Yeni doğmuş vatan evlatları artık ölmesin demek suç değildir...Bu ülke huzur bulsun, gelirini artırsın, zenginleşsin, terör bitsin, ekonomi canlansın, turistler aksın demek, “Vatana ihanet” değildir... Vatan üzerinde yaşayan insanların mutlululuğuyla güzelleşir, onların özgürlüğüyle uçar, milyonların refahıyla güzelleşir, barışın yaratıcılığında medenileşir...***İyimser değilim...Fakat umutluyum...Benim bu umudumu kalleş pusularda bekleşip, “romantik” görenler, “salladınız salladınız işte olmadı” diye tepinecekler, beni zerrece alakadar etmiyorlar...Barışı arzu etmek, onun için her ele dokunur çabada, umudu muhafaza etmek, bir gün yenilsen de yere serilmek anlamına gelmiyor...Bizim mücadelemiz bu ülkenin bütünlüğü bozulmadan insanları, kültürleri, etnisiteleri, bölgeleri arasında “barış”ın sağlanmasıdır...Bunu umut etmek, gerçekleşmedi mi yenilmek anlamına gelmez...Bu yolun yolcusu olmak bizzat amacın kendisidir...***CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun AKP’ye verdiği “çözün” desteği, hiçbir şey sağlamasa bile, “yapılan temasları ana muhalefetin tartısıyla meşrulaştırır...”Ana muhalefetin girişimleri “meşru” bulması, önemli bir merhale ve iktidarın elini kuvvetlendirecek bir kozdur...Destek olup destek verin...Vereceğiniz destek barışadır...“Barış sağlanmazsa” biz bozum olmayacağız...Biz bir diğer barış sürecine hazırlanacağız...Barış için uğraşanlar, tarih önünde yenilmezler...Barışı kurmaya çalışanlar tarihin nihai tartısında silinmezler...Barış için alınteri dökenler yıkılmazlar...Tarih “barışı isteyenlerin bozum olduğuna” şahit olmadı hiç...*****MUTLULUK...Bir Kızılderili masalında denir ki;Kainatın yaratılışı tamamlanmış, sıra insanı yaratmaya gelmiştir...Yaratcı insanı yaratmadan önce, bütün varlıklara seslendi:-”İnsanlar; mutluluğun sırrını ancak ona hazır olduklarında öğrensinler istiyorum... Sizce bu sırrı nereye saklayayım?..”Kartal söz aldı...-”Bana ver Tanrım, onu Ay’a götüreyim...”Yaratıcı;-”Hayır” dedi, “Bir gün gelir oraya da giderler ve onu kolayca bulabilirler...”Yunus balığı;-”Onu Okyanus’un derinliklerine gömeyim Tanrım...” diye teklif etti...Yaratıcı;-”Orada da onu rahatlıkla bulabilirler...” dedi...***Aslan ormanın derinliklerini önerdi...Koyunlar ıssız meraları...Tanrı hiçbirisinin önerisini kabul etmiyordu... En sonunda köstebeğin önerisi geldi;-”Allah’ım bu sırrı insanların içine koy... Mutluluk onların içinde saklı olsun... Hazır olan kendi içinde mutluluğu bulabilsin...” dedi...Mutluluğun sırrı insanın içinde bulunur...Onu dışarda arayanlar önünde sonunda; hep mutsuz olurlar...Dışarıda saklanmış bir mutluluk yoktur...Mutluğun şifreleri ve sırları içimizde saklanmıştır...Mutluluk yolculuğunu içinize doğru yapmazsanız, dışarda neye sahip olursanız olun, mutlu olamazsınız...Esasen dışarda bizi mutlu edecek şeyler bulunmuyor...Yolculuk içimizdedir...Mutluluk da...Hayat da...*****ŞENAY NEDEN EŞİNİN YANINDA YATAMIYOR?..Dün Allah’ın rahmetine kavuşan ünlü sanatçı Şenay’ın eşinin yanına gömülemediği haberi çıktı...“Mezarın tapusu bulunamadığı için eşinin yanına gömülemedi” deniyor...Şenay bu ülkenin yetiştirdiği en önemli sanatçılardan biri...Söylediği Sev Kardeşim parçası milyonların dilinde barışın, sevginin, kardeşçe yaşamanın arzusu ve özlemi olmuş sembol bir şarkı... ***Eşi Şerif Yüzbaşıoğlu öldükten sonra içine kapandığı ve öldüğü söyleniyor ünlü şarkcının...Ünlü sanatçı sıfatını bir kenara bırakalım... Milyonların dilinde barışın ve kardeşliğin şarkısını söylemiş olduğu gerçeğini de bir an unutalım...Reva mıdır bir kadına onlarca yıl bir hayatta bütünleştiği eşinin mezarında bile yanında yatamamak?.. Hak mıdır?..*****YİNE KAR GELİYOR... YİNE BANA BEYAZ GÜNLER DÜŞTÜ EYVAH!..Onbeş gün önce bu yıl ilk kez İstanbul’a kar düştü...Birkaç saat içinde bembeyaz oldu etraf...Hayat beyazlaştı...Kar yaşamın bütününe egemen oldu...“Yılın ilk karı ve karda aşkın ilk günü” diye yazdım o gün “Kardaki Aşkları” anlatabilmek için...Bugün, yarın, öbürgün yine kar geliyor ve istiyorsanız “karlı aşklar...” elbette...Beyaz günlerin aşk yazısını vermenin zamanıdır bu Pazar sizler için...***Sabah gün ağırırken Boğaz’ın derin sularını coşturan tipiyi gördüm...Deniz “nehir sularına çalan bulanık rengine” bürünmekteydi...Kar geliyordu...Belki de gelmişti...Dışarda ayaz vardı...Sulu yağıyor görünüyor, yağmur var gibi gözüküyordu...Oysa kar yağıyordu...Yürürken ellerim donmaya başladı...Koşarken nefesim...Kahve sıcacıktı...Uzun zamandır hiç olmadığı kadar...***Acaba aşk, karın lapa lapa yağdığı, kahvenin sımsıcak tadını hissettiğiniz, ciğerlerinize işleyen soğukta mı daha güzeldir?..Yoksa sıcak bir yaz gecesinin yıldızların altındaki romantik esintisinde mi?..Bilemiyorum...Yaşadığımız an, pırıltılı yıldızlardan ve sıcak gecelerden çok uzaklarda...Bir mevsimi, bir ülkeyi, bir aşkı ve bir kahramanı hatırlamak gerekirse, bu sanırım bugün doktor Juri Jivago olacaktır...Şimdi zaman Doktor Jivago zamanıdır...***Yokluklarla dolu bir ülkede, Sovyet ihtilalinin kanlı savaşlarının ortasındaki romantik şair bir burjuva aydını tıp doktorunun hikayesidir Dr. Jivago...Boris Pastemak’ın kaleminden çıkan o roman ve Omar Sharif, Julie Christe ile Geraldine Chaplin’in oynadığı, dünya klasiği bir müzikle izleyiciye sunulan o film...“Karda Aşk” bana Moskova’yı, Jivago’nun hüzünlü romantik yüzünü, karla kaplı Rusya ormanlardaki tren yolculuğunu, beyaz karlar arasında kalan bir aşk yuvasını, içimi titreten bir müziği, iki muhteşem kadın ve iki muhteşem aşkın ortasında mutluluğu bir türlü bulamayan hüzünlü Juri Jivago’nun öyküsünü hatırlatır...***Dün İstanbul’a kar yağdı...Mevsimin ilk karı...Dondurucu bir soğukta bir saatten fazla bir süre koştum ve yürüdüm...İçimi, ciğerlerimi ve beynimi açmaya çalışırken o dondurucu soğukta, kalbimin açıldığını hissettim...Dondurucu soğukta, esen tipide, sımsıcak bir hava vardı kafelerin içinde ve arabanın radyosundan yayılan müzikte...Karda Aşk; yaz aşklarının deli dolu kavgacı şehvetinden çok farklı tınılar taşıyor...Rusya’nın karlarında hüzünlü aşklar arasında ölümle dans eden Boris Pestemak’ın Doktor Jivago’su ya da Çekoslovakya’nın karlı bir köyünde bir kamyonla ölüme doğru direksiyon tutan Milan Kundera’nın Dr. Thomash’ı doondurucu soğukların sıcak aşklarını yaşatıyorlar...EIbette Javier Bardem’in Barcelona’daki deli dolu çapkın ressam Juan Antonio karakterinin çok uzaklarında, “Karda yaşanan aşkların” kahramanları...***Onlar çapkınken bile daha hüzünlü...İki aşk arasında kalırken bile daha sevdalı...Hayatı yaşamaya çalışırken bile daha dayanışmacılar...“Karda aşk” sevişirken şehvetin ortasında bir sıcaklık sunar kahramanlarına...Romantik başlayan yaz geceleri ise arsız sevişmelere hamile bırakır aktörlerini...Yaz bir aşkı ne kadar deli ve delişmen yaparsa, kar bir aşkı o kadar sevecen ve insancıl hale getirir...Dün kar yağdı İstanbul’a ilk kez...Yılın ilk karı ya da “Karda Aşkın ilk günüydü” dün...
