Kelebeğin Rüyası... Şiir aşkın en romantik tezahürüdür!..

24 Şubat 2013

Hayata bugün yaşadığım mercekten baktığımda çocukluk ve gençlik yıllarımın yalnız dünyasında harcıalem futbolun yanı sıra en haz duyduğum alanın “edebiyat” olduğunu fark ediyorum...Nedense “edebiyat fakültesi mezunu” annem, beni edebiyattan uzaklaştırmak için elinden geleni yapmıştı... - “Sefil oldu hayatları Türkiye’de bütün edebiyatçıların... Ekmek yok, hayat yok o işte...”Edebiyata kayan nahif gönül ibrem, bir türlü buluşamayan sevgililerin yaşadığı buruk özlemi boşu boşuna yaşadı gitti...Gençlik yıllarımda biraz metazori uzaklaştırıldığım “edebiyat dünyası”nda nefes alamadım...O yıllarda o duygusal cesareti gösteremedim...Çok başka yerlere kaydı hayatım...***Belki de onun için Yılmaz Erdoğan’ın 22 ve 24 yaşlarında “veremden sefalet içinde ölen” iki genç şairin hayatlarını ve aşklarını anlatan “Kelebeğin Rüyası” filmini izlerken, içim maziden esen bir öksüzlüğün çırpınışlarıyla titredi durdu...Rüştü Onur ile Muzaffer Tayyip Uslu’nun, kadınları, aşkı, hayatı, sefaleti, umudu ve umutsuzluğu şiirle yaşamaya çalışan dünyalarını ustalara layık bir film kurgusuyla anlatıyor Yılmaz Erdoğan...Kendisi oyunculuğunu iki genç şairin Zonguldak’taki “Hoca”ları konumundaki ünlü edebiyatçı Behçet Necatigil’i oynayarak tescilliyor...***Şiir aşkın en romantik tezahürlerinden biridir... Yılmaz Erdoğan; Rüştü Onur’la, Muzaffer Tayyip’in şiirle yaşadıkları aşkı, veremi, sefaleti anlatan hikayeyi, usta bir İtalyan filminin pastoral lezzetinde sunuyor izleyiciye...Oynadığı onca salon ve onca seansa karşın, dolu bir sinema salonu...Belki Kıvanç’a, belki öykünün acılı romansına, belki de Türk sinemasının geldiği boyuta duyulan meraktan salonu dolduran genç izleyici kitlesiyle izledim...Film milyonu bulan bir gişe yaparsa babasının genç şair Muzaffer Tayyip’e söylediği sözler gelecek aklıma:- “Oğlum azmin değil, bir hevesin peşine düşer ve her şey biter...”***Belki de ancak böyle 24 yaşında hayatı veremden, aşktan ve parasızlıktan sona eren bir şairin “şiir ve edebiyatla haşır neşir asalet dolu hayatı” bir anlam kazanacak bu evrende...Belki de bu şekilde Muzaffer Tayyip’in şu dizeleri anlamlı bir hatıra oluşturacak izleyenlerin yüreğinde;“Diyecekler ki arkamdan...O yalnız şiir yazardı...Yazık diyecek hatıra defterimi okuyan...Ne talihsiz adammış...İmanı gevremiş parasızlıktan...”Milyonlar geçmişin asalet dolu iki genç yaşamından, aşkı, edebiyatı, şiir sevgisini, dürüstlüğü ve tutkuyu öğrenecek...İbret niyetine...Ellerine sağlık Yılmaz Erdoğan...*****JUSTİN BİEBER’İN İSTANBUL KONSERİNİN FİYATLARI 1000 LİRA...Mart ayında İstanbul’daki konser programını bilmiyorum henüz, fakat 2 Mayıs’ta Justin Bieber isimli 18 yaşındaki genç şarkıcının konser fiyatlarının 1000 liraya kadar çıktığını öğrenmiş bulunuyorum...Hayat bir arz talep meselesi...Günlerdir kulağıma “Justin Bieber konserine nasıl bilet bulacağız?.. Biletler 600-1000 lira arası” sözleri çalınıyor...Konseri sahnenin dibindeki ‘diamond circle’dan yani pırlanta çemberden izlemek tam 910 pound yani 2 bin 700 lira...***Yine de yer bulunamıyor ve herkes birbirine ne yapacağını nasıl bulacağını soruyor...18 yaşında Kanadalı bir çocuk Justin Bieber...Ayşe Nazlı’nın söylediğine göre Baby isimli parçası muhteşemmiş...Yeni parçası “As Long As You Love Me...” ise yıkılıyormuş...18 yaşındaki çocuk şarkıcıların milyar dolara yaklaşan star yaşam standartları, yarattıkları hayran kitlesi üzerindeki vazgeçilmez etkilerini ‘kıskanmaya müsait’ bir yaştayım sanırım...***Ne ki ben hayatı Benjamin Button gibi yaşıyorum...Gençliğime ve küçüklüğüme doğru gidiyorum adım adım...Onsekiz yaşındaki Justin Bieber’in 2700 lira tutan Diamond Circle’deki bilet fiyatı beni heyecanlandırıyor...Ben de ilk gençlik yıllarını büyük bir heyecan ve tutkuyla yaşayan çocuklar gibi, hayatı yeniden keşfetmenin heyecanını yaşamaktayım...Biliyorum ki 2 Mayıs’ta İTÜ Stadyumu’ndaki konser, gitseler de gitmeseler de milyonlarca genç için, “hayat boyu unutumayacakları” bir efsane konser olacak...Onu bekleyecek, onu yaşayacak, onu konuşacak, onu efsaneleştirecekler...Hayat çocukluk efsanelerinin gün gelip gerçekleşmesi ümidinden ibaret değil midir?..Efsanesi olmayan bir hayat, umudu ve geleceği olmayan bir hayattır... Bilemiyorum Ayşe Nazlı için nasıl yer bulacağım...Annesine mi başvursam acaba, çocuğumun hayatında ilham verecek bir efsaneyi yaşatabilmek uğruna?..*****İLHAM ALACAĞINIZ “İÇİNİZDEKİ ÇOCUK” OBEZ OLMAMALI!..Kendi “kişisel seçimlerimiz” yaşadığımız bedelleri belirler...Arzu edilmeseler de kabul edilebilirler...Önünde sonunda şöyle diyerek kendi kendimize teselli bulabiliriz;- “Kendim ettim, kendim buldum...”Oysa Reader’s Digest dergisi dünyanın dört bir yanında 40 milyon okuyucusuna “Çocuklara yaptırdığımız şeylerin, verdiğimiz alışkanlıkların daha 6 yaşından itibaren onları nasıl obez birer çocuk yaptığını” belgeriyle açıklıyor...***“Televizyon reklamları esnasında çocuğunuza spor yaptırın... Televizyon reklamlarında, şekerli gıdalar, enerji içecekleri ve benzeri gıdaları izleterek obeziteyi tetiklettirmeyin...” ‘Her gün mutlaka 60 dakika spor yapacakları bir program düzenleyin’ diyor Reader’s Digest okurlarına...‘Aksi halde çocuğunuzun bir süre sonra obez olması kesindir...’Haftalardır “Alışveriş merkezlerindeki oyun alanlarının azlığından, küçüklüğünden ve para kazanmak için pratikte çocuklara kapalı olmasından” söz ediyorum...Reader’s Digest; çocuk oyun alanlarının olmamasını obeziteye gidişte en önemli duraklardan biri olarak görüyor...***Kişisel tercihlerimiz elbet kendi hayatımızı belirler...“Bedeli neyse öderim” demek asil bir duruş olabilir...Fakat annenin, babanın ve sorumsuz bir toplumsal çevrenin yarattığı “berbat bir bedeli” bir ömür boyu, obez hayat sürerek yaşamak, müsebbiplerini hayırla yad ettirmez...Anne babaysanız; anne babalığınızın farkına varın...TİM Merkezi’nin muhteşem çocuk tiyatrosunun oynadığı Sindirella oyununun sonunda “İçinizdeki çocuğu çıkartın...” diyor...İçinizdeki çocuğu çıkartarak hayatı yaşamak, çok önemli...Bu şekilde ilham alır, nahif duygusal kıpırtılardan, yaşam boyu başarı fırtınaları yaratabilirsiniz...Fakat bir şeyi unutmayın;İçinizdeki çocuk, “obez” olmamalı!..

