Nazım Hikmet; Orhan Kemal’in şiirlerine “berbat” deyince...

26 Ocak 2013

Bursa cezaevinde kalıyorlardı...Bir öğle vakti Orhan Kemal ve iki arkadaşı Nazım’ı yemeğe davet ettiler...Yemek maltızda pişirilmiş sucuklu yumurtaydı...Yemeği yediler karınlarını doyurdular...Nazım sordu;-”Siz bu yumurtaları ve sucuğu nereden alıyorsunuz?..”-”Hapishanenin bakkalından...”-”Kaç para veriyorsunuz ben de masrafa katılacağım... Bundan sonra size ortak olacağım... Borcumu aybaşında ödeyeceğim...”***Orhan ve arkadaşları Nazım’ın bu sıcak girişiminden çok mutlu oldular... Nazım yine sordu;-”Siz nerede kalıyorsunuz?..”-”Aynı koğuşta...”-”Bana ayrı yer ayırmışlar... Yalnızlığı hiç sevmem... İdareden izin alıp ben de sizin koğuşunuza geçeceğim...”Türk şiirinin efsane ismi Nazım Hikmet’le, Türk öykü ve romanının usta ismi Orhan Kemal arasındaki dostluk böyle başladı...***Orhan Kemal o yıllarda kendini “şair” sayıyor ve devrimci şiirler yazıyordu...Hapishane arkadaşları günün birinde Nazım’a Orhan’ın şiirlerinden söz ettiler...Nazım;-”Okuyun da dinleyelim...” dedi...Orhan çekine çekine okumaya başladı...Daha ilk dörtlük bitmeden Nazım;-”Yeter kardeşim yeter...” dedi...Orhan Kemal bir başkasını okurken, Nazım yine sözünü keserek;-”Berbat...” dedi, “Bir başkası lütfen...”Orhan başka bir şiirini okumaya koyuldu...-”Rezalet!.. Kardeşim, bu laf ebeliklerine, bu hokkabazlıklara ne lüzum var... İçtenlik duymadığınız şeyleri niye yazıyorsunuz?..”***Orhan buz gibi oldu... Bütün hevesi kırıldı...-”Sizin tahsiliniz nedir?..”-”Okuldan tasdikname aldım, yani atıldım...”-”Yabancı dil biliyor musunuz?..”-”Pek az Fransızca...”-”İlerletmek ister misiniz?..”-”Elbette...”-”Pekala öyleyse... Felsefe deyince ne anlıyorsunuz?..”Orhan aklında kalan tanımlamaları sıraladı...Bunun üzerine Nazım Hikmet;-”Sizinle yakından ilgilenmek istiyorum... Önce Fransızcayı ele alacağız... Sonra da öteki konuları, tahammülünüz var mı?..”-”Var...”-”Pekala bu iş oldu...”Böylece anlaştılar...Nazım sabırlı ve hoşgörülü bir öğretmen gibi Orhan Kemal’le uğraşmaya başladı...Aradan birkaç ay geçti...Orhan, Nazım’dan azarı işittikten sonra şiiri bırakıp, düz yazı denemelerine girişti...Günün birinde onun, bir romana başlangıç olarak yazdığı bir yazıyı arkadaşları Nazım’a gösterdi... Nazım, Orhan’a döndü;-”Siz mi yazdınız bunu?..”-”Evet...”-”Birader neden söylemediniz bunları... Siz düzyazı yazın, düzyazı... Bir küçük hikaye deneyin, göreceksiniz ki başaracaksınız...”Böylece Orhan Kemal cezaevinde tam üçbuçuk yıl Nazım’ın öğrencisi ve en yakın dostu oldu...***Bugün anısını yaşatmak için İstanbul Cihangir’de Orhan Kemal Müzesi vardır...1972’den bu yana adına bir roman yarışması (Orhan Kemal Roman Ödülleri) düzenlenir...Bu olayın hemen ertesinde 1944 yılında cezaevinden çıktıktan sonra doğan oğluna Nazım adını vermiştir... Nazım Hikmet’in 111. yaşgünü ise birkaç gün önce, 15 Ocak’ta İstanbul Tarabya’da kutlandı...Son ayak bastığı vatan toprağı Tarabya’da otelin önündeki sahildi...Orada bota binmiş ve Türkiye’den gitmişti...Vasiyeti Anadolu’nun bir yerinde gömülmektir... Vasiyeti halen yerine getirilememiştir...(Nazım Hikmet ile Orhan Kemal arasında 1940 yılında Bursa cezaevinde yaşanan diyaloglar Hıfzı Topuz’un ‘Hava Kurşun Gibi Ağır’ isimli kitabından alınmıştır... RM)*****GALATASARAY-BEŞİKTAŞ DERBİSİ...Birkaç gündür soruyorlar her taraftan “Galatasaray-Beşiktaş derbisi ne olur?..” diye...Galatasaray Şampiyonlar Ligi’nde gruptan çıkma başarısı göstermiş bir takım... Ligde lider...Başında Fatih Terim gibi bir teknik direktör var...Kendi sahası ve seyircisi önünde oynuyor... Üstelik Scneijder gibi bir starı da Inter’den transfer etti, Fatih Terim beş dakika da olsa onu oyuna sokup seyirciyi iyice havaya sokabilir...***Bunlar Galatasaray’ın artıları...Beşiktaş’ın as iki futbolcusu Almeida ve Fernandes bu maçta oynayabilecekler mi oynayacaklarsa ne kadar oynayacaklar muamma...Fakat yine de ben maçın kaderinin Samet Aybaba’nın ellerinde olduğunu düşünüyorum... Aybaba, Fernandes’le Oğuzhan’ı beraber aynı takımda oynatırsa bence mesele yok...Beşiktaş ne yapar eder, gol bulur...Bulduğundan fazlasını yemezse puan alır... Bulduğundan azını yerse üç puan alır...Bir de ilk yarıda Burak’ın penaltısı gibi bir hakem hatasının olması hali var ki ona kimse bir şey yapamaz...Üç ihtimal ve etki edecek çok kişinin var olduğu çok bilinmeyenli bir maç...Fakat Beşiktaş ideal kadrosuyla çıksın...Maçta hakem hatası olmasın...O zaman Galatasaray favori değil...Bütün avantajlarına rağmen...*****YARI YIL TATİLİNDE ÇOCUKLAR...Dün sabah burunları akıyordu, nezleydiler, bir gün önce anneleri hafif ateşlerinin çıktığını söylemişti...Göndermedik yarım günlüğüne okula...Hayatlarının ilk yarı yıl tatiline bugün girdiler...Ayşe Nazlı da karnesiyle bugün gelecek...Bakalım o ne yaptı?..***Sömestr tatili benim için İstanbul’a gelmeyi ifade ederdi...Ailenin geniş kısmı İstanbul’daydı...Toplanılıp Ankara’dan İstanbul’a göç edilirdi...Yazın üç ay...Kışın onbeş gün...Teyzeleri, enişteleri, anneanneyi görecek olmaktan keyiflenirdim...Benim için sömestr “anneyle babanın karşısında yapayalnız tekbir çocuk olarak kalmamak, alternatif yaratmak...” demekti...Annemin söylediklerini bir süre kaale almayacağım günler başlayacaktı...O istediği gibi buyursun, ben arada bir teyzelerime, bazen de anneanneye gidip işimi görebilirdim...***Bir kadınla tek başına başa çıkamayacağım, ancak bir başka kadınla onu eşitleyebileceğimi sanırım sömestr ve yaz tatillerinde geniş aile efradının ortasında öğrendim ben...En azından bir süre teyzelerle anne ve anneanne arasındaki tali çelişkilerden sonsuz derecede istifade edebilecektim...Onlar anlaşana kadar sömestr tatili biterdi zaten...***Tek çocuktum ve bu tür çelişkilerden yararlanmak dışında yapacağım fazlaca bir şey yoktu...Bu çocukluk anılarımın, gün gelip hayatımda kadınlarla birebir baş edemediğim durumlarda ‘kurtarıcım’ olacağını o günlerde bilemezdim elbet...Yıllar sonra sömestr anılarını çekmecemden çıkartırken anladım ki, bir erkek hiçbir zaman, tek başına bir kadının zekasıyla baş edemez...Bu durumda yapabileceği tek çıkış, devreye sokacağı bir başka kadındır...Çocukken bunu teyzeler ve anneanne üzerinden yaparsınız...Büyüdüğünüzde bir başka kadın...***Kadın zekası erkek zekasından üstün ve griftti...Kadının oyunculuğu, erkeğin saflığını, kedinin fareyle oynadığı şekilde oynatabilirdi...Bu gerçeği bilmeyenler saftirik ve kendini bir şey zanneden erkek müsveddeleriydi...Yalnız bir erkek çocuğunun, okul yıllarından kendine kalan sömestr tatili hatırası buydu...***Kim bilir minikler ve ablaları neler öğrenecekler bu sömestr tatilinde?..İsterim ki;“Başarının; hayatlarındaki belli başlı şeyler arasında ustaca bir tutarlılıktan doğduğunu anlasınlar... İnsanlara iyi davranmanın, çok çalışmanın ve vazgeçmeyi reddetmenin önemli olduğunu fark etsinler...Başkalarının başırısızlık olarak gördüğü yerde fırsatlar görmeyi bilsinler...Kendilerine karşı dürüst olmak ilkesinden hiç vazgeçmesinler...”O zaman kendi mükemmellerini yaratacaklar, hiç şüphem yok...