Çok hassas bir döneme girdik...Türkiye Cumhuriyet tarihinin en duyarlı davranılması gereken dönemlerinden birini geçiriyor...Eğer kısmet olur, işler iyi giderse, 30 yıldır süren PKK terörü ve PKK meselesi sona erecek...Türkiye yepyeni bir döneme yelken açacak...İyimser olamasam da “umutluyum...”İyimser olamıyorum, çünkü bu ülkedenin içinde ve dışında PKK meselesinin çözülmemesi için “her şeyi göze alacak” grupların ve merkezlerin olduğunu biliyorum...Yakın tarihi bizzat yaşadım farkındayım...PKK meselesini hangi lider kafasından bitirmeyi düşündüyse bu coğrafyada, “doğduğuna doğacağına pişman hale getirildi...”Turgut Özal’ın başına neler geldiğini biliyoruz...Tansu Çiller bir ara İspanya’ya giderken Bask modeli falan deme ihanetinde!!! bulundu da, başına neler geldiğini daha Türkiye’ye dönmeden anlayıverdi...***Türkiye’de siyasetçinin tecrübelisi “Bu tür işlere bulaşmamayı” makbul sayar...Ülkeye barışı getirmese de, siyasi hayatının uzun olmasını garantilediğini varsayar...Geçmişte, “barış süreçlerini yok etmek için ellerinden geleni yapanlar”ın bugün neler yapabileceğini tahmin etmek zor değil...Onun için çok hassas davranılacak günlerdeyiz... PKK terörünün bitirilmesi için yapılan görüşmeler, çeşitli pazarlıklarla sürüyor, bu bilinmeyen bir şey değil...Apo’nun bu süreçte kilit rol oynadığı açıkça ifade ediliyor...Buna karşın İmralı’nın koşullarında iyileştirmeler yapılacağı bir sır değil...Orta vadede Apo’nun tutukluluk halinin bile değişik bir biçimde infaz edileceği konuşuluyor...Bu haberlerin yaratacağı psikolojik etkinin, süreci mahvetmemesi, Apo’nun durumuyla ilgili görüşmeler yapılırken, içerde bulunan tutuklu ve hükümlüler ile ailelerinin gönüllerinde oluşacak isyan duygusunun önüne geçilmesi için, çok hassas hareket edilmesi gereken günlere girmiş bulunuyoruz...***Bu meseleyi çözmek bugüne kadar hiçbir siyasi lidere nasip olmadı... En fazla Turgut Özal çaba göstermişti, o da daha bu sahillerin kıyısına varmadan durduruldu...Şimdi ‘toplumsal barış’ı kurup, mümkün olan en geniş tabanla, PKK terörünü bitirme noktasına varılmalıdır...Destek vermeyecek kesimlerin, en azından köstek olmamaları sağlanmalıdır...PKK terörünün bitirilmesi görüşmeleri, KCK’lılara affı gündeme getirirken; son günlerde bir de “genel af” şaiyası dolaşır oldu...Genel af üzerine konuşmak doğru değil ve vakit bunlar için erken...Ancak “gündem çok hassas”tır ve çok özenli davranılması gereken günlerdir...PKK terörünün Türkiye’ye daha fazla zarar vermeden, bölgedeki yeni şartlara göre, en elverişli çözüme kavuşturulması zamanı gelmiştir...Bu çerçevede, Apo’nun cezaevindeki şartları konuşulurken, eski Genelkurmay Başkanı Karadayı’nın tutuksuz yargılanması önemli ve isabetli bir karardır...Barış, tezatını yaşayan herkes aslında içten içe gerçekleşmesini arzuladığı bir olgudur...Belki de Sev Kardeşim isimli unutulmaz şarkının, söz yazarı ve solisti Şenay‘ın vefatı bir tesadüf değildir...Tanrı, Şenay‘ın vefatıyla “Sev Kardeşim” şarkısını gözümüzün içine sokmak istemiştir...*****BİLGENİN AYAKKABISI...Bir bilge, gün ortasında tam trene biniyordu ki ayakkabılarından birisi ayağından çıktı ve yere düştü...Aşağıya inip ayakkabısını alması artık imkansızdı...Tren çoktan harekete geçmişti...Yanındaki arkadaşları ne yapacağını merak ediyorlardı...O ise gayet sakin bir şekilde diğer ayağındaki ayakkabıyı çıkardı ve az önce düşürdüğü ayakkabıya yakın bir yere fırlattı...***Öğrencilerinden birisi dayanamayıp sordu:- “Neden böyle yaptınız üstat?..”Bilge hafifçe tebessüm etti ve şöyle söyledi:- “Demiryolunun üzerinde ayakkabının tekini bir fakir bulursa, diğer tekini de bulup giyebilsin diye...”*****SEV KARDEŞİM...Aslında ilk piyasaya çıktığında Sev Kardeşim de herhangi bir pop şarkısıydı...O günlerde çok moda olan “aranjmanlardan biriydi...”Bütün pop parçaları gibi dilimize pelesenk olmuş, genel geçer bir parça niteliğindeydi...Sev Kardeşim’i ölümsüz yapan şey bir süre sonra CHP’nin ve Bülent Ecevit’in seçim parçası olmasıydı...Türkiye’nin her yanında silahlar patlıyordu... Gençler onar onar vuruluyordu...Kalleş tuzaklarda vatan evlatlarını beşer onar yitiriyordu...Bülent Ecevit seçim otobüsünden işte bu şartlarda “Sev Kardeşim... Elini ver bana... Gel kardeşim...” dedi...Şarkı Şenay‘ın ağzından barışın sembolü haline gelip başka bir anlam ve hüviyete bürünmüştü...“Barış özlemi ve rüyası” ondan sonra hep bu şarkıyla dile getirilir oldu Türkiye’de...***CHP Sev Kardeşim şarkısıyla gittiği seçimlerde tarihinin en fazla oyunu aldı...Yüzde 42...Çünkü “Barışı sembolize ediyordu Sev Kardeşim...”Ölümü sonlandırmayı amaçlıyordu “Gel kardeşim...”Hain tuzaklarda öldürülen gençlerin yaşatmayı amaçlıyordu “Elini ver bana... Gel kardeşim...”Sev Kardeşim ve Şenay o seçim kampanyasından sonra bir daha hiç unutulmadı...Aslında sanıyorum Şenay‘la ve Sev Kardeşim’le unutmadığımız kendi barış özlemimizdi...Biz barışı o şarkıda bulduk...O şarkıyı söylerken öldürülmeyeceğimize inandık... O melodiyi mırıldanırken, bizi vurmayacaklarını sandık...***“Bak kardeşimElini ver banaSev kardeşimNeşe getirdim sanaAl kardeşimYe, iç, gül, oyna***Sar kardeşimKolunu boynumaSev kardeşimCanım feda yolunaTap kardeşimTüm insanlara***Dünyaya geldik bir kereKavgayı bırak her gün bu şarkımı söyle Sevdikçe güler her çehreAmaçlar hep bir olsunAcı birlikte...”***Yaşarken en çok ihtiyacımız olduğu günlerde bu şarkıyı çıkartan kadın, yine o şarkıya en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerde vefat etti...Sanıyorum ölürken yine “Sev Kardeşim”i hatırlatmak istedi bizlere... Ölmeyin artık diye öldü Şenay...
Bu ülkede toplumsal huzur yok...Barışın olduğu da söylenemez...Gerçek bir demokrasiye ulaşabilmek için daha çok fırın ekmek yememiz gerektiği de su götürmez...Ne ki bütün bunlar, bugünlerde barış umudunu seslendirmemi engellemiyor...“PKK’nın silah bırakacağı” günlerin gelmesi ihtimali var...PKK lider kadrosunun Avustralya’ya gideceği, silahları bırakacağı söyleniyor...***Ben bazıları gibi, “Ne taviz veriyoruz?..” diye ilk elden bağırarak bakmıyorum meseleye...Büyük fotoğrafa bakıyorum önce...Büyük fotoğraf, Türkiye’nin PKK meselesini, ülke bütünlüğü zarar görmeden bitirmesinin ülkeyi uçuracağını gösteriyor...Bu ülke dünyada demokrasi, ekonomi, insan hakları ve yaşam standartı konusunda “lig atlamak istiyorsa” PKK meselesini çözmek zorunda...Dünyada sözü dinlenir, küresel bir oyuncu olmak istiyorsa yine PKK meselesini halletmeli...Bu mesele bir hükümet meselesi gibi gözükebilir ilk bakışta...Oysa bu mesele esasen bir “ülke meselesidir...”***Bu ülkede son yıllarda huzursuz cereyan eden yargılama sürecinin de, bu süreçten zarar görenlerin de, Türkiye’nin en büyük sorununun çözülmesiyle nisbi bir rahatlamaya kavuşacaklarına inanıyorum...Türkiye başına bela olan, uluslararası istihbarat örgütlerinin cirit attığı en büyük terör meselesinde rahatlarsa, diğer meselelerde daha çabuk rahatlar...Baskı, zor duruma düşenlerin çıkış yoludur...Rahatlayan demokrasiler ve ülkeler, “zor kullanmayı” lügatlerinden çıkartırlar...Bugün AKP hükümetine muhalif konumda olanlar, PKK meselesinin çözülmesi için en fazla çaba gösterenler arasında olmalı...Türkiye’nin elinin rahatlaması, “bütün toplumsal katmanları rahatlatacak önlemleri zaman içinde getirecektir...”Hayatı yanlış okumaya şartlandığımızdan, çok önemli bir şeyi yanlış yapıyoruz...‘Karşımızdaki ne kadar zor duruma düşerse biz o kadar avantajlı oluruz’ diye düşünüyoruz...Oysa hayat öyle değil...İnsanlar rahatladıkça karşılarındakini rahatlatırlar...İşbirliği hayatı rahatlatır, güzelleştirir...Baskıya ve şiddete temayül “korkunun” egemen olduğu durumlarda mevcuttur!..