Devamını Oku

Oscar’ın güçlü adayı Lincoln: ‘Bu kanı durdurabilecek miyiz?’

23 Şubat 2013

Bazen bir film, insanın hayatını değiştirir...Amerikan iç savaşını bitiren ve Amerikan tarihinde köleliği kaldıran lider olan Abraham Lincoln’ün hayatını anlatan “Lincoln”ü izlemek için, Oscar ödül törenine ramak kalmasını bekliyordum...Lincoln filmi bu Pazar’ı Pazartesi’ye bağlayan gece sabaha karşı saat 05’te, tam 12 dalda Oscar adayı olarak yarışacak...Amerikan tarihinin en kanlı savaşı Kuzey-Güney savaşı...Güney’deki büyük çiftliklerde siyahi Afrikalıları çalıştıran güney federe devletleri “ekonomilerinin can damarı olan kölelik düzeni”ni devam ettirebilmek için ellerinden geleni yaptılar...Abraham Lincoln 1861’den 1865’e kadar dört yıl görev yapabildi sadece Amerikan Başkanı olarak...***Ancak bu dört yıl içinde;Kuzey-Güney savaşını sona erdirdi... Federasyondan ayrılan güney devletlerini yeniden birliğe dahil etti...Amerikan iç barışını sağladı...Ve en önemlisi Amerika’da köleliği kaldırarak tarihe geçti...“Eşit olarak doğan insanlar, nasıl olup da eşit olarak yaşayamazlardı?..”Lincoln’ün cevabı kafasına yatmayan ünlü sorusu buydu...Steven Spielberg’in Pazar gecesi 12 dalda Oscar’a aday olarak yarışacak filmi işte tarihin bu en büyük olaylarından birinin tarihten alıntılanmış öyküsüdür...Daniel Day-Lewis oynuyor Abraham Lincoln’ü...Onu 1987’de oynadığı, Milan Kundera’nın romanında uyarlanan Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği filmindeki doktor Thomash karakterinden beri, büyük bir beğeniyle izledim Daniel Day-Lewis’i...***Lincoln filminin Oscar almaya en yakın adayı Daniel Day Lewis...Bir de Kaçak-Dr. Kimble filminin unutulmaz komiseri Gerard’ı oynayan Tommy Lee Jones, Lincoln filmindeki muhteşem performansıyla yardımcı erkek oyuncu Oscar’ını almaya yakın...Bunlar işin filmografisi...Oysa Lincoln filmi bugün kendi içinde “Barış”ı arayan Türkiye’de filmografinin çok daha ötesinde anlamlara sahip...- “Bu kanı durdurabilecek miyiz?..”Amerikan’ın beş dolarlık banknotlarının üzerinde resmi basılı bu enönemli Başkanı Lincoln’ün filmin fragmanının nihai cümlesi haline gelen sorusu budur...***Lincoln filminin özellikle ikinci yarısını, “Akan kanın durdurulması için, kendi partisi içinde, kendi kabinesi arasında ve rakipleri karşısında inanılmaz bir mücadele vererek barışı sağlayan adamın portresi” olarak izleyin...Kölelik gibi bir kurumu kaldırırken, buna ayak direyenlerin 1861-65 yılları arasında Amerika’da yarattıkları “Zamanın Ruhu”na dikkat kesilin...Tarihin hangi tarafında olmayı içinize sindireceğinizi vicdanınıza sorun...Abraham Lincoln ne yazık ki Başkanlığını tamamlayamadan öldürüldü...Amerikan siyasi tarihinde suikaste kurban giden ilk Başkan’dı Lincoln...Bir konfederdasyon ajanı olan John Wilkes Booth onu bir tiyatro salonunda, oyunun en komik anında, herkes gülerken öldürdü ki izleyicilerin kahkaha sesinden Başkan’ın öldüğü hemen anlaşılmasın...Ne acıdır ki, Başkan’ı öldürdükten sonra sahneye atlayan Booth “Sic Semper Tyrannis!..” diye bağırıyordu...Yani “Daima Tiranlar İçin!..”***Kendisi de bir aktör ve ajan Sotth öldürürken “tiranların daima yaşayacağını mı zannediyordu” bilmiyorum, fakat önceki gece filmi izlerken Lincoln’ün yaşadığını fark ettim...Ruhumuzun derinliklerinde, her bir hücremizde ve dünyanın dört bir köşesinde... İnsanlık tarihine ışık saçıyordu Lincoln...Onu öldürmeyi planlayanlar yaşarken nasıl yaşamışlardı bilmiyorum...Fakat Pazar’ı Pazartesi’ye bağlayan gece, hiç yaşamamış gibi tarihten bir kez daha silinip gidecekler...*****PAYIMIZA DÜŞEN ZAFERLER!..“Hayatın sıkıntıları, eğer tercih edersek, bilgelik edinmemiz ve içimizdeki gerçek güce ulaşmamız için bize bir platform sunan fırsatlardan başka bir şey değildir...Fakat unutmamak gerekir ki; her yaşam aynı zamanda payına düşen zaferleri ve güzellikleri de elde edecektir...”Robin Sharma*****AŞK...Genç adam elinde bir demet çiçekle sahile koşarak geldi...Gözleri şöyle bir sahilde gezindi...Aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeyebaşladı...Sevgilisinin en sevdiği çiçeklerdi bunlar...Kırmızı, kan kırmızısı güller...Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler...Buram buram, kokuyorlardı, aşk, sevgi, özlem ve hasret kokuyordu güller...Hepsinin üzerinde damlalar vardı...Sanki ağlıyor gibiydiler...Genç adam güllere baktı...Sanki onlarla konuşuyormuş gibi;- “Neden ağlıyorsunuz? Bakın ben ne kadar mutluyum?..” dedi...***Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başladı...Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse, kalbi yerinden çıkacakmış gibi oluyordu...Yıllardır birbirlerini sevmelerine rağmen, ikisi de sevgisinden hiçbir şey kaybetmemişti...Onları hiçbir şey ayıramazdı... Ne hasret, ne ayrılık, ne ölüm... Genç adam telaşla saatine baktı... Sevdiği yine geç kalmıştı, bir dakika geç kalmıştı... Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü...***Gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denize dikti... Tıpkı sevdiği kıza olan aşkı gibi denizin de sonu yoktu...Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü... Kendi aralarında sözleneceklerdi...Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonra da gidip iki tane yüzük almıştı...Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi...***“Zararı yok biraz daha beklerim” diye düşündü...Güllerin yaprakları hala ıslaktı...Bir türlü anlayamıyordu; her şey bu kadar güzelken niye ağlıyorlardı ki?..İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak kucaklaşacaklardı...Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı...Martılara baktı, birbiriyle oynaşıp uçuşan martılara...Ne kadar güzel dans ediyorlardı havada...Tekrar saatine baktı genç adam... Endişelenmeye başlamıştı...Sevgilisi yine geç kalmıştı, hem de çok...Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu...İşte her gün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı?..O zaman neden gelmemişti yine?..***Hayır hayır...Olamazdı...Sevdiğine bir şey olamazdı...Onsuz hayat yaşanmazdı ki...O ölse bile devamlı yaşar diye düşündü genç adam...Bunun düşüncesi bile hoş değildi...Gözlerini yere indirdi... Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu...Zaten insanlar ona kaçık gibi bakıyorlardı...Rahatsız olmaya başladı bakışlardan...Yine sevgilisi düştü aklına...“Neden gelmedi acaba?..” diye düşünmeye başladı...Gözlerini kapattı... “Yedi sene oldu...” dedi... Yedi senedir her gün bu sahilde, sevdiğini bekliyordu...Daha fazla dayanamadı...Kalbi parçalanacak gibi oluyordu...Gözlerinden bir damla yaş daha güllerin üzerine damladı...“Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim” diye mırıldandı...Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu...Ayağa kalktı, yeşil tepenin ardındaki mezarlığa doğru yürümeye başladı...(Yaşar Ateşoğlu’nun Hayatınızı Değiştirecek Bilgelik Öyküleri kitabından...)

