Mevlana’nın 739. Vuslat Yıldönümü anma törenleri ile Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) töreni önceki gece sona erdi...Televizyonlarda ve kamuoyunda bir süredir insanlar arasında tartışmalar; daha çok küfürler ve belden aşağı hakaretlerin gırla gittiği, insanların haysiyetlerinin ve onurlarının yerle bir edildiği kavgalar şeklinde devam ediyor... Hayat elbette, bu kez de ‘iyiliğin ve güzelliğin’ kazanacağı bir mecraya girecek...Mevlana haftasını yeni idrak ettiğimiz günlerde “bir tartışma hakkında Mevlana’nın söylediği sözleri ve verdiği tepkiyi” hatırlatmakta yarar var:“Mevlana bir gün sokakta yürürken iki adamın fena halde kavgaya tutuştuğunu ve birbirlerine ağır hakaretler ettiğine şahit olur...Mevlana birinin diğerine şöyle dediğini duyar:-”Eğer bana küfür edecek olursan sana bin katıyla cevap veririm...”Bunun üzerine Mevlana onlara yanaşır ve şöyle der:-”Hadi dostum... Öfkeni bana kus... Bin tane küfür etsen de ben tek bir tane küfür duyamayacaksın...”***Sufi Yolu’nu izleyen öğrencilerin yediyüz yıldır ders programı olarak okudukları “Mevlana’dan 100 Bilgelik Hikayesi” kitabına göre, Mevlana’nın bu sözleri üzerine kavga eden iki kişi, kavgadan vazgeçip dost olmaya karar verdiler...Soyağacı Hazreti Muhammed’e dayanan İdries Shah’ın yazdığı Mevlana’dan 100 Bilgelik Hikayesi, Sufiler tarafından insanlar üzerinde sıradan anlayışın ötesinde bir bilinç geliştirmek için kullanılıyor...Mevlana’nın 739’uncu Vuslat törenlerinin yapıldığı bugünlerde, belki hayatımıza bir katkısı olur diye yayınlıyorum bu öyküyü...*****“BEKLERSENİZ DÜNYA TÜM MASKELERİNİ KALDIRIP KENDİNİ SİZE SUNACAKTIR...”İçinize dönüp etkileşim kurduğunuzda, yirminci yüzyılın eşsiz yazarlarından Franz Kafka’nın kusursuz bir şekilde ifade ettiği o şeyi tecrübe edersiniz;“Odanızdan çıkmanıza bile gerek yok... Masanızda oturun ve dinleyin...Hatta dinlemeyin bile sadece bekleyin...Hatta beklemeyin, sadece dingin ve sessiz olun...Dünya tüm maskelerin kalkması için kendini size sunacaktır...”Debbie Ford’un bu sözleri okuduğumda, hayatım gözlerimin önüne geldi...Mesleğim gazetecilik benim ve olan biteni öğrenmek benim profesyonel mesleğim...Ancak son yıllarda bilinen gazetecilik metotlarının hiçbirisini uygulamıyorum ben...***Çevremde ve geniş çevrede olan bütün olaylar, hiçbir çaba göstermediğim halde, bütün gerçekliğiyle önüme seriliyor...Öyle bir hal aldı ki bu durum, ben ne kadar çaba göstermezsem, o kadar çok fazla bilgi ediniyorum çevremle ilgili...“Sadece dingin ve sessiz olursanız” diyor Debbie Ford; “Dünyanın tüm maskelerini atarak kendisini heyecanla size sunmasından başka bir seçeneği kalmayacaktır... Bu gezegende her ruhun kutsallığına inandığınızda Tanrı’nın ruhunuzun çağrısına yanıt verdiğini fark edeceksiniz... Egonuzu konuşturduğunuz zamanlarda değil, kutsal zamanlarda... Eğer kendi ruhunuzun sesini duyacak kadar sessiz ve dikkatliyseniz, en çılgın hayallerinizin bile ötesinde bir hayatla karşılaşacaksınız...”***“Gerçek şu ki siz evrenin bir çocuğu, kusursuz varoluşunuzu yöneten kutsal ruhun moleküllerinden birisiniz... Ve mutluluklar, haz ve sonsuz minnetle dolu bir hayat sürmeniz için, çok daha büyük bir oyunun içinde olduğunuzu kabul etmelisiniz... Bu siz kazandığınız zaman benim de kazanacağım bir oyundur... Ben kazandığım takdirde siz de kazanırsınız... Ben kaybedersem siz de kaybedersiniz...Hayat oyununa ego perspektifinden yaklaştığınızda, bunu zor ve zahmetli bir yolculuk olarak görürsünüz... Sonunda canınız yanar, duygularınız altüst olur, aklınız karışır...Ancak hayata ruhun gözlerinden baktığınızda, bunu neşeli bir dans, ruhunuz için bir okul, sürekli değişen ve büyüyen bir olgu olduğunu anlarsınız...Tek bir tecrübeye takılıp kalmadan hayatın tüm oluşumlarından keyif alabilirsiniz...”*****21 ARALIK DEĞİL, 31 ARALIK ÖNEMLİ...Çok tartışılıyor Mayaların 21 Aralık için dedikleri fakat ben size bir sır vereyim...21 Aralık 2012 değil, 31 Aralık 21012 önemli...31 Aralık 2012’de bir yılın son gününü yaşayacağız...O günde gözünüzün önüne hafifçe bir getirin geçtiğimiz 365 günde neler yaşadığınızı, hangi olaylara ne tepkiler verdiğinizi, kime kızdığınızı, kimi sevdiğinizi, kimin hayatınızda önemli olduğunu fark ettiğinizi, kimi hayatınızdan çıkardığınızı...Hayatınızın özetini 20 dakika yarım saat kadar çıkartın ve gözünüzün önüne getirin...Olaylardan ziyade, olaylar karşısında nasıl davranmış olduğunuza odaklanın...***Böyle baktığınızda sizi mutlu ya da mutsuz, huzurlu veya huzursuz eden şeyin, olaylardan çok olaylara yaklaşımınız olduğunu fark edeceksiniz...Huzurlu olmak için, olaylara karşı huzurlu yaklaşmanız gerekiyor...Dikkatlice bakınca, yaşadığınız tüm olayların sizin kendi seçimleriniz sonucu olduğunu göreceksiniz...Ne yaşıyorsanız onu seçtiğiniz için yaşıyorsunuz...Seçmediğiniz hiçbir şeyi yaşamıyorsunuz...Bunu fark ederseniz, bu sefer seçimlerinizin ne kadar önemli olduğunu da hissedeceksiniz...Bilinçli ve bilinçsiz yaptığınız her seçim, sizin hayatınızı belirleyen bir kuluçka dönemine işaret ediyor aslında...Siz Mayaları ve 21 Aralık’ı bir süre için bir kenara bırakın ve 31 Aralık 2012’ye fokuslanın...***Geçen yılın resümesini 20 dakika yarım saat boyunca çıkardıktan sonra, gelecek yılın nasıl geçmesini istediğinizi hayal edin...Mümkün olduğunca somut olsun hayaliniz...Yani öyle “iyi geçsin sağlıklı geçsin, mutlu olayım, aşık olayım” gibi yeni yıl şarkısı söylenirken tutacağınız genel geçer dileklerden bahsetmiyorum...Önümüzdeki yıl ile ilgili hayal edin ve hayallerinizi görün...Gördüğünüz hayaller gelecek yıl gerçekleşecekler...Siz 21 Aralık’a değil, 31 Aralık’a odaklanın...*****Düzeltme: Dünkü yazıda Ahmed Hulusi’nin ismi editoryal bir hata sonucu Ahmet Hulusi şeklinde çıktı... Doğrusu Ahmed Hulusi olacak...