*****DİYOJEN’İN CEVABI...Kendine has yaşam biçimiyle tanınan düşünür Diyojen, bir gün zenginliğinden başka bir özelliği olmayan gururlu bir adam ile dar bir köprüde karşılaşır...Köprüden geçebilmeleri için ikisinden birinin yol vermesi gerekiyordur...Zengin adam;-”Ben kenara çekilerek, bir serseriye yol vermem...” diye haykırır...Kenara çekilen Diyojen kısa ve net bir cevap verir:-”Ben veririm...”*****CENNET VE CEHENNEM İÇİNİZDEDİR...Sigarayı bıraktığımda, hiç fark etmeden 10 kilo almıştım...İnsan ilginç bir varlık...Duymak istemediğine kulaklarını kapatıyor...Arada bir “kilo almışsın...” diye beni uyaranlara, “onlar eskiden aldıklarımdı” diye cevap veriyor, fazlaca üzerinde durmuyordum...Oysa sigarayı bırakmak çok sağlıklı bir olaydı...Hayatınıza keyif geliyordu...Nefesiniz açılıyordu...Yediğiniz yemeğin lezzetini alıyordunuz...Çocukluk yıllarınıza dönüyor, iştahınız ve ağız tadınız yerine geliyordu...Sigarayı bıraktıktan sonra yıllarca uzak kaldığım, çocukluğumdaki muhteşem tatları yeniden keşfetmeye başlamıştım...Fakat sigarayı bırakmak, bunca keyiften sonra, biraz da kilo almayı beraberinde getiriyordu...***Sigarayı bıraktıktan sonra varolan kilolarıma yeni eklemeler olunca, akciğerlerimdeki temizlenmeye karşın, artık mağazaların en büyük bedenleri zor olmaya başlamıştı bana...Diktirmeyi veya özel mağazalardan alışveriş yapmayı kendime yediremiyor, bildik mağazalarda ise az seçenek arasında tercih yapmak zorunda kalıyordum...Haftada iki üç gece akşam geç saatte yediğim yemeklerde içtiğim iki üç kadeh şarabı listeden çıkartıp, yerine sabah iki saat civarında sporu ikame edince, hayatım tersine döndü...Çocukluğumdaki lezzetleri tatmaya devam etmeye, buna karşın “gece ağırlıklı yaşam yerine sabah spor ağırlıklı bir yaşamı” hayata geçirmeye başladım...Bu kadarlık farklılık bile, benim yaşamımın bütün koordinatlarını değiştirdi...Sabah spor yaptığım için vücut endorfin salgılıyordu...Endorfin salgılayan vücut, endişe ve stres duygularını gün başlamadan minimize ediyordu...Stres azalınca, strese bağlı abur cubur yeme isteği yok oluyor, hayat kendi mecrasında ve doğal akışında, nispeten daha keyifli sürüyordu...***Akşamları zaman zaman geç saatte yemek yesem de, ertesi günü yapacağım sporda performansımı etkilemesin diye, içkiye hiç el atmıyordum...İçki içmemeyi doktor tavsiyesiyle falan kesmemiştim ben...Hayatımda bu işler için ne doktora ne diyetisyene gitmemiştim ki...İçkiyi akşam yemeklerinden kesme nedenim, sabah yapacağım sporu hakkıyla yapabilmek güdüsünden kaynaklanıyordu...Bir gece öncesinin alkole bulanmış ağırlığıyla az uykunun, sabah yapılacak sporu nasıl berbat ettiğini fark etmiştim...İtiraf etmeliyim ki, çocukluktan beri, futbolcuların gece hayatlarına getirilen kontrolleri bir türlü tam anlamazdım...“Genç adam; haftada birkaç gece eğlenmiş ne olacak ki?..” der, medyanın bu işin çok fazla üstüne gitmesini haber ve sansasyon yaratma telaşından olduğunu sanırdım...Her sabah doğru düzgün spor yapınca fark ettim ki, az uyunan ve alkol alınan bir gecenin ertesinde, bacaklarınız yürümüyor...Kollarınız kaldırmıyor...O günden beri futbolcuların izin günlerinde bile içki içmelerinin, sporcu sağlığı açısından yararlı olmadığını düşünmeye başladım...***Dün akşam alışveriş ettiğim giyim mağazasından mesaj gönderdiler...-”Bugün itibariyle tenzilata giriyoruz...” dediler; “Daraltmak için verdiğiniz elbiseleriniz hazır... Ayrıca beğendiğiniz 54 beden siyah takım elbiseyi sizin için bekletiyoruz...”Yılbaşından bir gün önce, evde duran ve artık bana çok bol gelen koyu renk takım elbiseleri, aldığım o mağazaya götürmüş, “bunları benim yeni durumuma uygun hale getirir misiniz?..” diye sormuştum...O sırada satış yapan kız, yeni takım elbiseleri de göstermişti...Bir tanesini beğenmiş, espri olsun diye “54 beden bana olduğu zaman bu takım elbiseyi alacağım...” demiştim...Üzerimde kazak vardı, kız alelacele ceketi çıkartıp kazağın üzerinden 54 beden elbisenin ceketini üzerime giydirivermişti... Şaşırmış kalmıştım?..Ceket kazağa rağmen, neredeyse üzerime olmuştu...Bir iki ufak operasyonla tam olurdu...Dün atılan mesaj, 54 beden o elbisenin mesajıydı...***Bunları gündelik hayatımı okuyucuyla paylaşma arzusundan anlatmıyorum...54 beden giymek demek, benim hayatımda, yeniden Atina’dan İstanbul’a geldiğim günlere dönüş yapmak demek...30’lu yıllarımın başına...İçtiğim sigarayı bırakıp bir miktar kilo almama rağmen, 30’lu yıllarımın başındaki kiloma gelmiş bulunuyorum yeniden... Kilo konusunda Benjamin Button gibi tam 20 yıl öncesine döndüm...Hayat konusunda 18’le 22 arasını yaşıyorum, ama bu başka bir derin konu, onu sonra paylaşırım sizinle...Söyleyeceğim şu;Hayatınıza sporu sokarsanız, yaşamı keyifle ve kilolardan kurtularak, kendinizle gurur duyarak yaşarsınız...Yaşama daha huzurlu ve barışçıl bakarsınız... Kendi kendinizden memnun olur, bu mutluluğun keyfine varırsınız...Mutluluk “büyük paralar, büyük şöhretler, son model arabalar ve manken kadar güzel kızlar ya da erkeklerin hayatınıza girmesiyle” gelir sanırsınız...Oysa mutlu olmak sizinle ilgili bir şeydir... Sadece siz yaptıklarınızla kendinizi mutlu edersiniz...Dış dünya bir detaydır...Cennet ve cehennem içinizdedir...
Uluslararası bir gurme olan Antony Bourdain’in “No Reservations (Rezervasyonsuz) isimli televizyon programını zaman zaman izlerdim...Dün dünya çapındaki New York’lu gurmenin “restoranlarla ilgili verdiği gizli bilgileri” okuyunca, yüzümde geniş bir gülümseme belirdi...Birkaç yıl önce Sabah gazetesinde “gurme yazılar” da yazmam istenmişti...O yazıların keyfini hiçbir yerde bulamazdım...Sonra hayatım değişti, çok fazla gezip yazamaz oldum...Antony Bourdain’in Kitchen Confidenditial (Güvenilir Mutfak) kitabındaki “gizli restoran bilgileri ve triklerini” sizinle paylaşmaya karar verdim...Restoranlara “Salı ve Perşembe günleri giderseniz en taze yemekleri yersiniz...” diyor...“Şefin spesiyalitesi kalmış yemeklerdendir; yemeseniz daha iyi...” diye buyuruyor...İşte Antony Bourdain’in ‘gizli restoran bilgileri...’***“- Dışarıda yemek yemek için en iyi gün Salı ve Perşembe... Ürünler taze, ekip Pazar günü dinlenmiş ve hafta arası olduğundan, hafta sonu gibi müşteriye turist muamelesi yok...***- Korkmanız gereken 2 kelime: Pazartesi ve spesiyalite... Özellikle ‘Şefin spesiyalitesi’ restoranda kalmış ürünlerden kurtulmanın yoludur...***- Pazartesi günleri restoranda balık ısmarlamayın... 4-5 günlük olur... Hafta sonu için balık alımı Perşembe gününden yapılır, balıklar Cuma sabahı gelir... Cuma ve Cumartesi akşamı satılmayanlar Pazar günü brunch ya da pazartesi günü spesiyal olarak satılır...***- Klasik bir balık pazarında taze balıklar sabah çok erken satılır... Sonra donmuş balıkların satımına sıra gelir... Kalanlar kapanışa gelen etrafta bekleyen Çinli ve Japonlar (New York’ta yaşayan Asya göçmenlerinin ucuz restoranlarını kast ediyor...) tarafından çok düşük fiyata alınır... Onlardan arta kalan balıklarsa kedi maması olur.... Bir daha ucuz suşi ve ‘All you can eat’ (Fiks fiyata yiyebildiğiniz kadar) Çin yemeği yerken bu gerçeği düşünün...***- Kılıç balığından uzak durmakta fayda var... Çünkü çok hızlı şekilde 3-5 santimlik parazitler üretir...***- Midye restoranda yenmez... Restoran buzdolapları devamlı içinden bir şey almak için açılıp kapandığından midyeyi iyi saklama şartları oluşmaz... Genelde midyeler buzdolabının arkasında kendi pis kokulu sularının içinde durur... Eminim bazı çok özel restoranlarda midye için sularının süzülebileceği, soğutmalı çok özel kaplar vardır ve pişirirken tek tek bütün midyelerin canlı ve iyi durumda olduğu kontrol ediliyordur... Ama ben böyle bir yer hiç görmedim... Midye hazırlanması en kolay şeydir ama bir adet bozuk midye hayatınızı karartır...