“Korkma kızım ben babanım...”

15 Mart 2013

Bu savaşın artık son bulmasını istememi haklı gösteren o kadar çok neden var ki...PKK’nın serbest bıraktığı Uzman Çavuş Kemal Ekinci 18 ay sonra gittiği evinde kızı Bahar’ın korktuğunu görünce ona şöyle diyor;- “Korkma kızım... Ben babanım...”Bahar ise babasını görünce ürküyor...Çünkü babasını hiç görmedi Bahar...18 ay önce babası PKK tarafından kaçırıldığında, Bahar annesinin karnındaydı...Daha dünya gelmemişti...6 aylık hamileydi annesi...Babası bir meçhulde ertesi günü ne olacağını bilmeden uykusuz geceler geçirirken doğdu Bahar...Babasını göremedi...Bir babasının olduğunu da bilemedi...Şimdi bir yaşını geçti...15 aylık oldu...İlk kez dün bir adam gördü karşısında...Ona yaklaşan, onu kucaklamaya çalışan...O adamdan ürktü Bahar...Kim olduğunu ne olduğunu neden kucaklamak istediğini anlamıyordu...Ondan ne istediğini bilmiyordu Bahar...***İşte o zaman söyledi Uzman Çavuş Kemal Ekinci kızına hayatı boyunca unutamayacağı o sözü:- “Korkma kızım ben babanım!..”Vatanıma, ülkeme hiçbir zaman ihanet etmeyi aklımın ucundan geçirmedim...O ihanetin her türlüsünden uzak dururken, insan hayatının kutsallığından, insan duygusunun erişilmezliğinden, insani olan şeylerin, en kutsal olduğu gerçeğinden hiç vazgeçmedim...İnsanı her zaman en öne koydum...İnsani duyguyu her zaman en ön plana çıkardım...Haber yaparken, yazı yazarken, televizyonda binlerce programa imza atarken...Ben insanım...İnsan olarak insani duygularımla yaşamak istiyorum...- “Korkma kızım ben babanım...”Bu sözün altındaki insanlığı, duyguyu ve nahifliği kimseyle tartışmak istemiyorum...Ne ilginç...Erkek çocuğumun ismini “Barış” koymak istemiştim doğmadan önce...Annesi “Barış’ların çok ilginç kaderleri oluyor, koymayalım oğlumuza Barış ismini...” demişti...Koymadık Barış ismini oğlumuza...Boğaz çocuğuydum ben...Sonuçta oğlum da Boğaz çocuğu olacaktı...Boğaz’da sert esen kuzey rüzgarından esinlendik Poyraz koyduk...***Barış’tan ise hiç vazgeçmedim, ne ülkem için ne Poyraz ne de kızlarım Mina ve Ayşe Nazlı için...Hiçbir zaman...İlk gençlik yıllarımda barış şarkıları söylerdik...Şimdi sonsuz ölümlerden sonra yine barış için mücadele ediyoruz...Sonuna ve dibine kadar...Çünkü biliyorum ki en kutsal söz bu cümlenin altında yazıyor:- “Korkma yavrum ben babanım...”İNSANLARI AFFETMEK; ONLARIN DAVRANIŞLARINA GÖZ YUMMAK DEMEK DEĞİLDİR!..“Bir kişiyi affetmediğinizde o kişiyi adeta sırtınızda kendinizle birlikte taşıyor olursunuz...Bu ağır bir yüktür...Ancak o kişiyi affettiğinizde onu sırtınızdan atar ve hayatınıza rahatça devam edebilirsiniz...Artık sizi aşağı çekemez...Çok daha özgür bir insan olursunuz...***İnsanları affetmek, onların davranışlarına göz yummaktan farklıdır...Onları affetmek, sadece acı çekmiş insanların acı verici şeyler yapacağını görmektir...Size sadece incinmiş olan insanların başkalarını incitebileceğini anlamaya çalışmanızı öneriyorum...Kendilerini sevmeyen insanlar başkalarını sevemezler...Ve kendilerine saygısı olmayan insanların, başkalarına nasıl saygı gösterecekleri konusunda hiçbir fikirleri yoktur...”Robin Sharma...MİLLİYETÇİLİĞİN SONU MU GELİYOR?..Sabahları Boğaziçi Üniversitesi’nin içinde ağır spor yaptığım günlerde, ilginç bir alışkanlık edindim...Yokuş tırmanıp, merdiven çıktığım zamanlarda, üniversitenin Hisarüstü kapısının çevresindeki kafelerden birine oturuyorum...Çayımı, kahvemi, suyumu söyleyip tıpkı öğrencilik yıllarımda yaptığım gibi gazetelerin entelektüel yazarlarının teorik tartışmalarının içine dalıyorum...Bu benim günlük gazete okuma uğraşımdan çok farklı bir çalışma...Üniversite kafesinde otururken okuduğum yazılar, günlük manşetler değil, entelektüel, bilimsel ve teorik tartışmalar... Üniversitenin havasından mı suyundan mı nedir, öğrencilik yıllarımdaki gibi, alışkanlıklarım yeniden hortladı...O zaman da entelektüel tartışmalar bir ‘vaha’ gibi gelirdi ruhumuza...Baskın Oran’ın “Milliyetçiliğin sonu geliyor...” yazısını dün sabah havayı solurken okudum...***Onu tanıdığımda isminin önünde profesör sıfatı yoktu; sadece doktoralı bir öğretim üyesiydi...Benim okuduğum Mülkiye’nin yani Siyasal Bilgiler’in hocasıydı...12 Eylül döneminde üniversiteden atılmıştı, uzun yıllar sonra ancak mahkeme kararıyla akademik kariyerine geri dönebildi...Baskın Hoca; her zaman ses getiren farklı fikirleri entelektüel bir cesaretle savunageldi...Bize Siyasal’da çok farklı fikirleri savunmanın “bilimadamı namusunun bir parçası” olduğu öğretilirdi... O bunun en iyi örneklerinden biriydi...***Dün Taraf gazetesinde Baskın Hoca’nın “Milliyetçilik bitiyor... İstikbali yok...” sözlerini okuyunca, manşetlik sözlerinin altını bir çırpıda okuyup yuttum... Şöyle diyordu;- “Milliyetçilik Avrupa’da 1789’da burjuvazinin iktidara gelmesiyle ‘tutunum’ ideolojisi oldu... O burjuvazi milli burjuvaziydi... Türkiye’de de cumhuriyeti kuranlar, o milli burjuvaziyi devletle inşa etmeye çalıştılar...Daha İttihat Terakki’den itibaren geliyor bu inşa faaliyeti... Onlar da Müslüman tüccarı inşa etmeye kalkıştılar... Bedava arsa, gümrük muafiyetleri falan...Aynı şeyi Kemalistler de yaptılar...Milli burjuva oluşturmaya çalıştılar... Bu arada işçi sınıfının güçlenmemesi için ‘imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz’ dediler ve ‘halkçılık’ politikası güttüler...Fakat artık milli burjuvazi diye bir şey yok dünyada... Sermaye uluslararası...Kemalizm’in kurmak istediği burjuvazi artık ‘milli olabilir mi?..’***Artık sermaye uluslararası, küreselleşme denilen de bu...Milliyetçiliğin devam etmesi artık mümkün değil...Niçin doğduysa onun için ölüyor milliyetçlik...Doğduğu gibi ölüyor...Ancak sönen her ateş gibi bol duman salıyor...”Baskın Hoca’nın sözleri büyük tartışma yaratacak sözler...Fakat benim esas ilgimi çeken, Hoca’nın yeni bir tartışmanın fitilini ateşlemesi değil...Kendimi uzun zaman üniversitenin teorik tartışmalarından, felsefi argümanlardan, sosyolojik karşılaştırmalardan uzak tutmaya çalıştım...Yıllar sonra entelektüel tartışmaların içine Boğaziçi Üniversite kampüsünün yanındaki kafelerde girmek, ruhumu yeniden canlandırdı...Hoşgeldin bahar, hoşgeldin güneş...Hoşgeldin üniversite...

