Hasan (Pulur) Abi’ye fizik tedavi uzmanı bulmak isterken...

6 Mart 2013

Yirmibeş yıl önce Milliyet’in Cağaloğlu’ndaki binasına her girdiğimde dış haberler servisine giderken, servisin yanıbaşında oturan Hasan Pulur’un odasının önünden geçerdim... Milliyet’in dış haberlerinde çalışıyordum...Atina muhabiriydim...İstanbul’a gelişlerimde Hasan Abi’nin odasına uğrar hal hatır sorardım...Ben daha gazeteci olmadan önce onun okuruydum...Gazeteci olmuş gıpta ettiğim yazarla aynı gazetede çalışma onuruna erişmiştim...Onun odasından selam vermeden geçersem, hayata ve meslekteki ustalarıma ayıp ederim diye düşünürdüm...1987-88 yıllarında 28 yaşında gencecik bir muhabirdim...***Üzerinden 25 yıl geçti...Dün bir konuyu görüşmek üzere gittiğim Vatan yönetim katından aşağı inerken Altan Öymen’in eski yardımcısı Birkan Hanım’ı gördüm...- “Reha Bey” dedi Birkan Hanım, “Beni tanıdınız mı?..”Onunla da görüşmeyeli bir 25 yıl olmuştu...- “Nasıl tanımam Birkan Hanım?..” dedim ki, “Hasan Pulur odasında...Uğrayacak mısınız?..” dedi Birkan Hanım...Hasan Abi, fizik tedavi görmüştü...Bacaklarında sorun vardı ve kolay yürüyemiyordu...- “Ameliyat diyorlar” dedi...- “Sakın ameliyat olma abi” dedim, “Bana da öyle söylediler sonra fizik tedaviyle iyileştim... Seni; fizik tedavi uzmanı Ertuğrul’a göndereyim... Can dostudur... Seni de iyileştirir...”Toplam bir dakika sürdü görüşme, sarıldım Hasan Abi’ye ayrıldım oradan...***Öğlen bir arkadaşımla yemeğim vardı...Yemek esnasında telefonlar çalmış, sonradan görüyorum...Milliyet gazetesine uğramışım da oraları gezmişim de falan filan...Allah kuru iftiradan saklasın, günah!..Hiçbir yeri gezmedim...Hiçbir yeri gezmeyeceğimi de beni tanıyan herkes bilir...35 yıldır tanıdığım Hasan Abi’nin bel ameliyatı olmaması için, tanıdığım fizik tedavi uzmanı arkadaşı bulmaya çalıştım...Hasan Abi’nin işini halledebilmek için odasında toplam bir dakika kaldım...Telefonlar sonuç verdi; Hasan Abi fizik tedavi için Ertuğrul‘a gitmeye karar verdi...Kim bilir; belki daha rahat yüreyecek bundan böyle...Benim ismimi ortaya niye attılar?..Atarak neyi çözdüler bilmem!..Bana gelince;Ustamın adı Hıdır...Elimden gelen budur...Geçmiş olsun ustam...Acil şifalar dilerim...PARANIZ OLMADI MI EGEMENLİĞİNİZ OLMUYOR!..Yunan gazeteleri kim bilir na yazıyorlardır şimdi?..Yunan adalarının bir santimi için, bütün bir orduyu ayağa kaldırmaktan söz ettiler yıllar boyu...Şimdi hepsi hepsi 8.5 milyon euroya (Yaklaşık 20 milyon lira)Katar Emiri 6 Yunan adasını birden satın aldı...Paranız olmadı mi egemenliğiniz olmuyor...***Yıllar yılı Yunanistan’ın adalar üzerindeki tarihi egemenliğinden söz eden teoriler, İonya yani Yunan deniziyle ilgili tarihi bilgiler, hepsi birden Katar Emiri’nin 8.5 milyon euro’yla aldığı Yunan adaları açıklamasıyla tuzla buz oldu...Dünyanın en zengin adamlarından olan Katar Emiri, adaları almanın yanı sıra oraların su problemini de çözecekmiş...O güzelim Yunan adalarına saraylar yaptıracak, çocuklarına dağıtacak!..Anlaşılıyor ki şarkılarda ve eskimiş bir filmin hüzünlü sahnelerinde kaldı Zorba ve yaptığı Sirtaki...Artık Emir’lerin Saray’ları olacak Yunan adalarında...Sirtaki oynanacağını pek sanmıyorum Katar Emiri’nin saraylarında...“Hiçbir şey ummuyorum... Hiçbir şeyden korkmuyorum... Özgürüm...” demişti Alexis Zorba...Ölümünden 50 yıl sonra yaşadığı Girit’e komşu Yunan adalarının Katar Emiri tarafından satın alınmasını aynı bilgelikle karşılayacaktı eminim ki...Yaşasaydı; gülümseyecek, şarkılar söyleycek ve dans edecekti...Yunanlılar da Zorba gibi davranmak ve her şeye rağmen hayata gülümseyerek bakmak zorundalar şimdi...ZORBA VE KADINLAR- “Yatağında yalnız yatan her kadından bir erkek sorumludur...”Alexis Zorba’dan söz ederken tarihe nakış gibi işlemiş bu sözü geldi gözümün önüne...Sevdiği her kadını ilk aşkı gibi sevdi...Kadın kutsaldı onun gözünde...Aynı anda her lafının başında “şeytan götürsün kadını” diyecek kadar da korkutucu... Kadınsız bir hayatı düşünemezdi...Ancak kadını anlatırken kullandığı isyan dolu kelimeler çarpıcıydı;- “Bu kararsızlık geçidini,Şarlatanlık tapınağını,Bu günah testisini,Bu hile otlarıyla kaplı tarlayı,Bu cehennemin giriş yerini,Bu kurnazlık taşan sepeti,Bu bala benzeyen zehri,Ölümlüleri dünyaya bağlayan zinciri,Kısaca kadını kim yarattı?..”İMRALI ‘ZABITLARI’ SORUNU...Milliyet haber yaptı...Başbakan konuştu...Ana muhalefet, diğer muhalefet, BDP ve her türden siyaset ile sivil toplum kuruluşu ve dernek görüş bildirdi yorum yaptı... Bu olayı nasıl gördüğümüzü belirtmekte yarar var...***Gazeteciler içeriği doğru olan haberi yapma özgürlüğüne sahiptirler...Bu özgürlükleri sınırlanmaz...***Öcalan’ın BDP’lilere görüşmelerle ilgili yaptığı yorumlar doğru mudur değil midir bilinmez ve sadece kendisini bağlar...Ancak bir şey kesindir:“Bu ifadeler devlet yetkilileri ile Apo arasındaki görüşmelerin zabıtları değildir...”***Haber Apo’nun çevresine söylediklerini içerdiği için, zaten bunun ila nihaye gizli kapaklı kalacağını beklemek safdillik olur...Bir gün nasıl olsa bu değerlendirmeler ortaya çıkacağı için, önce çıkmış olması, ilerisi için önlem alınması sonucunu da doğurur...***Tüm bu gerçekler, haberlerin görüşmeleri torpillemek isteyen kimseler, çevreler ve örgütlerce sızdırılmış olabileceği gerçeğini değiştirmez...Barış sürecinde yabancı istihbarat örgütleri de dahil birçok çevre meydanda cirit atmakta ve bel altı oyunlar tezgahlamaktadır...Bu tezgahlar gazetecilerin bu oyunun içinde bir aktör olduğunu göstermez...Gazetelerin bunu haber olarak yayınlaması başka, bu sızıntının “görüşmeleri torpillemek amacıyla yapıldığının bilinmesi” başkadır...

Devamını Oku

Fener derbisini kazanan miniklerim artık gerçek birer beşiktaşlı sayılabilirler!..