***- Brunch, iyi şeflerin Cuma ve Cumartesi yoğun çalıştıkları için işin başında olmadığı ve yemekten anlamayanlar için kalmış yemeklerin sunulduğu bir Pazar aktivitesidir... Çocukların oyun ortamı da denilebilir....***- Pazar günleri kızarmış deniz ürünleri ve soslu balık yemeyin... Genelde Pazar brunch’ı en iyi restoranda bile Cuma ve Cumartesi’den kalma balıkların sosla sunulduğu, makarnaların makarna salatasına, pişmiş etlerin dilimlenip karışık et tabaklarına dönüştüğü, şeflerin hayatını kurtaran bir giderleri azaltma günüdür... Yoksa neden gayet güzel bir ızgara balık bir anda enteresan soslara bürünsün ki?.. Soslu her yemek kalmış malzemelerden yapılmış demektir...***- Hollandaise sostan uzak durun... Bu yumurta beyazı ve tereyağ karışımı sos çok sıcak veya soğuk olmayan bir ısıda saklanabiliyor... Her siparişle baştan yapılmayacağına göre bir kez yapılıp daha sonra bakterilerin en uygun üreme ortamında saklanıyor... Kalanlar da salata sosu oluyor...***- Bir restoranın kâr ederek çalışabilmesi için her yiyecek alış fiyatının 3-4 katına satılmalıdır... Bu durumda birkaç gündür buzdolabının arkasında kalmış sirloin etlerden nasıl kurtulunabilir?.. ‘İyi pişmiş et’ sevenlere kalmış etleri vermek bir restoran geleneğidir... Zaten etin tadını alamayacak kadar pişmiş, spor ayakkabı derisi tadında et seven müşterilere kalmış eti servis etmek zevktir ve maliyetleri düşürür...***- Et yiyecekseniz steakhouse’da (Türkiye koşullarında buna iş yapan kebabçıları da ekleyebiliriz) yemek en iyisidir... Nerede en çok ne satılıyorsa, onu yemek en iyi çözümdür... Genelde garsonun yüz ifadesinden de en çok satılan yemekleri anlayabilirsiniz...***- Mönüde genelde söylenmeyen ilginç yemekler, mönüyü zenginleştirmek için konmuştur ve günlerce buzdolabında meraklı birinin onu söylemesini bekler...***- Restoranlarda ekmek genelde başka birisinin masasından alınıp getirilir, ama yine de yenilebilir... Ne de olsa hiçbir şey tamamen hijyenik değil...***- Tuvaletleri pis bir restoranda asla yemek yemeyin... Bu zor bir kural değil... “Görmenize izin verdikleri bir yer o haldeyse, kim bilir mutfak nasıldır?” diye düşünün... Tuvalet temizlemesi kolay bir yer, mutfaksa kesinlikle değil...***- Restoran işinde kilit kelime: Rotasyon... Mutsuz bir şef ve restoran sahibi camdan bakıyorsa (restoran sinek avlıyorsa) o restorandan uzak durun... Çalışanların işini ciddiye alması da önemli... Servis elemanları bir TV dizisinde rol almayı bekliyor gibiyse ve işlerini önemsemiyorlarsa tehlikelidir...”***Açık söyleyeyim...Antony Bourdain’i izlerken, onu biraz snob bir Amerikalı olarak görüyor, fazla kaale almıyordum...Restoranlarla ilgili verdiği “trik bilgiler”in hepsinin altına imzamı atarım...Bir eklemede bulunmalıyım...Eğer arada bir uğruyorsanız restoranın işletmecisi ya da şeflerinden biri hatta birkaçıyla dost olun...Her dost olduğunuz size dostluk göstermeyebilir...Fakat dostlarınız varsa, aralarından biri mutlaka çıkacak ve sizin kazıklanmanızı önleyecektir...Sevgi gösterin, sevgi bulursunuz...*****SUSAN MİLLER’A GÖRE, 2013’TE BURCUNUZDA NELER OLACAK?..Dünyanın en güvenilir astrologlarından birisi Susan Miller...Onun resmi sitesinden, sizler için “burçlarınızı içeren kısa bir değerlendirme” çıkarttım...Gözönünde bulundurmanızda yarar var...Önlem alır, ona göre davranırsınız...***“2013 yılına su elementinin enerjisi hakim olacak... Yaratıcı, önsezili ve duygusal su elementi aynı zamanda doğurganlığı da temsil ediyor... 17 Temmuz’da Akrep burcundaki Satürn, Balık burcundaki Neptün ve Yengeç burcundaki Jüpiter astrolojinin en olumlu dizimlerden birini oluşturuyor... Bu müthiş etkileşimden en çok 23 Temmuz doğumlu Yengeçler, 23 Şubat doğumlu Balıklar ve 28 Ekim doğumlu Akrepler yararlanacak...***Temmuz ayına kadar en şanslı burç İkizler, ondan sonra sıra Yengeçler’e geliyor... Uğurlu Jüpiter, Haziran 2012’den beri İkizler burcunda idi ancak ekim ayından beri enerjisi düşük seviyede olduğundan İkizler burcu fırsatların henüz farkında olmayabilir... Ocak ayı sonunda güçlenecek olan Jüpiter, Temmuz ayına kadar İkizler’e şans dağıtacak... Jüpiter aşk, evlilik, çocuk, kariyer, para, sağlık, ev gibi büyük bir şey getirebilir...Temmuz ayında sıra Yengeçlere gelecek ve tam bir sene boyunca Jüpiter’in koruması altında olacaklar... Jüpiter en son 2001-2002 Temmuz arasında Yengeç’te idi...Akreplerin her alanda sorumlulukları artıyor... Disiplin ve görev gezegeni Satürn, Ekim ayında geçtiği Akrep burcunda Aralık 2014’e kadar kalmaya devam edecek... Satürn, Akreplerin hayatından geçerliği kalmamış unsurları temizleyecek ve sadeleşmelerine yardımcı olacak... Akrepler sıfırlanacak, bazı şeyleri geride bırakacak ama boşalan alanda yepyeni ve çok sağlam bir temel kuracaklar... Bu dönemde hayat yavaşlamış gibi görünebilir, zaman zaman izole oldukları duygusuna kapılabilir, sağlık açısından zorlanabilir ve kolay kilo verebilirler... Bu sene sonbahara kadar olan dönemde 24 Ekim-4 Kasım arasında doğan Akrepler, sonbahardan sonra ise 4-13 Kasım arasında doğan Akrepler, Satürn’ün zorlayıcı ışınları altında olacaklar...***Bazı Boğalar da Satürn’ün karşıt açısından zorlanacaklar... Sonbahara kadar 25 Nisan-2 Mayıs arasında doğanlar, ardından 2-11 Mayıs arasında doğanlar etkilenecekler... Sağlam yapılı Boğalar bu dönemde çabuk yorulabilirler, dirençleri her zamankinden düşük olabilir...***Aslanların eve ait sorumlulukları artacak... Oturdukları ev ya da başka bir mülkün masrafları ya da evin küçük olması veya ev satın alarak maddi açıdan zorlanmaları mümkün... Ya da baba ile ilgili sorumluluklar onları kısıtlayacak...***Kovaların ise işte sorumlulukları artıyor ve bir nevi çıraklık döneminden geçmeye başlıyorlar... Yeni bir sektör ya da aynı sektörde farklı bir konuyu sıfırdan öğrenmeye başlayabilirler... Alternatif olarak sürekli başlarında durup onları denetleyen bir yönetici ile çalışmaları da mümkün... Çabaların gerçek karşılığı iki sene sonra gelecek... Anne ile ilgili konulardan dolayı zorlanabilirler...***25 Mart-2 Nisan arasında doğan Koçlar ise bağımsızlıklarına hiç olmadıkları kadar düşkün olacak, isyan duygusu içinde her türlü kısıtlanmaya baş kaldıracaklar... Bu dönemde doğan Koçlar gençleşecek, modernleşecek ve çevrelerini şaşırtacak şekilde ani kararlar verecekler...***27 Eylül-6 Ekim arasında doğan Teraziler “karşı” tarafın özellikle erkeklerin beklemedikleri davranışlarıyla karşılaşabilir hatta şok olabilirler... Bu dönemde doğan Teraziler aniden evlenme ya da nişanlanma eğiliminde olacaklar...***31 Aralık-2 Ocak arasında doğan Oğlakların dönüşümleri devam ediyor... Baştan aşağı her şeyleriyle değişecekler... Farkında olmadıkları bir güce sahipler ancak bu güç başkalarına baskı yapmaya, aşırı derecede ısrarcı olmaya ve sonucunda büyük tepkiler görmelerine neden olabilir... İlişkilerinde sorunlar varsa önce kendilerine bakmalılar...***1-3 Temmuz arasında doğan Yengeçler eş, ortak, rakip hatta bir düşman tarafından baskı görüyorlar ancak yazdan itibaren çok şanslılar... İş ya da özel yaşamdaki partnerleri kontrolsüz güç kullanarak adil olmayan biçimde onları değişmeye zorlayabilir.***20-23 Şubat doğumlu Balıklar çözülme dönemindeler... Hayal güçleri, yaratıcılıkları, empati duyguları artıyor ama kendilerini feda etmeye ve kurban rolünü oynamaya hazır gibiler... Belirsizlik ve kararsızlık içinde bocalayabilirler... Bazı önemli şeyleri geride bırakabilirler...***24-28 Ağustos doğumlu Başaklar da karşı tarafı yani eş, ortak veya işbirliği yaptıkları kişileri gerçekte olduğu gibi görmekte zorlanacaklar... Partnerleri onları duygulandıracak, esinlendirecek ama bazı partnerler isteyerek ya da istemeden yanıltıcı olabilirler. Keskin ve detaylara hakim Başaklar, Neptün’ün sis etkisi altında bulanık görmeye başlayabilirler...”
