Aren...

28 Aralık 2012

“Babanla ilgili rüya görüyor musun?..” diye sormuştu da Ayşe Arman, Aren cevaplamıştı:-”Görmüyorum... Babamla ilgili beraber yaptığım birçok şeyi unuttum...”Sonra da eklemişti;“Babamla uyumayı özledim...”Biliyorum bazıları; çocuklarla ilgili haberleri biraz “duygu sömürüsü” kontenjanında değerlendiriyorlar...Baba cezaevindeyken çocukların halleri üzerinden yapılan söyleşiler, duygusal zaaflara yönelik empatiler kontenjanından değerlendiriliyor kimilerince...Duygunun sömürüsü var mıdır bilmem...Ben duygunun empatisini bilirim...Soner (Yalçın), Mustafa (Balbay), Tuncay (Özkan) cezaevindeyken ben esasen onlardan çok çocukları düşündüm...Geri getirilemeyecek anılar, onların hayatını esir alacaktı...Duygusallığın en ağırı karından ya da sevgilinden uzakta olmak değildi...Çocuklarından uzakta olmaktı...Onlara dokunamamaktı..Onları hayat karşısıda yapayalnız bırakmaktı...Günahsız çocukların; çocuk ve genç yüklerine, hapisteki babanın verdiği manevi yükün verdiği ağırlıktı...Travmayı minicik çocuğa, hayatın ilk günlerinde gayr-ı iradi olarak şırıngalamaktı...Tüm bunları bilip, bir baba olarak hiçbir şey yapamamaktı...***Kendimizden sorumluyuz elbet bu hayatta...Karımızdan, sevgilimizden sorumlu olduğumuz gibi pek tabi...Fakat çocuğunuz varsa ve büyümekteyse, esasen ondan sorumlusunuz bu yaşamda...Hayata hazırlamak için getirdiniz onu...Anılar vermek için varsınız ona...Sizden biriktirdiği anılarla hayatı yürütecek o...Zor günlerinde “sizinle anıları”nı gözünün önüne getirecek gün gelip...Sizden aldığı sevgiyi, kalbinin acısına katık edecek...İki sözcüklük neşeyi anımsayarak keyiflenecek...Varlığınızın sevgisiyle, ilerde ayakta kalmasını öğrenecek...Ona sevgiyi gösterdiğiniz için o da insanları sevecek...Onu kolladığınız için o da insanları kollayacak...Hayatı sizinle yaşayarak öğrenecek...***Soner’den çok Aren’e üzüldüm aslında...Onun yalnızlığına, babasının onu sarmalayamamasına...“Rüyamda göremiyorum babamı artık...” deyişine...“Beraber yaptıklarımızı unuttum...” şeklindeki haykırışına...“Beraber uyumayı özledim...” deyişindeki saflığa...Duygunun sömürüsünü bilmiyorum...Duygunun empatisini hissediyorum ben...İki yıldır bende oldukları gecelerin tümünde çocuklarımla uyudum ben...Küçüktüler...Sırtlarını dayadıklarında güvende olduklarını hissettiklerini görüyordum...Kızım bir eliyle diğer elini kaşımaya başladığında, kendini tedirgin hissetmekte olduğunu fark etmiştim...Gece uyurken, eliyle diğer elinin üstünü kaşımaya başlarsa, ona sarılıyordum...Kaşıması geçiyordu...Oğlumun, yataktaki yer değiştirme çabalarının ‘tedirgin rüyalardan’ kaynaklandığını kavramıştım...Elimi eline dokunduğumda, ayağını okşamaya başladığında tedirgin rüyalar bitiyor, rahatlıyor ve uyuyordu...***Geceler boyu hayatta çocuklara vermeye çalıştığım bu duygunun yok olmamasını diledim...Onlara sarılırken Aren’e sarıldım, Deniz’e, Yağmur’a, Nazlıcan’a sarıldım...Ben esasen onlar için üzüldüm...Soner’den çok Aren için...Mustafa’dan çok, Yağmur için, Deniz için...Tuncay’dan çok Nazlıcan için...-”Oğlum Deniz ‘zil çaldı gitmelisin baba...’ diyor... Bazen de görüş sırasında ağlıyor... Babasının iki kolundan tutup ‘kalk hadi’ deyip görüş kapısına götürüyor... Mustafa ‘Oğlum ben gelemeyeceğim... Annen seni gezdirsin...” diyor... Oğlum donuk oluyor... Kızım ağlıyor... En kötüsü ayrılırken onu orada bırakıp gitmek...”Mustafa’nın (Balbay) çocuklarıyla koskoca bir ayda 45 dakikalık beraberlikte yaşadıklarının bir demet anısıydı bunlar, eşinin anlattığı...Soner kimbilir ilk tahliye gününde ne yapacak?..Burası beni hemen hiç ilgilendirmiyor...Esasen Aren’in ne yapacağı, onun Aren’le ne yapacağı önemli benim için...Aren muhtemelen bu gece babasıyla uyuyacak...Rüyalar görecek...Gece uykusunda kabus görürse elini babasının eline verecek...Kabusu geçecek...***Bu süreçler sanırım hepimize bir şeyler öğrettiler...Birilerinin cezaevine gönderilmelerini “suç ve ceza” açısından ele alıyorsanız, bir de çocukları ve kendi çocuklarınızı düşünerek insanlık ve hayat açısından ele almalısınız...Bunu ‘yargı’ görev kabul etmeyip düşünmeyebilir...Fakat biz artık düşünmeliyiz...Kabusun geçmesi için...Barış ve özgürlüğün çocuklarımıza içtihat olması için...*****GALATASARAY YÖNETİMİ QUARESMA’DA AYIP MI EDİYOR?..Aylar önce Quaresma olayını bana sorduklarında şöyle cevaplandırdım:-”Quaresma olayını Beşiktaş’ın çözememesinin nedeni, bir başka büyük kulübün devrede olması... Quaresma başka bir kulüple görüşüyor... Onun için, hiçbir uzlaşmaya yanaşmıyor...”Bu büyük kulüp Galatasaray’dı...Bir süre sonra benimle yapılan bir başka röportajda “Quaresma olayı çözülemiyor, çünkü Galatasaray devrede...” dedim...Olayları iyi okursanız durumu net olarak görürdünüz...Quaresma gibi bir futbolcu bütün takım “senelik parasında indirime gitmişken, oynadığı futbola göre astronomik bir rakam haline gelen 3 milyon 750 bin euro’dan bir kuruş indirime gitmemesi, ancak ve ancak el altından yapılan bir başka teklifle geçerli olabilirdi... Quaresma’ya oynadığı o futbolla dünyada hiçbir kulüp 3 milyon 750 bin euro para vermezdi...”Geriye tek bir alternatif kalıyordu...Bir başka büyük Türk kulübü...O da Galatasaray’dı...***Beşiktaş’ın bu zor günlerinde Galatasaray yönetimi Quaresma’yla görüşmüş, “Fiyatında indirime gitme... Biz seni alacağız...” demişti...Beşiktaş yönetimi son dakikada “Portekizli bir başka Türk takımına giderse 5 milyon euro getirir” ibaresini de koydurmasa, Quaresma aylardır hiç oynamadan aldıkları yetmiyormuş gibi, Beşiktaş’tan elini kolunu sallaya sallaya ayrılıp Galatasaray’a gidecekti...Şöyle söylenebilir;-”Futbol prefesyonel bir spor... Kulüp yönetimi rakibinin zaaflarını belirleyip harekete geçme işidir... Galatasaray yönetimi doğruyu yapmıştır...”Bu görüşe kimsenin bir itirazı olamaz...***Bir de şu seslendirilebilir...-”Bugün bana, yarın sana... Eğer her futbolcuya rakip kulüp çengel atarsa, kulüpler maddi olarak bu rakamlarla baş edemezler... Çengel atma futbolcunun değerini sanal olarak artırmakta... Dünyada olmayan paralar burada karşılıklı havada uçmakta...”Doğru olan Galatasaray yönetiminin, dostu sayılacak Beşiktaş yönetimine ‘bu işle ilgisinin olmadığını açıklaması’ ancak futbolcu serbest kalır anlaşamazsa o zaman devreye girmeyi düşünmesiydi...Bunu yapmadı Galatasaray yönetimi...Yapmak zorunda değildi elbet...Fakat bu durumda Beşiktaş yönetiminin yapmak zorunda olduğu bir davranış modeli var...“5 milyon eurodan aşağıya düşmemek ve herhangi bir futbolcu takasına gitmemek...”Bu saatten sonra futbolcu takası olmaz...Siz de oldu olacak bir futbolcuyu alıverirsiniz zamanı geldiğinde...

Devamını Oku

Aykut Kocaman’a yapılan ısrar Quardiola’ya yapılmadı!

