Avrupa Birliği’ne üye olduğumuzda darbe ihtimali ortadan kalkar...

Haberin Devamı

Son birkaç yıldır tarihimizde görülmemiş bir biçimde “askeri darbelerle yüzleşiyor, hesaplaşıyoruz...”

Bu süreç, “askeri darbeler” dönemini tamamen kapatmayı amaçlıyor bu ülkede...

Kimsenin kolay kolay darbe yapmayı düşünemeyeceği, kimsenin darbe yapmaya kalkana destek vermeyi aklından geçiremeyeceği bir “sistemin” yerleşmesine çalışılıyor...

Adı darbe iddialarına karışmış generallerin tutuklanmasının altında bu yatıyor...

***


Türkiye darbe süreçleriyle yüzleşmeli ve hesaplaşmalı...

Bunu mümkün olduğunca yumuşak bir süreçte yapmalı, ancak mutlaka yapmalı...

Fakat darbeleri önlemenin esas yolu, yasalarda “müebbet cezası” çıkartmak değildir...

Kenan Evren ve arkadaşları da “kendilerinin hayat boyu yargılanamayacaklarını Anayasa maddesi yapmışlardı...”

Ancak bu durum onların bugün “darbecilikten” yargılanmalarını engelleyemedi...

Demek ki konu sadece yasa maddesi çıkartmakla engellenemiyor...

Darbecileri ibret-i alem için cezaevine göndermek de, kesin bir çözüm değil...

Çünkü darbe yapacak adam, zaten kelleyi koltuğa koymuş oluyor...

***


Sanıyorum darbeleri önlemenin en etkin yollarından biri, “Avrupa Birliği’nin şemsiyesinin altına tam olarak girmek...”

Darbelerde yasalardan daha caydırıcı olacak şemsiye bu şemsiye...

Çünkü darbe yapmaya kalkacak kişiler, daha ilk günden Türkiye’nin üye olduğu Avrupa Birliği’nden atılmasını göze almak zorundalar...

Kimin ne olacağının müphem olacağı istikbalde yargılanmanın caydırıcı özelliğine oranla, darbe yapıldığı gün, üye olduğun Avrupa Birliği’nden atılacak olmanın korkunçluğu, darbeyi daha imkansız kılar...

Hükümet, Avrupa Birliği’ne tam üyeliğin en çok “Darbeye darbe vuracağı” gerçeğini unutmamalı...

İdam cezası tartışmalarında “darbeye darbe vuracak Avrupa Birliği gözardı edilmemeli...”

Darbelerle kesin bir sınır çizmek istiyorsanız, Avrupa Birliği’nin şemsiyesi iç hukuktaki tüm içtihaddan daha caydırıcı olacak...

*****


OĞLUNU GÖREBİLMEK İÇİN TÜRKÇE ÖĞRENEN ANA...

Kürt genci, 12 Eylül’de Mamak’ta cezaevine düşüyor... Annesi kalkıp geliyor cezaevindeki oğlunu görebilmek için...

Kapıdan oğlunu görebilmesi için meramını anlatabilmesi lazım...

Oysa ana tek kelime Türkçe bilmiyor...

-”Söylemek istediğini Türkçe söyleyeceksin ana...” diyorlar...

Mümkün değil Türkçe söylemesi ananın, çünkü tek kelime Türkçe bilmiyor...

Bir tarafta demir parmaklıklar arkasındaki çocuğunu görebilme umudu...

Öbür yanda ise tek kelime konuşamadığı Türkçe...

Ana yüreği, oğlunu görebilmek uğruna meramını anlatabilmek için azar azar Türkçe öğrenmeye başlamıştı...

***


Oğlunu görmek için öğrenmeye çalıştığı Türkçe ile Kürtçe yaktığı ağıtın türküsünü çalarak başladılar “Birlikte Yaşam Ödülleri” ödül törenine önceki gece...

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Birlikte Yaşam Ödül Töreni’ne davet ettiklerinde, bu törenlere hiç katılmadığım ve üstelik bir yemek davetim olduğu halde, içimden bir ses ‘mutlaka bir uğra oraya’ dedi...

