermek istiyor...Bunu kabul edin yeterlidir...HER ŞEYİ KENDİ AKLINIZ VE GÜCÜNÜZLE YAPMAYA ÇALIŞMAYIN...O’nunla işbirliği yapın...Ruhun derin hareketine kendinizi bırakmayı öğrenin...Bu körü körüne bir teslimiyetçilik değildir...Daha çok evrensel zeka ile işbirliği yapmaktır...Mucizelerin kendi hayatınıza akmasına izin verin...Zihninizi sonsuz olasılıklara açık tutun...ASLA KİMSEYİ KANDIRMA, YALAN SÖYLEME...Yalan en başta bedeninde tahribata yol açar...Sonra da boşa koşar, boşa yorulursun...Yalan başta kolay ve kazançlı gözükebilir, fakat sonu hüsrandır, yorucudur...HAYATINIZIN İŞİNİ BULMALISINIZ...Yetenekli olduğun bir şey mutlaka var...Onu bir kenara bıraktın unuttun...Çünkü çevren onu onaylamadı...Belki sesin güzeldi şarkı söylüyordun, ailen senin hukukçu olmanı istedi...Belki de kalemin çok iyi idi...Yapmadın...Şimdi de soruyorsun kendine;-”Neden mutsuzum, başarısızım?..” diye...O halde yapman gereken şeyi yap...Yetenekli olduğun işi yap...En iyi yaptığın şeyi yap...Korkma!..Başarı da gelecek arkasından, bolluk da akacak...Ama biraz sabretmen, direnmen gerekecek...Olsun!..Sonuç için buna değer, emin ol!..KENDİ VİZYONUN AYNI ZAMANDA TOPLUM İÇİN YARARLI BİR VİZYON OLSUN...Ne sadece kendin için yaşa, ne de sadece toplum için...Öyle bir hedefin olsun ki, bir taşla iki kuş vurmuş ol...O zaman evren sana destek olacak...Çünkü sen sadece bir kişinin hayrını taşımıyorsun...Senin hedeflerine ulaşman birçok kişiyi olumlu etkileyecek...O zaman elin, yuvan bereketli olacak...Yok eğer sadece kendine, kendin için çalışır ve yaşarsan, dibi delik bir ambara buğday yığmaya çalışıyorsun demektir...KÖTÜLÜK YAPANIN BİLEREK YAPTIĞINI ZANNEDERSİN, OYSA...Herkes ancak yapabildiğinin en iyisi yapar...Eğer daha iyisini yapabilseydi onu yapardı... Oysa sen kötülük yapanın bunu bilerek yaptığını zannedersin...Peygamberimiz kendine olmadık kötülükler yapıp, görevini yapmasını engel olmaya çalışan adama ne demişti?..Hatırla:-”Cahil...”Unutma ki, kötülük de iyilik de dönücüdür ve mutlaka yapana geri döner...Eğer bunu bilseydi bir kimse, kötülük yapar mıydı?..BÜTÜN ACILARIN ZANLARINDAN ÖTÜRÜDÜR... ZANLARININ FARKINA VAR, ACILARIN YOK OLACAK...Sen belki annenin seni doğarken istemediğini zannedersin, oysa onlar sadece bir çocuk olmasını istememişlerdi...Sen belki kimsenin sana yardım etmeyeceğini “zan” ettin...Bu yüzden de her şeyi kendin yapmak zorunda kaldın...Sen bir kız çocuğu olarak doğdun...Oysa ailen erkek bekliyordu...Onların derdi ailenin ismini sürdürecek birine sahip olmaktı...Çünkü onlar kendi varlıklarının isimle devam edeceğini “zan” etmişlerdi...Bu yüzden sinirlisin ve haksızlığa uğradığını “zan” ediyorsun...RASTLANTI DİYE BİR ŞEY YOKTUR...Herkesin arkasında sen görsen de görmesen de bir amaç ve niyet vardır...Sen görsen de görmesen de -ki insanların görebilme ufku çok sınırlıdır- insanların niyetleri ile Tanrı’nın evrensel yasalarının HAVALARDA UÇUŞUP BİRBİRLERİNİ BULDUĞUNU görebilirdin...Rastlantılar sana her zaman yeni seçenekler sunmak için, karşına çıkan işaretlerdir...RASTLANTI DEDİĞİN ŞEYLERİ BİR MEKTUP GİBİ OKUMAYA ÇALIŞ...Eğer dünyada rastlantı diye bir şey olsaydı Tanrı olmazdı...