27 Aralık 2012

Bugüne kadar hiçbir teknik direktör istifasında görülmeyen bir baskı uyguladı Aziz Yıldırım, Aykut Kocaman’ın istifasını önleyebilmek için...İnsan ister istemez düşünüyor...Aykut Kocaman’a gösterilen ilgi ve ısrar Barcelona’nın dünyaca ünlü teknik direktörü Quardiola‘ya gösterilmedi...13 yaşında Barcelona alt yapısına gelen Quardiola, Barcelona takımına teknik direktör olarak dört yıl içinde iki kez Şampiyonlar Ligi’ni, üç kez İspanyol süper ligi; La Liga’yı, iki kez İspanya Kral Kupası’nı, üç kez İspanya Süper Kupası’nı, iki kez UEFA Süper Kupası’nı, iki kez FİFA Dünya Kulüpleri Kupası’nı, bir kez de UEFA Yılın Takımı ödülünü kazandırdı...Barcelona’dan 27 Nisan’da ayrılırken, Barcelona kulübü; kendisini bütün dünya futbol kulüplerinin önünde “rol model” haline getiren ve Katalan takımını herkesin gözünde idealleştiren Josep Quardiola’nın istifası belli olduğunda, “acaba” dedim içimden, “kulüp bırakma diye baskı yapar mı” genç teknik direktöre...Birkaç ay önce, astronomik bir rakamı reddetmişti çünkü o adam...Hayır!..Öyle bir tavır almadı Barcelona...Teşekkür etti genç adama...Yardımcısını teknik direktör olarak koydu koskoca Barcelona’nın başına...***Anlaşılıyor ki Aziz Yıldırım için Aykut Kocaman’ın varlığı, Quardiola‘nın Barcelona’daki varlığından daha önemli...- “İyi bir Fenerbahçeli...” diyor Aziz Yıldırım, Aykut Kocaman için...İnsan ister istemez soruyor...Quardiola iyi bir Barcelona’lı değil miydi?..Ya da Şeytan Rıdvan, Fenerbahçeli değil miydi de, bu kadar kısa zamanda Fenerbahçe teknik direktörlüğünden gönderildi?..Neden bu ısrar?..Herkesin dedikodusunu yaptığı gibi devam etmekte olan şike yargılaması süresince, Aykut Kocaman’ı takımda kalarak iplerinin elinde olması mı?..Yoksa takımın üzerinde en rahat etkide bulunabileceği ismin Aykut Kocaman olabileceğini düşündüğü için mi?..Aziz Yıldırım, Fenerbahçe’de başkanlık yaptığı süre içinde kimseyi bu kadar ısrarla istemedi...İstifasını defalarca kabul etmediği, değil teknik direktör, yöneticisi bile olmadı Aziz Yıldırım’ın...Quardiola, Aykut Kocaman kadar olamadığına göre, vardır kimsenin bilmediği bir hikmeti Aykut Hoca’nın...*****GENÇ KADININ ZEHİRLEDİĞİ KAYNANASI...Uzun yıllar önce Çin’de Li-Li isimli bir kız yaşardı...Li-Li gün geldi bir adamı sevdi ve evlendi...Ancak kocası annesiyle birlikte yaşıyordu ve bu durumda Li-Li kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamak zorunda kaldı...Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anladı Li-Li...İkisinin kişiliği birbirinden tamamen farklıydı...Sık sık tartışıyor ve kavga ediyorlardı...Ev birkaç ay içinde gelinle kaynananın bitmez tükenmez kavglarıyla bir cehennem haline gelmişti...***Artık bir şeyler yapması gerektiğine inanan genç kadın babasının eski bir arkadaşı olan tanıdık bir baharatçıya gitti...Derdini anlattı...Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir öz hazırladı...- “Bunu üç ay boyunca her gün kaynananın yemeklerinin içine azar azar koy...” dedi...Baharatçının hazırladığı zehir azar azar verilecek, böylece onu gelinin öldürdüğü belli olmayacaktı...Yaşlı adam ayrılırken, geline bir öğütte bulunmayı da ihmal etmedi:- “Eşin ve kimseler durumdan kuşkulanmasın diye bu süre zarfında kaynana çok iyi davran... Ona en güzel yemekleri yap...” dedi...***Genç kadın sevinç içinde eve döndü...Yaşlı adamın dediklerini aynen uygulamaya başladı...Kaynanasına her gün en güzel yemekleri yapıyor, yemekler kaynarken içine yaşlı baharatçının hazırladığı zehirden az bir parça koyuyordu...Li-Li kimseler şüphelenmesin de son zamanlarda kaynanasına aşırı iyi davranmaya başlamıştı...Ancak bir süre sonra kayınvalidesinin kendisine yönelik tavırlarının değiştiğini fark etti Li-Li...Genç kadının kendisine çok iyi davrandığını gören kayınvalide gelinine iyi davranmaya başlamıştı...Evde artık barış rüzgarları esiyordu...Kayınvalide gelinini öz kızı gibi sevmeye başlamıştı...***Li-Li yaptıklarından dolayı üzerinde ağır bir yük hissetmeye başladı...Pişmandı yaşlı kadını zehirlemeye başladığı için...Düşündü düşündü ve yaşlı baharatçının dükkanına gitmeye karar verdi...Baharatçıyı karşısında görünce, bu kez başka bir talepte bulundu...- “Bana şimdiye kadar kaynanamı zehirlemek için verdiğiniz zehirin etkisini alacak bir iksir hazırlamanızı rica ediyorum... Yalvarıyorum size çok kötü hissediyorum kendimi... Artık onun ölmesini istemiyorum...”Bunları söylerken ağlıyordu...Yaşlı baharatçı, ağlayan gözlerle karşısında duran Li-Li’ye baktı ve gülümsedi...- “Sevgili Li-Li...” dedi; “Sana verdiklerim sadece vitamindi... Bu süre içinde kayınvalideni sadece güçlendirici etkileri oldu... Gerçek zehir senin beyninde olandı... Sen ona iyi davrandıkça o zehir, yerini sevgiye bıraktı...”*****TAYYİP ERDOĞAN’IN BÜROSUNDA ÇIKAN BÖCEK NEREYE GİDER?..Aylardır Turgut Özal’ın zehirlenmesi meselesini konuşuyoruz...Zehirlendi mi zehirlenmedi mi, tartışma bir türlü bitmek bilmiyor...Adli Tıp raporlarında “zehirlendiğini söyleyemeyiz” diyor...Bence Turgut Özal’ın halen müphemliğini koruyan zehirlenip zehirlenmediği meselesinden daha önemli olan, uğradığı suikastti...Çünkü Kartal Demirağ’ın gerçekleştirdiği suikast kanlı canlı bir suikastti ve müphem bir unsur taşımıyordu...Turgut Özal’ı öldürmeye yönelik herkesin gözü önündeki bir suikasti araştırmak yerine “zehirlendi mi zehirlenmedi mi” tartışmasına takılıp kalmak çok anlamlı olmasa gerek...***Tayyip Erdoğan iki gün önce öyle bir şey açıkladı ki, gündem aniden değişiverdi...Erdoğan “kendi çalışma ofisine” böcek konduğunu açıklıyordu...Bu açıklamayla şunu söylemek istiyor Tayyip Erdoğan;Kendisine yönelik, dinleme, suikast girişimi, bel altı diye nitelenebilecek operasyonlar devam ediyor...Bu olaylar geçmişte kaldı diye bir düşünce hakim olmasın, kendisi halen bu olayları yaşıyor...Bu dinleme işini kimin yaptığı ortaya çıkar mı, ya da çıkarsa bu açıklanır mı sanmam...Fakat bir şey kamuoyu algısında kuvvetlenir...“Tayyip Erdoğan’a yönelik operasyonlar devam etmektedir...”Çankaya’ya çıkma mücadelesi başlıyor Tayyip Erdoğan’ın...

Devamını Oku

Ulusalcılar ve solcular aynı şeyi protesto etmiyorlar!..

