Evrene ve hayata karşı dürüstseniz siz kazanırsınız...

Haberin Devamı

Bir zamanlar fakir bir oduncu vardı...

Ormandan odun keser geçimini bu şekilde sağlardı...

Günlerden bir gün yine bir göl kenarında yaşlı kuru bir ağacı kesmek istedi...

Baltasını ağacın dalına astı...

Sonra ağaca çıkmaya çalıştı...

Önce ağacın geniş dallarını kesmeye niyetlenmişti...

Fakat dala tırmanırken, yanlışlıkla baltaya dokununca, baltası göle düştü...

Göl derindi, dibi bataklıktı ve hava çok soğuktu...

Çaresiz bir şekilde ağacın altında ağlamaya başladı...

Allah kendisine acıdı...

***


Kısa bir süre sonra gölün içinden bir melek çıktı...

Elinde altın saplı parıl parıl parlayan bir balta tutuyordu...

Oduncuya seslendi:

-”Baltan bu muydu?..”

-”Hayır...” diye yanıtladı oduncu, üzgün bir sesle...

Melek suya daldı...

Bu sefer elinde gümüş saplı bir baltayla çıktı...

Oduncuya sordu;

-”Baltan bu muydu?..”

Oduncu yine üzgün cevap verdi...

-”Hayır o benim baltam değil...”

Bunun üzerine melek üçüncü kez suya daldı...

Çıktığında elinde oduncunun biraz önce suya düşen baltası vardı...

-”Baltan bu mu?..”

-”Evet...” dedi sevinçle oduncu; “Teşekkür ederim...”

***


Melek suya girip biraz önce oduncuya gösterdiği altın ve gümüş kaplı sopaları çıkardı...

-”Bunları al ve sat...” dedi, “Bunlar senin dürüstlüğüne karşı Tanrı’nın sana bir armağanı...”

Oduncu köyüne döndü...

Bir süre sonra çok zengin oldu...

Başına gelenleri anlatınca, bunları yarım yamalak dinleyen kıskanç komşusu, baltasını alıp gölün kenarına gitti...

Baltasını bir dala astı ve bilerek baltayı göle düşürdü...

Tıpkı komşusunun yaptığı gibi ağacın altına gidip ağlamaya başladı...

***


Bir süre sonra melek gölden çıktı...

-”Ne oldu?..” diye sordu...

-”Tek geçim kaynağım olan baltayı suya düşürdüm...” diye cevap verdi haris komşu...

Melek suya daldı ve som altından bir balta çıkardı gölden...

-”Herhalde bu olmalı baltan...” dedi...

Som altını gördüğünde başı dönmüştü haris komşunun...

-”Evet...” dedi “O benim baltamdı...”

Melek baltayla birlikte suya daldı...

Gölden ne melek ne de balta bir daha çıkmayacaktı...

***


Hayatta kurnazlıkların, başkalarına karşı kendilerine avantaj sağladığını düşünenler, yalan söyleyip, kendilerine ayak oyunlarıyla avantaj sağlayarak, başarıya ulaşacaklarını ve gemilerini yürütebileceklerini sanırlar...

Oysa ‘evren’in en önemli kurallarından biri, evrene karşı kurnazlığın işlememesidir...

Yaptığınız kurnazlıklar, size bir süre sonra yol su elektrik olarak dönerler...

Hayatta başarıya giden en sihirli formül, tamamen şeffaf ve dürüst davranmaktan geçer...

Ne kadar şeffaf, ne kadar dürüst olursanız uzun vadede o kadar kazanırsınız...

Deepak Chopra’nın bir lafı vardır...

“Kötülük edenler; hayatta kötülüğün kendilerine aynen döneceğini bilselerdi, hiç kötülük ederler miydi?..”

Bu haliyle kötülük edenler aslında yeterince kötü değillerdir... Cahildirler...

Yaptıkları kötülüğün onlara aynen döneceğini bilmezler...

Onlara yönelik acıma duygusu olabilecek en geçerli duygudur...

Kötülük yapanlar için üzülün...

Çünkü yaptıkları kötülük onları aynen bulacaktır...

*****


AHMET ALTAN... YAŞADIĞI GAZETECİLİĞİN VE HAYATIN ROMANINI YAZACAK...

Ahmet Altan kurduğu, yönettiği ve büyük ses getirdiği Taraf gazetesindeki kurucu genel yayın yönetmenliği ve başyazarlığı görevinden istifa etti...

Herkes Altan’ın Taraf’tan niye ayrıldığını, hangi olayların bu istifaya zemin hazırladığını ve dönüp dönmeyeceğini konuşuyor...

Oysa ben bir miktar tanıdığım Ahmet Altan üzerinden, kendi hayat okumalarımla çok başka bir yerden bakıyorum meseleye...

Ahmet Altan gazeteci olarak mı etkili, roman yazarı olarak mı?..

Soruyu şöyle de sorabiliriz...

Ahmet Altan roman yazarı olarak mı daha kalıcı, gazeteci olarak mı?..

***


Hayatı bir miktar daha kalıcı işler yapmak üzerinden kuranlar için, çok etkili ve güçlü görünen gazetecilik sanıldığı kadar zevk ve keyif vermez...

Gazetecilik, kamu görevi yaparken aynı zamanda “güç”lü olduğunu hissettiğin, vurduğun yerlerden ses getirdiğine inandığın, “ben eleştirdim değiştiler, ben yol gösterdim akıllandılar...” gibi düşünce yürütmelere olanak tanıyan bir meslektir...

Günlük “güc”ü sevenler, gazetecilikten tarifsiz mutluluklar duyarlar...

Çünkü gazetecinin iyisinden ve güçlüsünden insanlar saygıyla karışık çekinirler...