Devamını Oku

Uyuşturucu kullanmayı bırakıp bütün dünyaya ışık saçan kadın öldü!..

22 Şubat 2013

Uyuşturucu kullanırken bir gün Deepak Chopra’yı dinleyip, bütün hayatını değiştiren ve tüm dünyaya ışık saçan kadın öldü...“Cennet kutsal bilincin kusursuz bir evresidir... Var olan her şeye, olduğunuz her şeye ve verebileceğiniz her şeye bütünüyle var olma deneyimidir... Kutsal doğanızın bütünlüğüne kucak açma, onu benimseme türüdür...Bu ruhun yolculuğudur...Unutmayın cenneti ve cehennemi bulmak için çok uzaklara gitmeniz gerekmez...Onlar sadece bir tık ötededir...Yürekleri sevgiyle, huzurla ve merhametle dolu olan insanlar cennette yaşarlar...Korku, kırgınlık ve suçlulukla yaşayan insanlar cehennem gibi var oluşla karşı karşıyadırlar...***Biraz durun ve önce cennette olduğunuz bir anı, sonra da cehennemde olduğunuz bir anı düşünün...Büyük olasılıkla hayatın büyük zorluklarından birkaçıyla karşılaşmışınızdır...Bu zor zamanları tekmeler savurup, çığlıklar atarak, yakınıp ağlayarak geçirebilir, ya da bunları yaşıyor olmanızın çok önemli bir nedeni olduğunu ve bunların ruhunuzun evrimi için gerekli olduğunu anlayabilirsiniz...Bu gerçeği kabullendiğinizde yas, ölüm ve korku yaşadığınız anlarda şevkat seçebileceğiniz en yüksek bilinç evrelerinden biridir...”***Böyle diyordu birkaç gün önce 57 yaşında ölen ve yıllardır dünyaya ışık saçan kadın...Uyuşturucu kullanmayı bırakmak için denemediği yol kalmamıştı, ta ki Deepak Chopra’yı dinleyip, ondan etkilenene ve ruhunu huzura kavuşturana kadar...Kendi huzurunu bulduktan sonra tüm dünyaya huzur vermeye girişti...Burada da zaman zaman alıntıladığım muhteşem kitaplar çıkardı...Kanserin çok nadir görülen bir türüne yakalanmasına rağmen, çalışmalarını son güne kadar hiç aksatmadı...Cennette olduğunu biliyoruz Debbie Ford’un...Çünkü dünyayı yaşarken cennet yapmaya çalışanlardandı...*****KARŞIYAKA TARAFTARLARINDAN MAİL YAĞMURU...Ateşli taraftarıyla ilk kez Ankara Atatürk Spor Salonu’nda karşılaşmıştım Karşıyaka’nın...Basketbolda iddialıydılar ve bizim TED Kolejliler’le yaptıkları maça ateşli taraftarlarla gelirlerdi...Kaf kaf kaf, si si si diye başlayan tezahüratları ortalığı inletirdi...Ateşli taraftarı o zamanlar da severdim... Karşıyaka taraftarını da sevmiştim... Gün geldi sevdiğim kızın ailesiyle tanışmaya İzmir’e gittim...Müstakbel eşime “Eviniz hangi semtte?..” diye sordum...- “Göztepe’de...” dedi; “Karşıyaka’nın tam karşısına düşer...”Göztepe-Karşıyaka rekabetinin boyutlarını o zaman anladım...Eşimin ablası Karşıyaka’da oturuyordu...Rekabet abla-kardeşe kadar sirayet etmişti...***Dün baktım Karşıyalı taraftarlar beni mail yağmuruna tutuyorlar...- “Ambleminde ay yıldız olan sadece Beşiktaş yok biz de varız...” diye...Ve devam ediyorlar Karşıyaka ile Beşiktaş ve Kasımpaşa’nın fornmasında nasıl ay yıldız taşıma hakkına sahip olduğunu...- “Beşiktaş Türk Milli Takımı yerine, Yunan Milli Takımı’na karşı 1952 yılında oynadığı için 1952 yılında dönemin Başbakanı Adnan Menderes tarafından formasına ay yıldızı takma almaya hakını kazandı... Karşıyaka Kulübü Milli Mücadele’de gösterdiği başarıdan dolayı Atatürk tarafından 1926 yılında ödüllendirilerek, formasında ay yıldıza kavuştu... Kasımpaşa kulübü ise, 1948 yılında Londra’daki olimpiyatlara 3 güreşçi gönderdi...Üç güreşçi de dünya şampiyonu olunca, Başbakan İsmet İnönü Kasımpaşa’nın armasına Türk bayrağı konmasını istedi... Böylece üç kulübün armasında Türk bayrağı oldu...”Teşekkürler Kaf Kaf...*****ZOR ÖLÜM: ÖLMEK İÇİN GÜZEL BİR GÜN!.. (DİE HARD)Polislik mesleğine düşkün olup, yetişirken çocuğuyla yeterince ilgilenemeyen bir babanın dramını işliyor kendi muhteşem aksiyon sahnelerinin eşiğinde Bruce Willis’li Die Hard filmi...“Zor Ölüm: Ölmek İçin Güzel Bir Gün” filmin ismi...Oğlunun Moskova’da “Uyuşturucu işinden hapishaneyi boyladığı” haberini alıyor ve çantasını topladığı gibi soluğu Moskova’da alıyor...Oğlunun çok önemli bir rehineyi kaçırırken, baba oğul bir karşılaşma sahneleri var ki, sırf bu sahne için bu aksiyon filmi izlenir...***Oğlu ona “baba” değil, John diyor...Zamanında kendisine yeterince babalık yapmadığına inandığından...O ise oğlunu uyuşturucu kullanan ve uyuşturucu batağına saplanmış biri olarak düşünürken, çok önemli bir uluslararası ajan olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor...Bundan sonrası baba-oğul birbirine genetik olarak çeken ve çok benzeyen iki profesyonelin Moskova’daki aksiyon dolu maceraları...Büyük hedefler koyan filmlere gittiğinizde, beklentileriniz de büyük oluyor... Beklentilerin büyük olması hayal kırıklıklarının da büyük olmasına yol açıyor...***Die Hard hiçbir beklenti olmadan gittiğim bir filmdi...Baba-oğul ilişkisi bonus olarak geldi...Bruce Willis’in son aksiyon filmlerinden biri bence Die Hard...Baba rolünde bu filmde hala aksiyonun içinde idare etmiş...Artık yaşlanıyor ve aksiyon filmleri kahramanlığı için yaşı geçiyor... Aksiyon filmi baabında şarabın son demleri bunlar... Kaçırmamakta yarar var..*****FATİH TERİM’İN GİDİŞİ İÇİN ZEMİN HAZIRLANIYOR...Sezonun ortasında, Drogba’nın gelişi de Sneijder’ın alınışı da, “Fatih Terim’in gidişi için zemin hazırlayan hamlelerdir...”Başından beri bu işte kötü kokular alıyorum...Fatih Terim de alıyordu ki, önceleri karşı çıktı...Sonra karşı çıkmanın “zamanı” olmadığını anladı, frene bastı...***Önceki gece maçı seyrederken Schalke maçı 1-1’e getirince çevremde bulunan Galatasaray ve Fenerbahçeliler’e şöyle dedim:- “Drogba ile Sneijder alınmasaydı bu maçın sonucu ne olursa olsun, Fatih Terim hiçbir şekilde tartışılmazdı...Kimse Fatih Terim’in Galatasaray’dan kendi isteği dışında gitme ihtimalinden bile bahsedemezdi...Fakat şimdi durum değişti...Son aylarda forma giymeyen iki dünya çapında yıldızı Galatasaray’ın kadrosuna katarsınız...Bu yıldızlarla, Şampiyonlar Ligi’nde final oynamazsanız, Fatih Terim kendiliğinden tartışılmaya başlanır...Böylece yapacağınız teknik direktör operasyonuna zemin hazırlarsınız...Galatasaray’a Jose Morinho gibi bir teknik direktör operasyonu yapılmaya çalışılıyor...Drogba ve Sneijder’in alınması bu operasyonun çok zekice kurgulanmış altyapısı...Kamuoyu algısında Fatih Terim dünya çapında yıldızlarla Şampiyonlar Ligi’nde istenen başarıyı getirememiş teknik direktör yapılacak...Yeni teknik direktörün önü böyle açılacak...Bundan sonra anlatabilirse anlatsın bakalım Fatih Terim...Aylar sonra oynayacak Drogba ve Sneijder’le nasıl final oynayacaktı Şampiyonlar Ligi’nde?..”Anlat anlatabilirsen...