26 Aralık 2012

Sanatçı protestolarında Melike Demirağ sahneye çıktığında bir kez daha fark ettim ki...Solcularla ulusalcılar birbirinden tamamen farklı bir hayatı ve protestoyu temsil ediyorlar...Bir ulusalcı ve bir Kemalist, bugün protesto edilecek şeyin “Mustafa Kemal’in yarattığı Cumhuriyet olduğunu” düşünüyor ve protestosunu “Mustafa Kemal’in askerleriyiz...” şiarına dayandırıyor...Elbette “Mustafa Kemal’in askerleriyiz...” sloganı tek başına darbeyi çağrıştırmıyor...Ancak bu slogan etrafında birleşen taban; “Bir savaşı göze aldığı” şiarını seslendiriyor... ***Bir solcu ya da sosyalist ise hayata kendi demokratik teamülleri, ezilenlerden yana sempatileri, sınıfsal aidiyeti, diyalektik analizi ve bölgesel antiemperyalist teorileri perspektifinden bakıyor...Melike Demirağ’ı yakından tanıyorum...Şarkı söylemek için çıktığında salondan yükselen “Mustafa Kemal’in askerleriyiz...” sloganından rahatsız olduğunu biliyorum...Gerginliği artırmamak için “Şarkı söylerken slogan atılmasını istemiyorum” diyor, fakat esas meselesi, “böyle bir sloganın altında şarkı söylemek istememesi...”O Yılmaz Güney’le “Arkadaş” filminde zihinlerimize kazınmış bir karakter...Eşi Şanar Yurdatapan’la sürgün günlerinin “Şimdi İstanbul’da olmak vardı anasını satayım” şarkısında seslendirilen dizelerine ait bir kimlik o...Onun “Mustafa Kemal’in askerleriyiz...” sloganı eşliğinde şarkı söylemek istememesi çok anlaşılabilir bir duygu...***Keza Mustafa Kemal’in askerleri olduğunu hissedenlerin de “Yılmaz Güney’lerin, Şanar Yurdatapan’ların, Melike Demirağ’ların dünyalarıyla“ çok fazla ortak noktaları yok...AKP’ye veya başka bir şeyşe karşı olmak, birileriyle aynı olmak anlamına gelmiyor...Ben bu duyguyu 12 Eylül yargılamaları başlarken çok hissettim içimde...O günlerin ülkücülerinden çok yakın dostlarım oldu zaman içinde...Fakat bu gerçek; Ökkeş Şendinler’i dinlerken aynı zeminde buluşturmadı beni...Herkesin yaşadığı bir hayat, bir mazi, bir gerçeklik var...Birilerine karşı olacağım diye, mazime karşı davranamam ben...O maziyi kendim reddetmemişsem eğer!..*****GÜNEŞ İLE RÜZGAR!..Bugün Burçin Alpacar’ın gönderdiği “Güneş ile Rüzgar” öyküsünü aktaracağım size...Bugünler ruhunuzun sesini dinleyeceğiniz yıl sonu günleri...Bu öykülerin ruhunuza iyi geleceğini düşünüyorum;“Güneş ile rüzgar, hangisinin daha güçlü olduğu konusunda tartışırlar...Rüzgar ‘Sana benim daha güçlü olduğumu kanıtlayacağım’ der...‘Şuradaki yaşlı adamı görüyor musun, hani şu üstünde palto olan... Bahse girerim, o paltoyu üstünden senden çok daha çabuk söküp alabilirim...’Bu denemeye razı olan güneş, bir bulutun arkasına gizlenir ve rüzgar bir fırtına gücüyle esmeye başlar...Ancak rüzgar şiddetini ne kadar artırırsa yaşlı adam da paltosuna o kadar sarınır...Sonunda rüzgar pes edip durulur ve güneş bulutun arkasından çıkarak yaşlı adama sıcacık gülümser... Bunu gören yaşlı adamın yüzünde bir hoşnutluk ifadesi belirir...Ve paltosunu çıkarır...İddiayı kazanan güneş, rüzgara ‘Dostluk ve naziklik, her zaman haşinlik ve zorbalıktan daha güçlüdür...’ der...”*****YENİ YIL HESAPLAŞMALARI...Bundan üç yıl önceki yılbaşı gecesi “ailemi toplayıp yılbaşı yemeğinde yeni yıla merhaba” demek istiyordum...Rüyamsı bir yemek tasarlamıştım...En sevdiğim restoranlardan birinde yer ayırtmıştım...Herkesin hediyesini almış, kendime hediye almamıştım...Yemek nedenini kestiremediğim bir sebeple “gergin” başladı...Neşeli kıvılcımlar, tazelenmiş yürekler, heyecanlı umutlar, ışık saçan kıvılcımlar yoktu yemekte...Oysa aileye yeni bireyler katılmış, hayat yenilerle çoğalmış değerlenmişti...***Yemek devam ederken, dostum olduğunu sandığım bir kişiden ani bir mesaj aldım...Yeni yıla yarım saatten az bir zaman kalmıştı...Dostum olduğunu zannettiğim kişi, bana pankreas kanseri olduğunu söylüyordu...O gün doktora gitmiş doktor kendisine bir yıldan az bir süre biçmişti...Kendisi de bir doktordu ve durumunun çok kötü olduğunu söylüyordu...Sözlerinin doğal olarak yılbaşı gecesi yapılabileceğini düşündüğüm bir “eşek şakası” olma ihtimalini gözününde bulundurdum...- “Bana böyle bir günde, böyle bir saatte şaka yapıyorsan yapma...” dedim, “Şu anda bunu kaldıracak bir halet-i ruhiyem yok...”- “Hayır...” dedi, “Şaka yapmıyorum... Ve çok kötüyüm...”Allak bullak oldum...Zaten masanın havası beni mutlu etmekten uzaktaydı...Üstüne üstlük dostum olduğunu sandığım arkadaşımın, “bir yıldan az ömrünün kaldığını” öğrenmem, beni tam yılbaşına girdiğimiz dakikalarda duygusal olarak altüst etmişti...Evrenin güçleri hep beraber üstüme geliyordu...***Saatler yeni yıla girmemize yirmi dakika kaldığını gösteriyordu...O yirmi dakika ve onu izleyen on onbeş dakika arkadaşımın “pankreas kanseri” diyalogunun yarattığı duygusal eziyet altında geçti...Yeni yıla böyle girdim...Sonra aniden bunun bir şaka olduğunu söyledi dostum olduğunu sandığım arkadaşım...O gece bir rüya aleminin en güzel yılbaşılarından birini yaşamayı ummuştum...Ne bulunduğum masada, ne de kalbimin bulunduğunu zannettiğim dost masalarından birlikteliğin, olumlu enerjinin, hayatı paylaşmanın, sevginin ve mutluluğun selamını alamamıştım...Derin bir hayal kırıklığı yaşıyordum... ***Albert Camus şöyle der;“Kışın ortasında içimde yenilmez bir yaz buldum...”Hayal kırıklığının fazlalığı aslında hayallerin çokluğuyla ve büyüklüğüyle bağlantılıdır...Hayaller ne kadar çok ve büyükse, amaç oluşmadı mı hayal kırıklığı da o derece büyük olur...Dostum dediğim ve bana pankreas kanseri olduğunu söyleyip yılbaşımı zehir eden kişiyle o sıralarda aynı programda kader ortaklığı yapıyordum...Hayal kırıklığının fazlalığı, darbenin kader ortağınızdan gelmesinden kaynaklanıyordu muhtemelen...Keza yılbaşını kutlamayı düşündüğüm yılbaşı masasındaki insanlar, hayatımın o günkü kader ortaklarıydı...Demek ki o yılbaşı gecesi hayat bana, “en yakın sayılacak kişilerden gelecek bir hayal kırıklığıyla” yeni bir kapı açmaya çalışacaktı...Robin Sharma şöyle diyor;“Kalbimizi acı ve zihnimizi stresle dolduran olaylarla ve zorluklarla karşılaşmadan, ne kadar güçlü ve dayanıklı olduğumuzu keşfedemeyiz...İşte o zamanlarda hayatın yolumuza çıkardığı engellerin üstesinden gelebilecek güç ve cesaretin zaten içimizde bulunduğunu keşfederiz... Zor zamanlar bizi daha güçlü kılar...”***O yılbaşını izleyen aylar ve yıllarda Albert Camus’nün sözünü çok tekrarladım...“Kışın ortasında içimde yenilmez bir yaz buldum...”Şimdi yine bir yılbaşı geliyor...Artık iddialı yılbaşılardan çoktan vazgeçtim...Yılbaşlarını sadece sevdiklerimle mütevazi bir sevgiyle kutlamayı yeğliyorum...Bu kutlama tevazusuna karşın, ruhum bu tevazuyla ilk bakışta çelişkili görünecek bir sağlamlık, ve dinginlik içerisinde...Hayat karşısında ustalaştıkça, davranışlarınız sadeleşiyor...Şimdi kuş uçmaz kervan geçmez Hint dağlarındaki “bilgeleri” daha iyi anlıyorum...Keza, 28 yıl Güney Afrika hapihanelerinde kalan Nelson Mandela’nın çelik disiplinli tevazusunu... “Kışın ortasında içlerindeki yenilmez yazın” mucizesini bulanların sihirli yaşamları onlarınki...

Devamını Oku

Ali Babacan’ı görmeyen gözler!..

