“Korkma kızım ben babanım...”

Haberin Devamı

Bu savaşın artık son bulmasını istememi haklı gösteren o kadar çok neden var ki...

PKK’nın serbest bıraktığı Uzman Çavuş Kemal Ekinci 18 ay sonra gittiği evinde kızı Bahar’ın korktuğunu görünce ona şöyle diyor;

- “Korkma kızım... Ben babanım...”

Bahar ise babasını görünce ürküyor...

Çünkü babasını hiç görmedi Bahar...

18 ay önce babası PKK tarafından kaçırıldığında, Bahar annesinin karnındaydı...

Daha dünya gelmemişti...

6 aylık hamileydi annesi...

Babası bir meçhulde ertesi günü ne olacağını bilmeden uykusuz geceler geçirirken doğdu Bahar...

Babasını göremedi...

Bir babasının olduğunu da bilemedi...

Şimdi bir yaşını geçti...

15 aylık oldu...

İlk kez dün bir adam gördü karşısında...

Ona yaklaşan, onu kucaklamaya çalışan...

O adamdan ürktü Bahar...

Kim olduğunu ne olduğunu neden kucaklamak istediğini anlamıyordu...

Ondan ne istediğini bilmiyordu Bahar...

***


İşte o zaman söyledi Uzman Çavuş Kemal Ekinci kızına hayatı boyunca unutamayacağı o sözü:

- “Korkma kızım ben babanım!..”

Vatanıma, ülkeme hiçbir zaman ihanet etmeyi aklımın ucundan geçirmedim...

O ihanetin her türlüsünden uzak dururken, insan hayatının kutsallığından, insan duygusunun erişilmezliğinden, insani olan şeylerin, en kutsal olduğu gerçeğinden hiç vazgeçmedim...

İnsanı her zaman en öne koydum...

İnsani duyguyu her zaman en ön plana çıkardım...

Haber yaparken, yazı yazarken, televizyonda binlerce programa imza atarken...

Ben insanım...

İnsan olarak insani duygularımla yaşamak istiyorum...

- “Korkma kızım ben babanım...”

Bu sözün altındaki insanlığı, duyguyu ve nahifliği kimseyle tartışmak istemiyorum...

Ne ilginç...

Erkek çocuğumun ismini “Barış” koymak istemiştim doğmadan önce...

Annesi “Barış’ların çok ilginç kaderleri oluyor, koymayalım oğlumuza Barış ismini...” demişti...

Koymadık Barış ismini oğlumuza...

Boğaz çocuğuydum ben...

Sonuçta oğlum da Boğaz çocuğu olacaktı...

Boğaz’da sert esen kuzey rüzgarından esinlendik Poyraz koyduk...

***


Barış’tan ise hiç vazgeçmedim, ne ülkem için ne Poyraz ne de kızlarım Mina ve Ayşe Nazlı için...

Hiçbir zaman...

İlk gençlik yıllarımda barış şarkıları söylerdik...

Şimdi sonsuz ölümlerden sonra yine barış için mücadele ediyoruz...

Sonuna ve dibine kadar...

Çünkü biliyorum ki en kutsal söz bu cümlenin altında yazıyor:

- “Korkma yavrum ben babanım...”

İNSANLARI AFFETMEK; ONLARIN DAVRANIŞLARINA GÖZ YUMMAK DEMEK DEĞİLDİR!..

“Bir kişiyi affetmediğinizde o kişiyi adeta sırtınızda kendinizle birlikte taşıyor olursunuz...

Bu ağır bir yüktür...

Ancak o kişiyi affettiğinizde onu sırtınızdan atar ve hayatınıza rahatça devam edebilirsiniz...

Artık sizi aşağı çekemez...

Çok daha özgür bir insan olursunuz...

***


İnsanları affetmek, onların davranışlarına göz yummaktan farklıdır...

Onları affetmek, sadece acı çekmiş insanların acı verici şeyler yapacağını görmektir...

Size sadece incinmiş olan insanların başkalarını incitebileceğini anlamaya çalışmanızı öneriyorum...

Kendilerini sevmeyen insanlar başkalarını sevemezler...

Ve kendilerine saygısı olmayan insanların, başkalarına nasıl saygı gösterecekleri konusunda hiçbir fikirleri yoktur...”