Devamını Oku

Sergen ve Hülya bant çekme olayını muhtemelen bilmiyorlardı!..

21 Şubat 2013

Dün Acun kardeşin, “forma üzerindeki Türk bayrağının karartılmasıyla ilgili” eleştirilerimi yazarken, jüride bulunan Sergen ve Hülya Avşar’ın tutumunu özellikle eleştirmedim...Bazı gazeteler “Sergen ve Hülya Avşar bu duruma niye ses çıkarmadı?..” demişlerdi...Oysa Sergen veya Hülya Avşar, Türk bayrağının üzerine bant çekildiğini görmemiş olabilir...Yetenek Sizsiniz yarışması canlı yayınlanmıyor banttan yayınlanıyor...Nitekim aynı gün aynı saatlerde Kanaltürk televizyonunda Sergen Yalçın canlı yayında haftanın futbol olaylarını yorumluyor...Sergen’in Kanaltürk’teki programı canlı, aynı saatlerde yayına giren Yetenek Sizsiniz ise banttan...***Yarışma banttan yayınlandığı için, ambleme ve reklama siyah çekme işleminin, post prodüksiyonda yani montaj esnasında yapılması ihtimali fazla...Sergen veya Hülya Avşar, bant çekimi esnasında formanın bizzat üzerinde kapatma yapılmamışsa, bunu zaten görmediler...Kapatma montajda, yani forma üzerinde değil görüntü üzerinde yapıldıysa, bunu görebilecek ve bilebilecek konumdaki tek kişi, programın yapımcısı Acun Ilıcalı...Acun final bandı izlememiş olabilir...Onun için temiz temiz özür diler ve yanlış bir anlaşılmanın önüne geçer...***İkinci bir nokta, Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor ve Bursaspor formalarındaki ay yıldızlı amblemle ilgili...Ay yıldızlı amblem, takımların şampiyon oldukları yılın ertesi sezon; bir yıl süresince takılıyor...Birisi çıkıp şöyle söyleyebilir ya da Acun kendini şöyle savunabilir;- “Beşiktaş geçen yıl şampiyon olmadı... Dolayısıyla bu yıl sahada mücadele ettiği formasının sol tarafında ay yıldız yok... Şampiyon olduğu ya da Türkiye Kupası’nı kazandığı senelerdekinde var...”***Bu doğru bir yaklaşım...Ancak o zaman sorarlar;- “Yarışmacı takımın futbolcusu mu ki bu sene sahada giyilen formayı giyip gelecek?.. Beşiktaş’ın şampiyon olarak tescillenen 13 şampiyonluğu var... Tam 9 kez de Türkiye Kupasını kazanmış...”Yani Beşiktaş ay yıldızı formasına takma hakkına tam 26 kez sahip olmuş...‘Yetenek Sizsiniz’ yarışmasına katılan yarışmacı Beşiktaş’ın şampiyon olduğu senenin formasını giydiyse, ona ‘sen bu formayla yarışmaya katılamazsın...’ mı denecek?..Olacak iş mi bu?..***Yapılacak şey gayet açık...Acun “hatanın post prodüksiyondan” yani çekim sonrası montajdan kaynaklandığını söyleyerek, yapımcı olarak sorumluluğu üslenmeli...Fakat çekim sonrası yapılan bir montaj hatasından “Acun’un Türk bayrağına saygısızlık yaptığı” gibi anlamlar çıkartılamaz...Eleştiriler sonuna kadar yapılır...Fakat haksızlık günahtır...Ve Acun‘un bu olayda Türk bayrağına saygısızlık gibi bir günahı yoktur ve olamaz...*****BEŞİKTAŞ’IN SİYAH BEYAZ RENKLERİ VE KIRMIZI...Dün Güntekin Onay aradı...“Sevgili Reha Muhtar” dedi...Beşiktaş Yüzüncü Yıl belgeselinin yapımcısı Tuğrul Yenidoğan, bugüne kadar bütün tarihçilerin söylediğinin aksine ‘Beşiktaş’ın renkleri başından beri siyah beyaz olduğunu kanıtlayan belgeler yayınladı...Süleyman Seba’ya İskender Yakak’ın hediye ettiği ilk rozette de renklerin siyah beyaz olduğu görülüyor... Bu tarihi tartışmaya yazıyla ilgili olmadığı için şimdilik fazla girmeyeceğim...Tuğrul’un araştırmacılığını ve Beşiktaş sevgisini biliyorum...Yine de “Beşiktaş’taki kırmızı rengin sırrını açıklamıyor” henüz bu iddialar...Bu kırmızı Beşiktaş’a nereden geldi acaba?..Tuğrul’un çalışmasını da not olarak belirtmek yazarlık borcu... *****BARLASLAR’IN DOĞUM GÜNÜ...Onbeş sene önce sorsalardı “Sence hayatta mutluluk nedir?..” diye, şöyle bir cevap verirdim:- “Yaratıcılığı yüksek bir işte, yaratabildiğin kadar fazla şey yaratarak ve çevrenin hafızasında o yaratıcılıktan mülhem derin bir iz bırakarak yaşayabilmek...”Cuma gecesi Mehmet Barlas’ın evinde dostlarıyla kutladığı doğum günü partisine giderken, bu sözleri düşünüyordum...Şimdi “hayatta mutluluğu” sorsalar, “İnsanın yaratıcı olduğu bir işte en fazla yaratıcılık sağlaması elbette mutluluktur...” derdim; “Fakat esas büyük mutluluk insanın yaratıcılığının yanı sıra, bütün ailesini, sevdiklerini etrafına toplayıp, torunuyla aynı gün doğum günü pastasını kesebilmektir...” diye eklerdim... ***Mehmet Barlas’ı Emin Çölaşan’la tam üç kez canlı yayına çıkardığım televizyon günlerinden beri çok yakından tanıyorum...Mesleğe başladığım 33 yıl önce aynı gazetede çalıştığımdan bir meslektaş olarak da gayet iyi biliyorum...Onun hayatta başarı ve mutluluk çizgisinin kalın hatlarla esas çizildiği yer, gazeteciliğinden öte, “yarattığı inanılmaz sevgiyle dolu sımsıcak aile tablosudur...”Eşi, iki çocuğu, iki çocuğundan üç torunu, damadı, gelini, eşi ve kendisinin kardeşi, onların aileleri ve dünyalar tatlısı şempanzesiyle yaşamakta olduğu büyük aile tablosu “Dallas’ta gördüklerimizin tam zıttıdır...”Aile üyeleri arasında rekabet değil dayanışma, kumpas değil sevgi, dedikodu değil espri ve ironinin egemen olduğu aile ortamını bilmeyenler “Mehmet Barlas’ı gerçek ve doğru olarak” tanımazlar...***Cuma gecesi böyle bir ortamda evinde, emekli büyükelçi Cem Duna’nın deyimiyle İstanbul’un en güzel yemek yapılan yerindeydik...Mehmet Barlas doğum gününü ailesi, dostları ve şempanzesiyle; Bekir Ünlüataer’in sesinden dinlediği Türk Sanat Müziği bestelerinden oluşan fasılla kutlarken, doğum günü bir sonraki güne denk gelen torununun da pastası gece yarısı kesiliyordu... O an şunu düşündüm...- “Hayatta mutluluk böyle bir tablonun mimarı ve öznesi olmak değilse nedir acaba?..”Geliyoruz ve geçiyoruz bu hayattan...Mutluluk ve başarı, kendi ellerinle yaratacağın ailede, kuşaklardan kuşaklara bir bilgi, kültür, sevgi ve paylaşım köprüsü olmaktan fazla bir şey olabilir mi ki acaba?..***- “Bir maratondur hayat...” diyor Mehmet Barlas, “Nefesini iyi ayarlayacaksın...”Onun o gençlik enerjisi, sevgi ve aileyle dolu hayatını gördükçe, “maraton”un ne olduğunu,ne olmadığını daha iyi anlıyorum...Sizlere tabloyu gerçek boyutlarıyla aktarabilmek için, izinlerini almadan bir aile anekdotlarını anlatmak zorundayım...Canan Barlas gece rüyasında 46 yıllık eşi Mehmet Barlas’tan boşanmaya karar veriyor...- “Seni boşuyorum Mehmet...” diyor...- “Yalnız bir şartım var... Bu şartı yerine getirmezsen benden çekeceğin var...”- “Nedir o?..” diye soruyor Mehmet Barlas...- “Çocuklar bende kalacak...” diyor Canan Barlas, “Bu konuyu müzakere etmem...”***Rüya böyle bitiyor ve uyanıyor Canan Barlas...Uyandığında gördüğü rüyayı kocasına anlatıyor...- “Çocukların bende kalmasını şart koştum... Ona göre...” diyor kocasına...- “Olur” diye cevap veriyor Mehmet Barlas.- “Ayarla öyleyse hafta sonları da sende kalsınlar...”***Canan Barlas’ın rüyasında kendisinde kalmasını ön şart koştuğu çocuklar kaç yaşındalar mı?..Cemil Barlas kırk beş yaşında... Kız kardeşi Ela ondan sekiz yaş küçük...Bu onların aile tablosudur...