Bir İngiliz aristokrat karısı ve oğlu ile yaz tatillerini doğayla iç içe geçirmek için İskoçya’nın uçsuz bucaksız kırlarına giderler...Tatil günlerinin birinde aristokratın oğlu köyün hemen yanı başındaki koruda tek başına dolaşmaya çıkar... Ağaçlar arasında bir gölet vardır...Delikanlı göletin dayanılmaz çekiciliğine kapılarak içine girer...Vücudunu suyun dayaılmaz çekiciliğine kaptrırmıştır ki, dayanılmaz bir sancıyla irkilir...Ayağına kramp girmiştir...Birkaç dakika içinde kendini suyun üzerinde tutacak son gücünü de tüketir genç adam...Panik içinde can havliyle bağırmaya, yardım çağırmaya başlar...***Suyun yakınlarında bir yerde tarlasında çalışmakta olan bir köylü genç, feryatları duyunca işini bırakıp hemen feryatların geldiği yöne doğru koşar... Çırpınmakta olan genci görür...Hemen suya atlar ve delikanlıyı boğulmaktan kurtarır...Delikanlının babası, oğlunu mutlak bir ölümden kurtaran köylü gençle tanışıp teşşekkür etmek için onu evine davet eder...Sohbet sırasında oğlunu kurtaran gence gelecekle ilgili planlarını sorar...- “Babam gibi çiftçi olacağım... “ diyerek isteksizce cevap verir genç adam...Aristokrat baba, oğlundan dolayı duyduğu vefa borcunu ödemek için aradığı fırsatı bulduğunu düşünür...- “Başka bir şey olmak mı isterdin yoksa?..” diye sorar köylü gence...- “Evet...” diye başını öne eğer genç İskoç... “Hep doktor olmak isterdim... Ama böyle pahalı bir eğitimi babam karşılayamaz...”***İngiliz aristokrat baba, bunun üzerine gence dönerek, “Tıp fakültesinde okuman için gerekli tüm masrafları ben karşılayacağım...” der...Çiftçi Fleming‘in oğlu Londra’daki St. Mary’s Hospital Tıp Fakültesi’nden mezun olur...Bir süre sonra ‘penisilin’i bulan bilim adamı olarak tüm dünyaya adını duyurur...Bir süre sonra oğlunu gölette kurtardığı adamın oğlu bu kez de zatürreye yakalanır...Zatürre hastalığından oğlunu Fleming‘in bulduğu “penisilin” kurtarır...Aristokratın parasıyla tıp fakültesini bitiren genç adam, tıp alanındaki buluşlarıyla 1945 yılında Nobel Tıp Ödülü’nü kazanır...***Bu öyküde adı geçen İngiliz aristokratın ismi ise Lord Randolp Churchill’dir...Kurtarılan oğlunun adı sonradan İngiltere Başbakanı olacak olan ünlü Winston Churchill...Ya onu kurtaran ve sonradan babasının karşıladığı masraflarla doktor olan çiftçi genç kimdir merak eder misiniz?..Sir Alexander Fleming...Aralık 1943’te Winston Churchill Kuzey Afrika’da hastalanır...Teşhis zatürredir...Doktor Alexander Fleming’e haber gönderilir...Fleming İngiltere’den Afrika’ya uçar ve yeni ilacını İngiltere Başbakanı’na tatbik eder...İlaç hemen etkisini gösterir ve Alexander Fleming, Winston Churchill’in hayatını kurtarır...İkinci kez...***Çiftçi Fleming, gölde boğulmakta olan genç Churchill‘i kurtarmış, babası ona duyduğu minneti ödeyebilmek için “Onu çok istediği tıp fakültesine göndererek bütün masraflarını karşılamıştır...”Churchill’in babasının masraflarını karşıladığı Fleming dünya çapında bir doktor olmuş ve tıp alanındaki buluşlarıyla 1945 yılında Nobel Tıp Ödülü’nün sahibi olmuştur...Churchill’in babasının kendisine yaptığı bu iyilik, oğlu Churchille‘e ikinci kez dönmüş, bu sefer de Afrika’da zatürreden ölecekken Fleming bulduğu ve kendisinde uyguladığı penisilin iğnesiyle onu ikinci defa hayata döndürmüştür...Hayatta yaptığınız iyilikler, bir gün mutlaka karşınıza iyilik olarak çıkarlar...Churchill de olsanız, Fleming de...Bu evrensel kuralın tek üzücü tarafı ise şudur...Yaptığınız kötülükler de gün gelip aynı ‘tesadüfle’ karşınıza çıkacaktır... *****BİR YILBAŞI GECESİ...Yedi sekiz yıl öncesiydi...Yazarlığımın, yalnızlığımın, bağlantısızlığımın, televizyon stresi olmayan günlerimin, gurme ve yaşam gustosu yazıları yazdığım dönemlerin keyfini çıkartıyordum...Yıllarca doğru düzgün yılbaşı gecesi geçirememiş, ya yayından ve televizyondan son anda çıkmış, doğru düzgün yılbaşı kutlayamamış, ya yurt dışına kendini atıp gözlerden uzakta “ıssızlığın uzaklığındaki” kutlamalarla yetinmiştim...Hayat gelmiş geçerken, aniden bir şeyler yıkılmış ve yılbaşı geceleri, mekandan mekana atlayacağım bir parça yeni yıl keyfi yaşayabileceğim kıvama bürünmüştü...Yine nahif yine dost olarak yanıma aldıklarımı, kendim kadar temiz kalpli zannettiğim günler ve gecelerdi...***Bebek’te başlayan yılbaşı gecesi, yıllarca iş ve stres yüklü geçen yılbaşı gecelerinin intikamını alırcasına mekandan mekana geçilen bir sergüzeşt yolculuğa bürünmüştü.Saat 24’te Reina’da kalıvermiştik...Tıklım bir mekanda, yılbaşı saatinde iğne atsan yere düşmeyecek bir yoğunlukta tüm ellerin havada olduğu bir atmosferde...O Reina’yı ve o ‘özgür’ geceyi hiç unutamamıştım...Hayatımın sonraki yılları, bir ailenin teker teker ve birey birey hak edilerek inşa edilmesi süreciyle geçeceğini elbette o gece hiç bilemezdim...Önceki gece, aynı Reina’ya aynı salona doğru ilerlerken, “kazağını sırtına atmış özgür bir gazeteci”den ziyade, yanında üç çocuğu, anne ve babasıyla bir eğlenece mekanının masalarına yönelmiş papyonlu, smokinli yalnız bir ‘baba’ vardı... ***O sırada hayatta dönem dönem çizdiğim bütün portrelerden mutlu olduğumu fark ettim...Ünlü bir televizyoncunun “gözlerden ırak mahrem kutlamalarından”, “ünlü aşkların, kimselere görünmemeye çalışan birkaç dostla sırdaşlaşmış yalnız karizmasından”, kazağı sırtına atılmış özgür takılan gusto yazarından, smokini ve popyonuyla iki anneden üç çocuğuna yılbaşı anısı biriktirmeye gelen “yalnız baba”dan hoşnuttum aslında...Hepsi bir başka zaman diliminde hayatıma giriyordu ve her geleni belli ki ben çağırıyordum...Milyonlarca izleyicinin seyrettiği yayınların sorumluluğunu almak zor olmamıştı da, beş kişilik ailemin bire bir sorumluluğunu üstümde taşımak sanırım daha bir ağır gelmişti...Üç çocuk, anne ve babanın bütün sorumluluğunu tek başıma üzerimde hissediyordum...Milyonlarca izleyiciye ulaşan bir televizyon programının stres dolu sorumluluğu mu, en yakınınızdaki beş canın üzerinizdeki sorumluluğu mu?..Hangisi daha zordu acaba?..Elmalarla armutlar karşılaştırılamaz ama sanırım önceki geceki...Nereden anladım derseniz, masaya oturduğumda içkiler kadehlere doldurulduğunda, önümdeki şarap kadehinden iki yudum aldığımda fark ettim durumu...- “Sakın bir kadehten fazla içeyim deme...” diye telkinde bulundum kendi kendime...“Çoluğun çocuğun var... Onları emniyet içinde eve götürecek senden başka kimseler yok görünürde...”Reina yine yıkılıyordu...Anladım ki yılbaşı eğlencesinin tavan yaptığı mekanların başında her daim Reina gelir İstanbul’da...Yılbaşına doğru yaklaşıldıkça, restoran bir anda iğne atsan yere düşmeyecek bir kulüp halini alıverdi...Volüm yükseldi, gece renklendi, mekan hareketlendi...“İzzet Çapa’ya tweeter’de Reha Muhtar’a bu yazıları nasıl yazdırabilmiyorsun” diye sormuş birisi...Önceki gece aile masamı görseydi onu yazan arkadaş, niye o yazıların yazıldığını anlardı...Bodrum Ship A Hoyun sahibi Cemal Yarar eşiyle babamı taşıyordu arabaya gecenin bitiminde...Ali Ünal çocuklarımın maskelerinin derdine düşmüştü...İzzet mesaj atmıştı:“Reina’da kutladığın için kendi adıma üzüldüm... Senin ve çocuklar için ise sevindim...”Çocuklar dans ettiler...Işıklı gösterilerin büyüsünde kendilerinden geçtiler... Gayet temiz ve hak eden bir hesap geldi...Mekan yılbaşı gecesi o hesabı sonuna kadar hak ediyordu... Hoşgeldin 2013...