İnsanların yapılarını etkileyen kozmik ışınlar esas olarak dört çeşittir...Bunlara A tipi, B tipi, C tipi ve D tipi diyebiliriz...İnsanın bir iç dünyası vardır... Bir de dış dünyası...İç dünyası dediğimiz kişinin kendini bulduğu halidir...Dış dünyası ise çevreyle ilişkileridir...***Ana rahminde aldığı radyasyon, beynin; kişinin iç dünyası ile ilgili bölümlerini etkiler...Ana rahminden dünyaya çıktığı anda, aldığı ışın ise, o kişinin çevreyle ilgili davranış ve duygularına yön verir...Kişinin ana rahmine düştüğü anla, ana rahminden çıktığı anda aldığı radyasyon tipleri dört çeşittir...Bu radyasyon tipleri, ateş, hava, su ve toprakta bulunan özelliklere benzer ahlaktan meydana geldiği için, eskiler bu radyasyonlara benzetme yoluyla bu isimleri takmışlardır...***Kişinin doğum günü iç yapısını yani ana burcunu, doğum saati ise dış yapısını yani yükselen burcunu gösterir...Yükselen burç tabiriyle, kişinin dünyaya geldiği anda yükselmekte olan burç kastedilir...Burçlar şöyle sıralanır:Koç-Boğa-İkizler-Yengeç-Aslan-Başak-Terazi-Akrep-Yay-Oğlak-Kova-Balık...Toplam 12 eder...Bunlar ateş, toprak, hava, su olarak sıralanır...Baştan itibaren takip edersek;Koç-AteşBoğa-Toprakİkizler-HavaYengeç-SuAslan-AteşBaşak-ToprakTerazi-HavaAkrep-SuYay-AteşOğlak-ToprakKova-HavaBalık-Su; şeklinde sıralanır...***İnsanların bir kısmı sırf hava grubunda olabilir...Veya ana burcuyla yükselen burcu anlamında hava ile ateş...Yahut hava ile toprak olur, veya hava ile su...İç yapısı (ana burcu) aldığı radyasyon türüne göre, ya havadır, ya toprak, ya ateş, ya da sudur...Keza dış yapısı (yükselen burcu) da, ana rahminden çıktığı saatteki radyasyon tipine göre, yine ya havadır, ya toprak, ya ateş ya da sudur...Yapıları birbirine uyanların arasında sempati yani yakınlık, yapıları birbirine ters düşenler arasında da antipati yani soğukluk var olur...*****ATEŞ VE HAVA GRUBU İLE SU VE TOPRAK GRUBU BİRBİRİNE YAKINLIK DUYAR...Ateş ve hava grubundan olanlar birbirine karşı yakınlık duyarlar...Su ile toprak grubu da yine birbirine karşı yakınlık duyarlar...Ezelden bu yana “Ruhlar birbiriyle anlaşıyor, ya da uzak düşmüşler” denilen hadise budur...“İçim ısınıverdi bir anda” dediğimiz, ya da “buz gibi soğuk adam” diye nitelediğimiz kavramlar bununla ilgilidir...ATEŞ GRUBUNDA; olan insanlarda özellikle kendini beğenme, kendini çevresindekilerden üstün görme, inatçılık gibi temel vasıflar ağır basar...Mutlaka çevresindekilere hakim olmak, onları yönetmek isterler...Gösterişli, zevkli şaşaalı bir hayata yöneliktirler...***HAVA GRUBUNDA; olanlar son derece hareketli bir yapıya sahiptirler...Hava grubunun bariz özelliği hareketli olmasıdır...İkinci özelliği bağımsızlık, özgürlük aşığı olmaktır...Kimsenin boyunduruğu altına girmek istemezler...Serbest kendi başlarına hayatlarını sürdürmek isterler...Hiç değilse yaptıkları işte bütün sorumluluğu kendi sırtlarına alıp, diledikleri gibi o işi idare etmek isterler...İkinci büyük özellikleri hak ve adalete çok düşkün olmalarıdır...Kendi aleyhlerine olsa bile hakkı, hakikati söylemekten kaçınmazlar...Dünyaya, daha doğrusu maddeye bağımlılıkları hiç yoktur...Cömert, eli açık hatta bazıları hesabını bilmeyen tiplerdir...Derinlemesine düşünceye, derin meselelere eğilen tipler genellikle bu gruptan çıkar...***SU GRUBU; Suyun en bariz özelliği bulunduğu kabın şeklini almasıdır... Bu tipler de öyledirler... Hemen bulundukları ortama uyum sağlarlar... Fakat bununla beraber çok da duygusaldırlar... Hemen sevinir veya kırılabilir tiplerdir... Sezileri çok kuvvetli olur...Yeme-içmeye oldukça değer verirler...Para harcama konusunda cimri değillerdir...Fakat hesaplarını iyi bilirler...Planlı programlı yaşamı severler...***TOPRAK GRUBU; Çoğunlukla mütevazidirler...Paraya ve maddeye aşırı düşkündürler... O mütevazi insanların bu derece maddeye bağlı olacaklarını hiç sanmaz insan... Fakat ne olursa olsun madde onlar için çok önemlidir...Yeniliklere adapte olmaları ise hayli güçtür...Yeni fikirlere en geç uyum sağlayabilenler bu gruptan çıkarlar...Hatta toprak gibi katı ve sert tipler oldukları söylenebilir... ***Her ne kadar iç yapıda örneğin havanın etkisindeyseniz, dış yapınızda ateşin etkisinde olabilirsiniz...Sizi dış ilişkilerinizden algılayanlar “ateş”i algılayacak, buna karşın içinizde ve iç dünyanızda “hava”nın etkisi görülecektir...Asıl olan “hava”dır...Havadan ateş ve su, sudan da toprak meydana gelmiştir...Ateş’in hayatı hava’ya bağlıdır...Hava kesildi mi ateş sönmeye mahkumdur...Suyun terkibi yine havadır...Toprak ise sudan oluşmuştur...(Ahmed Hulusi’nin Evrensel Sırlar kitabından)*****SARI KIRMIZI VE SARI LACİVERTİN ORTASINDA TEK KİŞİLİK BİR ADA OLARAK KALMAK...Hayatın çoğu günlerinde “siyah” giyerim...Ruhum gizli kalmak istediğinde, kendi dünyasında yaşamayı arzu ettiğinde, dışarısıyla araya bir mesafe koymak istediğinde “siyah” kurtarır beni...Ne ki, hayat sadece siyahın koyuluğundan ibaret bir Matrix’i andırmadığından, üstünü kaşkol veya fularla renklendiririm...Havama göre, bordo, kırmızı veya gri...Açacaksam ise siyahın üzerine sarı...Bir de “siyahın üzerine tiril bir beyaz fular”, içinden bir beyaz gömlekle kontrast yarattığım günler vardır...Biraz Bşiktaş, fakat çokça zıtların birliğinden oluşan “kontrast” güzellik...Beşiktaş’tan tetiklenip, ruhumun derinliklerindeki İtalyan modasına biraz Prada’yı çağrıştıran bir aidiyet...***Pazar günü Kanyon’a giderken, içimden siyah kazağımın altına yakaların ve manşetlerin ortaya çıktığı tiril bir beyaz gömlek ile bembeyaz bir fular takmak geldi içimden...Beşiktaş’tan ziyade, siyah pantolon, kazak ve deri ceketle kaplı vücudumu Pradavari bir kontrastla açmak duygusu sarmıştı içimi...Elbette derbinin oynanacağı Arena stadına metro durağı uzaklığındaki Kanyon alışveriş merkezinde muhteşem bir sarı kırmızı ve sarı lacivert renk cümbüşünün olacağını hesaplamıştım... Bu renk cümbüşünün, birazdan oynanacak maç öncesi, adrenalini yüksek Kanyon buluuşmalarında, “dev derbinin, hiçbir taraftan olmayan siyah-beyaz bir aidiyeti olmaktan” mutluluk duyacağım hissi vardı...Sarı-kırmızı renkler Kanyon’da ağırlıktaydı...Kırmızı tişörtler, kırmızı kazaklar, etrafımdaki masalarda birazdan gidilecek ve izlenecek maçın gergin, heyecanlı ve dayanışması bol keyifli yemeğinden enstantaneler sunuyordu bana...Çocuklarımın gittiği oyun parkının sarı-lacivert renklerle kaplı olduğunu görünce şaşırdım...Formalarıyla gelmişler, çocukları oynatıyor, kafesinde sohbet ediyorlardı...***Hepsinin ortasında, tek kişilik bir ada gibi özgürce dolaşmaktaydım...Kırmızı giymemiştim, sarı-kırmızıyla özdeşleşmeyeyim...Lacivert giymemiştim sarı-lacivertle özdeşleşmeyeyim...Kırmızıyı, laciverti ve sarıyı giymeyi başka günlere bırakmıştım...O alışveriş merkezinin kırmızı kalabalığı, lacivert azınlığında, yalnızdım ve yalnız olduğumun farkındaydım...Onları seyrettim, birlikteliklerini, beraberliklerini, takımdaşlıklarını, dayanışmalarını...Onlar adına sevindim...Kendimi ise yalnız ve özgür hissettim...Tek başına uçmaya çalışan bir kartal gibi...