*****KURBAN BAYRAMINIZ MÜBAREK, CUMHURİYET BAYRAMINIZ PAYİDAR OLSUN!..Bu milletin mucizeler yaratması, ancak Osmanlı’yla Cumhuriyet’in tarihi perspektifte barışabilmesinden geçer...Bu ülkenin birliği, tarihinin devamlılığını kavradığında gerçekleşir...2023’ü; yani Cumhuriyet’in 100. yılını, kendisine “dünyanın muassır medeniyetlerini geçmede hedef koymuş bir iktidar”, Cumhuriyet’le ve onun her türden kutlamalarıyla çatışır görüntü vermemeli...Diğer yandan, iktidarla mücadelesi olan muhalefet, “tarihin devamlılık çizgisinde, Osmanlı’yı tukaka ederek Cumhuriyet’in sağlam temellere oturtulamayacağını” bilmeli...Geçmişi olmayanın geleceği olmaz!..Bu millet Kürdüyle, Türküyle, Alevisi ve Sünnisiyle, imparatorluklardan, Cumhuriyet’e, tarih boyu değişen devlet yapılarında “esasen aynı genetiğin dinamik bir tezahürü olduğunu” aklından çıkarmamalı... Bu minvalde; Kurban Bayramınız mübarek, Cumhuriyet Bayramınız payidar olsun...

Devamını Oku

“Kutladığımız bayram kurban bayramı değil...”

24 Ekim 2012

Ahmed Hulusi’nin Hac’daki yurttaşlarımızla farklı zamanlarda Arefe’sini yapacağımız Bayram’la ilgili ilginç bir mesajını okudum...“Bu Bayram’ın ismi Kurban Bayramı” değildir diyor Ahmed Hulusi;“Önümüzdeki bayram Kurban Bayramı değildir...Kurban kesilen hayvanlar için bayram yapılmaz!..Halk dilinde konuşulan bu olay gerçekte yanlış bir değerlendirmedir...‘HAC ARAFATTIR’ hadisi gereği olarak, Arefe Günü denilen günde Arafat’a gitmiş olan insanlar, geçmiş günahlarına, yanlışlarına, bilerek bilmeyerek işledikleri suçlara tövbe ederler ve bu tövbelerine icabet olur...Bu yüzdendir ki, Arafat’ta tövbe edip bağışlanan insanlar, ertesi günü bayram sevinci yaşarlar...Ki bu da “HAC BAYRAMI” olur...Arafatta hangi tarihte toplanılmışsa, o gün dünyanın her tarafındaki Müslümanlar tarafından “AREFE”, ertesi günü de “HAC BAYRAMI” olarak nitelenir...Burada esas ARAFAT’taki uygulamadır!..***Orada Müslümanlar ne günü bayramı kutluyorsa, dünyanın her yerindeki Müslümanlar’ın da aynı günde bayram sevincine katılması gerekir...‘Arafat’ta “AREFE” özelliği yaşanırken; ‘biz o günü “arefe” kabul etmiyoruz... Dolayısıyla ertesi günü yaptıkları “Bayram”a da katılmıyoruz...’ demek bu olayın inceliğine dikkat etmemekten ileri gelir...Esasen “Arefe” de oradakilere ait bir olaydır...BAYRAM da Arafat’ta bulunarak HACCI yaşayanların bayramıdır!.. Bunun dışındakiler onların sevinçlerine, ‘BAYRAMINA ORTAK OLMAK AMACIYLA BAYRAM YAPMAKTADIRLAR...’Arafat’ın özelliği ve orada bulunanların yaşadığı olay sonucu olan HAC BAYRAMI’nın gününden farklı bir günü bayram ilan etmek ne derece doğru olur, bunu okuyanların izanına bırakıyorum...”