Uğur Mumcu’nun ölmeden önce gördüğü rüya... Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk’a şikayete gidiyorum...

Haberin Devamı

“Suikastten kısa bir süre önce, bir gece yarısı uyandığımda Uğur yatağın kenarında oturuyordu...

Derin derin soluk alıyor ve bacaklarını yokluyordu...

Ne olduğunu sorduğumda bir rüya gördüğünü söyledi...

‘Nasıl bir rüya’ dediğimde önce söylemek istemedi...

Ayağa kalktı...

Üssteleyince de,

- ‘Güldal bir patlama olmuş, ben toprağın üstünde yatıyorum, bacaklarım yok... Bedenimin bu halini yukarıdan görüyorum’ dedi...

Birden içim cız etti...

Yüreğim yandı ama ona bir şey belli etmedim...

- ‘Son zamanlarda çok çalışıyorsun... Ondandır... Hadi gel yanıma...’ dedim... Onu sakinleştirecek sözler söyledim...

O’nun sezgileri çok güçlüydü...

Olaylar planlandığı zaman, zamanda yolculuk mu yapmıştı?..”

***


Güldal Mumcu, “İçimden Geçen Zaman” isimli yeni çıkan kitabında Uğur Mumcu’nun ölmeden önce, gece rüyasında ölümünü gördüğünü böyle anlatıyor...

İlginçtir...

Hep gözümün önüne, ölümünden birkaç ay önce televizyon programından sonra Büyük Ankara Oteli’nin açık havadaki cafe-bar kısmında yaptığımız sohbet geliyor...

Serin bir Ankara akşamıydı...

Bilgisayar gibi çalışan beyniyle, bütün suç dosyalarının bağlantılarını anlatıyordu bize...

Meğer geceleri, ölümünü gören kabusları da görürmüş...

Bütün amacım, meslek büyüğümün gerçek katillerinin yakalanmasına hizmet etmekti...

Onunla ilk yüz yüze karşılaşmamızı hatırladım...

Siyasal Basın Yayın’ın ikinci sınıfında okurken bir grup arkadaş onu okula söyleşi vermeye davet etmek istemiştik...

Cumhuriyet gazetesinin Ankara bürosundan içeri girip, Uğur Mumcu’yla görüşmek istediğimizi söylemiştik...

Bir kaç kişiydik...

Bizim Cebeci’deki söyleşilere kolay kolay katılmıyordu...

Radikal sol olduğunu söyleyen bazı gruplar onu protesto ediyorlardı...

Biz de bütün olumsuz koşullara karşın onu okula getirtmeye çalışıyorduk...

Söze ben girdim;

Hiç unutmuyorum;

- “Bir maruzatımız var...” diye söze girdim...

Daha ikinci cümlemi etmeden gözlüklerinin arkasından bir atmaca gibi atıldı...

- “Kaç yaşındasın sen?..” dedi...

- “18” dedim...

- “Senin yaşındaki bir gence yakışıyor mu maruzatım var diye söze başlamak... Öz Türkçe konuş...”

Utanmıştım...

***


Hayatımda beni bu derece etkileyen bir meslek büyüğümün suikastine yönelik soruşturmayı benim çevirmeye çalıştığımı söylüyordu birisi...

Kim?..

Hayattayken, Uğur Mumcu’nun korakor siyasi mücadele ettiği bir siyasi ideolojinin temsilcisi...

Güya o kişi, Uğur Mumcu’nun katillerinin bulunması için mücadele ediyor; Uğur Mumcu’yu hayattayken üniversitemde söyleşi yapması uğruna okulun radikal gruplarıyla tartışmayı göze alan, Mumcu‘yu hayatında katıldığı en son tartışma olan İkinci Cumhuriyet gibi bir televizyon tartışmasına ikna edip, onunla programda ve sonrasında saatlerce konuşan genç gazeteci ‘tanığın doğru söyleyip söylemediğini kontrol ederek, kuşkulu bir iş yapıyordu...’

Türkiye’de olaylar bir kamera şakasına benzer çoğu zaman...

O zamanlar bunu anlamak için çok gençtim...

***


Bir milletvekili, bile bile tertemiz bir gazeteciyi kurtlar sofrasına yem diye atıyordu...

Komisyon toplantısını açık yaparak...

Orada bütün gazetecilerin ortasında “rezilce itibarsızlaştırmayı amaçlayan bir soruyu” güya araştırma yapıyormuş gibi sorarak...

Avundukluoğlu bir milletvekiliydi...

Bu durumda onun bu yaptığı itibarsızlaştırmaya karşı önlem alacak tek bir merci vardı...

Meclis Başkanı...

Yine yapımcı arkadaşım Celal Kazdağlı’yla Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk’a gittik...

Cindoruk’un bir özelliği daha vardı Avundukluoğlu için...

Sadık Avundukluoğlu, Çiller’in değil, politikada Cindoruk‘a yakın milletvekillerinden biri olarak biliniyondu...

Bunun bizim açımızdan bir önemi yoktu...

Cindoruk Meclis Başkanı’ydı ve kutsal çatı altındaki bir milletvekilinin davranışıyla ilgili başvuracağımız tek demokratik mercii idi...

