Haberin Devamı
Bazen bir film, insanın hayatını değiştirir...
Amerikan iç savaşını bitiren ve Amerikan tarihinde köleliği kaldıran lider olan Abraham Lincoln’ün hayatını anlatan “Lincoln”ü izlemek için, Oscar ödül törenine ramak kalmasını bekliyordum...
Lincoln filmi bu Pazar’ı Pazartesi’ye bağlayan gece sabaha karşı saat 05’te, tam 12 dalda Oscar adayı olarak yarışacak...
Amerikan tarihinin en kanlı savaşı Kuzey-Güney savaşı...
Güney’deki büyük çiftliklerde siyahi Afrikalıları çalıştıran güney federe devletleri “ekonomilerinin can damarı olan kölelik düzeni”ni devam ettirebilmek için ellerinden geleni yaptılar...
Abraham Lincoln 1861’den 1865’e kadar dört yıl görev yapabildi sadece Amerikan Başkanı olarak...
Ancak bu dört yıl içinde;
Kuzey-Güney savaşını sona erdirdi... Federasyondan ayrılan güney devletlerini yeniden birliğe dahil etti...
Amerikan iç barışını sağladı...
Ve en önemlisi Amerika’da köleliği kaldırarak tarihe geçti...
“Eşit olarak doğan insanlar, nasıl olup da eşit olarak yaşayamazlardı?..”
Lincoln’ün cevabı kafasına yatmayan ünlü sorusu buydu...
Steven Spielberg’in Pazar gecesi 12 dalda Oscar’a aday olarak yarışacak filmi işte tarihin bu en büyük olaylarından birinin tarihten alıntılanmış öyküsüdür...
Daniel Day-Lewis oynuyor Abraham Lincoln’ü...
Onu 1987’de oynadığı, Milan Kundera’nın romanında uyarlanan Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği filmindeki doktor Thomash karakterinden beri, büyük bir beğeniyle izledim Daniel Day-Lewis’i...
Lincoln filminin Oscar almaya en yakın adayı Daniel Day Lewis...
Bir de Kaçak-Dr. Kimble filminin unutulmaz komiseri Gerard’ı oynayan Tommy Lee Jones, Lincoln filmindeki muhteşem performansıyla yardımcı erkek oyuncu Oscar’ını almaya yakın...
Bunlar işin filmografisi...
Oysa Lincoln filmi bugün kendi içinde “Barış”ı arayan Türkiye’de filmografinin çok daha ötesinde anlamlara sahip...
- “Bu kanı durdurabilecek miyiz?..”
Amerikan’ın beş dolarlık banknotlarının üzerinde resmi basılı bu en
önemli Başkanı Lincoln’ün filmin fragmanının nihai cümlesi haline gelen sorusu budur...
Lincoln filminin özellikle ikinci yarısını, “Akan kanın durdurulması için, kendi partisi içinde, kendi kabinesi arasında ve rakipleri karşısında inanılmaz bir mücadele vererek barışı sağlayan adamın portresi” olarak izleyin...
Kölelik gibi bir kurumu kaldırırken, buna ayak direyenlerin 1861-65 yılları arasında Amerika’da yarattıkları “Zamanın Ruhu”na dikkat kesilin...
Tarihin hangi tarafında olmayı içinize sindireceğinizi vicdanınıza sorun...
Abraham Lincoln ne yazık ki Başkanlığını tamamlayamadan öldürüldü...
Amerikan siyasi tarihinde suikaste kurban giden ilk Başkan’dı Lincoln...
Bir konfederdasyon ajanı olan John Wilkes Booth onu bir tiyatro salonunda, oyunun en komik anında, herkes gülerken öldürdü ki izleyicilerin kahkaha sesinden Başkan’ın öldüğü hemen anlaşılmasın...
Ne acıdır ki, Başkan’ı öldürdükten sonra sahneye atlayan Booth “Sic Semper Tyrannis!..” diye bağırıyordu...
Yani “Daima Tiranlar İçin!..”