Devamını Oku

Bu Zehra katil midir?

14 Mart 2013

O akşam tesadüfen Zehra‘yı annesiyle restoranda görmesem, ertesi günü çıkan haberi dikkate almayacaktım...Fizyoretapist dostum Ertuğrul‘la akşam yemek yerken aniden fark ettim Hülya‘yla Zehra‘yı...Hülya’yla konuştuk...Restorandan ayrılırlarken Zehra da yanımıza geldi hal hatır sordu...O sırada haberim yok Zehra‘nın, bir saat önce, eski erkek arkadaşının yanındaki kızla tartışma yaşadığından...İçimden diyorum ki, “Ne çabuk büyümüş... Ne kadar da saygılı, sıcak ve içten bir genç kız olmuş...”***Sabah oldu başladı haber bombardımanı... “Zehra eski erkek arkadaşını bilmem nerede gördü... Yanındaki kız arkadaşına demli çayı fırlattı...”Akşama doğru babası açıklama yapmak zorunda kalıyor;- “Bunlar 15 yaşında çocuk... Olur böyle şeyler... Büyütelecek bir şey yok...”O gece annesinin yanında mırıl mırıl konuşurken gördüğüm Zehra‘yı gözümün önüne getiriyorum...Bütün Türkiye onun haberiyle inliyor...Ne oluyor?..Katil midir bu çocuk?..Ne yaptı?..Eski erkek arkadaşını bir kızla gördü, genç kızlık psikolojisiyle bir tepki verdi...***Haber bombardımanının ardı arkası kesilmiyor...Zehra’nın geçmiş sabıkaları vukuatları “İmralı tutanakları gibi” birer birer ortaya dökülüyor!..“Bir zamanlar da şurada şunu yapmıştı...” diyerek...Gencecik bir kız çocuğu, bütün Türkiye’nin önüne yem niyetine çiğ çiğ atılıyor...Ağızlara sakız ediliyor, çay bardağı attı diye agresif, şımarık, küstah ve tacizci muamelesi çekiliyor...Zehra’yı 16 yaşına bakmadan lime lime eden meydanın, genç kızın erkek arkadaşını ve onun arkadaşını korumasına bakınca “yazıklar olsun” demek geliyor içimden...Habere aynen şöyle;“Hülya Avşar ve Kaya Çilingiroğlu’nun 16 yaşındaki kızları Zehra, iddiaya göre önceki gün gittiği bir mekanda kavga çıkardı...Kız arkadaşıyla masaya oturup sipariş veren Zehra, bu sırada eski erkek arkadaşı M.Y.’yi yanında bir kızla gördü... Masadaki demliği alıp içindeki sıcak çayı genç kıza attı...Sıcak çaydan kaçmak isterken başını çarpan, aynı zamanda göğsünde hafif yanıklar oluşan genç kız, Ulus’ta bir hastanede ayakta tedavi gördü...Zehra daha önce de falanca falanca olayı çıkarmıştı...”***Zehra’yı daha reşit bile olmamış yaşına bakmadan çiğ çiğ yiyen medya, genç kızın erkek arkadaşının ismini bile vermiyor...Adının ve soyadının baş harfleriyle yetinerek onu korumaya alıyor...Çaydan kaçan genç kızın adının baş harflerini bile koymayarak onu da korumaya alıyor...Doğru mu yapıyor?..Evet...Fakat erkek çocuğu koruyan medya, 16 yaşındaki bir kız çocuğunu basit bir kıskançlık olayından, “şımarık, kıskanç, küstah ve saldırgan” olarak gösterip, daha bu yaşından hayatını mahvetmekten çekinmiyor... Niye?..Çünkü öteki çocuklar çocuk...Zehra ise, çocuk değil Hülya Avşar’ın kızı...Olayın alt metni şu:Ne yapılım o da Hülya Avşar ve Kaya Çilingiroğlu‘nun kızı olmasaydı...Zehra’yı bu yaşında bütün toplumun önüne atıp lime lime edenler, kendi çocuklarının da olduğunu hatırlarlar mı?..Zehra’ya yaptıkları günahın vebali üzerlerinde kalacak...MERYEM UZERLİ’NİN ÖDÜLÜ...“Kristal Fare Ödül töreninde bu yıl en iyi kadın oyuncuya siz ödül verin istiyoruz...” dedi Kubilay Tümen... Medya Faresi ödül törenlerinin hiç bu kadar büyük bir organizasyon haline geleceğini tahmin edemezdim...Point Otel’de, koskoca salon tıklım tıklım doluydu ben gittiğimde...Tanıdıklar, dostlar, benimle çalışan onlarca televizyoncu, sanatçılar, oyuncular, müzisyenler, moderatörler, televizyon ünlüleri herkes orada...Böyle gecelerden kendimi bir süre uzak tutmuştum...Şimdi yeniden sevmkeye başladım kararında tutulan bu geceleri...***Sevmemin nedeni şu;Eskisi gibi, “deli bir rekabetin içinde hayatın keyfini almadan” yaşamıyorum...Tersine bir doygunluk, bir şükür, bir tevekkül var üzerimde...Televizyonun ünlülerini gördükçe, “kendimi geçmişin boy aynasında görüyorum...”Bu da ruhuma çok iyi geliyor...“Demek ki...” diyorum içimden “Ben de bir zamanlar bu gördüğüm insanlar gibiydim... Bu ödülleri almak için can atan... Onları hayatın ve vahşi rekabetin en büyük hediyesi olarak gören bir adem...”***Şov dünyasının ünlüleri bitmek bilmeden anlatıyorlar, hayatı, yaptkıklarını, yapmak istediklerini...Başarının zirvesinde ölümsüzlüğe doğru adım atmanın yakınında hissediyorlar kendilerini...En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü vermek üzere sahneye geldiğimde, Esra Erol sordu:- “Dizi izler misiniz Reha Bey?..”O sırada ödülü alanın yazıldığı zarfı açıyordum...Açıldığında beyaz kağıtta yazan diziyi ve sanatçıyı gördüm...- “Bu diziyi seyrediyorum” dedim... “Muhteşem Yüzyıl ve Meryam Uzerli...”***O kadar samimi bir kızdı ki Meryem Uzerli...Ödülü aldığında “yaşadığı hayatın zaman zaman kendisine ne kadar ağır geldiğini”, o kadar sıcak ve samimi anlattı ki, ben o günlerde bu ağırlığı böylesine anlatamazdım diye geçirdim içimden...Sıkardım kendimi ve “anlaşılamayan insanların mazoşist yalnızlığına sürüklerdim duygularımı” o günlerde...Sevgiyle öptüm ödül alanları...Yıllar sonra aldıkları ödüllere bakıp, sıcak bir gülümsemeyle hayata devam edeceklerini bilmiyorlardı henüz...Onların istikbalde yaşayacakları duygular adına, hafif bir tebessüm belirdi yüzümde... Tebrikler Kristal Fare...İNSANLARA ARMAĞAN EDECEĞİNİZ ŞEYLER...Sevgilinize, arkadaşınıza, eşinize, dostunuza özel günlerde, pahalı şeyler alarak büyük hediyeler verdiğimizi zannederiz...Oysa sevdiğiniz insanlara vereceğiniz gerçek armağanlar şöyledir;“DİNLEME: Gerçekten dinleyebilmek... Kesmeden... Dinlermiş gibi yapmadan... Vereceğiniz cevabı düşünmeden... Can kulağıyla...SEVGİ: Kucaklayın, öpün, ellerini tutun... Bu hareketler dostlarınıza, eşinize, çocuklarınıza, annenize, babanıza olan sevginin açık işaretleridir...***KAHKAHA: Fıkralar anlatın, neşelendirin... Onunlu birlikte olmaktan mutlu olduğunuzu gösterin...NOTLAR: Bir küçük teşekkür notu... Bir küçük selam... Kısa bir şiir... Kısacık notlar... Büyük bir anı olarak hatırlanacaktır...İLTİFAT: Küçücük bir iltifat, karşınızdakinin moralini düzeltir, gününü aydınlatır... Küçücük bir cümleyi insanlardan ve dostlarınızdan esirgemeyin...***İYİLİK: Günlük işlerin kargaşasında yapacağınız iyilik hem size hem de karşınızdakine moral verecektir...YALNIZLIK: İnsanlar insansız olamaz... Fakat bazen sadece yalnızlığı arzulayabilirler... Böyle durumlarda insanlara yalnızlıklarını armağan edin...NEŞE: Neşe ve hüzün bulaşıcıdır... Hüznünüzü değil, fakat neşinizi gösterin dostlarınıza...” (Yaşar Ateşoğlu’nun Bilgelik Öyküleri kitabındın...)