Devamını Oku

Ulvi abinin gırtlak ameliyatı...

25 Ocak 2013

Ben 40 yaşında genel yayın yönetmenliği yaparken, o da 40 yıllık gazeteciydi...-”Benim yaşım kadar gazeteciliğin var Ulvi Abi...” derdim...Şimdi 53 yaşıma geldiğime göre 53 yıldır gazeteci Ulvi Abi...Hani Bab-ı Ali döneminden kalma, burnu koku alan kurt gazeteciler vardır ya, işte onlara numune bir gazetecidir Ulvi Abi...Gazetecilikte sınır tanımaz...Haber dedin mi ölür...Haberin önüne hiçbir şey geçemez...Haber girecektir...Sonrası mı?..Sonrası Allah kerim...***Bir gün çok büyük bir haber yakalamıştık...Bir çete çok ünlü bir sanatçının plajda çekilmiş aynı cinsiyetten bir arkadaşıyla özel görüntülerini 100 bin dolar karşılığı vermek üzere “şantaj” amacıyla sanatçıya göndermişti...Resimleri aldık...Olayı bir şantaj olayı olarak vereceğiz...Ulvi Abi, yılların kurt gazetecisi...O resmin şantaj kısmını verirken içeriğini öne çıkarmaktan yana...Habere bir metin yazdı...Okudum, betim benzim attı...-”Ulvi Abi” dedim, “Biz bu haberi bu şekliyle yayınlarsak sanatçının fanları bizi gebertir... Gel şantaj kısmını öne çıkartalım, resmin içeriğini fazla göze batırmayalım...”Yılların gazetecisiydi...Haberle doğmuş, haberle büyümüş, haberle yaşamıştı...Vakti zamanında bir haber yaptı diye kabadayılar tarafından rehin tutulmuştu...Gazete patronunun nice pazarlıkları sonucu kabadayıların elinden kurtulmuştu...Haberin içeriği neyse önce onu vermekten yanaydı...***-”Reha Bey, doğru söylüyorsunuz da...” dedi, “haberin esas noktası resmin içeriği...”Biliyordum öyle olduğunu...Ancak benim gibi “deli” bir gazeteci bile hayatı artık daha dengeli vermek gerektiğine inanmıştı...-”Biliyorum içine sinmiyor Ulvi Abi...” dedim, “Ama gel bunu şantaj olayını ön plana çıkartarak verelim... Öteki durumda bizi çarmıha gererler...”Böyle durumlarda hep yaptığı gibi, çenesini sıvazladı Ulvi Abi...Benim dediğim gibi verdik haberi...Sanatçıya yapılan şantajı öne çıkartarak...Fayda etmedi...Yine çarmıha gerdiler bizi...***İçkisini de içerdi, sigarasını da...Bab-ı Ali gazetecisi böyleydi...Rakısını içer, sigarasını ciğerlerinin dibine kadar çeker, bu karışımın 24 saatlik gazetecilik tecrübesiyle yarattığı karışımdan, büyük haberler çıkartırdı...Ulvi Abi de öyleydi...Dün bir de baktım ki, “gırtlağın-dan ameliyat” etmişler...Mehmet Barlas’ın, Savaş Ay’ın geçirdiği sigara kaynaklı gırtlak tümörü ona da bulaşmıştı...Dün gece bu yazıyı yazmadan hemen önce onu aradım...Bir yakını telefona çıkar da son durumunu öğrenirim diye...Telefon cevap vermedi meraklandım...Beş dakika sonra telefonumda “Ulvi Yanardağ” yazısını görünce heyecanlandım...Açtım, telefondaki “kısıktan gelen Ulvi Abi”nin sesi...***Sesi duydum, artık başka bir şey duymama gerek yok...Ameliyattan hemen sonra konuşabildiğine göre, ameliyat başarılı geçmiş...Zaten “İyiyim” diyor “daha da iyi olacağım...”Ne Mehmet Barlas, ne Savaş Ay sigarayı bırakmadılar bu hastalığa rağmen...Ulvi Abi içmez diye dua ediyorum...Kimse kusura bakmasın...Sigaraya vergi koyuyor ve kendiliğinden zamlandırıyorlar ya...İçten içe mutlu oluyorum...En sevdiğim dostlarımın ameliyat oldukları halde sigarayı bırakmadıklarını gördüğüm için...Belki böyle bırakırlar diye zam da gelse, vergi de konsa bana mısın demiyorum...*****EVRENİN SIRLARINI BİLEBİLMEK...“Kendimizi ne kadar derinlemesine tanırsak, liderlik yolculuğumuzun evine, kalbimizde daimi bildiğimiz ve olmak istediğimiz yere ulaşmak için doğru tercihler yapabiliriz...Geçmişte Roma Tapınaklarının girişinde şu sözler yazılıydı:“Kendini tanırsan, evrenin ve tanrıların sırlarını öğrenirsin...Robin Sharma...”***Kendini tanımak, nerede ne yaptığını bilmek demek değildir...Nerede neyi neden yaptığını bilmek, bilinçaltı dürtülerini ortaya çıkarmak demektir...Eskiden kendimi çok iyi tanıdığımı zannederdim...Nerede ne yaptığımı ve neden yaptığımı da bildiğimi zannederdim...Oysa bilinçaltımı açtıkça, cesaretle bilinçaltı duygularımın üzerine gittikçe, muhteşem bir içsel evrenle karşı karşıya geldim... Her bulduğum yeni bulgu, yepyeni bağlantılar ve gerçeklikler ortaya çıkartıyordu...***Kendimi tanırken, çevremi ve evreni de hiç tanımadığım kadar hızlı ve güçlü bir gözle fark etmeye başladığımı anladım...Yavaş yavaş sırlar yok oldular gözümde...Kimsenin sırrı gizli kalmamaya başladı...Çünkü kendi sırlarım birer birer ortaya çıkıyordu...Kendi sırlarım ortaya çıktıkça aynı hızla çevremdeki sırlar da ona koşut olarak ayyuka çıkıyordu...Bir süre sonra geçmişle kıyaslanmayacak biçimde “çevremdeki olayları bilir ve görür oldum...”Söylenen her şeyin altında yatan nedeni görüyordum...Amerikan romantik komedi filmlerinde “beyni okuyan insanlar olur” hani...Yavaş yavaş o insanlardan biri haline gelmeye başladığımı fark ettim...Bunlar hep kendi beynimi ve bilinçaltımı okumaya başladıktan sonra gerçekleşti... Kendimi tanıdıkça, çevremdeki ve evrendeki her şeyi tanımaya başlamıştım...*****BEYAZ EKMEK BİTMELİ...İsterlerse Başbakan’lar böyle konularda konuşmazlar desinler...İsterlerse bu kadar insan, yetkili arasında bu iş Başbakan’a mı kaldı diye eleştirsinler...Her şeyin Başbakan tarafından söylenmesi, ‘tek adam’ yönetimi gibi, her konuda Başbakan’ın fikriyle hareket edilmesi demokrasi açısından sakıncalı olabilir...Buna itirazım yok...Fakat Başbakan’ın “Beyaz ekmek üretilmesin, tüketilmesin, buğdaylı ve kepekli ekmeğe dönülsün” yolundaki uyarısına sonuna kadar bütün kalbimle katılıyorum...***Beyaz un kanserojen...Amerikan sağlık bakanlığının internet sitesinde beyaz unun vücut içinde direkt şekere dönüştüğü, şekerli hücrelerin oksitlenerek bir süre sonra kanserli hücre haline geldiği açıktan yazılıyor...Dünyanın gelişmiş ekonomileri, beyaz rafine edilmiş una karşı kampanya açmış durumdalar...Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, gıda sektörü zarar görmesin diye bu konuların üzerine gidilmiyor ya da gidilemiyor...Bir sürü nedeni var bunun...Reklam sektöründeki kazançlardan, istihdam sorununun çözümüne kadar bir dizi neden, “rafine edilmiş beyaz un”dan yapılan unlu yiyeceklerin ve şekerin soframızdan kaldırılmasına olanak tanımıyor...Bu durumda ne olacak?..Başbakan gibi birisi bu konuya el atmadıkça, herkes bildiğini okuyacak...Başbakan konuştu mu da “bu iş Başbakan’larımı kaldı?..” denilerek demagojiye boğulacak...Hiç boğmasınlar demagojiye...Her konuda fikir yürütmesin, fakat Başbakan’ın buğdaylı ekmek konusunda yürüttüğü fikir milyonlarca insanın sağlığına yapılan direkt bir katkıdır...Beyaz un ve şeker, vücut içinde kanserli hücreleri tetikliyor...Başbakan doğru söylüyor...Rafine edilmiş beyaz ekmeği sofranızdan kaldırın... Ekmekler en azından kepekli, daha iyisi ise tam buğdaylı olmalı...