- “Sayın Başkan... Meclis’inizin bir üyesi gazetecilik dışında hiçbir yerle bir bağı olmayan genç bir gazeteciyi, kamuoyuna açık hale getirdiği bir komisyon toplantısında itibarsızlaştıracak soru sorarak, töhmet altında bıraktı... Meclis Başkanlığı‘nızın bu konuda milletvekili üzerindeki uyarı görevini yapmasını talep ediyoruz...”

Cindoruk konuyla yakından ilgileneceğini söyledi...

- “Siz yazılı başvurunuzu yapın...” dedi...

***


Uğur Mumcu suikastinin perde arkasında kimler olduğunu, gerçekten bu cinayeti kimlerin neden işlediğini, bu itirbasızlaştırmanın neden yapıldığını, nelerin kamuoyundan gizlendiğini, neden ve hangi amaçla gizlendiğinin ortaya çıkmasını bekliyorum...

Bütün Türkiye bunu bekliyor...

Güldal Mumcu, Özgür Mumcu ve Özge Mumcu bunu bekliyor...

Mutlu özgür ve barışçı bir Türkiye için...

Hepimiz bunu bekliyoruz...

*****


HANGİSİNİ KENDİNİZE DOST İSTERSİNİZ?..

İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, fakat her fırsatta birbirleriyle çekişirlerdi...

Doğum günleri, bayramlar onlar için ilginç armağanlar göndererek, karşısındakine gösteri yapma fırsatlarıydı...

Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltraşını huzuruna çağırdı...

İstediği birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı...

Aralarında bir fark olacak, ama bu farkı sadece ikisi bilecekti...

***


Heykeller hazırlandı...

Doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi...

Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu...

Şöyle diyordu heykelleri yapan hükümdar:

- “Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum... Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir... Fakat içlerinden birisi diğer ikisinden çok daha değerlidir...

O heykeli bulabilirsen bana haber ver...”

***


Heykeli alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı...

Üç altın heykel gramlarına kadar eşitti...

Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı...

Hepsi heykelleri büyük bir özen ve dikkatle incelediler...

Aralarında bir fark göremediler...

Günler geçti...

Bütün ülke hükümdarlarının sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu...

Sonunda hükümdarın “isyankar” bulduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi hükümdara...

Heykeller arasındaki farkı bulabilecekti...

İyi okumuş, akıllı ve zeki bir gençti...

Hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı...

Başka çaresi kalmayan hükümdar genci zindandan çıkarttı ve heykelleri incelemesini istedi...

***


Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi...

Sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi...

Teli birinci heykelin kulağından soktu...

Tel heykelin ağzından çıktı...

İkinci heykelde de aynı işlemi yaptı...

Tel bu kez diğer kulaktan çıktı...

Üçünücü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı...

Telin sığabileceği bir kanal, heykelin içinde kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu...

***


Genç kafasını kaldırdı krala baktı;

- “Yüce kralım bu bilmecenin cevabının açık bir kitap gibi karşınızda durduğunu düşünüyorum...” dedi;

- “Sadece bu kitabı okumaya çalışmamız yeterli...

Gördüğünüz gibi her insan birbirinden farklı olduğu gibi, bu üç heykel de birbirinden farklı...

Birinci heykel bize hemen dışarı fırlayıp duyduklarını söyleyen insanları hatırlatıyor...

İkinci heykel söylenenler bir kulağından girip diğerinden çıkanlara benziyor...

Üçünücü heykel ise duyduklarını kendine saklayan, ona göre davranan kimseler gibi... Hükümdarım bu özellikleri göz önünde bulundurarak, heykellerin değerine karar verebilirsiniz...

Hangisini kendinize dost istersiniz?..

Hiçbir şeyi kendine saklayamayanı mı?..

Sözlerinize sabun köpüğü kadar değer vermeyeni mi?..

Yoksa sözlerinizi kalbine sokan, onu orada saklayabileni mi?..”

*****


12-12-2012 GÜNÜ 12’Yİ 12 GEÇE...

Hayatı takvimlerden, saatlerin ve rakamların ilginç benzerliklerinden okumam...

Ancak dün 12. ayın, 12. günü 2012 yılındaydık...

Yüzyılda bir gelen bu özel günde saatler 12’yi 12 geçe bir dilekte bulunursanız çıkacağı söyleniyordu...

Tuttuğunuz ya da tuttuğumuz dilekler gerçekleşirler mi bilmem...

Sonuçta Roma’daki Aşk Çeşmesi’nin havuzuna attığımız madeni paraların, hangi aşkımızı gerçekleştirdiğini unuttuk bile...

Fakat biliyorum ki, hayat bazı dönüm noktalarında, bir dilekte bulunmak, böylece tazelenmek, o an yeni bir hayat biçimini başlatmakla değer kazanır...

Milyarlarca insanın aynı aynı yöndeki enerjisi, dünyanın rüzgarını etkileyebilir...

Evrenin ruhuna dokunabilir...

Öyle bir şeyler düşündüm ve gönderdim evrene dün

12. ayın, 12’sinde, 2012 yılının, 12’sini 12 geçe...

Hayırlısıyla...

DİĞER YENİ YAZILAR