Devamını Oku

O formaların üzerindeki ay yıldız, formaların kendisidir Acun kardeş!..

20 Şubat 2013

Hiç yakıştıramadım...Beşiktaş formasının üzerindeki Türk bayrağına “katılan yarışmacıya avantaj sağlamasın” gerekçesiyle siyah bant çekiyor Yetenek Sizsiniz yarışmasındaki arkadaşlar...Diyelim ki yapım ekibinin basireti bağlandı ve “forma üzerindeki Türk bayrağını” siyahla kapattı... Peki Acun gibi yıllarca spor muhabirliği bizzat Beşiktaş muhabirliği yapmış kül yutmaz bir gazeteci böyle bir basiret bağlanmasına ses çıkartmaz mı?..***Acun dememin özel bir sebebi var...Türkiye’de 5 takımın formasında ay yıldızlı Türk bayrağı amblemi bulunur...Kimdir bu takımlar?..Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor ve Bursaspor...Niye başka takımların formasında ay yıldız yoktur da bu takımların formalarında vardır?..Çünkü bu takımlar Türkiye Ligi şampiyonu olmuşlardır...Renklerinin üzerine işlenen ay yıldız Türkiye şampiyonu olmalarının formalarında taşıdıkları gururdur...***Kalbinin üzerinde ay yıldızı olmayan bir Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray, Trabzonspor, Bursaspor formasının geçerliliği yoktur... Bunu Acun gibi yıllarca acar spor muhabirliğinden gelen bir gazeteci bilmez mi?.. Bilir...Bunu bilmeyen gazeteciyi antrenman sahasına, tesislere bile sokmazlar...Böyle hayati bir hata yapacak yarışma ekibi...Sen olay olup bittikten sonra, sosyal medyada tepkiler patlayınca “teknik ekibin gereksiz hassasiyetinin yol açtığı hata” deyip işin içinden sıyrılacaksın...***Bu, formaya alınmış ürün reklamı değil, formanın bizzat kendisi...Sol tarafında ay yıldızı olmayan bir Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray formasını mahalle maçında bile giymezler...Ay yıldızlı bayrağın ambleminin olmadığı siyah beyaz forma Beşiktaş forması değil, Altay forması olabilir...Çünkü Altay Türkiye Ligi (Süper Lig) şapiyonu olmadı...Keza sarı kırmızı renklerden oluşan ay yıldızsız forma Göztepe forması da olabilir, Kayserispor da...Formada Türk bayrağı yoksa, sarı lacivert forma Fenerbahçe formasını değil, Ankaragücü formasına işaret eder...***Formaların üzerindeki reklamların üstüne çizik atarsınız elbet...Ancak formaların bizzat kendisinin üzerine çizik atamazsınız...Acun kardeş, bunun teknik ekipten birisinin hatası olduğunu söylüyor... Olabilir...Fakat böyle bir konu, tek bir kişinin hatasıyla yayına yansımaz...Yansısa da canlı yayında jüri konumunda olan Acun; orada bulunan ve o formayı bizzat yüzüncü yılda attığı golle şampiyon yapmış Sergen’i hatırlayıp “ne oluyoruz” der ve sorar...- “Nerede şampiyon takımın formasındaki ay yıldız?.. Bunu nasıl bantlarsınız?..”***Bir de Beşiktaş ambleminin içinde bir ay yıldız bulunur...O ay yıldıza bakıp da “Formada zaten ay yıldız var... Onun üstüne siyah bant çekmediler...” diyenler çıkabilir...Acun’un ve Sergen‘in de çok iyi bildiği gibi; Beşiktaş “amblemi içinde ay yıldızlı Türk bayrağı taşıyan Türkiye’deki tek kulüp”tür...Formasında iki amblem olması bir promosyon ve reklam değil, formanın bizzat kendisidir...Biri amblemin kendisinden, diğeri kazandığı şampiyonluklara binaen...Renklerindeki siyah “Osmanlı’nın Balkan topraklarını kaybetmesinin yasını” sembolize eder...Balkan toprakları geri alınana kadar o forma Siyah-Beyaz kalacak, bir gün Balkanlar’da kaybedilen topraklar geri alınırsa, Beşiktaş forması ilk rengi olan Kırmızı-Beyaz’a dönecektir...Tarihi bilmemek, renkleri ve üzerlerinde şampiyonlukların alın terini sembolize eden ay yıldızı unutmak, formalara ve anlamlarına yabancılaşmak ne acı!..Reklammış!..Türkiye şampiyonluklarının alın teridir o... Reklam değil!..Temiz temiz özür dile önümüzdeki program...Bunu hak etmiyorsun Acun kardeş...*****ERTUĞRUL KÜRKÇÜ ARKADAŞA...Diğer arkadaşları yakından tanımam...Fakat Ertuğrul Kürkçü’yü geçmişteki siyasi müktesebatından, dört yıl önce konuk ettiğim televizyon programındaki performansından iyi tanırım. ..Onun için sözüm en iyi bildiğime, lafımı en çok anlatabileceğime. Ertuğrul Kürkçü ki, kan Kızıldere’den kurtulmuş bir kişi...İki ağır askeri darbe, bir post modern dedikleri darbe, yıllarca da hapishane rahle-i tedrisinden geçmiş...Provokasyon demeye gerek yok “p” dediğinizde anlar, provokasyonun nereden ve nasıl geleceğini...Sinop ve Samsun’daki olayları görünce “Acaba” dedim, “Benim bilmediğim başka bir nedenle mi gittiler o bölgeye?..” Sordum...- “Hayır” dediler bilenler, “Barış sürecini oradaki sivil toplum kuruluşlarına anlatmaya gittiler...” Ertuğrul Kürkçü düzeyindeki bir eski devrimciye “provokasyonu anlatmaya kalkarsam” biraz ayıp olur...Şöyle söyleyeyim...Ben onun yerinde olsaydım ve bana birileri, bugünlerde “Karadeniz’e gidelim” deseydi, eski bir devrimci alışkanlıkla diyeni izlemeye alırdım...Bu kadar provokasyona açık bir seyahat olmaz çünkü...***** TARİHİ SARHOŞ ETMEYELİM!Farkındayım ki, alkol tartışmasına giren bazı arkadaşlar “tarihe not düştüklerini, er geç tarihin onları haklı tarafta göreceğine” zannediyorlar...“Özgürlüklerin kısıtlanmasını” tarih not edecektir elbette...Fakat, sanmasınlar ki “alkol tartışmasından tarihi bir haklılık elde edecekler...”Ne yazık ki, tarih alkol tartışmasında “alkolü savunanları değil, alkolü savunmayanları”, nispi olarak daha doğru tarafta görecek... ***Bunun dinle ilgisi olacak mı?..Bu sorunun cevabı bir inanç meselesi olduğundan, kesin bir şey söyleyemem...Fakat alkol uzak gelecekte dini nedenlerden çok, sağlık nedenleriyle zararlı olduğu için tedavülden kalkacak...Sağlık nedenleriyle az miktarda kırmızı şarap tüketimde kalabilir...Ancak genel olarak alkollü içecekler, gelecekte, sigaranın, fast food hamburgerin, uyuşturucunun gördüğü muameleye maruz kalacaklar...***Bar ve meyhane lobisi bu gerçeği değiştiremeyecek...İnsanlar beyin ve ruh sağlıklarını günü geldiğinde her şeyin önüne geçirecekler...Bir zamanlar işkembe yemek de çok revaçtaydı...Bugün Avrupa Birliği ülkelerinde çok özel kesim dışında, bu yemekleri yapan dükkan açmak yasak...İşkembenin sağlıklı kesilmediği için yasaklandığı Avrupa Birliği’nin gün gelip, alkol tüketimine büyük sınırlamalar ve yasaklar getireceği gün gibi aşikar...Bazı arkadaşlar muhafazakarlara karşı alkollü içecekleri savunarak “tarihin doğru yerinde durduklarını” zannediyorlar...Doğru yerde durdukları tek konu kişisel özgürlükler ve tercihler konusu...Yoksa alkollü içecekleri savunarak “tarihin doğru yerinde durduğunu sanmak“ şizofrenik bir yanılsama...***Gerçek şu;Tarih “bir zamanlar kapalı mekanlarda sigara içilmesini özgürlük diye savunanları hayırla yad etmeyeceği gibi, içki içilmesini bir insanlık duruşu zannedenleri de pek kaale almayacak...”Tarihsel duruş ısrarı bir aydın duyarlığı sembolüdür...Aydın duyarlılığını bildiğim için, tarihi ve sembolleri sarhoş etmeyelim istedim...

