Egemen Bağış ve eşiyle aynı masada birlikte oturuyordum...“AKP’nin Türkiye için gizli bir gündemi mi var?..” sorularının yine yoğun sorulduğu günlerdi...Bütün dikkatimi Egemen Bağış’ın bakışlarına ve vücut diline yoğunlaştırmıştım...“AKP; Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sokmak” konusunda ne kadar ısrarlıydı?..Bunu anlamaya çalışıyordum...O gün gördüğüm Egemen Bağış, kelimelerini çok dikkatli seçiyordu...Girmek isteyip de alınmayan bir konumda olmak istemiyor, “Onların bize, bizim onlara ihtiyacımızdan fazla ihtiyaçları var...” diyordu...Bense “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ihtiyacının herkesin sandığı gibi ekonomik olmadığı kanısındaydım...”Nitekim o yemeğin sonrasındaki günlerde Yunanistan iflasın eşiğine geldi, İtalya ve İspanya’da ekonomik krizler yaşandı, Türkiye’nin notu yükseldi ve genç nüfusuyla Türkiye, Avrupa ekonomilerinin gıptayla baktığı bir ülke haline geldi...***Aslında yıllar önce Yunanistan’da gördüğümden, Türkiye’nin Avrupa Birliği’nden büyük ekonomik yardımlar almasının hiç hayırlı olmadığının farkındaydım...Yunanistan da yıllarca, Avrupa’nın bütün fonlarını semirmiş, “tarım, şarapçılık, turizm” fonlarından aldığı milyarlarca euro’yu har vurup harman savurmuş, sonunda inanılmaz bir iflasla karşı karşıya kalmıştı...Avrupa Birliği’nin yardımları bir çeşit asalaklığa alıştırıyordu, gelişmemiş ekonomileri...Türkiye ne yapacaksa kendisi yapacaktı, yapmalıydı...***Fakat benim Avrupa Birliği’nin; esasen Türkiye’nin kaderini değiştireceğine inanmam, ekonomik nedenlerden değil, siyasi, toplumsal, kültürel ve psikolojik nedenlerleydi...Türkiye’nin demokrasisi hukuk, siyaset, parlamento, insan hakları ve sivil toplum örgütlenmesi açısından dünyanın geldiği en üst noktada olmalıydı...Avrupa Birliği’nin demokrasi, hukuk, insan hakları şemsiyesi böyle bir şemsiyeydi...Bu şemsiye Ortadoğu gibi diktatörlüklerin bolca yaşandığı, demokrasi dışı her kumpasın envai çeşidinin, her kademede hissedildiği Türkiye gibi bir ülkede, demokrasiye açılan pencereydi...Kendimizi aldatmanın alemi yoktu...Biz demokrasiyi kör topal idare etmeye çalışsak da, ne güneyimizde Suriye’de, ne Irak’ta, ne doğumuzda İran’da, hatta ne kuzeyimizdeki Rusya’da gelişmiş bir demokrasi mevcuttu...Bu kadar antidemokratik, otorityen ve diktatör bir coğrafyada, demokrasi geçmişi “yüzlerce yılla” ifade edilemeyen bir ülkenin, “kursa bile emekleyen demokrasisinin serpilmesi mümkün değildi...”***Bu coğrafyada devlet içinde ve devlet dışında çok fazla antidemokratik, otorityen, diktatörlük heveslisi, başka yaşamlara hayat hakkı tanımayan insan, grup ve anlayışlar vardı...Bunca dini, etnik farklılığın olduğu bir coğrafyanın, başkalarının hayat hakkını nispeten sınırlayarak yaşayabilmesi, gelişmiş bir demokrasiyi oturtabilmesi mümkün görünmüyordu...En azından Avrupa Birliği desteği, bu demokrasinin daha sağlam ve gelişmiş temeller üzerinde kurulması için, elzemdi...Türkiye’de darbelerin mazide kalması için Avrupa Birliği üyeliği, gerekli bir şarttı...Keza darbelerin olmayacağı bir Türkiye’nin demokrasi dışı rejimlere yönelmesinin önündeki engel de Avrupa Birliği olacaktı...Aslında Avrupa Birliği’ni sağlayacak hükümet, Ortadoğu coğrafyasına göre, kendi hükümranlık haklarını sınırlayacak, onları sivil toplum örgütleri ve demokratik kurumsal dengelerle makul oranda kısıtlayacak, buna karşın darbeler ve silahın egemen olacağı zoraki yöntemlerle devrilmenin de önünü alacaktı...***O gece akşam yemeğinde Egemen Bağış’la bir miktar bunları konuştum...AKP’nin Avrupa Birliği’ne en uzak göründüğü zamanlarda bile, Avrupa’dan uzaklaşamayacağını düşünüyordum...Çünkü demokratik seçimlerle gelmiş bir siyasi partinin kendi geleceğinin garantisi bizzat Avrupa Birliği’ydi...AKP kendi siyasi geleceğini düşünüyorsa, Avrupa Birliği’nin demokratik standartları herkese olduğu gibi ona da şemsiye olacak, hayatiyetini nispeten garantiye alacaktı...Dün Egemen Bağış’a Avrupa Birliği Sosyalist ve Demokratlar Grubu Başkanı Hannes Swoboda’nın “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş tarihi 2023’tür...” demesi bir milattır...İlk defa açıktan ve Cumhuriyet’in yüzüncü yıldönümüne denk düşecek bir tarih veriliyor Avrupa’nın etkili bir siyasi figürü tarafından...Cumhuriyet’in yüzüncü yılı Avrupa Birliği’ne giriş tarihi olursa, bu gerçekten bu genç ülkenin makus talihinin değişeceği anlamına gelir...Bunu görebilmek ve çocuklarımla bu tarihsel olaya tanık olabilmek için, sağlık ve umut dolu olarak bütün gücümle yaşamak istiyorum...*****“HAYVAN...”33 yıldır gazetecilik ve televizyonculuk yapıyorum...Pek “mazbut” bir televizyonculuk ve gazetecilik tarihim olduğunu kimse söyleyemez...Hatırı sayılır oranda, laf çarpmalarım, canlı yayın fırtınalarım, sert rüzgarlar estiren eleştirilerim, beklenmedik çıkışlarım oldu...Fakat son yıllarda “spor yorumculuğu” adı altında yaşadığım kepazelikleri hiçbir mecrada yaşamadım...Hadi buna kepazelik demeyelim...Fakat bu programlarda zaman zaman gördüğüm “dil ve üslup” bir gazetecilik dili ve üslubu değildi...***Bir gazeteci, samimi konuşsa da külhanbeyi ağzıyla sürekli küfür etmez...Bir gazeteci şeffaf olsa da, bu şeffaflık içinden geçen her argonun mikrofona yansıması anlamına gelmez...Bir gazetecinin doğru ve dürüst davranması, “geleni geçeni tavuk keser gibi kesmesi” anlamına da gelmez...Gazetecilik mesleğinin bir ritüeli, bir davranış biçimi, bir etiği, bir ahlakı, bir söylem tarzı vardır...***Baştan söylediğim gibi “mazbut” bir gazeteci sayılmam...Tam tersine gazetecilik ölçülerinde, “sınırları zorlayan bir gazetecilik anlayışını ustalarımdan öğrendim ve uyguladım...”Bu gazetecilik stili, ruhumdaki delfişek delişmenlikle birleştiğinde hayatı çarpıcı sunacak bir sansasyona da ulaştı...Fakat iki sene önce yaşadığım olayda, gördüğüm potansiyel tehlikeyi, hayatımda bunca sene program yapmış bir kişi olarak görmediğimi ve yaşamadığımı söylemeliyim...O günden beri spor programı yapmıyorum...İstendiği, talep edildiği ve ısrar edildiği halde yapmıyorum...***Hayatta en sevdiğim hobim futbol olduğu halde, yöneticilik yapmama, gazetede tenkit yazmama rağmen, televizyon programlarında o atmosferin içine girmemek için elimden geleni yaptım...Yazık bu söylemlerin, tepkilerin ve küfürlerin “gazetecilik” zannedildiği hayata...Başkaca söyleyecek bir sözüm yok bu dünya hakkında...Kimsenin yok...
