Messi vs Kobe... Legends on Board (Uçuştaki Efsaneler) yazıyordu reklam filminde...Uçağın ilk sıralarına giren bir çocuk, uçakta önce Messi‘yi görüyor; “Messi” derken, hemen arkasında Kobe Bryant’ı fark ediyordu...Dünyanın futbol ve basketbol efsaneleri olan iki adam, küçük çocuğa tüm hünerlerini sergiliyorlardı, ilgisini çekebilmek için...Reklam filmini internette izlediğimde, gözümden bir parça yaş süzülüvermişti...O çocuk bendim...Türk Hava Yolları gibi kendi ülkemin hava yollarında Messi‘nin, Kobe Bryant’ın uçtuğunu, reklam filminde oynadığını görüyor, dünya coğrafyasında yılların ezilmişliğinin tezahürü bir damla yaş gözümden yanağıma doğru iniveriyordu...***Reklam filmini bir daha bir daha bir daha seyrettim...Her seyrettiğimde yeni bir keyf alıyor bir türlü doymak bilmiyordum...Sonunda bu da olmuştu işte...Barcelona, Manchester United gibi dünya devleri yetmemiş, Messi ve Kobe Bryant gibi dünya efaseneleri tek başlarına Türk Hava Yolları’nın reklam filminde görünür olmuşlardı...Bir hava yolları markasının dünya çapında olduğunu gösteren en önemli işaretlerdi bunlar...Rakamları, reklamlar tescilliyor, efsaneleri Türk Hava Yolları’nın Avrupa ve dünya çapındaki başarısı tasdikliyordu...***Seyretmelere de, dünya çapındaki başarılara da doyamadım...Türk Hava Yolları’nın genel müdürünü, yönetim kurulunu, basın müşaviri olan eski haber müdürüm Ali Genç’i gönülden tebrik etmeye doyamıyordum...Bana gençliğimi geri getirdikleri, ezilmiş ve horlanmış bir hava yolu şirketinden dünya çapında bir mucize çıkarttıkları için...Paris-İstanbul arası sık yolculuklar yaptığım günler gelmişti aklıma...Paris’te Charles de Gaulle havaalanı yeni açılmış, dünyanın gözde bütün havayolları yeni havalanından kalkar ve inerken, Türk Hava Yolları eski havaalanı Orly’nin izbe bir köşesindeki kontuardan uçuş işlemlerini yapmaya devat etmek zorunda bırakılmıştı...***Lionel Messi’nin, Barcelona takımının, Kobe Bryant’ın, Manchester United’ın ve Kevin Costner’ın Türk Hava Yolları uçaklarındaki reklam filmi görüntülerinin, içimde yarattığı coşku seli, Avrupa’nın ve dünyanının sayılı markalarından biri olmanın verdiği hazzın duygusal patlamasıydı...İçimden fışkıran bu gurur tablosunu bozmaya hiç niyetim yok...Dünyada kimselerin yapamadığını başaran Türk Hava Yolları, dünya priması haline getirdiği bu markayı lokal güzergahların bazılarında “içki servisi vardı, yoktu, talep olmadığından iptal edildi” gibi tartışmalarla yok edemez... ***Bunu yaratan vizyonun bizzat kendisi, bunu yok edecek bir tartışmayı ve uygulamayı getiremez...Günlerdir, kendi ellerimizle dünya çapında yaptığımız bir markayı hiç gereği olmayan beş para etmez bir tartışmayla heba etmek üzereyiz...Yok kıyafet tartışması, yok yemekten önce içki verilip verilmesi münakaşası...***Şaka mıdır bu?.. Dünyada içki ve din tartışmsası çok gerilerde kalmış, hiçbir geçerliliği ve ilginçliği olmayan de passe bir tartışmadır... Sanılanın ya da geçmişte kalmışların göstermek istediğinin aksine bir kere alkollü içecekler artık dünyada trend ve moda değildir...İçkiden muaazzam tat almaya devam eden arkadaşlar farkında değiller, o içkiyi idealize eden Al Pacino gibi film karakterleri artık yaşlandılar...Yerlerine gelenler de, arka arkaya viski şatlar devirmiyorlar Amerikan barlara tüneyip...En fazlasından uzun kadehlerde sağlık kontenjanından kırmızı şaraplı görüntüler var, Hollywood filmlerinde...Ötesi yok...***Dünyadaki insanlar ister Müslüman, ister Hristiyan, ister Musevi, ister Budist ister ateist olsun, artık aklole eski rağbeti göstermiyorlar...Mc Donald’s Big Mac’inin, King Burger Whopper’larının kaderine mahkumdur alkollü içkiler bir süre sonra...İçki de sigaranın gittikçe ciğerlerden uzaklaşan dumanlı trajedisinin bir benzerini yaşayacak kısa bir gelecekte nasıl olsa...Dinin ötesinde sağlık idealizasyonu zaten içkiye bir süre sonra, uyuştucu muamelesi çekecek... Neyin tartışmasını yapıyoruz o zaman...O güne kadar, insanların kişisel tüketim tercihlerine saygılı bir hava yolları markası olmak, Türk Hava Yolları’nın olmazsa olmazıdır... Dünya; herkesin kendi tercihlerini özgürce yaşayabildiği, başkasını rahatsız etmediği sürece kendi özgürlüklerinden hoşnut bir hoşgörü ortamına gitmekte adım adım...Dünyanın en büyük hava yolu markası olmaya ramak kalmış olan bir vizyon, bu kadar komik bir tartışmayla ömrünü tüketemez...Bu tartışmalara son verdirin sayın Genel Müdür...Messi’yi, Kobe Bryant’ı, Kevin Costner’ı, Barcelona’yı ve Manchester United’ı getiren vizyon, hosteslerin etek boyuyla veya Kayseri uçuşlarındaki aperitif viski tüketimiyle ilgilenmez...Globalleşen dünyada muhafazakarlık moderniteye uzak olamaz...Zaten modernlik de çoktandır alkolizmi ve keşliği matah bir şey olarak saymıyor...*****KALBİNİZİ KIRAN ŞEYLER...“Eğer isterseniz yaralarınız bilgeliğe...Sizi tökezleten engeller, birer atlama taşına dönüşebilir...Zorlukların ve hatta trajedilerin sunduğu olağanüstü fırsatları kaçırmayın...Kalbinizi kıran şeyler yaşamınızı daha da iyi hale getirebilir...”Robin Sharma*****STEFAN ZWEIG’IN KALEMİNDEN İSTANBUL’UN FETHİYLE TARİHİN DEĞİŞTİĞİ AN...“Tek bir evet, tek bir hayır, bir anlık erken davranma ya da bir anlık geç hareket etme, bir anı yüzlerce kuşak geçse de, asla geri getiremez...Yitirilen bu an, bireyin ve ulusların yaşamını ve hatta bütün bir insanlığın yazgısını belirler...” diyor Stefan Zweig Bizans’ın fethini aralarında saydığı dünyanın tüm tarihini akışını değiştirdiği olayları yazdığı kitabında...Kitabın ismi “On iki Tarihsel Minyatür-İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar...”İstanbul’un fethini ve Bizans’ın yıkılışını şöyle anlatıyor son cümlelerinde;“Gürültü kilisenin dışına da taşıyor yankılar bırakıyor...Batı dünyası, bu gürültüyle uykusundan uyanıyor...Korkunç haber, Roma, Venedik ve Floransa gibi kentlerde bir anda duyuluyor...Şok etkisi bırakıyor...Uyarıcı bir gök gürültüsü gibi hızla Fransa’ya ve Almanya’ya ulaşıyor...Dehşete kapılan Avrupa kayıtsız kalması yüzünden, açık unutulan şu lanet olası kapı Kerkaporta’dan içeriye giren ve insanlık tarihinin akışını değiştiren yıkıcı bir gücün, yüzyıllar boyunca ellerini kollarını bağlayacağını ve hareketsiz bırakacağını anlıyor...Fakat insan yaşamında olduğu gibi, tarihte de kaybolmuş bir anın yakınıp dövünmekle geri getirilebileceği hiç görülmemiştir...Bir tek saatin kaybettirdiği şeyi bin yıl geri getiremez...”***Son sözlere iyi bakın;“Bir tek saatin kaybettirdiği şeyi bin yıl geri getiremez...”İstanbul’un fethi ve Bizans’ın yıkılışı 1453’teydi...Stefan Zweig gibi ünlü bir düşünür, tarihi değiştiren bu anın, yüzyıllar boyunca Avrupa’nın elini kolunu bağlayacağını söylüyor...Avrupa Birliği’ne 54 yıldır Türkiye’yi almakta ayak sürüyenlerin, tarihin yeniden yazıldığı andaki görüşlerini özetliyor Stefan Zweig...***“Çağları aşan bir kararın bir tek takvime, bir tek saate ve çoğu kez yalnızca bir tek dakikaya sıkıştırıldığı kaderi belirleyen böylesine trajik anlara birey yaşamında ve tarihin akışında ender rastlanır... Ben böyle anları yıldızın parladığı anlar diye adlandırdım...Çünkü onlar tıpkı yıldızlar gibi hiç değişmeden geçmişin karanlığına ışık tutmaktadırlar...”