Devamını Oku

Aydın-batılı-içkici gazeteci profili ve alkol...

19 Şubat 2013

Aydın-batılı-içkici gazeteci profili, “özgürlükler ve alkol” tartışmasına bodoslama daldıkça AKP oyları artıyor...Alkol tartışmasının “siyasi stratejistler tarafından bilinçli çıkartıldığını” düşünüyorum... Ancak aydın-batılı-içkici gazeteci profili bundan bihaber...Öncelikle happy-hour saatlerinde kendilerine içki ikram edilmemesini müthiş önemli bir mesele olarak görüyorlar ve bunun yoksunluğunu halka şikayet etmenin, iktidar üzerinde “yıpratıcı” etkisi olacağı gibi bir vehim içindeler...Gerçekten traji-komik bir zan içindeler...Dindar veya değil, alkolle gündelik hayatında fazla haşır neşir olmayan herhangi bir insan için “yarattıkları infial bir bardak suda topartılan fırtına gibidir...”***Uçaklarda alkol servisi tartışmalarının hemen ardından “araçlarda bir promilden fazla alkol kullananlar için iki yıla kadar hapis cezası getirileceği” dün açıklandı...Tartışmaya bodoslama dalanlar, içki içme hürriyetini “veciz ifadelerle süsleyenler” şimdi ne söyleyeceklerini bilemez haldeler...Trafikte alkollü araç kullanımı için katlanan hapis cezaları için söyleyebilecek tek bir kelimeleri yok çünkü...Alkol içebilmek uçaklarda bir özgürlük meselesi elbet...Ancak bu tartışmalara “dünya batıyor” hissiyle dalmak, iktidara büyük avantaj sağlarken, aydın-batılı-içkici gazeteci profilini de iyice rezil ediyor...***Arkadaşların happy-hour’da uçakta almayı düşündükleri aperitif viski ya da campari-soda, kimsenin umurunun teki değil...İçkiyle fazla haşır neşir olmayan bir insan için, “içki tartışmasını böylesine yoğun bir memleket meselesi haline getirmek” algıyı altüst ediyor...Dış kamuoyu belki daha duyarlı...Fakat iç kamuoyu, “İşleri güçleri sarhoş muhabbeti” diye düşünüyor...Memleket meselesini bir içki meselesi haline getirmek, özgürlük sorununu “happy-hour’daki alkol tüketimine” indirgemek garip bir durum...İktidar partisi alkol meselesinde psikolojik olarak çok üstün ve aydın-batılı-içkici gazeteci profilinin yapacağı fazla bir şey yok...Onca kerli ferli, oturaklı adamın “alkol üzerinden muhalefet yapıyor gözükmesi” bu uygulamayı başlatanların arayıp da bulamayacakları bir fırsat...***Arkadaşlara bir sır vereyim...İnsanın başı içkiyle hoş olmadı mı tartışmalar “davulun sesi” kıvamında geliyor...Hoş geliyor ancak abartılı...Bir özgürlük meselesi olmasına özgürlük meselesi içki...İçilmesine müdahale özgürlükler açısından problemli...Ne ki, uçağa binip de happy hour’da “nerede benim içkim” diye mızmızlanacak sayısı o kadar az ki...Üstelik zararları her geçen gün ayyuka çıkan bir “sağlık günahı” haline geliyor alkol...Bunca yıl içki içen ve özgürlükleri her daim savunan birisi olarak ben bile “muhalefet etme biçiminden artık rahatsızlık duymaya başladıysam” arkadaşlara bir tavsiyem var...Ögürlükleri savunurken, “fazla züppeleşmemekte yarar var!..”*****SULU BOYASI BOL BİR TARANTİNO FİLMİ!..Bu Pazar gecesi sabaha karşı 2013 Oscar ödülleri töreni var...Oscar’a aday olan filmleri tören öncesi birbirinin peşi sıra görmeye çalışıyorum ki, ödül töreni gecesi “istediğimi gönül ferahlığıyla alkışlayabileyim, istediğime de yuh çekebileyim...”Önceki gece suare matinesinde, 165 dakikalık Tarantino filmi “Zincirsiz”i izledim...Saat 01’i geçiyordu sinemadan çıktığımda...- “Çok güzel bir Tarantino filmi” demişlerdi izleyenler bana...- “Tarantino filmlerini pek keyifli bulmam” dediğim halde, “bunun hikayesi dolu” diyerek içimdeki merakı ateşlemişlerdi...***Ne yalan söyleyeyim...Filmin ilk bölümünde, “Köleliğe karşı vakur bir ödül avcısı”nı canlandırarak en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülüne aday olan Christoph Waltz’u (Dr. King Schultz) izlerken “Yanılmışım... Bu filmi çok iyi gidiyor Tarantino’nun...” dedim içimden...Köleliğe karşı, esprili, özgün, çarpıcı ve ironik bir öykü yaratmıştı Tarantino...“Tarantino’nun uçuk yaratcılığı bu defa işe yarıyor...” dediğim sırada ara oldu ve ikinci bölüm başladı...Film için ve Tarantino adına iyi düşündüğüme bin pişman olduğum ikinci bölüm...Gittikçe ucuzlayan, büyük bir hızla zeka yüklü eleştirel ironiden, çocuk filmi soytarılığına uzanan bir filme dönüştü “Zincirsiz...”***Bir yönetmen zekasını bu kadar mı ucuzlaştırır?..Cesetlerden sulu boya kan fışkıran güya ironi yüklü acul sahneler, hiçbir yaratıcılığı olmayan bir final, Tarantino’nun yine kesmeye kıyamadığı uzun ve anlamsız diyaloglar kadar ne ararsan var... Bu film niye 165 dakika?..Senaryo mu öyle gerektiriyor?..Öyküyü mü ancak böyle bağlayabiliyor?..Çekimler, olay, zaman ve mekan mı bunu gerektiriyor?..Hayır hiçbiri değil...Tarantino uzatmak ve eğlenmek istiyor...Kafasına göre hareket etmeyi “özgürlük”, filmle istediği şekilde oynamayı da “özgünlük” sanıyor...- “Sanatınızın neresinde hissediyorsunuz kendinizi?..” sorusuna;- “Sanatımın Everest’indeyim” cevabını vermiş...Bu sene 5 dalda Oscar adayı olmayı Everest zannediyorsa yazık ona...Yandığım şey, kendisini Everest’te zanneden şizofreniye değil...“Kölelik meselesine” bu kadar iyi giriş yapıp, egzantrik olacağım diye bu kadar ucuzlaşan bir şımarıklığa...Filmden çıkan herhangi bir izleyici, “köleliğe karşı muzip bir tepkisel bilinç edinmekten bile uzak kalıyor...”Tarantino’nun kendi türünde deneyimlediği bir Spagetti Western’i belki... Salça sosu ve sulu boyası bol tutulanlardan!..*****7 GÜNDE 3.5 KİLO...Detoks gurusu Jason Vale’in “7 Günde 3.5 kilo” isimli taze meyve suyu diyeti kitabını okuyorum...Amacım yeni bir diyet rejimi öğrenmek ve uygulamak değil...Yaşam tarzını “sağlıklı ve zinde” bir yaşama göre yeniden biçimlendiren yeni öneriler var mı onlara bakmak...Şu önerileri sıralıyor John Vale;“Gerçekten aç değilseniz, kesinlikle yemek yemeyin... Saat kaç olursa olsun!..Günde bir ya da iki defa toplam en az 45 dikika egzersiz yapın...Günde bir saatten fazla televizyon izlemeyin...Yemeğinizi yavaş yavaş yiyin...Haftada bir kez ilham verici bir film ya da belgesel izleyin...Her iki haftada bir kitap bitirin...Açık havada hareket etmeyi unutmayın...Tükettiğiniz şeylerin yüzde 60-80’i yüksek oranda su içeren, enerji dolu yiyeceklerden oluşmalıdır...Meyve, sebze ve meyve sebze suları gibi...Kalanı da balık, tavuk, tam tahıllı karbonhidratlar, kuruyemiş, çekirdek ve isterseniz bir miktar süt ürünü olmalıdır...”