Müslüm Baba’nın doktoru Profesör Bingür Sönmez, Baba’nın kalp ameliyatıyla ilgili sorulara şöyle cevap veriyor:- “Bu ameliyatlardan sonra tek sağlıklı organ kalptir... Çünkü zaten kalbi ameliyat ediyoruz... Fakat ikinci üçüncü organlar, eğer iyi durumda değillerse, ameliyattan çok kötü etkileniyorlar... Böbrek, akciğer, karaciğer gibi...”Doktor Müslüm Baba’nın bedeni için “Çok kötü kullanılmış bir beden” deyimini kullanıyor...Uzun yıllar önce en fazla duymak istemediğim ifade bu ifadeydi...Vücudumu iyi kullanmadığımı bildiğimden, “Vücudunu iyi kullanmamış” ifadesine ifrit olurdum... ***Bilirdim ki kontrole girsem, akciğer dumanlarla kaplı görünecek...Karaciğer pek mükemmel bir tablo arzetmeyecek...Kalbim ve ona ulaşan damarlarımın vaziyet-i umumiyesi, negatife kayacağı kuşku götürmeyen bir mizaç taşıyacak...Belki bir böbrek iltihaplanması, bel fıtıklanması, boyun kireçlenmesi gibi uvertür piyangoların çıkması ihtimali de cabası...Okulda Yurttaşlık Bilgisi dersinde Hoca’dan “Aferin” aldığı kuşku götürmeyen, “inek” kategorisinden öğrenci profiline mensup aidiyetler, “Vücudunuz da arabanız gibidir... Arabanıza nasıl bakıyorsanız, vücudunuza da aynı şekilde bakacaksınız...” dedikçe kan beynime sıçrardı...İçimden “Ulan kaybol şuradan... Ben arabama da bakmam... Suyu kalmamış, yağı bitmiş fark etmem... Lastikler kabak, jant eğik hissetmem...” demek gelirdi...***Ne ki içten içe, “çok kötü baktığımdan emin olduğum” vücudumun suçluluk duygusunu beynimin derinliklerinde hisseder, “psikolojiye aşırı önem atfederek, benim psikolojim sağlam, fizyolojim etkilenmez...” türü garabet izahatlardan medet umardım... Gördüm işte...Müslüm Baba gibi hayatı psikoloji ve müzikolojiyle götüren üstat bile, bir kalp ameliyatından, diğer organların iflas durumuna binaen kolay çıkamamakta, bütün doktorları ve hastaneyi kendine seferber etmekte...Her şarkısında tüm gönülleri ve vücutları ayağa kaldıran Müslüm Baba’nın bile vücudu kötü kullanımdan iflas etmişse, “ifrit de olsanız” kendi dilimle söylemeliyim;Baba’ya duayı esirgemeyin, vücudunuzla da dans etmeye bakın...Dün 15 kilometrenin üzerine, Boğaziçi Üniversitesi yokuşunu bir solukta tırmanırken, içimden ruhuma şöyle mırıldanmaktaydım;“Ne muhteşem bir duygu; vücudun süzülmesi, ciğerlerin açılması ve nefesin taşması... Şükür içimdeki bu barışıklığa ve huzura...”*****ABDULLAH ÖCALAN’IN TÜRKİYE’NİN ELİNDE OLMASI BARIŞ İÇİN BİR ŞANSTIR...PKK saldırılarının gözyaşlarını sel ettiği günlerde şöyle demiştim:“PKK sorunu asla sadece PKK meselesi değildir...”PKK bir terör ötgütü...Neredeyse 30 yıldır savaşan bir terör örgütü...Terör örgütleri, dünyada uzun zaman bağımsız ve bağlantısız kalamazlar...Yaptığınız iş illegalse, hele hele terör gibi ancak silahla ve kanla yürütülebiliyorsa, terör örgütü bir süre sonra, değişik istihbarat örgütleriyle işbirliğine girer...Başka türlü hayatiyetini devam ettiremeyecektir çünkü...Terör örgütü yöneticilerinin barınmaları, örgüte finans sağlayacak para trafiğini yönetebilmeleri, uyuşturucu ve yasadışı yollardan gelen parayı temin edebilmeleri ve savaştıkları silahları alabilmeleri için “istihbarat teşkilatlarının ve yabancı derin devletlerin” işbirliği şarttır...***Başka derin devletlerle, istihbarat örgütleriyle işbirliğine giren terör örgütünün, onlar tarafından kullanılmama ihtimali yoktur...“Almadan vermek Allah’a mahsus olduğuna göre”, PKK’ya “verilen”lerin de bir karşılığı olacaktır elbet...30 yıldır Türkiye’de faaliyet gösteren PKK’nın yabancı derin devletlerle ilişkileri, bir ‘hıyanet’ sorunundan ziyade bir varolabilme çabasıdır...PKK yöneticilerinin böylesi bir Ortadoğu ikliminde, yabancı devletlerin “derin” bağlantılarının bir parçası olmamış olması düşünülemez...Onun için PKK sorunu asla sadece PKK meselesi değildir ve Kürtlere sosyal, kültürel ve ekonomik hakların verilmesiyle bağlantısı yoktur...***PKK’nın cezaevi dışındaki yönetici kadrolarının kimin elinde ve kontenjanında oldukları bilinemez...Bilinse bile, birşey yapılamaz...Her devlet kendi çıkarı için, bu unsurları “Kürt meselesini kalkan” yaparak kullanacak...PKK meselesini kaşıyan ve örgüt içinde bağlantılı yöneticileriyle, kendi oyunlarını dikte etmeye çalışan “yabancı devletlerin” şu andaki konumu itibariyle nüfuz edemeyecekleri tek bir PKK yöneticisi var...Abdullah Öcalan...Ona nüfuz etmeleri neredeyse imkansız...Onun dışındaki herkesle, teröristin kişisel geleceği de dahil pazarlık etme hakkına ve gücüne sahiptir Batı ve başka devletler...***Yabancı derin devletlerin uzak kaldığı bu nokta, Türk derin devletinin en yakın olduğu noktadır aslında...MİT gibi derin devlet kuruluşları, ellerindeki Apo’yla oyun masasına aktif biçimde oturabilirler...Apo PKK içinde, terörü; asgariye indirebilecek, aşağı çekebilecek, en önemlisi de yabancı istihbarat etkisinden alabilecek tek güçtür...PKK’yla mücadele başka şey...PKK görünümlü yabancı derin devletler ve istihbaratıyla mücadele başka bir şey...PKK’yla mücadele ederken, PKK görünümlü yabancı derin devlet istihbaratlarına karşı, Abdullah Öcalan’ın elinde olması bir kazançtır...Türkiye’ye hamle ve inisiyatif özgürlüğü verir... *****BENİM ÜNİVERSİTE ANILARIM!..-“Yazılarınıza dikat ettim... Kolej günlerinden, hep gazetecilik ve Atina günlerine atlıyorsunuz?.. Bu halinizle sanki üniversite okumamış gibi bir durumunuz var... Üniversite günleriniz hep es geçiliyorlar?.. Kolej günlerine bir özlem, Atina günlerinde ise yaşanmışlığın verdiği bir tamlık var... Fakat üniversite bir muamma... Orayı hiç anmamanızın, es geçmenizin altında bir şeyler var... Oysa Siyasal Basın Yayın gibi bir okulda okumuş birisinin böyle davranması ve anılarında cimrileşmesi anlaşılmaz...” dedi...On beş yıldır tanıdığım bir sevdiğimdi... Yazılarımı bu kadar yakından takip edip, böylesine bir bam teli yakalayıp, beni şok etmesini beklemiyordum...***Söyledikleri doğruydu...Üniversite yıllarını hep es geçiyordum...Kolej yıllarından, gazeteciliğe, oradan da Atina’ya atlıyordum...Neden acaba?..Sabahları uzun yürüyüşlerden sonra, Boğaziçi Üniversitesi’nin içinde ‘ağır spor’a geçiyorum...Üniversitenin, o muhteşem doğası, yemyeşil dünyası, huzur, barış ve özgürlük veren havası beni içine çekiyor...Oraya girince, hep 35 yıl önce, mahalle arkadaşımın beni okulunu gezdirdiği gün gözlerimin önüne geliyor...Ne çok sevmiştim Boğaziçi’ni...***Ben Cebeci’de Siyasal’da; Basın Yayın’da okurken, arada bir ‘adam öldürülürdü’, Siyasal’ın çayırlarında...Polis panzeri beklerdi okulun kapısında...Okulun bitişiğinde Cumhuriyet Yurdu vardı... Habire basılırdı gece polis tarafından...Silah bulunmuş olurdu mutlaka odalarda kalorifer arkalarında...‘Arkadaş’ götürülmüş olurdu cezaevine değilse bile mutlaka nezarethaneye...Polise düşenlerin ne zaman döneceğini bilmezdik...Ana babalarına nasıl haber vereceğimizi bilmediğimiz gibi...Arada bir okul içinde kalır, okul işgal ederdik!..Polis yaka paça dışarı çıkartır, bazılarımızı içeri alırdı... Polise düştükten sonra, okula dönenlerin havası binbeş yüz olurdu...“Lenin”imsi bir tavrı benimserdi o arkadaşlar...Fraksiyon kavgalarında ise o Lenin havasından eser kalmazdı...Herkes biraz ‘Lenin’ olduğundan ‘Leninler arası kantin kavgaları’ karizma bozarlardı...Sevdiğim sordu;“Niye flashback’lerle anlatmıyorsunuz acaba üniversite yıllarınızı?..Okumadınız mı güzelim üniversitede?..Yok mu anılarınız o müstesna üniversiteden?..”Sanırım mizah yazarlığına dönmem gerekecek o yılları anlatırken...Mizaha vurmadan anlatılmaz o trajedi çünkü!..