Üç dört yıl kadar önceydi...Yıllar yılı gece gündüz demeden çalışmanın arkasından kısa bir mola almış, gidip gönlümce gezemediğim ülkelere hafta sonları iki üç günlük tatil kaçamakları yapmaya başlamıştım...Hayatımın en keyifli tatil kaçamaklarıydı onlar...Ne Prag, ne Milano, ne Roma, ne Venedik, ne Moskova, ne Kiev hiçbirine gitmemezlik etmiyor, her birinde iki üç gün soluklanıp, hayatımın molasını alıyordum...Gidiş geliş zamanım az olduğundan, en rahat değiştirme yapabileceğim, nazımı en fazla çekecek hava yollarını yani Türk Hava Yolları’nı tercih ediyordum...***Türk Hava Yolları’ya bir süre önce, hayli gergin bir tartışma yaşamıştım...Bazı gazeteler az mı dağıtılıyordu neden bulunmuyordu gibisinden bir tartışmaydı...O günlerde yaptığım bu kısa seyahatlerde, uçuş esnasında hanım veya erkek hostesler yanıma gelip;- “Sizin için özel bir kırmızı şarabımız var...” diyorlardı... “Tatmak ister misiniz?..”Şarabı iyiden iyiye azalttığım günlerdi...Hele uçuşlarda hiç içmiyordum...Birkaç kere teşekkür ettim;- “Uçuşlarda içmiyorum... Bir dahaki sefere inşallah...” diyerek geçiştirmeye çalıştım...***Oysa hostesler bu cevabı yeterli görmüyorlardı;- “O zaman izninizle biz şarabı size hediye edelim... Gittiğiniz otelde içersiniz...”Fark etmiştim ki, bu jest yaşadığım tartışmadan sonra Türk Hava Yolları tarafından kırmızı şarabı sevdiğimi bildiklerinden bana özel olarak yapılıyor...Jestlerine karşılık “hayır” diyememiş, çoğunda otele götürdüğüm güzelim kırmızı şarabı içmeden otelde bırakıp dönmüştüm...O günler de geride kaldı...Ben azalttığım şarabı, artık sadece eşlik etmek, birkaç yudum almaktan ibaret içmeye başladım...Bazı restoranlarda bana has bir ölçü oluştu...Birkaç dostumla bir yemekte buluşuyorsam, onlara eşlik olsun diye, üç yudumluk bir kadeh şarap getiriyorlar...Şerefe kaldırıldığında eşlik ediyorum, en fazla yarım kadehten aza tekabül eden o iki yudumu içiyorum...***Benim şarabi hayatım değişti fakat benim şarabi hayata bakışım değişmedi...Türk Hava Yolları gibi bir dünya markasında bu yüzyılda alkollü içki tartışmasını abes bulurum...İçki içmiyorum ve içkili ortamlarda da bulunmamaya gayret gösteriyorum...Fakat bu benim sağlığımla ilgili aldığım kişisel bir hayat duruşu...Kimsenin bir uçak seyahatinde “sarhoş olmayacak düzeyde rahatlamak amacıyla” alkol almasına karşı çıkacak bir noktada olamam...Türk Hava Yolları’nın da olabileceğini sanmam...Dünyanın en büyük markası olmaya soyunan Türk Hava Yolları’nda, içki vardı yoktu tartışması kadar zararlı bir tartışma olamaz... Bu tartışma THY’nin dünya çapındaki marka değerini bir anda düşürür...Gereksiz ve bu ülkenin çoktan aşması gereken bir tartışma... Bir süre önce bana jest olsun diye özel kav kırmızı şarap hediye eden bir havayollarının bu tartışmalardan elini eteğini çekmesi gerekiyor...*****KEŞKE SİNBAD OLMAKTAN HİÇ VAZGEÇMESEYDİM!..Çocukken okuduğum resimli romanlarda, gittiğim tiyatrolarda, çocukluk kahramanlarımın “sevgi”yle hayatı çözmesine, kötülüklerin üstesinden gelmesine alışmıştım...Önce çevremden, büyüklerden geldi ilk ters replikler;- “Bunlar oyun...” dediler, “Gerçek hayatta olmaz böyle şeyler... Mucizeler hikayelerde, romanlarda olur...”Sıradanlaşmanın, kurumanın, vasatlaşmanın, mucizelere ve o mucizelerin yaratcısı sevgiye “bilinçaltında inanmamanın” temelleri oralarda atıldı...Bir süre sonra, hoyratlaşan okul yılları, acımasız reel dünya öğretisi, ego savaşlarıyla yenile yenile yenmesini öğrenen egosantrik duvar hayatıma egemen oldu...***İlk olarak çocukluk yılarımdaki tiyatrolarını ve resimli romanları mahkum ettim kafamda...Anlamsız, “sevgi sözleriyle” yumuşatılmış, erkeklere değil evcilik oynayan kızlara yönelik ürünlerdi bunlar...Benim işim bile olmazdı bunlarla...Zagor vardı baltası ve Çiko‘suyla birlikte, kötülere karşı savaşan!..Tom Miks vardı Doktor ve Konyakçı‘yla beraber Kızılderilileri haklayan!..Nevada çöllerinin kahraman Rangerleri gibi davranan...Tom Braks vardı, kılıktan kılığa girip, Baron ve Tonton‘la kötülerin hakkından gelen...Dövüşen kahramanlardı onlar...Her yumruklarında üç beş kişi yere serilir, silahlarından çıkan kurşunlarla karşısındaki kovboylar devrilir, karşılarına kim çıkarsa, üstlerine kim gelirse yok edilirdi...Sanal bir kahramanlığın, uydurma ve şizofrenik dünyalarından kendime kahramanlıklar modellemeye çalışırdım...***Hafta sonunda TİM Kültür Merkezi’nde hem Cumartesi hem Pazar arka arkaya iki çocuk oyunu izledim...Sinbad ve Adalar Prensesi ile Oz Ülkesi...“Sevgi”nin hangi mucizelere kadir olduğunu anlatan oyunlar ve müzikallerdi onlar...Yumruklar değil, “sevgi” konuşuyordu...Kurşunlar değil, mucizeler delip geçiyordu kötülerin hayatını...İki minik çocuğumla birlikte, TİM Merkezi’nin orta salonunu dolduran çocuklara baktım...Umutla bakıyorlardı neler olacak, mucizeler nasıl galip çıkacak diye...“Sevgi“nin yarattığı mucizeleri alıyorlardı keyifle ruhlarının derinliklerine...Oz Ülkesi çocuk müzikalinin, Sinbad gibi bir oyunun, ne kadar yalın gerçekler ihtiva ettiğini ancak şimdi şimdi fark ediyordum...***- “Bunlar çocuk oyunu... Gerçek hayatta böyle mucizeler olmaz...” diyen lafazanlıkların, bilinçaltımıza işlenen ne büyük bir safsata olduğunu anlıyordum...Keşke, “yumruklar ve silahlarla yapılmadığını öğrendiğim” şeylerin safsata olduğunu bilebilse ve anlayabilseydim... Mucizelere inanmaktan keşke hiç vazgeçmeseydim...Mucizelere inanmaktan vazgeçen insanların, kurduğu hayatlara keşke hiç rağbet etmeseydim... Keşke Sinbad gibi denizlerde dolaşsam, gün gelip yunuslar tarafından büyütülmüş hayvanlarla onların dilinde konuşabilen Adalar Prensesi Rosa’la karşılaşabilseydim...Keşke Rose’u bulup, Rose‘la aşk yaşayabilsem de sonsuza kadar mutlu ve sevgi dolu kalsaydım...Keşke Sinbad olmaktan hiç vazgeçmeseydim!..*****BEŞ DUYU ORGANIYLA YAŞADIĞIMIZ KESİTSEL ALGILAMA...“Sizin aslında en büyük hatanız, bedeninize hitap eden nesnelerden ibaret bir dünyayı ‘asıl’ kabul edip; onun ötesini tartışma konusu yapmamanızdır...En büyük ilkelliğiniz budur işte...***Algılama aracımızın olmayışından dolayı kabullenemiyorsak madde ötesi dediğimiz alemin maddeliğini nasıl ilkel kabul ederiz...Göz belirli dalga boylarını beyne iletmekten başka bir işe yaramaz...Asıl beyindir...Ancak biz beynimizi kullanmasını bilmiyoruz...Bu yüzden ilkel yaşam girdabından çıkamıyoruz...***Ruhlar da kendi yapılarına göre, kendilerine ‘maddi’ gelen bir alemde yaşıyorlar şu anda...Ruh dediğimiz ışınsal beden şayet dünyada iken yaptığı çalışmalar sonucu kabirden kurtulup serbest dolaşım gücünü elde etmiş ise, kişiye göre değişen bir zaman dilimi içerisinde, toprak içinden çıkarak havaya yükselir!..Bu yükseliş kişinin dünyada elde ettiği manyetik güçle sınırlıdır!..***Cennet dediğiniz alemin tüm esintileri, bugün üzerimizde mevcuttur...Ancak biz bilinçsizliğimiz ve kendimizi kaptırdığımız ilkel yaşamımız dolayısıyla bu esintilerden tamaman mahrum bir halde günlerimizi ‘Dünya Cehenneminde’ sürdürüyoruz...Güçlü Mars ya da Satürn etkisi almış bir insan, hayatı boyunca vehimden, vesveseden, kuruntudan, iç daralmasından, bedeni ihtiraslardan kolay kolay kendini kurtaramaz...***Bunların etkisi altında faaliyet gösteren beyinleri de aynı anda Cennetlerden gelen esintilerden, yani yüksek sistemlerden gelen güzel etkilerden faydalanamaz...Cehennem’in tüm azap verici güçleri ile Cennet’in tüm anlatılamayacak etkileri aynı anda insan beyinlerine gelir...Ancak tıpkı bulutun gelmekte olan Güneş’in aydınlığını kesmesi gibi, gezegenlerin ters etkileri de beyne gelmekte olan burçların daha hassas dalgalarına neden olur...***Dünya yaşamında Cehennem hayatını meydana getiren ters etkilerden kendini kurtaramayan beyinlerin ışınsal bedenlerinin daha sonra bu etkilerden uzak kalabilmesi çok güçtür...Hepimiz için tek şans bu dünyadaki yaşamımızdır...***İnsanoğlu ‘EVREN’den değil, ANCAK ve SADECE ‘KENDİ EVRENİNDEN’ söz edebilir...Zira beş duyu adını verdiğimiz kesitsel algılama araçlarımıza göre tespit ettiğimiz ‘EVRENİMİZDEN’ konuşuyoruz daima...Bunun dışında GERÇEK EVREN’e asla vukufumuz olmadı!..”(Ahmed Hulusi’nin Evrensel Sırlar kitabından...)