Tavırlarını ona göre ayalarlar...

Elinde gazetesi, köşesi, programı olan gazeteci “çevrede küçük dağların yaratıcısı” olarak dolaşabilir...

***


Buna karşın romancının, sanatçının günlük ilişkilerde bir “güc”ü yoktur...

Onun okuyucusuyla ve izleyicisiyle kurduğu gönül bağı, bir hayranlık bir sevdalanma, bir fanlık ilişkisidir...

“Güc”e tapmaz, ancak “kıymet”le beslendiğinden daha değerlidir...

Ahmet Altan’ın elbette Taraf gazetesinden ayrılırken, kendince onu istifaya götüren nedenleri var...

Ancak beş yıllık gazetecilikten sonra yeniden romancılığa dönme isteği, kendini esasen edebiyatçı ve romancı aidiyetinde hissettiği kişiliğinden kaynaklanıyor...

Gazeteci olarak “kalıcılık” baabında yapabileceklerini fazlasıyla yaptığına inanıyor ve bundan sonraki kalıcı çalışmalarının “roman ve edebiyatla” olacağına inanıyor...

Yaşadığı hayatın ve yaptığı beş yıllık gazeteciliğin “roman”ını yazacak bence...

Bu romanın gazetede yaptığından daha kalıcı olacağını biliyor çünkü...

*****


Kıskançlık ve ihanet...

Ben erkeklerin, varsa karılarını, yoksa sevgililerini, ikisi de yoksa ilgi duydukları güzel kadınları kıskandıklarını sanırdım...

Ben kadınların varsa kocalarını, yoksa sevgililerini hiçbiri yoksa ilgi duydukları erkekleri kıskandıklarını zannederdim...

Yıllarım, bu hurafelerle, hiçbir doğruluğu olmayan inançlarla geçti benim...

Kendim için de kadın partnerlerim için de bu saçmalıklara inandım...

***


Sevgilim beni çok kıskandığında, onun beni çok ama çok sevdiğine ihtimal verdim...

Beni o kadar çok seviyordu ki, bir gıdımımı bile başkalarıyla paylaşamıyordu...

Bütün salaklar gibi ben de bu hurafenin peşinden yürüdüm gittim yıllar boyu...

Çok kıskananın çok sevdiğine, benim için çok şeyi yapacağına, hiç kıskanmayanın ise, beni çok kolay satacağına inandım...

Çünkü en büyük hurafeye inanıyordum...

Çünkü kadının erkeğini, erkeğin de kadınını kıskandığı zırvasının müritlerindendim ben de herkes gibi...

***


Bir gün, beni en çok kıskananın, gözü en fazla oynaşta olan olduğunu fark ettim...

Beynimden vurulmuşa döndüm...

Yıllarca kadınlarla ilgili biriktirdiğim, sarıp sarmaladığım, özenle sakladığım müthiş duygum ve yargım, yerle bir olmuştu...

Neydi?.. İşin sırrı neredeydi?.. Yoksa, en kıskanç olanlar mı, en çok ihanet edenlerdi?..

Yoksa aşırı kıskançlık mı, ihanet ederek alıyordu intikamını?..

***


Salak bir hurafenin, salaklaştırılmış bir müriti olduğumdan, bunu da uzun zaman çözemedim...

Kıskançlıkla ihanet arasındaki o korkunç bağın düğümüne takılıp kaldım...

Çevremde, müthiş giden beraberlikler, bağıra çağıra ortaya çıkan ihanetlerle sanki raks ediyordu...

Kıskançlıklarla, ihanetler, birbirlerinin peşi sıra meydana gelen hangi oyunun parçasıydılar?..

Nedenini, niçinini kimse bilmiyordu...

Artık ipin ucu kaçmıştı.. Ne erkeğin kadını, ne kadının erkeği hiç anlayamadığı, çok anlamak istemediği, aslında istese de pek anlayamayacağı bir kördüğümün parçasıydı herşey...

***


Bir gün, kadınların kıskandıkları şeyin başka kadınlar, erkeklerin kıskandıkları şeyin diğer erkekler olduğunu farkettim...

Sevgilim beni kıskanmıyordu!..

Sevgilim, bana ilgi gösteren, ya da beni “kapmaya” çalışan diğer kadını kıskanıyordu...

Ben o iki kadın arasında kalmış bir piyondum...

Aslında kıskanılan ben değildim...

Benim kadınımın kıskandığı, diğer kadın ya da diğer kadınlardı...

O, savaşı onlara karşı kaybetmek istemiyordu...

Tersine onlara karşı kazanmak istiyordu...

Diğer kadınların ilgisi olmasa, ortada kıskanılacak hatta uğrunda savaşılacak bir erkek de kalmıyordu...

***


Erkekler de aslında karılarını ya da sevgililerini kıskanmıyorlardı...

Onlar da daha çok, kadınlarına ilgi gösteren diğer erkekleri kıskanıyorlardı...

Cazip olan, ilgi çeken erkekler, hemen diğer erkekler tarafından karalanmaya tabi tutuluyordu...

Tipsiz oldukları pek söylenemediğinden, daha çok karaktersiz oldukları üzerine çeşitlemeler yapılıyordu...

Hiçbiri fayda vermezse de direkt küfür ediliyordu...

Yüzyılların hurafesi doğru değildi...

Kıskançlık karşı cinse değil, hemcinsine yönelik kahrededici bir duyguydu...

İhanet ise çift taraflıydı...

Hem kendi cinsine...

Hem de karşı cinse...

İhaneti anlatmak da bir başka güne...

(Mina’ya Mektuplar kitabından)

DİĞER YENİ YAZILAR