Filmin Cuma günü vizyona girdiğini söylediler...Anna Karenina da çekilmiş ve İstanbul’da vizyona girmişti işte...Lev Tolstoy’un bu ölümsüz öyküsündeki Anna Karenina’yı yazdığım yazı aklıma geldi... Dün yılın son günü yılbaşına birkaç saat kala, o yazıyı aldım ve okudum...Birkaç düzeltme yaptım...Birkaç not ekledim...Filmde Anna Karenina’nın aldatılan kocasını oynayan Jude Law aldatılan kocayı oynayarak “bir zamanların zıpır yakışıklı imajından karakter yapmayı amaçladığını” anlatıyordu...O zaman bir dönemin Amerikan Jigolo filminin yakışıklı aktörü Richard Gere’in, Sadakatsiz filminde neden aldatılan kocayı oynadığını anladım...Bir dönemin karizmasız yakışıklı playboy aktörleri, olugnluk çağlarında hayatın mağdur ettiği erkekleri oynayarak, kendilerine karizma katıyorlardı...Jude Law da onlardan biri olmaya heveslenmişti...***Filmi izledikten sonra, Lev Tolstoy’un hakkını veremem diye düşündüm...Anna Karenina gibi dönem filmlerini anlatırken, yazarlarına haksızlık ettiğimi düşünüyorum son zamanlarda...Eserin ölümsüz yazarı, muhteşem öykünün kurgusal sahnelerinin labirentlerinde kaybolup gidiyor ve hakkı yeniyor...Anna Karenina’yı ölümsüzleştirerek Anna Karenina yapan, Lev Tolstoy’un kalemidir...Tolstoy’un Anna Karenina’sı, “bir kadının tutkusunun” sınırsızlığını ve sonsuzluğunu gösterir...İşte Anna Karenina ve öyküsü... *****ANNA KARENİNA... AŞKIN YAKTIĞI KADIN...Mutlu aileler hep birbirine benzer ama mutsuz ailelerin hepsinin farklı mutsuzluğu vardır...”Böyle başlar Lev Tolstoy’un ünlü romanındaki karakter Anna Karenina’nın öyküsü...Evli, bir erkek çocuk annesi, çok güzel ve genç bir kadındı Anna Karenina...Kocasıyla aşk evliliği yapmamıştı...Esasen onu çok sevdiği söylenemezdi...Sevdiği tek şey küçük oğlu Seryosa’ydı, öyle düşünürdü... Oysa Çetin Altan “Kadınlar esasen sevmedikleri adamların çocuklarını da çok sevmezler... Âşık oldukları adamın çocuklarını severler...” derdi...Anna Karenina da bu gerçeği çok sonraları çocukları arasında bir tercih yapmak zorunda kaldığında anlayacaktı...***Trenle bir gün Moskova’ya giderken istasyonda yakışıklı Kont Aleksei Vronsky ile tanıştı Anna...Tanışır tanışmaz birbirlerine yıldırım aşkıyla vuruldular...Anna evliydi...Bir çocuğu vardı...Bugün olsa sadece‘yasak’ kapsamına girerdi evli ve bir çocuklu Anna Karenina’nın aşkı...1800’lü yılların Rusyası’nda ise bu aşk esasen “ölüm” demekti...Tehlike; duyguları tetikler...Korkusu adrenalin salgılatır...Anna Karenina ve Kont Vronsky yıldırım aşkı başlatan bu karşılaşmadan sonra kalplerine ve alev alev yanan vücutlarına söz geçiremeyeceklerdi...***Buluşmaya başladıklarında Anna her seferinde içinden “Hayır buna bir son vereceğim...” derdi...Sonra o yakıcı duygunun esiri olurdu...Vronsky’i görünce her şeyi unuturdu...Ondan ayrılırken onu yeniden görmek isterdi...Sırılsıklam aşıktı Kont’a ve hayatında ilk kez gerçekten sevdiğini hissediyordu...Bir kadın “aşık” olduğunda tutkusunun onu sürekleyeceği yerin haddi hesabı yoktur...Zavallı erkekler, kadının her şeyi “hesaplayıp kitaplayıp” yaptığını zannederler...***Oysa gerçek şudur...Bir kadın “Aşık olana kadar gerçekten çok hesaplıdır...”Kadının aklının ereceği hesaba kafası basan erkek henüz dünyaya gelmemiştir...Ama bu bir erkeğe gerçekten âşık olana kadar geçerlidir...Olduktan sonra, kadının kimyası bozulur...Tutkuları, vazgeçilmez duyguları, erkeğinden kafasını uzaklaştıramadığı takıntıları ve tümüyle değişen kimyasıyla “kadın artık kendi çıkarlarını kollayabilen bir hesap kadını” olmaktan çıkmıştır...Artık tehlikeli bir aşıktır o kadın...Her an her şeyi yapabilecek bir deli cesaretine sahip bir yırtıcı panter, aşkı ve tutkusu için gerekirse yedi düvelle çarpışacak bir savaşçıdır o sırada...***Bu söylediklerimiz Anna Karenina için de geçerliydi...Anna kocası Karenin’e ve küçük oğluna aldırmadan Vronsky’den hamile kaldı...Artık Vronsky’nin bebeğini karnında taşımaktaydı...Evli ve çocuklu bir kadın, 1800’lerin Rusyası’nda, “kendisine bir âşık ediniyor ve inanılmaz bir cüretle ondan hamile kalıyordu...”Çünkü...Aşık olan kadın tutkusundan “utanmazdı...”Bir gün at yarışlarını izlerken, Kont attan düştü...Anna sevgilisinin attan düşmesi üzeerine, herkesin ortasında korkudan ve üzüntüden düşüp, bayıldı...Dedikoduları ayyuka çıkmış olan yasak aşk deşifre olmuştu...Herkes Anna’nın; Kont’a âşık olduğunu iyice anlamıştı...Anna da kocasına Kont’a âşık olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı...Kocası Karenin; karısına müthiş bir öfke duydu...Bir avukatla görüşerek, “karısıyla boşanmasının sebebinin aldatılma olduğunu” kayıtlara geçirmesini istedi...Ancak Karenin doğumdan sonra boşanmaktan vazgeçti...***Anna ise bir kız çocuğu dünyaya getirmişti...Sevgilisinden kızı olan Vronsky, onun boşanamadığını görünce, intihara kalkıştı, ancak tetiği; kurşunun karnını sıyıracak şekilde çektiği için ölmedi...Kısa bir süre sonra iyileşti...Anna Karenina bunun üzerine boşanmayı boşverip, sevgilisi Kont Vronsky ve bebeğini alıp İtalya’ya gitti...Kocasından olan oğlunu ise geride bırakmak zorunda kalmıştı...Çetin Altan’ın dediği gibi; Kadın, esasen âşık olduğu adamın çocuğunu sever...”Bu arada kocasını ve erkek çocuğunu bıraktığı Petersburg’da herkes Anna’nın dedikodusunu yapmaya başlamıştı...***Aşk çekici ve yakıcı bir duygudur...Tehlikeler, imkânsızlıklar, zorluklar aşkı tetikler, duyguları kamçılar...Ne ki, çoğu aşk yıllar geçtikçe, aynı yakıcılıkta, aynı ateşte, aynı arzuda, aynı cazibede ve aynı heyecanda sürmez...Hele hele aşkı için büyük fedakârlıklar yapanlar, bir süre sonra o fedakârlıklarına karşılık gelmediğini hissettiklerinde, büyük hayal kırıklıkları yaşarlar...Aşkın yakıcılığının yerine, yavaş yavaş kuşkuların ve kendine dönüşün başladığı dönemdir o dönem...Aşkın tetiklediği deli duygular yerini gerçeklerin yarattığı, “pişmanlıklar”a bırakır...Bir süre sonra Anna ile sevgilisi Vronsky arasında da sorunlar baş gösterdi...Uğruna kocasını ve oğlunu terk eden Anna Karenina, sevgilisinin artık onu “sevmediğini” düşünüyordu...Ve bir hiç uğruna terkettiğini düşündüğü oğlu aklına düşmeye başlıyordu...Ona haksızlık yaptığını düşünüyordu...Oğlunu özlemişti, oğlunun hasretine dayanamayacaktı ve ne pahasına olursa olsun geri dönecekti...Aslında oğluyla sembolize ettiği Petersburg’daki Anna Karenina’ydı...Petersburg’a geri dönmeye böyle karar verdi...Fakat çevre yasak aşk yaşayan kadını dışladı...Ona lanetli muamelesi yaptı...Eski arkadaşları onunla arkadaşlık yapmak istemediler...Bir daha aralarına kabul etmemeye kararlıydılar...***Tutku gitmiş, sihir bitmişti...Anna artık eşini aldattığı için vicdan azabı çekiyordu...Öte yandan kocası ona oğlunu göstermiyordu...Anna oğlunu görmek istiyor, ancak pek bir şey yapamıyordu...Perişan bir ruh halini sürüklenmişti...Altı ay boyunca kocasının boşanmaya razı olması için bekledi...Toplum içine çıkamıyordu...Üstelik sevgilisi Vronsky’yi de kıskanmaya devam ediyordu...Sevgilisiyle kıskançlık tartışmaları çekilmez hale gelmişti...***Genç ve çok güzel bir kadınken, oğlu ve âşık olmasa da bir kocası varken, çevresinde kabul görür, takdir edilir ve el üstünde tutulurdu...Bir tren garında âşık olmuştu Anna Karenina...O aşk onun bütün hayatını değiştirmiş, o yakıcı tutku, onu maceradan maceraya sürüklemiş, kocasından ayrılmış ama boşanamamış, çocuğunu terk etmiş, yeni çocuk yapmış, âşık olduğu ve uğruna her şeyi göze aldığı sevgilisini kıskanmış, onun kendisini sevmediğini düşünmüş, geri dönmüş, bu kez de oğluna kavuşmamıştı...Şimdi hayatında ne okkalı bir aşk, ne çocukların huzuru, ne de bir kocanın varlığı görünüyordu...Ona hayat “lanetli kadın” muamelesi yapmaya başlamıştı...Herşeyi kaybetmişti...Öyle hissediyordu...Kendisini tren raylarına atarak hayatına son verdi...Bir tren garında başlayan aşkla altüst olan hayatı, bir trenin altında kalarak bitmişti...Kadınların her şeyi hesaplı yaptığını söyleyen erkekler, hayatı “hesaplı ve ruhsuz olan erkeklerdir...”Bir kadının anlayabilmek için “kadının içindeki tutkuyu yakalayabilmek gerekir...”Tutkusu yakalanmamış kadın aşık olmayan kadındır... Anna Karenina öyküsü bir aldatma hikayesi değildir...Anna Karenina “bir kadının tutkusunun” hikayesidir... Ölümü göze alan “ölümsüz” tutkusunun!..