EĞİŞEN Samet Hoca’nın haftalardır sürdürdüğü inadı terkedip Beşiktaş’ın bu yılki en mükemmel 11’ine yakın kadroyu sahaya sürmesiydi. İlk yarıdaki Trabzon maçının 2. yarısından beri tekrarladığımız gerçeği dün Aybaba da gördü ve Oğuzhan ile Fernandes’i orta sahada beraber oynatmaya başladı. İLK devre 4 net pozisyonu vardı Beşiktaş’ın. Ancak yine haftalardır söylediğimiz gibi orta sahaya Toraman’ın monte edilmesi Beşiktaş’ı bir kartal gibi uçuruyordu. Nitekim Aybaba, Sinan’ı çıkarıp Escude’yi stopere çekip Toraman’ı orta sahaya aldı ve Beşiktaş ilk yarının sonundan maçın bitimine kadar Elazığ deplasmanında tam 3 gol buldu.BU kadro, bu sezon Beşiktaş’ın efsaneleşecek kadrosudur. Bu kadronun, bu dizilişle oynadığı her maç Beşiktaş rahat rahat 2, 3, 4, 5 gol bulur. Yediklerini saymıyorum. Beşiktaş’ın savunma zaafları var ve bu devam ediyor. Ancak Fernandes, Oğuzhan, Olcay, Holosko birarada oynadığında İbrahim Toraman orta sahayı organize ettiğinde Beşiktaş yediğinden fazlasını atar. Dün bu yine doğrulandı.NIANG’IN girişinden önce santrforu bile olmayan Beşiktaş, maçı 1-0 mağlubiyetten 2-1 galibiyete çevirdi. Almeida yok, Sinan oyundan alınmış... Niye? Çünkü Beşiktaş’ta o kadar iyi top yapan, asist yapan, birbirini gol pozisyonuna sokan futbolcu oluyor ki bu dizilişte santrfora gerek bile kalmıyor.SAMET Hoca’nın nihayet bu kadroyu yeniden denemesi herkesten önce kendisinin yararına. Bu kadroyu lige biz hazırlamadık. Bu futbolculara da sahada biz görev vermedik. Bunları ilk oyanatan da Samet Hoca’ydı. Biz de Beşiktaş’ın iyiliği için bunları söyledik.Sinan’ın 40’ta çıkarılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?DOĞRU olarak değerlendiriyorum. Oğuzhan ile Olcay Şahan, muhteşem anlaşıyorlar. Holosko ile Hilbert zaten sağ kanatta tıkır tıkır çalışıyor. Artı duran toplarda Sivok, İbrahim Toraman gibi kafaya çıkan ve gol atan stoper golcüler var. Bu kadro elbette Almeida olursa çok daha mükemmel olur. Fakat Almeida yoksa savunmayı Veli Kavlak ile sağlamlaştırıp orta sahada ileride bu kadrodan zaten yeterince gol çıkar. BEŞİKTAŞ bu kadroyla oynadığında rakibe sahasında basıyor. Orta saha hakimiyetini tam olarak ele geçiriyor ve oyunu sürekli olarak rakip yarı sahada oynuyor. Dün Oğuzhan’ın takıma olan katkısı tek kelimeyle kusursuzdu. Niang’ı ilk maçında nasıl buldunuz?ÇOK iyi buldum. Fizik olarak hazır olursa, Beşiktaş’ın aradığı forvet. Topla oynama becerisi yüksek. Topu saklıyor, derinlemesine müthiş paslar atıyor. Golcülüğünün çok iyi olduğu zaten biliniyor. Niang çok iyi bir transfer. Hazır olursa Beşiktaş’ın Oğuzhan’lı Fernandes’li orta sahasına mükemmel bir forvet olabilir.
Bugün 10 Şubat...Sevgililer Günü’nden önceki son Pazar...Aşkın, havayı ısıtan bir Lodos gibi estiği bu yağmurlu Şubat gününde 79 yıl öncesindeki böyle bir güne gitti aklım...Nazım geldi gözlerimin önüne...Suat isimli genç bir kızla yaşadığı o öğleden sonrası romansı...Yıllar sonra derin, bilgili, alçak gönüllü, sabırlı, çilekeş ve onurlu bir yazar olacak olan Suat Derviş’le yaşadıkları Çamlıca tepelerindeki o romantik günü hayal ediyorum şimdi...***“1935 kışında Nazım, Yedigün dergisinde çalıştığı sıralarda bir gün gençlik arkadaşı Suat‘la karşılaştı...Onun adını bile unutmuştu...Suat o gün Nazım‘a bütün kadınlar gibi aşırı bir ilgi gösterdi...Nazım böyle şeylere alışıktı...Karşısına çıkan yeni bir kadına ayıracak zamanı olmasa bile gördüğü ilgiden çok hoşlanıyordu...Bu yakınlığı geliştirecek sözler söylemekten de geri kalmıyordu...Böyle davranmak onun doğasında vardı...Suat Derviş’le bir süre sohbet ettikten sonra;- “Bana müsaade...” dedi, “gitmek zorundayım...”***- “Aa ne güzel... Ben de çıkıyorum...” dedi Suat “birlikte gideriz...”Babıali’den Köprü’ye kadar yürüyüp Üsküdar vapuruna bindiler...Nazım durmadan tatlı tatlı anlatıyor ve arkadaşını büyülüyordu...Vapur Üsküdar iskelesine yanaşınca Nazım;- “Sen nereye gidiyorsun?..” diye soracak oldu...- “Sen nereye gidiyorsan ben de oraya...”Nazım ne desin?..- “Ben Altunizade’deki evime gidiyorum... Sen de gel...” diyemezdi ya...- “Suat...” dedi, “Bak hava ne kadar güzel... Şubat ortasında böyle bir hava görülmüş şey değil... Haydi gel Çamlıca sırtlarında bir tur atalım...”***Birlikte otobüse binip Çamlıca’ya gittiler...Saat 16 olmuştu...Hava biraz serin ama güneşliydi...Başladılar Çamlıca tepesine tırmanmaya...Bir gün önce yağan kar erimiş yollar vıcık vıcık olmuştu...Nazım’ın lafı hiç bitmiyordu...Ne de tatlı anlatıyordu...Güneş yavaş yavaş Çamlıca tepesine inmişti...Onlar da su birikintilerine, çamurlara bata çıka gezintilerini sürdürüyorlardı...Fakat Suat Hanım’ın beklentileri başkaydı.Nazım bir ara heyecanla bir şeyler anlatırken, onu arkasından kucaklayıverdi...- “Aa yeter Nazım...” dedi, “Bıktım senin bu derslerinden... Yanında ben var mıyım yok muyum hiç umurunda değil... sanki okulda öğrencilerinle konuşuyorsun...”***Ee bu söze ne denir?..Serde erkeklik var...Nazım şeytana uymak zorundaydı...Suat’ı kucakladı...Dudak dudağa geldiler...Suat Derviş’in de beklediği buydu...Çevrede hiç kimse yoktu...Zaten olsa da umurlarında değildi...Uzun çok uzun bir öpüşme seansından sonra Nazım’ın sesi kesildi...Evde Piraye‘ye ne anlatacağını düşünmeye başladı...‘Suat Derviş’le Çamlıca sırtlarında dolaştık... Uzun uzun öpüştük...’ diyemezdi ya...Telaşlandı...- “Suat dönelim artık... Hava serinledi...” demekle yetindi...- “İyi ya dönelim... Anlıyorum evine geç kaldın...”