Devamını Oku

Mevlit Kandili için servet ve fakirlik öyküsü...

24 Ocak 2013

Hazreti Muhammed’in huzurunda yaşanan günlük olayları kaleme alanların anlattığına göre, günün birinde Halife Osman servetinin her geçen büyüdüğünden yakındı...-”Hayır kurumlarına bağış yapıyorum... Fukaralara yardım ediyorum... Buna rağmen zenginliğim hiç azalmıyor... Eğer bu servet artmaya devam ederse, ben fukaralığın getirdiği iç huzura nasıl kavuşacağım... Çok fazla para insana huzur vermez...”Denilene göre Hazreti Peygamber şu cevabı verdi:-”Ey Osman, istersen git Allah’ın sana bahşettiklerine karşı kasten bencilce ve nankörce davran... Bak o zaman servetin nasıl da azalacak...”***Osman bunca zamandır bağış yapmaya ve insanlara yardım etmeye alıştığını, günlük yaşamında başka bir davranış biçimini benimsemesinin artık imkansız olduğunu söylüyordu ki Hazreti Peygamber Kuran’dan bir suret okudu...Buna göre;Allah’ın lütuflarına müteşekkir olan insana daha fazlası bahşedilir...Nankörlük edenler ise cezalandırılır...Kuran’a göre hayır işleri yapanlar hep ödüllendirilir...Peygamberin sözlerine göre;“Allah’ın lütfuna şükredenler daha da fazlasını elde ederler...”***Bunları çevresindekilere anlatan Mevlana arkasından şunları söyledi:“Minnet duymayı bilmeyenin avucundanKayar gider serveti;Fakat minnetkarlık daha fazlasını getirir sana,Ve daha da fazlasınıÇünkü Allah’a en yakın durursunAlnının toprağa dayadığın zaman,Allah’ına şükrederken...Ve sonra Peygamberimiz Osman’a dedi ki;‘Ey Osman senin bu artmakta olan zenginliğinin artmaktan başka çaresi yoktur...Çünkü sen hayırsever ve cömertsin...’***Bunun üzerine Osman minnetini göstermek için halka üçyüz deve bağışladı ve Peygamberimizin hayır duasını aldı...”***Bunları çevresindekilere söyleyen Mevlana, arkasından kendi devrine ve o günkü hükümdarın alışkanlıklarına değindi...Hükümdarın adı Emir Muhiddin Süleyman’dı...Mevlana onu Halife Osman’a benzetti...O da dervişlere, gezginlere, bilginlere, fakru zarurete düşmüşlere yardım ediyordu ve halkın kalbine taht kurmuştu...Onlar hükümdarlarına hayır duası ediyorlar...Bunun sonunda hükümdar elini attığı işlerde başarılı oluyordu...***Hazreti Muhammed’in söylediklerini çevresine anlatan Mevlana öyküsünü İdries Shah’ın “Mevlana’dan 100 Bilgelik Hikayesi” kitabından aldım...Şimdi size Hazreti Muhammed ve Mevlana ile uzaktan yakından ilgisi olmayan ve bu köşede sıkça görüşlerine yer verdiğim Deepak Chpora’nın “Başarının 7 Spiritüel Yasası” kitabında ne söylediklerini aktarayım:“Elimizde tutma niyetiyle paranın dolaşımını engellersek, ki sonuçta bu bir hayat enerjisidir, paranın bize geri dönüşümünü de engellemiş oluruz... Bu enerjinin bize devamlı olarak geri dönüşünü sağlayabilmek için dolaşımına izin vermeliyiz... Para da nehir gibi akmalı...Aksi halde kendi hayat enerjisinde tıkanıklık yaratır...Bu durum enerji akışını engeller...Dolaşım ise bu enerjiyi diri ve canlı tutar...Her ilişki bir alma verme ilişkisidir...Vermek almayı doğurur...Alma da vermeyi...Yukarı çıkan mutlaka aşağı inmeli, dışarıya giden de geri dönmelidir...Gerçekte vermek almak ile aynıdır...Çünkü vermek ve almak evrendeki enerji akışının farklı yüzleridir...Herhangi birinin akışını engellerseniz evrenin ilahi zekasına müdahale etmiş olursunuz...***Eğer istemeyerek veriyorsanız bu vermenin arkasında bir enerji yoktur...Eğer verme eylemi ile bir şey kaybetmiş hissediyorsanız verdiğiniz hediye gerçekten verilmiş olmaz...Bu nedenle de herhangi bir şeyin artmasını sağlamaz...En önemli nokta bir şeyi alırken veya verirkenki niyetinizdir...Niyetiniz her zaman alan ve veren için mutluluk yaratmak olmalıdır...Çünkü bu niyet hayatı destekler, devamını sağlar...Ki bu da her şeyi çoğaltır...”***Hazreti Muhammed’den, Mevlana’ya...Mevlana’dan Deepak Chopra’ya...Ve şimdi de iki gün önce bu köşede yer alan, Microsoft’un kurucusu 63.4 milyar dolarla Amerika’nın en zengin adamı Bill Gates’e kulak verelim:“Yemeğimi yiyorum...Giyeceğimi giyiyorum...Paranın bir noktadan sonra beni daha ileriye götürme ihtimali yok...Bu da elbette paranın bir vakıf aracılığıyla muhtaçlara ulaşması anlamına geliyor...Servetimin yüzde 95’i benim ve eşimin ölümünden 20 yıl sonra vakfa dağıtılacak...Bunu dini bir inanış nedeniyle yapmıyorum...İnsanların eşit olduğu bir dünyada herkesin eşit şartlardan faydalanması gerektiğine inanıyorum...”Quantum fiziği...Quantum fiziğinden, yaşam bilgeliğine...Yaşam bilgeliğinden Deepak Chopra’ya ve evrenin 7 spiritüel yasasına...Evrenin spiritüel yasalarından, Hazreti Muhammed’in ve Mevlana’nın söylediklerine... Hiçbir dini inancı olmadan aynı şeyleri söyleyen Bill Gates’e...Mevlid Kandiliniz mübarek olsun...*****UĞUR MUMCU’NUN KATİLLERİ YAKALANMADAN...Hiçbir cinayetin faili yakalanmadan geride kalanlar rahata erişmez...Ölenin ruhu huzur bulmaz...Elbette bu 20 yıl önce hunharca katledilen Uğur Mumcu ve arkasında bıraktığı ailesi için de geçerlidir...Fakat Uğur Mumcu’nun katledilmesiyle ilgili bir başka gerçek daha var...Mumcu’nun katilleri, sadece bir insanı katletmekle kalmadılar...Türkiye’nin demokrasisini, rejimini, barışını, hukukunu da öldürmeyi amaçladılar...Her katilin bulunması, elzemdir...Uğur Mumcu’nun gerçek katillerinin bulunması, sadece Mumcu ve ailesi için değil, tüm Türkiye’nin huzura kavuşması için gerekliliktir...Uğur Mumcu’ların, Hrant Dink’lerin perde arkası katillerinin bulunmadığı bir ülkede demokrasi oturmaz...Yirmi yıl sonra Uğur Mumcu’nun gerçek katillerinin kim olduklarının bilinmemesi, hala bulunmamış olması azap vericidir...*****8 YIL ÖNCE SİGARAYI BIRAKTIĞIMDA...Sekiz yıl önce bugünlerde bir gece yattım ve kalktığım Cumartesi sabahı sigarayı bıraktım...Bir önceki akşam, normal maç seyrederken karar vermiştim sigarayı bırakmaya ve o zamana kadar yaklaşık otuz yıl günde iki paket sigara içmiştim...Hiçbir yardım almadım sigarayı bırakmak için...Nikotin cikleti bile çiğnemedim...***Yaptığım, sigarayı bırakmadan önce yaklaşık 6 ay ile 1 yıl boyunca bilinçaltımı sigara konusunda temizlemekti...Sigara bilinçaltımda, “karizmatik ve kaliteli bir yaşamı” sembolize ediyordu ve farkındaydım ki, bilinçaltımı temizlemeden bilinçüstündeki tazyiklerle sigarayı bırakmam mümkün olmayacaktı...Bilinçaltıma, sigaranın karizmatik ve kaliteli bir yaşamı temsil etmediği mesajını gayet ustaca aylar boyu verdim...Sonunda sigarayı bırakıyorum dediğimde, hiçbir şey olmamış gibi otuz yıl günde iki paket içtiğim sigaradan vazgeçtim...***Önceleri 1-2 yıl içinde 8-10 kilo aldım...Ancak zaman içinde sporla aldığım o kiloları verdiğim gibi, bir on beş kilo daha verdim...Şimdi sigarayı bıraktığım zamanlardan 14-15 kilo daha zayıfım...Üstelik sigara da içmiyorum...Yine de dün Memorial Hastanesi Onkoloji bölümü doktorlarından Profesör Dr. Gökhan Kandemir’i okurken bir tuhaf oldum...Prof. Kandemir, “sigara içenlerin içmeyenlere göre akciğer kanserine yakalanma riskinin 20 kat daha fazla olduğunu söylüyor; sigaraya başlama yaşı, içim süresi ve içilen sigara sayısı kanser gelişimini etkiler...” diyordu...Sekiz yıl öncesine kadar içmiş olduğum sigaraların, bundan sonrası için risk oluşturmamasına dua ederek yeni hayatıma şükrettim...Dün iki çocukluk arkadaşımla konuşuyordum...Restoranların sigara içilen yarı açık yarı kapalı bölümlerine gitmediklerini söylediler...-”Başımıza ağrı giriyor, sigara içmiş gibi oluyoruz...”-”Benim ise...” dedim, “Boğazımda bir kütle oluşuyor... Ve hissediyorum o kütleyi, kendim içmesem de...”Nasıl içmişim 30 yıl...Ve nasıl bırakmışım pat diye tam sekiz yıl önce...Hayatı nasıl istersen öyle yaşıyorsun işte...