Kendisi de bir aktör ve ajan Sotth öldürürken “tiranların daima yaşayacağını mı zannediyordu” bilmiyorum, fakat önceki gece filmi izlerken Lincoln’ün yaşadığını fark ettim...
Ruhumuzun derinliklerinde, her bir hücremizde ve dünyanın dört bir köşesinde... İnsanlık tarihine ışık saçıyordu Lincoln...
Onu öldürmeyi planlayanlar yaşarken nasıl yaşamışlardı bilmiyorum...
Fakat Pazar’ı Pazartesi’ye bağlayan gece, hiç yaşamamış gibi tarihten bir kez daha silinip gidecekler...
PAYIMIZA DÜŞEN ZAFERLER!..
“Hayatın sıkıntıları, eğer tercih edersek, bilgelik edinmemiz ve içimizdeki gerçek güce ulaşmamız için bize bir platform sunan fırsatlardan başka bir şey değildir...
Fakat unutmamak gerekir ki; her yaşam aynı zamanda payına düşen zaferleri ve güzellikleri de elde edecektir...”
Robin Sharma
AŞK...
Genç adam elinde bir demet çiçekle sahile koşarak geldi...
Gözleri şöyle bir sahilde gezindi...
Aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye
başladı...
Sevgilisinin en sevdiği çiçeklerdi bunlar...
Kırmızı, kan kırmızısı güller...
Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler...
Buram buram, kokuyorlardı, aşk, sevgi, özlem ve hasret kokuyordu güller...
Hepsinin üzerinde damlalar vardı...
Sanki ağlıyor gibiydiler...
Genç adam güllere baktı...
Sanki onlarla konuşuyormuş gibi;
- “Neden ağlıyorsunuz? Bakın ben ne kadar mutluyum?..” dedi...
Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başladı...
Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse, kalbi yerinden çıkacakmış gibi oluyordu...
Yıllardır birbirlerini sevmelerine rağmen, ikisi de sevgisinden hiçbir şey kaybetmemişti...
Onları hiçbir şey ayıramazdı... Ne hasret, ne ayrılık, ne ölüm... Genç adam telaşla saatine baktı... Sevdiği yine geç kalmıştı, bir dakika geç kalmıştı... Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü...
Gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denize dikti... Tıpkı sevdiği kıza olan aşkı gibi denizin de sonu yoktu...
Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü... Kendi aralarında sözleneceklerdi...
Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonra da gidip iki tane yüzük almıştı...
Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi...
“Zararı yok biraz daha beklerim” diye düşündü...
Güllerin yaprakları hala ıslaktı...
Bir türlü anlayamıyordu; her şey bu kadar güzelken niye ağlıyorlardı ki?..
İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak kucaklaşacaklardı...
Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı...
Martılara baktı, birbiriyle oynaşıp uçuşan martılara...
Ne kadar güzel dans ediyorlardı havada...
Tekrar saatine baktı genç adam... Endişelenmeye başlamıştı...
Sevgilisi yine geç kalmıştı, hem de çok...
Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu...
İşte her gün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı?..
O zaman neden gelmemişti yine?..
Hayır hayır...
Olamazdı...
Sevdiğine bir şey olamazdı...
Onsuz hayat yaşanmazdı ki...
O ölse bile devamlı yaşar diye düşündü genç adam...
Bunun düşüncesi bile hoş değildi...
Gözlerini yere indirdi... Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu...
Zaten insanlar ona kaçık gibi bakıyorlardı...
Rahatsız olmaya başladı bakışlardan...
Yine sevgilisi düştü aklına...
“Neden gelmedi acaba?..” diye düşünmeye başladı...
Gözlerini kapattı... “Yedi sene oldu...” dedi... Yedi senedir her gün bu sahilde, sevdiğini bekliyordu...
Daha fazla dayanamadı...
Kalbi parçalanacak gibi oluyordu...
Gözlerinden bir damla yaş daha güllerin üzerine damladı...
“Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim” diye mırıldandı...
Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu...
Ayağa kalktı, yeşil tepenin ardındaki mezarlığa doğru yürümeye başladı...
(Yaşar Ateşoğlu’nun Hayatınızı Değiştirecek Bilgelik Öyküleri kitabından...)