Devamını Oku

“Anneme gazeteci olduğumu söylemeyin, o beni bir genelevde piyanist sanıyor...”

13 Mart 2013

Jacques Seguela neredeyse yirmi yıl önce çıkarmıştı o ünlü kitabını;“Anneme reklamcı olduğumu söylemeyin... O beni bir genelevde piyanist zannediyor...”Başlık o kadar çarpıcıydı ki, kısa zamanda gazeteciler kendi dünyalarına montelediler Jacques Seguela’nın sözlerini...“Anneme gazeteci olduğumu söylemeyin... O beni bir genelevde piyanist zannediyor...”Dün kamuoyuna açıklanan araştırmayla, gazetecilik ve enformasyon alanında işsiz sayısının yüzde 20 ile en yüksek oran olduğu ortaya çıktı...Gazetecilik ve enformasyon dalında 16 bin kişilik işgücüne karşın, tam üç bin işsizin bulunduğu belirlendi...***1978 sonbaharında, gazeteciliğe karar verdiğim o gün geliyor gözlerimin önüne şimdi...İşletme fakütlesinde okuduğumdan üniversite sınavlarına biraz da spor olsun diye girmiş, tercihleri boş bırakarak, alacağım puana göre, “kafama göre yeni bir meslek seçmeyi” öngörmüştüm...İyi sayılabilecek bir puan tutturmuştum...Tam Hukuk fakültesine girecekken, derslerini incelediğim Basın Yayın’ı sevmiş, “Ben bu okulda okuyacağım...” deyip, “Sonra da gazeteci olacağım...” diye tutturmuştum...O zaman da hocalar “Bu okuldan mezunlar işsiz... Sen gazeteciliği boş ver...” demişler, inadıma söz geçiremişlerdi...O günden bu yana geçen 36 yıldır inat edip gazetecilikte kaldım...Yüzlerce kere, gazeteciliği bırakıp bırakmamak konusu kafamın içinde gitti geldi...Üniversite mezunu işsizin en fazla olduğu meslekti gazetecilik...***Yıllarca kadrosuz, sigortasız bir kuşak olarak çalıştık gazetecilikte...İşsizlik ve sigortasızlık bana mısın demedi de;O günlerde gazeteciliğin Seguela‘nın o muhteşem sözünü andırdığını bilemezdim;- “Anneme gazeteci olduğumu söylemeyin... O beni bir genelevde piyanist zannediyor!..”YEMEYİN BİZİ ARKADAŞLAR!..BDP dün İmralı görüşmelerinin kendilerindeki tutanaklarıyla ilgili sorumluları çıkartan! bir açıklama yayınladı... Gördüğüm kadarıyla basın sorumlusu bir arkadaşın işine son veriyorlar...Parti Meclisi üyesi iki kişi de özeleştiri baabında Parti Meclisi üyeliğinden ayrılıyorlar... BDP’nin açıklamasına bakıldığında, bu olayın “bir sızdırmadan çok, bir ihmal” sonucu olduğu ortaya çıkıyor...***Oysa böyle bir konunun sızdırılması bir görevlinin “ihmal”i değil ve olamaz...Bu kadar büyük olaylarda sızdırmalar bir ihmal ihtimaliyle açıklanamaz...Fotokopi çektirilmiş de, birisi fazla fotokopi çektirmiş de, fotokopiler dağılmış da, biri fotoğraf çekmiş de; o fotoğraf yayınlanmış da falan da filan da...Yemeyin bizi... Bir olaya ihmal süsü vermekle, ihmal olmaz... Şu soruların cevabı meçhul?..Bu kadar önemli, hassas ve gizli bir konuda fotokopiyle çoğaltmaya gidilmesi ne kadar mantıklı?..Bu parti illegaliteden gelen bir parti...İllegaliteden gelen bir siyasi müktesebatın, bu derece “top secret” bir konuda, fotokopi makinesiyle tutanak çoğaltıp, oraya buraya dağıtması mümkün müdür?..Sanki grup toplantısı tutanakları çoğaltılmakta fotokopiyle...Yemeseniz bizi arkadaşlar!..OKULDA ÖĞRETİLMEYEN KURALLAR...Hayatın felsefesiyle ilgilenmeye başladığım, quantum NLP gibi konuları çalıştığım günlerde, ilginç bir şeyi fark ettim...Geçmişten bu yana zaman içinde edindiğim bazı yargılar vardı...Bu yargılar ve sonucunda oluşan kurallar “ego”yu meydana getiriyordu...Hayatın içinde o kararları önyargısız olarak sınadığımda, çoğunun aslında geçerli olmadığını fark ettim...Belirli bir zaman diliminde birisinden duyduğum bir kelime, bir cümle, bir yargı bilinçaltıma girmiş ve bende bir yargı oluşturmuştu...Bazen de, bir olay karşısında kendimi savunmaya dönük aldığım bir karar zaman içinde, her olayda doğal tepkim halini almıştı...Charles Skyes’in “Okulda Öğretilmeyen 50 Kural” kitabını okurken, okul yıllarımızda beynimizde yer eden, kurallarla hesaplaşmaya başladım...Devam ediyorum hesaplaşacağımız kurallara ve yargılara,***....“23) Bir gün büyümek ve ailenizin evinden ayrılmak zorunda kalacaksınız... 24) ‘Özünde kim olduğun önemli değil... Seni yaptıkların tanımlar’ sözünün ne kadar doğru olduğuna inanman gerekkiyor...25) Metamatik sizin ne düşündüğünüzü önemsemez...26) Hayatı yargılayıcı olmamayı öğrenmelisin...27) Cinsel organlarınız düşünce sisteminiz için engel, karar vermeniz için araç değildir...28) Birileri izliyor olabilir...29) İki yüzlülükle başa çıkmayı öğrenin...30) Sıfır hoşgörü eşittir sıfır sağduyu...31) Çıplak insanlar gerçek hayatta farklı görünürler...32) Televizyon gerçek hayat değildir...33) İneklere iyi davranın... Bir gün onlar için çalışmak zorunda kalabilirsiniz...34) Kazananların yaşam felsefeleri vardır... Kaybedenlerin de...35) Eğer kalçanız genişledikçe genişlemişse, bunu suçu Mc Donald’s ve Big Mac değildir... Eğer sigara içiyorsanız bunun suçlusu da Joe Camel değildir...***36) Ölümsüz değilsiniz...37) Bağlantıda olmak, cahil olmadığınız anlamına gelmez...38) İnsanlarla konuşurken gözlerinin içine bakın...39) Siyah-beyaz filmlerde gördüğünüz insanlar, gerçekte hayatta renkliydiler... Ve siz doğduğunuz gün dünya dönmeye başlamadı... 40) Çevrenin karmakarışık beyin yıkama faaliyetlerine karşın, net ve mantıklı bir şekilde düşünmeyi öğrenin...41) Şu yaşadıklarınızı yaşayan ilk ve tek insan siz değilsiniz...42) Yağı değiştirin...43) Başkalarının başarılarının, sizi üzmesine izin vermeyin...44) Meslektaşlarınız arkadaşınız olacak diye bir şey yok... Arkadaşlarınız da aileniz değil...45) Yetişkinler sizin yaşınızda olmanın ne kadar korkutucu olduğunu unuturlar... Sadece şunu unutmayın; Bu da geçecek...46) Etrafınızdaki insanlara dikkat edin...47) Kusursuz değilsiniz... Olmak zorunda da değilsiniz...48) Kendinize yaşamınızın öyküsünü anlatın... Bir amacınız olsun...49) Teşekkür etmeyi unutmayın...50) Fırsatınız varken keyfini çıkartın...”