5 Mart 2013

Acaba hangi yaşımdan itibaren oluşan anılar beynimde yer ettiler?..”Çocuklar arabada uyuyorlar...Onlara bakarken bu soru geçiyor aklımdan...Yaşları dörde geliyor...Dört yıl içinde üç kez geldiler İnönü Stadı’na...İlkinde 15 günlüktüler...Kundakta uyuyorlardı...Tribünlerin sesini “ninni” gibi dinleyerek geçirdiler, çifte kupanın verildiği geceyi...Sonra bir maça daha götürdüm onları...Havasını koklasınlar, stadı ve tribünlere aşına olsunlar diye...Önceki akşam derbiye giderken yolda uyuya kalıyorlar...Saat 18.10’a kadar müdahale etmiyorum, stadın önünde kilitlenmiş trafikte duran arabadan inmiyorum...Bir parça daha uyusunlar diye...***İnsanoğlu yavrusunun iki dakika daha fazla uyuması için neler yapıyor...45 yıl o stada kendi başıma giderken, beş dakika erken gireyim diye arabaları bırakır adımlara kuvvet hızlanırdım...Şimdi iki dakika daha bekliyorum ki, birazcık daha uyusunlar...Sonunda anlıyorum ki ne onlar uyanacak, ne de benim gönlüm onları uyandırmaya elverecek...Arabada Şükrü Yazıcı kardeşim bir de çocukların bakıcısı var...Kucaklara alıyoruz çocukları...Uyurken stada gireceğiz öyle düşünüyorum...Stada girerken herkes bize bakıyor...Bir ara öne eğilip oğluma bakıyorum...Uyanmış; cin gözlerle etrafı seyrediyor...***Giriyoruz stada...Çocuklardan dolayı “kendi kombine yerime değil, Tamer Kıran kardeşimin locasına geçeyim” diyorum...Gidiyoruz ki herkes orada...Bir deli kalabalık...Stat tıklım tıklım...Müzikler, şarkılar, her oturma yerine özenle yerleştirilmiş kareli siyah beyaz bayraklar...Ne çok sevdiğimi hatırlıyorum çocukken; kareli siyah beyaz bayrağı...Ankara’da bulmak nasip olmamıştı...Aylarca aramış, sonunda Sıhhiye’deki Fifaspor mağzasında diktirtmiştik bir bayrak...O da istediğim gibi olmamıştı...Ay yıldız bir tarafında görünüyor öteki tarafında görünmüyordu...***Locada herkes çocuklarla ilgili...Her taraf siyah beyaz...Çocukların da üzerlerinde siyah beyaz kaşkolları var...Etrafı seyrediyorlar...Bağırmalar artınca, hafif korkuyorlar...Bir Fener atıyor, bir Beşiktaş...Beşiktaş gol atınca, büyük curcuna olduğundan çocuklar önce hayret ediyor sonra seviniyorlar...Fenerbahçe’nin gollerini ise fark etmiyorlar...Ses seda çıkmıyor statta çünkü...***Hava gittikçe soğuyor...İçim gidiyor, üşüyorlar mı diye...Bakıcı “Locanın içine götüreyim mi?..” diye soruyor...“Hayır” diyorum, “Dışarıda kalsınlar... Kucakta oturup seyretsinler... İçerde görecekleri bir şey yok...”Bir bakıcıya bir bana gidip geliyorlar, kucaktan kucağa...Maç bitmeden üç dakika önce, locanın kapıya en yakın yerine konuşlanıyoruz...Biter bitmez koşarak çıkartacağım ki, trafiğe ve kalabalığa kalmayalım...Biz kapı ağzında otururken geliyor üçüncü gol...Etraf öyle bir kendinden geçiyor ki, minikler korkuyorlar...Çevredeki coşkunun kızgınlıktan mı sevinçten mi kaynaklandığını ufacık beyinleri ilk anda algılayamıyor...Babalarına bakıyorlar o anda...Onu da seviniyor gördüklerinde rahatlıyorlar...Onlar da seviniyorlar...Gece 21.30 gibi annelerine bırakıyorum onları...Hayatlarının ilk Fenerbahçe derbisini kazanmış çocuklar onlar...Artık ‘gerçek bir Beşiktaşlı’ sayılacaklar...*****ARGO’YU GÖRDÜKTEN SONRA TAHRAN’A GİTMEK İSTİYORUM!..Ben Batılı standartları benimsemiş bir adamım...Yaşamımın temel koordinatları, okuduğum okullar, aldığım eğitim, kaldığım ülkeler, yaşadığım kentler, izlediğim filmler, okuduğum kitaplar, dinlediğim parçalar, ait olduğum kültürel kimlik, benimsediğim ekonomik birlik, içselleştirdiğim demokratiklik hep Batılı bir “üst kimliğin” ürünü...Doğu’ya duyduğum nispi mesafe “Batı’nın beynimi şartlamış olmasından...”Güney’e duyduğum göreceli antipati; Batı’nın kitle iletişim araçlarının, beynimdeki şırıngasının neticesi...***Uzun zaman bunu böyle kabullendim ve bunlara fazla ses çıkarmadım...Fakat sanıyorum ben değişiyorum...Hayatı iyiler ve kötüler müacadelesinden ibaret görmüyorum...Medeniler ve medeniyetsizler ayrımında hissetmiyorum...Akıllılar ve cahiller bölünmüşlüğünü kabul etmiyorum...Cumartesi gecesi Digitürk paralı film kanalından yılın Oscar’ını alan Argo‘yu seyrediyorum...Bu film mi aldı Oscar’ı?..Gözlerime inanamıyorum...***Sıradan bir rehine kurtarma filmi...Filme hava katan, olayın İran’da geçmesi, Ayetullah Humeyni posterleri, gerçek bir rehine krizinden tetkiklenmesi...Bir ay kadar önce Pi’nin Hayatı’nı izledim...Bir sinema şöleniydi izlediğim...O filmin sinema kalitesiyle, Argo‘nun film kalitesi kabil-i kıyas değil... Hadi onu geçtik...Hiç olmazsa bir değişik bakış, “ötekine yönelik bir parça insani bir yöneliş” olmaz mı?..Hayır!..Filmin bir sahnesi var...Amerikalı rehineler kaçmak için “film yapımcısı, kameramanı, görevlisi” rolüne bürünüyorlar...O halde Tahran’ın en büyük pazar yerine gidiyor ve fotoğraf çekiyorlar...***Çevrenin fotoğrafını çekerken, dükkan sahibi yaşlı bir adam “deli gibi üzerlerine yürüyor ve bağırıp çağırıp, onları tartaklamaya kalkıyor...”Adamın öfkeli ve hiddetli hali sanki bir “mağara adamı” izlenimini veriyor...O hiddetli, öfkeli ve mağara adamına benzeyen yaşlı adam konuşurken, “Oğlunun Şah’ın adamları tarafından öldürüldüğünü” söylüyor...Yaşlı adamın tepkisi o sırada Amerika’nın kendi ülkesinde tuttuğu ve İran rejimine karşı koruduğu Şah’a yönelik... Onun için sebebini bilmeden fotoğrafını çeken Amerikalılar’a tepki duyuyor...Bu haliyle bir babanın gözü önünde öldürülmüş evladının akmış kanından kaynaklanan son derece insani bir tepki yaşlı adamınki...Oysa bu tepki bir mağara adamının öfkesi şeklinde filmöde yansıtılmakta...Antipatik ve korkutucu...Sadece bu örnek, Argo filminin bir çeşit “Çağdaş Rambo filmi” olduğunun göstergesi...Anlıyorum artık “Çağdaş Rambo’lar Oscar almaktalar...”Filmin çifte standardı bende tam zıddı bir duygu yaratıyor;- “Bir an önce Tahran’a gitmek ve oraları keşfetmek istiyorum...”*****KORKULARIMIZ...“Gerçek kimliklerimizden kelimenin tam anlamıyla korkarız...Kendi ışığımızdan korkarız...Parıltımızdan korkarız...Becerebileceğimiz büyük işlerden korkarız...Dik durup ışığımızın dünyayı aydınlatmasından korkarız...Büyük yetenekler büyük sorumluluklar getirir...Birçok insan yeteneklerine yüz çevirir...Çünkü onların sonucu olan korkusuzca yaşamayı, dünyada değişimler yaratmayı üstlenmek istemezler...Bu sorumluluklar onlara ağır gelir...Bu korkuları nedeniyle büyüklüklerini kaybederler...”Robin Sharma

Devamını Oku

Çocukları İnönü’deki son derbiye götürürken...