Bir zamanlar fakir bir oduncu vardı...Ormandan odun keser geçimini bu şekilde sağlardı...Günlerden bir gün yine bir göl kenarında yaşlı kuru bir ağacı kesmek istedi...Baltasını ağacın dalına astı...Sonra ağaca çıkmaya çalıştı...Önce ağacın geniş dallarını kesmeye niyetlenmişti...Fakat dala tırmanırken, yanlışlıkla baltaya dokununca, baltası göle düştü...Göl derindi, dibi bataklıktı ve hava çok soğuktu...Çaresiz bir şekilde ağacın altında ağlamaya başladı...Allah kendisine acıdı...***Kısa bir süre sonra gölün içinden bir melek çıktı...Elinde altın saplı parıl parıl parlayan bir balta tutuyordu...Oduncuya seslendi:-”Baltan bu muydu?..”-”Hayır...” diye yanıtladı oduncu, üzgün bir sesle...Melek suya daldı...Bu sefer elinde gümüş saplı bir baltayla çıktı...Oduncuya sordu;-”Baltan bu muydu?..”Oduncu yine üzgün cevap verdi...-”Hayır o benim baltam değil...”Bunun üzerine melek üçüncü kez suya daldı...Çıktığında elinde oduncunun biraz önce suya düşen baltası vardı...-”Baltan bu mu?..”-”Evet...” dedi sevinçle oduncu; “Teşekkür ederim...”***Melek suya girip biraz önce oduncuya gösterdiği altın ve gümüş kaplı sopaları çıkardı...-”Bunları al ve sat...” dedi, “Bunlar senin dürüstlüğüne karşı Tanrı’nın sana bir armağanı...”Oduncu köyüne döndü...Bir süre sonra çok zengin oldu...Başına gelenleri anlatınca, bunları yarım yamalak dinleyen kıskanç komşusu, baltasını alıp gölün kenarına gitti...Baltasını bir dala astı ve bilerek baltayı göle düşürdü...Tıpkı komşusunun yaptığı gibi ağacın altına gidip ağlamaya başladı...***Bir süre sonra melek gölden çıktı...-”Ne oldu?..” diye sordu...-”Tek geçim kaynağım olan baltayı suya düşürdüm...” diye cevap verdi haris komşu...Melek suya daldı ve som altından bir balta çıkardı gölden...-”Herhalde bu olmalı baltan...” dedi...Som altını gördüğünde başı dönmüştü haris komşunun...-”Evet...” dedi “O benim baltamdı...”Melek baltayla birlikte suya daldı...Gölden ne melek ne de balta bir daha çıkmayacaktı...***Hayatta kurnazlıkların, başkalarına karşı kendilerine avantaj sağladığını düşünenler, yalan söyleyip, kendilerine ayak oyunlarıyla avantaj sağlayarak, başarıya ulaşacaklarını ve gemilerini yürütebileceklerini sanırlar...Oysa ‘evren’in en önemli kurallarından biri, evrene karşı kurnazlığın işlememesidir...Yaptığınız kurnazlıklar, size bir süre sonra yol su elektrik olarak dönerler...Hayatta başarıya giden en sihirli formül, tamamen şeffaf ve dürüst davranmaktan geçer...Ne kadar şeffaf, ne kadar dürüst olursanız uzun vadede o kadar kazanırsınız...Deepak Chopra’nın bir lafı vardır...“Kötülük edenler; hayatta kötülüğün kendilerine aynen döneceğini bilselerdi, hiç kötülük ederler miydi?..” Bu haliyle kötülük edenler aslında yeterince kötü değillerdir... Cahildirler...Yaptıkları kötülüğün onlara aynen döneceğini bilmezler...Onlara yönelik acıma duygusu olabilecek en geçerli duygudur...Kötülük yapanlar için üzülün...Çünkü yaptıkları kötülük onları aynen bulacaktır...*****AHMET ALTAN... YAŞADIĞI GAZETECİLİĞİN VE HAYATIN ROMANINI YAZACAK...Ahmet Altan kurduğu, yönettiği ve büyük ses getirdiği Taraf gazetesindeki kurucu genel yayın yönetmenliği ve başyazarlığı görevinden istifa etti...Herkes Altan’ın Taraf’tan niye ayrıldığını, hangi olayların bu istifaya zemin hazırladığını ve dönüp dönmeyeceğini konuşuyor...Oysa ben bir miktar tanıdığım Ahmet Altan üzerinden, kendi hayat okumalarımla çok başka bir yerden bakıyorum meseleye...Ahmet Altan gazeteci olarak mı etkili, roman yazarı olarak mı?..Soruyu şöyle de sorabiliriz...Ahmet Altan roman yazarı olarak mı daha kalıcı, gazeteci olarak mı?..***Hayatı bir miktar daha kalıcı işler yapmak üzerinden kuranlar için, çok etkili ve güçlü görünen gazetecilik sanıldığı kadar zevk ve keyif vermez...Gazetecilik, kamu görevi yaparken aynı zamanda “güç”lü olduğunu hissettiğin, vurduğun yerlerden ses getirdiğine inandığın, “ben eleştirdim değiştiler, ben yol gösterdim akıllandılar...” gibi düşünce yürütmelere olanak tanıyan bir meslektir...Günlük “güc”ü sevenler, gazetecilikten tarifsiz mutluluklar duyarlar...Çünkü gazetecinin iyisinden ve güçlüsünden insanlar saygıyla karışık çekinirler... Tavırlarını ona göre ayalarlar...Elinde gazetesi, köşesi, programı olan gazeteci “çevrede küçük dağların yaratıcısı” olarak dolaşabilir...***Buna karşın romancının, sanatçının günlük ilişkilerde bir “güc”ü yoktur...Onun okuyucusuyla ve izleyicisiyle kurduğu gönül bağı, bir hayranlık bir sevdalanma, bir fanlık ilişkisidir...“Güc”e tapmaz, ancak “kıymet”le beslendiğinden daha değerlidir...Ahmet Altan’ın elbette Taraf gazetesinden ayrılırken, kendince onu istifaya götüren nedenleri var...Ancak beş yıllık gazetecilikten sonra yeniden romancılığa dönme isteği, kendini esasen edebiyatçı ve romancı aidiyetinde hissettiği kişiliğinden kaynaklanıyor...Gazeteci olarak “kalıcılık” baabında yapabileceklerini fazlasıyla yaptığına inanıyor ve bundan sonraki kalıcı çalışmalarının “roman ve edebiyatla” olacağına inanıyor...Yaşadığı hayatın ve yaptığı beş yıllık gazeteciliğin “roman”ını yazacak bence...Bu romanın gazetede yaptığından daha kalıcı olacağını biliyor çünkü...*****Kıskançlık ve ihanet...Ben erkeklerin, varsa karılarını, yoksa sevgililerini, ikisi de yoksa ilgi duydukları güzel kadınları kıskandıklarını sanırdım...Ben kadınların varsa kocalarını, yoksa sevgililerini hiçbiri yoksa ilgi duydukları erkekleri kıskandıklarını zannederdim...Yıllarım, bu hurafelerle, hiçbir doğruluğu olmayan inançlarla geçti benim...Kendim için de kadın partnerlerim için de bu saçmalıklara inandım...***Sevgilim beni çok kıskandığında, onun beni çok ama çok sevdiğine ihtimal verdim...Beni o kadar çok seviyordu ki, bir gıdımımı bile başkalarıyla paylaşamıyordu...Bütün salaklar gibi ben de bu hurafenin peşinden yürüdüm gittim yıllar boyu...Çok kıskananın çok sevdiğine, benim için çok şeyi yapacağına, hiç kıskanmayanın ise, beni çok kolay satacağına inandım...Çünkü en büyük hurafeye inanıyordum...Çünkü kadının erkeğini, erkeğin de kadınını kıskandığı zırvasının müritlerindendim ben de herkes gibi...***Bir gün, beni en çok kıskananın, gözü en fazla oynaşta olan olduğunu fark ettim...Beynimden vurulmuşa döndüm...Yıllarca kadınlarla ilgili biriktirdiğim, sarıp sarmaladığım, özenle sakladığım müthiş duygum ve yargım, yerle bir olmuştu...Neydi?.. İşin sırrı neredeydi?.. Yoksa, en kıskanç olanlar mı, en çok ihanet edenlerdi?..Yoksa aşırı kıskançlık mı, ihanet ederek alıyordu intikamını?..***Salak bir hurafenin, salaklaştırılmış bir müriti olduğumdan, bunu da uzun zaman çözemedim...Kıskançlıkla ihanet arasındaki o korkunç bağın düğümüne takılıp kaldım...Çevremde, müthiş giden beraberlikler, bağıra çağıra ortaya çıkan ihanetlerle sanki raks ediyordu...Kıskançlıklarla, ihanetler, birbirlerinin peşi sıra meydana gelen hangi oyunun parçasıydılar?..Nedenini, niçinini kimse bilmiyordu...Artık ipin ucu kaçmıştı.. Ne erkeğin kadını, ne kadının erkeği hiç anlayamadığı, çok anlamak istemediği, aslında istese de pek anlayamayacağı bir kördüğümün parçasıydı herşey...***Bir gün, kadınların kıskandıkları şeyin başka kadınlar, erkeklerin kıskandıkları şeyin diğer erkekler olduğunu farkettim...Sevgilim beni kıskanmıyordu!..Sevgilim, bana ilgi gösteren, ya da beni “kapmaya” çalışan diğer kadını kıskanıyordu...Ben o iki kadın arasında kalmış bir piyondum...Aslında kıskanılan ben değildim...Benim kadınımın kıskandığı, diğer kadın ya da diğer kadınlardı...O, savaşı onlara karşı kaybetmek istemiyordu...Tersine onlara karşı kazanmak istiyordu...Diğer kadınların ilgisi olmasa, ortada kıskanılacak hatta uğrunda savaşılacak bir erkek de kalmıyordu...***Erkekler de aslında karılarını ya da sevgililerini kıskanmıyorlardı...Onlar da daha çok, kadınlarına ilgi gösteren diğer erkekleri kıskanıyorlardı...Cazip olan, ilgi çeken erkekler, hemen diğer erkekler tarafından karalanmaya tabi tutuluyordu...Tipsiz oldukları pek söylenemediğinden, daha çok karaktersiz oldukları üzerine çeşitlemeler yapılıyordu...Hiçbiri fayda vermezse de direkt küfür ediliyordu...Yüzyılların hurafesi doğru değildi...Kıskançlık karşı cinse değil, hemcinsine yönelik kahrededici bir duyguydu...İhanet ise çift taraflıydı...Hem kendi cinsine...Hem de karşı cinse...İhaneti anlatmak da bir başka güne...(Mina’ya Mektuplar kitabından)