Devamını Oku

“Manşetler niye atılmış?..”

12 Mart 2013

Gazeteciliğe ilk başladığım yıllarda bütün olaylara “haber mi değil mi” diye bakardım...Başkaca bir tasnifim olmazdı...Bana öyle öğretmişlerdi çünkü...Hangi haberin kimlerin çıkarına uygun düştüğünü anlar, ona göre nerelerden sızdırılmış olabileceğini az çok tahmin ederdim...Habertürk’ü kuran rahmetli kardeşim Ufuk Güldemir; “Okuyucu manşetlere ne olmuş diye bakar?.. Ben manşetler niye atılmış; diye bakarım...” derdi...Normal bir gazete okuyucusunun olayların gösteriliş biçimlerinden gerçekleri kavrayamadığını, gazetenin esas öğretici tarafının hangi gazetenin neyi neden büyüttüğü veya vermediğinde düğümlendiğini söylerdi...- “Bizim gibi gazeteciler, haberin ne dediğinden çok, satır altında ne söylemek istediğini anlamalılar...” derdi...***İmralı görüşmeleri hakkında Apo’nun çevresine anlattıklarının tutanakları ortaya çıktığında, “O tutanaklarda ne yazıyor” sorusu önemliydi elbet...Ancak Ufuk Güldemir kardeşimin söylediği gibi “O tutanaklar niye ve kimin tarafından sızdırıldı, hangi amaçla sızdırılıyor?..” sorusunu sormalıydı esasen bir gazeteci...Neden?..Çünkü o sorunun cevabı, o haberin içeriğinin de bir parçasıydı da ondan...O notların kimin tarafından sızdırıldığı da “barış görüşmelerinin büyük haberlerinden birisiydi...”Çünkü barış sadece görüşme yapanların ne konuştuğundan ibaret değil, esas görüşme yapmayanların ne yaptığını da kapsıyordu...Bu noktada görüşmelerin kimin tarafından sızdırıldığı, niye sızdırıldığı, sızdırmanın arkasında hangi odağın olduğu sorusu tutanaklar kadar büyük haberdi...Hatta Ufuk Güldemir kardeşim için, “Gazetecinin bakacağı haber esas oradaydı...”***Bu tartışmaların çıkmaz tarafı şu;Mesele; “tutanaklar gazetede yayınlanmalı mı yayınlanmamalı mı sorusuna getirilip düğümlendiriliyor!..”Oysa gazetede çıkan bir haber yayınlanmalı mı yayınlanmamalı mı tartışması abes bir tartışma...Gazete yayınlamak istiyorsa yayınlar...“Bunun bilinçli bir sabotaj olduğunu düşünüyorsa” görüşmeler sürerken yayınlamaz, görüşmeler bittikten ve bir sonuca erdikten sonras yayınlar...Veya sonuca ermediği durumda yarıda kaldıktan sonra yayınlar...Bilgi saklı kalmaz...Mutlaka yayınlanır...Ancak ne zaman ne şekilde yayınlanır; konu budur...***Bence tutanaklarla ilgili esas “büyük haber” bugün çıkacak...Deyim yerindeyse kıyamet bugün kopacak... Çünkü bugün, bu olayı kimin sızdırdığı, sızdırmanın arkasında kim olduğu açıklanacak...Sızdırdığı söylenen kişi, kendi savunmasını yapacak...Bizler; kimin söylediğinin gerçeğe daha yakın olduğunu bulmaya çalışacağız...Bu barış sürdecinde kim ne yapmaya çalışıyor?..AKP’nin tutumu belli...Apo’nunki de üç aşağı beş yukarı...Bilinmeyen başkalarının tutumları ve yaptıkları...Haberin büyüğü bugün ortaya çıkıyor...Azzz sonra...KORKU VE CESARET DOLU ADIM!..“En karanlık vakit, şafağın öncesidir...Herkesin hayatında oyunu sınırda oynadığı ve büyük riskler aldığı bir zaman vardır...Herkesin hayatında, riske girmezse yaşamı sıradan bir biçimde sürdüreceğini bildiği bir zaman vardır...Ancak içinde korkunun da bulunduğu o cesareti göstermezseniz, o büyük yolculuğa çıkamazsınız...O yolculuk sizi bambaşka bir yere seyahat ettirecek....Potansiyellerin sınırsızca kullanıldığı, özgürlüğün ve mutluluğun olduğu bir yere...Derinlere inin ve iç sesinizi dinleyin...İçinizdeki rehbere güvenin...”Robin Sharma...OKULDA ÖĞRETİLMEYEN 50 KURAL...Okuldayken sınıfın en çalışkanı olan arkadaşlarım, hayatta ne kadar başarılı oldular bilmem, fakat tembel görünenlerden çok ilginç “başarı öyküleri çıktı...”O zamanlar çok merak ederdim, derslerde 9-10 çeken “inek” dediğimiz öğrenciler hayatta ne yapacaklar diye...Ben özellikle lisede koyverdim dersleri...Özellikle lise iki ve lise üçte tamamen ilgi alanımdan çıktı dersler...Yeniden çalışkan öğrenci olmam, dersleri sevdiğim üniversite yılarına denk geldi...Siyasal Basın Yayın’da dersleri geçmek için değil, öğrenmek için okuyordum...***Pazar günü kitapçıda gezinirken Charles Skyes’ın “Okulda Öğretilmeyen 50 Kural” kitabını görünce, hemen aldım...Bir koşu eve gelip açtım kitabı...Skyes okulda öğretilmeyen 50 kuralı şöyle sıralıyordu:“1) Hayat adil değildir... Alışın...2) Gerçek dünya, kendinize duyduğunuz saygıyı okulunuz kadar önemsemeyecek... Sizin kendinizi iyi hissetmeden önce, bir şeyler başarmanızı bekleyecek...3) Kusura bakmayın; üniversiteden mezun olur olmaz ayda beş bin dolar kazanmayacaksınız... Başbakan da olmayacaksınız... Şirket arabanız olmayacak... Hatta üzerinizde ünlü bir markanın etiketi bulunmayan, sıradan bir takım elbiseniz olacak... 4) Henüz bir şeylere sahip olmanız gerekmiyor...5) Babacığınız ne derse desin, siz bir prenses değilsiniz...6) Hayır; hayal ettiğiniz bir şey olamazsınız...7) Öğretmeninizin katı olduğunu düşünüyorsanız, henüz patronunuzla tanışmadınız demektir...8) Göbeğiniz o kadar ilginç değil, hayatınızı onu inceleyerek geçirmeyin...9) Okul kazanan ve kaybeden herkesi mezun etmiş olabilir... Hayat öyle yapmaz... 10) Yaşam, beden eğitimi öğretmeninizin inandığının aksine, daha çok bir yakan top oyunu gibidir...***11) Mezun olduktan sonra, oyun parkındaki sanal rakiplere karşı yarışmayacaksınız...12) Küçük düşmek yaşamın bir parçasıdır... Alışın...13) NBA’ye giremeyecesiniz... O yüzden para harcamayı bırakın ve şu egonuzdan kurtulun...14) Sürtük gibi görünmek size yetki sağlamayacak...15) Hamburgercide çalışmak saygınlığınızı yitirmenize neden olmaz...16) Aileniz ve küçük kardeşiniz, düşündüğünüz kadar utanç verici değiller... Asıl utanç verici olan nankörlük, kabalık ve somurtkanlıktır...17) Anne ve babanız siz doğmadan önce, şimdi oldukları kadar sıkıcı değillerdi... Sizin faturalarınızı ödeyerek, sizi etrafta gezdirerek, eğitiminiz için para biriktirerek, odanızı temizleyerek, sizin onlara ne kadar idealist olduğunuzu anlatmanızı dinleyerek böyle oldular...18) Hayat dönemlere bölünmez ve siz yazları tatilde değilsiniz...19) İşleri berbat ederseniz siz sorumlusunuz... Bu anne ve babanızın hatası değil...20) Sigara içmek sizi havalı göstermez, garip gösterir...21) Alındınız mı bu söze?.. 22) Mağdur falan değilsiniz... Sızlanmayı bırakın...”***Okulda öğretilmeyen 50 kural böyle devam ediyor...İkinci kısmını yarın vereceğim...

Devamını Oku

Osmanlılar, Londra büyükelçiliğimizde...