Paris’in her tarafını her giden çok sever...Fakat ben esasen Pigalle’in süfli seks barlarının sınırında başlayan Montmartre’ı severim...Seks barlara hiç gitmem...Ne ki seks barların havada yarattığı mikroplu bohemle başlayan Montmartre tepesi; merdivenlerden çıktıkça, Sacre Coeur kilisesinin etrafına birikmiş amatör ressamlar, kara kalem portreler, piyano barlar, gezgin laterna müziği ve taş merdivenlerinde alevlenen gitar-aşklarla bohemin dibine varır...İlk gençlik aşklarından birini, Montmartre merdivenlerinde yaşayan serseriliği kutsamış bir gencin, “Ünlü semte aşkı aramaya gelen ve Moulin Rouge gece kulübünün en pırıltılı show-girl’ü, fahişesi Satine’e (Nicole Kidman) aşık olan Christian’dan (Ewan Mc Gregor) etkilenmemesi mümkün müdür?.”Babasını hiçe sayar, ve aşka, özgürlüğe ve boheme aşık olarak Montmartre’a gelir Christian “1900’lerin başındaki bohem devrimi yaşamak için...”Beş parasız genç bir şairdir, gece kulübünde oynanacak oyunu yazarak hayatını sürdürecektir...Satine’le ölümlüyken ölümsüzü yakalayan, ölümsüzü bulduğunda ölümle yüzleşen ‘ölümlü-ölümsüz masalımsı aşkı’ yaşamak kaderine yazılmışken...O günleri afiş çalışmasını yaptığı Moulin Rouge’da geçiren ünlü ressam Toulouse Lautrec’in tanıklığında yaşanan trajik aşkı, önceki gece yarısını geçen saatlerde üzerinden on yıl geçtikten sonra bir kez daha Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen) filminde izledim... ***Roxanne (Roksen) isimli Arjantin tangosu, muhteşem dansıyla bütünleşen koreografisinde beni allak bullak etti...Gece film bittiğinde ben filmi, ne kafamda, ne ruhumda ne beynimde ne kalbimde bir türlü bitiremedim...Bir fahişeye duyulan aşkın kompozisyonunda “aşkın arzuyla başlayıp, tutkuyla devam eden, kuşkuyla tetiklenip, kıskançlıkla bezenen ve öfkeyle patlayan tabiatını haykırıp; güven arayan yalvarışları” içeren şarkı tangonun egzotik figürleri eşliğinde filmi ölümsüzlüğe taşıyordu... “Roxanne...Bu gece o kırmızı sahne ışıklarını takınmak zorunda değilsinBu sokakları para için yürümekYaptığının doğru mu yanlış mı olduğunu düşünmeden...***“Roxanne...Bu gece o elbiseyi giymek zorundadeğilsinRoxanne...Bedenini geceye satmak zorundadeğilsinAdamın gözleri üzerindeElleri ellerinde, dudakları tenini öpüyorBu dayanabileceğimden çok dahafazla!Kalbim neden ağlıyor?Roxanne...Hislerimle mücadele edemiyorumBeni terk etmekte özgürsünAma beni aldatmaSeni seviyorum dediğimde lütfen inan bana...Kim seni çok seviyor?Ne yapacağım ?Beni terkettin, ruhum beni terkettiGölgem bile beni terkettiYaşamaya umudum yokÇünkü seni kendini satmamaya ikna edemedimRoxanne...”***Sanırım filmin kreşendosu Roxanne’a söylenen şarkının şu cümlesinde kendini göstermekteydi;Muhtemelen bütün büyük aşkların şifresi de o cümlede gizlidir...“Roxanne;Beni terketmekte özgürsün...Ama beni aldatma...”Aşkın terk edilmeye razı ‘vakur’luğunda, “aldatılmış” olmayı içine sindiremeyen ‘gurur’unu anlayabilmek istiyorsanız Moulin Rouge filminin DVD’sini bu Pazar alın ve izleyin...Ya da Digitürk’ten takip edip izleyin...Yarın bu yılın son günü ve bu benim bu yılki son köşe yazım...Filmi izlerseniz, muhtemelen gelecek yıl muhteşem bir aşk yaşarsınız...Ya da filmi izledikten sonra “bir daha aşk yaşamaya tövbe edersiniz...”Karar ve kalp sizin...*****YENİ YIL ÖYKÜSÜ... GELECEĞİNİZİ NASIL BİÇİMLENDİRİRSİNİZ?..Yılın son yazısında size bir genç kızın öyküsünü anlatacağım...“Bir zamanlar her şeyden sürekli şikayet eden, her gün hayatının ne kadar berbat olduğundan yakınan bir kız vardı...Hayat ona göre çok kötüydü ve sürekli savaşmaktan, mücadele etmekten yorulmuştu...Bir problemi çözer çözmez bir yenisi çıkıyordu karşısına...Genç kızın bu yakınmaları karşısında mesleği aşçılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye karar verdi...Bir gün onu mutfağa götürdü... Üç ayrı cezveyi suyla doldurdu ve ateşin üzerine koydu...Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca, bir cezveye bir patates, diğerine yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdekleri koydu...Kızına tek kelime etmeden beklemeye başladı...***Hiçbir şey anlamayan kızı, durumu seyrediyor sonunda karşılaşacağı şeyi merak ediyordu...O kadar sabırsızdı ki sızlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya başladı... Babası onun bu ısrarlı sorularına cevap vermedi...Yirmi dakika sonra, cezvelerin altındaki ateşi kapattı...Birinci cezveden patatesi çıkarttı...İkincisinden yumurtayı çıkarıp bir tabağa koydu...Son cezvedeki kahveyi de bir fincana boşalttı...Kızına dönerek sordu...-”Şimdi karşında ne görüyorsun anlat bana...”-”Patates, yumurta ve kahve...” diye alaylı bir dille cevap verdi kız...-”Daha yakından bak bir de...” dedi babası, “Patatese dokun...”Kız denileni yaptı ve “patatesin yumuşamış olduğunu söyledi...”-”Aynı şekilde yumurtayı da incele...”Kız kabuğunu soyduğu yumurtanın katılaştığını gördü...En sonunda kızının kahveden bir yudum almasını söyledi babası...Söyleneni yapan kızın kahvenin nefis tadıyla yüzüne bir gülümseme yayıldı...***-”Bütün bunlar ne anlama geliyor baba?..” diye sordu...-”Patates de, yumurta da, kahve çekirdekleri de aynı sıkıntıyı yaşadılar...” dedi babası...“Yani kaynar suyun içinde kaldılar... Fakat her biri bu sıkıntı karşısında farklı tepkiler verdiler...Patates önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun içine girince yumuşadı ve güçten düştü...Yumurta ise çok kırılgandı...Dışındaki ince kabuğun, içindeki sıvıyı koruyordu... Ama kaynar suda kalınca, yumurtanın içi sertleşti kalınlaştı...Ancak kahve çekirdekleri bambaşkaydı... Kaynar suyun içinde kalınca, kendileri değiştiği gibi suyu da değiştirdiler...Ortaya tamamen yeni bir şey çıktı...Senin tattığında keyif aldığın...”***Bunları söyledikten sonra tekrar kızına döndü babası;-”Sen hangisisin?.. Bir sıkıntı kapıyı çaldığında nasıl tepki vereceksin?.. Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin?.. Yumurta gibi kalbini mi katılaştıracaksın?.. Yoksa kahve çekirdekleri gibi başına gelen her olayın duygularını olgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat katmasına izin mi vereceksin?..” *****TAYYİP ERDOĞAN’IN İMRALI’YLA KONUŞULDUĞUNU SÖYLEMESİ...Kavgaların içinde ilkeleri bulabilmek ve ön plana çıkartabilmek önemlidir...Gün gelir kavga eden taraflar giderler...Kavga da elbet biter...Fakat “ilkeler” arkada kalırlar...Hayata, yaşama ve insanlara katkı sağlamak için...PKK terörü otuz yıl önce başladı Türkiye’de...İlerde tarihçiler bu terörün ve savaşın kaç yıl sürdüğünü yazacaklar bilmiyoruz...Sonucunun ne olacağını tam bilemediğimiz gibi...Gün gelecek Tayyip Erdoğan ne Başbakan ne Cumhurbaşkanı olarak kalmayacak...Hakan Fidan da MİT Başkanı olarak devam etmeyecek...Apo ne bu konumuyla ne de bu fiziki durumuyla hayata devam edebilecek...***Fakat ilkeler, hayatta kalacaklar...PKK veya bir başka terör örgütünün başı tutuklu olarak elinizdeyse ve terör her gün onlarca vatan evladını mezara götürüyorsa, devletin ilgili kurumları, terör örgütünün lideri ile, altıyla ve üstüyle, ‘devletin hareket serbestisini artırabilmek’, zaman kazanmak, akan kanı durdurmak için görüşmeler yaparlar...Görüşmeler hayatın ve siyasetin doğasına uygundur...Devletin ilgili birimleri sırf görevleri gereği görüşme yapıyorlar diye “suçlanırlarsa”, devlet terör örgütleri karşısında hareket serbestisini yitirir... Gerektiği yerde ve zamanda halkına barış ve huzuru sağlayabilecek opsiyonları yitirir...Görüşme yapmak bir “taviz” değildir...Görüşmelerden çıkacak sonuçlar taviz olabilir veya olamaz...Fakat görüşmenin bizzatihi kendisi “taviz” değildir...Devletin istihbarat birimlerinin görevi “terör örgütünü mümkün olan yollarla etkisiz hale getirmektir...”Bu Türkiye’de vazgeçilmez bir içtihad olmalı, terör örgütlerine karşı Devlet’in refleksleri artmalıdır...“Taviz” varsa eğer sonuçlarda ortaya çıkacaktır...O zaman tartışma istenilen biçimde yapılacak ve ‘demokratik’ olacaktır...Aksi ‘demagojik...’