Devamını Oku

Ömer Güney’in ortaya çıkması gerçek katilleri saklıyor!..

23 Ocak 2013

Paris Cumhuriyet Savcısı François Molins, cinayetin bir numaralı şüphelisinin Sivas Şarkışla doğumlu Ömer Güney olduğunu söylüyor...Ömer Güney, suikastin olduğu binaya Sakine Cansız ve diğer iki kadınla birlikte giriyor...Bir süre sonra çıkıyor...Cinayetin işlendiği saatlerde yeniden binaya giriyor...Üstelik paltosunda barut izine rastlanıyor...***Her şey Ömer Güney’in cinayeti işlediğine götürüyor polisi ve savcıyı...Zaten o da itiraf etmese de çelişkili ifade veriyor...Üstelik kamera kayıtları hiçbir şüpheye yer vermeyecek derecede açık...Kennedy suikastinde de Lee Harvey Oswald kısa bir süre sonra bulundu...Bütün kanıtlar Oswald‘ın Kennedy cinayetini işlediğini gösteriyordu... Kurulan iki komisyon Lee Harvey Oswald’ın bireysel bir eylem olarak Kennedy suikastini gerçekleştirdiğini söylüyordu...Oysa Oswald daha mahkemeye çıkmadan Jack Ruby tarafından öldürüldü...Sonra Jack Ruby de öldürülecekti...***Kennedy suikastinin üzerinden geçen 50 yıl boyunca Oswald‘ın KGB ajanı olduğundan, gerçekte CIA ajanı olup KGB ajanı gibi göründüğüne kadar kadar her ihtimal konuşuldu, filmlere konu oldu...Elli yıl boyunca FBI’ın ünlü başkanı J. Edgar Hoover’ın üzerinde kuşkular yoğunlaştı fakat bir türlü olay kesinleştirilemedi...Ömer Güney’in bu kadar kolay bulunması, üç PKK’lı kadının neden öldürüldüğünü ortaya çıkartacak bir gelişme değil...Tam tersine olayın çok profesyonel ve çözümü imkansız bir kilidinin olduğunu belli ediyor...Açık ki, kanıtların ortaya koyduğu gibi iki yıl önce PKK’ya katıldığı söylenen Ömer Güney katilse, Güney sadece bir tetikçidir...Suiakisti gerçekleştirenler belli ki Türkiye’de sabıka kaydı bulunmayan, iyi derecede Fransızca bilen, Eyfel Kulesi’nin önünde resim çektiren ve Kürt Dernekleri üyesi olup, arkasında ne olduğu anlaşılamayan 30 yaşında bir adamı seçtiler...***Ömer Güney’in cinayeti işlediği ortaya çıkarsa, bu cinayeti PKK işlemiştir demek doğru olmaz...PKK işlememiştir demek de doğru değildir...Ömer Güney’in cinayeti işlemesi hiçbir şey demek değildir...Tek söylenebilecek çok profesyonel bir merkez tarafından, tetikçi kullanıldığıdır...Tam bir Oswald hikayesiyle karşı karşıyayız...Cinayetin failleri ortaya çıkmıyor...Cinayetin failleri karanlığa gömülüyor...*****EŞCİNSELLERİN ÇOCUK YAPMA HAKKI VE MİRASLARI...Amerikan sinemasının efsanevi oyuncusu Jodie Foster’ın son Golden Globes ödül töreninde “eşcinsel” olduğunu söyleyip, iki erkek çocuğunu birlikte büyüttüğü hayat partnerine teşekkür etmesinin bir anlamı var...Eşcinsel evliliklerde, çocuk yapma hakkını tartışıyor Amerika ve Avrupa...Eşcinsel hayatların özgürlükleriyle ilgili herhangi bir şey söyleme hakkını kendimde görmem...Böyle bir hadsizlikte bulunmam...Fakat “eşcinsel evliliklerde çocuk yapma ve alma hakkı” konusunda bazı kuşkularım vardı...- “Bu şart mıdır?..” diye bir soru kafamı kurcalıyordu...***Özgürlükler konusunda benden daha liberal bir arkadaşım; benim soru işaretimi görünce şöyle dedi:- “Eşcinsel kişinin mirasını devretme hakkı olmayacak mı?.. Mirasını aktaracağı kişi, kendi yetiştirdiği çocuktan başkası olabilir mi?.. Mirasını yetiştirdiği çocuğa devretme hakkını vermezsek, insan haklarından yana olabilir miyiz?..”Bu konu enine boyuna Avrupa’da, Amerika’da, Kanada’da tartışılıyor...Belli ki ünlü yıldız Jodie Foster da, bu yöndeki çabalara destek vermek için, Golden Globes’da bu açıklamayı yaptı...Karşı çıkanlar, eşcinsel evliliklerde yetiştirilen çocukların “anne baba rol modellemesinde karışıklığa düşeceğini” söylüyorlar...Eşcinsel evlilikler olsa da “bu evliliklerde dışardan çocuk sahibi olmanın” komplikasyon yaratacağını söylüyorlar...Çok boyutlu, karmaşık bir konu...Biliyorum ki Batı’daki bu tartışmayı izleyen çok kişi “bunlar kafayı yemişler” diyebilir...Oysa hayat bana, zamanında “kafayı yemiş bunlar” dediğimiz birçok tartışmanın ve bir süre sonra şöyle veya böyle Türkiye’de de tartışıldığını gösterdi...Sakın büyük konuşmayın...Büyük konuştuğunuz şey, “olmayacak” diyorsanız “olur”, “olacak” diyorsanız da, “olmaz...”Evrenin kuralı böyle...*****GALATASARAY’DA KOMBİNE MEVSİMİ VE SNEIJDER...Galatasaray’ın neredeyse bütün maçlarına kafileyle birlikte giden Divan’a seçilmek için gün sayan, çok iyi bir Galatasaraylı dostumla beraberdim...- “Abi” dedi, “Sneijder transferini millet bilmediğinden Ünal Aysal’ın kişisel isteği ya da kaprisi sanıyor... Oysa bu sezon Arena’daki kombinelerin süresi bitiyor... Büyük para kazandıran VIP kombineler ve locaları üç yıllığına satıyor kulüp... Arena stadı açıldığında üç yıl için peşin 16 bin dolar ödedik... Şimdi bu para daha da artacak ve üç yıl için yine peşin alınacak... Sneijder bu seneden çok gelecek sezon için alınıyor... Kombine satıp para kazanmak için... Millet bunu hesaplamadığından, Sneijder’i Ünal Aysal’ın özel isteği sanıyor... Amaç üç yılda bir yenilenen kombine ve loca satışlarından büyük para indirmek...”***Galatasaraylı kardeşim, doğru söylüyor...Bu yıl Temmuz’daki kombine sezonu başlamadan Galatasaray’a yeni transferler de yapılacak...Amaç rüya transferlerle üç yıllığına bütün kombineleri ve locaları en iyi fiyattan satmak...Galatasaray’da localar ve pahalı kombineler yıllık değil, üç yıllık satılıyor...Bu hesapla Galatasaray’ın en büyük transferleri bu sene...Sonraki iki yıl transferde biraz hız kesilir...Üçüncü yılda yeniden hareketlenir...Galatasaray’ın Sneijder‘le kaç yıllık sözleşme yaptığına bakın...3.5 yıl...Ne demek bu?..Bir sonraki kombine sezonuna başka bir yıldız gelecek...Futbolun ekonomisini bilenler, olayı çözüyorlar...Bilmeyenler ise lagalugaya devam...