10 Mart 2013

Ben bir Cumhuriyet çocuğuyum...Cumhuriyet ideolojisiyle büyüdüm...Mustafa Kemal’in kurduğu Türk Eğitim Derneği’nin Kolej’inde ilkokulu, ortaokulu, liseyi okudum...Oradan mezun oldum...Çocuklarım da orada okuyor...Cumhuriyet’in eleştirilecek, övülecek, kutsanacak, yerilecek her noktasına insani bir duruşla önyargısız yaklaşmaya çalışırım...Ne var ki; ne kadar önyargısız olmaya çalışırsam çalışayım ben bir Cumhuriyet çocuğuyum...***Fakat benim Cumhuriyet çocuğu olmam, Cumhuriyet’i benimsemem, onunla övünmem, bu toprakların ve milletin tarihinin 19 Mayıs 1919 sabahı başladığını göstermez...Türkiye Cumhuriyeti’nden önce bu topraklarda Osmanlı İmparatorluğu vardı...Daha öncesinde Selçuklular’ın olduğu gibi...Bu topraklarda tarih 19 Mayıs 1919’da başlamadı...Osmanlı’nın yıkılışı elbette yapılan sonsuz hatalardan kaynaklandı...İmparatorluğun yönetenlerin bu işlerde hatası, günahı inkar edilemez...***Ancak onlar hata yaptı, koskoca bir İmparatorluk yıkıldı diye, “Benim bir Osmanlı geçmişim yoktu...” diye saçmalamayacağım herhalde...Onları yok farz etmeyeceğim elbette...Osmanlı padişahlarının ailesini, kendimin ve ülkemin mazisi, geçmişimin ve genlerimin parçası saymaktan vazgeçmeyeceğim her halde...Benim iki dedem de Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde yaşayıp, savaşlara gittiler...Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşıyım...Kendi dedelerimden farklı bir “ülkem ve milliyetim” olamaz sanırım...Rejimlerin değişmesi, geçmişimin ve ecdadımın değiştiği anlamına gelmiyor...Osmanoğulları ailesi, bu ülkenin geçmişinde tahtta bulunan ailenin torunlarıdır...Onların Türkiye Cumhuriyeti’nin Londra Büyükelçiliği’nde toplanması; Cumhuriyet için mutluluk vericidir...İnsanlar öz dedelerini yok farz edemezler...Toplumlar da mazisini ve ecdadını!..FİKRET ORMAN’LA SON DAKİKA...Trabzon-Beşiktaş maçının başlamasına bir kaç dakika kalmıştı...Baktım bir saat önce beni aramışlar telefonla...Beşiktaş yönetiminde heyecan dorukta...Galatasaray puan kaybetmiş, Trabzon derbisinden çıkacak sonuç Beşiktaş’ın şampiyonluk şansını belirleyecek...Maçtan önce konuştum Fikret Orman’la...- “Beşiktaş ideal kadrosuna nihayet kavuştu... Bundan sonra merak etme Başkan... Bu takım ve kadro her şeyi yapacak...”***‘En zor maç’ dedikleri Trabzon maçında yenilmeyeceğinden emindim bu kadronun...Yenmesi ihtimali bence daha fazlaydı...Cenk’ten Olcay‘a kadar, kadro olabilecek en iyi kadro... Bu kadro şansızlık olmasın ve değişmesin neler yapacak göreceğiz...Artık ruhum sizinle...O yeter size...İPUCU...“Arayış içinde olan kişi, benliğinin nihai hedefine ulaşmadan önce bir sınava tabi tutulur...Özlemini duyduğu hazineye ulaşmadan evvel bir testten geçer...Bu hayatın işleyiş biçimidir...Eğer kişisel uyanış yolculuğunu anlatan bir bilgelik kitabı okursanız, arayan kişinin ya da kahramının ödüle, yani arzu ettiği yaşama ulaşmadan önce, daima bir sınavla ya da zorlukla yüzleştiğini görürsünüz...”ROBİN SHARMA...BABANIN KIZINI EVLENDİRDİĞİ AN...Internet Haber’in, Gazeteciler Com’un hayatı sıfırdan kurmuş patronu Hadi (Özışık) kardeşim sık aramaz beni telefonla...Daha çok buluşur yüz yüze sohbet ederiz...İşsiz bırakılmış bir gazeteciyken, bugün milyonlarca dolar eden dev haber portallarının sahibi oldu Hadi...Azmin nelere kadir olduğunu “Hadi’nin hayatından daha iyi anlatabilecek ne vardır?..” acaba bu dünyada...Telefonu açtım bana ne yaptığımı soruyor...Ben de saf saf, çocukları, yazıları ve günlük rutini anlatıyorum...Yavaş yavaş, alıştıra alıştıra “kızımı evlendiriyorum...” dedi “Cumartesi gecesi...”***Hadi gibi hayatta sıfırı görmüş, işsizliği yaşamış, Bab-ı Ali’de gazetecilik gibi bir gayya kuyusundan kendi başına patron olarak çıkmış bir gazetecinin, kızını evlendirecek olmasındaki “gurur tablosunu” anlamaya çalıştım...- “Mutlusun değil mi?..” dedim...- “Çok...” dedi... Eskiden olsa sormazdım, şimdi büyümekte olan iki kız çocuğu aklımdan çıkmadığından “Hadiciğim” dedim, “Kız babasısın biraz burukluk oluyor mu evlendirirken?.. Yuvadan gidiyor çünkü...”- “Hayır” dedi, “Hiç burukluk yok... Damadımı çok seviyorum... Evlilikleri boyunca her hafta sonu kahvaltıya onlara gideceğime söz verdim...”***Cuma canlı yayında; çocukları en nahif haliyle programda gösterip “Mina’ya Mektuplar kitabını okuyan küçük kızımın üç yıl sonra yanına erkek kardeşini de alıp dünyaya gelmeye karar verdiğini” söylediklerinde, içim bir garip olmuş yutkunup durmuştum... O zaman fark etmiştim ki eskiden çıktığım, sevdiğim, randevulaştığım kızların babalarını, onların duygularını hiç düşünmemiştim...O kız çocuklarının babaları için taşıdığı önemi fark etmemiş, ne büyük hata etmiştim...O zamanlar hayata ne kadar da eksik ve sakat baktığımı şimdi anlıyorum...***Hadi kardeşim; Nazlı‘sını evlendirirken, ne kadar mutlu olduğunu anlatmak için, tek bir cümleyi ekleme ihtiyacını hissediyordu:- “Söz aldılar benden... Her hafta sonu kahvaltıya gideceğim evlerine...”Bir baba kızını evlendirir ve yuvadan uçmasına tanıklık ederken içinde bulunduğu buruk mutluluğu bundan iyi anlatan bir söz olabilir mi?..Dün ateşlenen küçük kızımın yanı başında duran Ayşe Nazlı’ya baktım... Hadi’nin Nazlı‘sı evleniyordu işte...Ayşe Nazlı ya da Mina evlenirken ben ne yapacaktım acaba?..Kahvaltıya evlerine gitmeye şimdiden söz mü alsam acaba?..

Devamını Oku

Her kadın bir hayattır...