25 Aralık 2012

Ensesi kalın kişilerin büyük çoğunluğu son on yıl içinde “yanlış ata” oynadılar...Tayyip Erdoğan benim 2000-2001 yıllarındaki televizyon ratinglerimin gösterdiğine göre, gümbür gümbür gelmekteydi...Tayyip Erdoğan haberleri tavan yapıyordu...Diğer siyasilerin haberleri taban yaparken...Henüz AKP bile kurulmamışken...Ben ensesi kalınlardan olmadığımdan, o günlerde benim için apaçık olan bu gelişmeye göre ‘pozisyon almadım...’Bugün televizyonculukla o günkü kadar aktif uğraşmıyorum...Fakat hayatın ratingini, insan davranışının saikini, konjonktürün empatisini yapabiliyorum şükür...***Dün KONDA araştırma şirketi, “Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na çıkarsa, AKP’nin başında kimi görmek istersiniz?..” diye sormuş deneklere...O denekler ki, bugün bir genel seçim olsa yüzde 50.4’ü AKP’ye, yüzde 27.9’u CHP’ye, yüzde 13’ü MHP’ye oy vereceğini söylüyor...Son seçimlerin paralelinde bir tablo bu ve şu anki durumu realist bir gözle inceliyor...Üç aday yüzde 21’in hemen üzerinde oy alarak ilk üç sıraya yerleşiyorlar, Tayyip Erdoğan’ın yerine AKP Başkanlığı’na gelmek için...Bu üç ismin ikisi sürpriz isimler değil...Geçtiğimiz on yılı Tayyip Erdoğan’la birlikte AKP’nin beyin takımı olarak yöneten kader arkadaşları onlar...Abdullah Gül ve Bülent Arınç...Türkiye’de son on yıldaki AKP iktidarının, Başbakan Erdoğan’la birlikte en önemli üç siyasi figürünün ikisi...Abdullah Gül yüzde 21 ile üçüncü sırada, Bülent Arınç yüzde 21.2 ile onun bir gıdım üzerinde ikinci sırada...***Tayyip Erdoğan, kendisinin 2024’e kadar sürdüreceği iki dönemli bir Cumhurbaşkanı-yarıbaşkan konumuna halk oyuyla gelmeyi planlıyor...Şimdi hayatın ratingini, insan davranışının saikini, konjonktürün empatisini bulmak isteseniz; siz olsanız ne yaparsınız?..Önümüzdeki 10 yılı “kendinizle uyum içinde çalışacak genç ve güven veren bir liderle” mi götürürsünüz, yoksa iktidarınızın on ikinci yılında, ilk kadronuzu hiç değiştirmeden mi devam edersiniz?..İlk kadroyla devam edeceksiniz, ülkeyi geleceğe nasıl taşıyacaksınız?..AKP’nin genç kadrolarını Başkanlık için vitrine çıkarmayacak mısınız?..Halkta yeni bir umut, taze bir heyecan yaratmaya uğraşmayacak mısınız?..Politikanın en temel öğesi olan “heyecan ve umut” kavramını yeni bir yüz ve genç bir imajla yenilemezseniz, kendi imajınızın da eskiyeceğini fark etmeyecek misiniz?..Konda’nın anketinde iki eski toprağın biraz üstünde yer alan aday yüzde 21.8 ile Ali Babacan...***Türkiye’de son on yılda hep yanlış ata oynayanların hayatı anlamaları pek mümkün olmaz...Onlar gerçek bir empati duygusundan yoksun, hayatı kendi gölge oyunlarındaki muktedirler savaşından ibaret bir mecrada gördükleri için, bu yaşam diyalektiğini de kavrayamayacaklar...Oysa; Başbakan’ın bugünden bütçeyi teslim ettiği, genç, temiz yüzü ve politikacıdan ziyade teknokrat görüntüsüyle, kamuoyuna en fazla güven veren portrelerden biri olan Ali Babacan burada en güçlü lider adayıdır...Üç dönem milletvekilliği yapma gibi kendi koydukları engeller onları ne kadar bağlar bilemem, ancak Tayyip Erdoğan halk oyuyla seçileceği yeni dönemlere, güveneceği ve partisine tazelik katacağına inandığı genç adaylarla girecektir...Hiçbir siyasi kavganın içinde yer almayan, son yıllarda hiç ofsayta düşmemeye özen gösteren ve “ekonomik başarının arkasındaki isimlerden biri olarak” ön plana çıkan Ali Babacan’a dikkat...***Bu yazıyı yazıp yazmamayı çok düşündüm...Belirli merkezlerin kulağına kar suyu kaçırmanın, “durup dururken genç bir politikacıyı hedef tahtası yapıp yapmayacağını” çok düşündüm...Sonunda kararımı verdim...Ben Tayyip Erdoğan’ın geleceğini de iki yıl önceden görüyordum, fakat gazeteciliğimi yapma dışında kişisel çıkara dayanan hiçbir pozisyonlamaya sokmamıştım kendimi...Otuz üç yıldır tek pozisyonu gazetecilik olan bir yazar, gördüğünü yazar...Umarım Ali Babacan zarar görmez bu yazdıklarımdan... Hiçbir yakınlığım yok...Aynı Kolej’in sıralarında okumanın dışında...Bir ‘olumsuz’un müsebbibi olmak istemem sadece...Gerçi olursam da cevabım hazır;-”Ne yapayım ki ben gazeteciyim... Sadece gazeteci!..” *****AZİZ YILDIRIM’IN, AYKUT KOCAMAN ISRARI NİYE?..Enteresan bir adam Aziz Yıldırım...“Egemen karakterlerde” çok görüldüğü gibi kendi sezgilerine çok fazla güveniyor...Dünya dursa kendi sezgilerinden vazgeçmiyor...Onu anlıyorum...Üstelik çok zor zamanlar geçirdiğinin de farkındayım...Fenerbahçe camiasında ilk günlerdeki desteği yok...Taraftarın bir kısmı, Aykut Kocaman’ın yanında onun da adını istifasını istedikleri listesine koyuyor...Bunun fazla bir önemi olmaz...Fakat cezaevine ilk girdiği günlerdeki Fener kamuoyu desteği nerede, bugün Alex’in gidişinden sonra yok olan sihir nerede?..***Buna rağmen tam bildiğim Aziz Yıldırım gibi davranıyor...Futbolculara “Hocalarını ikna etmeleri” direktifini veriyor...Kendisi sabah 04’e kadar Hoca’sını ikna etmek için dil döküyor...Avrupa’nın ünlü takımlarından üç büyük transferi gerçekleştireceğinin sözünü Hoca’sına veriyor...“O iyi bir Fenerbahçe’lidir...” diyor başka bir şey demiyor...Ağır eleştirilere maruz kalan bütün “güçlü egolar” gibi yakın çevresinden böyle bir günde kurban vermek, “çevrenin baskısına boyun eğmek” anlamına geliyor Aziz Yıldırım için...Sanki kendi kimliğiyle Aykut Kocaman’ın kimliğini birbirlerinin içinde eritmiş gibi...Aykut Kocaman’a yapılan davranışın kendisine yapıldığını düşünmeye başlıyor...***Oysa taraftar böyle düşünmez...Takım iyi gitmiyorsa, Alex’le sorun yaşamış ve durumu iyi yönetememiş Hoca’nın gitmesini isteyebilir...Hoca’nın gitmesini istemesi illa ki Aziz Yıldırım’ın da gitmesini istemesi anlamına gelmiyor Fenerbahçe taraftarının...Onların kafasında böyle bir “birliktelik” yok...Aziz Yıldırım’ın kafasında var bu birliktelik ve bu bir türlü ayrışmıyor...New Castle’dan haftada 100 bin pound isteyen 7.5 milyon pound bonservisli Demba Ba’yı almaya çalışıyor, fakat yeni bir Hoca için istekli davranmıyor...Yüksek egolu kişiliklerin en temel hatası “kendileri ve çevreleriyle oluşturdukları dünyada geçmiş zaferlerin ve kader ortaklıklarının duygu dünyasında takılıp kalmalarıdır...”İnsan beyni ne yazık ki, bir süre sonra her yaşadığını hazmederek, geride bırakıp bir yenisine bakamıyor...Bir süre dinlenmesi rektifiye olması gerekiyor...Aziz Yıldırım geçmiş kader ortaklığının duygusal türbülansının etkisiyle Aykut Kocaman’la arasındaki sınırları kaldırıyor...Aziz Yıldırım bunu kaldırınca, Aykut Kocaman’a yönelik eleştirileri paratoner gibi kendi üstüne çekiyor...Bundan sıkıntı duyduğu yok...O bunu kahramanlık abidesi ve bir liderlik şartı olarak görüyor...Bir dejavu duygusu yarattığı kesin bazılarımıza...Ne ki bu dejavu içinde obsesyon barındıran bir dejavu duygusu... *****BİR 24 ARALIK ANISI...Dün genç yaşta yaptığım evliliğimi bitirişimin 25. yıldönümüydü...11 yıl önce dün, Ayşe Nazlı ismindeki küçük kız benim kızım oldu...Onun bana “baba” demesini, bir boşanma yıldönümünde hayattan talep ettim... Batılıların “ailece kutlamaya özen gösterdikleri en büyük bayram olan Noel bayramının ünlü arefesine denk düşen” ilginç olaylar hayatımda bunlarla sınırlı değil...Dün gece hayatımın dönüm noktaları gözümün önünden geçti... Robin Sharma’nın şu satırlarını düşündüm;“Ne kadar büyük bir eve sahip olduğunuz, ya da sürdüğünüz otomobilin ne kadar gösterişli olduğu önemli değildir...Yaşamınızın sonunda yanınıza alacağınız tek şey vicdanınız olacaktır...Vicdanınızı dinleyin...Size rehberlik etmesine izin verin...Neyin doğru olduğunu o bilir...En sonunda, size çağrınızın karşılık beklemeden başkalarına hizmet etmek olduğunu söyleyecektir...”

Devamını Oku

Kalbimizden gelen fısıltılarla konuşabilmek...

