Bir erkeğin hayat karşısındaki ustalığı; hayatına giren kadınlarla doğrudan orantılıdır...Erkek ne kadar farklı kadın tanırsa, hayatın farklılıklarını da o kadar tanır...Her kadın bir hayattır çünkü...Damıtılmış ve süzülmüş lezzetler sunan erkekler, hayatlarında çok kadını; iyi tanımış erkeklerdir...Kadın tanımak sadece kadınla sevişmek anlamına gelmez...Kadın tanımak, kadının hayatının içine girmek, kadının hayatını içmek anlamındadır...Bir erkek hayatta ne kadar çok kadının hayatına girmişse, ne kadar çok kadını içme zevkine erişmişse, “o ölçüde, değerli zevklerin, rafine tatların” lezzetiyle yükselir...Her kadın bir hayattır çünkü...***Erkeği kadın motive eder...Bir duraktan başka bir durağa kadın taşır...Her kadın, erkeğine farklı bir esans, değişik bir parfüm, başkalarına benzemeyen bir aura sunar...Kendi hayatından yaptığı kaleidoskopun mozaiğinden, erkeğine bir hayat elbisesi diker...O elbiseyi prova eder, kostümünü biçer...Erkek kadını iyi tanırsa, onun cömertçe sunduğu hayatı içine sindirirse, şık elbisenin içinde rafineleşir...Kişiliği değerlenir...Hayatı derinleşir...Zevkleri incelir...Dünyası renklenir...Gök kuşağının renklerinin cümbüşü, kalbinin şekli ve şemali haline gelir...Her kadın bir hayattır... Erkek yaşadığı hayatın zenginliğini kadınlarla ölçebilir...***Paranın çokluğu zenginlik anlamına gelmez...Kariyerin yüksekliği, zengin bir dünya demek değildir...Esasen tek bir hayatın içindeki, hayatların çokluğudur zenginlik...Birçok hayatı görmek ve hissetmektir, yaşanmışlık...Farklı hayatlardan damıtılmış zevklerdir incelik...Onca yaşanmışlıktan süzülmüş ibretlerdir bilgelik...Değişik dünyalardan, farklı kültürlerden arta kalandır entellektüellik...Hayatın çokluğunu kadınlar teker teker bir erkeğe sunarlar...Kadınlar erkeği yoğurur ve şekillendirirler...Bir kadınla sadece sevişerek beraber olanlar, yeni hayatları içlerine alamazlar...Nakıs bir tecrübe, tıknefes kalmış bir erkeklik, oksijensiz bir estetik onları esir alır...Kadınları yaşamak için, esasen kadınları içmek gerekir...Her kadın bir hayattır...Hayatı sarmalamak için, kadınları sarmalamak gerekir...*****BUDİST RAHİPTEN HAYATIN 7 GERÇEĞİ...Budist rahipler yetiştiğini düşündükleri öğrencilerini, yola çıkmadan önce çağırırlar...Başrahip öğrenciye tek bir soru sorar:-”20 yıldır buradasın... Burada bizden neler öğrendin?..”Öğrenci cevap verir:-”Yedi gerçek öğrendim...”-”Neler onlar say bize...” der başrahip...-”Birincisi... Dostluklar ikiye ayrılır... Kalıcı dostluklar ve geçici dostluklar...Hayatta bir zorluk çıktığı anda bozulan dostluklar daha çoktur...Kalıcı dostluklar ise çok azdır...”***(Dün hayatımın son 15-20 yılına dayanan bir dostluğun mimarlarıyla beraberdim...Gerçek dostlarla beraber olmanın önemli bir farkı vardır...Onlarla beraberken içinizde bir sıcaklık hissedersiniz...Yalnız olmadığınız duygusu vardır içinizde...Teklifsiz, tekellüfsüz, önünü arkasını düşünmeden konuşursunuz...Dostlukların büyük çoğunluğu ise, zamana karşı yenilirler...Bir yerlerde kırılırlar...Kırılan dostlukların kötü tarafı, dostluk çıkışlı olduğu için düşmanlığı tetiklemesidir...Hayatınızdaki sorunlu ilişkiler, hep bir zamanlar dost olduğunuz insanlarla ilişkileriniz olur...Bir zamanlar hayatta beraber hareket ettikleriniz, karşı karşıya geldiğiniz kişiler haline gelir...Kalıcı dostlarınızın kıymetini bilin...Onları kalıcı yapmak için siz de kılınızı kıpırdatın... R.M.)***-”İkincisi?..” dedi başrahip...Öğrenci yanıtladı:-”İnsanların çoğunluğu kalplerini ve beyinlerini geçici değerlere ayırmışlar...Bu değerler uğruna kendi gerçek niteliklerinden taviz veriyor ve kötü şeyler yapmaktan çekinmiyorlar...”-”Ya üçüncüsü” dedi Budist başrahip:-”Üçüncüsü, insanlar amaçlarına ulaşmak için birbirlerini ezmekten çekinmiyorlar...Oysa başkasına kötülük yapılarak elde edilen her şeyin geldiği gibi ellerinden gideceğini anlamıyorlar...”(Hayatın temel şifreleriyle ilgili bilinmesi gereken en önemli nokta budur...Birisine kötülük yaparak elde edilen hiçbir kazanç ve başarı kalıcı olmaz...Bu evrensel bir kuraldır...Ve bu kuralın hiçbir istisnası yoktur!.. R.M.)***-”Dördüncüsü” diye sordu Budist başöğretmen...-”İnsanlar gerçekte önemli olup olmadığını düşünmedikleri, fakat değerli ve anlamlı saydıkları şeyler yüzünden birbirlerine zarar veriyorlar...Bu şekilde hayatı birbirlerine zehir etmeye alışmışlar...”-”Ya beşincisi?..” diye sordu başrahip;-”Herkes yanlışın nedenini, başarısızlığın nedenini başkasında arıyor...Kimse başına ne geldiyse aslında kendi yüzünden geldiğini anlamıyor...Kendi suçunu kabul edip, yanlışını düzeltmiyor...”-”Altıncısı?..”-”İnsanlar helal lokmanın ve bölüşmenin değerini bilmiyor...En lezzetli lokmanın helal lokma olduğunu bilmiyorlar...Vicdanları ile mideleri arasında kaldıklarında midelerini tercih ediyorlar...”-”Ya yedincisi?..”-”Yedincisi ve sonuncusu; insanlar bir şeye dayanmadan yaşama gücünü bulamıyorlar...Bu yüzden çoğu zaman anlamsız şeylere sarılıyor ve güveniyorlar...Asıl sarılmaları ve güvenmeleri gereken belki de tek duygunun ‘sevgi’ olduğunu anlamamakta ısrar ediyorlar...”“Yolun açık olsun” dedi Budist başrahip...Öğrencisinin elini dostça tuttu ve sevgiyle bıraktı...Artık gidebilirdi...