***Kısaca özetlemek gerekirse, Ahmed Hulusi’ye göre, “Bu bayram aslında Kurban Bayramı olarak adlandırılsa da Kurban Bayramı değil, HAC BAYRAMI...Arafat’ta Arefe günü günahlarına tövbe edenlerin, ertesi günü kutladıkları ve diğer Müslümanlar’ın da onların bu bayramına ortak oldukları bir bayram...Arafat’ta Arefe ne günüyse, tüm dünyadaki Müslümanlar da o günün ertesini bayram olarak kutlayabilirler, çünkü bayram esasen oradaki Müslümanlar’ın günahlarına tövbe ettikleri günün bayramı...Bu durumda Suudi Arabistan’da kutlandığı günde bayramın kutlanması doğru...”Benim ilgimi hangi gün kutlanması gerektiği konusu kadar, kutlayacağımız bayramın “KURBAN BAYRAMI DEĞİL, HAC BAYRAMI” olarak adlandırılması gerektiği konusu çekti...İlginç bir yorum, ilginç bir değerlendirme...Her halükarda Hac ya da halk arasındaki deyişiyle Kurban Bayramı’nız kutlu olsun...*****TEK GECELİK AŞK FANTEZİSİ!..Ayşe’nin (Özyılmazel) “Tek gecelik ilişki”yle ilgili sözleri olmasa kendi hayatımın tek gecelik ilişkilerini düşünmeyecektim elbette...Ne kadar uzun bir zamandır “tek gecelik bir ilişki yaşamadığımı” farkettim...Orası pek önemli değil...Fakat ne kadar uzun bir zamandır “tek gecelik bir ilişkinin hayalini kurmadığımı farkettim...” orası çarpıcı... Tek gecelik ilişkiler değil, tek ve unique ilişkiler arıyorum nicedir...Kim bilir kaç yıldır tek gecelik bir ilişkinin hayaliyle heyecanlanmadım, bilinmezi tek gecede yaşamaktan ibaret bir duyguyu arzulamadım...8-9 yıl öncesiydi...Anılarda hayal meyal kalmış bir tek gecelik ilişki hatırlıyorum...Ne kadar kötü bir sabaha uyanmıştım o gece...Sabah vedalaşırken bile beraber olduğum kişiyi bir daha görmeyeceğimi biliyordum...İlişkiyi devam ettirmeyeceğimi tahmin etmem güç değildi...***Gece sarhoş olup sonrasını hatırlamayan bir erkek olmadım pek...“Her gece barda gönlüm hovarda” da değildi öyle...O zaman ne?..Sanırım, eşleriyle birlikte olan yakın arkadaşlarıma tek bekar olarak, “bir gençlik gösterisi yapmaya yeltenmiştim...”Biraz şov amaçlıydı...Erkek arkadaşlarımın hepsi eşleriyle eğlenmese, aralarındaki tek bekar olarak o mekanda bu şovu yapmaya yeltenmezdim...Suçluluk duydum mu, niye yaptım diye mi sorguladım, yoksa kendime mi kızdım?..Sanıyorum hepsi, ya da hiçbiri...***Hayret!..Gençliğimin ilk yıllarında, tek gecelik ilişkiler en büyük fantazyamdı...Tek gecelik ilişki fantazyalarımın ruhumda seslendirilen unutulmaz parçasını Eagles söylerdi:“Hotel California”O parça başladığında fantazyam başlardı...Yaşadığım kentten kopardım...Arkama bile bakmadan uzaklara çok uzaklara California’ya giderdim...California Otel’ine girerdim...Müzik kutusunda, Eagles Hotel California’yı söylerdi...Cafe’sinde barında özgür aşklar yaşayacak genç kızlar olurdu...Tek gecelik ilişkimi orada yaşardım...Sonra otel California’da, Hotel California parçasıyla uyanırdım...Tek gecelik aşkla birlikte...