Devamını Oku

Bir “baba” olarak Ali Ağaoğlu...

22 Ocak 2013

Zenginliğinin üzerine şöhret basamaklarında adım adım yükseltilir, bütün gazetelerde boy boy fotoğraflarla “yeni bir playboy zengin” üretilirken, hep mesafeli durdum Ali Ağaoğlu’na...Halkla ilişkilerini yapan Rosa çok yakın dostum olmasına rağmen, ne bir gün bir davetine gidebildim, ne de bir yerlerde oturup iki kelam laf edebildim...Her yerde karşılaşıyorduk oysa Ali Ağaoğlu’yla...Selam sabahtan başka, iki kelime laf etmedik...Pazar günleri “çocukları” yemek sonrası oyuna götürüyorum...Ben de kitaptı, filmdi, cd’ydi, dvd’ydi derken kendime parantez bir zaman ayırıyorum...Pazar çocukları iki saat için götürdüğüm oyun salonundan haber verdiler ki bir saat sonra Ali Ağaoğlu’nun çocuğunun doğum günü partisi var ve oyun parkının süresi dolacak...Doğum günü olduğundan gelen arkadaşlarıyla oynasınlar diye kapatmış üç saatliğine orayı Ağaoğlu...***Hayatta bir şey tecrübeyle öğrendim...Kendim için “mümkün değil yapmayacağım, istemeyeceğim şeyi” çocuklarım için gözümü kırpmadan yapıveriyorum...Kendime işleyen gururla çocuklarıma işleyen gurur farklı çalışıyor...Kendim olsam “tamam” der çıkarım, fakat çocuklar biraz daha oynasınlar diye, “kalsınlar” dedim, “Ben gelir oraya, Ali Ağaoğlu’yla görüşürüm... Çocukların bir saat daha kalmalarını sağlarım...”Medyanın bilindik yüzlerinin yıllardır sürdürdükleri samimiyete karşın, tek bir gün tek bir davetine katılamayan ben, böyleceAli Ağaoğlu’nun çocuğunun doğum gününe davetsiz katılıp, kendi çocuklarımın oyun saati için ricada bulunmak zorunda kaldım...***İyi ki katılmışım ve iyi ki Ali Ağaoğlu’yla, uzun uzun konuşmuşum...Bir süre önce “Ali Ağaoğlu’nu bir marka olarak reklam edip pazarlayanlar yanlış iş yapıyorlar... Ağaoğlu’na zengin bir playboy imajı çiziyorlar... Türk halkı zengin playboy işadamlarını sevmez... Kötülük ediyorlar Ağaoğlu’na...” demiştim...Bunu söylerken Ali Ağaoğlu’nun “aile babası” yönünü hiç bilmiyordum...Öyle bir Ali Ağaoğlu portresi çizmişlerdi ki; “Ultralüks arabalarda, ünlü mekanlarda genç ve güzel kızlarla dolaşan playboy bir çapkın milyarder müteahhit...” Oysa Pazar günü doğal haliyle gördüğüm Ağaoğlu’nun bu söylediğim portreyle uzaktan yakından ilgisi yoktu...7 yaşındaki çocuğunun doğum günüyle uğraşıyor, doğum günü partisine gelen çocuğun arkadaşları ve aileleriyle teker teker ilgileniyordu...Etrafta gazeteci, namına ne muhabir ne fotomuhabiri yoktu ve o en doğal haliyle, çocuğunu anlatıyordu çevredekilere...O arada bana çocukları çok sevdiğini söyledi... “Beşincisi de yolda...” dedi...Gazetelerde ertesi gün görmesem, yazmayacaktım bile...Öylesine doğal, öylesine zengin ve playboy halinden uzakta bir havadaydı...***Hangi Ali Ağaoğlu daha gerçek onu bilmem...Fakat bildiğim, medyada görünen ve gösterilen imajın çok dışında bir Ali Ağaoğlu’nun daha var olduğu...Medya, “ünlü olmaya başlayan kişileri”, kendi istediği ve işine yaradığı şekilde “şöhret” yapıyor ki etinden ve suyundan faydalansın...Birçok kişi de, o sırada oyanan bu hileli oyunu görmüyor ve zaaflarına yeniliyor...Her erkeğin sonuçta içinde bir parça James Bond olma özlemi var nasılsa...Önceki gün ben bir James Bond’la karşılaşmadım...Dördüncü çocuğunun doğum gününü ilgiyle kutlayan, beşinci çocuğunun doğmasını ise dört gözle bekleyen adam gördüm...Çocuğunun arkadaşlarının aileleriyle saatlerce sohbet eden sahici ve gerçek bir baba...Benim gördüğüm Ali Ağaoğlu buydu...Etrafta basın ordusu falan da yoktu, bu görüntüyü çekecek...Sadece çocuklar ve aileleri vardı...-”Memnun oldum tanıştığımıza” dedim...Oyun alanından ayrılmak istemeyen çocuklarımı kucağıma aldım ve ayrıldım...*****DÜNYANIN EN ZENGİNİ SERVETİNİ DAĞITIYOR...Dünyanın en zengin ikinci adamı... Amerika’nın ise en zengini...63.4 milyar dolar serveti var Bill Gates’in..The Telegraph’a konuşmuş:“Yemeğimi yiyorum, giyeceğimi giyiyorum...Paranın bir noktadan sonra beni daha ileriye götürme imkanı yok...Bu da elbette paranın vakıf aracılığıyla muhtaçlara ulaşması anlamına geliyor...”***Çoğu zaman yazdığım yazılarda “bilge” kişilerin kimler olduğunu soruyorlar bana...İşte hayatı böyle sindirebilmiş kişilere “bilge kişi” deniyor...Şöyle demiş Bill Gates röportajda:-”Servetimin yüzde 95’i kendimin ve eşimin ölümünden 20 yıl sonra vakfa dağıtılacak... Bunu dini bir inanış nedeniyle yapmıyorum...İnsanların eşit olduğu bir dünyada herkesin eşit şartlardan faydalanması gerektiğine inanıyorum...”***64 milyar doların yüzde 5’i üç milyar dolardan biraz daha fazla ediyor...Bu kadar parayı ailesine bırakıp, gerisini vakıf aracılıyla ihtiyacı olanlara verilmesi için kurumsal çalışmalar yapıyor...Diyebilirsiniz ki; “Benim de o kadar olsa 3 milyarı alır, gerisini bağışlarım...”Hayır!..Yüzde 99.99’umuz böyle bir şeyi yapmaz...Hele bazılarımız ne zaman 100 milyar dolar olacak ve bütün güç bana geçecek diye dövünür...Bill Gates olmak, bir Don kişot olmak değil, bir “bilge” olmak demektir...Onu anlayabilmek için, söylediklerini iyi okumak, sonra da sindirebilmek lazım...*****HUZURUN KIYMETİNİ BİLMEYEN ADAM...Burçin Alpacar bir öykü göndermiş bugün bizlere;Bir padişah acemi bir köle ile gemiye binmişti...Köle hiç deniz görmemiş, geminin mihnetini tatmamıştı...Ağlamaya, inlemeye başladı...Tir tir titriyordu...Avutmak için çok uğraştılar, fakat bir türlü sakinleşmedi...Padişahın keyfi kaçmıştı...Herkes aciz bir vaziyetteyken gemide bulunan yaşlı bir adam padişahın huzuruna çıktı; “Müsaade buyurursanız ben onu sustururum...” dedi... Padişah da: “Lütfetmiş olursunuz...” diye cevap verdi...***Yaşlı adam, köleyi denize atmalarını istedi tayfalardan...Köle denize düşünce suya batıp çıkmaya başladı...Yüzme bilmiyor ve boğuluyordu...İlk defa denize girmişti...Sonra saçından yakaladılar, gemiden tarafa çektiler onu...Köle gemiye yaklaşınca iki eliyle asıldı gemiye çıktı...Bir köşede uslu uslu oturmaya başladı...Yaşlı adamın yaptığı iş padişahı hayrete düşürdü:-”Bu işteki hikmet nedir?” diye sordu...Yaşlı adam cevap verdi:-”Köle evvelce suya batmayı tatmamıştı... Gemideki selametin kıymetini bilmiyordu... İşte huzur ve saadet de böyledir, bir felakete düçar olmayan kimse, huzurun kıymetini bilemez...”***Bu öykü bana, çok şeye sahip olduğu halde daha fazlasını isteyen ve her daha fazlasını istediğinde başkalarının ‘pastasına göz dikenleri’ hatırlatır...Hayatta yeterince zengindirler...Fakat “kişiliklerini aynı oranda geliştiremedikleri için”, hep başkalarının payına göz dikerler...Sonsuz bir hırs ve ihtirasla daha fazlası daha fazlası için saldırırlar...Bir gün denize düştüklerinde, suya batıp çıkıp boğulma tehlikesiyle başbaşa kaldıklarında, gemideyken neden rahat ve huzur içinde oturmadıklarını düşünürler mi acaba?..Hayatın başkalarının ekmeğiyle ve hayatıyla oynamadan da bolluk içinde geçebileceğini bilirler mi?..Eğer böyle davranırlarsa, kendileri de bir türlü bulamadıkları ‘huzur’u bulabileceklerinin farkında mıdırlar?..Burcu’nun gönderdiği öyküde, denize düşen adam, suda batıp çıktıktan ve boğulacağını anladıktan sonra, gemiye çıktığında güvenli bir yerde oturduğunun farkına varıp, ağlamaktan ve sızlanmaktan vazgeçiyor...Ben çevremizde, üstelik köle gibi değil zengin yaşayıp “huzur içinde, hep huzursuzluktan beslenenlerin bu kadar kolay ikna olacağını” doğrusu sanmıyorum...Gördüğüm ve yaşadığım hep “aba altından sopa gösterme...”Hala anlamıyorlar ki, gösterdikleri her aba altındaki sopa bir süre sonra onlara sopa olarak dönecek...

