Haberin Devamı
987 yılının bir Atina gecesinde yaşamıştım, ilk Sevgililer Günü’nü...
Karımdan ayrıldığım için annemle babam gelmişlerdi Atina’ya apar topar...
Her şey üst üste gelir ya insan hayatında...
Atina’da yalnız bir hayata yelken açmaktaydım...
Anılar, burukluklar, kederler, kırıklıklar kalbimde zonkluyordu...
Muamma maceraların kaygı verici ürpertisi kalbimde çarpıyordu...
Yalnızlığın özgürlüğünde mutlu, “evliyken öğrenemediğim aşk hayatını öğrenmeye” çalışıyordum...
Başarısızlıkla çaresizlik arasında fazlaca bir seçeneği olmayan kalbim, hayatın verdiği bu kısa molada biraz soluklanacağı için rahatlamış gözüküyordu...
Ne ki, o yıl “Sevgililer Günü”nü kutlayamamıştım...
Aşk’ın gününde, beni teskin etmeye geldiğini söyleyen anneyle babayı oyalamaya çalışmıştım...
Orta yaşlı çiçekçi kadın, iğne atsan yere düşmeyecek bir Kolonaki barında, kırmızı güllerden bir demeti bana vermeye yeltenirken; “Acaba” demiştim içimden, “o sıralarda hayatımda bulunan yarım sevgililerden birine mi yoksa anneyle babaya mı versem bu gülleri?..”
Meçhul sevgililerin yaşatacağı aşkın mutluluk kıpırtılarının çok uzaklarındaydım...
Kırmızı güller ve Haris Alexiou’nun o sene patlayan Eleni şarkısı
Yunanistan’daki her bir Eleni‘ye dair muhteşem bir ağıttı o şarkı...
Kim bilir Eleni‘m nerede, ne yapmaktaydı o sırada?..
Ya da ayrıldığım eşim?..
Anneyle baba, hesapta olmayan bir Sevgililer Günü yaşadılar o gece...
Ben ise bana hiçbir şey olmadığını etraftaki kalabalığa anlatma çabasıyla geçirdim o geceyi...
Sevgilisinden ayrılmış bir Sevgililer Günü’yle başlayan, Sevgililer Günü macerelarım sonraki yıllarda bizzat Sevgililer Günü’nde ayrılma kararları vermeyle sürdü gitti...
Yalnız bir vakurluk içinde, bir nevi “seri katilmişcesine!!!” Sevgililer Günü’nde, yarım kalan ve gitmeyen sevgili ilişkilerini bitiriveriyordum...
12-13 yaşlarından beri “aşk” denilen sihirli oyunun girdaplarında medcezirler yaşıyorum...
Kırk yıl “aşk” denen sihirli oyunu oynayıp da, hala hayattan ve oyundan umudu kesmemek nasıl bir şey ki?..
“Aşk”ın sihri, 40 yıl oynanıp hala çözülememesinde midir acaba?..
İlk aşkımı hatırlıyorum şimdi...
12-13 yaşlarındaydım...
40 yıl önce gençlik aşkı bittiğinde duyduğum hüzün, bugün biten aşklarımda yaşadığım hüzünden farklı mıdır?..
“Tecrübeden mülhem bir olgunluk farkının tınısı mevcut değil mi?..”
Ya da yeni başlayan aşkların heyecanı, daha bir sıradanlaştı mı içimde, ilk gençliğime göre?..
- “Artık olgunlaştım, farklı yaşıyorum aşkı...” diye cevap vermeyi ister miydim bilmiyorum...
Sadece Catherine Denevue’ün sözü geliyor aklıma bu soruyu sorduğumda kendime:
- “Konu aşk olduğunda” diyor Catherine Denevue “Geçmiş tecrübeler hiç bir işe yaramıyorlar...”
BARIŞ SÜRECİNDE GAZETECİLİK!..
Hayır!..
Barış sürecine girdik...
Gazetecilik yapılmasın, gözümüzün önündeki haberler görülmesin demedim ve demem hiçbir zaman...
İsteyen istediği haberi görür...
İsteyen istediği haberi istediği şekilde de görür...
Buna hiçbir itirazım yok ve olamaz...
Fakat bence, herkesin bu dönemde “editoryal bir tercihinin” olması gazeteciliğin bizzat kendisidir...