Aslında lacivert kadın denirdi onlara...Laciverdin pırıltısında, çekiciliklerini anlatabilmek için...Laciverdin albenisinde, asaletlerini belirtebilmek için...Daha çok Nişantaşı’nda, brasserie ve bistro’larda, nadir görülen tarzlarda,Ama mutlaka İtalyan mağazalarda, İtalyan modasında...Kendilerini gösterirlerdi...Sonra bir gün lacivert kadınlar, siyah-beyaz kadınlara dönüştüler...Hayat laciverdin pırıltısından, siyahın asaletine...Laciverdin albenisinden, siyahın gizemine...Ve aralara serpiştirilen beyazın kontrastından, siyah ve beyazla oluşan zıtların güzelliğine dönüştü...Zıtların birlikteliği, kadının çekiciliğinde güzelliğin sırrı oldu...Siyahı ve beyazı kadında kullanan İtalyan modacılar, siyah ve beyaz kadını yarattılar...Kadın siyahla güzelleşti...Kadın siyahla gizemli hale geldi...Kadın siyahla ruhunu örterken, cezbedici ve kışkırtıcı bir hal aldı...Siyah kışkırtırken, serpiştirilen beyaz onu açtı...Beyazın kontrastı siyahı anlamlandırdı...Kışkırtıcılığa naifliği ekledi... Cezbeden güzelliğe, temizliği kattı..Her halükarda, siyah ağırlıklı siyah-beyaz kadınlar, kışkırtan güzelliğin, cezbeden gizemin, temiz ve saf bir mükemmelliğin merkezi oldular...İtalyan modası, siyah-beyaz tarzıyla kadının güzelliğini kanatlandırdı, mükemmelliğe estetik kazandırdı...***Şimdi siyah-beyaz kadın zamanıdır...Şimdi siyah ağırlıklı beyaz taşıyan kadınlarla bir brasserie’de broşutolu ıspanak salatası yeme zamanıdır...Şimdi salata eşliğinde balon bardakta kırmızı şarap yudumlama zamanıdır...Siyah beyaz kadınlar, geçen kışların ve bu kışın modasıdırlar...Soğuk havanın pastelleştirdiği hayatların, pastelleşmemiş albenisidirler.Bir köylülük cartlığında değil, bir burjuva çekiciliğindedirler...Soğuk havaların giydirdiği pastel renklerin, soğuk havaların hissettirdiği pastelleşmiş duyguların ilacı olarak baştan çıkarıcıdırlar...Pastel renkler, bir üniversite kampusunda bisiklete binmeyi çağrıştırır...Pastel renkler, bir hayvanat bahçesinde kuşlara yem atmaya anlam kazandırır...Pastel renkler, pastoraldir...Yumuşatır, entelektüelleştirir, huzur verir...Oysa siyah bunları sağlamaz...Siyah, huzur vermez, yumuşatmaz...Siyah kışkırtır...Siyah albenidir...Siyah, egzantriktir, onun için çekicidir.Siyah koyudur, onun için gizemdir...Gündüz giyilse bile, her halükarda gecedir...Üniversite kampusunda bisiklete binmeyi çağrıştırmaz...Hayvanat bahçesinde kuşlara yem atmayı akla getirmez...Siyah gecedir ve gece olan her şeyi çağrıştırır...Aşktan çok cinselliği...El ele tutuşup yürümekten çok, kışkırtıcı bir dansı çağrıştırır...***Şimdi siyah-beyaz kadınlar modadır...Geçen kışlarda olduğu gibi, bu kış da onlar modadır...Şimdi bir brasserie’de ya da bistro’da thon tartarı antre yapıp, ızgara sebze yatağında somon grile yeme zamanıdır...Kırmızı şarabı yudumladıktan sonra, Prada’ya gitme zamanıdır...Şimdi moda siyah-beyaz kadınlardır...(Reha Muhtar’ın Mina’ya Mektuplar kitabından)*****BİR YILBAŞI GECESİ...Hayatımı berbat eden şeyin başıma gelecek olan şeyler değil, başıma gelmesini düşündüğüm şeylerden duyduğum ‘endişe’ olduğunu anladığımda, klasik psikolojinin hayatı okumaktan tamamen aciz kaldığını farketmiştim... Klasik psikoloji, “endişe duyulan şeylerin temeline inmekle, endişe duyulan şeyleri gidermeye çalışmakla” uğraşıyordu...Oysa ‘endişe duymak’ hayatı ‘okumanızla’ ilgili bir meseleydi...Bir yılbaşı gecesi, muhteşem bir restoranda yemek yiyorduk...Hepimiz sağlıklıydık...Bütün aile bir aradayadık...Hayatta bir insanı mutlu edecek herşey vardı, ya da bana öyle görünüyordu...O gece orada herşey olmasına rağmen, bazılarımızda bir rahatsızlık olduğunu sezinlemiştim...Bir tanıdığım yılbaşına dakikalar kala, telefonla bana mesaj atarak “ölümcül bir hastalıkla karşı karşıya kaldığını” söylüyordu...Masadaki rahatsızlık, dostum olan kişinin espri mi değil mi belli olmayan mesajları, duygu dünyamı alabora etmişti...Bütün çabam o yılbaşı gecesi yakınlarımla ve dostlarımla hayatın bize bahşettiği mutluluğu yaşamak ve paylaşabilmekti...***Oysa hissediyordum ki, o yılbaşı gecesi hem masada, hem de masa dışındaki dostlarım arasında mutlu olmayan, huzursuz olan insanlar vardı...Mutsuzluklarını ve huzursuzluklarını dışarıya yansıtıyor, beni de mutsuz etmeye çalışıyorlardı...Sonra çok düşündüm?..Neden mutsuzdular acaba?..Benim mutlu olduğum hayatta, onlar neden mutsuzdular ki?..Beni arayan ve amansız bir hastalıkla karşı karşıya olduğunu söyleyen dostumun mükemmel bir ailesi, iyi bir işi, muhteşem bir evi ve hayatı istediği gibi yaşayabilecek bir düzeni vardı...O ise bir yılbaşı gecesi saat 24’e birkaç dakika kala, yakın dostlarından birini “Ben ölümcül bir hastalığa yakalandım” diyerek, huzursuz ve mutsuz etmeye çalışıyordu...Hayatı nasıl okuyordu da “mutsuz” oluyordu acaba?..***Keza masada benimle birlikte yılbaşı yemeğinde toplanmış olan insanlar, ben neye sahipsem benimle aynı şeye sahiptiler...Aynı şeylerle ben çok mutlu olmayı düşünürken, o şeylerle yanıbaşımdaki insanlar huzursuzluğu aşamıyorlardı...O zaman, hayatta mutluluk ve mutsuzluğun, “olaylardan ve olgulardan çok, olayların ve olguların okunma biçiminden kaynaklandığını” farkettim...Aynı olaylardan ben mutlu olurken, başkası mutsuz ya da huzursuz oluyordu...O gün, hayatımın dönüm noktalarından biriydi...“Tanrı bana, hayatı farklı yaşamam gerektiğini” ayen beyan gösteriyordu...Çevremin “hayatı okuma biçimi”nden kaynaklanan mutsuzluklarını fazla dikkate almamaya başladım...O gece hem arkadaşımın ölümcül bir hastalıkla yüzyüze olması ihtimalinden üzülmüş,, hem de masadaki huzursuz ortamın yaydığı negatif enerjiden gerilmiştim...Çok kötü bir yılbaşı gecesi geçirmiştim...Nitekim o yıl da, tıpkı yılbaşı gecesi gibi, çok büyük sorunlarla mücadele ederek, onları aşmaya çalışarak gergin, stresli ve beklenmeyen sorunlarla dolu geçecekti...***Bütün bu kadastrofun içinden, “her şerde bir hayır vardır” özdeyişini hatırlatırcasına, mükemmel bir karar da çıkmıştı...Bu olaydan sonra hayatı salt kendi irademle değiştiremeyeceğimi anlamıştım...Bunu anlamam çok hayırlıydı, çünkü o saatten sonra etrafımdaki hiçbir şeyi değiştirmek için zoraki bir irade kullanmaya kalkışmadım...Üzerimden inanılmaz bir yükün kalktığını farkettim...Çevremdeki huzursuzlukları ve endişeleri de mümkün olduğunca kendi mecrasıyla başbaşa bıraktım...Çünkü benim esasen onlara yapabileceğim bir şey yoktu...Onlar kendi mecralarında kendi çözümlerini farkedecek, huzurlarını bulacaklardı...Hayatımın en zor yılbaşı gecelerinden biri, belki de birincisiydi...Oysa ki gece başlarken hayatımın en mutlu yılbaşı gecesi olacağını tahmin etmiştim...En zor gece hayatı en öğretici gece haline geldi sonraları...Yaşamımın yeniden doğuşuna neden olan, rönesansının başlangıç tarihi o geceydi...Şimdilerde rönesans devam ediyor...