- “Biraz öyle oldu... Ama yine buluşuruz... Her şey çok tatlıydı...” ***Döndüler...Nazım’ın ayakkabıları ve pantolonunun paçaları çamur içindeydi...Eve geldiğinde Piraye sinirlendi...- “Nazım bu ne hal... Çamurlara batmışsın... Nerede kaldın...?”- “Piraye’ciğim nasıl oldu bilmiyorum... Bir sonraki durakta inmişim... Yolda çamurlara battım...” dedi, fakat Piraye hiç inanmadı...- “Hani söz vermiştin, beni aldatmayacaktın... İşte aldatıyorsun...” diye haykırdı...Nazım susuyordu...Piraye bulanımlar içerisindeydi...- “Kendimi öldüreceğim...” diye bağırdı...Nazım yerinden kımıldayacak halde değildi...Hiçbir suçu yoktu ama Çamlıca’nın çamurlu yollarında dolaşıp elinde olmadan bir kadını öpmek zorunda kaldığı için kendini biraz kabahatli buluyordu...***Piraye mutfağa giderek bir kova su doldurdu...Suyu başından aşağı boşalttıktan sonra balkona çıkıp oturdu...- “Zatürree olup öleceğim... Benden kurtulursun...” diye söylenmeye başladı...Nazım yalvar yakar yarım saat uğraştıktan sonra Piraye‘yi güç bela içeriye alabildi...Başı dertteydi...Piraye... Semiha... Suat Derviş...Hangi birini mutlu edecekti?..”***79-80 yıl öncesinin bir Şubat gününden hayal meyal görüntülerdi anlattıklarım...Hıfzı Topuz’un Nazım Hikmet’in romanı, Hava Kurşun Gibi Ağır’dan aldım...Sanırım bizleri biraz da bu romanlar, bu anılar mahvetti...Öykündüğümüz hayatların, “acılı, çilekeş ve trajedilerle dolu taraflarını” bir tiyatro oyununu seyreder gibi seyrettik...Öğleden sonraların küçük kaçamak romanslarından, kendimize “çapkın” hayatlar inşa etmeye kalkıştık...Nazım’ın dramlarından, deli dolu çapkınlıklarından, kendi hayatlarımıza merhemler şırıngaladık...Bizi bu Şubat havaları ve bu romanlar mahvetti!..*****OYA ECZACIBAŞI’NA MEKTUPLAR...Geçen hafta sonu bir kız arkadaşım, Kanyon Alışveriş Merkezi’ndeki Fungate isimli çocuk oyun salonunda yaşadığım sorunları okuyunca telefonla aradı...- “Çocukların için Pazar gününe İstanbul Modern’de muhteşem bir atölye çalışması için rezervasyon yaptırdım... Film izleyecekler... Resimler görecekler... Öğretmenler eşliğinde bazı eskizler çizecekler... Saat 1’de olacak...” dedi...Birkaç ay var ki İstanbul Modern’e gidememişim...İki yazar arkadaşımla randevuyu da oraya verdim ki, çocuklar atölye çalışması yaparken de ben de orada onlarla sohbet edebileyim...***Borsa Lokantası muhteşem standardını ve lezzetini İstanbul Modern’e de taşımış...Nefis bir yemek, muhteşem bir manzara ve sanatla dolu bir Pazar’ı ailecek keyifle yaşadık...Bunu yaşarken bir taraftan da düşünmüyor değildim elbette...İstanbul Modern’in yaratıcısı Oya Eczacıbaşı, çocukların böylesine sanatla dolu bir Pazar geçirmesinde en önemli figürlerden biriydi...Bu çocuklar içerisinden ilerde kim bilir ne sanatçılar çıkacak?..Hayatları ne kadar renkli, zengin ve mutlu olacak bu çocukların bu etkinliklere küçük yaşlarında başladıkları için?..***Bir taraftan da düşündüm...Kanyon alışveriş merkezi de Eczacıbaşı ailesinin ukdesinde bir merkez...Böylesine sanat aşığı bir ailenin, ukdesindeki bir alışveriş merkezinde onlarca lokanta, bar, kafe var...Ne yazık ki çocukların oynayacağı doğru düzgün tek bir mekan yok...Bu elbette sanat dostu Eczacıbaşı ailesinin suçu değil...Fakat kapitalizm böyle bir şey...Pahalı alışveriş merkezindeki kirası yüksek dükkanlar para kazanabilmek için lokanta ve bar işlerine giriyorlar...Çocuklardan bir saatlik oyun karşılığı alacakları 20 lira, kapitalist işletmelerin kar hırsını tatmin etmiyor...Dükkanlar çocuk oyun salonu açmak yerine, lokanta ve bar açıyorlar...Varolan oyun salonu da “doğum günü partilerine ev sahipliği” yapmakla yetiniyor...Cat Stevens onun için söylüyordu“I know we had come a long way...And we’re changing day to day...but tell me where do the children play?..” diye...(Biliyorum uzun bir yoldan geliyoruz...Ve her gün değişiyoruz...Fakat söyle bana...Çocuklar nerede oynayacaklar?..)Kim bilir nerede?..*****KUANTUMDA İYİLEŞME... ROMATİZMA...NEDENİ;Gücü reddetmek...Zayıf olduğunu düşünmek...Acizlik duygusu...Genellikle bu kişiler ‘yapamam’ sözünü çok kullanırlar... Birilerinin kendilerine destek vermediğinden yakınırlar...DÜĞÜM ÇÖZME...Yapamam...Bilmiyorum...Çaresizim...Kim çaresiz?..O çaresiz...O çaresiz görünmek istiyor...Gücümü kullanmak istemiyorum...Kimse bana yardım etmek istemiyor...Tanrı beni unuttu...***Bu cümleleri en az yirmi kez dura dura tekrar edin...Bedeniniz mutlaka bunları söylerken tepki verecektir...Bu tepkiler yok olana kadar devam edin...Çalışmayı bir günde bitirmek zorunda değilsiniz...***EYLEM ÖDEVLERİ;‘Gücümü kullandığımda yaşamımı güvenle sürdürürüm...’ olumlamasını günde on kez, sabah akşam dört ay tekrar edin...Sadece sizin sonuçlandırabileceğiniz basit şeyleri seçin ve sürekli ‘yapabilirim’ deyin...Kim başarmaktan korkuyor?..‘Gücümden neden korkuyorum...’ diye sorun...En az on kere ve aralıklarla, dört gün boyunca bunu sürdürün...Sonra bırakın ve yanıtı düşünmeyin...Bu olayın devamında bir rüya görebilir ya da ilginç bir rastlantıyla yüzleşebilirsiniz...(R. Şanal’ın Kuantum İyileşme kitabından...)***Bu öneriler, klasik tıbbın sınırlarında kalan okuyucular için “anlamsız ve gereksiz” gelebilir...Bu öneriler kafadan uydurma teoriler değildir...Hayatı meydana getiren enerjidir...Bizler de enerjiden oluşuruz...Beynimizde düşüncelerin yarattığı enerji, vücudumuzun her tarafını bire bir etkiler...Beynin düşüncelerle oluşturduğu komutlar tüm hücreleri ve organları bire bir etkiler...Beynin düşünce biçimini değiştirmeden, hücrelerin ve organların üzerinde sağlık inşa etmek mümkün değildir...İyi Pazarlar...