Devamını Oku

McGregor’ı oynatırsanız...

17 Şubat 2013

Geçen haftaki maç yazımın son cümlesi şöyleydi: “Aybaba, nihayet Oğuzhan’la Fernandes’i birlikte oynattı. İ.Toraman’ı ön liberoya koydu, Beşiktaş’ın efsaneleşecek kadrosunu sahaya sürmeye başladı. Yine de bana kalırsa, McGregor’un yerine Cenk’i kaleye koyarım...”Haftalardır, aylardır bütün bir devre arası bu McGregor denilen adamın Beşiktaş’ın kalecisi olmadığını söyledim ve yazdım. Hayır, illa kalede varlığıyla yokluğu belli olmayan, hata üstüne hata yapan McGregor olacak. Dün 89. dakikada yenilen gol, bir McGregor hediyesidir.BU kalecinin topa çıkışları çıkış değil, zamanlaması zamanlama değil. Aylardır doğru düzgün Beşiktaş’a kazandırdığı maç yok. Kaybettirdiğiyse çok. Böyle bir kalecide ısrar etmek bile bile lades demektir.Maçtan 3 saat önce daha kadrolar açıklanmamışken Ümraniye’den bana takımın 11’ini söylediler. Takımın 11’i çıktığında bana bu kadroyu iletenlere aynen şöyle söyledim, “Sakatlar ve cezalılardan sonra Samet Hoca çıkartabileceği en iyi kadroyu çıkartmış. Tek bir eksik var, inşallah McGregor hatalı bir gol yemez.”Maalesef yedi. Çünkü yiyeceği belliydi. Gören gözler, McGregor’ın bu formuyla Beşiktaş kalesine hiçbir şekilde oturmadığını görüyor.Fernandes ile Oğuzhan bir arada oynayamadığı için kaybedilen 9-10 puan. İ.Toraman savunma önünde ön liberoda oynamadığı için kaybedilen 3-4 puan. Ve McGregor’ın Beşiktaş kalesinde kazık gibi durmasından heba olan en az 7-8 puan. Bunlarla beraber şampiyonluğa veda etme noktasına gelirsiniz. Herhalde bundan sonra Cenk de girer takıma. Beşiktaş kaybettiği 20-22 puanın hesabıyla dizlerini döver ve kendi haline yanar.BU İŞ ÇÖZÜLMELİBeşiktaş yönetimi, Oğuzhan’ın sakatlanmasından sonra “Bu takımda neden sürekli bu kadar sakatlık oluyor” sorusunun cevabını acilen bulmalı. Beşiktaş’ta her hafta 2-3 futbolcu saktlanıyor. Günlük vaka-i adiye... Hiçbir takımda bu kadar fazla kas yırtılması ve antrenman sakatlığı olmaz. Bu işte bir iş var. Beşiktaş yönetimi acilen bunu gözden geçirmeli.Niang’ı ezberleyemedilerBeşiktaş'ta dün eksik çoktu. Takımın 3 ve daha fazla attığı maçlarda Oğuzhan oynuyordu, İ.Toraman orta sahayı kontrol ediyordu, Fernandes de rahat kalıyordu. Dün orta sahada Fernandes yalnız kaldı. Niang, Beşiktaş için çok iyi bir transfer. Olabildiğince fayda sağladı. Ancak Oğuzhan’ın orta sahada eksik kaldığı Beşiktaş pas hatası yapıyor, pozisyon bulamıyor ve gol atamıyor. Buna rağmen hücum presi iyi yaptılar ve kaptıkları toplarla pozisyonlar yarattılar. Fakat gole çeviremediler. Takımın orta saha ve kanat oyuncuları henüz Niang ile bir ezber yaratamadılar. Bu nedenle başka gol gelmedi. Ersan Beşiktaş’a geri döndüERSAN, Beşiktaş’ın büyük uğraşlarla transfer ettiği bir futbolcu. Kiralık oynarken Beşiktaş’ı uçurdu, sonra sakatlandı. Genç futbolcu, iyi futbolcu. Fakat hatalar yapabiliyor. Ersan’ı kazanırsanız Rahat edersiniz. Dün akşam attığı gol onun Beşiktaş’a geri dönüşü anlamına geliyordu. Escude’ye göre en azında gelecek vaadediyor.