Bugün başladığını farkettim, gazetenin gönderilen nüshasından TÜYAP Kitap Fuarı’nın...Yine yazla kış arasında medcezir yapan bir Kasım günü...Yine güneşle başlayıp, bahçe sobasıyla biten akşamların esintisindeki bir Sonbahar hüznü...Yine kitap, yine TÜYAP ve yine fuar...İlk kitabımı yirmibeşyıl önce imzalamıştım bu fuarda...Ne acayip bir seneydi 1987 senesi...Atina’daydım ve biz Yunanlılar’la savaşa girmek üzereydik......Her an evimin kapısının çalınmasını bekliyordum; “Hadi toplarlan gidiyorsun” demeleri için... Savaş esiri mi olacaktım, başka bir ülkeye mi atacaklardı beni hiçbir şey bilmiyordum...O çaresizliğin ve gergin günlerin ortasında yapabileceğim tek şeyi yapmıştım...Günbegün notlar alıp, yaşadıklarımı kitaplaştırmıştım...***Savaş çıkmamıştı...Fakat ben bir kere savaş havasına girdiğimden, arada derede iki ay Burdur’a gidip bedelli olarak askerliğimi yapmıştım...Askerdeyken birlikte, o sene başı Atina’dan yolcu ettiğim karımdan boşanmak için avukata vekaletname vermiştim...Bir Kasım günü, hayatımın dipsiz kuyularından çıkarttığım ilk kitabımı, TÜYAP kitap fuarında imzaladım...Milliyet Yayınları’ndan çıkmıştı kitap; Ankara-Atina... Savaşa Bir Var...Birkaç güne kadar boşanma haberini alacaktım...Bir yıl içinde ayrılmış, boşanmış, yaşadığı ülkeden atılma tehlikesiyle baş başa kalmış, askerlik yapmış, kitap yazmış ve Atina’ya geri dönmüştüm...Artık bir kitap yazarıydım...Kitabıma bakıp ona sıkı sıkı sarılmıştım...Kimselerin olmadığı, kimselerin görmediği bir otel odasında...Henüz 28 yaşındaydım...***Orhan Pamuk referans vereceği kitapların, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’i, Tolstoy’un Anna Karenina’sı ve Japon Yazar Soseki’nin Ben Bir Kediyim kitapları olduğunu söylemiş... Nasıl bir heyecandır, o kitap fuarında dolaşmak?..Söyleşilere katılmak...Kitap imzalamak...Kitap imzalatmak...Kitaplarla hayatım arasındaki ilişkiyi düşünüyorum da...Onlarla olduğumda, mutlu ve huzurluyum...Yaşamın içinde kendimi dolu ve anlamlı hissediyor, içimle barıştığımı farkediyorum...Kitaplardan olmasa da kitap dünyasının o sihirli atmosferinden uzak kaldığım parantez zamanlarda huzursuzlandım hep...Gazetelerin günlük haber hayhuyunda, televizyon dünyasının acımasız rekabet türbülansında, rahatlatamadım bir türlü huzursuzlanan ruhumu...Dün öğlen uzun bir yemekten geldim...Çalışma masamın olduğu salona girdim...Boydan boya kaplı kütüphaneyle haşır neşir bir akşam üstü romantizmi yaşadım kitaplarımla...Yine bir Kasım hüznü var akşamda işte...Yine bir TÜYAP Kitap Fuarı başlıyor İstanbul’da...Keşke 25 yıl önceki gibi olsaydı...İmzalayacak yeni bir kitabım olabilseydi bu Fuar’da...*****SONBAHARDA AŞK...Hava hüzünlüdür Sonbahar’da...Kasım’da...Her mevsimin bir aşkı vardır elbet...Yaz aşkları arsızdır...Geceleri ve sevişmeleri çağırır...İlkbahar’da ise aşk iyimserdir...Tazeliğin ve yeniden doğuşun; cıvıltısıyla beslenir...Ruhun rönesans mevsiminde, aşk da yeniden doğuş yaşar, yenilene yenilene serpilir...Kışın aşk başlar mı bilmem...Sanırsam Kış Aşkları Sonbahar’dan hamile kalır... Ekim-Kasım’da döllenir...Hüznün mevsiminde meyvelenir...***Kasım hüzünlüdür...Yalnızlığı çağırır...Yalnızlıktan doğan aşkı kutsar...İçini ürpertir insanın Kasım...Ürperen “iç”ler, yağmurun hazzını, rüzgarın esintisini, soğuyan tenin kaygısını, “aşk”la karşılar...Sonbahar, hüzünlü aşkları çağırır...Hüzün vardır havada...Hüzün vardır aşkın muhtevasında...Her an yağmur yağacak, gözyaşı yağmur olup akacaktır sanki...Rüzgarlı olur sonbahar aşkları...Şiddetlidir ve savurur aşkın rüyalarını...Rüzgardan arta kalanlar, etrafın yeniden toparlanmasını umarlar...***Kolej yıllarının aşkları Sonbahar’da başlardı...Vizyona giren filmlere koşut...Film senaryolarına paralel...Başlarken bitecek olmanın hüznü mü vardı o aşklarda acaba?..Yoksa Kasım’ın rengi miydi o hüznü yaşatan?..Hala bilememekteyim cevabını...