23 Aralık 2012

Dün gece üç çocuğumla birlikte akşam yemeğine çıktık...Küçük ve mütevazi bir kutlamamız vardı...Masada bulunanların ikisinin hayatını değiştirmişti o olay...Diğer ikisine ise, muhtemelen hayat vermişti...Onbir yıl önce bugünlerde, Ayşe Nazlı birbuçuk yaşına yelken açmıştı...Artık kekelemeye başlamıştı...Ha konuştu ha konuşacaktı...Bir Noel gecesiydi...Uzun yıllar önce, yine bir Noel gecesinde, uzaklarda bir şehirde “ailemin parçalandığını, eşimden resmi olarak ayrıldığımı” öğrenmiştim...Arkadaşlarımın davet ettiği eğlenceli “Noel partileri”ne katılacakken, gelen haberle “parçalanmış ailenin anısına” yalnız ve vakur bir gece geçirmeye karar vermiştim... Yıllar sonra, birlikteliğimle beraber aniden yanımda beliriveren küçük sevimli bebek hakkında bir karar vermem gerekiyordu...Bebek ha konuştu ha konuşacaktı...Bebekler hakkında o zamanlar pek fazla bir şey bilmezdim...Ne ki ilk söyleyeceği sözcüklerden birinin “baba” olabileceğini biliyordum...Söylenmesi en kolay sözcük “baba” sözcüğüydü ve anneden bile önce gelirdi...Fazla bir vaktim yoktu...Kalbim zaten kararını vermişti...O gece bebeğin annesine açılacaktım... -”Bugünden itibaren bu küçük sevimli bebeğin bana ‘baba’ demesini istiyorum... Bunun anlamını biliyorum... Bu kelimenin layığını yapmaya çalışacağım...”Onbir yıl önce bir Aralık gecesiydi...Evimin salonunda şömine yakmıştım...Dışardan özel yemekler ısmarlamıştım...Kendime buzlu bir viski koymuştum...Minik kız, halının üzerinde oyuncaklarıyla oynuyordu...Hiçbir şeyden haberi yoktu...Bu olayın 11. yıldönümü yarın...Benim baba oluşumun, Ayşe Nazlı’nın babasına sahip oluşunun 11. yıldönümü...Masanın etrafındaki iki kişinin, benim ve Ayşe Nazlı’nın hayatı böylece makas değiştirdi...Bu makas değişikliği, hayatımda bir daha hiçbir şeyi aynı bırakmayacaktı...O minik kız, benim hayatımın bütün koordinatlarını değiştirecek, hayatı yeniden ve başka türlü okumamı sağlayacaktı...Sanal değerler için değil, gerçek değerler için yaşamasını öğretecek, hayatı gerçeğin ve değerlinin perspektifinden bana sunacaktı...Dün gece o kararla hayatı değişen ikimizdik...Fakat muhtemelen masada bulunan iki küçük ve yeni bireyin de “hayata geliş”lerine vesile olmuştu o geceki karar...“Emekleyen bir baba olma tecrübesi”, hayatı en az dört kişi için olamayacağı kadar değiştirmiş, iki kişinin kaderini değiştirirken iki yeni hayatın da dünyaya gelmesine vesile olmuştu... Bir karar dört kişinin “hayatında güller açtırmıştı...”Robin Sharma şöyle diyor;“Kalbinizin en kutsal yerlerinden gelen nazik fısıltıları dinlemek, içinizdeki en derin yerden gelen çağrıyı işitmek -ardından ona yönelmek- demektir...Bazen olağanüstü bir sonbahar günü tek başımıza ağaçlar altında yürüyüş yapmak için çıkıp, kendimizi tamamen doğaya kaptırdığımızda bu fısıltıları işitiriz...Bazen sessizlik içinde kendimizi dinlerken, ya da bir şeyleri derinden düşünürken bunları duyarız...Bazen de hayatımızın en çok çaba gerektiren, en umutsuz görünen anlarında, örneğin sevdiğimiz birini kaybettiğimizde veya hayallerimiz yıkıldığında bu fısıltıları duyarız... Öğrenmemiz gereken ders;Bizi kaderimizin yoluna çıkaran iç sesimiz konusunda bilinçli olmak ve söylediklerine dikkat etmektir...Kaderinizi yaşamaya kendinizi adayın ve geride anlamlı bir miras bırakın...”Eşinden ayrılmış olmak elbette bir hayal kırıklığıydı benim için...Kimse boşanmak için evlenmez sonuçta...O gün boşanmaya yapabileceğim bir şey yoktu...Ancak olaydan yıllar sonra, minicik kız çocuğu yanıbaşımda belirince, içimde kalbimden gelen fısıltı, boşanmamın yıldönümünde, o çocuğa kızım dememi söyledi bana... Yıllar önce yaşanmış bir hayal kırıklığından, bir baba, bir kız ve sonra bu olayın tetiklemesiyle gelen iki minik çocuk çıktılar...Yaptığım tek şey, kalbimin derinliklerinden gelen fısıltıyı dinlemekti...O fısıltı, bana hayatta hiçbir maddi gücün ve başarının sağlayamadığı sevgiyi sağladı...Hayatımı değiştirdi, hayatı okumalarımı farklılaştırdı...Dün gece, o mütevazi kararın yıldönümü yemeğindeydik dört kişi...Kalbimizden gelen fısıltılarla konuşmamız gerektiğini öğretmeye çalıştım onlara... ,BABASIZ KADINLAR...Ben yazmayı düşünüyordum ama, benim onları yazmamı bu kadar isteyeceklerini düşünmüyordum... Babasız kadınların bu kadar çok mail göndereceğini beklemiyordum...Babalarının prensesi kadınları yazarken, babasız kadınları kendilerini yazı öksüzü hissedeceklerini tahmin etmiyordum.Babasız kadınların babasız hayatlarını anlatmamı bu kadar isteyeceklerini sanmıyordum...Sanmıyordum; çünkü babasız kadınların kendilerini ne kadar öksüz hissetiklerini biliyordum...Bu öksüzlüğün dipsiz kuyularını yazılarda anlatmamı isteyeceklerini sanmıyordum...Babasız kadınlar müthiş kadınlardı...Babasız kadınlar, çok zor ama çok sevgi dolu kadınlardı...Babasız kadınlar, onları terkeden babalarının, onlarda bıraktığı eksikliği bilen ve erkeğine ona göre davranan kadınlardı...Babasız kadınlar, onları sevmemiş görünen babaların, onlara yarattığı dilemmaları hayatta her şeyiyle yaşayan ve yaşatan kadınlardı...Onun için babasız kadınlar, bir erkeği sevdi mi çok sever, acıtırkense çok acıtırdı... Severken, sevilemeyen baba kadar okyanus bir sevgi, acıtırken acıtılamayan baba kadar cehennem bir acı yaşardınız...Okyanusun üstündeki güneşin pırıltılarıyla, yedi kat derinliklerdeki cehennem ateşi arasında kum saati olurdunuz...Babasız kadınlar kendilerinde olmayan büyük mutlulukları, yaşamadıkları büyük sevgileri kimselerle kıyas kabul etmez biçimde erkeklerine sunarlardı...Karşılığında sınırsız sevgiler, geçmiş eksikleri dolduracak ilgiler, beklerlerdi...Onu bulamadılar mı acıtırlardı... Zamanında acıtamadıkları babalarını da acıtmışcasına acıtırlardı...Katmerleşen acı, nefes aldırmazdı... İlgisi yeterli bulunmayan erkek, ilgisiz babayla toplanır, öfkesini alamayan küçük kız çocuğu, öfkesini bu kez katmerli alacak bir babasız kadına dönüşürdü...Onun için babasız kadınlarla dans, okyanusta bir yelkenli gibiydi...Okyanusun sonsuzluğunda müthiş zevkliydi... Denizi ve sevgiyi bir göl gibi değil, sonsuz bir özgürlükte hissettirirdi...Babasız kadınlarla dans, aynı zamanda çok riskliydi... Azgınlaşan okyanus dalgalarının nerede ne zaman erkeği alabora edeceğini kestirmek güçtü... Dalgaların ne zaman şiddetleneceğini bilmek her zaman mümkün değildi...Okyanusun altındaki derinliklerin hepsine hakim olmak güçtü...Baba sevgisizliğinin, baba terkedilmişliğinin, etraftaki babalara karşı babasızlığın ne olduğunu anlatabilmek felsefeyle mümkün değildi... Her halükarda babasız kadınlar müthiş sevgilerin ve müthiş acıların kadınıydılar... HHHBir 24 Aralık gecesi, o zaman aşık olduğum kadına, önce onun olan çocuğunun “Bana baba demesinde artık bir sakınca olmadığını” söyledim...Onu söylerken, aşkım bitse de aşkımdan gitsem de çocuğumdan gitmeyeceğimi biliyordum...Aşkım bittiğinde eski sevgililer olurduk. Oysa çocuğumdan gittiğimde, kızım babasız kadınlardan olurdu...Üstelik giden babasının ardından, ilerde büyük aşklar ve sevgiler verse de, hayattan ve erkeklerden büyük intikamlar alırdı...O intikamlar önce onun hayatını mahvederdi... Acı verirken canı acımasa da, acı vermeden önce canı çok acımış olurdu... Benim kızım babasız kadınlardan olmadı... Ama bu babasız kadınlardan beni hiçbir zaman uzak tutmadı...Çünkü babasız kadınlar müthiş kadınlardı. Can acıtsalar da, okyanus dalgaları gibi tehlikeli olsalar da, sevginin sonsuzluğunda okyanus güzelliğindeydiler... Erkeklere karşı güvensizdiler... Ama erkeklere karşı güven duymak isteyecek kadar sevgi doluydular... Hiçbir zaman tam güven duymayacaklardı...Ama her zaman hayatlarını teslim edecek kadar seveceklerdi...(Reha Muhtar’ın Mina’ya Mektuplar kitabından)

Devamını Oku

Meireles’in hareketinin bedeli 6 milyon lira mı?..