Bir zamanlar Afrika’daki bir ülkede, hüküm süren bir kral vardı...Kral daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü dostunu hiç yanından ayırmazdı...Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü...Kralın bu arkadaşının değişik bir huyu vardı...İster kendi başına gelsin, ister başkasının başına, ister iyi olsun, ister kötü her olay karşısında aynı şeyi söylerdi:-”Bunda da bir hayır vardır...”***Bir gün kralla arkadaşı, birlikte ava çıktılar...Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor kral da ateş ediyordu...Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı...Kralın baş parmağı koptu...Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:-”Bunda da bir hayır vardır...”***Kral acı ve öfkeyle bağırdı...-”Bunda hayır falan yok... Görmüyor musun parmağım koptu...”Parmağı kopmuştu ve siniri geçmemişti kralın...Döndüklerinde dostunu zindana attırdı...Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu...Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler...Kralın ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar...Sonra da onu odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar...Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın baş parmağının olmadığını fark ettiler...Bu kabile batıl inançları nedeniyle, uzuvlarından biri eksik olan insanı yemiyordu...Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü bir şey geleceğine inanıyorlardı...Bu korkuyla kralı çözdüler ve salıverdiler...Diğer adamları ise pişirip yediler...***Sarayına döndüğünde kurtuluşunun kopuk baş parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu...Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başına gelenleri bir bir anlattı...-”Haklıymışsın...” dedi...“Parmağımın kopmasında gerçekten bir hayır varmış... Bu yüzden seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum... Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi...”Kralın sözlerini sakin sakin dinleyen arkadaşı söze girdi:-”Hayır...” dedi... “Bunda da bir hayır vardı...”Kral şaşırmıştı...-”Ne diyorsun Allah aşkına sen?..” dedi; “Arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir?..”-”Düşünsene...” dedi dostu... “Ben zindanda olmasaydım, nerede olurdum... Seninle birlikte avda öyle değil mi?.. Ya sonrasında, zindanda olmasaydım ben bugün yamyamların midesinde olacaktım...”***Uzun yıllar önce, Milliyet adına Atina’da görev yaparken, “birilerinin oynadığı kirli oyunlar sonucu şer gibi görünen uğursuz bir olayla karşılaşmıştım...”Gazetemin yönetimi bana, “O sırada görev yaptığım TRT’den ayrılmamı... Ya TRT’yi ya da Milliyet’ten birini tercih etmemi...” söylüyordu...TRT’de maaşlı değil, parça başı çalışıyordum...Milliyet’i bırakırsam Atina’da kalıp TRT’de zaten çalışamazdım...Milliyet’te kalırsam ise, “Niye TRT’de çalışamayacağımı” anlamamıştım...Haksız ve vicdansız bir karardı...Haksızlığa ve vicdansızlığa isyan ettiğim için, herşeyi bir kenara bırakıp Türkiye’ye döndüm...Ne bir işim, ne kalacak bir evim vardı...Evimin eşyalarını bir kamyona yükleyip, Türkiye’ye getirdim ve koyacak yerim olmadığı için bir depoya koydum...Aylarca eşyalarım o depoda bekledi...Bense hayata Atina’da, Ankara’da çalıştığım onca yıldan sonra sıfırdan başladım...Beş parasız televizyon programları yaptım TRT’ye...Yıllarca beş kuruş almadan yaptığım televizyon programları gün geldi, beni Türkiye’nin en ünlü televizyoncusu haline getirdi...***Hayatımda o zamanlar tahmin bile edemeyeceğim paralar kazandım, hayatımın tüm mecrası değişti...1991 yılında Milliyet’in Atina bürosunda bana yapılan o vicdansız teklifteki “şer”, yıllar sonra bana mucizevi bir “hayır” olarak geri dönecekti...Aynı şekilde bu kez o olaydan tam on yıl sonra, bu kez televizyonların zirvesinde, tüm ratingleri altüst edip rekorlar kırarken, ‘televizyon gerçekleriyle ilgisi olmayan nedenlerle’ televizyondan koptum...O gün “şer” gibi görünen uğursuz olay, on yıl sonra benim “o dönem tertemiz ve masum gazeteciliğimin değişmez bir ispatı” olarak hayatımı belgeleyecekti...“Şer” gibi iki olay da on yıl içinde “hayatımda tahmin bile edemeyeceğim hayırlara” vesile olmuştu...“Sizin masumluğunuza karşın meydana gelen her şerde mutlaka bir hayır vardır...”*****UĞUR MUMCU’NUN SON SAATLERİ...24 Ocak 1993 Pazar...“Bu sabah aynı koltukta otururken, Uğur telefonun yanındaki koltuktan ‘Başım çok ağrıyor...’ diye mırıldandı...Yanına gidip biraz şakaklarına dokundum...‘Bu defaki ovmakla geçecek gibi değil, bir tuhaf ağrıyor’ dedi...Özgür o gün Altın Park’ta Bulutsuzluk Özlemi grubunun konserine gidecekti...Evden çıkarken Uğur ondan arabanın lastiklerine bakmasını istedi...-”Lastiklere tekme at... Şöyle bir arabanın etrafında dolaş bakalım, inik lastik var mı?.. Varsa dön bana haber ver...”***O Cuma akşamı çocukların karne başarılarını kutlamak için Boğaz Sokak’taki Villa Pizza’ya gitmiştik... Ailece yemek için genellikle orayı tercih ederdik... Dönüşte Nenehatun Caddesi’nden yukarı çıkarken Uğur ‘Arabada bir gariplik var...’ dedi...‘Nedir?’ diye sorunca, ‘Direksiyon çekiyor... Lastiklerde bir şey mi var acaba’ diye karşılık verdi...Sağa yanaştık... İnip lastikleri kontrol etti...Bir sorun yoktu...Yola devam ettik...Ama direksiyonun neden çektiğine akıl sır erdirememiştik...Çünkü araç çok kısa süre önce bakımdan geçmişti...***O gece direksiyonun çekilmesine aklı takıldığı için, Özgür’den lastikleri kontrol etmesini istiyordu... Çünkü Cumartesi günü hiç dışarı çıkmamıştı...Özgür dışarı çıktı... Lastiklerde herhangi bir sorun görmedi ki, dönmedi...Uğur huzursuzdu...Ayakta kararsız halde duruyordu...-”Ne oldu ne var?..” dedim...-”Güldal tuhaf bir şey oldu...” ***Uğur Mumcu’nun korkunç suikast sonucu ölmeden önceki son dakikaları bunlar...Güldal Mumcu’nun “İçimden Geçen Zaman” isimli kitabında, ölmeden önce saat 13 sularında evde yaşananlar böyle aktarılıyor...Hala çözülemeyen çok ilginç bir suikast Uğur Mumcu suikasti...TRT’de program yapıyordum...O programlara Uğur Mumcu’yu da çıkarmıştım...Bir gün gazetelerde manşetten verilmiş bir haber gördüm...Uğur Mumcu cinayetinin tanığı olarak bir adam gösteriliyordu...Ankara Emniyeti’yle temasa geçtim, “Biz TRT’deniz... Tanıkla konuşmak istiyoruz...” dedim...Aslında TRT’ye dışarıdan program yapıyordum...Fakat TRT’nin devlet kuruluşu olmasının avantajlarından yararlanıp, Emniyet Müdürlüğü’ndekiler üzerinde psikolojik baskı kurup, tanıkla röportaj yapma hakkını elde ettim...***O sırada bana, çok ilginç bir belge gösterdiler...Belge “Uğur Mumcu cinayetini gördüğü söylenen ve gazetelerde manşetlere çekilen tanığın, o günlerde İstanbul’da başka bir suçtan polis tarafından alındığını gösteriyordu...”Polisin belgeleri böyleydi...Polis muhabiri değildim...Ancak polisin sahte evrak göstereceğine inanmadım...Tanıkla röportaj yaparken “Sen nasıl olayın tanığısın?.. O sırada polis tarafından alınmış, geceyi içerde geçirmişsin...” diyordum...Sürpriz tanık, olayı İslami bilmem ne örgütünün yaptığını söylüyordu...Benim hangi örgütün yaptığına yönelik bir itirazım yoktu...Sadece, polisin gösterdiği belgede, sürpriz tanığın içerde olduğu halde nasıl tanık olduğunu anlayamadığımdan, tanığa sorular sormuştum...Benim sorular o günlerde büyük olay oldu... “Bana kim bu soruları sorduruyordu?..”“Nasıl olur da bu soruları sorardım?..”Yaptığım bir masum gazetecilik olayı, bana yönelik bir sorgulamaya dönüşmüştü...Ne olduğunu anlayamamış, olayda büyük gariplikler olduğunu farketmiştim...Beni suçsuz yere itham etmeye çalışanlarla yargı önünde hesaplaştım...Ben de “polis muhabiri olmadığımdan” programdan sonra olayla ilgimi kestim...Şimdi suikastin arkasındaki sorular tek tek ortaya çıkıyor...o günlerde “niye” olduğunu anlayamadığım kampanyanın neden yapılmış olabileceği yavaş yavaş zihnimde canlanıyor sanki...Allah Allah!..Gerçekten bir yaşıma daha girmek üzereyim bunca yıl sonra...Nasıl bir ülke burası?..