Uğur Mumcu suikastiyle ilgili yaşanan olayları, belgeleri ve anıları anlattığım üç günlük yazı dizisine hiç beklemediğim sürpriz tepkiler geldi...Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu üyesi Yüksel Yalova, bir süre önce aradı; “Seni kirli odakların oyunlarına kurban ettirmeyiz...” diye konuştu...Yazar Adnan Berk Okan gazeteciler.com sitesinde, olayın üzerine giden ilginç bir yazı kaleme aldı...Dün Yüksel Yalova’dan sonra ikinci milletvekili olarak, Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu’nun Başkanvekili Tevfik Diker de, yazdığım yazılardan sonra Mumcu cinayetiyle ilgili şok edici açıklamalar yaptı ve sorular sordu...Tevfik Diker “Meclis komisyonundan bilgi saklandı...” diyordu ve daha ötesine de giderek, “bizi yanlış yönlendirdiler...” diye açıklama yaptı... ***“Ben TBMM 20. Dönem Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyon Başkan Vekiliyim...Komisyon raporunu ve tutanaklarını okuyanlar benim komisyonda ne kadar özverili olarak çalıştığımı göreceklerdir...Uğur Mumcu cinayeti ile ilgili gelinen son noktada paylaşmak istediğim bazı tespitlerim var...1- Komisyondan bilgi saklanmıştır.2- Komisyon dezenformasyona tabi tutulmuştur.3- Komisyona yönlendirilen bazı isimler vasıtasıyla cinayetin esas failleri korumaya alınmıştır..4- Mumcu Ailesi cinayet konusunda fikir ayrılığı yaşamıştır... Bu ayrılık şimdi daha da derinleşmiştir...5- JİTEM-CIA-MOSSAD-Baronlar Konseyi göz ardı edilmiştir...6- Uzaktan kumanda sistemi üzerinde durulmamış, kontak anahtarı ve misina uydurmasının peşine takılınmıştır...7- Genelkurmay, MİT, Emniyet başta olmak üzere devlet yardımcı olmamıştır...8- Olmayan bir İslami Terör Örgütü yaratılmıştır...9- Soruşturmayı yürüten iki savcı kalpten ölmüş ve otopsi yapılmamıştır...10- Savcı Ülkü Coşkun, devleti; Yeşil de Jitem’i işaret etmiş olmasına rağmen üzerinde durulmamıştır...11- Mumcu Ailesi tehdit edilmiştir...”***Uğur Mumcu Cinayeti Araştırma Komisyonu Başkanvekili Tevfik Diker’in dün 11 maddede açıkladığı çarpıcı noktalar böyle...Birkaç kelime de benim için yazmış sağolsun... Gazetecilik yaptığım için, üzerimde yaratılan rezilane itibarsızlaştırma çabasını suçlayıcı;“Gelelim Reha Muhtar’a.Reha Muhtar, Uğur Mumcu gibi bir medya mensubu yani gazeteci yazardır...Meslektaşının öldürülmesine elbette sade vatandaştan daha fazla üzülmüştür...Reha Muhtar, Mumcu cinayeti ile ilgili çok ağır eleştirilere hatta suçlamalara maruz kaldı...Komisyon çalışmalarında bunu açıkça gördüm...Komisyon çalışma raporunda TRT’nin programı hakkında soruşturma istedik...Bu soruşturma tamamlansaydı gerçek bütün boyutuyla ortaya çıkardı...Soruşturmalar engellendi çünkü gerçekler ortaya çıkmamalıydı...Birilerinin yazdığı resmi tez devam etmeliydi...***İlerleyen günlerde Uğur Mumcu Dosyası yeniden açılırsa gerçekler tüm çıplaklığıyla ortaya çıkacaktır...Dosya açılır mı?..Ülkemizde Özal dosyasını kapatmak için her numaranın yapıldığı bir konjonktür yaşıyoruz...Ama henüz finalde değiliz...Umulmadık zamanda umulmadık bilgi ve yeni belgeler ortaya çıkarsa kimse şaşırmasın...Çünkü örtmek isteyenler kadar açmak isteyenler de boş durmuyor...Her şeye rağmen bugün Reha Muhtar’a da yapılan kimi haksızlıkları dile getirmenin zamanı gelmiştir...Çünkü Reha Muhtar TRT’deki programı yapmıştır ama program esnasında sözde tanığın bazı çelişkili ifadelerinden de kuşkulandığını beyan etmiştir...Bu nedenle TBMM Faili Meçhulleri Araştırma Komisyonu Başkanı Sadık Avundukluoğlu tarafından ısrarla töhmet altında bırakıldığı iddiasıyla muzdarip olduğunu beyan etmiştir...Bu durumu tüm açıklığıyla son günlerde Vatan Gazetesindeki yazılarında dile getirmiştir...***Reha Muhtar’a iki atasözüyle seslenmek istiyorum...“Güneş balçıkla sıvanmaz.”“Keser döner sap döner gün gelir hesap döner.”Tevfik Diker...***Sevgili okuyucularım;Bu olay 19 yıl öncesinin olayıdır...Bu ülkede gazetecilik yapmak, ya Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Ahmet Taner Kışlalı gibi ölümlerden ölüm beğenilen bir meslek, ya da “onların katillerini açığa çıkarmaya çabalarken, kendini en ağır ithamların ve iftiraların ortasında savunurken bulmaktır...”Tehdit, ölüm, iftira ve itham bu meslekte 33 yıldır hiç değişmeyen yazgımdır, yazgımızdır...Sanmayın ki hayat bugün farklı, bunlar 19 yıl öncesinde kaldı... Tehditler de iftiralar da aynen devam ediyor, eder ve edecektir...Benim çocuklarıma bırakacağım tertemiz onur ve haysiyet mücadelem de...Rastgele...*****KIRMIZI KARANFİL...John Blanchard oturduğu yerden doğruldu...Üniformasına çeki düzen verdi...Büyük istasyonda yolcuları bekleyen kalabalığı süzdü...Kalbini çok iyi tanıdığı, ancak yüzünü hiç görmediği kırmızı karanfilli kızı aradı gözleriyle...Kıza duyduğu ilgi yaklaşık 13 ay önce Florida’da bir kütüphanede başlamıştı...Raflardan ilgisini çeken bir kitap almıştı...Kitabın daha önce bir başkası tarafından okunmuş olduğunu görmüştü...Sayfa kenarlarına kurşun kalemle notlar düşülmüştü...John bu notların ardında asil bir ruhun, derin bir aklın var olduğunu hissetmişti...***Hemen kütüphane görevlisine gidip, kitabı daha önce alan kişinin kim olduğunu öğrenmişti...Hollis Maynel adında bir kadındı...Adresini aldı...Eve döndüğünde ona bir mektup yazdı...-”Bugün kütüphanede bir kitap okudum... Aldığınız notlar karşısında hayranlık duydum... Sayenizde kitabı daha iyi anladığım gibi, düşüncelerinizle de tanışma fırsatı buldum... On gün sonra asker olarak Kore’ye gidiyorum...Tanışmak ve mektuplaşmak istiyorum...Cevabınızı sabırsızlıkla bekleyeceğim...”***Çok geçmeden Hollis’den sıcak bir cevap geldi...John ikinci mektubunu Kore’den yazdı...Savaş günleri boyunca mektuplar sürekli gidip geldi...Her gün yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkilendiler, kalplerini birbirlerine biraz daha açtılar...John’un terhis zamanı gelmişti...Amerika’ya dönmeye hazırlanıyordu...Kare’den yazdığı son mektupta Hollis’e kendisini görmek istediğini söyledi...-”Seni tanıyabilmem için bana bir resmini gönder lütfen...” diye bir not düştü mektubuna...Hollis buluşmayı kabul etti fakat resmini göndermedi...-”Resmin ne önemi var ki?..” dedi... “Bizi ilgilendiren kalplerimiz değil mi?..”Yine de küçükcük bir not ekledi mektubuna...-”Seni karşıladığım gün, yakamda kırmızı bir karanfil olacak... Böylece beni kolayca tanıyacaksın...”***Günler birbirini kovaladı...John ülkeye dönüyordu...Trenden inerken, garda gözleri kırmızı karanfilli kadını arıyordu...O sırada hiç ummadığı bir şey oldu...Genç, güzel, uzun boylu bir kadın kalabalığın içinden kendisine doğru yürümeye başladı... Sarı saçları omuzunu süslüyor, mavi gözleri bir okyanus gibi derin derin kendisini süzüyordu...Üzerindeki mavi elbiseyle kararlı bir edayla John’a doğru yürümeye başladı... John ona bakarken, son anda kadının yakasında kırmızı karanfil olmadığını fark etti...Kadın iyice yaklaştığında sıcak bir tebessümle seslendi John’a:-”Seninle tanışabilir miyiz denizci?..”***Tam o sırada güzel kadının yakınında, yakasında kırmızı karanfil olan bir kadını gördü John...Kısa boylu şişman sayılacak bir kiloda, gri kısa saçlı tozlu uzun pardösülü ve kalın bilekleriyle öylece duruyordu...John şaşkındı...Az önce hayatında gördüğü en reddedilemeyecek kadınlardan birinden tanışma teklifi almıştı... Ancak biraz ilerde ise kalbine aşık olduğu kadın duruyordu kırmızı karanfiliyle...Tereddütü kısa sürdü...Kendini toparladı ve yanındaki dünyalar güzeli kadına aldırmadan ilerledi...***Elinde Hollis’le birbirlerini tanımalarını sağlayan kitap vardı... Kitabı biraz daha sıkıca kavrayıp kırmızı karanfilli kadına yaklaştı...-”Merhaba Hollis...” dedi gözlerinin içi gülerek...-”Pardon...” dedi kadın, yüzünde halden anlayan bir tebessümle...-”Ben Hollis değilim... Az önce buradan geçen sarı saçlı, mavi elbiseli genç hanım, benden bu karanfili yakama takmamı rica etti... Bana da Hollis diye hitap eden olursa, kendisini istasyonun karşısındaki pastanede beklediğini söylememi istedi...“Ne demek istediğini anlamadım...Ama giderken kulağıma “Bu bir sınav” diye fısıldadı...(Dr. Yaşar Ateşoğlu’nun Bilgelik Öyküleri kitabından...)