3 Mart 2013

Hayatımın ilk maçını 29 Haziran 1967’de Ankara’da 8 yaşındayken izledim...Babam haftalarca başının etini yedikten sonra beni maça götürmüştü...Bir Cumhurbaşkanlığı Kupası maçıydı ve Beşiktaş, Altay’ı 1-0 yenerek kupayı kazanmıştı...Annem her nedense “başıma kötü şeylerin geleceğine” inanırdı statta...Oysa o günlerde kan davaları yoktu statlarda...Herkes neredeyse beraber izlerdi maçları...Yine de annem bir türlü ikna edilemezdi, babamın beni maça götürmesi için...İstanbul’a gelip üç ay kaldığımız her yaz içim giderdi Beşiktaş’ı kendi sahasında Dolmabahçe Stadı’nda izlemek için...Olmazdı, bir türlü götürmezlerdi...***Bir gün o kadar olay çıkarttım ki, doğma büyüme İstanbullu olan eniştem “Ben götürürüm bu çocuğu maça...” dedi...Dünyalar benim olmuştu...Tarih; 30 Ağustos 1969...Beşiktaş-Fenerbahçe maçı vardı, İnönü Stadı’nda...Spor Yazarları Derneği Kupası’nda karşılaşacaklardı...Tembihlendiği gibi eniştemin elinden sıkı sıkıya tutarak İnönü Stadı’na gitmiştim...Eniştem Fenerbahçeli’ydi...On yaşındaki çocuğun takımının tribününü seçip, kendi yalnız hissedeceğine, kendisinin tribününü seçip, çocuğun yalnız kalmasını yeğlemişti...İnönü’deki ilk maçımda ben Fener tribününden Beşiktaş-Fener maçını izlemek zorunda kaldım...Böylece çok istedikleri gibi, kanıma girip beni Fenerli yapmayı arzuluyorlardı...***Ogün’ün, Can Bartu’nun, Ziya Şengül’ün, Selim Soydan’ın oynadığı Fenerbahçe; Nunweiler‘in 55. dakikada attığı golle maçı 1-0 kazandı...Tribün Fenerli olduğundan seviniyordu...Ben hem üzülüyor, hem de çevremdekilerden dolayı pek ses çıkartamıyordum...Moralim bozulmuştu...Eve döndüğümde maçın sonucundan güç alan aile efradı; “Sen iyisi mi Fenerbahçe’ye dön...” diye yokladı beni...Kızdım, hırslandım, iyice bozuldum...10 yaşındaydım...44 yıl önce...***O Beşiktaş-Fener derbisiyle başladı benim hayatım İnönü’de...Çocukluk arkadaşım Yıldırım’la saat kulesinde buluşup gittiğimiz maçlar...Beşiktaş taraftarının toplandığı kapalı tribünün sağ tarafını keşfedişim...Dağıtmak için tribünde üzerimize gelen polisten cop yediğim günler...39 derece ateşle kış günü kuyruklarda beklediğim saatler...Sabah gidip sekiz saat bekleyerek koskoca bir günü taş üstünde geçirdiğim hafta sonları...Bostancı’daki evden kaçıp, üç araç değiştirerek stada gittiğim 13 yaşındaki tedirgin günlerim...Stadın içinde kurduğum Beşiktaş televizyonu ve barkodan stada canlı verdiğim ilk yayın...44 yıldır stada giderken içimden bir türlü söküp atamadığım “Kapılar kapanır da stada giremezsem...” korkusu...***Son derbi kaderin garip tecellisi bir Beşiktaş-Fener derbisi...Dün sabah çocukları annelerinden alırken, onları bu son derbiye götürmeye karar verdiğimi söyledim...15 günlükken kundakta çifte şampiyonluk kutlamışlardı bu statta...Şimdi dört yaşındalar...İnönü’nün son derbisini izlemeye gidecekler...İlerde bugünden ne hatırlarlar bilmem...Ben 44 yıldır bu stattayım...Yaklaşık bir hayat süresi...Birol Can’ın söylediği gibi; “Beşiktaş hayattır... Hayat da Beşiktaş...” GS BERABERLİĞİ, TEKNİK DİREKTÖRLERİ STRESE SOKTU...Yedi puan Beşiktaş’ın, 6 puan da Fenerbahçe’nin lider Galatasaray’la arasında puan farkı vardı düne kadar...Galatasaray’ın beraberliği, hem Fenerbahçe’yi hem Beşiktaş’ı heyecanlandırıyor...Fener’in 4’e, Beşiktaş’ın yeniden 5’e indirme şansı mevcut...Bu maçın iki takım için de en olmayacak sonucu beraberliktir...İkisinin de işine gelmez...Beşiktaş veya Fenerbahçe’den birinin kazanması yola devam anlamına gelir...Kaybeden ise, şampiyonluğa havlu atar...***Biliyorum ki ne Aykut Kocaman ne Samet Aybaba bu maçın sonunda lige havlu atmak istemeyecekler...Ne yapıp edip mağlup olmamaya çalışacaklar...Beraberlik “hocaları işinden etmez...”Ancak mağlubiyet hocaları işinden hemen etmese de, tartışılır hale getirecek... Sanıyorum Samet Hoca da Aykut Hoca da hala sezon sonuna kadar “kredi” almaya çalışacaklar taraftar ve camiadan...Beraberlik iki takımın da işine yaramıyor...Fakat hocaların umutların devam etmesi açısından her şeye rağmen yan ceplerine koymayı düşünecekleri bir derbi...KADINLAR GÜNÜNDE TELEVİZYON PROGRAMI...Yıllardır kendimin konu edildiği bir televizyon programına çıkmıyorum...Kendimin konuşulmasını sevmiyorum...Hayatımın meta olmasını istemiyorum...Bütün bir hayatı kameralar ve medyanın önünde geçirdim...Hiçbir şeyi saklamadım...Her şeyi milyonlarca insanın gözleri önünde yaşadım...Kendisi gazeteci olan bir adamın yaşamını gazetelerden televizyonlardan saklaması hep abes geldi bana...***Ancak son aylarda iyice bir uzaklaşma oldu bende...İsterse hakkımda en güzel haber çıksın, hayatımı bu haberlerle yaşamak istemiyorum... Yaşamı sıradan yaşamak mutlu ediyor... O zaman keyifli, özgür ve mutlu hissediyorum...Bir zamanlar ünlü hayatları matah bir şey zannederdim...Ünlü olmaya çalışmaz fakat ünün getirdiği göz önündeliği yaşarken, “sıradan olmayan hayatların bedelinin bu olduğunu” düşünürdüm...Oysa artık sıradan olmayan hayatların olduğuna inanmıyorum...Hayatlar hepimiz için sıradan ve “anlamsız kahramanlıklarla hayatı kendimize zehir etmenin alemi yok...”***Onun için, hiçbir televizyon programına “ben” konuşulacaksam çıkmamayı uygun görüyorum...Fakat önceki gün TV 8’deki programı için arayan Sacit Aslan kardeşim, beni can damarımdan vurdu:- “Reha Muhtar...” dedi, “8 Mart Kadınlar Günün’nde seni konuk almak istiyoruz... Kadınlar tarafından okunuyorsun... Onlarla ilgili yüzlerce yazın var... Kitabın var... Böyle bir günde bizi kıramazsın...”Biraz hık mık ettim fakat söyleyecek fazla bir şey bulamadım...Yarım saat sonra arayıp, “Peki geliyorum” demek zorunda kaldım...***Diğer televizyoncu arkadaşlarıma belirtmeliyim ki katılma nedenim “Dünya Kadınlar Günü” olması...Böyle bir günde beni konuk edecek programa “hayır” demek, Kadınlar Günü’ne hayır demek anlalamına geliyor çünkü...Benim kadınlar ve ilişkilerle ilgili yazdığım yazıları taramaya başlamışlar bile...Başıma ne geleceğini bilmiyorum...Hangi yazılardan ne sorular çıkartacaklar aklıma getirmek bile istemiyorum...Bildiğim şu;Dünya Kadınlar Günü’nde ünlü bir televizyon programı, sizi davet edilecek bir yazar olarak görüyorsa, bu çok gurur verici bir şeydir...Kadın okur, erkek okurdan daha zordur... “Çapkınlık dozu önceden hesaplanmış, ayarlanmış yazılara tav olmaz...”Kadının zekayla harmanlanmış komplike dünyasının karşısına kadınlar gününde çıkmak, başına ne geleceğini bilinmeyen ve keyif verici bir maceradır!..