Türk Hava Yolları uçağına bindiğimde ne kadar da iğreti hissederdim kendimi...Dünyanın prestijli bir sürü hava yolu şirketi vardı...Biz ise Türk Hava Yolları gibi dünyanın en “prestijsiz!” hava yolları şirketlerinden biriyle uçuyorduk...Air France’la uçmak muhteşemdi...Swiss Air havalıydı...Jall sınıf atlamaktı...Pan-Am Amerika’ydı, fazla söze hacet yoktu...Lufthansa bir dakiklik harikasıydı...İlk gazetecilik yıllarında Dışişleri Bakanı İlter Türkmen, yabancı konukları ağrılarken, Lufthansa ile geldiklerini öğrenirse iltifat eder; “Öyleyse dakikası dakikasına iniş yapmışsınızdır... Lufthansa saati dakiktir...” derdi...Türkiye’nin dışişleri bakanının, Alman hava yollarını övdüğü, Türk Hava Yolları’ndan bahsetmekten ise kaçındığı yıllardı o yıllar...Bir saat, iki saat, iki buçuk saat rötar yapardı Türk Hava Yolları...***O kadar aşağılanırdı ki, bir gün uçakta “Türk Hava Yolları’yla neden yolculuk ediyorsunuz?.. En sevdiğiniz özelliği nedir?..” diye bir soru sorduklarında şu cevabı vermiştim:-”Ne yazık ki ana dilimde uçuş yapan tek hava yolu şirketi Türk Hava Yolları... Başkaca olumlu bir özelliğini bilmiyorum...”Dün dünyanın faal en büyük futbolcusu olan Lionel Messi’yi Türk Hava Yolları’nın reklam filminde NBA basketbol liginin en muhteşem yıldızlarından Kobe Bryant’la gördüğümde ağzım açık kaldı...Dünyanın en muhteşem futbolcusuyla, en muhteşem basketbolcularından biri bir arada Türk Hava Yolları reklamında oynuyorlardı...Bütün hünerlerini göstererek...İkisinin küçük bir çocuğa gösterdikleri hünerlerinin en sonunda; perfore ses “Türk Hava Yolları... Dünyanın en iyi hava yolları” mealinde bir söz söylüyordu... ***Turgut Özal’ın bir sözü vardı, yıllar önce ettiği...“Hayallerinde bile bize yetişemezler...” demişti de millet dalga geçmişti...O günlerde hayal etmeye kalksak bugünkü Türk Hava Yolları tablosunu hayal bile edemezdik...Şu anda dünyanın en iyi hava yolları şirketi mi bilemem, fakat dünyanın en iyi futbolcusuyla, NBA’in en muhşetem basketbolcularından birisini aynı anda birarada kendi reklam filminde oynatan bir firma, dünyanın en iyisi olmaya layıktır...O vizyonun sahibi çünkü...Messi’yle, Bryant’ın birlikte oynadığı reklam filmini mutlaka izleyeceksiniz...Bugünden itibaren dünyada ve Türkiye’de gösterilmeye başlanıyor...İnanılmaz bir reklam filmi...Muhteşem bir gurur vesilesi...İftihar edeceksiniz Türk Hava Yolları’yla ve elbette ülkenizle...Mazi gözlerinizin önüne geldiğinde;Mutlak ki gözlerinizden yaşlar süzülecek!..Sevinçle karışık bir duygu patlaması... Bir gözyaşı demeti...*****STRESLİ HAYATIN SONU...Profesör öğrencilerine “stres yönetimi” konusunda ders veriyordu...Su dolu bir bardağı kaldırıp öğrencilerine sordu:-”Sizce bu su dolu bardağın ağırlığı ne kadardır?..”Öğrencilerin cevapları 200 ila 400 gram arasında değişti...Bunun üzerine profesör öğrencilerine döndü;-”Gerçek ağırlığın ne kadar önemli olduğu fark etmez...” dedi...“Durum bardağı elinizde tutma süresine göre değişir...Eğer bir dakikalığına tutarsanız sorun yok...Bir saatliğine tutarsanız, sağ kolunuzda bir ağrı oluşacaktır...Eğer bir gün boyunca tutarsanız ambulans çağırmak zorunda kalırsınız...Ağırlık aslında aynıdır... Fakat ne kadar uzun tutarsanız size o kadar ağır gelir...”***Eğer sıkıntıları her zaman taşımaya çalışırsak er ya da geç taşıyamaz hale geliriz...Yükler gittikçe artarak daha ağır gelmeye başlar...Yapmamız gereken bardağı yere bırakıp, bir süre dinlenmek ve daha sonra tutup yeniden kaldırmaktır...Yükümüzü ara sıra bırakmalı, dinlenip tazelendikten sonra tekrar yolumuza devam etmeliyiz...İşten döndüğünüzde iş sıkıntısını dışarıda bırakın...Nasıl olsa yarın tekrardan alıp yine aynı şeyi sırtınızda taşıyacaksınız...”***Gözümün önüne şimdi 2002 yılının bir Temmuz öğleden sonrası geliyor...Salonumun önündeki terasta bulunan, küçük masaya oturmuştum...Nefes almaya fırsat bırakmayan bir telefon trafiğini sürdürüyordum...90 kişilik haber merkezi ekibimle tek tek ilgileniyor, diğer taraftan transfer olma görüşmelerinin sürdüğü STAR televizyonuyla temasları sürdürmeye çalışıyordum...Bir ara kendi kendime “Bu kadar olmaz...” dedim; “Tanrı kimsenin üzerine bu denli ağır bir yük yüklemiş olamaz...”***Elim giderken, beynim gitmiyordu telefona...Yorulmuştum, bunalmıştım ve en ufak bir hatada, büyük bir bedel ödeyeceğimizin farkındaydım...Daha büyük bir bedel ödememek için, insanüstü bir gayretle çaba sarfederken, artık gücümün son raddesine gelmiş olduğumu farkediyordum...Güneşli bir İstanbul yazıydı...Ben ne güneşi, ne yazı farkedemiyordum...Ayşe Nazlı hayatıma yeni girmişti...Birkaç güne kadar iki yaşını kutlayacaktı...Annesiyle Atina’da çok sevdiğim bir deniz kenarı oteline gitmeye ve orada kendi doğum günümle kızımın doğum gününü beraberce kutlamaya karar vermiştim...Ancak stresin bütün vücudumu sardığı saatler ve günler bitmek bilmiyordu...O yaz yaşamımın o yıllardaki bütün yazları gibi, bana zehir olmuştu...Ayşe Nazlı’nın pastasını keserken, vücudum orada, beynim başka taraftaydı...Hayatımın kıymetini bilmediğim son yaz o yazdı...Bir daha “yaz”ın kıymetini bilmemezlik etmedim...Hayatın “iş merkezli” stres dozu yüksek temposuna “elveda” dedim...“Yaz”ların kıymetini bilince, “kış”larım da kıymetlendi...Hayatım kıymetlendi...Artık sadece yazı ve güneşi değil, denizi ve çocuklarımı da farkediyorum...Kendimi farkettiğim gibi...*****TAYYİP ERDOĞAN “MUHTEŞEM YÜZYIL”I ELEŞTİREREK DUVARA MI ÇARPTI?..Başbakan dün yine “Muhteşem Yüzyıl” dizisini eleştirdi...-”Bizim tarihimiz, kılıçtan, entrikadan, iç çekişmelerden ve maalesef haremden ibaret değildir... Özellikle öyle gösterip bizde kompleks yaratıyorlar Batılılar” dedi...Muhteşem Yüzyıl’la ilgili eleştiriler hakkında düşüncelerimi ve kendi fikirlerimi yazdım...Türkiye’de halkı “okuduğunu” zanneden bir kısım aydın Muhteşem Yüzyıl’ın muhteşem ratinglerine bakarak “Tayyip Erdoğan’ın halkın büyük beğeniyle izlediği bu diziyi eleştirerek, duvara çarptığını” düşünüyor... ***Oysa hiç öyle değil...Bu arkadaşlar halkı hiç okumamışlar...Tayyip Erdoğan, Muhteşem Yüzyıl dizisini eleştirerek, oylarını artırıyor...BDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması, oyları artırır mı azaltır mı bilmem, fakat Muhteşem Yüzyıl’ın “bizim tarihimiz haremden mi ibarettir?..” yollu eleştirisi halkta büyük beğeni toplar...Bir dizinin seyredilmesi o dizinin eleştirilmesine karşı çıkılması anlamına gelmez...Büyük bir kesim “harem”i izlerken merakını ve libidosunu çalıştırır, Başbakan eleştirirken de, “Haklı adam, biz haremden mi ibaret bir tarihin mirasıyız?..” diyerek Erdoğan’a arka çıkar...Gazetelerin magazin eklerini severek okuduğunu söyleyen tek bir kimseyi bulamazsınız...Herkes magazini eleştirir...Ancak magazini okur, o ekleri elinden düşürmez...Yine de magazine karşı olmak, ses getirir...Tayyip Erdoğan halkı biliyor...Hem “Harem”i merakı gıdıklanarak izleyeceğinin farkında...Hem de “biz bu muyuz?..” lafının arkasında duracağının...Dün onun için eleştirilerinin ikinci “fasikülü” geldi...Birileri hala bu eleştirilerle Erdoğan’ın duvara tosladığını düşünse bile...Erdoğan bildiğini okuyor...Fasikül fasikül Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar gidecek bu süreç...