Birkaç yıldır her 31 Aralık’ta, Tanrı bana çok güzel bir yılbaşı armağanı veriyor...Ben ilk gençlik yıllarımdan beri, işlerini son dakika yapmayı seven bir ademim...Önceden planlamalar beni korkutuyor...Sonra olmayacakmış gibi bir his içime giriyor...Üstelik haftalar ve aylar öncesinden bir şeyi planlamaya üşeniyorum...O günün hayhuyu içinde, ancak günün işlerini yapabiliyorum...Sonrası için kolay konsantre olamıyorum...***Yılbaşı kutlamaları, bayram tatilleri hep son ana kadar ne yapacağımı bilemediğim zaman dilimleri...Herkesin önceden planladığı kutlamalar ve tatiller benim için “çözülmesi gereken” stres kaynakları...Geçtiğimiz yılbaşılarda son bir hafta on gün öncesine kadar rezervasyon yaptırmadığımdan, son dakikalarda kimselere telefon edip onları zor durumda bırakmamak için, çoğunlukla öğle yemeklerini yediğim ve benim için artık bir restorandan ziyade “kulüp” havasına bürünen restoranı arıyordum...Her seferinde, “Biz rezervasyonlarımızı maalesef tamamladık...” diyorlardı...Ben de “ayıp olacak şimdi, iki üç gün kala rezervasyon yaptırmak” diye düşüne düşüne, İstanbul’un ünlü mekanlarının sahibi dostlarımı istemeye istemeye aramak zorunda kalıyordum...***Aradığım hiçbir dostum beni geri çevirmiyordu...Ya sahnenin yanıbaşına son dakikada bir masa atıyorlar, ya mekanda bir düzenleme yapıp rahat bir masayı bana veriyorlar, ya da zaten son dakikaya kadar beklettikleri tek masalık kontenjanlarını bana sunuyorlardı...Minik çocuklarımla geçirdiğim ilk yılbaşı gecesinde onlara oyun salonları açan Çırağan Kempinski...Babamın beyin kanaması geçirmesinin hemen ardından gelen yılbaşı gecesi sevgili dostum İzzet Çapa’nın son dakikada Cahide’de sahnenin yanıbaşında açtığı masada, iki satırlık gülümsemeyi bize bahşetmesi...Yıllar geçse de unutamayacağım kalpten gelen sıcak dostlukların bir tezahürüydüler...Hep çekinerek aradım dostlarımı...Yılbaşı geceleri “Kim bilir ne hesaplar çekecekleri” masalardan, ittire kaktıra benden zor bela dostça hesap alacaklar, o masaların yılbaşı geceleri kendilerine kazandıracağı haklı karların çok daha azına razı geleceklerdi...Zaten bunun için onları arayamıyordum ya... ***Bu yıl da yine kimseleri “zor durumda bırakmayayım” diye, her zaman uğradığım restorandaki dostuma “Biz çocuklarla geliriz herhalde... Ben başka birşey söylemezsem, sen şimdiden bana bir yer ayarlarsın geçiririz mütevazi bir şekilde yılbaşını” demiştim...Diyorum ya Tanrı ne bana ne çocuklarıma ne anneme babama, öyle sıradan bir yılbaşı nasip etmiyor son yıllarda...Herhalde “çok şey yaşadılar” sene boyu deyip, “O bir gecede bari eğlensinler doya doya...” diyerek her yıl muhteşem bir alternatif çıkartıyor karşımıza...Önceki akşam, laf arasında şaka gibi bir şey oldu...Öğrendim ki, bizim “Ben başka bir program yapamam herhalde” dediğim restorandaki dostum “Sizden haber gelmeyince biz yine başkaları için rezervasyon yaptırdık...” deyiverdi... ***Hiçbir şey söylemedim...Çünkü artık evrenin bana ve tüm aileme yine bir hediye hazırlığı içerisinde olduğunu fark ettim... Bakalım bu sefer gündelik olağan akışın dışında gündelik gittiğimiz yerlerin dışında nerede nasıl bir kutlamayı nasip edecekti?...Tanrı yine sevdiği kullarını düşünmüş, güzel ve farklı bir akşamı zorla bana kabul ettirmişti...*****YILBAŞI GECESİ NERELERDE NE VAR?..Elbette dostum İzzet Çapa’yı aradım, önce onunla bir konuşayım diye...Yine sıcak, yine sevecen, yine dost...Son dakika gelmiş çatmış, tıklım tıklım dolu mekanlarında nasıl yer bulacak, nasıl masa yapacak?..Arkaya koymaz...Önler dolu, ne yapcak ne edecek?..Sanki bunların hiçbiri dert değil adam için:-”Cahide’yi mi istersin?.. Arabesk’i mi?.. Yoksa Mahalle’yi mi?..”-”Çocuklar var İzzet’çiğim bir de anne baba... neresi uygun?..”-”Cahide’de bu yıl Büyüklere Masallar var... Biraz büyükler için bir eğlence... Ben sanılanın aksine bilirsin muhafazakar bir insanım... Ters bir şey yok... Çocuklar da gelebilir, fakat biraz büyüklere masallar anlarsın işte... Espriler falan...”-”Arabesk ya da Mahalle?..”-”Arabesk’te dansöz var... Lübnan yemekleri... Çalgıcılar... Eğlence dibe vurur... Mahelle’de bütün dükkanlar var... Soft bir müzik her taraf cıvıl cıvıl... Gece yarısını biraz geçe biter, herkes Nişantaşı’na dağılır... Eğlence kırmızı halılarla kaplı Nişantaşı’nda devam eder...”Adam dostum...Ne demek dost?..Kendisinden önce senin adına düşünmek demek...-”Cahide istiyorsan, eğlence çok güzel... En yakın arkadaşım da çocuğunu getirecek... Fakat eğlence biraz Büyüklere Masallar... Çocukların küçük... Sen karar ver...”Sonunda düşündüm taşındım...‘Üçbuçuk yaşındaki çocuklarla bir ayağı aksayan anne ve babayı nasıl Nişantaşı’nın o muhteşem yılbaşı kalabalığında yürüteceğim’ dedim, dostumu daha fazla zor durumda bırakmadan başka alternatifler aradım...Artık Habertürk’te koskoca bir gurme yazar olan Tayfun Topal kardeşimi arıyorum...-”Abi Reina’yı yapalım...” diyor, “Ali Ünal’ı ararız... Çocuklar sever... Eğlence, havai fişek gösterisi falan...”Zaten 24’ü biraz geçe kalkacağız...Cipriani’de Volkan “Orkestra getireceğiz Cipriani’ye... Misafirler buradan da Billioner Club’a geçiyorlar...” dedi, mönüyü saymaya başladı...***Etiler’deki Da Mario benim ve çocuklarımın kaderlerinin defalarca belirlendiği en önemli yaşam durağıdır...-”Ne durumdasınız?..” dedim...Cem Akkaş, “İstediğiniz yemekle istediğiniz sıcak ortam... Her zamanki masanızı locanızı ayarlayayım...” dedi...Sımsıcak, romantik bir İtalyan ortam olur Da Mario’da...Uzun bardaklarla servis edilen kırmızı şaraplarda, sanki bir sevgi bir sıcaklık sunulur oracıkta...Hepsi güzel, fakat oralar çocukların her hafta yemek yediği yerler...Reina’nın sihirbazı Ali Ünal kardeşim, “Abi” dedi, “Çocuklara cam kenarında bir masa yaparım... Havai fişek gösterisini izlerler gece tam 24’te...”Yemeğe değil, çocuklara anı biriktirmeye gidiyorum...Nasıl da mutlu oldum, nasıl da cıvıl cıvıl hissettim kendimi...Havai fişek gösterisini sanki ilk kez izleyeceğim...Biraz da öyle galiba...Çocuklar ilk kez görürken, anne babalar da sanki ilk kez yaşıyorlar...Teşekkür ediyorum Tanrı’ma...Şartları yine kendiliğinden yarattığı ve bana muhteşem bir yılbaşı hediyesi sağladığı için...Bütün bir yıl öyle geçer inşallah...Hepimiz ve bütün bir insanlık için...*****HAZRETİ DAVUD...Adam, mermercinin bahçesinde dolaşıyordu...Köşeye atılmış bir kaya parçası gözüne ilişti...-”Bu mermer parçasının fiyatı nedir?..” diye sordu mermerciye...-”O mu?.. Bedava...” dedi mermerci... “Eğer işine yarayacağını düşünüyorsan, para vermeden götürebilirsin...”Adam şaşırdı;-”Neden bedavaya veriyorsun ki bunu?..” diye sordu...-”Şekli bozuk çünkü...” dedi mermerci... “Kimse satın almak istemiyor ve bahçemi işgal etmekten başka bir işe yaramıyor... Alıp götürürsen beni bir de mutlu etmiş olursun...”“Peki” dedi adam ve aldı götürdü taşı...***Birkaç ay sonra mermercinin dükkanına elinde bir kutuyla girdi aynı adam...Mermerci kutuyu açtı, içinde harika bir heykel duruyordu...-”Şu güzelliğe bakın...” dedi, mermerci, “Eminim bu sanat eseri için büyük paralar isteyeceksin... Ama onu bana neden getirdin... Ben sadece mermer taşı satarım...”-”Hayır, hayır...” diye cevapladı adam... “Bu sana bir hediye...”-”Bana hediye mi neden?..”-”Çünkü taş senindi... Senden aldım o taşı... Hatırlamıyor musun buraya altı ay önce gelmiştim... Bana bahçenin köşesinde duran bir taşı vermiştin...”-”E... Evet...” dedi mermerci, “Taşı verdiğim o adam sendin... Şimdi hatırladım...”-”İşte bu heykeli bana verdiğin o taştan yaptım...”Mermerci utanmıştı...-”Allahım, bu muhteşem heykelin o çirkin taştan çıktığına kim inanabilir ki?..”***Oysa Michelangelo da başka heykeltraşların almak istemediği bir büyük mermer bloğu alıp, dünyaca meşhur Hazreti Davud heykelini yapmıştı...Mermercinin bilmediği gerçek buydu...5.17 metre yüksekliğindeki heykel Rönesans heykel sanatının bir başyapıtıydı ve Floransa’nın sembolü niteliğindeydi...Michelangelo Hz. Davud heykelini nasıl yaptığını soranlara şu cevabı vermişti:-”Ben mermerlerin içinde bir melek görürüm... O meleği özgürlüğüne kavuşturuncaya dek mermeri oymaya devam ederim...”