Dün öğlen, iki dostumla sohbet ediyordum...İkişer çocuk annesiydiler...Birinin çocuklarından büyüğü, lise sona gelmişti...Küçüğü ise, İstanbul’da çok zor olmasıyla bilinen bir özel okula gidiyordu...Okulun “çok zor olduğu” yolundaki şöhretini duymuştum...Yine de sordum...-”Nasıl okuldan memnun musunuz?..-”Kızım her sabah, bugün okula gitmesem olur mu diye soruyor... Çok iyi ve sıkı bir okul... İnanılmaz bir rekabet duygusuyla yetiştiriyorlar ve çok iyi eğitim veriyorlar... Ancak zor bir okul ve kızım her sabah istemeden gidiyor okula...”***O konuşma esnasında bir anda flasback yaptı beynim...Okulda lise üçlerin her yıl tekrarlanan geleneksel “kitap yırtma ve fırlatma” ritüeli geldi gözlerimin önüne...En üst katta olurdu lise üçler...Sene sonunda, okulun ortasındaki açık alana, büyük bağırtılar ve haykırışlar eşliğinde “kalın ders kitapları lime lime edilmiş şekilde fırlatılır atılırdı...”En keyifli atılanı Emin Oktay’ın kalın tarih kitabıydı...Onu coğrafya kitapları ve başka kitaplar izlerdi...Atanlar, “bitti, senden kurtulduk...” gibi hırıltılı sesler çıkartır, sonra da çığlıklar atarak kitapları lime lime edilmiş şekilde açık alana fırlatırlardı...Taş pist sayfaları yırtılmış, kapakları fırlatılmış kitaplarla kaplı hale gelirdi...Bizler lise birinci ve ikinci sınıfta, büyük sınıfın mezunlarına gıptayla bakardık...“Bir gün biz de okulu bitirdiğimizde o kitapları gönül rahatlığıyla yırtabilecek miyiz acaba..” diyerek... Okulda lise bir ve ikilere, kitap yırtma ve fırlatıp atma hakkı verilmiyordu...O hak sadece Kolej’i biterenlere, yani liseden mezun olanlara tanınan bir ayrıcalıktı...***Yıllarımız o hakkı alacağımız günü beklemekle geçti...Kolej’i bitirdiğim ve o hakkı aldığım günü hatırlıyorum şimdi...Fırlatıp atmıştım ben de kitapları...Ne ki, yıllarca beklediğim o müthiş heyecanı ve mutluluğu bulamamıştım...Biraz zoraki fazla da bir heyecan duymadan atmıştım...Annesi dün bana “kızının okula her gün zorla gittiğini” söylüyordu...Buna karşın okulun çok iyi olduğunu, müthiş bir eğitim verdiğini ve çocukları çok iyi yetiştirdiğini söylüyordu...“Çocukları kitaplardan soğutan bir okul ve eğitim anlayışı nasıl çok iyi bir eğitim olabilir ki acaba?..” diye geçirdim içimden...***Mezun olduğum okul sonuçta Ankara’nın en iyi okulu, Türkiye’nin de sayılı okullarından biri olarak biliniyordu...Muhtemelen de öyleydi...Ne ki okulun öğrencilerine verdiği en keyifli ritüellerden biri, mezuniyetle birlikte, çığlık çığlığa ders kitaplarını yırtma ve ortadaki taş alana atma geleneği idi...Kitap yırtmanın, kitaplardan kurtulmanın çığlık çığlığa kutlandığı bir okul anlayışı, “nasıl iyi bir eğitim ve öğretime” örnek teşkil edebilirdi ki?..Bunları düşünürken, hayatta keyifle okuduğum bütün kitapların, zevkle ve şevkle çalıştığım bütün işlerin, okul hayatımda öğrendiklerimden oluşmadığını farkettim...***Hayat boyu zevkle ve şevkle yaptığım bütün işler, okulda öğrendiğim şeylerden değil, okul dışı zevk aldığım hobilerden ve seçeneklerden oluşuyordu...Şaka gibiydi...Eğer okul zamanında yeterince hobim ve değişik uğraşlarım olmasaydı, okulda almış olduğum eğitim ve öğretimle zevk aldığım bir meslek sahibi bile olamayacaktım...Fiziği sevmezdim ki fizik mühendisi olayım...Fen derslerini lisede boşlamıştım, böylece mühendisliği de boşladım...Biyoloji, fen hatta cebir ve geometri de son sınıflarda iyice salladığım alanlar olduğundan tıbbiye gibi tercih dışı kalmıştı...O yıllarda toplumsal olaylarla ilgilenmeye başlamış olmam, gazeteciliğe yöneltmişti beni...Okul yıllarımın en büyük hobisi futbol ise yine gazetecilik televizyonculuk yıllarımda spor programları ve yazarlığıyla tanıştırmıştı beni...Sinemaya olan aşırı ilgim, edebiyata olan büyük sevgim, beni yazarlığa, televizyona ve sinema eleştirmenliğine kadar, sınırsız alanlarda at oynatmamı beraberinde getirmişti...***Bütün bunlara baktığımda, okulda öğrendiğim şeylerden değil, öğrenmediğim yerlerden hayatta başarılı olduğumu anladım...Çalıştığım yerlerden değil, çalışmadığım yerlerden gelen sorularla geçti hayatım ve hobim olan şeyleri yaparak mutlu ve başarılı oldum...Minikleri Kolej’in ana okuluna verirken, okulun genel müdürüne şöyle söylemiştim:-”Bütün Kolej’lilerde varolan kadar güçlü bir özgüven... İyi bir sporcu backgroundu... Akıcı ve iyi bir İngilizce... Sizden bütün beklediğim bu...”Sanırım bir şey daha eklemem gerek şimdi buna:“Okulu bitirirken kitabı fırlatıp atmayan bir mezuniyet...”Derslerden bir şey bilmelerine gerek bile yok...Kitaptan nefret etmesinler yeter!..*****SİLİVRİ...Dün Silivri’de olaylar vardı...Mahkeme salonunda ve dışında...Dört yıldır süren davada, dışarıdan gösterilen dayanışma elbette tutuklular için önemli bir psikolojik destektir...Binlerce insanın Silivri’ye gelmesi basının medyanın olaya ilgi göstermesi, milletvekillerinin sanatçıların toplanması, elbette uzun zamandır tutuklu insanlar için, bir umut, bir heyecan bir destek vesilesidir...Artan heyecan, zaptedilemeyen isyan uzun süredir devam eden davanın çok da umut vaad etmeyen muhtemel nihai kararlarınadır...Mahkeme heyetinin, güvenlik güçlerinin, yetkili ve etkili mercilerin, tutuklular, yakınları ve dayanışan yoldaşları ile biraz empati kurmaları zaruridir...Hayatın hepimize özgürlük ve barış sunacağı günlere kadar geçecek süre, belli ki zor ve meşakkatlidir...Bunu daha da meşakkatli hale getirmemek yetkililerin görevidir...Ne kadar çok insani yaklaşımlar ağır basarsa, o kadar çok “insanlık” kazanacaktır...*****“SINIFTA KALMASI SAYESİNDE HAYATI ÖĞRENEN GENÇ!..”Bir şirkette genç bir çalışanla görüşme yapıyordum...Kişiyi tanımaya çalışıyordum...Neler yapmış, hangi çeşmelerden su içmiş öğreniyordum...Genç adam bende olumlu bir izlenim bırakmıştı...Kendinden son derece emin, ne istediğini bilen hırslı bir kişi idi...Genç adam öğrenim hayatını anlatırken, üniversiteye giriş ve çıkış yıllarını da söyledi...Giriş ve çıkış tarihleri arasındaki süre dikkatimi çekmişti...Bu süre dört yıldan fazla idi...***Emin olmak için ben bu tarihleri tekrarlayınca genç adam hemen açıklama yaptı:-”Ben üniversiteyi beş yılda bitirdim...” dedi...“Çünkü bir yıl sınıfta kaldım... Bu bir yıl bilgisayarcının yanına gidip çalışmaya başladım... Bu sınıfta kalma olayı benim hayatımın dönüm noktası oldu... Bu olay sayesinde hayatı öğerendim...”Konuyla ilgilendiğimi görünce genç adam devam etti:-”Sınıfta kalınca oturup düşündüm... Kendi kendime sorular sormaya başladım... Niye okula gidiyorum?.. Okulda ne öğreniyorum?.. Okul bitince ne olacak?.. Ben hayatta ne yapacağım?..”Bu adeta kendi kendimle hesaplaşmamdı...O zaman farkettim ki, okula bilinçsizce gidip geliyorum...Derslerdeki amacımı yanlış belirlediğimi anladım...Çünkü derslerdeki tek amacım not almaktı...Halbuki notun hayatta hiçbir faydası olmadığını anladım...Dışarıda sadece bir tek gerçek vardı...Bilmek...Eğer bir şeyi öğrenmişseniz, biliyorsanız yapıyordunuz...Yoksa müşteri de patron da ne diploma görmek istiyordu ne de derslerinizden aldığınız notları...Derslere artık bu bilinçle girmeye başlamıştım...Derslerden zevk almaya başladım...Öğrenmeye başlayınca notların da kendiliğinden geldiğini görüyordum...Okulun kalan kısmı çok zevkli oldu...”(Hayatınızı Değiştirecek Bilgelik Öyküleri Dr. Yaşar Ateşoğlu)