İlk günlerde “yakalanan militanların konuşmaları için uygulanan işkenceyi” ruhu kaldırmıyor...Tedirgin oluyor...Sonra ekip arkadaşları, yakınlarının öldürüldüğünü görüyor...Gittikçe sertleşiyor...Sertleştikçe Usame Bin Ladin’i yakalatıp öldürtmek bir takıntı halini alıyor Maya’da...Bir CIA ajanı Maya...Üstlerinin kaale almadığı öldü zannedip vazgeçtiği “kilit adamları”n peşini bırakmıyor...Usame’yi yakalamak için alternatifleri bıkmadan usanmadan deniyor...CIA’in en tepesindeki direktörlerden birinin bir konuşması var;- “Milyarlarca dolar para harcıyoruz... Burada bizden başka bu olayı çözmekle görevlendirilmiş bir ekip yok... Ve biz hala yaklaşamadık bile Usame’ye...” diyor...***Kadının ısrarcılığı, Ladin’in yaşadığı evi buldurması...129 gün operasyon yapılmadığı halde, her gün ısrarla “niye yapmıyorsunuz” diye üstlerini sıkıştırması...Bitmek tükenmek bilmeyen bir ısrar, fikr-i takip...Dün gösterime giren Zero Dark Thirty filmini görene kadar, 11 Eylül saldırısının mimarı olduğunu söylenen Usame Bin Ladin’in saklandığı villasındaki operasyonun bütün yükünün Maya isimli bir kadın CIA ajanında olduğunu bilmiyordum...Ben de CIA direktörü gibi, milyarlarca dolar harcanan bir operasyonda yüzlerce üst düzey profesyonelin korkunç bir takım çalışması yaptığını zannediyordum...Filmin başında “Gösterilen hikaye birinci elden tanıklardan alınmıştır...” sözü olmasa, yapımcıların olayı abarttığını düşünecektim...***Açık söyleyeyim...11 Eylül saldırısının altında “Dünyayı ve Amerika’yı 21. yüzyıl için yeniden dizayn etmek isteyen CIA ve Amerikan derin devletinin” olduğu söylendiğinde ve kanıtlanmaya çalışıldığında komplo teorisini hiç yabana atmamıştım...Dün Zero Dark Thirty’yi izlerken de bu ihtimali yok farz etmedim...Ancak yine de liseyi bitirdikten sonra CIA kadrolarına katılan Maya isimli kadın ajanın yaptıklarına dikkat kesilmekten vazgeçmedim...Geçen gün Oscar’a aday oyuncular için Beverly Hills’teki Beverlye Hilton otelde bir öğle yemeği verildi...***Oscar adaylarının bazıları katıldı, çok tecrübeli olan bazıları katılmadı bu yemeğe...Maya’yı oynayan ve bu rolüyle Oscar’a en iyi kadın oyuncu dalında aday olan Jessica Chastein oradaydı...- “Şimdiye kadar hep evden izliyordum Oscar törenlerini... Bu sefer orada olmak büyük bir heyecan...” dedi...Ben Usame’yi yakalayan ajan kadını mükemmel oynayan Jessica’ya, Akademi’nin ödül vermesinin hiç sürpriz olmayacağını düşünüyorum...Amerikan siyaset endüstrisinin “Usame Bin Ladin’in yakalanmasına bütün dünyanın sanatsever gözleri önünde vurgu yapılmasına ihtiacı var...”Barack Obama, Başkanlığının ilk döneminde sanatçıları ve Hollywood’u çok destekledi...Bu çabası karşılıksız kalmaz diye düşünüyorum...Usame’yi bulduran ve öldürten ajan rolündeki Jessica’nın Oscar’ı aldığı anı hayal edebiliyor musunuz?..Ne söyleyecektir kim bilir?..Ne söylerse söylesin çıkacak mesaj bellidir:- “Yaşasın suçsuz insanları öldürten adama cezasını kesen Amerika!..” *****KUANTUM TEDAVİLERİ... KABIZLIK...Rahatsızlığın nedeni:Hayatın akışına güvenmemek...Kontrol etme, tutma ihtiyacı...Bırakırsam sorun çıkar anlayışı...DÜGÜMLERİ YARATAN YARGILAR;Hayata güvenmiyorum...Birkiktirip saklamazsam zor durumda kalabilirim...Her şeyi her an kontrol etmeliyim...Kimse benim gibi işini iyi yapamaz...Değişim beni korkutuyor...Değişirsem ölürüm...Hayatı kontrol etmezsem mutlaka sorun çıkar...Kontrol etmeliyim...Tutmalıyım, biriktirmeliyim, yoksa bana kalmaz...Tanrı’ya kızıyorum, benimle birlikte olmadığı, beni yalnız bıraktığı için...Kendime kızıyorum, gücümü kullanmadığım için...***Bu cümleleri en az on kere, onar saniye aralıklarla tekrar edin...Bedeniniz hangi cümleye daha çok tepki veriyorsa, o cümleyi daha fazla tekrar edin...Bazı günlerinizi ya da gün içinde bazı zamanlarınızı planlamadan yaşayın...Birkaç eski eşyanızı hatta bazı yenilerinizi de başkalarına verin...İnsanlarla sohbet ederken, daha çok dinleyip, daha az konuşun...*****DIDIER DROGBA VE GALATASARAY...Chelsea’nin iki forvetinden Anelka‘yı Fenerbahçe getirmiş, Anelka Fenerbahçe’den sonra Chelsea’ye gitmişti...Drogba ise Chelsea’den Galatasaray’a Çin’de eskal yaptıktan sonra geldi...Drogba ile Anelka ikilisinin oynadığı Chelsea bir efsaneydi...Sonra tek santrafora döndüler...Ancak Drogba geçen sezon Cheaslea’yi Şampiyonlar Ligi şampiyonu yapan futbolcuların başında geliyordu...***Galatasaray’ın bu yılın ikinci yarısı ve Şampiyonlar Ligi karşılaşmalarını Diddier Drogba’yla oynayacak olması büyük başarıdır...Türkiye liglerine, Quaresma‘dan, Hagi‘ye, Anelka‘dan, Ribery‘ye, Guti‘den Ortega‘ya dünyanın sayılı futbolcularından çok gelen oldu...Bu futbolcuların Ribery ve Anelka gibi bazıları, Türkiye’de yeniden patlayıp büyük takımlara gittiler...Dorgba’nın farkı daha geçen sezon Cheaslea’de mükemmel bir performans yakalaması ve Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu kazanmış olmasıdır...Drogba ve Sneijder tranferleri Galatasaray’ı bu sezon her şeyiyle bir dünya kulübü yapıyor...Bütün gözler Galatasaray’ın üzerine çevriliyor...Eleştirilecek tek nokta, bu kadar büyük yabancı transferinden sonra, Türk Milli Takımı’nın hangi takımda “pişen” futbolcuyu alıp da oynatacağı sorusudur...Galatasaray’ın bu transferlerinden sonra Burak‘ın ve Umut‘un aynı performansı sürdürmeleri zordur...Ne olursa olsun, bu eleştiriler Drogba gibi büyük bir transferin gelişini gölgelememeli... *****MAHPUSLARINA BAHAR GELİYOR MEMLEKETİMİN...Çok zaman geçti...Hayat çok uzun bir süredir, tutuklu, mahkum, dava, operasyon, cezaevi sözcüklerinin etrafında sürer gider oldu bu ülkede...Oysa yaşam dünyanın hiçbir yerinde, bu kadar uzun süre, cezaevi, tutukevi, operasyon, mahkum, dava, iddianame, savunma başlıklarının altında sürmez...İnsanlar tutukluluk, mahkumiyet ve cezalandırma dışında biraz da hayatı, barışı, keyfe keder yaşamayı tercih edebilmeliler...Gümdemsiz, serseri bir özgürlüğün egemen olabildiği güneşli günler de yaşayabilmeli bu toplum...***Davalar haklıydı, haksızdı;Mahkumiyetler doğruydu yanlıştı tartışması değil bu dediğimiz...Hayat ve gündem sadece cezaevlerine, davalara, iddianamelere ve savunmalara takılı kalmamalı bir toplumda...Her şey kendi zıttını biriktirir...Her dava, başka davalara gebelik eder...Kürt sorununun çözümünün,PKK meselesinin bitişinin, cezaevleri ve tutukluluk konularının gündemden çıkışının, hayatın özgürleşmesinin, toplumsal barışın yeşermesinin zamanıdır şimdi...Hafif serserimsi özgürlükler yaşamanın, yarın ne olacağız kaygısını gütmeden huzurlu takınılacak zamanlar gelmeli artık...Herkes barış içinde yaşamanın gereklerini yerine getirmeli elbette...Ne ki “o gerekler yerine getirilirken, artık gereksizleşen ve uzayan şeyler üzerinde de durmamalıyız sanki...”Büyük Türkiye’ye ulaşmak, içimizdeki barışı büyüterek mümkün çünkü...
