Ölüm kendinden çok yanındakilerin ölümüdür!..

3 Nisan 2013

Dün siyasetin tartıştığı konulara gözüm kaydı hafiften...“Savaş devam edecek mi etmeyecek mi?..”“Barış süreci; vatana ihanet mi değil mi?..”“Ne olursa ihanet, ne olursa değil?..”Hayatı benim kadar somut yaşayanlar için bu tartışmalar ne kadar afaki...Dün hastaneye giderken gerekti... Babamdan kendisiyle annemin nüfus cüzdanlarını aldım...Yatak odalarına girdi...Nüfus cüzdanlarını özenle sakladıkları çekmeceden alıp bana verdi...İki cebimde iki çocuğumla, anne babamın ve kendimin nüfus cüzdanlarımız var...* * *Yaşamıma tanıklık eden yakın bir arkadaşıma şöyle dedim:- “İki cebimde beş tane nüfus cüzdanı var... Beş kişinin nüfus cüzdanını taşımak, tam beş kişinin bütün sorumluluğunu almak demek...” Ne garip!..İlk gençlik yıllarımda siyasi mücadelelerin ateşinde, kıvılcımlar saçarken annemle babam, hayatımdan endişe ederlerdi...Beni korumak için olmadık yöntemler denerlerdi...İnsan canının, kendinden çok yanındakiler için anlam ifade ettiğini bilmediğimiz günlerdi o günler...Sonsuz bir savruklukla, hayatlarımıza ve ölümlere meydan okurduk...* * *Ölüm, aslında kendi ölümünden çok; yanındakilerin ölümü anlamına geliyor...Bunu anlayabilmek için çok gençtim o zamanlar...Şimdi, bir bayrağın altında bir tek can daha gitmesin, ‘canan’lar öksüz ve evlatsız kalmasın diye, barışların sonsuz olmasına uğraşı gösteriyorum...Beş ‘can’ı nüfus cüzdanı olarak iki cebimde taşırken; “ne kadar yüzeysel ve afaki geliyor” ihanet tartışmaları...“Can” yaşatmaya uğraşırken, ‘can’ üzerinden yürütülen “hıyanet ve ihanet” damgası kangren ediyor ruhumu...Cebimde nüfuslarını taşıdıklarım benim ‘can’larım...Güneydoğu’da ölen onbinlerce ‘nüfus’ da “ana baba” canı...Günahsız çocukların ölümlere giden babaları...Can üzerinden politika!..Sonsuz hoyratlıklarda hayatı ölümlere meydan okuyarak geçirdiğimiz günler...“Kendi ölümümüzün bizden çok yanıbaşımızdakilerin ölümü olduğunu” fark etmediğimiz savruk yıllarımız...Muhtemelen bunca “ölüm”den geçtiğim için, bir nebze yaşam adına böylesine dil döküyorum...Annem ne yapıyor şimdi acaba?..Yoğun bakımda...Mücadele ediyor yaşamak için...Bir başına...“BAŞARI POPÜLERLİK KAZANMA YARIŞI DEĞİLDİR!..”“Toplumsal baskının taleplerine uymanızın, eşsizliğinize mal olmasına asla izin vermeyin...Dünyanın en saygıdeğer ve etkili insanlarının yaşamları, ‘başkalarının kendileri hakkında ne düşündüklerini umursamadan’ geçer...Onlar, toplumun düşüncelerinin eylemlerine yön vermesine izin vermektense, kalplerinin onları götürdüğü yere gitme cesaretini gösterdiler...Kimselerin gitmediği yolları takip ederek hayallerinin ötesinde başarılar kazandılar...Başarı kazanma işi, bir ‘POPÜLERLİK YARIŞI’ değildir...”Robin Sharma... İNSAN SOYUNUN EN KORKUNÇ EYLEMİ!..“Kutsal kitaplar bile savaş anlatılarıyla, gırtlağından mızraklanan, kolu kesilen ateşe atılan insanların hikayeleriyle dolu...Bu eylemlerin bazılarından, kahramanlık öyküleri olarak övgüyle söz ediliyor...Toplum ahlakında mekana ve zamana bağlı olarak ‘öldürme’ eylemi yüceltilir...Vatan, namus, mahalle, futbol takımı, ırk vs. gibi binbir sebep icat edilerek, bir insanın yaşamına son vermek ululanır (kutsanır)...Mesela Türkiye hapishanelerinde katiller büyük saygı görürler...Diğer suçlardan yatanlar aşağılanırken, adam öldürenler ‘Üç leşi var’, ‘Beş leşi var’ sözleriyle ağır abi kabul edilirler...* * *Oysa öldürülen insana ‘leş’ demek ve yaygın kullanıldığı biçimiyle ‘temizlendi’ diye anmak, ne aşağılık bir tavırdır...Hayvanlar da öldürür ama sadece doymak için...Zevk için can alan, daha da önemlisi kitle kıyımı yapan tek canlı insandır...Bu korkunç eylemi allayıp pullamak için bandolar, marşlar çalar, heyecanlı nutuklar atılır, şiirler, kitaplar yazılır...Bütün bunların tek amacı, genç insanları kurşunların şarapnellerin önüne sürmektir...* * *Bazı durumlarda -ki buna nefis mücadelesi diyebiliriz- savaş kaçınılmaz oluyor...Buna en çarpıcı iki örnek Kurtuluş Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da faşizme ve Nazizm’e karşı verilmiş savaştır...Belki de zalime karşı savaşla, mazluma karşı savaş ayrımı yapmamız gerekiyor, ama sorun buna kimin karar vereceğinde...* * *İnsan soyunun en korkunç eylemi öldürmek, en kötü huyu ise alışmak...Savaş denilen toplu cinayete alışıldığı ve bu davranış insan özelliklerinden biri sayıldığı için, savaş haberlerini duyduğumuzda dehşete kapılmıyoruz...Sanki savaşsız bir dünya mümkün değilmiş gibi geliyor...Oysa SAVAŞA NEDEN OLMAK BİR SAPMADIR, sapkınlıktır...İnsan topluluklarının kitle imha silahları üreterek birkaç yıl içinde elli milyon genci yok etmesi, normal bir aklın kabul edemeyeceği bir çılgınlıktır...” (Edebiyat Mutluluktur... Zülfü Livaneli...)SPOR PROGRAMLARI VE EĞLENCE...Bir grup Galatasaraylı taraftar Beyaz TV stüdyolarını basmış...Taraftarların ve futbol izleyicilerinin, hatta yöneticilerin futbol programlarıyla ilgili bilmesi gereken bir şey var...O “şey”in ne olduğunu derin futbol programında Rasim Ozan Kütahyalı söyledi zaten...- “Bu programlar biraz da eğlence amacıyla yapılıyor...”* * *Programları böyle izlerseniz, belki de sinirlenmeyeceksiniz kim bilir...Bir programda söylenen sözler uykulu halimde beni de zıvanadan çıkarmış, o halde “bunun suç olduğunu falan söylemek için” yayına bağlanmıştım...Ben yayını terk ettikten sonra, üzerine öyle laflar edildi ki, ağzım açık kaldı...Sonra aylar geçti, programın konuşmacıları bu kez bana haksızlık ettiklerini söyleyip özür dilediler...Bu programlarda ortaya konan iddiaları, karşılıklı büyük hesaplaşmaları!, Galatasaray-Fenerbahçe-Beşiktaş kavgalarını ederken, yorumcular belagatın şehvetine kapılmak yerine biraz frene bassalar iyi olacak... * * *En doğrusu şöyle düşünmeleri;- “Birileri aynı kelimelerle onlara sallarsa, onlar o sallayanlar için ne düşünürler, ne hissederler?..”Saldıranlara gelecek olursak;- “Televizyon programının birinde tanımadığınız insanların ettiği genel laflar için, adalet sağladığınızı zannederek, hapse girmeniz size doğru geliyor mu?..”Başkaca sorum ve lafım yok kimselere...