22 Aralık 2012

Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim...Raul Meireles’e 12 maçlık ceza ağır bir karar...Meireles’e ceza 6-7 maçı geçmemeli...Doğrudur Beşiktaş’ta Pascal Nouma Fenerbahçe maçında attığı gol sonrası elini şortuna soktuğu için 7 ay ceza aldı...Galatasaray’da Engin Baytar hakeme saldırdığı için 11 maç ceza aldı...Bunlara bakarak Raul Meireles’in de yaptığı gay hareketi nedeniyle 12 maç ceza alması normal...***Fakat “futbolun adaletini sağlayacağım” diye, futbolu katletmemek gerek...Meireles sinirleniyor, maçta oluşan adrenalin fazlalığıyla, “hakeme sen gay’sin anlamında mı, yoksa korkuyorsun anlamında mı olduğu tartışılan parmağıyla yuvarlak şeklini hareket olarak yapıyor...”Ağır bir ceza gerektirdiği kesindir...Fakat ağır ceza, somut olarak hakeme saldırmamış ve hareketinin cinsel içerikli olduğu kesinleşmemiş bir futbolcuya sezonu kapattıracak kadar ağırsa, futbol bundan yara alır...Fenerbahçe dört yıllık sözleşme karşılığı, 10 milyon euro bonservis bedeli ödeyerek transfer etti Meireles’i...Sadece bu yıl için ödeyeceği garanti para 3 milyon euro Portekizli futbolcuya...Basit bir hesapla Meireles’in bonservis parasının 1.250 bin eurosu, Portekizli’nin garanti parasının da 1.5 milyon euroya yakın kısmı gider bu kararla...Fenerbahçe’nin futbolcunun henüz üstünde kesin kanaata varılmayan tek hareketle kaybedeceği para 2.5 ila 2.750 bin euro, yani yaklaşık 6 milyon Türk Lirası’nı bulacak...Fenerbahçe ağır zarar görecek diye kararlar değişmeyecek elbette...Fakat, açık saldırı olmadan tam olarak niye yapıldığı kesinleşmemiş bir hareketle 6 milyon lira zarar yüksek bir zarardır...Meireles’e ceza caydırıcı olmalı...Bir daha ne Meireles ne de herhangi bir futbolcu bunu yapmaya tevessül etmemeli...Fakat ceza aynı zamanda futbolcunun hayatını tamamen söndürmemeli...Çünkü söndürecek kadar ağır bir hareket olduğu tartışmalı...Meireles’e 6-7 maç ceza yeterlidir...*****HAZİNE BULAN GENÇ ADAMIN MUTSUZLUĞU...Genç adam, yıllar boyunca dedesinden dinlediği hikayeyle büyümüştü...Hikayede bir defineden bahsediyordu dedesi...Define altınla dolu bir sandıktı...Fakat bu sandığa ulaşmak öyle kolay değildi... Başka define hikayelerinden farklıydı bu hikaye...Kağıtların üzerine çizilmiş esrarengiz haritalar yoktu ortada...Altın sandığa ulaşmak için çok ilginç bir yol izlemesi gerektiğini söylemişti dedesi...Kırk iyilik yapması gerekiyordu defineye ulaşmak için...İyiliklerin her birinin de kırkar canlıya yönelik olması gerekiyordu...***Genç adam yıllar geçmiş olmasına, dedesi çoktan vefat etmesine rağmen bu olayın etkisini üzerinden atamamıştı...Kararını verdi, dedesinin bahsettiği defineye ulaşmak zor da olsa deneyecekti... Üç yıl boyunca her biri 40 kişiye yönelik 40 iyilik yapmak için didindi durdu...Kırk fidan dikti...Kırk çocuğu giydirdi...Kırk hastaya baktı...Kırk yaşlının işlerine koştu...Yaptığı iyilikler sayesinde etrafında çok sevilen birisi olmuştu...O da bu durumdan çok memnundu...***Tam otuzdokuz kez kırk kişiye iyilik etmişti...Şimdi kırkıncısındaydı sıra...Fakat bir türlü aklına yapmış olduklarının dışında bir iyilik gelmiyordu...Haftalarca düşündü bulamadı...Sonunda gidip bir yol kenarına oturdu...Yoldan geçip giden insanlara soracaktı...Kime yapması gereken son iyiliği sorduysa, cevap alamadı...Ya onu deli sanıp cevap vermiyorlardı, ya da bugüne kadar yapmış oldukları iyiliklerden birini sıralıyorlardı...Çaresizlik içinde kalmıştı genç adam...***O gece yine sıkıntıyla yola çıkıp bir kenara oturdu...Yıldızlarla dolu gökyüzü, dolunayın da etkisiyle ortalığı aydınlatıyordu...Düşüncelere daldı...Uzaktan, köyün tek tük yanan ışıkları görünüyordu...Arada sırada köpek havlamaları duyuluyordu...Tam o sırada birisi seslendi;-”Hey evlat gel bana yardım et...”Genç adam sesin geldiği yöne irkilerek baktı... Oldukça yaşlı, saçı sakalı bembeyaz bir ihtiyar adam, orada durmaktaydı...Sırtındaki çuvalı ağır ağır yere bırakıp yorgun sesiyle tekrar seslendi;-”Evladım şu çuvalı tepedeki kulübeye çıkarmam gerek... Ama gücüm kalmadı... Uzun yoldan geliyorum... Hadi bir yardım et de çıkaralım...”***Genç adam aylardır düşündüğü iyilik için bir fırsat olabilir mi diye düşündü...Fakat hemen bu düşüncesinden vazgeçti...Nihayetinde karşısındaki tek bir kişiydi...Oysa onun iyilikleri kırk kişiye yönelik olmalıydı...Yine de;-”Peki olur” dedi yaşlı adama; “Sana yardım edeceğim...”Çuvalı sırtına aldı ve tepeye çıkmaya başladılar...Yaşlı adam sordu:-”Orada öylece oturmuş ne düşünüyordun evladım?..”-”Ah ah bir bilseniz...” dedi ve hikayesini anlattı yaşlı adama...Yaşlı adam gülümsedi:-”Senin için çok mu önemli altınlar?..”-”Elbette...” dedi genç adam, “Çocukluğumdan beri bu hikayedeki altınlara ulaşmanın hayaliyle büyüdüm ben... Fakat gel gör ki bir türlü yapmam gereken kırkıncı iyiliği bulamıyorum...”-”Biraz değişik bir hikayen var...” dedi yaşlı adam... “Dedenin doğru söylediğinden emin misin?.. Nihayetinde bu sadece bir hikayedir belki...”-”Dedem dediyse doğrudur...” dedi genç adam... “O hiç yalan söylemez... Mutlaka altın sandığı var... Ve ona ulaşmanın yolu da bu...”***Yaşlı adam gülümsedi:-”Peki öyleyse... Yarın akşama kadar benimle kalırsan, sana bu kırkıncı iyiliğin için yardım ederim...”Genç adam sevinçle kabul etti...Kısa süren bir yolculuktan sonra tepedeki kulübeye vardılar...Genç adam çuvalı yaşlı adama teslim etti... Adam da kapıyı açtı...Ona yatacak yer ve biraz da yiyecek verdi...-”Yarın...” dedi, “Erken kalkacağız... Biraz uyusan iyi olur...”Genç adam söyleneni yaptı...Ertesi sabah erkenden kalktılar... Yaşlı adam çuvalı genç adamın sırtına verdi, birlikte aşağıdaki köye indiler...Ev ev dolaşmaya başladılar...Sabahın bu saatinde ortalıkta kimseler yoktu...Her evin kapısının önüne geldiklerinde yaşlı adam çuvaldan bir paket çıkartıp bırakıyordu...Böylece tam kırk kapı dolaştılar...Son kapıda da bir paket bırakınca yaşlı adam dönerek;-”İşte istediğin oldu...” dedi...Genç adam meraklandı:-”Ne vardı ki o paketlerde?..”-”Her pakette kitap vardı...” dedi yaşlı adam, “Her eve, o evde oturan kişinin ihtiyacı olan kitapları bıraktık... Mesela kalbi katılaşan bir adamın evinin önüne, merhametle ilgili, cimri bir kadınınkine cömertlikle ilgili, sakatlığı yüzünden hayata küsen bir çocuğunkine aslında ne çok şeye sahip olduğuyla ilgili kitaplar koyduk...Böylece tam kırk kişiye iyilik yapmış olduk... Artık altın sandığa ulaşabilirsin... İşte sana dün gece kaldığımız kulübenin anahtarı... O kulübede masanın altını kaz... Sandık orada gömülü ve artık senindir...”***Genç adam kulaklarına inanamıyordu...-”Nihayet hayalime kavuştum...” dedi...Anahtarı aldığı gibi kulübeye koştu...Bir kazma bulup denilen yeri kazdı... Gerçekten de altın dolu sandık oradaydı... Sevinçle sandığı çıkartıp altınları bir çuvala doldurdu... Altınlarla aşağı inince, yaşlı adamın onu beklediğini gördü...-”Artık altınlarına kavştun...” dedi yaşlı adam, “Şimdi onlarla ne yapacaksın?..”-”Ne mi yapacağım canım ne isterse onu yapacağım... Arabalar, evler, güzel giysiler daha neler neler krallar gibi yaşayıp mutlu olacağım...”-”Demek böyle mutlu olacağını düşünüyorsun... Peki öyleyse sana yardım etmeme karşılık bir isteğimi yapar mısın?..”-”Elbette...” dedi genç adam...-”Tam bir yıl sonra buluşalım...”Genç adam kabul etti... Altınlarına kavuşunca önce çok güzel ve büyük bir ev satın aldı... Sonra arabalar... Tatillere çıktı, dünyayı dolaştı... Güzel giysiler aldı...Ancak tüm bunlar olur, ilk günlerin heyecanı geçmeye başlarken, genç adam bir şeyi fark etmeye başlamıştı... Aklına gelen her şeyi satın alıyordu ama mutlu olamıyordu... Bir türlü mutlu olamıyor etrafındaki şatafat onu mutlu etmeye yetmiyordu... Bir yıl böylece çabucak geçti...***Yaşlı adamla buluşacağı yere biraz mutsuz biraz sıkılmış bir havada geldi...Yaşlı adam biraz daha bükülmüş beliyle onu bekliyordu...-”Ne oldu evlat mutlu olabildin mi?..” dedi..Genç adam, ”Hayır” dedi, “Canımın her istediğini aldım... Böyle mutlu olacağımı düşünmüştüm, ama şimdi anlıyordum ki yanılmışım...”Yaşlı adam gülümsedi;-”Evladım...” dedi; “Geçen yılki hayatını hatırla... Hani hep insanlara iyilik yapıyordun... Her iyilik yaptığında, her ağlayan yüz güldüğünde, her ihtiyaç sahibi sevindiğinde, sen bunlara vesile olduğunda kalbinde beliren duygu neydi bir düşün?..”-”İnsanlara yardım ettikçe, onların yüzündeki gülümseme bana da geçerdi... Yüzüm ışıldardı...” dedi genç adam...-”İşte buydu dedenin senin ulaşmanı istediği hazine evlat...” dedi... “Almak değil vermektir mutluluk...”*****“KIYAMET SENİNLE KOPMAYA GELDİK!..”Bütün dünya 21 Aralık’ta Mayalıların kıyametini konuştu...Amerika’da, Kanada’da, İngiltere’de, Fransa’da, Norveç’te, Almanya’da, Danimarka’da, İsveç’te, Kuzey Kutbu’nda, Güney Kutbu’nda her yerde insanlar dün dünyada “kopacak kıyameti” konuştular...Bunca lafı, tek bir laf bitirdi...Başka söze hacet yok dedirtti...Dün tüm dünyada söylenenlerin tek cümleyle ötesine geçen pankartı ÇARŞI grubu açtı:-”KIYAMET SENİNLE KOPMAYA GELDİK...”Gerçek şu ki;Çarşı; Beşiktaş ve ötesidir...Beşiktaş da; Çarşı ve ötesi...