Devamını Oku

Barış sürecinde konuşmalar...

2 Mart 2013

Gazeteciliğimin hiçbir döneminde Apo‘yla görüşüp “büyük bir gazetecilik olayı patlatmayı” düşünmedim...Haber için her şeyi yapabilen bir gazeteci imajı vermeme karşın, Apo’yla görüşüp, terörün en azgın olduğu dönemlerde değerli! fikirlerini ‘gazetecilik’ adı altında kamuoyuna yansıtmayı meslek görevi olarak saymadım...Apo’yu tanımam...Hiç yakından görüp konuşmadım...İmralı duruşmalarında birkaç metre ötemde cam kafeste otururken gördüm o kadar...***Ancak Apo’yla zamanında hiç görüşmemiş olmam, devletin istihbarat örgütünün Apo‘yla görüşmesine karşı çıkmam anlamına gelmedi...30 yıldır bu ülkede onbinlerce vatan evladını öldüren bir savaş var...Devletin istihbarat örgütü, bu savaşı bitirmek için görüşecekse buna karşyı çıkmanın abes olduğunu bildim...Çocuklarımızın geleceği, bu ülkenin barışı huzuru için devletin istihbarat örgütü, görüşme yapmayacaktı da kim yapacaktı?..***Görüşmeler başladığında, söylenecek her sözün, kullanılmaya, sabotaja, provokasyona, torpillemeye elverişli olacağını bildiğimden, sürecin ayrıntılarına fazla girmedim...Sonucu bekledim...Nasıl olsa çözüm bir süre ortaya çıkacaktı...O çözüm planı ortaya çıkana kadar, sessizliğe gömülmenin tevekkül, bilgelik ve olgunluk olduğuna kanaaat getirdim...Barış bir tevekkül, bir bilgelik bir olgunluk meselesiydi...***Yine de haberciliğin en temel esası “haber almak ve yayınlamaktır”, bunu bildiğimden gazeteciliği müzakere memurluğuyla karıştırmamaya özen gösterdim...Yine de Apo’nun BDP’li heyetle konuşmalarının, “MİT yetkilileriyle ikili görüşmelerinin bir zaptı olmadığını” görmekteyim...Apo kendi tabanını, PKK’yı, lider kadronun bulunduğu Kandil’i ve BDP ile KCK’yı rahatlatacak sözler söylemekte...Kendi adamlarınızla konuşurken, “yaptıklarınızı fazla gösterir, gücünüzü abartırsınız...”Onları ikna etmede bu yöntemi kullanmak bir riyakarlık değil, hayatın zorunlu kıldığı bir doğallıktır...Ancak kendi adamlarınızla kendi tabanınızı rahatlatmak için yaptığınız konuşmalar, görüşmenin ruhunu anlatmazlar...Kamuoyu bunu “görüşmenin ruhu” olarak algılarsa, durumun vehameti artar...***Mesele Apo’nun kendi örgütüne, tabanına, PKK’ya neyi nasıl sunduğu değildir...Mesele “barışın hangi şartlarda bize sunulacağıdır...”Barışın şartları bize sunulmadan, Apo’nun kendi çevresine ifadelerinden sonuç çıkartmak, yanlıştır...Bu topraklarda barış, “bilgelik, sukunet ve olgunlukla” sağlanabilir...Çok fazla gürültü var etrafta...İnsanlarımız ölüyor, çocuklarımız ölüyor...30 yıldır ölüyorlar...Biraz sukunet insanlık için elzemdir...İSTANBUL’UN KAPALI MEKANLARINDA SİGARA İÇİLİYOR!..Arka arkaya birkaç dostum uyardılar beni...- “Son zamanlarda kapalı mekanlarda rahat rahat sigara içildiğinin farkında mısın?.. Kimse bir şey demiyor, işin ucu kaçmış gibi?..”Polislik yapmayı hiç sevmem...Gammazlamayı da...Bu tür vatandaş tipinden de nefret ederim...Fakat bu sigarayı kapalı alanda içme konusu, bir gammazlık meselesi değil...Sevgili Okan Bayülgen’in söylediği gibi bir “faşistlik meselesi” hiç değil...***Doğal ortam dumansız ortamdır...Eğer sigara içen kimse, doğal ortamı sigara dumanıyla renklendirmek istiyorsa, bu onun bileceği iştir ve kendi yaşadığı dilediği ortamı duman altı edebilir...Fakat başkalarının bulunduğu ortamları “duman altı yapma hakkı” kimseye verilmedi...Bu hakkın verilmemesini “faşistlik” olarak nitelemenin kendisi faşistçe bir düşünce...Böyle bir şey yok...Kapalı ortamlarda sigara içilmesine ses çıkarılmaması konusuna gelince...Bunu gündeme getirmek polislik yapmak ya da gammazlamak değil...Doğal ortamda yaşamak isteyen insanların temel insan haklarını hatırlatmak demek...***Başkalarının haklarını gasp ederek “özgürlük”ler yaşamak dönemini bitiyor artık dünyada...Örneğin birilerini istediğiniz gibi aşağılayarak “özgürce konuşmuş olmuyorsunuz...”Başkalarını aşağılamanın bir bedeli var...Başkalarını zehirlemenin de bir bedeli olmalı... Zehirlemeyi özgürlük, aşağılamayı demokratlık olarak almak çok faşist ve raşist (ırkçı) bir yaklaşım...VERDİĞİN HİÇBİR ŞEY ASLA KARŞILIKSIZ KALMAZ...Zekan gününü kurtarır fakat asla akıbetini kurtarmaya yeterli olmaz...***Manasına eremediğin davranışın, görünüşüne göre hüküm verme...***Verdiğin hiçbir şey asla karşılıksız kalmaz...***Sevgi karşılıksız akıştır...Karşılık beklenirse ticaret olur!..***Dalga yüzeyde olur... Huzur ve sükun istiyorsanız derine dalınız...***“Var” yoktur... “Yok” vardır...!***Görüş sahanızın genişlemesini istiyorsanız yükseliniz...***Huzurda pişmanlık olmaz...***Bulutları değerlendirebildiğiniz oranda ıslanmaktan kurtulursunuz...***Korktuklarınızla karşılaşıp, korkuyu terk etmedikçe benliğinizden kurtulamazsınız!..***Gözünle hüküm verdiğin sürece, yanılgıdan kurtulamayacaksın...***Uyandığında rüya ne ise; ölümü tattığında, dünya hayatı aynı olacaktır...***Hkümü altındaki organlarına hükmedemeyen, onların esiridir!..Onların esiri iken özgürlükten söz etme!..***Birimsel ızdırap ve kederlerimiz, bağımlılıklarımız ölçüsünde sürer gider...***Sevgin sahip olmayı, aklın ise terk etmeyi emreder!..***DOST gözüyle seyret... Onda yargı yoktur...***Kalabalıkta gürültü asla eksik olmaz...***Dünyada zevk ve keder geceyle gündüz gibidir!..Hiçbiri sürekli değildir...***Kadrini bilirsen şükretmiş, kadrini bilmezsen küfretmiş olursun...***Samimiyet edep sınırlarını aştığında laubalilik olur...***Düşündüğünün ve hissettiğinin zıddı davranışların “riyakarlık” adını alır...***Kimseden varoluş gayesinin ötesini bekleme!..Aksi takdirde çok üzülürsün...***Yaşam ders almak içindir...Üzülmek için değil...***İnsan için en büyük fitne, bir şeylere sahip olduğu zannıdır..Yarın terk edeceğin şeylerin nasıl sahibi olduğunu sanırsın ki?..(Ahmed Hulusi DOST’tan Dosta kitabından...)

Devamını Oku

Varan iki...