“Suikastten kısa bir süre önce, bir gece yarısı uyandığımda Uğur yatağın kenarında oturuyordu...Derin derin soluk alıyor ve bacaklarını yokluyordu...Ne olduğunu sorduğumda bir rüya gördüğünü söyledi...‘Nasıl bir rüya’ dediğimde önce söylemek istemedi...Ayağa kalktı...Üssteleyince de,- ‘Güldal bir patlama olmuş, ben toprağın üstünde yatıyorum, bacaklarım yok... Bedenimin bu halini yukarıdan görüyorum’ dedi...Birden içim cız etti...Yüreğim yandı ama ona bir şey belli etmedim...- ‘Son zamanlarda çok çalışıyorsun... Ondandır... Hadi gel yanıma...’ dedim... Onu sakinleştirecek sözler söyledim...O’nun sezgileri çok güçlüydü...Olaylar planlandığı zaman, zamanda yolculuk mu yapmıştı?..”***Güldal Mumcu, “İçimden Geçen Zaman” isimli yeni çıkan kitabında Uğur Mumcu’nun ölmeden önce, gece rüyasında ölümünü gördüğünü böyle anlatıyor...İlginçtir...Hep gözümün önüne, ölümünden birkaç ay önce televizyon programından sonra Büyük Ankara Oteli’nin açık havadaki cafe-bar kısmında yaptığımız sohbet geliyor...Serin bir Ankara akşamıydı...Bilgisayar gibi çalışan beyniyle, bütün suç dosyalarının bağlantılarını anlatıyordu bize...Meğer geceleri, ölümünü gören kabusları da görürmüş...Bütün amacım, meslek büyüğümün gerçek katillerinin yakalanmasına hizmet etmekti...Onunla ilk yüz yüze karşılaşmamızı hatırladım...Siyasal Basın Yayın’ın ikinci sınıfında okurken bir grup arkadaş onu okula söyleşi vermeye davet etmek istemiştik...Cumhuriyet gazetesinin Ankara bürosundan içeri girip, Uğur Mumcu’yla görüşmek istediğimizi söylemiştik...Bir kaç kişiydik...Bizim Cebeci’deki söyleşilere kolay kolay katılmıyordu...Radikal sol olduğunu söyleyen bazı gruplar onu protesto ediyorlardı...Biz de bütün olumsuz koşullara karşın onu okula getirtmeye çalışıyorduk...Söze ben girdim;Hiç unutmuyorum;- “Bir maruzatımız var...” diye söze girdim...Daha ikinci cümlemi etmeden gözlüklerinin arkasından bir atmaca gibi atıldı...- “Kaç yaşındasın sen?..” dedi... - “18” dedim...- “Senin yaşındaki bir gence yakışıyor mu maruzatım var diye söze başlamak... Öz Türkçe konuş...”Utanmıştım...***Hayatımda beni bu derece etkileyen bir meslek büyüğümün suikastine yönelik soruşturmayı benim çevirmeye çalıştığımı söylüyordu birisi...Kim?..Hayattayken, Uğur Mumcu’nun korakor siyasi mücadele ettiği bir siyasi ideolojinin temsilcisi...Güya o kişi, Uğur Mumcu’nun katillerinin bulunması için mücadele ediyor; Uğur Mumcu’yu hayattayken üniversitemde söyleşi yapması uğruna okulun radikal gruplarıyla tartışmayı göze alan, Mumcu‘yu hayatında katıldığı en son tartışma olan İkinci Cumhuriyet gibi bir televizyon tartışmasına ikna edip, onunla programda ve sonrasında saatlerce konuşan genç gazeteci ‘tanığın doğru söyleyip söylemediğini kontrol ederek, kuşkulu bir iş yapıyordu...’ Türkiye’de olaylar bir kamera şakasına benzer çoğu zaman...O zamanlar bunu anlamak için çok gençtim...***Bir milletvekili, bile bile tertemiz bir gazeteciyi kurtlar sofrasına yem diye atıyordu...Komisyon toplantısını açık yaparak...Orada bütün gazetecilerin ortasında “rezilce itibarsızlaştırmayı amaçlayan bir soruyu” güya araştırma yapıyormuş gibi sorarak... Avundukluoğlu bir milletvekiliydi...Bu durumda onun bu yaptığı itibarsızlaştırmaya karşı önlem alacak tek bir merci vardı...Meclis Başkanı...Yine yapımcı arkadaşım Celal Kazdağlı’yla Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk’a gittik...Cindoruk’un bir özelliği daha vardı Avundukluoğlu için...Sadık Avundukluoğlu, Çiller’in değil, politikada Cindoruk‘a yakın milletvekillerinden biri olarak biliniyondu... Bunun bizim açımızdan bir önemi yoktu...Cindoruk Meclis Başkanı’ydı ve kutsal çatı altındaki bir milletvekilinin davranışıyla ilgili başvuracağımız tek demokratik mercii idi...- “Sayın Başkan... Meclis’inizin bir üyesi gazetecilik dışında hiçbir yerle bir bağı olmayan genç bir gazeteciyi, kamuoyuna açık hale getirdiği bir komisyon toplantısında itibarsızlaştıracak soru sorarak, töhmet altında bıraktı... Meclis Başkanlığı‘nızın bu konuda milletvekili üzerindeki uyarı görevini yapmasını talep ediyoruz...”Cindoruk konuyla yakından ilgileneceğini söyledi...- “Siz yazılı başvurunuzu yapın...” dedi...***Uğur Mumcu suikastinin perde arkasında kimler olduğunu, gerçekten bu cinayeti kimlerin neden işlediğini, bu itirbasızlaştırmanın neden yapıldığını, nelerin kamuoyundan gizlendiğini, neden ve hangi amaçla gizlendiğinin ortaya çıkmasını bekliyorum...Bütün Türkiye bunu bekliyor...Güldal Mumcu, Özgür Mumcu ve Özge Mumcu bunu bekliyor...Mutlu özgür ve barışçı bir Türkiye için...Hepimiz bunu bekliyoruz...*****HANGİSİNİ KENDİNİZE DOST İSTERSİNİZ?..İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, fakat her fırsatta birbirleriyle çekişirlerdi...Doğum günleri, bayramlar onlar için ilginç armağanlar göndererek, karşısındakine gösteri yapma fırsatlarıydı...Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltraşını huzuruna çağırdı...İstediği birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı...Aralarında bir fark olacak, ama bu farkı sadece ikisi bilecekti...***Heykeller hazırlandı...Doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi...Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu...Şöyle diyordu heykelleri yapan hükümdar:- “Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum... Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir... Fakat içlerinden birisi diğer ikisinden çok daha değerlidir...O heykeli bulabilirsen bana haber ver...”***Heykeli alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı...Üç altın heykel gramlarına kadar eşitti...Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı...Hepsi heykelleri büyük bir özen ve dikkatle incelediler...Aralarında bir fark göremediler...Günler geçti...Bütün ülke hükümdarlarının sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu...Sonunda hükümdarın “isyankar” bulduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi hükümdara...Heykeller arasındaki farkı bulabilecekti...İyi okumuş, akıllı ve zeki bir gençti...Hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı...Başka çaresi kalmayan hükümdar genci zindandan çıkarttı ve heykelleri incelemesini istedi...***Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi...Sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi...Teli birinci heykelin kulağından soktu...Tel heykelin ağzından çıktı...İkinci heykelde de aynı işlemi yaptı...Tel bu kez diğer kulaktan çıktı...Üçünücü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı...Telin sığabileceği bir kanal, heykelin içinde kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu...***Genç kafasını kaldırdı krala baktı;- “Yüce kralım bu bilmecenin cevabının açık bir kitap gibi karşınızda durduğunu düşünüyorum...” dedi;- “Sadece bu kitabı okumaya çalışmamız yeterli...Gördüğünüz gibi her insan birbirinden farklı olduğu gibi, bu üç heykel de birbirinden farklı...Birinci heykel bize hemen dışarı fırlayıp duyduklarını söyleyen insanları hatırlatıyor...İkinci heykel söylenenler bir kulağından girip diğerinden çıkanlara benziyor...Üçünücü heykel ise duyduklarını kendine saklayan, ona göre davranan kimseler gibi... Hükümdarım bu özellikleri göz önünde bulundurarak, heykellerin değerine karar verebilirsiniz...Hangisini kendinize dost istersiniz?..Hiçbir şeyi kendine saklayamayanı mı?..Sözlerinize sabun köpüğü kadar değer vermeyeni mi?..Yoksa sözlerinizi kalbine sokan, onu orada saklayabileni mi?..”*****12-12-2012 GÜNÜ 12’Yİ 12 GEÇE...Hayatı takvimlerden, saatlerin ve rakamların ilginç benzerliklerinden okumam...Ancak dün 12. ayın, 12. günü 2012 yılındaydık...Yüzyılda bir gelen bu özel günde saatler 12’yi 12 geçe bir dilekte bulunursanız çıkacağı söyleniyordu...Tuttuğunuz ya da tuttuğumuz dilekler gerçekleşirler mi bilmem...Sonuçta Roma’daki Aşk Çeşmesi’nin havuzuna attığımız madeni paraların, hangi aşkımızı gerçekleştirdiğini unuttuk bile...Fakat biliyorum ki, hayat bazı dönüm noktalarında, bir dilekte bulunmak, böylece tazelenmek, o an yeni bir hayat biçimini başlatmakla değer kazanır...Milyarlarca insanın aynı aynı yöndeki enerjisi, dünyanın rüzgarını etkileyebilir...Evrenin ruhuna dokunabilir...Öyle bir şeyler düşündüm ve gönderdim evrene dün12. ayın, 12’sinde, 2012 yılının, 12’sini 12 geçe...Hayırlısıyla...