Devamını Oku

Yılın ilk karı ya da karda aşkın ilk günü...

21 Aralık 2012

Sabah gün ağırırken Boğaz’ın derin sularını coşturan tipiyi gördüm...Deniz “nehir sularına çalan bulanık rengine” bürünmekteydi...Kar geliyordu...Belki de gelmişti...Dışarda ayaz vardı...Sulu yağıyor görünüyor, yağmur var gibi gözüküyordu...Oysa kar yağıyordu...Yürürken ellerim donmaya başladı...Koşarken nefesim...Kahve sıcacıktı...Uzun zamandır hiç olmadığı kadar...***Acaba aşk, karın lapa lapa yağdığı, kahvenin sımsıcak tadını hissettiğiniz, ciğerlerinize işleyen soğukta mı daha güzeldir?..Yoksa sıcak bir yaz gecesinin yıldızların altındaki romantik esintisinde mi?..Bilemiyorum...Yaşadığımız an, pırıltılı yıldızlardan ve sıcak gecelerden çok uzaklarda...Bir mevsimi, bir ülkeyi, bir aşkı ve bir kahramanı hatırlamak gerekirse, bu sanırım bugün doktor Juri Jivago olacaktır...Şimdi zaman Doktor Jivago zamanıdır...***Yokluklarla dolu bir ülkede, Sovyet ihtilalinin kanlı savaşlarının ortasındaki romantik şair bir burjuva aydını tıp doktorunun hikayesidir Dr. Jivago...Boris Pastemak’ın kaleminden çıkan o roman ve Omar Sharif, Julie Christe ile Geraldine Chaplin’in oynadığı, dünya klasiği bir müzikle izleyiciye sunulan o film...“Karda Aşk” bana Moskova’yı, Jivago’nun hüzünlü romantik yüzünü, karla kaplı Rusya ormanlarındaki tren yolculuğunu, beyaz karlar arasında kalan bir aşk yuvasını, içimi titreten bir müziği, iki muhteşem kadın ve iki muhteşem aşkın ortasında mutluluğu bir türlü bulamayan hüzünlü Juri Jivago’nun öyküsünü hatırlatır...***Dün İstanbul’a kar yağdı...Mevsimin ilk karı...Dondurucu bir soğukta bir saatten fazla bir süre koştum ve yürüdüm...İçimi, ciğerlerimi ve beynimi açmaya çalışırken o dondurucu soğukta, kalbimin açıldığını hissettim...Dondurucu soğukta, esen tipide, sımsıcak bir hava vardı kafelerin içinde ve arabanın radyosundan yayılan müzikte...Karda Aşk; yaz aşklarının deli dolu kavgacı şehvetinden çok farklı tınılar taşıyor...Rusya’nın karlarında hüzünlü aşklar arasında ölümle dans eden Boris Pestemak’ın Doktor Jivago’su ya da Çekoslovakya’nın karlı bir köyünde bir kamyonla ölüme doğru direksiyon tutan Milan Kundera’nın Dr. Thomash’ı dondurucu soğukların sıcak aşklarını yaşatıyorlar...Elbette Javier Bardem’in Barcelona’daki deli dolu çapkın ressam Juan Antonio karakterinin çok uzaklarında, “Karda yaşanan aşkların” kahramanları...***Onlar çapkınken bile daha hüzünlü...İki aşk arasında kalırken bile daha sevdalı...Hayatı yaşamaya çalışırken bile daha dayanışmacılar...“Karda aşk” sevişirken şehvetin ortasında bir sıcaklık sunar kahramanlarına...Romantik başlayan yaz geceleri ise arsız sevişmelere hamile bırakır aktörlerini...Yaz bir aşkı ne kadar deli ve delişmen yaparsa, kar bir aşkı o kadar sevecen ve insancıl hale getirir...Dün kar yağdı İstanbul’a ilk kez...Yılın ilk karı ya da “Karda Aşkın ilk günüydü” dün...*****LANETLENEN “AŞK KADINI”NIN TRAJİK ÖYKÜSÜ...Ne muhteşem ve seksapel bir güzelikti onunkisi...Ülkenin başbakanıyla beraber olmaya başladığında tam 35 yaşındaydı...Dolgun göğüsleri, güzel bir yüzü, çok çekici bir vücudu vardı...Olimpik Hava Yolları’nda hostes olarak çalışıyordu...Uçakta Yunan Başbakanı’na hizmet ederken, çapkın Başbakan’la tanışmış ve kısa sürede ateşli gecelere yelken açmışlardı...İki yıla yakın bu cinsel çekim merkezli aşk, doludizgin devam etti...Atina’nın uzak semtlerinin deniz kenarı tavernalarında o zaman 67 yaşında olan Başbakan, gençlik iksirini bulmuş 35 yaşındaki seksi sevgilisiyle kuytu gecelerde başbaşa yemekler yiyordu...***Genç kadın bulunduğu Akdeniz toplumunun “arsız” aşklarına bile taş çıkartacak bir Afrodit semboldü...Bildiğini okuyan, aşkı dibine kadar yaşayan, aşktan korkmayan, cazibeden vazgeçmeyen bir kadındı o...O kadar cazibeliydi ki; 67 yaşındaki adamı “kendisine sırılsıklam aşık etmişti...”35 yıllık karısını boşayacak kadar...Sonraları Başbakan olacak oğlunu ve çocuklarını hiçe sayacak kadar...Tüm siyasi iktidarını, kariyerini ve kendi Başbakanlığı’nı çöpe atacak kadar...***Bütün ülkenin protestosu altında, Başbakan’la evlendi o genç kadın...Beyaz bir gelinlik giydi...Syndagma (Anayasa) Meydanı’nda, giydiği beyaz kıyafetlerle Yunan halkını selamladı...Yuhalamalara aldırmadı...Başka adamların mahrem yerlerine dokunurken çekilmiş fotoğraflarının yayınlanmasına aldırmadığı gibi...67 yaşındaki başbakan birkaç yıl sonra ölürken, cazibeli first lady yine başında bekliyordu...Bu hayatı bilerek mi seçmişti?..Yoksa kader onu istemeden mi böylesi bir maceraya sürüklemişti?..Dibe vurmuş, zirveleri görmüş, sonra yine dibe vurmuştu...***Dün kocasının kendisi için yaptırdığı Ekali’deki ünlü villayı satışa çıkardığını duydum...O villanın onun için yapılması Yunanistan’ı nasıl ayağa kaldırmıştı?..Kimdi Dimitra Liani ki Ekali’de oturması için villa yapılıyordu ona?..Kocası öldükten sonra zaman içinde geçim darlığına düşen cazibeli kadın, ünlü bir mimara tek villanın yerine üç villa yaptırmıştı...Diğer ikisini satıp veya kiraya verip, geçimini sağlamak üzere...Ancak iflasın eşiğine gelen ülkede, Ekali’de yaptırılan “lanetlenmiş” villaları kimse satın almayacaktı...Dimitra Liani, “Yunan halkı tarafından lanetlenmiş bir aşk kadınıydı...”Onu hep, Nikos Kazancakis’in Zorba filmine konu olan romanındaki İrene Papas’ın oynadığı köyün bıçaklanarak öldürülen dul kadınına benzetirim...O filmden ve Kazancakis’ten bu yana 50 yıldan fazla zaman geçti...Oysa dul ve güzel kadınlar, dul ve güzel kadınlara yönelik yağdırılmış lanetler ve linç hiç değişmedi...Son yılların Yunanlı Afrodit’i Dimitra Liani, üzerine yağdırılmış milyonlarca lanetin şiddetiyle hayatta kalmaya çalışıyor...Başarabilecek mi bilmiyorum...Esas merak ettiğim soru şu;Kocasının ruhu ne durumda?..Azap mı duymakta, yoksa olayları hiç mi duymamakta?..