1 Mart 2013

18 yaşımı bile doldurmamıştım...Reşit olmaya gün sayıyordum ki adım adım planlanan provokasyon 1 Mayıs 1977’de sahneye kondu...36 arkadaşımız öldü...O gün takvim yaşında değil, fakat provokasyonlara karşı bilinçlenme yaşında reşit olmuştum bile...Geçen 36 yılda, Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca cezaevinden kaçırıldı...12 Eylül darbesi olmadan bir gün önce Ankara Sıhhiye’de ordu evinin önüne bombalı pankart asıldı ki, artık ertesi günü darbe yapılabilsin...Kahramanmaraş’ta katliam oldu ki sıkıyönetim ilan edilsin...Sivas’ta diri diri insan yakma operasyonu yürürlüğe sokuldu ki Türkiye altüst olsun...Hrant Dink “Seni öldüreceğiz, tüm dünyaya bunu göstereceğiz...” diye diye öldürüldü ki bütün dünyanın dikkati Türkiye’nin üzerine çekilsin...Rahipler öldürüldü ki dünya “ne oluyoruz” desin!..Nice açık provokasyon böyle göz göre göre geliyorum dedi ve geldi...***Provokasyon oyununu oynayanların bu kadar fütursuzca, bu kadar açıktan, bu kadar cesurca kirli oyunu oynayabilmelerindeki cüreti hiçbir zaman anlayamadım...Bunu yapanlar bu oyunu kimsenin anlamayacağını düşünmüyorlardı herhalde...Olsa olsa “anlasalar da kimse bize bir şey yapamaz” diye geçiriyorlardı akıllarından...***30 yıldır devam eden savaşa karşı bir barış süreci başlatıldı...Amaç, akan kanın durmasıysa çocuklarımızın ve geleceğimizin kanların değil, umutların üzerinden yaratılmasıysa; bu süreci “desteklemesen bile kösteklememen gerekiyor...”Fakat o da ne?..Önce; güya süreci anlatmak için bazı BDP’li arkadaşlar Sinop, Samsun ve Trabzon illerini kapsayan “Karadeniz’e Kürt bilinci aşılama çalışmasına” giriştiler...Sinop’ta BDP son genel seçimlere bile katılmamışken, “Kürt açılımı ve barış süreci ilk olarak Karadeniz’de Sinop’ta anlatılmaya” başlandı...***Nasıl olsa kimse sormazdı...- “Arkadaş bu süreci anlatmaya başlamak için bula bula Sinop, Samsun ve Trabzon’u mu buldunuz?..Niye İzmir’deki Kürt mahallelerinden başlamadınız?..Mersin’de göç alan yerlere gitmediniz?..Böyle bir çalışmaya Trabzon ve Sinop’tan başlamak için ne gibi bir fizibilite yaptınız?..” diye...Sinop’ta tepki, Samsun’da olay, Trabzon’da facia geliyordu ki tam; ramak kala apar topar yarıda kesildi gezi...Şimdi “MİT-Apo görüşmelerinin BDP’liler tarafından kaleme alınan resmi olmayan diyalogları basına sızdırılıyor...”Apo’nun her sözü “barış sürecine yönelik” canlı birer bomba...BDP’li heyete yaptığı değerlendirmeler, Tayyip Erdoğan, Fetullah Gülen, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, PKK, Kandil, Said-i Nursi, hatta bazı gazeteciler hakkındaki bütün düşünceleri “bomba etkiler bırakmak üzere” sızdı, daha doğrusu sızdırıldı...***Bir süreç esnasında elbette herkes yakın çevresine durumu anlatmak için farklı bir anlatım tarzı benimser...Bu anlatımı kamuoyuna görüş diye sunarsanız, “barış sürecine” ayvayı yedirirsiniz...Bunun adına siyasi literatürde provokasyon dendiğini 15-16 yaşlarında sokakta öğrettiler bana...Normal şartlarda görüşmeler bittikten uzun yıllar sonra kişisel anılar olarak tarihe kaydedilecek notlar, görüşmelerin göbeğinde tüm kamuoyuna servis ediliyorlar...Varan 2’dir bu...Ölümüne bir savaş var bu ülkede...Aman ölümler devam etsin diye...*****KİLO VERMEK İÇİN BİLİNÇALTINIZDA DEĞİŞTİRECEĞİNİZ KOMUT!..Mail kutumdan uçmasa, dietisyenin ismini de vereceğim fakat dün akşam dakikalarca aradığım halde bulamadım maili uçmuş gitmiş...Fakat “içerik” uçmadı, şimdi size aktaracağım...“Bir yemekle kutlamak...”Bu öğretiyi, ilk kez ailemde mi, çevremde mi, yoksa gittiğim sinemalarda sevdiğim filmlerde mi gördüm, bilinçaltıma kaydettim hatırlamıyorum...Fakat bilinçaltımda “Kutlanacak bir şey için yemeğe gitme” diye bir komut olduğunun artık farkındayım...***- “Çocuğunuza, mükafat olarak yemek sözünü etmeyiniz...” diyor uzmanlar...- “Mükafakat olarak yeni kıyafetler alacağınızı, oyuncak alacağınızı, ya da kitap alacağınızı söyleyin, ancak yemeği mükafat olarak sunmayın...”Filmlerde kutlama yapmak için yemeğe gidilir...Hepimizin bilinçaltına aldığımız maaş zammını bir “parlatma” bilinci şırıngalanmıştır... Yemek, ya da içmek bir “mükafattır” hemen herkes için...“Yemek” olayının bir mükafat olması, zaten “veremediğimiz kiloların” başlangıcı, obezitenin tetikleyicisi...Çocuklarımıza niye, oyuncak almayı, giysi, kitap, CD almayı mükafat olarak sunmuyoruz?..Niye “yemek ya da içmek” kültürümüzde bir mükafat sembolü?.. ***Düşünmeye başladığımdan beri kafayı yiyecek gibi oluyorum... Fark ediyorum ki, her kutlanacak olayda bir restoranın kapısını çalmışım...Her başarıda bir masanın etrafına tüneyecek bir arkadaş grubunu hayal etmişim... Obezite benim yediklerimde değil, beynimin içinde...Yemeğe gitmek niye bir mükafat olarak algılanmış ki?..Kutlanacak bir şey olduğunda niye alışverişe çıkıp istediğimi almıyorum da, arkadaşlarımla ya da sevdiklerimle restoranın masasına tüneyip yemek yiyerek sosyalleşiyorum ki?..Niye içkiyle kutlanıyor da, konsere giderek, kitap alınarak, seyahate giderek kutlanmıyor güzel bir şey?..“Yemek ve içmek olayını” hayatınızın mükafat aracı olmaktan çıkartın...Şişmanlığınız geçecektir...*****YANINDAKİLERİN ÖNÜNDE OLMAK İÇİN TAM GAZ GİDİYORSUN!..Gururun sana kaybettirdiklerini hiçbir şey kaybettirmez...***Kötülüklerden uzaklaşmak istiyorsanız, çıkarlarıyla hareket edenlerden kaçınınız... ***Güzellikleri, onlara ermeyenler dile getiremezler...***‘Geçen zaman bana neyi idrak ettirdi’ diye düşün...Vereceğin cevap çok önemlidir...***Yanındakilerin önünde olmak için tam gaz gidiyorsun!..Yolun sonunu düşündün mü hiç?..***Kime zarar verirsen ver, daha büyüğünü kendine vermektesin!..***Usta; eserinden...Kişi; ise dostundan tanınır...***Yarin neyse ona kavuşacaksın!..Topraksa toprağa;Allah ise O’na...***Bacağı kangren olanın bacağına merhamet edip kesmemek, kendisine en büyük zulümdür...***Kendinizde her an her şeyi terk edebilecek gücü bulduğunuz sürece, ölüme hazırsınız demektir...Bu avamdan çıkışın işaretidir!..***Zamanın ne kadarını dünyada bırakacağın şeylere harcıyorsun?..Ne kadarıyla da sonsuzluğa hazırlanıyorsun?..(Ahmed Hulusi’nin DOST’tan Dosta kitabından...)

Devamını Oku

Abdullah Gül’e Cumhurbaşkanı kim olacak sorusu...