Monica Belluci “Çok güzel bir kadının ilişkileri asla normal olmaz” der...Bence “Çok güzel olan kadınlar, aslında şansız ve bahtsız kadınlardır...”En yakışıklısından, en çirkinine, en zengininden, en fakirine, en karizmatiğinden en sıradanına kadar her erkek onlardan bir parça bal almak ister...Bu ilgi güzel kadını mutlu eder, ancak güzel kadının kaderi bir süre sonra erkekten gördüğü ilgiden, “diğer erkeklerden göreceği nefrete ve o erkeklerin yanındaki kadınların düşmanlıklarına” doğru kayar...Güzel bir kadının bahtsızlığını ve kadersizliğini anlatan en iyi karakterlerden biri Parisli güzel Esmeralda’dır...***Victor Hugo’nun Notre-Dame’ın Kamburu’nda 3 erkeğin arasında, bahtsız bir kadere savrulan Esmeralda’nın öyküsü vardır...Güzel bir kadını delicesine sevip, ona sahip olamayınca öldürmeyi bile düşünen arıza bir aşkın, ihtirasın, hırsın, sevginin ve aşkın ölümsüzlüğünün ayrı ayrı erkekler üzerinde işlendiği bir klasiktir Esmeralda’nın hikayesi...Bu Sevgililer Ayı için, Esmaralda yazısını üç yıl aradan sonra yeniden yayınlıyorum... ***Frollo, Notre-Dame kilisesinde papazdır...Bir gün Paris’in Seine Nehri’nin üzerindeki dünyaca ünlü kilisesi Notre-Dame katedralinin önünde bir bebek bulur...Bebek çok çirkindir...Ona Fransızca’da “eksik-tamamlanmamış” anlamına gelen Quasimodo adını verir...Quasimodo büyüyünce aynı kilisede zangoç olur...Her gün çaldırdığı kilise çanının kulakları parçalayan sesiyle, Quasimodo kamburunun ve çirkinliğinin yanı sıra bir de sağır olur...***O sırada bir gün kilise önünde inanılmaz figürlerle dans eden muhteşem güzellikteki Esmeralda adında kızla tanışır...Kız bir çingenedir...Aslında Esmeralda ile Notre-Dame’ın Kamburu Quasimodo arasında bir kader ortaklığı vardır...Esmeralda çingeneler tarafından dünyaya çok çirkin ve tamamlanmamış bir bebek olarak gelen Quasimodo’nun yerine kaçırılmıştır...Esmeralda’yı kaçırkan çingeneler yerine sakat bir çocuğu bırakmışlardır...Bu çocuk ise Quasimodo’dur...***Esmeralda genç ve çok güzel bir kızdır, Quasimodo onu görüp âşık olur...Esmeralda’ya ilk âşık olan, ona hayatı boyunca her türlü fedakârlığı yapacak olan, Quasimodo’dur...Quasimodo’yu sevmezler, görüntüsünden dolayı ondan kaçarlar...Ama o Esmeralda’yı hayatı boyunca delicesine sevecektir...***Papaz Claude Frollo bir din adamıdır...Esmeralda’yı “kilise önünde şarkı söyleyip dans ederken gördüğünde” şehvet dolu bakışlarını kızdan ayıramaz...Genç kıza göz koyar...Ne yapıp edip onunla beraber olacaktır...Bu uğurda her şeyi, her türlü komployu yapacaktır...Nitekim yapar...Esmeralda’nın bütün bu ve başka erkekler arasında kalbinin çarptığı tek erkek olan Phoebus’la buluştuğunda, adamı yaralar ve suçu Esmeralda’nın üzerine atarak kaçar...Esmeralda için karanlık günler “kendisine göz koyan kilise papazıyla, bir türlü beraber olmayınca” başlamıştır...***Esmeralda’nın kalbini soylu ve zengin bir ailenin kızıyla nişanlı olmasına rağmen çapkın ama yakışıklı bir subay olan Phoebus çalmıştır...Başta Phoebus de Esmeralda’nın güzelliğinden çok etkilenip ona âşık olur...Ancak Papaz Frollo kıskançlıktan, Esmeralda’ya komplo kurar ve bıçakla yakışıklı subay Phoebus’u yaralar...Suç güzel ama korumasız olan Esmeralda’nın üzerine kalır...Başta Phoebus olmak üzere herkes Esmeralda’nın büyücü olduğunu ve parada gözü olduğundan bunu yaptığını düşünür....Esmeralda suçsuz olduğunu haykırır ama insanlar bir çingeneye inanmaktansa bir rahip ve subaya inanmayı tercih ederler...***O sırada papaz bir kez daha Esmeralda üzerinde şansını dener...Eğer aşkına karşılık verirse, onunla birlikte olursa, hayatını bağışlatacağını söyler...Esmeralda, Papaz Frollo’yla yine beraber olmaz...O âşık olduğu Phoebus’un kendisine inanıp onu kurtaracağını sanmaktadır hâlâ...***Oysa çok güzel kadınlar, erkekleri etkileseler de, onların yanlarında bulunan kadınların sonsuz düşmanlıklarını çekerler...O kadınlar, çok güzel kadınlardan etkilenen erkekleri de bir süre sonra kendilerine çekerler...Ve başka kadınlar böyle durumlarda çok güzel kadınların aslında cellatıdırlar...Fleur-de-Lys yakışıklı subay Phoebus’un nişanlısıdır...Zengin ve soylu bir aileden gelmektedir ve nişanlısına gelecek vaat etmektedir...Olaylar olunca, genç subaydan uzaklaşır...Esmeralda suçlandığında ise yeniden “yılan gibi devreye girer...”Subay olan nişanlısı Esmeralda’yı astırırsa kendisine geri dönecektir...Zaten Esmeralda’nın para için kendisini yaraladığından şüphelenen Phoebus bu teklifi kabul eder...***Esmeralda tutuklanır, ölüm cezasına çarptırılır...Dostları ve Quasimodo tarafından hapsedildiği zindandan kaçırılır... Ancak daha sonra Phoebus komutanlığındaki askerlerin çingene mahallesini basması sonucu yeniden yakalanır ve asılmak üzere meydana götürülür...***Her şeyi Papaz Frollo kurmuştur...Esmeralda’nın âşık olduğu yakışıklı subay Phobeus nişanlısının esiri olmuş, nişanlısı da ondan Esmeralda’yı astırmasını istemiştir...Güzeldir, ama bahtsız ve korumasızdır Esmeralda...Onu tek vücudunu siper edip koruyan kişi insanların tipinden korkup kaçtığı Quasimodo’dur...Quasimodo, Esmeralda’nın asılmaması için, velinimeti olan Papaz Frollo’ya yalvarır...Ama Frollo son teklifinde de kendisiyle beraber olmayacağını söyleyen Esmeralda’yı öldürtür...Bunun üzerine Notre-Dame’ın Kamburu Quasimodo kilisenin merdivenlerinden Papaz’ı iter, Frollo da ölür.***Yıllar sonra yapılan, görevliler ölülerin atıldığı zindanda birbirine kenetlenmiş iki ceset bulurlar...Bunlardan Quasimodo’nun giydiği kıyafet olan çürümüş bez parçası diğerinden -Esmeralda’nınkinden- ayrıldığında küller dökülür...Quasimodo’nun ve Esmeralda’nın külleri...***Monica Belluci, “Güzel kadınların hiçbir zaman normal bir aşkları olmaz” der...Bu Pazar günü CD’ye “Belle” diye başlayan Esmeralda parçasını koyun...O müziğin korkunç kreşendolarında, Notre-Dame katedralini gözünüzün önüne getirin...Güvercinlerin dolaştığı banka oturup Saine Nehri’nin ortasında Esmeralda’nın dans ettiği kilesinin önündeki meydanı seyredin...Küllerin Cite’den, Saine Nehri’ne doğru savrulduğunu görürseniz eğer...Bilin ki Esmeralda ile Quasimodo’nun külleridir onlar...*****BİLGENİN EN SEVDİĞİ İNSAN...Bilgeye sormuşlar...- “Üstad dünyada en çok kimi seversiniz?..” diye...Bilge cevap vermiş:- “Terzimi severim...”Soruyu soranlar bilgenin cevabını anlamamışlar...Şaşkınlıkla sormuşlar;- “Aman üstad... Dünyada sevecek o kadar çok insan varken, nasıl oluyor da en sevdiğiniz terziniz oluveriyor?.. O nereden çıktı?.. Neden terzi?..”***Bilge cevaplandırmış;- “En çok terzimi severim dostlarım... Çünkü terzim ona her gittiğimde benim ölçümü yeniden alır... Fakat diğer insanlar öyle değildir... Benim hakkımda bir kez karar verirler... Ölünceye kadar da beni hep aynı gözle görürler... Hayatımın ve benim değişebileceğimi öngören tek kişi terzimdir... Her gittiğimde ölçümü yeniden alır...”*****KANSER GİBİ HASTALIKLARA KUANTUM BAKIŞI...“Kabullenme ya da kabulleniş, dünyadaki hemen her dinin temel öğretisidir. Pek çok insan, kabullenmenin bize büyük yararlar sağladığında fikir birliği etse de, sürekli olarak gücenme ve yargılama içinde yaşamayı seçtiğimizde ödememiz gereken bedensel bir bedel de olduğunu anlamamaktadırlar...Yargılamak ve aklımızı bu yargıya takmak bedenimizde oluşan hastalıklar şeklinde kendini gösterir...Eğer kendinizi kabul eder ve kendinizi eleştirmemeyi öğrenirseniz bedensel, zihinsel ve ruhsal anlamda gerçek sağlığa ulaşırsınız...Sindirim ve boşaltımla ilgili sorunlar, pek çok insanın kendini tam anlamıyla sağlıklı hissetmesine neden olan çeşitli endişelerden kaynaklanan sebeplerdir...Düzenli bedensel çalışma, yoga ve meditasyon yaparak olumlu bir zihinsel tutum geliştirerek, bol meyve ve sebze yiyerek kişi sağlığına kavuşabilir... Yedikleriniz 18 saat içinde boşaltılmazlarsa bedeniniz zehirlenir...Öfke duyduğumuz kişi ile aramızda ortak herhangi bir nokta olmadığını iddia ettiğimiz sürece onu kabullenmemiz olanaksızdır...Eğer bunun yerine, diğer kişinin ne hissettiğini hayal etmeyi denersek, öfke ve kızgınlığın gevşemeye başladığını hissederiz...Empati duymak sempati anlamına gelmez...Sempati “senin gibi hissediyorum” demektir...Empati “nasıl hissettiğini biliyorum” demek...***Sevecenlik duymadan yaşamak kişinin için için yanmayı kabullenmesi demektir... Zehir, bedeninizin her hücresine sızar ve genellikle kanser gibi feci bir sonuca neden olur...Kendinizi sevin, hayatınızı sevin ve geçmişi bırakın. Geçmişin acıları size sadece acı verir...Kendinize zarar vermek zorunda değilsiniz.Kabullenme, hayatınızı değiştirmek için uygulayacağınız reçetenin bir unsurudur...Eğer gününüze kabullenme ve minnetle başlarsanız Buda, Muhammed, İsa, Dalay Lama, Rahibe Teresa ve her olağanüstü insan gibi, her şeyi kabullenme yeteneğine sahip olanlarla aynı yolu izlersiniz...