Devamını Oku

Dün anneme yemek yedirdim...

2 Nisan 2013

Dün sabah babamı hastaneye götürdüğümde, annem zaten yoğun bakımdaydı...İkisi birden hastalandılar...Annem evde kanapede yatıp kalmıştı...Ambülans çağırdım...Üşütmüş, zatürre olmuştu...Bu yaşta ‘zatürre tehlikeli’ dediler...Çocuklarıma maskeyle verdiğim Ventolin’i hastanede verdiler ona...Sıkıldı, maskeyi çıkarıp durdu...Gece beni aradılar hastaneden...- “Yoğun bakıma kaldırıldı annen...” diye... Oksijeni düşmüştü...Gecenin bir yarısı yoğun bakıma gittim... Giderken arabada geçmişimle hesaplaşıyordum...Doktoru “Basınçlı oksijen tedavisi uygulayacağız...” dedi, “Olmazsa ağızdan oksijen vereceğiz... O durumda derin uyutmamız gerekecek...”***Bir süre sonra istemeden yoğun bakımdan ayrıldım...Yapacak bir şeyim yoktu, telefonla mesajlaşacaktık...Gecenin karanlığında yalnız başıma kullandığım arabanın içi melankoliklikti...Gece; sabaha kadar doktoruyla birkaç kez konuştum...Ciğere oksijen gitmesini sağlamaya çalışıyorlardı...Sabah durum pek değişmedi...Nihayet öğlene doğru tedaviye cevap verdiğini söylediler...Yanına gittim...Nihayet uyanmıştı...***Beni görünce gözleri açıldı...Yarım yamalak, konuşabildiği kadar konuşmaya başladı...O an beklemediğim bir olay oldu...Basınçlı oksijen makinesine bağlı annemin iyice uyandığını gören hemşire, bana dönüp “kahvaltısını ettirmek ister misiniz?..” diye sordu...Bir saniyenin onda birlik bölümünde düşündüm...- “Yedireyim...” dedim, “Evet... Ben yedireyim...”Hayatım boyunca anneme yemek yedirmiş miydim acaba?..Hiç hatırlamıyordum...Sanırım ilk kez dün sabah anneme yemek yedirdim...***Beyaz peyniri parçalara ayırdım...Krakeri çıkardım...Balı açtım...Çayla beraber, anneme ballı beyaz peyniri, krakerle yedimeye başladım...Arada bir çay veriyordum...Elimden büyük bir iştahla kahvaltı ettiğini gördüm...Onu hiç bu kadar iştahla yemek yerken görmemiştim...Hayatın mucizevi tesadüfünü ve ilahi çemberini yaşıyordum...Annem bütün bir çocukluğum boyunca elinde kahvaltım, beni yedirmeye uğraşmıştı...Şimdi ben ona yediriyordum...Çocukken hayatımı idame ettirebilmek için, ben onu muhtaçtım...Şimdi o bana...***Ona kahvaltısını yedirirken, Tanrı’nın ilahi adaletini, şaşmaz mukaddesatını ve derin tesadüfünü yaşıyor, bu durumu yaşattığı için Tanrı’ya şükrediyordum...Hemşireye benle ilgili güzel şeyler söylemeye kalktı annem...Onu durdurdum...- “Sen beni ellerinle büyüttün... Şimdi ben de senin ihtiyacın olduğu gün sana bir şeyler yapmaya çalışıyorum... Hayat böyle bir şey anne... Fazla büyütülecek bir şey yok...”Gerçekten de; bu kadar yalın, saf ve basit düşünüyordum hayatı...Bu kadar saf, basit ve yalındı, çünkü hayat... Görmek isteyen için...Anne baba, dünyaya geldiğinizde, yürümesini bilmediğinizde, kendi başınıza yiyemediğinizde, içemediğinizde sizi hayata hazırlıyorlardı... Hayatta kalmanızı ve yaşamanızı sağlıyorlardı...Gün geliyor onlar güçten kuvvetten düşüyor, bir zamanlar yetiştirdikleri çocuklar onları hayatta tutuyorlardı...Yavruyu besliyordun...Gün gelip beslediğin yavru, seni koruyor ve hayatta tutuyordu...Yaşamın basit ve yalın gerçeği buydu...İlginç bir tesadüf şu sıralar çocuklarımla, anne babam aynı anda bana ihtiyaç duyuyordu...