Yani;
Her gazete ya da gazeteci, kişisel olarak kendini vicdanında konumlandırmalı...
“Ben bu sürecin yürümesini istiyor muyum?.. İstemiyor muyum?..” diye...
Yürümesini istemiyorsan “işlenecek haber namütenahi!..”
Her şey “çarpıcı bir haber olabilir...”
Âncak “barışın kendin ve çocukların ve milyonlarca çocuk ve gelecek kuşaklar için olmasını istiyorsan” haberciliğe ve gazeteciliğe editoryal tercihlerle bakmasını bileceksin...
Abdullah Öcalan Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirildiğinde böyle bir dönem yaşamıştık...
O sıralarda kendi kendime şöyle demiştim:
- “Öyle haberler yayınlarsın ki, Abdullah Öcalan hemen asılır... Sonrasında bu ülkede ne olacağını Allah bilir... Sen ‘Ne yapayım haberleri yayınladım dersin’ Doğrudur haberden başka bir şey yayınlamıyorsun... Bunu yayınlaman da suç değil... Fakat vicdanın ne kadar rahat olacak o zaman?..”
Böyle demiş ve yayınları farklı bir editoryal pencereden vermeye başlamıştım...
Şimdi de öyle günler yaşıyoruz...
Barış süreci işlesin ve gelecek kuşaklar ölmesin istiyorsak, bu editoryal tercihe göre hareket edeceğiz...
Öyle davranmayanın editoryal tercih hakkını kabul ederim...
Fakat benim bakışım “barışı yok etmemekten, kimseleri bu süreçte tahrik etmemekten yana...”
Tarih bana “bir kez daha barışı denememi” talimatlıyor çünkü...
Kin...
“Kırgınlıklar ve kin, olumsuzluk ve mağdurluk döngüsünde kalmanıza yol açan zanlılardır...
Kırgınlık ve kin, içinize yerleşir, içsel değerleriniz, mutluluğunuz ve en önemlisi Tanrı sevgisiyle dolu yüreğinizle ileşitiminizin kopmasına neden olur...
Kendinizi gelecek her yeni tecrübeye açmak için geçmişi unutmalı ve onu ait olduğu yerde, geçmişte bırakmalısınız...
Bugün sizden önce çok insanın yaptığı gibi ‘kişisel özgürlüğünüz’ için çalışacaksınız...
Bu savaş, harici kısıtlamalara karşı değil, zihninizin ve yüreğinizin çirkin, çorak hapishanesinde sizi esir tutan içsel kısıtlamalarınıza karşı olacak...
Olan şeyleri kabullenmek yerine reddetmek...
Harekete geçmek yerine tepki vermek...
Açılmak yerine kapanmak...
Sevmek yerine yargılamak...
Üzüntü, kırgınlık ve hüsrana yol açar...
Tanrı’dan size daha geniş bir perspektif kazandırmasını isteyin... Ancak bu şekilde bu hayatınızda yaşadığınız şeyleri neden yaşamayı seçtiğinizi görebilirsiniz...
ARINMAK İÇİN
Beraberinizde taşıdığınız küskünlükleri, kızgınlıkları ve hüsranları tespit edin...
Bu kızgınlık ve küskünlükleri ne zamandır taşıdığınızı hesaplayın. Kaç dakika, kaç saat, kaç gün, kaç ay, ya da kaç yıl?..
Onlara tutunmuş olmanızın size ödettiği bedeli yazın...
Enerjinizi, canlılığınızı, özgüveninizi, kendinize olan saygınızı ve yakınlık kurma becerinizini etkiliyorlar mı?..
Tanrının tüm kırgınlıklarınızı almasına izin verseydiniz, nelere erişebilirdiniz?..
Hayatınızda hangi kapılar açılırdı?..
Duygularınızı ifade eden ve Tanrı’dan sizi; kırgınlıklarınızın, küskünlüklerinizin ve hüsranlarınızın hepsinden kurtarmasını isteyen bir mektup yazın...
Ve unutmayın
Sihir;
Tanrı’nın zihninizde değil, yüreğinizde varolduğunu bilmekten geçer...”
(Debbie Ford’un 21 Günde Bilinç Formatlama kitabından...)