Yaşamın, siyasi dokunulmazlıklar arkasına gizlediği “kadın ve erkek hayatları” teker teker ortaya çıkıyor...Dün Sabah gazetesinde, 33 yıl önce gazeteciliğe beraber başladığım Nur Batur’un Yaser Arafat’ın karısı Süha Arafat’la Malta’daki evinde yaptığı söyleşiyi okuyorum...- “Bir daha o günlere dönme şansınız olsa, Yaser Arafat’la evlenir miydiniz?..” diye soruyor Nur...Süha Arafat net cevap veriyor:- “Hayır evlenmezdim...”***Oysa kendisinden 33 yaş büyük olan Yaser Arafat gibi tüm dünya solcularının, Ortadoğu’daki Arap halklarının, gerillaların ve dünyanın dört bir tarafında kendi yönetimlerine karşı savaşan militanların “efsane” diye nitelediği bir adamla evleniyordu Süha Arafat...Evlendikleri 17 Temmuz 1990 tarihini hatırlıyorum...Atina’da evimi deniz kenarındaki bir semte taşıma hazırlıklarıyla meşguldüm...Hayatımda yeni bir döneme giriyordum...Yaser Arafat da İsrail’i tanıyıp, Nobel Barış Ödülü’ne ve Filistin Devlet Başkanlığı’na gidecek yasal süreci başlatıyordu...Süha, sarışın, Avrupalı fiziğinde, Hrİstiyan bir genç kadındı...28 yaşındaydı...***Ortadoğu’nun bu en karizmatik gerillasıyla evlenirken, ne hayaller kurmuştu...Nur Batur’a üzerinden bir ömür geçtikten sonra bugün şöyle diyecekti:- “Kaç kere ayrılmak istedim... Ayrılmama müsade etmedi... Zorla alıkoydu beni... Yaser Arafat’ın hangi yollarla müsade etmediğini yakınları bilir... Onunla olan evliliğim 50 yıl gibi geldi... Evliliğim çok zordu... Ancak ölümünden sonraki hayatım evliliğimden de zor... Yalnız başıma bu hayatı kaldırabilmek onunla evlilikten de daha güç...”***Kapalı odalarda kilitli kaldığını, hep saklamak zorunda kaldığını, rakiplerinin ve yakınlarının hep eleştirilerinin odak noktası olmaktan bıktığını ve doğru düzgün bir aşk yaşayamadığını anlatıyor Süha Arafat...Dokuz yıl önce ölen kocasının halen hayatının kahramanı olduğunu söylese de, “Bugün olsa onunla evlenmezdim” diyecek kadar iç hesaplaşmasını tamamlamış...Nur daha hazır olmadığını söylüyor, fakat satır aralarında sanki 50 yaşıyla birlikte yeni bir evlilik ve taze başlangıç arayışı içinde olduğunu gördüm Süha Arafat’ın ben...***Hayatta perde önünde “devlerin aşkı” diye nitelenen nice aşkın, sütre gerisinde müzmin yalnızlıklar, obsesif tartışmalar, bitmek tükenmek bilmeyen egosantrik münakaşalar ve “yeter artık” denen gecelerle dolu olduğunu sonradan öğrendim ben...Üstelik bir zamanlar Elizabeth Taylor’la, Richard Burton arasında sürekli zikzaklar çizen “devlerin aşkı” konseptinin, okuduğumuz gibi, bir “tiyatro sahnesinden ibaret olmadığını” da öğrendim yıllar içinde...“Devlerin Aşkı”, ya da “Beyaz Atlı Prens’le, genç ve güzel Prenses’in filmelere konu aşkları” genelde bir palavradır...Dışarıya verilen güzel görüntüler, içerde akrepler tarafından sokularak öldürülürler...***Geçen Pazar çocuklarımı bir atölye çalışması için “İstanbul Modern”e götürmüştüm... İki kadın yazar arkadaşımı da küçük çaplı bir beyin fırtınası için İstanbul Modern’deki Borsa Lokantası’na davet etmiştim...Sohbet sırasında, “Hangi Reha Muhtar?..” dediler...- “Burada çocuklarıyla yüzlerce kişinin ortasında sıradan bir öğle yemeği yiyebilen, sıradan olmanın sonsuz lüksünden faydalanan bir Reha Muhtar elbette...” dedim...- “Popüler dünyaların zavallı esaretlerini, sıradan hayatların muhteşem lükslerine değişmeme imkan var mı?.. Sıradanlığın muhteşem özgürlüğünü yaşamaktayım...” *****SEVGİLİLER GÜNÜ İÇİN AŞK DOLU LEVREK!..Sevgililer Günü için mide fesatına uğrayacağınız mönüleri yeri geldikçe yayınlamaya devam edeceğim...Belluga Balık Restoranı da Sevgililer Günü için özel bir mönü gönderdi...Onların spesiyaliteleri de “Aşk Dolu Levrek...”Davetiyeyi yazı karakterini bile bozmadan aynen yayınlıyorum... ***BELUGA FİSH GOURMET’te Sevgililere özel “AŞK MÖNÜSÜ”Sevginin, aşkın ve özel duyguların paylaşılıp yaşandığı mekan olan Beluga Fish Gourmet konuklarına hoş bir ambiyans hazırlıyor.Ataşehir’de hizmet veren Beluga Fish Gourmet VİP Lounge Salonunda , sıcacık ve romantik bir ortamda misafirlerini ağırlıyor. Şampanya ve çilek ikramıyla başlayacak olan gece, lezzetli deniz mahsüllerinden oluşan mönüsüyle devam ediyor.Canlı müzik eşliğindeki solistimiz bu özel geceye daha da anlam katıyor ve misafirlerin keyifli ve romantik dakikalar geçirmesini sağlıyor.Aşk gecelerini Beluga Fish Gourmet’te geçirmek isteyenler için bu romantik akşam yemeği limitsiz yerli içki dahil 150.00 TL.BELUGA “AŞK MÖNÜSÜ”Karşılama kokteyliÇikolata soslu çilekŞampanyaLEZZET DOLU SOĞUKLARBeluga sarmaNarlı somon marinePatlıcan salataBeyaz peynirKavunAFRODİZYAK ETKİLİSICAKLARPeynirli LagosMidye gratineJumbo karides ızgaraROMANTİK KALPLERSALATASIAŞK DOLU ANA YEMEKLimonlu ve beyaz şarap soslu levrek safranlı pilav eşliğindeAŞK TATLISISaç parfeLimitsiz yerli içkiÇay, Kahve150.00 TLPeynirli lagos, midye gratine, beyaz şarap soslu aşk dolu levrek...Öncesine patlıcan salata, beyazpeynir, kavun...Yanında yazmamışlar ama bu başlangıçlar ancak rakıyla giderler...Beluga havyarı, somon, çikolota soslu çilek yanına ise şampanyayı koymuşlar...Yani sampanyayla başlayıp, rakıyla soğuk antereler geçeceksiniz...Sonra da karides, beyaz şarap sosla aşk dolu levrekle muhtemelen şarap içeceksiniz...Ben böyle bir karışımdan Sevgililer Günü değil, “Aşure Günü” mönüsü çıkartırım...*****KORKUYOR...Sevgili Ufuk Uras, Gündemin Rengi programında söz etmese, William Shakespeare’in çok sevdiğim “Korkuyor” isimli şiirini hatırlamayacaktım...Hayata, insana, ilişkilere, geçmişe ve geleceğe bakışı muhteşem özetler Shakespeare‘in dizeleri;Şöyle;“İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için;Sevmekten korkuyor...Sevilmekten korkuyor;Kendisini sevilmeyelayık görmediği için...Düşünmekten korkuyor;Sorumluluk getireceği için...Konuşmaktan korkuyor;Eleştirilmekten korktuğu için...Duygularını ifade etmekten korkuyor;Reddedilmekten korktuğu için...Yaşlanmaktan korkuyor;Gençliğinin kıymetini bilmediği için...Unutulmaktan korkuyor;Dünyaya bir şey vermediği için...Ve ölmekten korkuyor;Aslında yaşamayı bilmediği için...”