Sevgili okuyucularım şimdi size bir ibret belgesi sunacağım...Bu ibret belgesini Ali Çerkezoğlu isimli bir doktor arkadaş, İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu adına gönderiyor...Amerikan Hastanesi’nin doktorları önünde, bütün raporlarla sabit, bizzat doktorlar tarafından bana başarısız olduğu açıklanmış, Fahir Özer ismiyle tweeter’da bana küfredilen bir belgede bile ameliyatın yanlış yapıldığının kabul edildiği ve gittiğim tüm doktorların önlem alınmazsa “sakat kalacağımı” söylediği olayla ilgili İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri, gazetenin genel yayın yönetmenine ve Basın Konseyi’ne bir yazı gönderiyor...Şöyle diyor Genel Sekreter Ali Çerkezoğlu Bey...“Hiç kimsenin (Sayın Reha Muhtar da dahil) bir hekimi kendi kanaatleri üzerinden yargısız infaza uğratma hakkı bulunmamaktadır...Toplumsal bellek oluşturmakta önemli rol oynayan medya mensuplarının kişisel deneyim ve kanaatleriyle yazılan tüm makaleler ve yapılan haberlerin hekimlik mesleğini itibarsızlaştırdığını ve hatta hekimleri hedef tahtası haline getirdiğini bu üzücü vesileyle bir kez daha hatırlatmak istiyoruz...Yine bu çerçevede Sayın Reha Muhtar hakkında gerekli işlemlerin yapılmasını rica ediyor, hekimler hakkında olumsuz ve güven zedeleyici dil kullanılmamsı konusunda genel bir duyarlılık geliştirilmesi için, destek ve işbirliğinizi bekliyoruz...”***Bel ameliyatı olup sakat bırakılan ben...MR’da çekilen röntgende, tam ameliyatın yapıldığı yerden fıtığın yeniden nüksettiği Doktor Kadri Özen ve bir doktor ekibi tarafından görülüp, iletilen kişi ben...Amerikan Hastanesi’nin karşısındaki MR’cıda doktorlarca ‘Ameliyat başarısız olmuş, nüksetmiş... Tek çözüm yeniden aynı yerden ameliyat etmemizdir’ denilen ben...Ameliyat olmama rağmen, aylarca yollardan yürüyemeyen, iki adım atamayan, arkadaşıyla gittiği seyahatten dönüşte ayakta duramadığı için, havalanının ortasında bagaj çıkış kapısına oturmak zorunda kalan ben...Fotoğrafımı ve görüntülerimi çeken medya ordusunun “Seyahatten döndü bel ağırısından ayakta duramadı” haberlerine muhatap olan ben...İki adam atamadığım için Kolej basketbol takımının efsanevi milli kaptanı Barış Küce tarafından International Hospital’a arabayla götürülen ben... Konunun Türkiye’deki en kompedan isimlerinin başında gelen Doktor Azmi Hamzaoğlu’nun hastanesinde çektiği en gelişmiş sistem MR’dan sonra, “Ameliyat başarısız, fıtık nüksetmiş” denilen ben...Azmi Hamzaoğlu’nun “Sol bacağında yüzde 30 güç kaybı var... Sakat kalman ve yürüyememen söz konusu” denilen yine ben...Ameliyat sonrası sakat kalan ve çeken bacağını bir parça yürütebilmek için fizik tedavi uzmanı Ertuğrul Ural tarafından aylarca Nişantaşı’ndaki merkezde elektrikli tedavi uygulanan ben...Bu olayları bire bir takip eden Doktor Eser Alptekin’in “Sakat bırakılan bel hastalarının yüzlercesiyle her gün karşılaşıyorum... Senin durumunu biliyorum... Yazdıkların sonuna kadar doğru... Üzerine gelirlerse, bütün gücünle bu haklı savaşında arkandayım...” dediği kişi de ben... ***Bütün bunları yaşayıp sakat kaldığım ve raporları gören doktorların açıkça durum tespiti yaptıkları ve beni bilgiledirdikleri halde, İstanbul Tabip Odası’nın Genel Sekreteri Ali Çağatay Bey “Benim tıbbi raporlarla değil, kendi kanaatlerimle hekime yargısız infaz yaptığımı” söylüyor... Sevgili Ali Bey;Eğer doktorları itirbarsızlaştıran bir şey varsa o ne biliyor musunuz?..Sakat kalan hastaya “Derdin nedir?” diye sormayıp, onun ‘raporlarını incelemiş doktorlardan ne olmuş, nasıl sakat kalmış’ diye bilgi almayıp, genel yayın yönetmenliği yapmış 33 yıllık bir gazeteciyi hedef göstermektir...Reha Muhtar’ı bütün Türkiye biliyor Ali Bey...Peki siz “günah” nedir bilir misiniz acaba?..Sizin çocuğunuz sakat kalsaydı ve raporla sabit durumu anlatsaydı, ona da “Hekimi itibarsızlaştırma günah oluyor” der miydiniz...Siz sakat kalsaydınız, Tabip Odası sizin durumunuzu araştırmak yerine, “Doktor hakkında sakın konuşayım deme” deseydi, “Günahtır bu kadar acımasız olmayın” demez miydiniz?..Eşiniz sakat kalsaydı bunu raporla kanıtlayıp, onlarca doktorun şehadetinde hiçbir tartışmaya yer vermeyecek şekilde olay ortada olsa, “Bir hekim olarak, ilk görevinizin hasta ve sakat kalan hastanın derdine derman bulmak olduğunu” düşünmez miydiniz?..Fahir Özer’in ne yaptığını, raporları, diğer doktorları, hiçbirini araştırmayacaksınız...Reha Muhtar’la ilgili gerekli işlemlerin yapılmasını isteyecek ve bunun için yazı yazıp göndereceksiniz?..Siz günah nedir bilir misiniz Ali Bey?..Bana “Günah”ın resmini yapabilir misiniz Ali Bey?..*****AKTİVİTEYE GÖRE 1 SAATTE HARCANAN KALORİ MİKTARI...Yaklaşık 25 kilo verdiğimi gören herkes, “Bu iş nasıl oldu?.. Neyi yiyor neyi yemiyorsunuz?..” diye soruyor...Bıkmadan usanmadan, istediğim gibi yemek yediğimi söylüyorum...Hiçbir diyet yapmadığımı tekrarlıyorum...Tek mesele spor yapmak...Hayatı her gün sporla zenginleştirmek...Sporu bir yaşam biçimi olarak benimsemek...Şu anda günde en az 2-3 saat spor yapıyorum...Yavaş yavaş kilolar gidiyor, fakat ondan önemlisi vücut fit oluyor...Doktor Murat Topoğlu’nun listesinden, sizler için hangi aktivitenin bir saatte ne kadar kalori yaktığını bulup çıkarttım...Bu liste, diyet listesinden daha önemli sizin için;- Aerobic 360- Kuvvetli pedal çevirme 720- Bowling 180- Eskrim 420- Buz pateni 420- Kayak 540- Odun taşıyıp yığmak 360- Ağaç dikmek 300- Su voleybolu 180- Plaj voleybolu 540- Doğada yürüyüş 380- Hentbol 507- Koşu 507- Masa tenisi 260- Golf 292- Yüzme 520- Gitar çalmak (oturarak) 123- Bilgisayar işi 120- Masabaşı işi 120- Masör 300- Sınıfta oturmak 120- Kamyon sürücüsü 120- Ahçı 180- Yemekte oturmak 120- Yangın söndürme 840- Marangozluk 240- Ev boyama 350- Televizyon seyretmek 6- Ayakta durmak 6- Paket açmak 240- Mobilyaların yerini değiştirmek 420- Alışveriş 240- Çim biçmek 360- Odun kırmak 420- Su kayağı 420- Koşu 600- Basketbol 420- At binmek 300- Yazı yazmak 120.*****OLAYI HANGİ DOKTOR GAMMAZLADI ARAŞTIRMASI MI YAPILIYOR?..Bir insan sakat kalıyor, ölüyor...Kimse “Yahu bu olay nasıl oldu” demiyor...Ya ne yapıyor?..“Bu olayı kim gammazladı?.. Arkasında kim var?..” Güya öyle bir sanal sorumlu varmış gibi onu yaratmaya çalışılıyor...Günahtır...Fahir Özel ismiyle bir tweeter dolaşıyor etrafta...Benim için en olmadık küfürler ve hakaretler var o tweeter’da...Bir de ne var biliyor musunuz?..“Baştan hiç sesimi çıkarmayan ben, çok bir ünlü doktora gittikten sonra bu olayı mesele yapmışım...”Güya mesleki rekabetten dolayı o doktor beni fişteklemiş...Ayıptır ve günahtır...Sakat kalan benim...Hangi doktor beni, tetikleyecek de mesleki rekabetin parçası haline getirecek?..Yazık ve günah nedir biliyor musunuz?..Sakat kalan hastanın sakatlığını bile önemsemeyip, onu başka doktor tarafından fişteklenebilecek bir meta olarak görmek...Sağlığımızı ve hayatımızı emanet edeceğimiz insanları şerden koru Yarabbi...Amin...