Devamını Oku

Fatih Terim bunları kime söyledi?..

20 Ocak 2013

Fatih Terim önceki akşam maç sonrası basın toplantısında acaba şu sözleri kimin için etti ve sözler ne anlama geliyordu?..-”Ben sanırdım ki başarısızlık durumlarında futbol camiaları ve kulüpleri karışır... Halbuki son 1.5-2 yıldır yaşanan ve yaşatılan sürekli başarıya, alınan puanlara, ilk 16 sıralamalarına rağmen, bir camia durduk yerde içerden çözülebiliyor, karıştırılabiliyormuş...”Fatih Terim’in sözlerinin anlamı: Geldiğim sezon, Galatasaray Avrupa Kupaları’na bile gidememişti...Avrupa Kupaları’na katılamayan bir takımdan şampiyon yarattık...Şampiyon yapmakla kalmadık, Şampiyonlar Ligi’ne soktuk...Şampiyonlar Ligi’nde gruptan çıktık...Son 16 takıma kaldık...Ligde lideriz...Bunu sadece 1-1.5 yılda yaptık...Bunu yapan bir kulübü içerden karıştırabiliyorsunuz...Sözlerin direkt hedefi Başkan ya da çevresi...***-”Buradan herkese ama herkese sesleniyorum...Bir Galatasaray’lı bir Galatasaray sevdalısı, aşığı olarak bu kulübe 40 yıl hizmet etmiş, sadece hocası olarak değil, divan kurulu üyesi olarak, Galatasaray’ın bir elemanı olarak, tekrar ediyorum Galatasaray’ın bir elemanı olarak rahat ve huzurlu çalışacağım, kişilerle ve olaylarla değil, oyunla futbolcuyla ilgileneceğim ve bir zahmet konsantrasyonumuzun saha dışı olaylarla bölünmediği bir ortam rica ediyorum...”Fatih Terim’in sözlerinin anlamı:Bana “başarılı bir eleman” diyen Galatasaray Başkanı’na söylüyorum...Bu kulübe 40 yıl hizmet veren hem futbolcu, hem kaptan, hem teknik dirkektör hem de divan kurulu üyesi bir Galatasaray’lı olarak Galatasaray’ın bir elemanıyım... Sizin elemanınız değil, Galatasaray’ın emrindeki bir elemanım... Bana profesyonel eleman muamelesi yapamazsınız... 40 yıldır bu camianın içindeyim ve divan kurulu üyesiyim... Sizin Galatasaray üyeliğinizden daha uzun bir süredir Galatasaray’ın üyesiyim...***-”Buradan tek tek yaşananlara, söylenenlere cevap vermeyeceğim... Bilin ki sustuğum için rahat değilim... Değilim ancak düşünmek zorunda olduğum bir takım var... Ve bu takımın başarısı söz konusu...Daha fazla buna mani olacak kişilere ve olaylara müsaade etmeyeceğimden emin olabilirsiniz...Unutmamamız gereken önemli bir gerçek var...Ne teknik direktör olarak ben, ne başka teknik direktör, ne oyuncu, ne yöneticiler, ne Başkan, ne de transfer edilen ve edilmesi düşünülen oyuncular, hiçbiri Galatasaray’dan büyük değildir... Aslolan Galatasaray’dır...”Fatih Terim’in sözlerinin anlamı:Başkan’ın Sneijder’in transferiyle ilgili tutumundan rahatsızım... Ne Sneijder ne de bir başkası Galatasaray’dan büyük değil... Saha içindeki işimize karışmayın...***Bunlara ek olarak “Çok yoruldum ve sıkıldım...” yolunda sözleri var Fatih Terim’in...Bu sözlerin anlamını ayrıca belirtmeye gerek duymuyorum...Sanıyorum bunun anlamını Başkan ve yakınları gayet iyi anlarlar...Bu konuda tanıdığım Fatih Terim’i tercüme etmeye gerek yok...Sözlerin içinde tercümenin kendisi var...*****BİR MİLANO KAFESİ...Hayatınızın bir yerinde bir tıkanma olduğu zaman, anlayın ki başka yerlerde sonsuz açılmalar sizi beklemektedir...Geçenlerde Bebek’te hep gittiğim yerlerden birine, bir süre uğramamaya karar verdim...Sabah geç saatte işbaşı yapıyorlardı...İyi bir isim yapmıştı ve açık olduğu saatlerde genelde dolu oluyordu...Hayatın enerjisini başka yere kanalize etmem lazım diye düşündüm...Spor yaptığım günlerde bir tanıdığım Cafe Nero’ya götürdü beni...Bebek’in göbeğinde Mc Donald’s’ın yanında bir kafeydi...***Uzun zamandır fast-foot hamburgerciler gündemimden çıktığından, Mc Donald’s bitişiğindeki, bu koyu mavi renkteki dükkan hiç ilgimi çekmemişti...Oysa dükkana gidip gelmeye başladıkça, bunun bir Milano kafesi olduğunu fark ettim...Dükkanın girişindeki koyu mavi renk, Inter takımının formasındaki koyu mavi renkti...Inter de bir Milano takımıydı...İçerde çok ilginç tipler vardı...Değişik bir müşteri portföyü olduğunu anlamıştım...Kafede klasik müzik çalıyor, sağlıklı bir mönü sunuluyor, Amerikan tarzı yulaflı, meyve salatalı kahvaltı seçenekleri bulunuyor, İtalyan-Amerikan tarzı kahve seçenekleriyle, tam bir Milano kafesi tarzı benimseniyordu...***“Kırk yıl dursam bu dükkanın içinde böyle bir ambiyans ve auranın olacağını tahmin etmezdim” diye geçirdim içimden...Ancak aldığım esas ders Milano kafesinden daha önemli bir gerçekti...“Hayatta bir şeyler iyi gitmedi mi zorlamayacaktınız... İyi gitmeyen enerjide, blokajlar varsa, dışardaki sonsuz enerji seçeneklerinde sizi bekleyen alternatifler var demekti...”O alternatifleri de hayatınıza sokmak, enerjinin evrensel akışını kolaylaştırıyor, alma-verme sürecini işletiyor ve hayatın akışını kolaylaştırıyordu...Şimdi eski yerime de gidiyorum, Kafe Nero’ya da...Onun tam buğdaylı ve yulaflı meyveli yoğurtlu kahvaltıları müthiş bir seçenek oluşturmakta çünkü...*****ÖLÜM VE HAYAT ÜZERİNE...Dün Prof. Dr. Toktamış Ateş’i kaybettik...Toktamış Hoca gibi barışçı, uzlaşmacı ve hoşgörü sahibi bir aydının ölümü, Burhan Doğançay ve Mehmet Ali Birand’ın vefatıyla birleşince, yoğun bir ölüm duygusu yaşadı Türkiye...Hayatı ve ölümü en fazla sorguladığımız günler bugünler...Yaşadığımız hayat nedir?..Nasıl yaşamalıyız?..Hayatın yasaları var mı varsa neler?..Ve ölüm?..Neyin sonu ya da neyin başlangıcı?..Bugün bu sorulara biraz cevap olabilir diye, Deepak Chopra ve onun alıntıladığı Buda’dan birkaç söz aktaracağım... Deepak Chopra ve alıntıladığı Gautama Buda’dan alıntıladığım bu sözlerin, Pazar gününüze katık olmasını diliyorum...***“Evrensel zihin milyarlarca galakside olan her şeyi, hassas bir kesinlikle, tereddütsüz bir zekayla düzenleyip yönetir...Zekası nihai ve yücedir...Varlığın her hücresine nüfuz eder...En küçükten en büyüğe atomdan kozmosa...Yaşayan her şey bu zekanın bir ifadesidir...***Bedendeki her hücrenin iç diyaloğu; “Nasıl yardım edebilirim?..” diye sormaktır...Kalp hücreleri bağışıklık sistemi hücrelerine, bağışıklık sistemi hücreleri mide ve akciğer hücrelerine yardım etmek ister...Beyin hücreleri de diğer tüm hücreleri dinler, yardım eder...Bedendeki her hücrenin sadece bir fonksiyonu vardır...O da diğer hücrelere yardım etmek...Kendi bedenimizdeki hücrelerin davranışlarına bakarak hayatın ve evrenin yasasını görebiliriz...***Bizler kozmik bir yolculuğun gezginleriyiz...Bir yıldız tozuyuz...Sonsuzluğun girdabında dönen, dans eden...Hayat ölümsüzdür...Fakat hayatın ifade şekilleri geçici, kısa ve fanidir...Budizm’in kurucusu Gautama Buddha şöyle der:‘Bizim şu varlığımız sonbahar kadar fanidir...Ölümü ve doğumu seyretmek bir dansın hareketlerini seyretmek gibidir...Ömür gökyüzündeki bir şimşeğin çakması kadardır...Sarp bir dağdan sel gibi hızla inmektedir...’***Biriyle karşılaşmak, birini görmek, sevmek, paylaşmak için durduk bir an...Bu çok değerli bir andır, ancak geçicidir...Ölümsüzlükteki küçük bir parantezdir bu... Sevgiyle ilgiyle, yumuşak bir kalple paylaştığımızda birbirimiz için bolluk, bereket, neşe ve mutluluk yaratırız...Ve o an yaşamaya değer bir andır artık...”