Uğur Mumcu suikastini yapanları gördüğünü söyleyen Ayhan Aydın’la röportajı yaptım...Tanık’ın söyledikleri hakkında bir gazeteci olarak kuşkularımı, uygun bir dille belirttim...Yine de kararı yargının ve elbette kamuoyunun vereceğini söyledim...Doğrusu benim için bir gazeteci abimle ilgili uğraşılması gereken bir gazetecilik olayıydı...Sonuçta ne tanığı tanırdım, ne suçladığı kişileri...Olaylarla uzaktan yakından ilgim yoktu...Ben haftalık program yapıyordum...Program bittikten sonra doğal olarak bir sonraki haftanın konusuna geçtim...***Fakat ilginç bir şey oluyordu...“Sürpriz tanık” manşetleriyle çıkan gazeteler ve bazı çevreler, inanılmaz bir kampanya başlatmışlardı...Meslek hayatımda aleyhime açılan kampanyalara alışıktım...Fakat ben haberleri yaparken salt gazetecilik ve haberciliği düşündüğümden, bana karşı açılan kampanyalarda olayların arkasındaki ‘derin bağlantıları’ es geçer, mesleki rekabet ve kıskançlık boyutunu aramakla yetinirdim...Sürpriz tanık Ayhan Aydın olayında da her söylediğine inanmamanın ve bazılarına kuşku ile yaklaşmamın bedelinin niye böylesine büyük bir kampanya olduğunu anlayamadım...Harhalde “gazeteler haberi atladılar, onhun için tepki gösteriyorlar...” diye düşündüm...Üstelik ben Cumhuriyet Savcılığı’nın yaptığı araştırmanın sonuçları kadar bile iddialı değildim...“Kuşku” belirtiyordum...Oysa bu gazetelere göre “kuşku” belirtmemem gerekiyormuş...***“Meclis Araştırma Komisyonu’ndan çağırılıyorsunuz...” dendiğinde biraz işkillendim ama “Kötü düşünme... İyi bir gazetecilik yaptın... Adamlar da senin izlenimlerini, değerlendirmelerini merak ediyorlar...” dedim kendi kendime...Gazetecilik her şeyden önce bir “sezgi” mesleğidir...Bir yerlerde bir şeyler olmadan ne olacağını sezersiniz...Eğer sezginiz doğruysa, “Büyük haberler patlatır, kirli oyunları boşa çıkartırsınız...”Sezemezseniz, sizi çok kolay tufaya getirirler...O gün, Meclis Komisyonu’na program yapımcılarından Celal Kazdağlı’yla gitmeden önce, editörüm Lütfiye Pekcan’a “Haber dairesinden bir kameraman iste... Her ihtimale karşın...” demiştim; “Meclis komisyonunda, hatta Meclis içinde çekim yasak diyeceklerdir... Fakat yine de gelsin, bizi takip etsin...”Sadece bir sezgi...Oysa siz Meclis Komisyonu’na bilgi vermeye gidiyorsunuz bir gazeteci olarak tanık olduğunuz olayla ilgili, habere gitmiyorsunuz...Olsun varsın, burası Türkiye!..Ne olur ne olmaz!..Kameraman çocuk sarışın kendi halinde bir çocuktu...Hiçbir şeyden haberdar değildi...***Meclis’in komisyon toplantısı için düzenlenmiş büyük salonlarından birine çıktık...Kapının önünde ilk tatsız sürprizimle karşılaştım...Gazetecilere haber verilmişti...Fotoğraf makineleriyle muhabir arkadaşlar, birinci katta salonun önünde bekliyordu...Ben haber vermediğime göre, demek ki komisyon başkanı ya da yetkilisi haber vermişti...Neden acaba?..Yanımdaki kameraman arkadaşa “Çekime başla...” dedim, “Bir şey sorarlarsa, bizim kameramanımız olduğunu söyleme... TRT kameramanıyım de...”Yalan da değildi hani...Çocuk TRT’nin kameramanıydı... Gazetecileri çağırdıklarına göre, “komisyonda benim bilgime başvurulmasının gazetelerde haber olmasını istiyorlardı...”Neden acaba?..***- “Gazeteciler kalacak mı?..” diye sordum...Görevliler; “Hayır” dediler, “Toplantının başından resim alır giderler... Usul böyle...”Kemaraman arkadaşıma “Seni dışarı çıkartana kadar içerde kal...” dedim... “Sakın görüntü çektim deyip çıkmaya kalkma... Kaldığın müddetçe her şeyi kaydet...”Kendime ne kadar itiraf etmekten çekinsem de, aslında orada bir savaş vardı ve başlıyordu...Karşı taraf çoktan kılıçları çekmişti...Ben hala konduramıyordum...Sadık Avundukluoğlu isimli komisyon başkanı, “Ayağa kalkın...” dedi...Oysa bir masanın iki ucunda oturuyorduk...Ayağa kalkmak, bilgi vermekten çok sorgulanmayı çağrıştıyordu...“Ses etme” dedim içimden, birazdan ne olduğunu anlarız...***İktidarda DYP-SHP hükümeti var...ANAP ve RP’li üyeler de var komisyonda... Komisyon başkanı ise iktidardaki DYP milletvekili Sadık Avundukluoğlu...Ayağa kalkın diyor...Soru sormuyor sanki sorguluyor...Kararımı kesin verdim...Bu adam bizim üzerimizden şov yapacaktı...Daha başka amaçları da yoksa eğer...Böyle düşünmeme neden olan bir olay oluyor komisyon toplantısının başında...Gazeteciler bütün komisyon toplantılarında olduğu gibi, ilk bir iki dakika resim çektikten sonrda, salondan ayrılırlar...Komisyon çalışmaları kapalı yürütülür...Oradaki gazeteciler de tecrübeli Meclis muhabirleri...Resimlerini çektiler, notlarını aldılar, gitmek için kapıya doğru yönlendiler...Aaa o da ne?..Komisyon Başkanı Sadık Avundukluoğlu; “Gitmeyin” diyor gazetecilere, “Kalabilir ve izleyebilirsiniz...”Olacak şey değil bu dediği!..Komisyonun kapalı oturumda Uğur Mumcu cinayetini çözmek için alacağı gizli bilgiyi, bütün gazetecilerin izlediği bir ortamda alması, basın toplantısı mantığıyla alması, komisyonun bütün çalışma teamüllerine aykırı...***Sevgili okuyucularım;Bu olayları şimdi bir macera romanı okur gibi okuyoruz...Oysa o gün, bu roman bizim hayatımız üzerinde bir kabustu...Düşünsenize, sevdiğiniz, çok saygı duyduğunuz, meslek büyüğü abinizin, cinayetini aydınlatmak için ortaya çıkan bir sürpriz tanıkla röportaj yapıyorsunuz...O röportajı yayınlıyor, ifadelerinde ortaya çıkan soru işaretlerine dikkat çekiyorsunuz...Sizi Meclis Araştırma Komisyonu Başkanı, sanık gibi gazetecilerin önünde ayağa kaldırarak sorgularcasına hizaya çekiyor...Gitmek isteyen gazetecilere “kalın izleyin” diye telkinde bulunuyor...Tek yaptığı şey, sorularında Cumhuriyet Savcısı’nın ciddi bulmadığı ifadelerdeki kuşkulu yönleri ortaya çıkartan televizyoncu sanki bir şey yapmış da suçluymuş gibi bir algılamanın içine sokuluyor... “İslami Harekat Ordusu”nu bilmezdim...Benim İslami Harekat’larla bile ilişkim olmamıştı; nerede kaldı İslami Harekat Ordusu’yla ilişkim olsun...Şaka gibi bir şeydi...Ama şaka değil o günlerde yaşadıklarım Midnight Express filminin Gece Yarısı Ekspresi filminin bir değişik versiyonu gibiydi...Değişiklik şuradaydı...Oradaki adam suçluydu...Ben değil...***Her soruya sakin ifade verdim, fakat sonunda benim sinirlerim sağlam çıktı, Komisyon Başkanı sonradan hüküm giyeceği, görevini kötüye kullanacağı o soruyu sordu...- “Siz” dedi, “Devletin gizli bir örgütü için çalışıyor musunuz?..”Gazeteciler affallamıştı...Komisyonda yanıbaşında oturan ANAP’li Yüksel Yalova; “Sen ne diyorsun” gibisinden öyle bir hayretle baktı ki, Avundukluoğlu’nun yüzüne, ben onun bakışlarından olayın çok ciddi olduğu fark ettim...O kadar uyanıkça bir taktikti ki bu...Benim değil gizli serviste çalışmak, gizli servisin nerede olduğunu sorsalar bilmeyecek olduğumu dünya alem bilirdi...Benim gizli serviste çalıştığıma inansa, zaten o soruyu soramazdı...Adama gizli servis dünyayı dar ederdi...Benim yapayalnız işinden başka bir şey düşünmeyen bir gazeteci olduğumun farkındaydı, onun için üstüme geliyordu...Diğer taraftan, salondan özellikle çıkartmadığı gazetecilerin önünde bu soruyu sorarak, “kamuoyu önünde hakkımda şaibe yaratacak ve itibarsızlaştıracaktı...”Ertesi günü gazeteler, ‘komisyon başkanı, Reha Muhtar’a gizli bir örgüte üye olup olmadığını’ sordu başlıklarıyla çıkacaktı...Buna entelektüel dilde kişilik suikasti deniyor...İtibarsızlaştırma, psikolojik harekat, değersizleştirme operasyonu da diyebilirsiniz...***Şimdi bir saniye durup düşünelim...Hiçbir suçum günahım olmadığı halde bu operasyon niye bana yapılıyordu?..Benim dini örgütler ya da dinci örgütlerle ne gibi bir bağım olabilirdi?..Hayatta olabilecek en son şey herhalde buydu...Komisyon başkanı olan bir iktidar partisi milletvekilinin bunu bilmemesi mümkün müydü?.. Elinin altında MİT’ten Emniyet’ten bütün gizli bilgiler mevcut değil miydi?.. Bütün suçum katillerin İslami Harekat Ordusu’nun iddia edilen iki kişisinin olmasına duyduğum kuşku muydu?..Hayat bu kadar ucuz muydu?..Yıllarca mücadele ettim...Mahkeme inanılmaz bir tazminata mahkum etti kendisini...Bir kuruşunu almadım tazminatın...Avukatımın almasını söyledim...Şerefim ve haysiyetimin dışında hibir şeyim yoktu alacağım...YARIN...MECLİS BAŞKANI’NA ÇIKIYORUM... DYP MİLLETVEKİLİ, TRT GENEL MÜDÜRÜ’NÜN ODASINDA ALIYOR SOLUĞU...UĞUR MUMCU SUİKASTİNİN ÜSTÜ ÖRTÜLÜYOR...