28 Şubat 2013

Dün kendi köşemin bulunduğu sayfada gördüm önce Abdullah Gül’ün yarım sayfa verilmiş ilanını...Cumhurbaşkanı CNN Türk’e çıkacak diyordu saat 20’de, Taha Akyol’un sorularını yanıtlayacak...Ne yapıp edip saat 20’ye kadar bekledim ki, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olarak bu önemli canlı yayınını izleyeyim yazıyı vermeden önce...Şu anda canlı yayında röportaj devam ediyor, Abdullah Gül konuşuyor...***Ancak Cumhurbaşkanlığı sorusunu sordu Taha Akyol...Alttan girdi, üstten çıktı ki Abdullah Gül “bir dönem daha Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını koyacak mı koymayacak mı” cevabını alabilsin...- “Henüz daha erken” dedi Abdullah Gül bu konuşmaları yapmak için...Ben Taha Bey’i merakta bırakmayayım...Tayyip Erdoğan Başkanlığa çıkacaksa, Abdullah Gül Başkanlığa soyunmayacak kadar akıllı ve duygularını kontrol edebilen bir siyasetçidir...Herkes Abdullah Gül’ü yanlış hesaplıyor...Onu Refah Partisi’nde düz milletvekili olduğu günlerden beri tanıyorum...Göz göre göre bir çatışmaya girdiğine hiç şahit olmadım...Hele hele riskli bir çatışmaya...Gül daha önce Tayyip Erdoğan’a Cumhurbaşkanlığı’na çıkmak kosununda ısrarlı oldu mu?..Evet oldu...***Oldu çünkü o zaman Tayyip Erdoğan kendisi Cumhurbaşkanlığı’na çıkmayacaktı...O zamanki Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ü düşünüyordu Cumhurbaşkanlığı için...Abdullah Gül, Vecdi Gönül’e karşı kendisi için ısrarlı oldu...Ancak bu kez durum farklı...Oraya bizzat Tayyip Erdoğan çıkmaya hazırlanıyor...Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan’ın çıkmayı düşündüğü bir makama çıkmayı ve onunla karşı karşıya gelmeyi düşünmez...Bu hesaba kimse girmesin...Gül böyle bir şey yapmaz...GÜL: BAZI GAZETECİLERİN TUTUKLANMASI TÜRKİYE ÜZERİNDE GÖLGE YARATTI...Taha Akyol’un Cumhurbaşkanı’na sorduğu en önemli sorulardan biri “tutukluluk süreleri ve gazetecilerin tutuklanmasıyla” ilgiliydi...Dün gece gazeteler için “haber değeri taşıyacak” sözler söyledi bu konuda Cumhurbaşkanı...- “Gazetecilikleri olarak yaptıkları öne çıkan, bazı gazetecilerin tutuklanmaları ve uzun süre tutuklu kalmaları, Türkiye’nin parlayan imajına gölge düşürmüştür...” dedi...“Daha önce terör örgütünün mensubu gibi hareket eden gazeteciler tutukluydu... O zaman kimse bir şey demiyordu bunlarla ilgili... Ne zaman ki gazetecilikleri ön planda olanlar tutuklandı, bu sefer ötekilerin de tutuklanması eleştirilerin içine dahil oldu... Bu Türkiye üzerinde bir göge oluşturdu...”Sanırım Ahmet Şık ve Nedim Şener’le başlayan sürece işaret ediyordu Cumhurbaşkanı...***Abdullah Gül, yabancı bir Cumhurbaşkanı’nın kendisine “Osmanlı’dan beri dünyada Türk bayrağı bu kadar geniş bir coğrafyada dalgalanmıyor... Çok şansılısın...” dediğini hatırlattı...- “Bu gurur tablosunu demokrasisi üzerinde gölge olan bir ülke algısıyla bozmamak lazım...” diye konuştu...Mesaj açıktı ve Türkiye’nin önünün açılmasını arzu ediyordu...ABDULLAH GÜL VE BAŞKANLIK SİSTEMİ...Açıkça söylemedi fakat vücut dili söyleyiş biçimi, vurguları ve laflarının gittiği yer Abdullah Gül’ün en azından Türk usulü Başkanlık sistemine karşı olduğunu gösteriyordu...Öyle bir örnek verdi ki bu örnek önümüzdeki dönemde önemli bir tartışmayı belli ki beraberinde getirecek... - “Parlamenter demokrasimiz Türk usulüydü, haliyle bir çok tartışmayı beraberinde getiriyor ve eleştiriliyordu... Bir sakıncadan uzaklaşırken diğer bir sakıncaya gitmemek lazım... Türk usülü Başkanlık sistemi gibi sözler, bu dezavantajlara yol açabilirler...”***Abdullah Gül Başkanlık sistemine daha doğrusu zayıf Başbakanlık sistemine karşı çıkacak...Çünkü esasen Tayyip Erdoğan’a karşı Başkanlığa aday olmayacak, fakat fakat zayıf bir Başbakanlığı da içine sinderemeyecek...Tartışmanın düğümlendiği yer burası...Anahtar terör sorunun çözülmesi ve “silahların bırakılmasın”dadır...Bu gerçekleşirse, Tayyip Erdoğan Başkanlık sistemine istediği şekilde gitme konusunda arkasında yeterli desteği bulacak ve buraya gidecek...Amaç budur...AŞK VE SAHİPLENMEK...“Yirminci yüzyılın en tanınmış misiklerinden birisidir...” deniyor Osho için...Bombay’ın 160 kilometre güneydoğusundaki Pune kentinde “Osho Meditasyon Beldesi”ni kurdu...Her yıl dünyanın farklı ülkelerinden binlerce kişi bu beldeye gelerek meditasyon yapıyor...Bugün Osho‘nun Farkındalık isimli kitabından “Aşk ve Sahiplenmek” isimli bölümünden bazı alıntılar yapacağım...***Herkes sevdiğine, sevgilisine sahip olmaya çalışıyor...Bu aşk değildir...Aslında birine sahip olduğunda ondan nefret edersin...Onu yok edersin...Onu öldürürsün...Aşk özgürlük vermelidir...Aşk özgürlüktür...Aşk sevileni daha çok özgürleştirecektir...***Ancak bu aşkı sen bilmiyorsun, çünkü sadece sen farkındaysan gerçekleşecektir... O bir hapishane, hücre haline gelemez...Sen aşkın bu halini bilmiyorsun...Ancak onun farkında olduğunda bu aşk gelir...Sen günah olan aşkı biliyorsun çünkü uykudan çıkmadır o...ZİHİN YA GEÇMİŞTE YA GELECEKTEDİR ŞİMDİYİ YAŞAMAZ!..“Zihin her zaman ya geçmişte ya gelecektedir...O şimdiki zamanda bulunmaz...Zihin için şimdiki zamanda bulunmak imkansızdır...Şimdiki zamandayken nasıl düşenebilirsin ki?..Geçmiş hakkında düşünebilirsin...O halihazırda hafızanın bir parçası haline gelmiştir...Gelecek hakkında düşünebilirsin, henüz ortada yoktur...Zihin onu hayal edebilir, geleceği hayal edebilir...***Zihin ya geçmişin içinde dolanabilir, ya da geleceğin içinde dolaşır...Zihin nasıl olup da şimdiki zamanda çalışabilir?.. Orada zihnin hareket etmesi için yeterli alan yoktur...Şimdiki an sadece bir bölme çizgisidir...Yer kaplamaz...O geçmişle geleceği böler yalnızca...Şimdiki anda bulunabilirsin, fakat şimdiki anda düşünemezsin...”(Osho... Farkındalık kitabından)

Devamını Oku

Michelle Obama Argo’nun kazanacağını biliyor muydu?..