Devamını Oku

Birand’ın başına o kaza gelmese gazeteci olmayacak, bu hayatı yaşamayacaktı...

19 Ocak 2013

Hayatın “ilk bakışta şer görünen olaylarda” size tanıdığı fırsatları göremezseniz, “hep mutsuz, hep umutsuz, hep karamsar ve hep hayatı yanlış okuyor olursunuz...”Bugün toprağa vereceğimiz Mehmet Ali Birand’ın hayat yolculuğunda “başta şer olan olayın nasıl hayatının fırsatına dönüştüğünün” farkında mısınız?..Birand, üç yaşında annesi tarafından sobada ısıtılan suyla yıkanacakken, ayağı ateş gibi suya batıyor...Ameliyat üstüne ameliyat derken, sonunda Koç’ta çalışan bir dostları yoluyla Vehbi Koç’tan Londra’da ameliyat olacak olanağı buluyor...Londra’ya ameliyat olmaya gidecekken, İngiltere’de boş kalmamak için, Galatasaray Lisesi’nden abisi Abdi İpekçi’ye giderek “gazeteye haber gönderip gönderemeyeceğini” soruyor...İpekçi gönderebileceğini söyleyince, Birand, Londra’da kaldığı bir yıl boyunca, Milliyet gazetesine Londra’dan haber gönderiyor...Bu haberler ona, gazeteci olmanın yolunu açıyor...Londra’dan döndükten sonra, Koç Holding’de çalışmak yerine Milliyet’in Dış Haberler Servisi’nde çalışmaya başlayarak profesyonel gazeteciliğe adımını atıyor...***Eğer 5 ameliyat geçireceği bacağından sakat kalmasa, Birand Londra’ya ameliyat olmaya gitmeyecekti...Ameliyat olmak için gideceği Londra’da boş kalmamak için, Milliyet’e haber göndermeyi düşünmeyecekti...Milliyet’e haber göndermeyi düşünmeyeceği ve çok başka bir kader çizgisi olacağı için, gazeteciliğin yanından muhtemelen teğet bile geçmeyecekti...Sonuç olarak sobanın üzerindeki kaynar suyun dökülmesiyle karşılaşılan “şer” olay, Birand’ın hayatını ve kader çizgisini bütünüyle değiştiren ve onu gazetecilikle tanıştırıp bugünlere getiren bir “hayır”dı aslında...Yaşamda karşınıza çıkan olayların, sizlere nasıl bir fırsat sunacağını bilemezsiniz...Olaylar karşısında “ne kadar şanssız olduğunuzu kendinize tekrarlayıp” üzülüp dövünmekle zaman geçirirseniz, hayatın size sunacağı fırsatları ve hayırları es geçersiniz...Oysa Birand’ın hayatında olduğu gibi, “Çocukken kaynar suyun dökülmesi Birand’ı gazeteci yaptı...”O olay olmasaydı büyük olasılıkla Birand’ın gazetecilikle uzak yakın bir ilgisi olmayacaktı...Gazetecilikle ilgisinin olmaması, yaşadığı bu hayatı yaşamaması anlamına gelecekti... Hayatta başımıza gelen olayların, bizlere sunulan birer fırsat olduğunu bilenler, yaşamı bu okumalarla yaşarlar...Öyle yaşadıkları için mutlu ve huzurludurlar...Huzursuzluk, olayların kendisinde olmaz...İnsanların olayları okuma şeklinden ortaya çıkar...SİHİR“Hayatlarımızda sürüp giden harika bir tutarlılık vardır...Sonuçlar için zorlamaktan vazgeçip, kendimizi akışa bırakırsak, hayatlarımızda meydana gelmesi gereken sihir tümüyle ortaya çıkmaya başlar...Her şeyi oldurmaya çalışmak ve bazı şeylerin olması için şeyleri dengelemeden sonuçları zorlamak, kontrolden başka bir şey değildir...”Robin Sharma*****YAPMAK İSTEDİĞİNİ YAPAN ADAM...İki yıl önce Sunset restoranın yuvarlak masasında Burhan Doğançay’ın hayatını kendi ağzından dinliyordum...Yaşayan Türk ressamları arasında tabloları en pahalı fiyattan alıcı bulan ressamdı... New York’ta turizm bürosunda görevli diplomatken, Paris’e tayininin çıktığını söylemişti bana...-”Paris’e gitmedim... Diplomatlığa veda ettim ve kendimi tamamen resme verdim...” demişti...***Kafamda kabaca bir hesap yapmıştım...Bu olay olduğu esnada Burhan Doğançay 35-36 yaşlarındaydı...Kendinizi 35 yaşında bir düşünün...New York’ta turizm ateşesisiniz...Ayda hiç yoksa 4000-5000 dolar maaş alıyor ve keyifli bir hayat yaşıyorsunuz...O sırada haber geliyor ve tayininizin Paris’e çıktığı söyleniyor...Yüz kişiden doksan dokuzu, büyük bir mutlulukla eşyalarını paketlemeye başlar böyle bir durumda...***Paris’in hayalleriyle, kendine güzel bir şarap açar, orada ne kadar maaş alacağını öğrenip, nerede nasıl bir ev tutarak, ne gibi bir hayat yaşayacağının derin hülyalarına dalar...Artık Eyfel’e yakın bir bölgede mi ev tutacaktır?..Saint Germain yakınlarında bir yere mi taşınacak?..Yoksa Kuzey’de Avenue Montaigne civarlarında bir ev mi bulacak?..Hayali yeter derler ya...Yüz kişinin doksan dokuzu bu hayalle yatağına yatar ve büyük sabırsızlıkla Paris’e gideceği günü bekler...-”Paris’e gitmeyeceğimi söyledim Bakanlığa...” demişti Burhan Doğançay o gün bana, “İstifa edecektim... Çünkü New York’ta kalıp resim yapmak ve profesyonel ressam olmak istiyordum...”***Paris’te ayda 7-8 bin dolarlık turizm ateşeliğini bırakacaksınız ve beş kuruş parasız ressam olma hayaliyle 35 yaşında New York’ta kalmayı göze alacaksınız...Sonraki yıllarda milyon dolarlar eden tabloları satılırken şöyle diyecekti Doğançay:-”Geç kaldılar... Yıllar, yıllar boyu beş parasız kaldım... Metro bileti bulamayacak durumda oldum... Tablolarıma bu paraları vermekte geç kaldılar...”O, New York’ta 35 yaşında her şeye sıfırdan ve yeniden başlarken muhtemelen bunların hepsinin başına geleceğini tahmin ediyordu...Diğer yandan çok cazip bir Paris teklifi de karşısında duruyordu...Burhan Doğançay ayda birkaç bin dolarlık Paris tercihini elinin tersiyle bir kenara itti ve beş parasız New York’ta ressam olmaya karar verdi...Geldiği nokta o kararın neticesidir...KALBİNİZİN SESİ...“Hayatınızın, siz onun üzerinde hakimiyet kuramazsanız, onun sizin üzerinizde hakimiyet kurma gibi bir alışkanlığı vardır...Haftalar ayları kovalar, aylar yılları...Bir de bakarsınız siz farkına bile varmadan hayatınız sona ermiş...Yaşam ne kadar uzun yaşarsanız yaşayın, çok kısadır...Farkına bile varmadan toza dönüşürsünüz...Buradan çıkarılması gereken ders açıktır...Varsayımlar üzerine yaşamayı bırakın...Kontrolü elinize alın...Oyuna geri dönün...Kalbinizin size kaderiniz olduğunu söylediği daha zengin bir gerçekliği yaratmak için harekete geçin...”Robin Sharma...