Sevgili okuyucularım;Dostum, ağabeyim ve meslek büyüğüm Uğur Mumcu’nun öldürülmesi olayı, sevgili eşi Güldal Mumcu’nun yeni çıkarttığı kitap ve yeni soruşturmalarla, farklı bir boyuta taşınıyor...Güldal Mumcu’nun bu yılın 9 Eylül’ünde Uğur Mumcu’ya yazdığı gibi “Artık hiç kimse parmağının arkasına saklanmayacak... Gerçekler önünde sonunda ortaya çıkacak...” Bugünden itibaren birkaç gün boyunca yazacaklarım, Uğur Mumcu olayında bizzat yaşadığım ve hicap duyduğum acayip olaylardır...Tanık olduğum ve bire bir yaşadığım bu olaylar 19 yıl öncesinin kişisel tanıklıkları ve gazetecilik anıları... Gerçeklerin nihayet ortaya çıkmasına bir parça yardımı olur, Uğur Mumcu’nun gerçekten nasıl öldürüldüğü ortaya çıkar diye bu anıları, belgeleri ve anekdotları yayınlıyorum... Buralarda ilginç olaylar göreceksiniz...Amacım kimseleri suçlamak değil...Fakat çocuklarıma “tarihle ve babalarıyla ilgili” gerçekleri aktarmak...Elbette sadece çocuklarım için değil bu yazıların amacı...Güldal Mumcu’nun Uğur Mumcu’ya söylediği o sözde gizli bu yazıların anlamı:-”Şunu bilesin ki, artık kimse parmağının arkasına saklanmayacak... Gerçekler önünde sonunda ortaya çıkacak...”Umarım öyle olur...Çocuklarım için ve çocuklarımız için öyle olur...Gelecek için, Türkiye için ve insanlık için...R.M.*****İŞTE CİNAYETİN SÜRPRİZ TANIĞI DENİLEN AYHAN AYDIN!..O gün yine TRT’deki eski yönetim kurulu odasından bozma Ateş Hattı odasında kafa kafaya vermiş, “O hafta nasıl bir program yaparız” üzerinde gergin saatler geçirmeye başlamıştık...Her hafta böyleydi...TRT’nin dar kalıplarını aşmaya çalışıyorduk...Her hafta cesur ve gerçek gazetecilik yapmak için çalmadık kapı bırakmıyor, haberin kırıntısını gördüğümüz yerde olayın bodoslama üzerine gidiyorduk...Hayatta hiçbir habere önyargım yoktu...Benim için haberin kendisi “kutsal”dı...Manipülasyonlar, yönlendirmeler, gerçeği tersyüz etmelerle işim olmazdı...Gazetelerin büyük çoğunluğunda “Uğur Mumcu cinayetini gören sürpriz tanık ortaya çıktı...” manşetlerini görünce, “bu olayın üzerine gidelim” dedik...***Sürpriz tanık Ayhan Aydın’ın bölük pörçük ifadeleri vardı gazetelerde...“Acaba” dedik, “Şu tanıkla röportaj izni alabilir miyiz Emniyet’ten?..”Zordu...Ancak bir gazetecilik ‘trik’i işi çözebilirdi...Hem Milliyet’e hem de TRT’ye çalıştığım Atina yıllarından bu ‘gazetecilik numarasına” alışıktım...Böyle durumlarda devlet dairelerinde TRT’de çalışmanın “psikolojik ağırlığı”nı kullanırdım...TRT’ye dışarıdan program yapıyordum...Ama farketmiyordu...“Biz TRT’yiz, kamu kuruluşuyuz” deyip, bürokratlarda varolan o bürokrat damara oynuyordum...Aynı yöntemle Emniyet Genel Müdürlüğü’nden, “TRT diyerek tanık için izin çıkartabilir ve Uğur Mumcu cinayetinin sürpriz tanığıyla! röportaj yapabilirdim...”***Gazeteci taktiğim işe yaradı...Ankara Emniyet’inin üst düzey bürokratları haberden zaten çok rahatsızdılar...-”Nereden çıktı şimdi bu haber?..” diyorlardı “Doğru değil ki tanığın söyledikleri...”“Uğur Mumcu cinayetini gördüğünü” söyleyip, olayı İslami Harekat Ordusuna mensup Mehmet Ali Şeker ile Ayhan Usta’nın yaptığını iddia eden sürpriz tanık Ayhan Aydın; “Mumcu’nun öldürüldüğü 24 Nisan 1993 Pazar günü arabanın lastiğinin değişmesi için araç altında yatan kişinin Ayhan Usta olduğunu” söylüyordu...Ayhan Aydın görgü tanığı olarak teşhis ettiğini söylediği; diğer kişi Mehmet Ali Şeker de lastiği inik Doğan marka bir araba kullanıyordu olay yerinde...Ankara Emniyet Müdür yardımcısının odasında bana İstanbul polisinin o günden bir süre önce, Uğur Mumcu cinayetini işlediği öne sürülen iki kişinin terörle mücadele kapsamında başka bir olaydan gözaltına aldıklarının tutanağını gösterdiler...Sürpriz tanığın ifadeleri daha önce bizzat Cumhuriyet Savcılığı’nca araştırılmış ve “yanlış ya da yalan” ifadeler olduğuna karar verilmişti...Gerçekten de iki sanık o sırada gözaltında görülüyordu...Gerçi tutanakların bir yerinde tutanağı kaleme alan polis memuru Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü 24 Ocak’tan sonraki bir günü yazmıştı...Belgeler çelişkili görünüyordu...Fakat iki tutanağı iyi inceleyen birisi, iki kişinin yakalandıkları günün polis tarafından bir yerde farklı yazılmış olsa da, diğer yerlerde yazılanlardan bunun bir hata olduğunu hissederdi...Bu belgelerde tahrifat olduğunu söylüyorlardı...Bense tutanakları okuduktan sonra şöyle düşündüm:-”Eğer belgelerde tahrifat yapılsaydı, Uğur Mumcu’yu öldürdüğü söylenen iki adamın İstanbul’da polis tarafından yakalanma tutanaklarındaki günler bütünüyle değiştirilirdi... Oysa tutanağın sadece bir yerinde farklı bir tarih vardı, diğer yerlerde aynı tarih sabitti...”***Kişisel analize göre tahrifat yapılacaksa, adamların yakalanma günü bütünüyle değiştirilirdi...Tutanak çelişkili bırakılmazdı...Üstelik Cumhuriyet Başsavcılığı gibi bir makam bu ifadeleri incelemiş ve “gerçeklik payı bulmamıştı...”Uğur Mumcu cinayetini gördüğünü söyleyen Ayhan Aydın ise ilginç bir adamdı...Ona ilk olarak “Sen Uğur Mumcu’nun evinin önünde ne arıyordun?..” diye sordum... Belli belirsiz bir cevap verdi bana...Kendime baktım...Birisi bana günün herhangi bir saati neden şu yerde olduğumu sorsa ona çok doyurucu bir cevap verebileceğimi düşündüm...Öyle ya, gizleyeceğim bir şey yoksa, günün hangi saatinde nerede olduğumu ve neden orada olduğumu doyurucu bir şekilde açıklamamı engelleyen bir şey bulunmazdı...Oysa bu tanık, hem Uğur Mumcu’nun öldüğü saatten bir süre önce, Mumcu’nun arabasının altında birilerinin lastik değiştirdiğini söylüyor hem de Doğan marka bir aracın lastikleri inik bir şekilde olay mahallinde bulunduğunu iddia ediyordu...Bununla da kalmıyor, hem arabayı kullananı hem de arabanın altında yatmış olanı teşhis! ediyordu...Fazla dikkatli!! bir vatandaştı ve işin ilginci orada o saatte bulunmasının nedeni belli değildi...Civarda oturmuyordu, dükkanı, işyeri yoktu; ve o sokakta bulunmasının doğru düzgün hiçbir geçerli nedeni yoktu...Buna karşılık Uğur Mumcu’nun arabasına bomba koyanları!!! teşhis etmişti...Diyorum ya Ayhan Aydın çok tesadüfi!!! bir adamdı...Doğal olarak sürpriz tanığa sorularım “çok da fazla inanmadığımı” gösteren bir içerikte oldu...***Ancak bu tamamen kişisel bir gazetecilik önsezisiydi...Kendi kendime şöyle dediğimi hatırlıyorum...-”Yahu bu ne biçim iş Reha Muhtar?.. Bu sürpriz tanık, katillerin İslami Harekat Ordusuna üye olduğunu söylüyor... Sen de bu tanığın teşhislerine pek inanmıyorsun... Oysa sen de Uğur Mumcu cinayetinin İran gibi bir devlet ve örgüt tarafından işlenmiş olabileceğini düşünüyorsun... Niye adamın çelişkilerini ortaya çıkartmaya çalışıyorsun?..”Kendim söylüyor kendim gülüyordum...Çünkü benim hakikate karşı bir zaafım vardı!.. Evet o günlerde ben de Uğum Mumcu, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy cinayetlerinin İran ya da radikal bir islami örgüt tarafından işlendiğini düşünüyordum...Fakat bu düşüncem beni yalan söylemeye, ya da yalan yere suçsuz olduğunu düşündüğüm insanların suçlanmasına aracılık etmemi gerektirmiyordu...Atatürk’ü ruhumun derinliklerine kadar severdim...Uğur Mumcu ise, bana güvenip programıma katılmış ve en hassas tartışmalardan biri olan İkinci Cumhuriyet tartışmasına beni kırmayıp çıkmış bir gazeteci ağabeyimdi...Ben Siyasal Basın Yayın’da Uğur Mumcu’ya konferansı esnasında yapılan davranış yüzündün okuldaki arkadaşlarımla tartışmış bir solcu gençtim...Benim, İslami Harekat Ordusu denilen hayatımda adını ilk defa duyduğum bir örgütü, Uğur Mumcu’ya yönelik bir cinayette korumam, müktesebatıma, ruhuma, kişiliğime, eşyanın tabiatına, ya da şimdiki moda deyimle ‘fıtrat’ıma aykırıydı... Fakat solcu da olsam, Uğur Mumcu’ya gönül bağım da olsa, radikal İslam’ın terör eylemlerini yapmış olduğuna da inansam, Galileo’nun dediği gibi, “Dünyanın yuvarlak olduğunu ve döndüğünü ayağımın altında hissederken, dünya düzdür...” diyemezdim... Sen misin böyle demeyen?..Hakkımda inanılmaz bir infaz ve karakter suikasti başlatıldı anında...Öyle bir infaz ki, sonunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bana, “sen devletin gizli bir örgütüne mi çalışıyorsun?..” diye soracak kadar rezil bir itibarsızlaştırma kampanyası başlatılacaktı...Öülmlerden ölüm, infazlardan infaz, suikastlardan suikast beğenmek zorunda kalacaktım...Neden böylesine hayasızca suçlamaya kalktıklarını ise anlayamazdım o zamanlar...Zavallı ben!..Hala romantik bir solcu gazeteciydim...Saftım ve hala oynanan oyunların arkasındaki derin tezgahlardan bihaberdim...Nahif devrimci, ya da romantik gazeteci!..YARIN “DEVLETİN GİZLİ BİR ÖRGÜTÜNE Mİ ÇALIŞIYORSUNUZ?..” SORUSU...