İlk aşklarım platonikti...Aşık olduğumu düşündüğüm kızları, hayalimde kendi istediğim bir yerlere oturturdum...Platonik olduğundan, ‘çocukluk ve ilk gençlik aşklarımla ilgili hayaller’ de tamamen benimdi...Platonik sevgiliyle ilk çıktığımızda ne yapacağımız, ilk sinemeya nereye gideceğimiz, karanlıkta yan yana ilk oturuşumuz, el ele ilk tutuşumuz, ilk akşam yemeğimiz, ilk romantik kafe buluşmamız, ilk öpüşmemiz, ilk sevişmemiz, hepsi sonsuz hayallerimin benim tarafımdan yaratılmış ürünüleriydi...Platonik aşklar en fazla benim olan aşklardı...Onlara rollerini ben veriyordum...Hayalimde ve kalbimde...***O aşklar, karşıdaki sevgiliden çok, beni anlatıyorlardı...Benim o sevgili için biçtiğim rolü... Onun için ilk aşklar utulmazlardı...Onun için hiç unutulmadılar...Hayalimdeki Aşk filmine gittiğimde, karşıma kendi platonik aşklarımın hayali öyküsünün çıkacağını hiç düşünmemiştim...Calvin genç yaşta çok başarılı olmuş bir yazardı...Romantik aşk hayatı ise her romantik gençte bir parça olduğu gibi hayallerinin çok gerisindeydi...Bir gece “dünya güzeli ve tatlısı, tam aşık olunacak denilen genç bir kızı görüyordu” rüyasında...Onunla yani Ruby‘le aşk yaşıyordu rüyalarında...***Rüyalarına giren genç kızı bir süre sonra yazmaya başladı Calvin...Yazmaya başladıktan bir hafta sonra da hayalindeki genç kız evinin içinde beliriverdi... Hayal gerçek olmuştu...Evin içinde dolaşıyordu...O anda, “hayatı boyunca ayrılmamaya söz verdiği genç kızla ilgili ne yazarsa, genç kızın o yazdığı tepkiyi verdiğini” görmeye başladı...Kızın Fransızca bildiğini yazıyordu, genç kız evde Fransızca konuşmaya başlıyordu... İyi bir aşçı olduğunu yazdığında en güzel yemekler yapılıyordu...Genç kızın dışarıda arkadaşlarıyla eğlenemediğini, kendisini deli gibi sevdiğini yazıyor, sevgilisi deli gibi ona bağımlı bir sevgiyle yaşamaya başlıyordu...Calvin hayalindeki sevgiliyle ilgili ne yazarsa, gerçek hayatta sevgilisi onun için yazdığını yapıyordu...***Calvin bir süre sonra bu durumdan korktu...Kendisi yönlendirmesin diye kız hakkında yazmayı durdurdu...Fakat bu sefer de “hayatı ve genç kızı kontrol edemiyor”du...Yine duygularına esir düşüp, yeniden yazarak sevgilisi genç kızı yönetmeye kalktı...Calvin’in arka arkaya isteklerini kağıda döktüğü ve karşısında genç sevgilisinin, her istediğini anında oynadığı muhteşem bir kraşendo sahne var...Filmin ve oyuncuların zirve yaptığı sahne bu...***Filmin eleştirilerini okudum...“Bir kadını yönetmek isteyen erkeğin, bir süre sonra her isteğini kadına yaptırmaktan sıkılacağı” gibi medikor (vasat) yorumlar gördüm... Oysa Hayalimdeki Aşk filmini izlerken ben, esas olarak “aşkları büyük ölçüde kendi hayalimde yaşatmış olduğumu” fark ettim...Aşık olduğum sevgiliden çok, ona verdiğim anlamlara aşık olduğumu anladım...Sevgilinin, kafamda yarattığım hayallere ne kadar uyduğunu fazla düşünmeden, hayalimde yarattığım varlığa aşık olduğumu hissettim...Platonik aşklarımın çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda olduğunu zannediyordum...Sonra büyüdüm ya da büyüdüğümü zannettim...El ele tutuştuğum, romantik akşam yemeklerinde fısıldaştığım, ilk öpüşmenin heyecanını, ilk sevişmenin bekaretini geçtiğim günleri gözümün önüne getirdim ...Bir platonik hayali aştığını, ete, kemiğe ve aşka büründüğünü sanmıştım sevgililerin...Heyhat!..Hayalimde yaşattığım platonik birer aşktan ibaretmiş yaşadığımı zannettiğim sevgililer... Ben ise, onların platonik hayallerden çıkıp, gerçek aşklara dönüştüğünü zannetmiştim...Meğer kalbimin ve hayallerimin ürünü platoniklikler olarak kalmışlar... Ete kemiğe büründükerinde, gerçek olacak kadar somutlaştıklarında, hayallerimi yıkıp ‘aşk’ olmaktan çıkmışlar...Ne sevgililer hayalimdekilermiş benim!..Ne de hayalimdekiler sevgilim!.. Bir aldatmacaymış oynamakta olduğum oyun...Hayallerimle oynadığım şizofren bir oyun...***Tıpkı Calvin gibi...Calvin’i izlerken onun Hayalindeki Aşk’la kendi aşklarıma yelken açtım...Küçücük salon bomboştu...Aşk hayal miydi gerçek miydi yine anlayamadım... Dokunmaya çalıştım...Dokunamadım...Gecenin sessizliğinde karanlıklara doğru usul usul yol aldım...Radyoda “That’s Not The Shape Of My Heart” parçası çaldı...O parçanın bu dünyadan göçtüğümde çalınmasını arzuladım...Perde!..*****MERAL’İN VASİYETİ YERİNE GETİRİLECEK Mİ?..Önceki gün Dilara‘yı (Endican) gördüm...Bana Meral için (Okay) bir gece düzenlediklerini söyledi... Masamda uzun zamandır görmediğim bir dostum vardı, anlayamadım tam olarak ne gecesi düzenlediklerini...Biraz da buruldum...“Meral’le ilgili ne yapıldığını şimdi davetiye verirken mi söylüyorsunuz?..” gibisinden... ***Sonra internette haberi görünce ne olduğunu anladım...Meral hayattayken, parasıyla “Nesin Vakfı’na ait bir Matematik Köyü kurulmasını arzu etmişti...”Bunu da Sezen‘e ve yakın dostlarına söylemişti...Öldükten sonra, yazılı bir vasiyet olmadığı için, bu konuda bir ilerleme sağlanamadı...Şimdi Sezen, Dilara’yla kolları sıvamış, 500 liraya bir gece veriyor...Kendisi sahne alıp şarkı söyleyecek gecede, toplanacak 500 bin lira dolayındaki geliri de, Nesin Vakfı’nın Matematik Köyü’ne bağışlayacak... Tıpkı Meral‘in istediği gibi...***Vasiyetler önemlidir...Sözlü veya yazılı olması fark etmez...Faninin hayatta, kendi öz varlığıyla ne yapmak istediğini anlatır ve yerine getirilmesi onun ruhunu rahatlatır...Sezen’in şarkılar söyleyeceği, Beyaz‘ın sahne alacağı gece 21 Kasım’ta TİM’de yapılacak...Ruhun huzura ersin arkadaş...Arkadaşların vasiyet için uğraşıyorlar... Sen rahat uyu Meral’im...*****DOKTOR ARKADAŞLARIN HASTALARIYLA EMPATİ KURMALARI İÇİN...Bazı doktor arkadaşlar, benim bel ameliyatımla ilgili yazılarımdan fena halde alınıyorlar...Mailler gönderiyorlar...- “O doktor çok iyidir... Siz yazı yazarken, doktorun kimliğini açıklayarak onun özlük haklarına zarar veriyorsunuz...” gibisinden tezler ileri sürüyorlar...Benim yazılarımı okuduklarını belirten ve beni öven nazik ve usturuplu bir dille yazdıklarından, “söylediklerinin ne kadar haksız olduğunu” göremeyeceğimi zannediyorlar...***Onlara şöyle yazıyorum;- “Meslektaşınız ya da arkadaşınız olan doktora empati yaptığınızın onda biri kadar sakat kalan hastaya empati yapsanız, bu tartışmanın entelektüel bir tartışma olmadığını anlarsınız...Ortada ameliyatla sakat kalmış insan var...Siz sakat kalmış insanın, insan haklarını unutup, sakat bırakanın özlük haklarıyla ilgileniyorsunuz...Elbette ilgilenin onun özlük haklarıyla da...Fakat önce ‘sakat kalan insanı’ bir önemsemesini öğrenin...”Bazı doktorların yazılarında gördüğüm hava; “Ameliyatların başarısız geçmesi de olağandır... Bu konuyu bu kadar büyütmenin alemi yok...” şeklinde... ***Bence vahşi olan bakış bu bakıştır...Böyle düşünen doktorlar bir şeyi çok iyi bilmeliler...Bazı mesleklerde “meslek hatası” idari soruşturmayla geçiştirilebilir...Ancak doktorluk gibi insan hayatını ilgilendiren mesleklerde, yapılan ameliyat hataları, hastayı sakat bırakacağından ya da öldüreceğinden sonuçları vahimdir...Amerika’da doktorlar aleyhlerine açılan milyonlarca dolarlık tazminat davalarına muhataptır...Hiçbiri de “hata” yaptı mı çıkıp, “benim özlük haklarım” falan demez...Doktorluk havalı ve güçlü bir meslek...Dünyanın her tarafında, en güçlü insanlar bile bir doktorun iki dudağının arasına bakarlar...Doktorun bir insan üzerindeki gücü ve etkisi, hiçbir meslekte bu ölçüde olmaz...Bunun maddi ya da manevi getirisine ya da hazzına sahip olan bir meslektir doktorluk mesleği...Hatasının da bedeli o ölçüde ağır...Depremde tuzla buz olan bir yapının müteahhidini saklandığı delikten bulup çıkartırken iyi de, ameliyatta sakat kalan ya da ölen hastanın müsebbibini bulup çıkartmak mı, insan haklarına aykırıdır?..Ayıptır ve günahtır bunu söylemek... Doktorluktan geçtim, bunu söyleyenin insanlığından şüphe edilir...