Japonya’da bir çocuk 10 yaşındayken, trafik kazası geçirmiş ve sol kolunu kaybetmişti...Oysa çocuğun büyük bir ideali vardı...Büyüyünce iyi bir judo ustası olmak istiyordu...Sol kolunu kaybedince bu hayali de yıkılmıştı...Çocuğun büyük bir depresyona girdiğini gören babası, Japonya’nın ünlü bir judo ustasına gidip, yapılacak bir şeyin olup olmadığını sordu...Hoca “Getir çocuğu... Bir bakalım önce...” dedi...Ertesi gün baba-oğul hocanın karşısındaydılar...Hoca çocuğu süzdü...-”Tamam” dedi, “Yarın eşyalarını getir... Çalışmalara başlıyoruz...”***Ertesi gün çocuk geldiğinde hocası ona bir hareket gösterdi; “Bu hareketi çalış” dedi...Çocuk bir hafta aynı hareketi çalıştı...Sonra hocasının yanına gitti...-”Bu hareketi öğrendim?.. Başka hareket gösterecek misiniz?..” diye sordu...Hoca; “Çalışmaya devam et...” dedi...2 ay, 3 ay, 6 ay derken çocuk okuldaki bir yılını doldurdu...Bu bir yıl boyunca hocanın direktifi doğrultusunda hep aynı hareketi tekrarlamıştı...Hocanın yanına tekrar gitti; “Hocam, bir yıldır hep aynı hareketi yapıyorum... Bana başka bir hareket öğretmeyecek misiniz?..” diye sordu...-”Sen aynı hareketi çalış oğlum... Zamanı gelince yeni harekete geçeriz oğlum...”***2 yıl, 3 yıl, 5 yıl derken çocuk judodaki 10. yılını doldurdu...20 yaşındaydı...Bir gün hocası yanına gelip;-”Hazır ol!..” dedi, “Seni büyük turnuvaya yazdırdım... Yarın maça çıkacaksın...”Delikanlı şok olmuştu...Hem sol kolu yoktu, hem de judoda bilebildiği sadece tek bir hareket vardı...Ünlü judocuların katılacağı büyük turnuvada hiçbir şansı yoktu...Fakat hocasına duyduğu saygıdan sesini çıkartamıyordu...***Turnuvanın ilk günü delikanlı ilk müsabakasına çıktı...Rakibine bildiği tek hareketi yaptı ve kazandı...Derken... İkinci, üçüncü maç, çeyrek final, yarı final ve final...Finalde delikanlının karşısına son on yılda hiç yenilmeyen ülkenin şampiyonu çıkacaktı...Rakibi bir judo ustasıydı...Delikanlı hocasının yanına koştu...-”Hocam hasbelkader buraya kadar geldik... Ama şu rakibime bir bakın hele... Bende bir kol eksik ve judoda bildiğim tek bir hareket var... Bu kadar bana yeter... Bari çıkıp da rezil olmayayım... İzin verin turnuvadan çekileyim...” dedi...-”Olmaz” dedi hocası... “Kendine güven ve çık dövüş... Yenilirsen de namusunla yenil...”***Delikanlı çaresiz çıktı müsabakaya...Maç başladı...Delikanlı yine bildiği tek hareketi yaptı ve tak!..Rakibini yenmişti, şampiyon olmuştu... Kupayı aldıktan sonra hocasının yanına koştu...-”Hocam nasıl oldu bu iş?.. Benim tek kolum yok ve judoda bildiğim topu topu tek bir hareket var?.. Nasıl oldu da ben kazandım?..”-”Bak oğlum” dedi hocası...“Sen 10 yıldır o hareketi çalışıyordun... O kadar çok çalıştın ki, artık yeryüzünde o hareketi artık senden daha iyi yapan hiç kimse yok...Bu bir...İkincisi de, yaptığın o hareketin judoda tek bir karşı hareketi vardır...Onun için de rakibinin seni sol kolundan tutması gerekir!..”***Hoca bunu söyledikten sonra ekledi:-”İnsanların hayatta eksiklikleri bazen en güçlü tarafları haline gelebilir... Yeter ki eksiklik kafalarında oluşmasın!..”Dr. Yaşar Ateşoğlu’nun derlediği Bilgelik Öyküleri kitabından aktardığım bu öyküyü, “İlginç bir Japon ve judo anekdotu” olarak okursanız çok hata edersiniz...Gerçek şudur...En zayıf olduğumuza inandığımız taraflar, “en büyük avantajları sağlayacak yolları açan birer anahtardır...”Yıllar önce çok sevdiğim bir arkadaşım vardı...Diplomattı...Günlerimiz gecelerimiz beraber geçerdi... Yaşından çok daha fazla bir olgunluk düzeyindeydi...Sakindi...Olaylara sazan gibi hemen atlamazdı...Sempatikti, sıcak kanlıydı, ancak ilginç bir mesafesi vardı insanlara ve olaylara karşı... ***Bir gün başka bir şehirde, çok daha radikal ortamlarda tanıdığım iki kişiyle okul arkadaşı olduklarını öğrendim...Birbirleriyle çok yakındılar ve çok farklı dünyalarda tanıdığım üç insanın nasıl olup da “bu kadar yakın arkadaş” olduklarını anlamamıştım...Biraz düşününce, hepsinin en heyecanlı ortamlarda bile, sakinliklerini koruduklarını, sıcak, ancak mesafeli durduklarını, hep sempatik bir hava estirdiklerini, fakat kimseyle yalap şalap ilişkilere girmediklerini farketmiştim...İlginç bir “saygı” aurası oluşturuyorlardı etraflarında...Bir gün dayanamadım...Arkadaşıma sordum...-”Siz niye, çevrenizdekilerden bu kadar farklısınız?..” dedim...Kalın camlı gözlüklerinin arkasındaki gözleri gülümsedi...-”Biz Darüşşafakalıyız...” dedi...“Çocuk yaşta babalarını, annelerini veya her ikisini birden kaybeden çocukların yatılı okuduğu okuldanız... Bizim kimyamız değişik olur... Okulda farklı bir kültürde, hiçbir şey karşısında şok olmadan yaşamasını öğreniriz... Sakin duruşumuz ondandır... Hiçbir şey bizim kimyamızı bozmaz... Birbirimizle dayanışmamız çok yüksektir... Kolay kolay hiçbir olayın bizi etkilememesini çocuk yaşta okuldan öğreniriz...”Hayatın trajedisinden, dramından, çocuklara bir ‘avantaj’ yaratmışlardı Darüşşafaka’da... O dönemdeki diplomat arkadaşlarımın hepsi bir yerlerde, bir şeyler yapıyorlar...Fakat o...En tepede olduğunu söylediler...Hiç birinin tahmin edemeyeceği kadar yükseklerde uçuyor kariyerinde...*****YILMAZ GÜNEY’İN TÜRKAN ŞORAY’A ‘YARALI’ BAKIŞI...Türkan Şoray’ın kitabında Yılmaz Güney’le yaşadığı acıklı bir anı var;“Yılmaz Güney efsanesi almış başını gidiyordu...Sinema çevrelerinde hep Yılmaz Güney konuşuluyordu...Levent’te Sümbül Sokak’ta oturuyordum...Yılmaz Güney komşumdu...Evlerimiz arasında park gibi bir alan vardı...Bir gün gazeteciler bizi buluşturdu...Evimde birlikte resimlerimiz çekildi... Söyleşi yapıldı...Yılmaz Güney’i gördüğümde ilk dikkatimi çeken şey, ‘anlamlı gözlerinin yaralı gibi bakmasıydı...’Bakışlarında acı, merhamet, sevgi, anlayış vardı...Sahici bir insan, doğal, sade, sıcak, şefkatli ve çok etkileyici...***Birlikte film çekemedik...Keşke ben şartları zorlasaydım, birlikte çalışmayı zorlasaydım...Onunla karşılıklı kamera karşısında oyunculuk çok doyurucu olurdu...Yönetmen olarak Yılmaz Güney benim oyunculuğumun keşfedilmemiş farklı yönlerini ortaya çıkartırdı mutlaka...***Yılmaz Güney’in belleğimde kalan en son görüntüsü İzmit Cezaevi’nin dış kapısında bana el sallayışı...Bu görüntü hep gözümün önündedir...Cezaevindeydi... Randevu aldım ve ziyaretine gittim...Cezaevi müdürü, konuşmamız için oldukça uzun bir zaman tanıdı bize...Hapihanenin ziyaret salonunda oturduk, uzun uzun sohbet ettik, dertleştik...Yine çok etkilendim...Üstünde tertemiz ütülü bir kostüm vardı...Zaman çok çabuk geçmiş ve ayrılık vakti gelmişti...İçimdeki hüznü belli etmemeye çalışıyordum...Veda ettim...Kapıya çıkmıştı beni yolcu etmek için...Yine o yaralı bakışlarla bana el salladı, usul usul, sessizce...Benimse içime taş gibi bir acı oturmuştu...”***Yılmaz Güney’i hapisteyken Türkan Şoray’ın ziyaret ettiğini şimdi belli belirsiz hatırlıyordum...O günlerin Türkiye’sinde galiba “Yılmaz’ın özgürlüğü için bir umut ışığı olarak görmüştük...” Türkan Sultan’ın cezaevi ziyaretini...Oysa yaralı yaralı baktı...Yaralı yaralı gitti Yılmaz...Benim belli ki arızalarım nüksetti yine...Türkan Şoray’ın kitabında “Yılmaz’ın bölümünün olduğu yerlerde” sinemanın jönleriyle ilişkileri var...Tarık Akan, Kadir İnanır...Dün baktım televizyonda kitap çıktı, Türkan Sultan’a mutad soru soruluyor:-”Kadir İnanır’la beyaz perdedeki gibi gerçekten aşk yaşadınız mı?..”Çiğnene çiğnene sakız olmuş anekdotları sormayı gazetecilik sanmak ne büyük bir gaflet!..Gözümün önünde Yılmaz’ın el sallayışı var, cezaevinin kapısından Türkan Şoray’a... Yaralı gözlerle...Benim gazeteciliğim de hiç benzemedi ki zaten vasata...Hep yaralı baktım; elbette biraz da arıza...İnadına Yılmaz!..