27 Şubat 2013

ARGO’yu seyretmediğimden Michelle Obama’nın 2013 Oscar Ödül Töreni’ne bağlanıp ödülü bizzat anons etmesini “Tören organizatörlerinin, Oscar’ı ilginç yapma gayretkeşliğine” verdim...Oysa bir arkadaşım dün öğlen beni kendimle getirdi...ARGO filminin 1979’da Amerikan’ın İran elçiliğine yapılan kanlı baskından kurtulmaya çalışan Amerikalıların kurtarılması operasyonu olduğunu hatırlattı...- “Sence Michelle Obama’nın, Oscar’ı ARGO’ya vermesi bir tesadüf mü?..” diye sordu...Oscar ödülleri töreni dünyanın en büyük sinema olayı...Hala böylesi bir törenin siyasi hesapların ötesinde bir ekonomik ve sanatsal bağımsızlığı olduğunu düşünüyorum... ***Bir zamanlar “ratingleri her gün 30 share’leri aşan televizyon haberlerimin de siyasi hesaplardan uzak, ekonomik özgürlüğünü elde etmiş, özgün televizyon programı” olarak devam edebileceğini sanırdım...Hayat kafama çekiçle vurduğu halde arlanmıyorum anlaşılıyor ki!..Arkadaşım “O çok sevdiğin George Clooney’ye dikkat et...” dedi...- “Amerikalıların Sudan projesinde Clooney en öndeydi... Bu filmde de yapımcı... ARGO filmi, İran’da 1979 yılında yapılan rehine kurtarma operasyonunu konu alıyor... Ben Affleck ödül töreni konuşmasında İran’da çok kötü şartlarda yaşayan dostlarından bahsetmeye özen gösteriyor... Michelle Obama Beyaz Saray görevlileri ile şov yapıyor... Oscar’da en iyi film ödülünü ARGO’ya verirken, alkışlıyor ve tebriklerini iletiyor... Bunların bir anlamı yok mu senin için?..”***Son yıllarda Oscar törenlerinde televizyon seyircisinin ilgisini çekebilmek için ilginç atraksiyonlara yönelindiğini biliyordum...Hala televizyon ve sinemayı bir şov business noktasından ibaret saydığımdan, “olayların arkasındaki siyasi parmakları gözardı etmeye meyilliyim...”Oysa ARGO‘yu izleyen arkadaşım ısrarlıydı...- “Oscar alacaksa Pi’nin Yaşamı sanatsal açıdan çok daha değerli ve kaliteli bir filmdi... Ancak Oscar’ı vasat bir rehine kurtarma operasyonu... Elbette İran’daki...”Devam ediyordu dostum konuşmaya;- “En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ı Amerikan tarihinin en önemli başkanı Abraham Lincoln’ü oynayan Daniel Day Lewis’e... En iyi Film Oscar’ı da, Amerikan’ın bugünlerde hedefi olan İran’daki rehine kurtarma operasyonuna...”***Sözünü kestim...- “Yeter...” dedim “Oscar keyfimin içine limon sıktın... Ben töreni sadece filmlerin sanatsal değerlerinden ibaret izlemek istiyorum...”Öyle dedim fakat, kulağıma kar suyunu çoktan kaçırmıştı...Yine de ARGO‘yla pek oralı olmayarak, kendi dünyamda Oscar’ı yaşamaya devam ettim...Nasıl olsa, arkasında kim olursa olsun, kapı gibi Abraham Lincoln’ün muhteşem yaşamı ve sözleri vardı En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını alan:- “Dünyada aynı doğan insanların, sonraları eşit olamamasını bir türlü anlayamıyorum!..” diyordu ya...Lincoln’ün Oscar’ı bana yetip de artıyordu...***** MEKTUBUN AVCUMDA...Dün 22 yaşında veremden ölen şair ve edebiyatçı Rüştü Onur’un sevgilisi Mediha‘ya yazdığı acı dolu mektupların yer aldığı “Mektubun Avcumda” kitabı geldi...Yılmaz Erdoğan’ın Kelebeğin Rüyası filminde işlediği şair karakter Rüştü Onur...22 yaşında sevgilisinin ölümüne dayanamayıp, birkaç hafta sonra veremden ölen şair...***“Ne güzel kızdı bu...Omzuna dökülen kıvrık saçlarından, içi ateş dolu siyah gözlerinden, kirpiklerinden ziyade beni onun içi alakadar ediyordu...Bu güzel başın içinde olan biteni bir anlayabilseydim...Anlayamadım da diyemem...Çünkü o içini benden başkasının anlayamadığını söylerdi...Hiçbir şey beni bu kadar memnun edemezdi...***Onu seviyordum... Ama sadece seviyordum...O bunun farkına vardığı gün boynuma sarılıp beni öpmüştü...Kedi gibi sokulmuştu bana...O zaman ben hiçbir şey söylememiş, sadece içimden ona karşı ömrüm boyunca unutamayacağım bir sıcaklık duymuştum...1942 Rüştü Onur”*****HÜZÜNLÜ BİR 14 ŞUBAT YAZISI...Rüştü Onur’un kitabını okurken, geçen yıl 14 Şubat’ta kendi kendime karaladığım “hüzünlü bir Sevgililer Günü yazısı” geldi aklıma...O yazıyı çıkardım...***“14 Şubat 2012...Bugün Sevgililer Günü...Üç yıl önce San Marco Meydanı’na açılan kanal sokaklarının birinin üzerinde Venedik’in en güzel otelinde kalıyordum...Sevgilim hamileydi...İkiz çocuklarımız olacaktı...Küçük bir meydana açılan kırmızı şaraplı eski bir İtalyan restoranında yemek yemiştik...Kanallara açılan dar sokaklarında kaybolmuştum...Sanırsam dinginliğin, mutluluğun, huzurun, estetiğin ve medeniyetin derin suları arasında kaybolmuştum... Napoleon “Avrupa’nın en güzel şenlik alanı” demişti San Marco Meydanı için...Cadılar Bayramı vardı...Cadılardan uzakta kutladığımı sanıyordum anne karnındaki çocuklarımla birlikte Sevgililer Günü’nü...***Çocukları biraz önce annelerine bıraktım...Bugün annelerinde kalacaklar...Sabah üç yaşına yaklaşmakta olan kızım yanıma geldi, yatakta yanıma kıvrıldı...Sırtını bana dayadı...Saçlarını ve sırtını bana okşatmaktan zevk alıyor...“Sevgililer Günün kutlu olsun kızım” dedim...“Senin de babacığım” dedi...Anlamını bilerek mi söylüyor bilmiyorum...Büyük bir iştahla duyduğu her şeyi konuşuyor...Ona, ikizine ve 11 yaşındaki manevi kızıma hiçbir şeyi hissettirmemeye çalışıyorum...Oysa yaşanan bunca olay karşısında çok yalnızım...Çocuklar çok minik...Anneyle baba yaşlı denecek yaşta.. Anne her zamanki gibi, hiçbir derde deva olacak gibi değil...Didaktik, başına buyruk ve yönetmeye hevesli..***Miniklerin annesinden ayrılalı bir buçuk yıl oldu... Hayat iki minik, ablaları manevi kızım ile “80 yaşını geçen iki büyük çocuk”un tam ortasında, tek başına yapayalnız bıraktı beni...Yukarısını kontrol etmeye çalışırken, aşağısını kaçırıyorum, aşağısını kontrol etmeye çalışırken yukarısını...Hangi bir tarafa yetişeceğimi şaşırdım... Dışarıda deli ve tehlikeli akıntılar var...”***Geçenlerde bir arkadaşım “Geçen 14 Şubat’ta ne yapmıştın?..” diye sordu...- “Bilmem...” dedim hatırlamıyorum...Rüştü Onur’un “Mektubun Avcumda”sını okurken, kendi notlarımı çıkardım...Rüştü’nün mektubu benimkilere, benimkiler Rüştü‘nünkilere karıştı...Bir garip karışım, bir garip yazı oldu çıktı yüreklerden...

Devamını Oku

Bir Oscar gecesinde “senden bana kalan...”