“Parker bildiklerinizden farklı bir hırsız... Onun ahlaki değerleri var... Fakirden zaten çalmıyor... Mecbur kalmadıkça kimsenin canını yakmıyor...”Parker filminin tanıtımında yazıyor Köroğlu efsanesini andıran bu cümleler...Çocukluğumdan beri seyrettiğim, “vicdanlı hırsız filmlerinin” yeni bir versiyonunu seyrettim hafta sonu Parker filminde...“Suçlu adam” rolünün yeni ilahı Jason Statham poposunun cinsel çekiciliğini bu filmde de sonuna kadar kullanmayı deneyen Jennifer Lopez’le oynuyor “suçlu fakat vicdanlı hırsız” rolünü...Aksiyon kıvamında, aşk, vicdan, sevgi, sadakat, dostluk gibi duygulara referansı dokunaklı bir “karizmatik ve vicdanlı hırsız” filmi...***Kısacası gençliğimizden bu yana hayatımızı mahveden, “bilinçaltımıza karizmatik, aşkı, sevgiyi, dostluğu ve vefayı bilen vicdanlı suçlu karakterini nakış gibi işleyen” bir çalışma...Eskiden bu filmlerden keyif alırdım...“Katil de olsan asil”, “soyguncu, hırsız da olsan karizmatik ve vefalı” olan bu karakterleri bir erdem olarak sunardı benzeri filmler...Parker, bu haliyle Bolu Beyi’nin babasına yaptığı gaddarlığa karşı dağa çıkan yiğit adaletli ve inançla dolu ideal insan Köroğlu‘nun üzerimizde bıraktığı izdüşümlerini yaratmaya çalışıyor...Oysa Köroğlu bezirganlardan, beylerden, paşalardan aldıklarını yoksullara dağıtarak dağlarda efsane oluyordu...Parker filmi izleyende “karizmatik ve vicdanlı bir soyguncu olmayı kutsamanın ve rol model haline getirmenin” dışında hiçbir işe yaramıyor...Bu yaptıklarıyla işe yaramaması bir yana, zararlı aynı zamanda......***Tıpkı bir zamanlar starlara içirdikleri derin nefesli sigara sahnelerini bilinçaltımızda kurnazca “sigara içmeyi” karizmanın bir göstergesi olarak işleyen filmler gibi...Ya da barda Al Pacino’ya arka arkaya attırdıkları “viski şatları” arıza ve mesleğine aşık karizmatik erkeğin vazgeçilmezi olarak sunan kurnaz Hollywood yapımları gibi...***Filmde Ohio’da bir lunaparkta hırsızlık yapmaya karar veren bir çete var...Bu çetenin, dört üyesi soygunda çaldıkları parayla, daha büyük bir soygun yapmak istiyorlar...Parker ise, hakkına düşen parayı alıp ayrılmak...Soygun esnasında yangın çıkartılacak alanın, hiç kimsenin yaralanmayacağı bir bölge olmasında ısrar ediyor Parker...Diğer soyguncular ise bu konuda duyarsızlar...Bu “müthiş” çelişkilerle, iyi soyguncu-kötü soyguncu savaşı başlıyor ve bütün bir film devam ediyor...Kötü soyguncular için öldürülmek adil bir mukadderat...İyi soyguncu ise, paralar ve sevgilisiyle mutlu bir gelecek peşinde...Elbette filme kalçalarıyla renk katan cinsel bomba Jennifer Lopez’e de mutlu bir son ayarlayacak yapımcılar...Alain Delon da suçlu adam filmlerinde karizmatik, vefalı, vicdanlı ve dostlarına sadık bir katil portresi çizerdi...Ne ki yönetmenleri, Alain Delon’u filmlerin sonunda hazin bir şekilde öldürürlerdi...Kaç filmden, onun karizmatik kişiliğinin ölümünden duyduğum derin üzüntüyle ayrılmıştım kim bilir...Her ne kadar “karizmatik ve cool katili” bilinçaltımıza şırıgalasa da Fransız yapımcılar, en azından filmin sonunda onu öldürerek hayatın acımasız adaletini gözümüzün içine sokruyorlardı...Sabun köpüğü, Parker tipi “avantür” filmleri gördükçe, tek bir sözcük çıkabiliyor çaresizleşen dilimden;- “Zavallı Alain...”*****ORTA HAKEMLERİ BIRAKIN YARDIMCI HAKEMLERE BAKIN!..Kartalbakisi.com sitesi, benden önceki akşam, sorularla geniş bir hakemler, Beşiktaş, Fernandes, Ersan ve Samet Hoca analizi istedi...O röportajı bu köşeye almakta yarar var...***“Vatan gazetesi spor yazarı ve Beşiktaş kongre üyesi Reha Muhtar, Beşiktaş gündemini Kartalbakisi.com’a değerlendirdi.Muhtar, yaptığı açıklamada;- FERNANDES’İN ÇIKMASI HATAYDI -Samet Hoca’nın Fernandes’i değiştirmesinin hata olduğunu vurgulayan Reha Muhtar, “Oğuzhan‘ın takıma monte edilmesiyle müthiş bir grafik yakalandı...Oğuzhan, Holosko’yu, Almeida’yı ve Olcay‘ı gol pozisyonlarına sokmaya başladı...Defans oyuncuları da işe el attı ve Beşiktaş 3’er 4’er gol atmaya başladı...Sonra sarı kart cezaları ve sakatlıklar geldi... Beşiktaş, Oğuzhan ve Fernandes‘in bir arada oynayamamasından dolayı puan kayıpları yaşamaya başladı...Samet Hoca habire farklı bir 11 arayışına giriyor...Bunun böyle olması üzerine de Beşiktaş rakipleri karşısında hakim orta saha gücünü kaybediyor... Orta sahası top yapamaz hale geliyor... Beşiktaş’ın ligin başından beri savunma hataları var...Beşiktaş yediğinden fazlasını atıp, maçı kazanıyordu...Ne zaman Oğuzhan-Fernandes ikilisi bir arada oynayamadı o zaman Beşiktaş yediğinden fazlasını atamaz oldu...Samet Hoca, Fernandes’i çıkartarak hata yaptı... Maç 2-0’ken Fernandes çıkartılıp yerine daha henüz hazır olmamış yeni transfer Dentinho alındı... Bu kesinlikle hata...Son 25 dakika kala Fernandes‘i çıkartırsanız maçı kaybedersiniz...Ancak Samet Hoca bu hatayı hep yapıyor... “ dedi...- ÇOK İYİ İNCELENMESİ LAZIM -Beşiktaş’taki sakatlıklara değinen Muhtar, “Sakatlıklar konusunun Beşiktaş yönetiminin yakından ilgilendiğini biliyorum...Bu kadar çok sakat, yırtılma oluyorsa eğer bir takımın içersinde burada bir problem olma ihtimali fazladır...Bunun çok iyi incelenmesi lazım...” dedi...- HOCA ERSAN’I TARAFTARIN ÖNÜNE ATTI -Samet Hoca’nın Ersan’ı taraftarın önüne attığını söyleyen Reha Muhtar, “Bence hoca, Ersan’ı çıkartırken Karabükspor beraberliğini Ersan‘a yıkmaya çalıştı...Maç 2-2 olduktan sonra Ersan Gülüm’ü çıkartıp Escude‘yi oyuna alıyorsanız eğer Ersan‘ı taraftarın önüne atıyorsunuz demektir...Çünkü bunun başka açıklaması yok...Eğer oyuncu demorolize oldu desek golden hemen sonra çıkartırsınız...Ancak golden hemen sonra Ersan‘ı çıkartmadı... “ dedi...- YARDIMCI HAKEM KONUSU TÜRK FUTBOLUNUN KANAYAN YARASIDIR -Beşiktaş’ın yan hakem hatalarından çektiğini dile getiren Muhtar, “Beşiktaş hakem hatalarından çekiyor ama Federasyon Başkanı. Beşiktaş’ın eski başkanı, MHK Başkanı Beşiktaşlı bir isim, yardımcısı desek tarafsız bir isim...Bunlardan bir hata olacağını düşünmüyorum...Ben en çok orta hakemin değil, yan hakemlerim üzerinde Beşiktaş yönetiminin, MHK’nin ve Federasyon’un durması gerektiğini düşünüyorum... Yardımcı hakem konusu Türk futbolunda kanayan bir yaradır...Karabükspor maçında top çıktı deniyor ama çıkmadığını yardımcı hakemin görmesi lazım... Ligin ilk yarısında da Burak’ın penaltı verilen pozisyonunu yan hakem vermişti...Israrla iki kere orta hakeme “Ben gördüm penaltı” dedi...Onun için MHK’nin bu yardımcı hakem konusunu mercek altına alması gerekiyor...Beşiktaş yönetiminin de hakkını ararken bu konuya özen göstermesi gerekiyor... “ şeklinde konuştu...” *****SEVGİLİLER GÜNÜ’NDE AKŞAM YEMEĞİ...Lokantalar,restoranlar mönü üzerine mönü hazırlıyorlar Sevgililer Günü’nün gecesi için...Özel spesiyaliteler, cinsel uyarıcı yiyecekler, istridye, karides benzeri afodizyak lezzetler mönülerin vazgeçilmezleri...Oysa Sevgililer Günü bir aşk günü...İstridye, karides, kabuklu deniz ürünleri, muz, meyan kökü, rezene, padişah macunu gibi yiyeceklerle donatılmış obez sofralarda taam ederken hissedilecek bir gece değil Sevgililer Günü...***Ağır yemeklerle donatılmış sofralar, öncelikle “aşkı ve sevgiyi” çağrıştırmazlar...Yemeğe içmeye odaklanmış bünyelerin, aşka ve sevgiye konsantre olmaları, onu yaşabilmeleri imkansızdır...Yeme duygusuyla, cinsellik duygusu birbirine ters duygulardır...Birbirleriyle ilintili ancak ters orantılıdır...Cinselliğin azaldığı yerde, yeme duygusu artar...Yeme duygusunun peek yaptığı noktada, cinselliğin yerlerde süründüğü gizli bir gerçektir...Sevgililer Günü’nde kuş sütü eksik olmayan sofralar çelişkidir...Kutlanan sevgiliyle romantik bir paylaşım, aşkın doya doya hissedileceği bir sıcaklıktır...Yemekle aşk yaşanarak, taam ederek şehvet uyandırılarak geçirilecek bir gece değildir Sevgililer Günü ve gecesi...Nokta, ya da üç nokta...