Bütün hayatını, başka dünyaların insanlarının birarada birlikte yaşayabilmelerinin kutsallığına inanarak geçiren bir insanın, içinden gelen ses ‘Git oraya’ dedi, ‘senin dinlemek istediğin bir öykü var orada...’

Kürt gencinin, Türkçe öğrenen annesinin ağıtından, Türkçe ve Kürtçe okunan türküyü dinledim...

İlk olarak Nilüfer Göle’ye ödül verdiler onu izledim...

Gideceğim bir davet vardı; usulca mekanı terkettim...

Bir insanlık dramının içimde yarattığı fırtınanın medcezirlerini sessizce dinleyerek salondan uzaklaştım...

İstanbul’a gece inmişti...

Işıklar karanlığı aydınlatmaya uğraşıyordu...

Dinlediğim o türkü gibi...

*****


“FAHAMET HANIM’IN ÖYKÜSÜ VE BABAMI SONSUZA TAŞIYAN AŞK...”

Yıllardır yakın bir dost olarak tanıdım Canan Barlas’ı...

Oysa onu hiç tanımamış olduğumu farkettim dün...

Yeni kitabının adı, “Her Şey Hiçbir Şeymiş...”

Kitapta Fehamet Hanım’ın öyküsünü okuyana kadar, Canan Barlas’ı gerçekte hiç tanımamış olduğumu farkettim...

“Annem ile babamın hikayesine karışan Fahamet Hanım’ın romanı böyleydi...

Hem annemin yerinde olmak, onun paltosunu giymek istiyordu, hem de babamı almak...

Bunlar oldu ama, çok boyutlu hikaye bizi aşırı mutsuz etti...

Yine de herşeye rağmen bir roman dinamiği vardı...

Öyle geçiştirilmiş bir hikaye değildi...

Trajedi ile sonuçlandı...

***


Benim yaşama ‘Bir gün her şey hiçbir şey’ diye bakmama neden oldu...

Bu romanın masumiyet müzesinde annemin, babamın, Fahamet Hanım’ın, kocasının birlikte fotoğrafları var...

Hepsi de balolarda...

Danteller içinde...

Saçlarına maşa çekilmiş, inanılmaz özenle süslenmiş kadınlar...

Kahkahaları fotoğraftan bile duyuluyor...

Mutlulukları da mutsuzlukları da...

O fotoğraflar, annemin o tuvaletleri, bizim masumiyet müzemizin esaslı parçaları...

Babamın frakları, smokinleri de...”

***


Annesi, babası ve Fahamet Hanım’la harmanlanan aile öyküsünü, bir romanın dantelası gibi örerek hikayeleştiriyor Canan Barlas...

Bütün trajedisini dramını ve yaşamı alabildiğince şeffaflaştırarak...

“Fahamet Hanım çocukluğumuzda iyi bir aile dostumuzdu...

Çocuğu olmamıştı...

Akşamları sık sık bize gelirlerdi...

Fahamet Hanım babam gibi, güçlü, bonkör, çoluk çocuk sahibi bir adamı istermiş meğer...” diye başladığı öykünün derinliklerinde kaybolurken, yakınlarımda duran Canan Barlas’ı aslında ne kadar da az tanımış olduğumu farkettim...

“Her şey, hiçbir şeymiş...”

Kitabın adı bu...

Yaşam öykülerini bilmezseniz, hayatı anlayamazsınız...

Yaşam öykülerinden yana fakir kalırsanız, hayatta sığ kalırsınız...

Fahamet Hanım’ın öyküsünü okuyun isterseniz...

Bir kız çocuğunun babasına duyduğu sonsuz ve sınırsız aşkı...

Buna rağmen, annesinin yanındaki dik duruşunu...

Otuz yıldan sonra, 11 ay sürebilen ikinci evliliğin öyküsünü...

Ve onların içinden süzülerek gelen Canan Barlas’ı ve oradan hayatı anlamak için...

“Her Şey Hiçbir Şeymiş...”

DİĞER YENİ YAZILAR