Devamını Oku

Bugüne özel bir öykü ve El-Fatiha...

18 Ocak 2013

Bir zamanlar bütün duygular bir adada yaşarmış...Mutluluk...Üzüntü...Sabır...Öfke...Korku...Kibir...Bilgelik...Sevgi...Her türlü duygu bu adada olduğu için, adaya “Duygu Adası” deniliyormuş...Ada sakini “duygular” günün birinde tespit edemedikleri bir yerden adanın birkaç gün içinde batacağı yönünde ısrarlı anonslar duymuşlar...İlk anda bunun büyük bir şaka olduğunu düşünmüş bazıları...Fakat anonslar devam ettikçe durumun ciddi olduğunu kavramışlar ve birer ikişer adadan ayrılmaya başlamışlar...***Hemen her duygunun kendine ait bir kayığı, gemisi yahut yatı olduğundan, adadan ayrılmak nispeten kolay olmuş onlar için...Fakat “Sevgi”nin küçücük bir kayığı bile yokmuş...O yüzden kendisini alacak birini buluncaya kadar, mecburen adada kalmış...Duyguların büyük kısmının adadan ayrıldığı günlerden birinde ada, anonsta söylendiği gibi yavaş yavaş batmaya yüz tutmuş...Bunun üzerine “Sevgi” yüksekçe bir kayaya çıkıp yardım istemeye başlamış, adadan henüz ayrılan “duygu”lardan...***İlk önce “Zenginliği” görmüş büyük ve güzel bir yatın içinde...El edip yüksek sesle bağırmış:-”Zenginlik beni de alır mısın yatına?..”Yatın her tarafına yığdığı eşyaları göstermiş Zenginlik...-”Doluyum alamam ki...” demiş... “Görüyorsun altın, gümüş, zümrüt derken yat tamamen doldu... Senin için yer kalmadı...”***Zenginlikten vefa göremeyen “Sevgi” biraz daha geride, büyücek bir yelkenli görmüş... Dikkatlice baktığında anlamış ki bu yelkenli “Kibir”in...-”Kibir, Kibir!.. Benim sandalım bile yok... Ada da batıyor yardım et lütfen!..”-”Sana yardım edemem...” demiş Kibir, “Biraz pejmürde görünüyorsun, yelkenlimin fiyakasını bozacaksın...”***Bu cevap karşısında çok üzülen Sevgi, bir kayığa binip kürek çeker vaziyette, “Üzüntü”yü fark etmiş...Üzüntü, “Sevgi”nin durduğu kayaya çok yakın bir yerdeymiş...Sevgi bu kez ondan yardım istemeye karar vermiş...-”Üzüntü seninle gelebilir miyim?..”-”Ah sevgili ‘Sevgi’ciğim...” demiş Üzüntü; “Adadan ayrıldığım için o kadar üzüntülüyüm ki, yalnız gitmeye karar verdim... Çok üzgünüm...”***Bu cevap üzerine üzüntüsü daha da artan “Sevgi”, yüzünü adanın öbür tarafına doğru çevirmiş...Bir mavnanın üzerinde neşeyle zıplayan birini görmüş...“Mutluluk”muş bu...Sevgi ona da seslenmiş...Fakat “Mutluluk” o kadar mutluymuş ki, “Sevgi”nin ona seslendiğinin farkına bile varmamış...Çaresiz bir biçimde “Mutluluğa” seslenmeye devam eden Sevgi, ansızın bir ses duymuş yanında:-”Buraya gel Sevgi... Seni ben götüreyim...”***Sevgi çok sevinmiş...Koşar adım sahile koşup, içinden yaşlıca bir adamın kendisine seslendiği kayığa atlamış...Kayıkla fazlaca bir yere henüz gitmemişken, adanın büsbütün sulara gömüldüğünü görmüşler...Sevgi bunca “Duygu”yu çağırdığı halde hiçbiri onu almazken, kendini kayığa çağıran bu saçı başı ağırmış “duygu”ya teşekkür etmiş defalarca...Fakat “Duygu Adası”nda o güne kadar hiç görmediği bu yaşlı adama adını bile sormayı unuttuğunu, ancak karaya çıkıp vedalaştıktan sonra fark etmiş...***Sonra da günlerden bir gün geldikleri bu yeni kara parçasında “Bilgeli”ğe rast gelince, ismini bile soramadığı bu kadirşinas yaşlıyı tarif edip, ismini sormuş kendisine...-”O mu?..” demiş Bilgelik: “O ‘Tecrübe’den başkası olamaz...”-”Tecrübe mi?.. Peki niye yalnız o bana yardım etti?..”-”Çünkü...” demiş Bilge’lik, “Sevgi’nin gerçek değerini ancak Tecrübe kavrayabilir...”***Bütün duygular önümüzden geçip gidiyorlar hikayedeki gibi...“Mutluluk, Üzüntü, Sabır, Öfke, Korku, Kibir, Zenginlik, Bilgelik ve daha niceleri...”Bugün sadece “Sevgi”yi, kayığınıza alma zamanıdır...“Sevgi”yi yaşatma zamanıdır...***Hazreti Peygamber’den bir Hadis;“Ölen kimse, kabrinin içinde boğulmak üzere olup da imdat isteyen kimse gibidir... Babasından, yahut kardeşinden, veya dostundan kendisine ulaşacak duayı beklemektedir...Nihayet dua kendisine ulaştığında bu duanın sevabı, ona dünya ve dünyada bulunan her şeyden daha kıymetli olur...”Mehmet Ali Birand...Burhan Doğançay...Ve tüm ölülerimizin ruhları için...“El-Fatiha...”

Devamını Oku