Kendisinin mi içi gidiyor medyada böyle yer almak konusunda, yoksa “haber-reklam-köpürtme-karizma” sarmalının bir parçası haline getirilirse, büyük işler alacağı mı hesaplanıyor, nihayet her erkeğin biraz içinde olan karizmatik erkek olma sevdası mı bu imajı yaratıyor bilmiyorum...Bildiğim Ali Ağaoğlu’nun hızla düşüşe geçmek için elinden geleni her şeyi yaptığı...Çetin Altan’ın on yıllar önce söylediği ilginç bir “kelime oyunu” vardı...“Gözden düşmenin yolu...” derdi Çetin Altan; “İlk başta göze girmektir... Göze giren şey bir süre sonra gözde fazlalık yapar... Böylece göze batmaya başlar... Göze batan şey, gözden düşmenin başlangıcıdır... Çünkü gözüne batan şeyden insan kurtulmak ister...”***İlk başlarda genç kadınlarla resimleri servis edilerek “playboyvari” bir havada lanse edildi Ali Ağaoğlu...Son model arabalarda, genç ve güzel kadınlarla pozlarıyla...“Güzel kadınların dayanılmaz bulduğu karizmatik erkek” imajına abanabildikleri kadar abandılar reklamcıları Ali Ağaoğlu’nu tanıtmak için...Oysa Ali Ağaoğlu bir işadamı...Bir müteahhit...Ev yapıyor, konut yapıyor, site yapıyor ve satmaya çalışıyor...İnşaat sektöründe bir sürü firma altüst olurken; kaç kere “Sektörde bir Ali Ağaoğlu kaldı...” diye bana dert yanmıştı başka müteahhitler...***Reklamcıları ve halkla ilişkilercileri Ali Ağaoğlu’ndan “genç kadınlarla gezip tozan, ulaşılmaz bir lüksün içinde yüzen, ultralüks arabalarının plakaları adının ve soyadının başharflerini taşıyan, dayanılmaz erkek profili” çıkarmaya uğraştıkça Ali Ağaoğlu, önlenemez bir şekilde uçuruma sürükleniyor... Doğrusu Fatih Ormanı’nı alıp ne yapacaktı, niye bunca velvele koptu bilmiyorum...Sonunda Bakanlık niye ormanı Ali Ağaoğlu’ndan aldı ilgilenmiyorum...İlgilendiğim, Ali Ağaoğlu imajının herkesi rahatsız edecek ölçüde ve sanallıkta, bir şişkinliğe getirildiği ve gözden düşmesi için elden gelen herşeyin yapıldığıdır...***Bu dünya, “karizmatik, dayanılmaz, zengin erkek portresi çizmek uğruna” iş hayatlarını mahveden erkeklerle doludur...İsmini vermeyeyim, daha birkaç ay önce, “yine böyle çok seksi ve dayanılmaz erkek edasıyla piyasada dolaşan ünlü bir işadamı”nı yeni danışmanları alelacele evlendirdiler...“Bu imajınız kadınlarla ilişkinizde avantaj sağlasa da, iş dünyasındaki ilişkilerimize büyük zarar veriyor...” diyerek...O işadamı magazin sayfalarında kendini görmedi mi, “acaba gündemden düşüyor muyum” diye soranlardan olsa da, evlilik kararını almakta tereddüt etmedi...***Orman meselesinde kim haklı önemli değil...Meselenin özü orada değil zaten...Ali Ağaoğlu çok fazla göze girdi, bir süre sonra göze batmaya başladı...Göze batınca da göze acı verdiğinden gözden düşmesine uğraşılmaya başlandı...Kadınlarla ilişkilerinde önemli avantajlar sağlamıştır bu durum...Ne ki iş hayatına hayırlı gelmez...Ali Ağaoğlu kadar büyük işler yapan bir müteahhit esasen bu kadar sıradan olamaz...İmaj vereceğiz diye şişirmeye çalışırken, var olanın sadeliğini de yok ediyorlar sanırım... *****ATİNA’DA HER ŞEY TÜKENMİŞ!..Bir zamanların sönmeyen buzukya ışıkları, gece bitmeyen taverna sohbetleri, sabahlara kadar süren trafik keşmekeşi sona ermiş bitmiş gitmiş yirmidört saat yaşayan Atina’da...Dün arkadaşım bunları anlatırken, içim tarifsiz hüzünlerle doldu...Atina’dan İstanbul’a geldiğim kısa ziyaretler aklıma geldi...İstanbul’da gecenin erken bittiğini görüp, meslektaşlarla nasıl dalga geçtiğimi düşündüm...-”Siz bu saatte uyuyor musunuz?.. Her yer erken erken kapanıyor da...” diyerek, “Sizin kapandığınız saatlerde Atina’da insanlar akşam yemek yemeğe çıkarlar...” derdim...***Arkadaşım “O sevdiğin Atina zifir karanlıklarda şimdi” dedi...“Buzukyalar bile hafta içi günlerde hiç açmıyorlar... Gece karanlık çöküyor Atina’ya...”Sabaha karşı 04’te Panepistimou (Üniversite) caddesinden eve doğru dönüşüm aklıma geldi...Öyle bir trafik olurdu ki, korna basardım gecenin daha doğrusu sabahın o saatinde önümdeki arabaya...Hiçbir taverna kapanmak, hiçbir buzukya bitmek bilmezdi...Kimseler gitmek istemezdi evine...Kafe’ler bile saat 03’ten önce kapanmazdı...***-”Şimdi kimselerde para kalmadı...” dedi arkadaşım; “kimsecikler bir yerlere gidemiyorlar... Biraz gençler öylesine takılıyorlar... Hepsi o...”Bunu söylerken İstanbul cıvıl cıvıldı...Bulunduğumuz restoran içerisi dışarısı tıklım tıklımdı ve tek bir masa boş yoktu...“Ne olmuş buralar böyle?..” dedi...İstanbul’un gururu, Atina’nın içimde yarattığı hüznün önüne geçemedi...Atina eski, ama eskimeyecek bir sevgilidir benim için...Onun tavernalarının, buzukyalarının, piyano barlarının, kapalı ışıltısız ve pırıltısız haline hiç dayanamam...Onların karanlıkta kalması, benim gençliğimin karanlığa düşmesidir ki buna dayanmak mümkün değildir...Gençliğimin Atina’sı elbette parıldayacak bir gün...Acaba bir gidip, derin hüzünlerden mazoşist mutluluklar mı peydahlasam diyorum?.. Bilmem ki...*****ALLAH’IN ELİ!..Bildiğim, fakat uzun zamandır dinlemediğim kısa bir hikayeyi göndermiş Burçin Alpacar...Dün 23 yıldır tanıdığım ve çok sevdiğim bir kadınla sohbet ederken, bu öykü geldi aklıma...Adamın hikayesini dinlerken, kendi hayat hikayem geldi aklıma...İçinizde hissederek okuyun...Sonuna tek bir cümle yorum yapmayacağım...Bu öykünün yorumu, son cümlesinde...***Adamın biri bir gece bir rüya görmüş:Upuzun bir kumsal boyunca yanında Tanrı ile yürüyormuş...Onlar yürürken tam karşılarındaki gökyüzünde, bir film şeridi gibi adamın hayatından sahneler geçiyormuş...Sanki kumsal adamın hayat yolu imiş...Adam kumda iki çift ayak izi kaldığında dikkat etmiş; bir çifti kendisinin bir çifti Tanrı’nın... Hayatın son sahnesi gökyüzünden geçtikten sonra adam kumdaki ayak izlerine boydan boya bakmış ve bir şey dikkatini çekmiş...Hayat yolunun pek çok bölümünde kumda sadece bir çift ayak izi görülüyormuş...Adam dehşet içinde fark etmiş ki, ayak izleri, hayatının en kötü, en acı anlarında ‘tek’e iniyor...Bu olay onu fena halde rahatsız etmiş ve Tanrı’ya sormaya karar vermiş...“Tanrım, eğer sana inanırsam, senin yolundan gidersem her zaman yanımda olacağını, her zaman yanı başımda yürüyeceğini söylemiştin...Oysa hayat yoluma bakıyorum...En zorlu, en kötü, en acılı anlarımda kumda sadece bir çift ayak izi görüyorum...Hayatın kolay günlerinde yanımda yürüyorsun da, sana en muhtaç olduğum anlarda beni niye terk ediyorsun?..”***Tanrı gülümseyerek cevap vermiş:“Ben seni çok sevdim ve hiç terk etmedim...Hayat yolundaki rahat günlerinde hep çift ayak izi gördün... Çünkü yanındaydım...O zorlu sınav günlerinde yani en acılı, en kötü anlarında ise kumda hep tek bir çift ayak izi gördün...Ama dikkatlice bak ayak izlerine!..Ayak izleri teke indiğinde derinleşiyorlar... “Çünkü o sıralar ben seni kucağımda taşımaktaydım!..”