9 Mart 2013

Dün Hande Tümen, Sacit Aslan ve Pelin Çini’den oluşan TV 8 program ekibi Dünya Kadınlar Günü için benim kadınlarla ilgili yazılarımın içinden çok sevdiğim birini seçerek nakış işler gibi işlemişlerdi...Sacit Aslan yazı akarken “Belgesel tadında bir yazı” diyordu...Dün sabah TV 8’de çok güzel bir Kadınlar Günü ve duygu dolu çok güzel saatler geçirdim...Program ertesinde aldığım mailler, mesajlar, kutlamalar, alkışlar duygusal başlayan günde uzun zamandır yaşamadığım bir “vaha” gibi geldi ruhuma...“Her Kadın Bir Hayattır...”Programa koydukları o yazımı Dünya Kadınları’na ithafen yayınlıyorum bugün;***“Bir erkeğin hayat karşısındaki ustalığı; hayatına giren kadınlarla doğrudan orantılıdır...Erkek ne kadar farklı kadın tanırsa, hayatın farklılıklarını da o kadar tanır...Her kadın bir hayattır çünkü...Damıtılmış ve süzülmüş lezzetler sunan erkekler, hayatlarında çok kadını; iyi tanımış erkeklerdir...Kadın tanımak sadece kadınla sevişmek anlamına gelmez... Kadın tanımak, kadının hayatının içine girmek, kadının hayatını içmek anlamındadır...***Bir erkek hayatta ne kadar çok kadının hayatına girmişse, ne kadar çok kadını içme zevkine erişmişse, “o ölçüde, değerli zevklerin, rafine tatların” lezzetiyle yükselir...Her kadın bir hayattır çünkü... Erkeği kadın motive eder...Bir duraktan başka bir durağa kadın taşır...Her kadın, erkeğine farklı bir esans, değişik bir parfüm, başkalarına benzemeyen bir aura sunar... Kendi hayatından yaptığı kaleidoskopun mozaiğinden, erkeğine bir hayat elbisesi diker...O elbiseyi prova eder, kostümünü biçer...Erkek kadını iyi tanırsa, onun cömertçe sunduğu hayatı içine sindirirse, şık elbisenin içinde rafineleşir... Kişiliği değerlenir...Hayatı derinleşir...Zevkleri incelir...Dünyası renklenir...Gök kuşağının renklerinin cümbüşü, kalbinin şekli ve şemali haline gelir...Her kadın bir hayattır...***Erkek yaşadığı hayatın zenginliğini kadınlarla ölçebilir...Paranın çokluğu zenginlik anlamına gelmez... Kariyerin yüksekliği, zengin bir dünya demek değildir...Esasen tek bir hayatın içindeki, hayatların çokluğudur zenginlik...Birçok hayatı görmek ve hissetmektir, yaşanmışlık...Farklı hayatlardan damıtılmış zevklerdir incelik... Onca yaşanmışlıktan süzülmüş ibretlerdir bilgelik...Değişik dünyalardan, farklı kültürlerden arta kalandır entellektüellik...Hayatın çokluğunu kadınlar teker teker bir erkeğe sunarlar...Kadınlar erkeği yoğurur ve şekillendirirler...Bir kadınla sadece sevişerek beraber olanlar, yeni hayatları içlerine alamazlar...Nakıs bir tecrübe, tıknefes kalmış bir erkeklik, oksijensiz bir estetik onları esir alır...Kadınları yaşamak için, esasen kadınları içmek gerekir...Her kadın bir hayattır...Hayatı sarmalamak için, kadınları sarmalamak gerekir...”İŞİNİ SEVMEK...“Uzun ve mutlu bir yaşamın en eski sırlarından biri işini sevmektir...Tarih içinde gerçek anlamda tatmin edici bir yaşam sürmüş insanların yaşamlarındaki en büyük değerlerden biri yaptıkları işleri sevmeleridir...Psikolog Vera John Steiner yaratıcı yüz kişiyle yaptığı görüşmeler sonunda tek bir ortak noktaları olduğunu buldu... İşlerine karşı hissettikleri yoğun duygu...***Günlerinizi ödüllendiren ve zihinsel açıdan sizi geliştiren, eğlenceli bir iş yapmak, dünya üzerinde gidebileceğiniz tüm bakım merkezlerinden daha fazla işe yarayacaktır...” Robin Sharma... “BİRBİRİNİZE İYİ GELİYORSANIZ DEVAM EDİN!..”Esin Övet Habertürk’teki yazısında Kenan Doğulu ile Beren Saat arasındaki ilişki için “Göründüğü gibi değil...” demiş...“Mutluluk portresi çiziyorlar, fakat gerçekler öyle değil...”Oysa ben onları geçen ay, Kanyon’da Gina’da görmüştüm...En uzakta en kuytuda bir masa seçtiler, kendi hallerinde mırıl mırıl konuşup yemeklerini yediler...Umarım “görüntüyü değil kendi hayatlarını yaşıyorlardır...”***Dün Aramızda Kalsın programında “hayatı veaşkları” sorduklarında şöyle söyledim:- “Hayatımı, aşklarımı ve kendimi bundan böyle mümkün olduğunca gözönünde yaşamak istemiyorum... Bunu çocuklarıma huzur ve sukunet verebilmek için istemiyorum...Dışarıdan gelen enerjiler hayatı bozuyorlar... İyi de gelse bozuyor, kötü de gelse bozuyor... Sıradanlığın lüksünü ve keyfini yaşamaya çalışıyorum... Gözönünde hayatın iyiliğini de istemiyorum, getireceği keyfi de...”***Elbette bunları söyleyebilmem için, hayatımın 15 yılını kameraların, fotoğraf makinelerinin ve tüm meslektaşların gözünün önünde geçirmek gerekti...Beren’le Kenan’a söyleyebileceğim tek tavsiye şu;- “Boş verin milletin ne dediğine... Güzel görüntülere... Hekesin sizleri birbirine yakıştırmasına... Bu hayatı başkaları için değil kendiniz için yaşayacaksınız... Onun için kendi hayatınızı yaşayın... Etraf ne diyecek diye düşünmeyin... Kendinize bakın... Birbirinize iyi geliyorsanız devam edin... Birbirinize iyi gelmiyorsanız bırakın...”***Aşk ilişkisi birbirine iyi geliyorsan olmalı...Etraf ‘Ay ne çok yakıştılar birbirlerine’ desin diye değil...Hiçbir aşk ilişkisi başkaları mutlu olsun diye yaşanmaz...Yük yapmayın hayatta kendinize...İyi hissediyorsanız, sizin için iyi demektir...İyi hissetmiyorsanız, “o aşkı taşımayın...”

Devamını Oku

Erkek kadını tatmin edemediği ölçüde başka kadınlara yönelir...