“Günlerden bir gün zengin bir baba, oğlunu köye götürdü...Yolculuğun tek amacı vardı...İnsanların ne denli yoksul olabileceklerini oğluna gösterecekti...Böylece oğlu yaşadığı zenginliklerin değerini daha iyi anlayacaktı...Çok yoksul olan uzak bir akrabalarının evinde bir gün ve gece geçirdiler...Yolculuk dönüşü baba oğlunu karşısına aldı:-”Şimdi söyle bakalım” dedi... “Orada gördüklerinden sonra insanların ne kadar yoksul olabileceklerini farketmişsindir... Şimdi zenginlikle, fakirliği bir kıyasla bakalım...”***Çocuk anlatmaya başladı:-”Bizim evde bir köpeğimiz var...Onların dört tane vardı...Bizim evde çok büyük bir havuz var...Onların ise içinde binlerce balığın oynaştığı uçsuz bucaksız dereleri var...Bizim bahçelerimizi aydınlatan lambalarımız, onların bahçelerini aydınlatan yıldızlar var...Bizim görüşümüz ön bahçeye kadar... Onlar ise tüm gökyüzünü görüyor...”Babası hayret dolu bakışlarla oğlunu dinliyordu...Çocuk devam etti:-“Teşekkürler babacığım, ne kadar yoksul olduğumuzu gösterdiğin için...”***Yaz sonu, sevdiğim bir dostumla deniz kenarında geç bir öğle yemeği yiyordum...Bana hayatı nasıl farklı okumaya başladığımı sormuştu...-”Şu koyda demirli tekneleri görüyor musun?..” dedim, “Onlardan birine sahip olursan çok mutlu olur musun?..”-”Elbette” dedi, “Elbette mutlu olurum...”-”Oysa” dedim, “Amaç Boğaz’a çıkıp Boğaz’ın güzelliklerini seyrederek, denizde vakit geçirmekse, arkadaşlarınla bir tekne kiralayıp, Boğaz’da gezebilirsin... Kayık tutup balığa çıkabilirsin... Simitini, sandviçini, çayını alıp, bir Boğaz vapurunun kenarında saatler süren bir Boğaz turu yapabilirsin... Bu tekneler senede en fazla on beş yirmi gün denize çıkıyorlar... Geri kalan günlerde Boğaz’da demirli öylesine bekliyorlar... O on beş günde sen de, vapurla, kiralık tekneyle, sandalla Boğaz’da istediğin gibi vakit geçirebilirsin... O teknelerin sahipleri, tekneleri kendilerinin zannediyorlar... Oysa gerçekte tekneler kullanılmadığı müddetçe hiç kimsenin malı değil... Orada öylesine duruyorlar... Senin Boğaz’ın güzelliklerinden yararlanmanla, onların sahiplerinin yararlandığı anlar arasında bir fark yok ki...”***Ne söylemeye çalıştığımı anlamaya çalışıyordu...Mutluluğun, hayatı ‘okuma şeklinden’ ibaret olduğunu söylemeye çalışıyordum...“Nazi Toplama Kampı’nda oğlu Gisoue’ye, kampta yaşadıklarının bir oyun olduğunu söyleyen Yuhadi Guido’nun hikayesi” gelmişti aklıma...Guido yaşadıkları bütün zulümlerin bir oyun olduğunu, küçük Gisoue kazanırsa, ödül olarak tank verileceğini söylüyordu ona...Sonunda Amerikan askerleri geliyor ve Gisoue’yi saklı olduğu yerden kurtarıyorlardı...Babası yaşadıklarının bir oyun olduğuna, Gisoue’yi inandırmış ve onun hayatını kurtarmıştı...Kendisi bir Nazi subayının ateşi sonucu öldürülse bile...Filmin sonunda 4.5 yaşında hayatı kurtulan Gisoue’nin sesinden “Ailesi için çok fedakarlık yapan bir babanın hikayesi” sözünü duyduğumda, filmin aynı anda ağlatan ve güldüren öyküsündeki muhteşemliğine şapka çıkarmıştım, göz yaşlarımı silerken... Hayat Güzeldir...Güzel olmasını istiyorsanız eğer...*****BİR YENGEÇ KADINININ HAYATI; TÜRKAN ŞORAY...“Sessiz uysal bir çocuğum... İlkokula yeni başlamışım... Eyüp’te oturuyoruz... Babamın polis maaşına katkıda bulunmak için annem de çalışmak istiyor ve iş buluyor...Babam da görevi gereği devamlı karakolda...Okul dönüşlerimde evde hep yalnız kalıyorum...Derslerimle ilgilenecek, o yaşta yeteneklerimi fark edip hayatıma yön verecek, beni hayata hazırlayacak kimse yok çevremde...Annemin bana aşırı tutkulu bir sevgisi var ama o da çalıştığı için vakit ayıramıyor...Evde yalnızken kendime özel bir dünya yaratıyorum...Sevgi arayan, sevilmek isteyen, şefkat bekleyen, saçının okşanmasına ihtiyaç duyan, kendi halinde bırakılmış bir çocuğum...”***“Annem çalışmaya giderken bazı günler bana şeker alıyor...Yine bir sabah çok sevdiğim badem şekerini kağıt külah içinde tutuşturup gidiyor...Evin merdivenlerine oturmuş, tam içinden bir tane alıp yiyecekken, arkadaşlık ettiğim komşu kızı geliyor...Henüz bir tanesini bile tatmamışken, külahı ona uzatıp, içinden birkaç şeker almasını bekliyorum...Elimden külahı kaptığı gibi, koşarak kaçıyor...Büyük bir hayal kırıklığı içinde kalakalıyorum...Arkadaşımın neden böyle bir şey yaptığını anlayamıyorum...7 yaşında yaşadığım bu hayal kırıklığı bende öyle derin bir iz bırakıyor ki, aradan yıllar geçiyor ve ben o anı unutamıyorum...Halen anlayabilmiş değilim ki, niye insanlar bir başkasının canını yakar?..”***Bu satırların yazarı olan yedi yaşındaki çocuk Türkan Şoray...NTV yayınlarından çıkan Sinemam Ve Ben kitabını imzalarken “Yufka yüreğinize dokunan satırlar olabilir bu kitapta...” demiş, “Malum Yengeç Burcuyuz ikimiz de...” Öyle bir hayat öyküsü ki Türkan Şoray’ınki etkilenmek için yufka yürekli Yengeç olmaya gerek yok, etkilenmemek için ‘taş’ olmak gerekir...“Annem babam geçinemiyor ve ayrılıyorlar...Annem beni ve kardeşimi yanına alıyor...Karagümrük’te kiralık bir eve taşınıyoruz...Annem çalıştığı için bütün bir hafta dedemlerde kalıyorum...Hafta sonları anneme gidiyorum... Ayrıldıktan sonra babam bizi hiç aramıyor... Hiçbir yardımı yok...Annem bana ve kız kardeşim Nazan’a bakmak için çalışmak zorunda...Aksaray’da bir iplik atölyesinde iş buluyor...Ev kirası, iki kızının bakımı, okul masrafım...Çalıştığı işten aldığı para yazık ki bu harcamalara yetmiyor...13-14 yaşlarındayım...Yaşımdan büyük gösteriyorum...Ergenlikten genç kızlığa geçtiğim yıllar...Okula gidip gelirken yolda arkamdan ıslık çalanlar, eve kadar takip eden gençler oluyor...Çok kapalı bir çevre...”***Türk sinemasının sultanının hikayesinin başladığı yıllar böyle...Kitaba daha yeni başladım...Kitabın ilerleyen sayfalarında onun yaşam öyküsünün zikzaklarından, Türkan Şoray ve Sezen Aksu’yla yaşadığım o muhteşem geceyi de anlatmak nasip olacak...Kelimelerle anlatılamayacak kadınlar onlar...Ne ki, madem ki yaşandı o anlar, anlatılmalılar...