Robin Sharma...



MİLLİYETÇİLİĞİN SONU MU GELİYOR?..

Sabahları Boğaziçi Üniversitesi’nin içinde ağır spor yaptığım günlerde, ilginç bir alışkanlık edindim...

Yokuş tırmanıp, merdiven çıktığım zamanlarda, üniversitenin Hisarüstü kapısının çevresindeki kafelerden birine oturuyorum...

Çayımı, kahvemi, suyumu söyleyip tıpkı öğrencilik yıllarımda yaptığım gibi gazetelerin entelektüel yazarlarının teorik tartışmalarının içine dalıyorum...

Bu benim günlük gazete okuma uğraşımdan çok farklı bir çalışma...

Üniversite kafesinde otururken okuduğum yazılar, günlük manşetler değil, entelektüel, bilimsel ve teorik tartışmalar... Üniversitenin havasından mı suyundan mı nedir, öğrencilik yıllarımdaki gibi, alışkanlıklarım yeniden hortladı...

O zaman da entelektüel tartışmalar bir ‘vaha’ gibi gelirdi ruhumuza...

Baskın Oran’ın “Milliyetçiliğin sonu geliyor...” yazısını dün sabah havayı solurken okudum...

***


Onu tanıdığımda isminin önünde profesör sıfatı yoktu; sadece doktoralı bir öğretim üyesiydi...

Benim okuduğum Mülkiye’nin yani Siyasal Bilgiler’in hocasıydı...

12 Eylül döneminde üniversiteden atılmıştı, uzun yıllar sonra ancak mahkeme kararıyla akademik kariyerine geri dönebildi...

Baskın Hoca; her zaman ses getiren farklı fikirleri entelektüel bir cesaretle savunageldi...

Bize Siyasal’da çok farklı fikirleri savunmanın “bilimadamı namusunun bir parçası” olduğu öğretilirdi... O bunun en iyi örneklerinden biriydi...

***


Dün Taraf gazetesinde Baskın Hoca’nın “Milliyetçilik bitiyor... İstikbali yok...” sözlerini okuyunca, manşetlik sözlerinin altını bir çırpıda okuyup yuttum... Şöyle diyordu;

- “Milliyetçilik Avrupa’da 1789’da burjuvazinin iktidara gelmesiyle ‘tutunum’ ideolojisi oldu... O burjuvazi milli burjuvaziydi... Türkiye’de de cumhuriyeti kuranlar, o milli burjuvaziyi devletle inşa etmeye çalıştılar...

Daha İttihat Terakki’den itibaren geliyor bu inşa faaliyeti... Onlar da Müslüman tüccarı inşa etmeye kalkıştılar... Bedava arsa, gümrük muafiyetleri falan...

Aynı şeyi Kemalistler de yaptılar...

Milli burjuva oluşturmaya çalıştılar... Bu arada işçi sınıfının güçlenmemesi için ‘imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz’ dediler ve ‘halkçılık’ politikası güttüler...

Fakat artık milli burjuvazi diye bir şey yok dünyada... Sermaye uluslararası...

Kemalizm’in kurmak istediği burjuvazi artık ‘milli olabilir mi?..’

***


Artık sermaye uluslararası, küreselleşme denilen de bu...

Milliyetçiliğin devam etmesi artık mümkün değil...

Niçin doğduysa onun için ölüyor milliyetçlik...

Doğduğu gibi ölüyor...

Ancak sönen her ateş gibi bol duman salıyor...”

Baskın Hoca’nın sözleri büyük tartışma yaratacak sözler...

Fakat benim esas ilgimi çeken, Hoca’nın yeni bir tartışmanın fitilini ateşlemesi değil...

Kendimi uzun zaman üniversitenin teorik tartışmalarından, felsefi argümanlardan, sosyolojik karşılaştırmalardan uzak tutmaya çalıştım...

Yıllar sonra entelektüel tartışmaların içine Boğaziçi Üniversite kampüsünün yanındaki kafelerde girmek, ruhumu yeniden canlandırdı...

Hoşgeldin bahar, hoşgeldin güneş...

Hoşgeldin üniversite...

DİĞER YENİ YAZILAR