***Meçhul ve ani peydahlanan aşklara yelken açmayı mı unuttum acaba?..Hayır, hiç öyle olmadığımı biliyorum...Sadece meçhul aşkın tek gecelik olmasını arzu etmiyorum artık...Daha bir süreli, daha bir güven verici olmasını istiyorum...Tek gecelik aşkımı tanımak istiyorum...Kadınları tek geceden öteye tanımanın, tek gecelik heyecanlardan çok daha heyecanlı olduğunu öğreneli çok zaman oldu çünkü...*****UNUTKANLIK (Hatırlamaktan korkuyorum)“Yaşamını güvenle sürdürebilmek için bazı şeyleri hatırlamamayı seçer insan” diyor R. Şanal “unutkanlık” olarak bilinen hastalığı anlatırken...“Aslında insan bunu bilinçli olarak yapmaz...İlkel beynin otomatik olarak yaptığı bir şeydir...Bu durumda genellikle “hatırlamama” emri genelleştirilmeye başlanır...Böylece unutkanlık ortaya çıkar...Genellikle yakınları tarafından tacize, tecavüze uğrayanlarla, kaza, ölüm, yaralama gibi olayları yaşayan kişilerde görülür...”UNUTKANLIĞA NEDEN OLANDÜĞÜMÜ ÇÖZECEK CÜMLELER...Unutursam güvende olurum...Hatırlamak istemiyorum...Hatırlarsam üzülürüm...Kim hatırlamak istemiyor?..O hatırlamak istemiyor!..O bir zamanlar unutmayı seçmişti...EYLEM ÖDEVLERİ‘Neyi unutmak istiyorum?..’ diye sorarak uykuya dalabilirsiniz...Bunu sürekli yapın...Ya rüyanızda, ya da gün içinde uyanıkken bununla ilgili ipuçları yavaş yavaş bilincinize gelecektir...KİMSEYE KIZMAYIN, SUÇLAMAYIN HATTA KENDİNİZE BİLE...Hoşunuza gitmeyen şeyler için suçlanacak kimse yoktur...Ama bilin ki onlardan siz sorumlusunuz...Sizin yaptığınız ya da yapmadığınız şeyler onların olmasına neden oluyor...Bunu fark edince öfke ve kızgınlık duygunuz tamamen yok olacak...Olmasını istemediğiniz şeyleri değiştirmenin yolu, onların olmasına neden olan inanç ve tutumlarınızı değiştirmektir...Örneğin etrafınızda hep kötü insanlar varsa, kendinizi iyi hissetmek için başka bir yol bulmanız gerekebilir...”

Devamını Oku

Steve Jobs’un işadamlarının kulağına küpe olacak sözleri...

23 Ekim 2012

Önceki gün Steve Jobs’u dinlerken, SHOW TV’nin İcra Kurulu’nda yaptığımız kıran kırana tartışmalar geldi gözümün önüne...Erol Aksoy, Harvard’da öğrendiği değişik yönetim tarzlarını icra kurulunda denerdi...Bu taktiğin doğal sonucu, yayıncılarla, reklamcılar birbirine düşerdi...Ama ne düşme...Ben ve Şansal Büyüka, “yayınların içeriğini” anlatıp, yedi yıl boyunca birinci giden SHOW’un, program içeriğine göre daha fazla reklam alacak bir politika arzu ederdik...Satış ve pazarlamadan sorumlu icra kurulu üyesi arkadaşımız ise, “reklamcıların program yapısında değişiklik arzu ettiğini” söyler, “çokça kendi düşüncesi olan fikirleri, reklamcıların istediği programlar” diye icra kuruluna getirirdi...***Biz ratingleri gösterdikçe, “ratingler önemli değil” derdi, “şöyle şöyle programlar istiyorlar...”