Çocuklarım büyümek için babalarına, anne ve babam ayakta kalabilmek için çocuklarına sarılıyordu...***Yaşadığım hayatın natürüydü ve yorucu gibi gelse de yorucu değildi...Sevgiyle doluydu...Sevgiyle beslenen ruhum yeni ilhamlara hamile kalıyordu...Anneme kahvaltısını verdikten sonra, babamı nöroloğa götürdüm, beyin MR’ı çektirdim...Sonra annemin öğle çorbasını içirdim...Nihayet babamı aldım eve geldim... Akşam çocuklar geldi...Dedeleriyle beraber onlarla oynadık...Yazmak için oturduğumda hayatın “ilahi bir mucize olduğunu” hissediyordum...Babalar, anneler, çocukları ve onların çocukları...Üç kuşakta “bir ailenin ve insanlığın” devamını görüyordum...Babam arabada annemi sordu...- “İyi...” dedim, “Tedaviye cevap verdi... Yemeğini yedi...”Gözleri ışıldadı...- “Çok alıştım ona” dedi... “1954’ten beri bir aradayız onunla...” Hayret ettim!..Doğumumdan beş altı yıl öncesinden tanıştıklarını bilmiyordum onların...Benden biraz önce tanışmışlar gibi gelmişti bana hep...59 yıldır bir aradaydılar...Ne ilahi bir mucizeydi şu hayat...YAŞAMI KEŞFETMEK!..“Eğer korkularınızın bulunduğu yöne doğru ilerleyip büyümeyi seçerseniz, kişisel özgürlüğünüzü ve bireysel büyüklüğünüzü daha yüksek seviyelere taşırsınız...Yaşamın nasıl bir şey olduğunu keşfedersiniz...Dünyayı yöneten doğa yasalarını ve evrensel gerçekleri keşfedersiniz...Bunu bir kere öğrendiğinizde bu yasaları yanınıza alacaksınız...Bunu yaptığınızda hayatınızdaki şeyler kendiliğinden yola girecektir...Genellikle yirmili, otuzlu, kırklı yaşlarda en çok değer verdiğimiz şeyler, hayatımızın sonunda en az değer verdiğimiz şeylerdir...Ve bir zamanlar en az değer verdiğimiz şeyler olan, ‘yoğun insan ilişkileri’, düşünmeden gösterilen nezaket, fiziksel açıdan iyi bir durumda olmak, kendimizi işimizde mükemmelliğe adamak, bir miras yaratmak ve içimizdeki iyiliğin dışımızda da parıldamasını sağlamak, sona ulaştığımızda en değerli şeylerimiz olur...” Robin Sharma...EGOSU YÜKSEK AKİL ADAMLAR BARIŞ SÜRECİNİ BOZARLAR...Otuz yıl sonra yepyeni bir hayat başlayacak Türkiye’de...Barış olacak, savaş olmayacak...İnsanlar ölmeyecek...Dağlarında taşlarında silahlar ateşlenmeyecek...Mevziler kazılmayacak, pusular kurulmayacak...Gencecik Mehmetçik şehit olmayacak...Vatan evlatları ıssız bir kırsalın derinliklerinde ölüp gitmeyecek...***Çok ağır sorumluluklar taşıyan bir süreç bu süreç...Ağır sorumluluk taşıyor, çünkü sürecin sonunda durması gereken insan kanı var...Bu süreçlerde “akil adamlar” gerçekten akil ve bilge olmalılar...Egoları değil, bilgelikleri önde olmalı...Kendileri değil, akan kan öncelikli ele alınmalı...Akil adamlar, “nefretleri ve düşmanlıkları” bir paratoner gibi sürecin üzerine çekmemeli...Çok fazla akil adamın, çok fazla çaba göstermesine gerek yok...Sürecin kendisi akil olmalı...Ne kadar saf ve yalın kalırsa süreç, o kadar akil olacak...Ne kadar samimiyetten uzak, egoşu şişkin adam “akil adam kontenjanından dolarsa” bu olay ‘barış sürecine’ zarar verecek...Gerçekte akil olmayan adamlara duyulan nefret ve mesafe, “sürece mal edilmesin...”Sürecin kendisi akil olsun yeter...Çok fazla akil adama çok fazla gerek yok...Çünkü “birileri için akil olan, bir başkası için sakildir bu ülkede...”