8 Mart 2013

Kadın popülizminin eteklerine sığınmak istemem, Dünya Kadınlar Günü’nde...Kadını kutsayıp, vazgeçilmezliğini tekrarlayıp “Dünya Kadınlar Günü” yazısı niyetine vasat bir güzelleme yapmak yakışmaz bana...Gerçek şudur...Bir erkek; kadının sonsuz ve sınırsız dünyasının duygusal yoğunluğunu, çeşitliliğini, duygusal ve tensel isteklerini tatmin edebileceğine inanmaz...Erkek bir kadını tatmin edebileceğine inanmadığı ölçüde böbürlenmeye heveslenir... Ne muhteşem bir karşı konulmazlıkta olduğunu ispata yönelir...Ne çok kadınla ne “kusursuz çapkınlıklar” yaptığını anlatmaya yeltenir...***Erkek kadını tatmin edemediği ölçüde, başka kadınlara seyirtir...Farklı kadınlarla oldukça zevahiri kurtaracağını düşünür...Gerçek yetersizliklerini kapatabilmesi çerçevesinde, günlük çapkınlıklarla idare-i maslahata sürüklenir...Doğa dengesizdir...Kadının ruhu komplikedir...Duyguları ve yoğunluğu derindir...Cinselliği erkek cinselliğinin fersah fersah üstündedir...Erkek kendi bilinçaltında yetersizliğinin farkındadır...Yetersizliği, karşındakini hor görerek aşağılamaya sürükleyecektir ...***Kadınlara karşı “kendini güçlü gören” sanıldığından çok daha azdır çevrede...Kadını idare edebileceğine, onu çekip çevirebileceğine inanan erkek, nadidedir...Sadece beyin değil, sadece cinellik değil, sadece para ve güç değil, belki bunların hepsi, belki de bunların hepsinden fazlası gereklidir...Kadın erkeklerin kendine göre “güçsüz” olduğunu bilir...Arayışı da bu yüzdendir...Bir türlü ne aradığını bilememesi “esasen güçlüyü görememesindendir...”Aslında güçlü bir erkek portresini ne kadar uzaktan görürse görsün gözlerinden fark edeceklerdir...***Kadın Kokusu filminde kör bir emekli yarbayı oynayan Al Pacino böyle bir erkek karakteri çizer...Alexis Zorba “kadınla baş edebilen erkek karakterinin” tarihteki en nadide örneklerinden biridir...- “Yatağında yalnız yatan her kadından bir erkek sorumludur...”Bunu diyebilen bir erkek, “erkeğin güçsüzlüğünün kadının ise inanılmaz gücünün farkındadır...”***Her lafının başında “şeytan götürsün kadını” diyecek kadar korkutucu bulur buna karşın kadını...Çünkü Zorba da “Kadınsız bir hayatı düşünemezken, kadınlarla dolu bir hayatın başına belalar açtığını düşünür...”***“Bu kararsızlık geçidini,Bu günah testisini,Bu şarlatanlık tapınağınıBu hile otlarıyla kaplı tarlayı,Bu cehennemin giriş yerini,Bu kurnazlık taşan sepeti,Bu bala benzeyen zehri,Bu dünyaya bağlayan zinciri,Yani bunların hepsi;Kadını kim yarattı?..”***Bugün Dünya Kadınlar Günü...Ezici çoğunluk, bugün kadının erkek tarafından dünyada nasıl ezildiğini örnekleriyle anlatacaktır...Fiziksel olarak erkek ezer kadını...Gerçekte ise güçsüzdür ve kadın karşısında ezilmektedir erkek...Maddi olarak ezmesi, manevi olarak ezildiğinin göstergesidir...Erkek, kadın karşısında güçsüz ve biçaredir...Güçsüzlüğün ve biçareliğin girdabında, zalimliğe ve gaddarlığa yönelmektedir...Olmayan gücünü, fiziksel şiddetle dengelemeye yeltenmektedir...En büyük zalimliklerin altında ezilen kadınlar bile, tek tek her erkekten çok daha güçlü olduklarını bilir...Onların, erkeklerin zavallılıklarının farkındadır...Kadınlar Günü, güçsüz erkeklerin kadınlar kadar güçlenip, onlara zalimlik yapmayacakları zamana kadar, erkek barbarlıklarını konuşmaya devam edecektir... ANI DEFTERİ...“Zaman hakkındaki en olağanüstü gerçeklerden biri de zamanı gelmeden onu harcayamamanızdır...Geçmişte ne kadar çok zaman israf etmiş olursanız olun, önünüzdeki zaman, mükemmel, kirletilmemiş, kendisini en iyi biçimde kullanabileceğiniz haliyle hazırdır...