“Uluslararası pazar araştırma şirketi Millward Brown, Türkiye’de futbol kulüplerinin marka değerleri ile taraftarların takımlarına bakış açısını mercek altına aldı ve çarpıcı sonuçlara ulaştı...” diyor haber ve devam ediyor:“Geniş kapsamlı araştırmada, Türkiye’de şampiyon olmuş 5 kulübün üst ve orta sosyo-ekonomik grup içindeki bilinilirlikleri, ne kadar sadık bir taraftar kitlesine sahip oldukları, erkek ve kadınların bu takımlara bakış açıları ile takım tutmayan gruplar içinde nasıl görüldükleri araştırıldı ve ortaya ilginç sonuçlar çıktı...Dünyada 55 ülkede 88 ofisi bulunan Millward Brown’un araştırmasına göre;Fenerbahçe “Asi Takım”,Galatasaray “Hükümdar”,Beşiktaş “Dost”,Trabzonspor “İsyankar”Bursaspor, “Masum” çıkıyor...”***Kulüplere göre araştırmanın öne çıkan başlıkları şöyle:FENERBAHÇE: “Asi” bir karaktere sahip... Fenerbahçe’nin asi karakterinin arkasında isyankar, arzulanan, iddialı ve kibirli olması yatıyor...En tutkulu ve bağlı taraftar kitlesi Fenerbahçe’ye ait...Ancak Fenerbahçe aynı zamanda, kendi taraftarları haricindeki kitleden en fazla ‘olumsuz’ futbolsever tepkisi alan takım...Fenerbahçe, oluşturduğu duygusal zıtlıkla şampiyonluk yaşamış 5 büyük takım arasında en fazla ses getirme potansiyeline de sahip kulüp...***GALATASARAY: “Hükümdar” rolü var...Kontrolü elinde tutan, iddialı, arzulanan, kibirli, yaratıcı ve cesur özellikleri “hükümdar” karakterinin oluşmasında rol oynuyor...Kendi taraftarları Galatasaray’a sıkı bir şekilde bağlı...Galatasaray taraftarlarının Fenerbahçe’ye bakış açısı; Beşiktaş, Trabzonspor ve Bursaspor’a bakış açılarından oldukça farklı ve olumsuz...***BEŞİKTAŞ: “Dost” sonucuna ulaşıldı...Arkadaşça, iddialı ve samimi olması Beşiktaş’ın diğer takımlardan ayrışmasına fırsat tanıyor...Onun özel bir karaktere sahip olmasını sağlıyor... Taraftarı olsun olmasın genel futbol izleyicisinden en çok kabul gören takım...Beşiktaş genel olarak negatif duygular uyandırmıyor...***TRABZONSPOR: “İsyankar” özellikleri yansıtıyor... Açık sözlü, maceracı ama bazı olumsuz kişilik kriterlerine sahip...BURSASPOR: “Masum” olarak tanımlanıyor...Farklı ve nazik bulunması, kibirli olmaması yeşil-beyazlı kulübü farklı bir yere koyuyor...”***Dünyada 88 temsilciliği bulunan Millward Brown’un araştırmasının sonuçları böyle...Açık konuşmak gerekirse, Millward Brown’un “Beşiktaş markası ve taraftarıyla” ilgili araştırma sonuçlarından, bir Beşiktaşlı olarak memnunum...İlk gençlik yıllarımda, “Kendi camianın dışındaki camialar tarafından, sevilmenin önemini çok fazla bilmezdim...”“Bize kendi camiamız yeter” duygusu, her taraftar grubu gibi bizi de esir alırdı...Oysa, Baba Hakkı’ların, Şeref Bey’lerin, Şükrü Gülesin’lerin ve Süleyman Seba’ların oluşturduğu “iddialı ancak dost ve samimi” şeklindeki Beşiktaşlı imajının “Beşiktaşlı duruşunun esası olduğunu düşünüyorum...”***Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarında görülen “iddialı, yaratıcı, takımına bağlı” gibi çok olumlu karakterlerin yanına “kibirli” sıfatının eklenmesinin, Fenerbahçe ile Galatasaray’ın birbirine karşı güttüğü “en büyük benim” iddiasından kaynaklandığını düşünüyorum...Fenerbahçe’nin en büyük sloganı “Bir gün herkes Fenerbahçeli olacak” değil mi?..Ya da “Her çocuk Fenerbahçeli doğar...” bir Fenerbahçe şiarı değil mi?..Kendi kendime çözmekte zorlandığım en büyük dilemam şu;İlkokul birinci sınıftaki öğretmenim Süheyla Ün olmasa, belki de ailemin takımı Fenerbahçe’yi tutacaktım...Aynı oranda güçlü bir olasılık da “çevremde çok sevdiğim insanların tuttuğu Galatasaray’da” karar kılmamdı...İkisi de olmadı ve ben Beşiktaşlı oldum...Şimdi kendi kendime sorup içinden çıkamadığım soru şu;Fenerbahçe’yi ya da Galatasaray’ı tutsaydım, ben de kendi takımım ve diğer takımlarla ilişkim konusunda “kibirli” mi olurdum, yoksa Fenerli veya Galatasaraylı olmama karşın “kibir duygusundan eser olmaz mıydı yine bende?..”***Hayatta ne televizyonda ne ilişkilerde “kibir”li olmadım... Futbolda ve takım konusunda hiç olmadım...Benim içimde “kibir” duygusu barındırmamam Beşiktaş’tan mı kaynaklanıyor, yoksa “kibir” bilmediğim için mi Beşiktaşlıyım?..Tavuk mu yumurtadan, yoksa yumurta mı tavuktan çıkıyor bilmiyorum?..Fenerli ve Galatasaraylı dostlar benim bu soruma herhalde müstehzi müstehzi gülümseyecek ve; “Beşiktaş’ın durumundan dolayı sende kibir durumu yok” diyecekler...Ben de onlara şöyle söyleyeceğim:-”Bir gün herkes Beşiktaşlı olmasın... Bırakın o ayrıcalık bizde kalsın...”*****ECE ERKEN HAKLI!..Çoktan infaz etmiş gazeteciler Ece Erken’i...Bir restoran çıkışı gazetecilere espri yapıyor Ece Erken:-”Benden haber çıkartamazsınız...”Oktay Derelioğlu ve eşiyle yemekten çıkmış, ona atıfta bulunuyor, “Yanımda aşna fişne kimse yok” anlamında...Arabasına bindikten sonra biraz ötede, polis çeviriyor Ece Erken’i...Alkol muayenesi için...Önce bir şey söylemiyor...Halinden “alkol almışsa da aşırı alkollü olmadığı belli...”Neyse...Önemli değil ne kadar alkol aldığı...Belli bir miktarın üzerinde alkol almışsa ehliyetine el koyar polis, arabayı çeker Ece’ye de cezasını çekmek düşer...***Fakat kızın itiraz ettiği şey başka...Ece Erken, “kameraların önünde alkolmetreyi üflemek istemediğini” söylüyor...“Bu yasal mı?..” diye soruyor polislere, avukatını arıyor, kameraların önünde değil, hastanede ya da karakolda vermek istediğini söylüyor...Haberin işlenişine bakıyorum...Kimse Ece’nin bu isteğinin hakkı olduğundan dem vurmuyor... Varsa yoksa eskilerin tenakus dediği, çelişkiler üzerinde yoğunlaşmayı yeğliyor gazeteciler ve televizyoncular...-”Bir parça alkol aldım...” dedi, fakat gösterdiği hesap pusulasında alkol yok gözüküyordu...***Hele bir televizyon haberinde iyiden iyiye gerçeklerin çarpıtıldığını görüyorum...Ece Erken “Kameralar kapatılsın... Böyle alkolmetreye üflemek istemiyorum...” diyor...Polis de bunun üzerine televizyonculara “kapatın kameraları...” diyor...Tabii herkes ışıkları söndürüyor, fakat kameraları kapatmıyor... Görüntü almaya devam ediyor...Görüntü alındığı halde, perforeden spiker şöyle söylüyor:-”Ece Erken kameraları kapattırmasına rağmen alkolmetreye üfelemeyi reddetti...”***İnsan yalan söylerken en azından yalanın izlerini siler...Perforede bu laflar edilirken, biz kameranın çalıştığını ve görüntüleri bire bir kaydettiğini izliyoruz...Ne diyor Ece Erken?..“Kameralar çalışırken, alkolmetreyi üflemek istemiyorum... Hastanede, karakolda yapın bunu...”Niye istemiyor bu görüntüyü?..Çünkü hayatını görüntüden kazanıyor...Belli ki bir miktar alkol almış...Alkollü çıkacak...Sonra o görüntü sürekli yayınlanacak...Mesleğini uzun süre yapamayacak...Ağır yara alacak...Herkesin alkollü araç kullandığı için, ehliyetine el konurken, Ece Erken’in hem ehliyetine el konacak, hem de mesleği ağır bir yara alacak, sunuculuğu bir süre yapamaz hale gelecek...***Alkollü araç kullanmanın, para cezası, arabayı çekme ve ehliyete el koyma dışında, “mesleğinden men etme” gibi bir cezası var mı?..Yok...O zaman bu fiili hasarın engellenmesini istemek Ece Erken’in hakkı mı?..Hakkı...Trafik polisi de ısrar etmiyor “karakola gidelim o zaman” diyor...Gazeteci arkadaşlar, takmışlar “Ece Erken alkolmetreyi üflemek istemiyor”a...Değiştirebilene aşkolsun...***Bir akşam, program ekibi olarak üç dört arkadaş toplanmış, bir restoranda hem yemek yemiş, hem de programın içeriğini oluşturmuştuk...Editör ve muhabir arkadaşlar, tuttuğunu koparan, haberi allayıp pullayan, küçücük bir haberden destan yazacak nitelikteki acar gazetecilerdi...Şimdi “ünlü” olan bir editörüme, pek istemediği halde “sen de bir kadeh şarap iç” demiştim yemekte...Toplantı bitti dağıldık...Herkes kendi evine gitti...Ertesi günü onu gördüğümde “dün gece ehliyetimi aldılar Reha Bey...” dedi...Anlamadım; “Niye” dedim.-”Yemekte içtiğim o büyük tek kadehteki şarap alkol limitinin iki puan üstünde çıktı...”***Ona şöyle söylemiştim:-”Bu olay senin başına niye geldi biliyor musun?..Haberleri yaparken, yazarken daha dikkatli ol diye...Dün gece pek bir şey içmedin... İkimiz de biliyoruz... Sen zaten içki içmezsin... Fakat sınırı aşmışsın ve ehliyetine el konmuş... Şimdi kendi özne olduğun haberi, kendi acımasızlığında yapsan, özne olan sen, haberci olan seni nasıl değerlendirirdi?.. O değerlendirmeyi düşün, haberi yaparken o empatiyle hareket et...”Ece Erken’in alkol muayenesi yaptırması gerektiğine inanıyorum...Ehliyetine el konması gerektiğine inandığım gibi...Para cezasına çarptırılmasını da doğru buluyorum...Fakat Ece’nin bütün bunlara rağmen kameralar önünde alkolmetreyi üflemesini yanlış buluyorum...O görüntüler mesleğini yapmasını engelleyecek...Ve alkollü araç kullanmanın, meslekten men gibi bir cezası yok...Ece Erken’in kameraların önünde üflemek istememesini, “alkolmetreyi üflemek istemedi” diye haberleştiren meslektaşların, bir meslek yanlışına düştüklerini düşünüyorum...Meslekte otuz yılı devirdikten sonra, her olaya “Benim başıma gelseydi, ne kadarına tahammül gösterirdim?..” diye bakmak gerektiğini içselleştiriyor insan...Gazetecinin her zaman haberi yapan değil, haberin çoğu zaman öznesi olabileceğini gördüğü zaman anlar, o genç meslektaşlar ne demek istediğimi...