Çıldırırdık...O yayınların hangi bitmek tükenmek bilmeyen çabalarla bu kadar geniş izleyici kitlesiyle buluştuğunu yaşayan bizler, satış ve pazarlama ekibinin ürünlere yabancı kaldığını hisseder, “haksızlığa uğramış kişilerin can havliyle dozajı gittikçe artan tartışmalara girerdik...”Erol Aksoy sessiz ve sakin izlerdi, yayıncılarıyla, reklamcıları arasındaki “kavga”yı...Sonradan öğrenirdik ki bu tartışmalardan şirketi adına gizli bir mutluluk duymaktadır... ***Önceki gün genç yaşta kanserden vefat eden, dünyanın en yaratıcı beyinlerinden APPLE Computer’un kurucusu Steve Jobs’un ölmeden birkaç ay önce verdiği son röportajını izlemeye karar verdim...Steve Jobs gibi “Deha” kişilerin, hayatlarının olgunluk çağında, hırs ve ihtiraslarından arındıkları günlerde verdikleri röportajlar, yaşamın şifrelerini içinde barındırır...APPLE’ın kurucusu, o son röportajında bizim o tartışmaları hatırlatan öyle bir laf etti ki, donup kaldığımı hissettim...Üstadın zekasına bir kez daha hayret ettim...APPLE’ın o yıllardaki en büyük rakibi IBM’i anlatırken şöyle diyordu Steve Jobs:“Milyarlarca dolarlık IBM’in, temel hatası zaman zaman büyüyen her şirket gibi APPLE’da da görülen bir hataydı...Bu şirketler iyice büyüdükten bir süre sonra, onları esas büyük yapan ‘içerik yaratıcıların’dan yavaş yavaş arınmaya başlarlardı...Çünkü şirket büyüdükten sonra, daha büyümesinin yolu, satış ve pazarlamadan geçiyordu...Satış ve pazarlamada iyi olan elemanlar şirket içinde bir süre sonra yükselmeye başlıyorlardı...Bu durum doğal görünüyordu, çünkü onlar gelir getiren elemanlardılar...Oysa satış ve pazarlamacıların bir temel eksiği vardır...O da üretilen ürünle ilgili esasen hiçbir şey bilmezler...Ürünün içeriğini, ne olduğunu, niye öyle olduğunu bilmezler, çünkü o içeriği onlar yaratmazlar...Sadece satışını ve pazarlamasını yaparlar ve onu iyi yaptıkça dev şirketlerin tepe noktalarını ele geçirirler...Bir süre sonra dev şirketlerde gerçek üreticiler, içerik yaratanlar devre dışı kalırlar...Şirketler gelir getiriyor gözüken satış ve pazarlama elemanlarının fiili egemenliği altına girer...Bu durum IBM’in en büyük hatasıydı... Biz APPLE’da o zamanlar yarattığımız içerikle kendimizden kat kat büyük şirketi alt etmeyi başardık...”***1996 yılında Kemal Sunal filmleriyle birkaç üçüncü kopya Türk filmi dışında hiçbir şeyi kalmamış SHOW TV’yi düşündüm...Sonra onun içerik verebilmek için yıllarca göz nuru alın teri döken yüzlerce programcı, haberci, yayıncı gözümün önüne geldi...Sonra satış ve pazarlamanın “Ben satıyorum... İçeriği ben belirlerim” dediği günleri...Steve Jobs’un dediği ürüne yabancılaşmış tanıtımların, promoların gırla gittiği günleri...Televizyonlarda yıllardır içerik namına “yeni” dediğimiz hiçbir şeyin olmamasının altında Steve Jobs’un anlattığı sır yatar...Ürünü üreten insanların, içerik yaratan yaratıcıların devre dışında kaldığı sistemler, bir süre sonra satış ve pazarlamacılarını da yok ederler...Satmak ve pazarlamak için, yaratmak lazımdır önce çünkü...Artık icra kurullarına girmiyorum...Sakin, huzurlu ve kendimle barışığım...Steve Jobs’u dinlemeseydim keşke...Yaşadığım flashback’ler bile yeterince gerdi beni... Çok gerilmemek lazım...Steve Jobs da kendi kurduğu APPLE’dan ayrılmak zorunda bırakılmıştı...Yıllar sonra ‘efsane’ olarak döndü ama; ne fayda...Yaşadıkları onu kanserden götürecekti gencecik yaşında...