26 Şubat 2013

Çocuklarla hafta sonu maratonu Cumartesi sabahtan başlıyor...Pazar akşamına kadar bitmek bilmiyor...Önce tiyatroları var...Sonra evde oyunları...Pazar üç boyutlu sinema keyifleri...Arkasından oyun salonu keyifleri...Pazar akşam üstü “haşat” oluyorum, üç çocuğun hayatına yapmaya çalıştığım mütevazı hafta sonu katkılarından... Hafta içinde okulları, kıyafetleri, nezleleri, gripleri, ateşleri ve büyürken edinecekleri hobileri var...Yazılarım, işlerim, yürütmeye çalıştığım hayatın içinde, Pazar akşamı kendimi yatağa bıraktığımda, “yatağımdan ve karşıdaki televizyondan özlem dolu bir keyif” aldım... Hafta içi çocuklarla uyuduğumdan, yatağın karşısındaki televizyonu açmak kısmet olmuyor...Haftada iki gecem var, yatakta televizyon keyfi yapmak için...***Sabaha karşı 05’te Oscar töreni var...Çok daha erken başlıyor, fakat ben ancak 05-5.30 arası kalkar, en iyi film, en iyi erkek, en iyi kadın oyuncu ve en iyi senaryo ödüllerini izler, spor yapmaya giderim diye düşünüyorum...Sinemanın Oscar’larının dağıtılacağı gecede sinemanın içine girmek onu teneffüs etmek istiyorum...Digitürk’te geziniyorum iyi bir film yakalamak umuduyla...O anda rast geliyorum birazdan başlayacak “Senden Bana Kalan” filmine...Tekne kazası sonucu ölüm döşeğinde yatan bir kadın...Başucunda biri küçük biri büyük iki kız çocuğuyla ne yapacağını bilemeyen kocası George Clooney...Hayatın herkes için güzel geçtiği zannedilen Los Angeles’ta yaşanan oya gibi işlenmiş bir aile dramı...***Bir babanın “kopkoyu bir yalnızlık içerisinde” iki kız çocuğuyla kurmaya çalıştığı bir aile hayatının muhteşem bir biçimde dramatize edilmiş öyküsü...George Clooney’i bana sevdiren 2011 yılının Oscar’lı filmi...Hiç sektirmeden baştan sona bir kez daha izliyorum filmi...Filmin sonunda battaniyeye sarılmış iki kız çocuğuyla babalarının televizyon karşısında yaşadıkları sıcak görüntü, filmin bütün gerilimini üzerimden alıyor...Filmi izledikten sonra, kendimi Oscar törerine hazır hissediyorum...En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını alan Daniel Day Lewis’in konuşması muhteşem geliyor...Olgun, tecrübeli ve kime nasıl teşekkür edeceğini bilen bir bilgelikte...Tarantino tasarlanmış bohemliğini, açık kravatı, ‘ben bir projeyim’ diye haykıran egzantrik konuşması ve vücut diliyle süslüyor...Sıradan bir romantik komedi olan Silver Linings Playbook filmindeki rolüyle En İyi Kadın Oscar’ını alan, Jennifer Lawrence ise kaderin garip bir tecellisi ödülünü almaya giderken çıktığı merdivenlerde düştü ve bir süre kaldıktan sonra ayağa kalkabildi...Bunun üzerine ödülünü alırken salondaki tüm izleyiciler ayağa kalkıp Jennifer‘i alkışlayarak ona moral vermeye çalıştılar...Jennifer “Ben düştüm diye ayakta alkışlıyorsunuz...” diyerek teşekkür etti...***En iyi film ödülü Oscar’ı ARGO’ya verilirken birkaç saat önce hayranlıkla izlediğim George Clooney’i gördüm...Oscar heykelciğini bu kez yapımcı olarak almıştı...Sakalları uzamış, kendinden emin ve cool duruyordu...Oyunun yönetmeni Ben Affleck’in ‘görmemişin oğlunu’ kıskandırırcasına yaptığı konuşmaya karşın, aynı sahnede istifini ve sakinliğini hiç bozmadan ödülünü aldı ve gitti George Clooney...“Senden Bana Kalan” filmiyle başlayan bir Oscar gecesi yine Clooney‘nin ödülüyle sona erdi...*****GECEDEN NOTLAR...Moderatör, Meryl Streep’i çağırırken “İsmini anons etmeye ihtiyaç olmayan birisi” ifadesini kullandı...Richard Gere konuşmasında küçük bir zamanlama hatası yaptı...“Kusursuzluk” üzerine inşa edilen bu tip bir törende kendini rahatsız hissetti...Jack Nicholson her zamanki “cüretkar ve serseri bir şımarıklığın karizmasındaydı...”Michelle Obama’yı o anons etti...Beyaz Saray’dan canlı yayında En İyi Film ödülünü anons eden Michelle Obama iyi çalışılmış ancak abartılı bir tavır sergiledi...Vücut dili olması gerekenden fazla hareketliydi...Ödül kazananı “Congratulations” diyerek tebrik etmesi ise abes...Oscar’da ödül alanı açıklayan müsamare ritüeli gibi “tebrikler” ifadesini kullanmaz... Böyle bir gelenek yok... ***Micheal Douglas gırtlak kanseri geçirdi, sesi kesildi, konuşamadı ancak önceki geceki törende “yine karizmasının zirvesinde bir yakışıklılığı sergilemekteydi...”Catherina Zeta Jones’tan ayrıldığını dünkü Oscar töreninden sonra öğrendim... Robert de Niro, Steven Spielberg, Denzel Washigton’u Oscar alamadan sadece Oscar adayı olarak gördüm bu Oscar’larda... Yaratılan onca afra tafraya rağmen sıradan bir Oscar töreniydi...Muhteşem bir veya birkaç film yoksa “Michelle Obama’ya da bağlansan, Mr. Tarantino’yu ödül almaya da çağırsan, istenilen albeniyi yaratamıyorsun...”Zarf değil mazruf heyecan yaratıyor bu işlerde çünkü...*****BARIŞ İÇİN SON VİRAJ...Bu ülkede gün gelip barışın egemen olacağından hiç umudumu kesmedim...Bu ülkede, ülkücü-devrimci kavgası gördüm...Alevi-Sünni çatışması yaşadım...Laik-dinci çelişkisine tanık oldum...Vatan Cephesi-Vatansızlar Cephesi, Milliyetçi Cephe-Milliyetsiz Cephe, Komünistler-Faşistler, Yurtseverler-Milliyetçiler, ilericiler-gericiler gibi türetilmiş, akla geldik gelmedik her suni çelişkiyi ve bölünmeyi yaşadım... Gün geldi hepsi tuzla buz oldu...Anılarda kaldı yadigar...***Yukarıda saydığım bu çelişkilerde, onbinlerce vatan evladı öldü gitti...Nicesinin hayatı karardı, işkencelerde ömrü bitti...Genç fidanlar asıldı, Başbakanlar Bakanlar idam edildi...Şimdi bunlardan yadigar hiçbir şey kalmadı gençliğin hafızasında...Yaşananlar yaşandıklarıyla kaldılar...Ölenler öldükleriyle...Acı düştüğü yerde kaldı...***Hiçbir zaman bu terörün ila nihaye süreceğine inanmadım...Gün gelecek barış olacaktı...Son haberler, artık “barış için son viraja girdiğimize” işaret ediyor...Provokasyondan uzak durmak gerekiyor...Çocuklarımızın umut içinde yaşaması, hayatlarının kararmaması, bu ülkenin yepyeni bir ufka yelken açması için “barış”ın gelmesi hayati bir önem taşıyor...Bu günler de gelecek ve geçecek...Uzak olmayan bir gelecekte yaşayacak torunlarımız, bu olayı sanki hiç olmamışçasına bir parça es geçecekler... Hayat yaşanan dramları, acıları olduğu yerde bırakacak... Sarıkamış 1915 filmi geliyor...Haftalardır filmin fragmanını görüyorum...İzledikçe dedemin Sarıkamış’taki o savaşta, karın ve dondurucu soğuğun etkisiyle ayak parmaklarını yitirdiğini hatırlıyorum...***Sarıkamış’taki Rus savaşına ve dedeme bile ne kadar uzak kalıp yabancılaştığımı fark ediyorum...Öz dedemin, yani babamın babasının savaşta donan ayağı ve parmakları, bu kadar uzağımda kalabiliyorsa, bizim torunlarımıza bu sorundan ne kalacak acaba?..Barış ve torunlarımıza sorun bırakmamak zamanıdır şimdi...

Devamını Oku