Devamını Oku

Babamla Kerkük'ü konuşma zamanı şimdi!..

20 Aralık 2012

Önümüzdeki dönem Başbakan Tayyip Erdoğan için Kürt meselesinin çözümü ve Cumhurbaşkanlığı sürecinin kendisi açısından kazasız belasız tamamlanması sürecidir...Kürt meselesinin çözümü belirli bir uzlaşı formülünü beraberinde getirir...İktidar partisinin bir yerlerden işaret aldıkları belli yetkin milletvekilleri Kürt meselesinin iki yıl içinde çözüleceğini dillendirmeye başladılar...Bizce de bu süre sonunda olacaklar olacak ve dananın kuyruğu kopacaktır...***Kürt meselesinin çözümünü, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na gidişinden tamamen bağımsız ele almak, yanlıştır...Bir siyasetçi Cumhurbaşkanlığı’na çıkarken, Kürt meselesinin çözümünü de hareketlendirmek zorunda hissediyorsa, bunu ‘oy’ meselesini düşünmeden yapması mümkün değil...Tayyip Erdoğan yüzde 50’nin üzerinde yüzde 60’a yakın bir oyla seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olmayı arzuluyor...Bu oyu alabilmesi için halihazırdaki oylarına ya CHP’den, ya MHP’den ya da BDP’deki Kürt oylarından bir miktar ekleme yapmak durumunda...Tayyip Erdoğan’ın oylarına ekleme beklemediği tek taban halihazırdaki CHP tabanıdır...Erdoğan buradan kendisine fazladan yeni oy gelmeyeceğini düşünüyor...Buna karşın MHP ve BDP yanlısı Kürt oylarından umutludur...***Ancak burada müthiş bir ikilem var gözüküyor...MHP’den alınacak oylar, BDP yanlısı Kürt oylarını azaltacak, tersine BDP yanlısı Kürt oylarından gelecek eklemeler, MHP’den gelenleri azaltıcı bir rol oynayacak...Birindeki artış, diğerindeki azalışı beraberinde getirecek...Kürt mneselesinin çözümü, “federal yönetim tarzları da dahil, değişik formülasyonları gündeme getireceğinden”, burada atılacak adımların geleneksel milliyetçi oyları azaltması düşünülecek...O zaman sihirli altın vuruş nerede?..Tayyip Erdoğan ne yapacak da kendisi halk oylarıyla Cumhurbaşkanlığı’na çıkmayı düşünürken, oylarını düşürmeyecek fakat artıracak...***Altın Vuruş’u tahmin edebilmek için, Irak’ta olanlara ve Kuzey Irak’taki gelişmelere dikkat kesilmek lazım bence...Türkiye son aylarda Kuzey Irak’la ilişkilerini inanılmaz ölçüde geliştirdi ve ısıttı...Yapılan anlaşmalar fiili olarak Türkiye ile Kuzey Irak’ı birbirine lehimlemiş durumda...Buna karşın Türkiye, Irak’ın merkezi yönetimiyle arasına belirli bir mesafe koymaya başladı...Türkiye’deki Kürt meselesi, Kuzey Irak’ı kapsama alanına alarak çözülebilirse, seçmen tabanı, “Misak’ı Milli’nin nihayet gerçekleşebileceği” umudunu taşımaya başlar...Başbakan Erdoğan için halkın seçeceği Cumhurbaşkanlığı’na gidecek yolda, bu çözümün varyasyonları “altın vuruş”tur...Benim dedem ve babam soyum Kerkük’ten gelir...Trabzonlu olan anneme hep “Hanım bizim geldiğimiz topraklar Misak-ı Milli’nin içindedir... Misak-ı Milli’nin içinde olup, sınırların içinde olmaması bir talihsizliktir...” der...Hayat inanılmaz bir şekilde değişiyor, zaman bölgenin dengelerini, boyutlarını ve haritalarını baştan aşağı değiştiriyor...Turgut Özal belki maceracı bir kişilikti bilemem...Fakat ekonomideki hayallerinin hepsinin bugün birer birer gerçekleşmiş olması, onun aslında hayalleri olan ama hayalperest olmayan bir politikacı olduğunu gösteriyor...Sanıyorum babamla bugünlerde “baba toprağı Kerkük’ü konuşmak...” bana iyi gelecek...Bilemem ki Tayyip Erdoğan’ın kafasından ne geçiyor şimdilerde?..*****KIYAMET GÜNÜNE HAZIRLIK ÖNERİLERİ...Yarın Maya’ların dediği gibi Kıyamet Günü mü, değil mi bilinmez?..Henüz yaşanmadı...Yaşanmadan öngörülmez...Bizce henüz Kıyamet Günü’nün uzağındayız...Fakat hazır, “Kıyamet mi değil mi” diye tartışılırken, Ahmed Hulusi’nin Evren’in Sırlarıyla ilgili öngörülerinden bir bukleyi sizler için çıkarttım...Yarın kıyamet gelse de, gelmese de, bunları okuyup, sindirip, çok ilerki zamanlarda gelmesi öngörülen Kıyamet Günü için hazırlıklı olabilirsiniz;***“Allah’ın sistemini, düzenini idrak etmeye çalış...‘Ben dilerim, dilediğimi yaparım; Yaptığımdan bana sual sorulması mümkün değildir...’ diyenin sistemini ve düzenini anlamaman senin en büyük suçundur...Bu suçtan daha büyüğü olamaz...Aklı olan Evren’de geçerli olan gerçekleri; yöresel ve görece gerçekleri değil; mutlak gerçekleri idrak eder...Bu mutlak gerçeğe ve sisteme göre yaşamına yön verir...Programında kolaylaştırılmış ise sonsuz huzur ve mutluluğa erişerek, belki de bir gün bizlere katılır!..Aksi halde dünyadan 130 milyar insan geçmiştir... Biri daha geçti derler...Bir süre sonra adı bile anılmaz olur...Milyarlar kere milyar canlının geçip gittiği gibi...***Çoğunun amacı dünyayı en güzel şekilde yaşamak ve bu arada da öbür tarafta kendisine faydalı olacağını düşündüğü birinin bu halinden istifade etmek için, gönlünü alıp adını onun adının yanında geçirtmek...Bunu yapanlar Allah’ı bir Tanrı sanıp akılları sıra onu kandırmaya çalışıyorlar, ama bu asla mümkün değildir... Eğer bir kişi gerçekten hidayete ermişse, o kişi hangi ünvana sahip olursa olsun, ne kadarlık bir topluluğa faydalı olmaya çalışırsa çalışsın haddini bilir ve kendisinden mutlaka daha ilerde birilerinin olacağını idrak ederek bu alanda araştırmalarına devam eder...Ta ki Evrensel gerçeğe erip, onun sonuçlarını yaşayana kadar!..Aksi halde bulunduğu mevkiin nimetleriyle, o nimetlerin maddi manevi perdesiyle mutlak gerçeği göremeden bu dünyadan geçer gider...***Devamlı araştırın ve sürekli düşünün...Daima yeniye açık olun...Hiçbir konuda önyargılı olmayın...Gerçeğini ve sistem içindeki yerini tespit edemeden, hiçbir şey hakkında hüküm vermeyin...İnsanları yargılamak, onların dedikodusunu yapmak suretiyle zamanınızı sakın israf etmeyin...Önce içinde yaşadığınız sistemi kavramaya çalışın...Sonra da adımlarınızı o sisteme uygun atmaya bakın...Size danışılmadığı sürece kimsenin işine karışmayın, akıl bile öğretmeyin...Ehli olan zaten arar ve bulur...***Pırlantanın değeri arttıkça alıcısı az olur...Bilimin seviyesi düştükçe kalabalığı artar...Çokluk sizi aldatmasın...Herkese yararlı olmaya çalışın, fakat gerçeğin bilimini de sakın Ehlinden gizlemeyin...Sabırlı olun...Bilin ki her şeyin bir zamanı ve sırası vardır...Vakti gelmeden hiçbir şey olmaz...***Bilinç boyutunda takdir edilmiş olanlar, kozmik boyutta yolculuğa devam ederler...Ve madde boyutunda kesinlikle programlandığı şekilde ortaya çıkacaktır...Bunu hiç kimse önleyemez ve değiştiremez...Size ait olanın size ulaşmaması, size ait olmayanın da sizde kalması asla mümkün değildir...Herkes layık olduğunu mutlaka bulacaktır...Ne elinize gelen için sevinin ne de sizi terk eden için üzülün!..Zira herkes kendi ortamı için var edilmiştir...Emanet ortamda baki kalması mümkün değildir...İsim, resim, şekil, biçim sizi asla hedefinizden saptırmasın...Bilin ki siz sadece Evrensel gerçek için varsınız...Tek amacınız bu Evrensel sırlara ermektir...Ya da herhangi biri gibi bu dünyadan geçip gitmek...Önce hangisi olduğunuza karar verin, sonra da gereğince adım atmaya başlayın...Gerçeği hedef aldıysanız, hedefinize ermeden süreniz dolsa da, hiç olmazsa adınız o yolun yolcularıyla anılır ve dostlarınız onlar olur...”***Ahmed Hulusi’ye göre bu öngörüleri uygularsanız hayatta, Kıyamet Günü’nün ne zaman geleceği çok farketmeyecek sizler için...Uygulamazsanız size zaten her gün Kıyamet...

Devamını Oku