Devamını Oku

Sevgililer günü yazısı... 40 yıldır bulunamayan sevgili

17 Şubat 2013

987 yılının bir Atina gecesinde yaşamıştım, ilk Sevgililer Günü’nü...Karımdan ayrıldığım için annemle babam gelmişlerdi Atina’ya apar topar...Her şey üst üste gelir ya insan hayatında...Atina’da yalnız bir hayata yelken açmaktaydım...Anılar, burukluklar, kederler, kırıklıklar kalbimde zonkluyordu...Muamma maceraların kaygı verici ürpertisi kalbimde çarpıyordu...Yalnızlığın özgürlüğünde mutlu, “evliyken öğrenemediğim aşk hayatını öğrenmeye” çalışıyordum...Başarısızlıkla çaresizlik arasında fazlaca bir seçeneği olmayan kalbim, hayatın verdiği bu kısa molada biraz soluklanacağı için rahatlamış gözüküyordu...***Ne ki, o yıl “Sevgililer Günü”nü kutlayamamıştım...Aşk’ın gününde, beni teskin etmeye geldiğini söyleyen anneyle babayı oyalamaya çalışmıştım...Orta yaşlı çiçekçi kadın, iğne atsan yere düşmeyecek bir Kolonaki barında, kırmızı güllerden bir demeti bana vermeye yeltenirken; “Acaba” demiştim içimden, “o sıralarda hayatımda bulunan yarım sevgililerden birine mi yoksa anneyle babaya mı versem bu gülleri?..”Meçhul sevgililerin yaşatacağı aşkın mutluluk kıpırtılarının çok uzaklarındaydım...Kırmızı güller ve Haris Alexiou’nun o sene patlayan Eleni şarkısıYunanistan’daki her bir Eleni‘ye dair muhteşem bir ağıttı o şarkı...Kim bilir Eleni‘m nerede, ne yapmaktaydı o sırada?..Ya da ayrıldığım eşim?..***Anneyle baba, hesapta olmayan bir Sevgililer Günü yaşadılar o gece...Ben ise bana hiçbir şey olmadığını etraftaki kalabalığa anlatma çabasıyla geçirdim o geceyi...***Sevgilisinden ayrılmış bir Sevgililer Günü’yle başlayan, Sevgililer Günü macerelarım sonraki yıllarda bizzat Sevgililer Günü’nde ayrılma kararları vermeyle sürdü gitti...Yalnız bir vakurluk içinde, bir nevi “seri katilmişcesine!!!” Sevgililer Günü’nde, yarım kalan ve gitmeyen sevgili ilişkilerini bitiriveriyordum...12-13 yaşlarından beri “aşk” denilen sihirli oyunun girdaplarında medcezirler yaşıyorum...Kırk yıl “aşk” denen sihirli oyunu oynayıp da, hala hayattan ve oyundan umudu kesmemek nasıl bir şey ki?..“Aşk”ın sihri, 40 yıl oynanıp hala çözülememesinde midir acaba?..***İlk aşkımı hatırlıyorum şimdi...12-13 yaşlarındaydım...40 yıl önce gençlik aşkı bittiğinde duyduğum hüzün, bugün biten aşklarımda yaşadığım hüzünden farklı mıdır?..“Tecrübeden mülhem bir olgunluk farkının tınısı mevcut değil mi?..”Ya da yeni başlayan aşkların heyecanı, daha bir sıradanlaştı mı içimde, ilk gençliğime göre?..- “Artık olgunlaştım, farklı yaşıyorum aşkı...” diye cevap vermeyi ister miydim bilmiyorum...Sadece Catherine Denevue’ün sözü geliyor aklıma bu soruyu sorduğumda kendime:- “Konu aşk olduğunda” diyor Catherine Denevue “Geçmiş tecrübeler hiç bir işe yaramıyorlar...”*****BARIŞ SÜRECİNDE GAZETECİLİK!..Hayır!..Barış sürecine girdik...Gazetecilik yapılmasın, gözümüzün önündeki haberler görülmesin demedim ve demem hiçbir zaman...İsteyen istediği haberi görür...İsteyen istediği haberi istediği şekilde de görür...Buna hiçbir itirazım yok ve olamaz...Fakat bence, herkesin bu dönemde “editoryal bir tercihinin” olması gazeteciliğin bizzat kendisidir...Yani;Her gazete ya da gazeteci, kişisel olarak kendini vicdanında konumlandırmalı...“Ben bu sürecin yürümesini istiyor muyum?.. İstemiyor muyum?..” diye... ***Yürümesini istemiyorsan “işlenecek haber namütenahi!..”Her şey “çarpıcı bir haber olabilir...”Âncak “barışın kendin ve çocukların ve milyonlarca çocuk ve gelecek kuşaklar için olmasını istiyorsan” haberciliğe ve gazeteciliğe editoryal tercihlerle bakmasını bileceksin...Abdullah Öcalan Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirildiğinde böyle bir dönem yaşamıştık...O sıralarda kendi kendime şöyle demiştim:- “Öyle haberler yayınlarsın ki, Abdullah Öcalan hemen asılır... Sonrasında bu ülkede ne olacağını Allah bilir... Sen ‘Ne yapayım haberleri yayınladım dersin’ Doğrudur haberden başka bir şey yayınlamıyorsun... Bunu yayınlaman da suç değil... Fakat vicdanın ne kadar rahat olacak o zaman?..”***Böyle demiş ve yayınları farklı bir editoryal pencereden vermeye başlamıştım...Şimdi de öyle günler yaşıyoruz...Barış süreci işlesin ve gelecek kuşaklar ölmesin istiyorsak, bu editoryal tercihe göre hareket edeceğiz...Öyle davranmayanın editoryal tercih hakkını kabul ederim...Fakat benim bakışım “barışı yok etmemekten, kimseleri bu süreçte tahrik etmemekten yana...”Tarih bana “bir kez daha barışı denememi” talimatlıyor çünkü...*****Kin...“Kırgınlıklar ve kin, olumsuzluk ve mağdurluk döngüsünde kalmanıza yol açan zanlılardır...Kırgınlık ve kin, içinize yerleşir, içsel değerleriniz, mutluluğunuz ve en önemlisi Tanrı sevgisiyle dolu yüreğinizle ileşitiminizin kopmasına neden olur... Kendinizi gelecek her yeni tecrübeye açmak için geçmişi unutmalı ve onu ait olduğu yerde, geçmişte bırakmalısınız...Bugün sizden önce çok insanın yaptığı gibi ‘kişisel özgürlüğünüz’ için çalışacaksınız...Bu savaş, harici kısıtlamalara karşı değil, zihninizin ve yüreğinizin çirkin, çorak hapishanesinde sizi esir tutan içsel kısıtlamalarınıza karşı olacak...Olan şeyleri kabullenmek yerine reddetmek...Harekete geçmek yerine tepki vermek...Açılmak yerine kapanmak...Sevmek yerine yargılamak...Üzüntü, kırgınlık ve hüsrana yol açar... Tanrı’dan size daha geniş bir perspektif kazandırmasını isteyin... Ancak bu şekilde bu hayatınızda yaşadığınız şeyleri neden yaşamayı seçtiğinizi görebilirsiniz...ARINMAK İÇİNBeraberinizde taşıdığınız küskünlükleri, kızgınlıkları ve hüsranları tespit edin...Bu kızgınlık ve küskünlükleri ne zamandır taşıdığınızı hesaplayın. Kaç dakika, kaç saat, kaç gün, kaç ay, ya da kaç yıl?..Onlara tutunmuş olmanızın size ödettiği bedeli yazın...Enerjinizi, canlılığınızı, özgüveninizi, kendinize olan saygınızı ve yakınlık kurma becerinizini etkiliyorlar mı?..Tanrının tüm kırgınlıklarınızı almasına izin verseydiniz, nelere erişebilirdiniz?..Hayatınızda hangi kapılar açılırdı?..Duygularınızı ifade eden ve Tanrı’dan sizi; kırgınlıklarınızın, küskünlüklerinizin ve hüsranlarınızın hepsinden kurtarmasını isteyen bir mektup yazın...***Ve unutmayınSihir;Tanrı’nın zihninizde değil, yüreğinizde varolduğunu bilmekten geçer...”(Debbie Ford’un 21 Günde Bilinç Formatlama kitabından...)

Devamını Oku