“Perşembe gecesi Robert Redford; sahibi olduğu Sundanca Channel’in tanıtımı için İstanbul Modern’de olacak... Sizin bu davete katılmanızı çok arzu ediyoruz...” dedi, halkla ilişkilerciler, Digitürk’ten arayarak...”- “Akşam saat 7’de benim yazıları bitirip, oraya katılmam mümkün değil... Benim akşam üstü yazı saatim oluyor...” dedim...Filmlerini severdim...Yönetmenliğini daha da çok sevmiştim Redford’un...Tam bir sinema adamıydı...Sinemaya adanmış bir ömürdü onunkisi...Tıpkı Clint Eastwood gibi...Ordinary People’la yönetmen olarak da Oscar alarak adını tescil ettirmişti...“Dünyadaki film yapımcılarını teşvik etmek amacıyla bir televziyon kanalı kurduğunu” söylüyor, Digitürk 7. kanalda bunun yayınlanmaya başlayacağını haber veriyorlardı...Sinema adına bir kez daha mutlu olmuştum...***Fakat itiraf etmeliyim ki; hiçbir şey beni Robert Redford’un Akşam’da verdiği röportajda söyledikleri kadar mutlu etmedi...Muhteşem Yüzyıl’daki “kurnazlık ve uyanıklıkla ilgili üç gündür yazdığım yazıları” teyid eden muhteşem sözler söylemişti Robert Redford:“Bu dizi bir kurgu mu yoksa gerçek insanları mı gösteriyor?..Sanatçılar sanat üretmeli...Ama bir kurgu yapıyor ve gerçek insanları kurgunuza katıyorsanız o zaman gerçekleri göstermeli ya da eseri isimleri kullanmadan yapmalısınız...Bunun kolay yolu var...İsim değiştirirsiniz, özellikler aynı kalır...İzleyici ‘bu adam kim biliyorum zaten’ diyecektir...Fakat gerçek insanları konu alıyorsanız, o zaman gerçekleri deforme etme ihtimali de ortaya çıkar...”***Neden böyle söylüyor Robert Redford gibi dünyanın en önemli sinema adamlarından biri...Çünkü Redford Amerika’da yaşıyor, filmcilik mesleğini Amerika’da icra ediyor...İnsan hakları ve kişi haklarının en güçlü hukuki müeyyidelerle güvence altına alındığı Amerika’da...Demek istiyor ki Robert Redford; “Gerçek isimleri uluorta kullanıp gerçekleri istediğin gibi, eğip bükemezsin, deforme edemzesin...”Adamı dakikalarca hürilerle dudaktan öpüştürüyorsan, “Ya adını Kanuni diye özellikle zikretmeyeceksin, ya da adamın hayatını hurilerden ve cariyelerden ibaret göstermeyeceksin...Her huriyi gördüğünde dakikalarca öpen bir adamdan Süleyman isminde bir kimlik yaratmayacaksın...”***“Gerçek kişilikleri kullanıyorsan, gerçeklerden sapma” diyor Redford, “Gerçek kişilikler üzerinden kurgu yapıyorsan, isim verme...”Ama bizdekiler öyle yapmayacaklar...Hem Kanuni isminden yararlanacaklar, hem Muhteşem Süleyman kelimesinin ratingini kendilerine kalkan edecekler, hem Hürrem Sultan’la merakları gıdıklayacaklar, hem Harem’le libidoları ayaklandıracaklar, hem Osmanlı’dan dem vurup tarihi ayağa kaldıracaklar, hem de bunların üstüne, “kekik” niyetine bol öpüşme ve şehvet sahnelerini koyup sanat eseri! yaratmış olacaklar...İnsan hayatını, ismini çalıp; çarpıtılmış gerçekler üzerinden, köpürte köpürte televizyon dizisi yapılacak; biz de aptalız ya “bu belgesel değil televizyon dizisi” denince yutacağız...***Televizyon dizileri, filmler, sinema endüstrisi çağımızın en büyük “psikolojik savaş mekanizmalarıdır...”Bir insan hakkında itibarsızlaştırmaya karar verirlerse, derin ve karanlık ticari veya siyasi odaklar çalışmaları, filmler ve diziler üzerinden yürütürler...Bu dördüncü yazım...Dört yazının en başında verdiğim örneğe gelecek olursak...Benim adımı “kullanarak diziye sanal bir karakter eklemeyi düşünen” bir yapımcı vardı hani...“O bunu yapsın, hayatındaki bütün gerçek rezil ve kepaze olayları, dizi haline getirip senaryolaştırırım” demiştim...Siz sanıyor musunuz; Derin kamuflaj altına alınmış bu karakter suikastleri, sıradan olaylar...Arkasında kimsecikler yok, gizli ve kirli hesaplar bulunmuyor?..Çok safsınız diyeceğim, ama ben de saftım sizler gibi bir zamanlar...Yüzden fazla karakter suikastinden kurtulup hala yaşıyabiliyorsam eğer, Allah günahsız yavrularımın nahif dünyalarını koruma altına aldığı içindir...Kimse “hunharca tasarlanmış profesyonel işi karakter suikastlerini” bana özgünlük kisvesi altında sunmasın...Sanatın özgünlüğüymüş...İstemeyen seyretmezmiş...Peh!..Ne zamandan beri derin psikolojik harekatın, ya da hayat, sanat ve isim hırsızlarının adı sanatın özgünlüğü oluverdi?..Robert Redford’a bakın, onu iyi okuyun siz... Özgürlüğün de özgünlüğün de sanatın da ne olduğunu çok iyi biliyor Redford...Kusura bakmasın arkadaşlar...Hayvan terli!..*****YARIN GELEN KAR İÇİN “KARDA MAHSUR” YAZISI...Bugün evinde mahsur kaldın...Okula gitmeme rehavetinde, işyerine, “Yollar kötü, mahsur kaldım... Gelemiyorum...” demenin keyfindesin...Evde zorunlu, zorunlu olduğu için de mutlu, tatili yaşıyorsun...Avarelik ediyorsun...Bu bir tatil avareliği değil...Bu hesapta olmayan zorunlu tatil avareliği...Evlerde oyun masaları kurulacaktır...51’ler oynanacak, okeyler dönecektir...Yurtdışında şu anda çalışmak zorunda olan sevdiğim birisinin dediği gibi, “Kışın en güzel günleridir bunlar...”Evden çıkamazsın...Bahanen hazırdır...Yollar kar ve buz kaplıdır...Ve dışarıda tipi vardır...Zaten mahsursundur...Tatava yapmanın alemi yoktur...***Kimse senden bir iş istemeyi aklından bile geçirmeyecektir...Aklından geçiren fırçayı yiyecektir...Hala bilmemekte midir?..Yollar kar ve buz kaplıdır...Dışarıda tipi vardır...Tatavanın alemi hiç yoktur...***Aşıksan; sevgilinle beraber olmanın planını zaten yapmışsındır...Mırıl mırıl, öpüşe sevişe, sevgiliyi yudumlayacaksındır...Aşkı tadacaksındır...Orgazmı yaşayacaksındır...Sevişip acıktığında, dünyanın en lezzetli yemeğini yiyeceksindir...Sevgiliyle beraber pişirip, beraber yediğin, beraberlikten sonraki yemek, sana Amerikan filmlerindeki aşık çiftleri hatırlatacaktır...Onlara benzemenin keyfini yaşatacaktır...Özendiğinin gerçekliliği seni mutlu edecektir...Hayatının kahramanı olmak keyif verecektir...Belki Angelina Jolie belki Brad Pitt...Her halükarda kadınsan seviştiğin erkeğin gömleğini giyeceksindir...Üstündeki o gömlek, beraberliğin, yakınlığın, biraz önce onu içine almış olmanın verdiği bütünlüğün sembolüdür...O sembolde, filmlerde izlediğin kahramanlarınla özdeşleşeceksindir...***Erkeksen, sevgilinin giydiği o gömlekte, sen de erkekliğini bulacaksındır...Sevdiğin kadının, gömleğini giymesindeki incelik, erkekliğini okşayacaktır...Gücüne güç katacaktır...Ruhunu huzura erdirecektir...Sevilmenin hazzında, beğenilmenin gururunda, erkekliğin güçlenecektir...Beraber hazırlanan bir yemek, yenilecek bir omlet aşkınızı unutulmaz kılacaktır...***Bunları yaşayamıyorsan, sadece huzurlu olarak eşinle bir aradaysan, muhtemelen yalnız kalmak isteyeceksindir...Bilgisayarda dolaşırken, oyunlar oynamak içinden gelecektir...Kendi kendine yaramazlık yaparken, evde dırdır olmamasına dua edilecektir...Kavga çıkartmadan, barış içinde bir arada yaşama politikası evde sürdürülecektir...Arada bir mutlaka uzaktaki sevgiliyle mesajlaşılacaktır...Her halükarda bu yazı okunursa, bir aradaki sevgililere özenilecektir...Sevişme sonrası sevgilinin giyeceği gömlek ve yenecek omlet için, dilekler esirgenmeyecektir...