*****YÜKSEK TANSİYON... HAYATIN NEŞELİ YANINI YADSIMAK...Hayatımda hiç check-up’a girmedim...Sizi içine alan, beyninizi ve bilincinizi esir alan endüstrinin ‘bir tüketicisi’ olmayı kendi çapımda reddettim...Ancak bir gece televizyon programı bittikten, haber toplantısı da sona erdikten sonra, ertesi sabahın köründe bel ameliyatına girmek için gece yarısı Amerikan Hastanesi’ne gittim... Birkaç saat sonra ameliyata gireceğim için zorunlu olarak tansiyonumu ölçtüler...15-16 gibi yüksek bir rakam çıkmıştı büyük tansiyonum...Sonra bir saat içinde azaldı...Doktorlar; “haber bülteninin gerginliğinden böyle” dediler, “zaman ilerledikçe düşüyor tansiyonunuz...”***O gece doktorlara belli etmemiş ama korkmuştum...İçimden “Yahu ben bugün hastaneye geleceğimi biliyordum... Onun için haber bülteninin yayını esnasında özellikle sinirlenmedim... Yayın sonrası toplantıda her zamanki gibi esip gürlemedim... Tevekkülle hastaneye gitmeyi bekledim... Bende bu geceki tevekkülün sonunda 15-16 tansiyon çıkıyorsa, normal bir haber bülteni akşamı 20’den aşağı çıkmaz tansiyonum...” diyordum...***Annemde yüksek tansiyon vardı ve basit doktor klişeleriyle ‘sinirlenince tansiyon çıkar’dan ibaret sanıyorduk tansiyon meselesini...R. Şanal, Quantum İyileşme kitabında şöyle yazıyor Yüksek Tansiyonu... “YÜKSEK TANSİYON (İçe atılmış derin öfke)NEDENİ:İçe atılmış derin öfke, kızgınlık hatta kin duygusu...Hayatın neşeli yanını yadsımak...Görev ve sorumluluk meselesini fazla abartmak...DÜĞÜM ÇÖZME;Bana yapılan haksızlıkları asla unutmam...Öfkemi içimde sıkıca tutmalıyım...Çünkü o beni güçlü kılıyor...Kızgınlığımı içime atmalıyım...İstediğim şeyleri yapmaya hakkım yok...EYLEM ÖDEVLERİ:Bana yapılan ve benim yaptığım her şeyi bağışlıyorum...Bırakıyorum...Çocukça oyunlar oynayın...Bol bol güleceğiniz gösterilere gidin...Kimi neden bağışlamadığınızı bir yere sürekli yazın, sonra da onu yakıp küllerini savurun...”***Düşüncelerimizi ve duygularımızı belirleyen şeyin “dışarda olanlar değil, bizim dışarda olanları algılama şeklimiz” olduğunu anlamayanlar, “Bırakın bu işleri biz bunların hepsini hatmettik... Bir şey çıkmıyor bu işlerden...” gibi zırva klişeler söylerler...Kin tutmadım...Fakat o yıllarda bana yapılan haksızlıkları hiçbir zaman unutmayacağımı söylerdim kendi kendime...Haksızlıkların üzerimde yarattığı öfkeyi içimde saklı tutar, ondan güç alırdım...Bizzat bunların bende yüksek tansiyon yarattığını kaale almadan...Ya da kaale alıp, dikkate almadan ve önemsemeden yaşadım...Hayat bir tercih meselesidir...Ya öfkenizi içinizde barındırıp, ondan güç alıp gelenden geçenden hesap soracaksınız...Yüksek tansiyonla yaşarken...Ya da tansiyondan ve öfkenizden vazgeçeceksiniz...Karar çok kolay gibi geliyor...Oysa cevap o kadar basit değil...

Devamını Oku