Son birkaç yıldır tarihimizde görülmemiş bir biçimde “askeri darbelerle yüzleşiyor, hesaplaşıyoruz...”Bu süreç, “askeri darbeler” dönemini tamamen kapatmayı amaçlıyor bu ülkede...Kimsenin kolay kolay darbe yapmayı düşünemeyeceği, kimsenin darbe yapmaya kalkana destek vermeyi aklından geçiremeyeceği bir “sistemin” yerleşmesine çalışılıyor...Adı darbe iddialarına karışmış generallerin tutuklanmasının altında bu yatıyor...***Türkiye darbe süreçleriyle yüzleşmeli ve hesaplaşmalı...Bunu mümkün olduğunca yumuşak bir süreçte yapmalı, ancak mutlaka yapmalı...Fakat darbeleri önlemenin esas yolu, yasalarda “müebbet cezası” çıkartmak değildir...Kenan Evren ve arkadaşları da “kendilerinin hayat boyu yargılanamayacaklarını Anayasa maddesi yapmışlardı...” Ancak bu durum onların bugün “darbecilikten” yargılanmalarını engelleyemedi...Demek ki konu sadece yasa maddesi çıkartmakla engellenemiyor...Darbecileri ibret-i alem için cezaevine göndermek de, kesin bir çözüm değil...Çünkü darbe yapacak adam, zaten kelleyi koltuğa koymuş oluyor...***Sanıyorum darbeleri önlemenin en etkin yollarından biri, “Avrupa Birliği’nin şemsiyesinin altına tam olarak girmek...”Darbelerde yasalardan daha caydırıcı olacak şemsiye bu şemsiye...Çünkü darbe yapmaya kalkacak kişiler, daha ilk günden Türkiye’nin üye olduğu Avrupa Birliği’nden atılmasını göze almak zorundalar...Kimin ne olacağının müphem olacağı istikbalde yargılanmanın caydırıcı özelliğine oranla, darbe yapıldığı gün, üye olduğun Avrupa Birliği’nden atılacak olmanın korkunçluğu, darbeyi daha imkansız kılar...Hükümet, Avrupa Birliği’ne tam üyeliğin en çok “Darbeye darbe vuracağı” gerçeğini unutmamalı...İdam cezası tartışmalarında “darbeye darbe vuracak Avrupa Birliği gözardı edilmemeli...”Darbelerle kesin bir sınır çizmek istiyorsanız, Avrupa Birliği’nin şemsiyesi iç hukuktaki tüm içtihaddan daha caydırıcı olacak...*****OĞLUNU GÖREBİLMEK İÇİN TÜRKÇE ÖĞRENEN ANA...Kürt genci, 12 Eylül’de Mamak’ta cezaevine düşüyor... Annesi kalkıp geliyor cezaevindeki oğlunu görebilmek için...Kapıdan oğlunu görebilmesi için meramını anlatabilmesi lazım...Oysa ana tek kelime Türkçe bilmiyor...-”Söylemek istediğini Türkçe söyleyeceksin ana...” diyorlar...Mümkün değil Türkçe söylemesi ananın, çünkü tek kelime Türkçe bilmiyor...Bir tarafta demir parmaklıklar arkasındaki çocuğunu görebilme umudu...Öbür yanda ise tek kelime konuşamadığı Türkçe...Ana yüreği, oğlunu görebilmek uğruna meramını anlatabilmek için azar azar Türkçe öğrenmeye başlamıştı...***Oğlunu görmek için öğrenmeye çalıştığı Türkçe ile Kürtçe yaktığı ağıtın türküsünü çalarak başladılar “Birlikte Yaşam Ödülleri” ödül törenine önceki gece...Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Birlikte Yaşam Ödül Töreni’ne davet ettiklerinde, bu törenlere hiç katılmadığım ve üstelik bir yemek davetim olduğu halde, içimden bir ses ‘mutlaka bir uğra oraya’ dedi...Bütün hayatını, başka dünyaların insanlarının birarada birlikte yaşayabilmelerinin kutsallığına inanarak geçiren bir insanın, içinden gelen ses ‘Git oraya’ dedi, ‘senin dinlemek istediğin bir öykü var orada...’Kürt gencinin, Türkçe öğrenen annesinin ağıtından, Türkçe ve Kürtçe okunan türküyü dinledim...İlk olarak Nilüfer Göle’ye ödül verdiler onu izledim...Gideceğim bir davet vardı; usulca mekanı terkettim...Bir insanlık dramının içimde yarattığı fırtınanın medcezirlerini sessizce dinleyerek salondan uzaklaştım...İstanbul’a gece inmişti...Işıklar karanlığı aydınlatmaya uğraşıyordu...Dinlediğim o türkü gibi...*****“FAHAMET HANIM’IN ÖYKÜSÜ VE BABAMI SONSUZA TAŞIYAN AŞK...”Yıllardır yakın bir dost olarak tanıdım Canan Barlas’ı...Oysa onu hiç tanımamış olduğumu farkettim dün...Yeni kitabının adı, “Her Şey Hiçbir Şeymiş...”Kitapta Fehamet Hanım’ın öyküsünü okuyana kadar, Canan Barlas’ı gerçekte hiç tanımamış olduğumu farkettim...“Annem ile babamın hikayesine karışan Fahamet Hanım’ın romanı böyleydi...Hem annemin yerinde olmak, onun paltosunu giymek istiyordu, hem de babamı almak...Bunlar oldu ama, çok boyutlu hikaye bizi aşırı mutsuz etti...Yine de herşeye rağmen bir roman dinamiği vardı...Öyle geçiştirilmiş bir hikaye değildi...Trajedi ile sonuçlandı...***Benim yaşama ‘Bir gün her şey hiçbir şey’ diye bakmama neden oldu...Bu romanın masumiyet müzesinde annemin, babamın, Fahamet Hanım’ın, kocasının birlikte fotoğrafları var...Hepsi de balolarda...Danteller içinde...Saçlarına maşa çekilmiş, inanılmaz özenle süslenmiş kadınlar...Kahkahaları fotoğraftan bile duyuluyor...Mutlulukları da mutsuzlukları da...O fotoğraflar, annemin o tuvaletleri, bizim masumiyet müzemizin esaslı parçaları...Babamın frakları, smokinleri de...”***Annesi, babası ve Fahamet Hanım’la harmanlanan aile öyküsünü, bir romanın dantelası gibi örerek hikayeleştiriyor Canan Barlas...Bütün trajedisini dramını ve yaşamı alabildiğince şeffaflaştırarak...“Fahamet Hanım çocukluğumuzda iyi bir aile dostumuzdu...Çocuğu olmamıştı...Akşamları sık sık bize gelirlerdi...Fahamet Hanım babam gibi, güçlü, bonkör, çoluk çocuk sahibi bir adamı istermiş meğer...” diye başladığı öykünün derinliklerinde kaybolurken, yakınlarımda duran Canan Barlas’ı aslında ne kadar da az tanımış olduğumu farkettim...“Her şey, hiçbir şeymiş...”Kitabın adı bu...Yaşam öykülerini bilmezseniz, hayatı anlayamazsınız...Yaşam öykülerinden yana fakir kalırsanız, hayatta sığ kalırsınız...Fahamet Hanım’ın öyküsünü okuyun isterseniz...Bir kız çocuğunun babasına duyduğu sonsuz ve sınırsız aşkı...Buna rağmen, annesinin yanındaki dik duruşunu...Otuz yıldan sonra, 11 ay sürebilen ikinci evliliğin öyküsünü...Ve onların içinden süzülerek gelen Canan Barlas’ı ve oradan hayatı anlamak için... “Her Şey Hiçbir Şeymiş...”