***Eğer tercih ederseniz yarın daha erken kalkmaya, daha çok okumaya, daha iyi beslenmeye, daha az endişe duymaya başladığınız gün olabilir...Kimse anı defterinizi açmanıza ve boş bir sayfaya yeniden hayat hikayenizi yazmanıza engel olmuyor...Tam da şu dakika, yaşamınızı istediğiniz gibi yaşamaya ve yaşamınıza yeni bir yön vermeye karar verebilirsiniz...Bu noktada tek soru şudur:Acaba bunu yapmayı tercih edecek misiniz?..”Robin Sharma BİR KADINLA AŞK YAŞAMASINI ÖĞRENMEK...Bir kadınla aşk yaşamasını bilen erkek var mıdır acaba?..Hani gerçek anlamda aşk gibi aşkı yaşayabilecek bir erkek?..Bu soruya kadınların hemen hepsi “Hayır” cevabı verirler...Erkekler bu soruyu iyi düşünerlerse “cevap veremeyecek duruma düşerler...”Erkeğin aşkı küçümseme nedeni, gerçek aşkı yaşayabilecek potansiyele sahip olmamasındandır...Erkek aşkı dört başı mamur olarak ancak kısa bir süre yaşayabilir...Kadın ise aşkı “uzun süreli yaşamak isteyecektir...”***Geçmişte “sert erkeklerin, barda arka arkaya şat deviren, karizma çizen, güç sembolü erkek varlıkların” güçlü erkek profiline uygun olduklarını düşünürdüm...Kadınların güçlü erkekten anladıklarının o olduğunu zannederdim...Oysa kadınları kendi erkek bakışının terk edip onların bakışından, duygusundan ve dünyasından görmeye başladığımda, “güçlü erkek imajının” hiç de bu özelliklerle ilgili olmadığını kavradım...Erkek için güçlü erkek portresiyle, kadın için güçlü erkek portresi arasında dağlar kadar fark vardı...***Ve ilginç bir şekilde kadınlar kendileri için hangi erkeğin güçlü olduğunu her seferinde bir bakışta fark ediyorlardı...Bir erkek kendisini kadının baktığı yerden göremeyecek kadar, sorunları içinde debeleniyor...Artık farkındayım ki;Bir kadınla doğru düzgün bir aşk yaşamamış, o aşkın rahle-i tedrisinden geçmemiş bir erkek, erkek gibi bir erkek değildir...Erkeğin iktidarı dört başı mamur bir aşkı yaşamaktan geçmektedir...

Devamını Oku

Baba gel artık!..

7 Mart 2013

Tam dört yıl oldu Mustafa cezaevine gireli...Dün Cumhuriyet gazetesi dokuz sütuna manşetten vermiş onu büyürken göremeyen küçük oğlu Deniz‘in feryadını:- “Baba gel artık!..”Yanında Mustafa‘nın cezaevinde çocukları ve eşiyle çektirdiği resim...Eşi Gülşah “Sınırsız bir boşlukta yuvarlanıp durduk...” diyor:- “Kızım Yağmur, oğlum Deniz ve ben... Artık toplumsal barışın zamanı... Umudumu yitirmedim... Ya siz?..”***Ne acı!..Dışarıda ego savaşı yapan gazeteciler, Mustafa‘nın hayatını gözlerinin önüne getiriyorlar mı acaba?..Bir yaşında yeni doğmuş oğlunun, emeklediğini görememek...Yürümesine tanık olamamak...Büyüdüğünü yaşayamamak...Nasıl olduğunu bilememek...“Baba” deyişini duyamamak...Ona doyasıya sarılamamak...Onu öpüp okşayamamak...Onu koklayamamak...***Mustafa’nın dosyasını görmedim...Görmek bile istemedim...Ne iddiaları, ne savunmasını...Duyguların iddialar ve savunmalarla bir ilgisi yok!..Ben bir “baba”nın durduğu yerdeyim...Büyümekte olan bir yaşındaki bir erkek çocuğunun “babasız” özlem dolu günlerinin içine girmeye çalışmaktayım...- “Baba gel artık!..”Öyle diyor çocuklar...Bu bir savunma değil...Bu hukuki bir tartışma değil...Bu savunmanın haklılığı, tutukluluğunun haksızlığı,darbelerin geçersizliği, Ergenekon, Balyoz, Ayışığı, Sarıkız, bilmem ne isimle kodlanmış bir derin operasyonun “duygusal zemine oturtulmuş” bir kamuflaj metni hiç değil...Bu bir vicdan...Bu bir kalp...Bu bir babanın durduğu hassas zemin...- “Baba gel artık...”Bugün başkaca şey yazmak gelmiyor Mustafa’m içimden!..

Devamını Oku