Yüzünün içi gülüyordu geçenlerde gördüğümde...“Hayatımın oyunu bu” demişti bana; “Hayat sen benimsin” oyunu için...- “Oyundan önce kitabını çıkarttım... Sana gönderdim... Oyunun galası Perşembe gecesi... Gel kendi hayatımı oynuyorum...” demişti...Perşembe gecesi ne Nilgün’ün oyununa ne de Robert Redford’un katıldığı geceye gidebildim...İkisine de gidememiş olmaktan içime bir sıkıntı girmişti...Dün sabah haberlere bakarken, Perşembe gecesinin katılamadığım etkinliklerinde neler olmuş diye dikkat kesilmiştim...“Nilgün Belgün’ün babası öldü” haberini okuduğumda “ne olduğunu tam anlayamadım”, şok olmuştum...***Meğer Nilgün’ün “Hayat Sen Benimsin” oyununun galasının yapıldığı gecenin sabahı, babası hayata veda ediyor Nilgün’ün...Hemen kitabın sayfalarını çevirdim...Katı kuralları seven babası Nilgün’ün oyuncu olmasını hiç hazmedememişti...-”Bunca yıllık kızıyım; babamla hala sizli bizliyiz... Yanındayken bir devlet büyüğüyle konuşuyormuş gibi geliyor bana... Düşün oyuncu oluşumu bile uzun süre affedemedi...İlk oyunumu seyretmeye gelmişti ama nasıl geldi sen asıl onu sor...Herkes kahkahalardan kırılırken, en ön sırada taş gibi bir suratla oturdu hiç gülmedi...Metin Akpınar bir ara alı al, moru mor kulise girip, ‘Böyle gülmeyen adamları bizim moralimizi bozmak, performansımızı düşürmek için mi en öne oturtuyorlar?’ diye söylendi bile...Nasıl utandığımı, ezildiğimi anlatamam sana...‘O adam benim babam’ diyebildim...Babamın oyunculuğu seçtiğim için benden intikam alma şekli buydu...”***Babasının oyunculuğuyla ilgili davranışını böyle anlatmış yeni çıkardığı “Hayat Sen Benimsin” kitabında...Sanki babası Nilgün’ü doğrulamak istemişti dün...Kızının hayatını oynadığı en büyük oyununun galasının ertesi sabahı bu dünyadan ayrıldı gitti...- “Babamın katı kuralları içime işlemiş herhalde” demiş Gülenay Börekçi’yle yaptığı nehir söyleşisini yayınladığı kitabında Nilgün...“Ne arkadaşlarımla oynadığımız oyunların tadını çıkarabilmişim... Ne bir parça haylazlık etmenin... Çocuklara özgü yaramazlıkları yapamamışım... Bu yüzden şimdi bile güzel bir şey yaşarken, her seferinde hakkım olmayan bir şey yapıyor gibi hissediyorum...‘Mutluluğun bu kadar fazlası mümkün değil... Muhakkak bir şey olacak, bu bozulacak, o halde ben bırakıp gideyim’ duygusunu yaşıyorum...”***Hayata bakın ki, yine güzel bir şey yaşarken, gidiverdi dünyadan babacığı Nilgün’ün...Baba ile kız arasındaki ilişkiler, bir zaman sonra büyüyecek küçük kızların hayatlarına silinemeyecek damgaları vururlar...Her kadın içinde o küçücük kızı yaşatır...Babasının o küçük kızını...Babasına kendisini göstermeyi, babasının onayını içten içe almayı hayal eder...Şöyle demiş bütün bunları anlattıktan sonra Nilgün; - “Artık beni takdir ediyor... Hele ondan hiç maddi yardım almadığım için benimle gurur duyuyor... ‘Kızım her şeyden önemlidir... Onunla iftihar ediyorum...’ diyor”***Yaşın önemi yok...Bir kız çocuğu için hala babasıdır önemli olan, onun takdiridir...Hala kitabın bir yerinde babasının ‘Onunla iftihar ettiğini’ söylediğini yazmış...Elbette iftihar ediyordu kızıyla babası...Başka türlüsü mümkün olur muydu ki Nilgün’cüğüm?..Şimdi “Hayat Ben Benimsin” oyununu annesi ve babası Allah’ın rahmetine kavuştuktan sonra “büyümüş bir kız çocuğu” olarak oynayacak Nilgün...Eminim ki hem annesi hem de babası izliyorlar şimdi onu, uzaklarda bir yerlerde...*****KAR GELİYOR; YILBAŞI GELİYOR...Pazartesi günü karın gelmekte olduğunu söylüyor meteoroloji...Pazartesi yağar mı yağmaz mı kimbilir, ancak haber Sonbahar’ın bittiğini “Kış”ın geldiğini gösteriyor...Şimdi Noel ve Yılbaşı zamanı Batı’da...Hayatı yenilemenin, taze umutlara açılmanın zamanı...Gelecek yılın heyecanı sarmıştır oraları...Bu coğrafyaya yılbaşı heyecanı ne yazık ki Batı’ya göre daha geç gelir...***Onlar Aralık’ın 24’ünde Noel’i kutlarlar...Noel’in heyecanı, alışveriş merkezlerinde bütün bir Aralık sürer gider oralarda...Okullar tatil olacaktır...Noel ve yılbaşı arka arkaya gelecek, hayat tatille ve bayramla birlikte yenilenecektir...Noel arifesi gecesi, Batı dünyasında “büyük aile yemeği” yenir...Hindinin yapıldığı ve evde sıcak aile ortamında servis edildiği akşam o akşamdır...Daha sonra gece eğlenmeye çıkılır...1987 yılının Eylül-Ekim aylarıydı...Askerliğimi yapıyordum...Birliğe kadar gelen arkadaşım kanalıyla avukata vekalet vermiş, eşimle boşanma işlemlerini başlatmıştım...***Kasım ayının başında askerlik bitmiş, ilk çıkan kitabımı imzaladıktan sonra, Atina’ya dönmüştüm...Düşünmek istemediğim boşanma sürecini kafamdan atmış, hayatın normal akışına bırakmıştım kendimi...Noel gecesi için, Atina’daki dostlarım ve arkadaşlarım “yalnız geçireceğim”i düşündüklerinden beni yalnız bırakmamak için seferber olmuşlardı...Herkes bir taraftan Noel gecesi, beni kendi evine ya da arkadaşlarıyla biraraya geldikleri mekana davet ediyordu...Birkaç kişilik bir arkadaş grubuna “evet” demiştim...Noel gecesi onlarla eğlenecek, yalnız kalmayacaktım...O gün normal bir gün olarak başladı...Sabah Milliyet’in Atina bürosunda haberlere bakıyor, gazeteye geçilecek haberleri topluyor ve yazıyordum...Bir taraftan da akşam yapılacak organizasyonla ilgili, telefon trafiği devam ediyordu...İlk kez bir Noel gecesini, onu Bayram olarak yaşayan yabancılarla kutlayacaktım...***Merak ediyordum neler yaşayacağımı, neler olacağını...Telefon çaldı...Arkadaşım arıyordu...-”Nasılsın” diye sordu...-”İyiyim” dedim...-”Hayırlı olsun...” dedi...-”Ne hayırlı olsun?..” dedim...-”Bugün mahkeme kararını verdi... Boşandın...”Bir an durakladım...Pek bir şey söylemedim...Fazlaca bir şey konuşmak ağır geldi bana...Telefonu kapattım...Bir süre kendimle baş başa kaldım...Nedense sonra akşamki programın gözümde “bütün cazibesini” yitirdiğini farkettim...Batı dünyasında ailelerin biraraya geldiği gün olarak bilinen Noel günü ben mahkemede boşanmıştım...***Arkadaşları aradım, geceye gelemeyeceğimi söyledim...-”Mümkün değil” dediler, “mutlaka geleceksin...”İki arada bir derede kalmıştım...Akşam bir süre kendimle baş başa kalmak istiyordum...Sonunda orta bir formül buldum...-”Gece 12’den sonra katılırım eğlencenize... Öncesinde işim var...” O Noel gecesi evde kendi başıma kaldığımı ve geçmişten geleceğe hayatımın köprüsü üzerinde birkaç saatlik bir yürüyüş yaptığımı hatırlıyorum...Sonra yılbaşı geldi...Bu kez ben evde muhteşem bir parti verdim...Yüzden fazla kişinin katıldığı yılbaşı partisi “yeniden doğuşumun” habercisi gibiydi...***Yine Aralık geliyor, yine bir yıl biterken, yeni bir yılın heyecanı ve umudu saracak sizleri... Biten şeylerin üzüntüsü, yeni geleceklerin heyecanının avuntusuyla tahtaravalli oynayacaklar ruhumuzda...Ağır ve kesif olaylarla dolu bir coğrafya burası...Ailesiyle beraber yaşayabildiğine şükrediyor insan önce bu coğrafyada...Sıkı sıkıya sarılmak istiyor gece yatarken insan, çocuklarına ve sevdiklerine...O zaman umutlanıyor, o zaman tazeleniyor yeni yağacak “kar”la ve kutlanacak yılbaşıyla insan...Karın yağmasını bekliyorum dört gözle...