Devamını Oku

Çocuklar birbirlerini acıtırlar... Çünkü büyükler evde filtresiz konuşurlar...

31 Mart 2013

Yaşamımda ilk acımasız saldırıları çocukken yaşadım ben...Ayşe Nazlı’nın ilkokula gideceği günlerde, “çok önemli olduğuna inandığım” şeyler söylemiştim annesine...Büyükler “evde” kendi aralarında konuşurlar...Konuşurken “öteki insanlara” karşı duyarsızdırlar...Yargılayıcıdırlar...Suçlayıcıdırlar...Başkalarının kötü halinden, kendilerine ve ailelerine “şükür” çıkarırlar...Başkalarının mutsuzluğundan, mutluluk yaratmaya uğraşırlar...Anlama, empati kurma, sevgi sunma yoksunudurlar...Üstelik evlerin içinde filtresiz konuşurlar...Söz konusu başkaları oldu mu suçlayıcı, yargılayıcı, sevgisiz ve özensizdirler...***Çocuk evde konuşulanları kaydeder...Büyüklerin düşüncesini, tartışmasız “gerçek” kabul eder...Küçük egosunun büyüme sancıları, kırgınlıkları, yılgınlıkları, hayal kırıklıkları, bu konuşmalarla birleşir...Acıtacak bir salvo niyetine küçük muhatabına yönelir...“Çocuklar hain olur” derler...Oysa hain olan çocuklar değildir...“Hain” olan, gaddarlığa soyunan, “çocukların yanında filtresiz konuşan, kötülük saçan, yargısız infaz yapan, sevgisiz kıyımlara sapan büyüklerdir...”Hain olan ebeveynlerin, ev içindeki filtresiz konuştukları duyguları, düşünceleri ve ithamlarıdır...Sevgisizlikleridir...***Mustafa’nın (Balbay) kızı Yağmur‘a “Senin baban terörist” diyen sınıf arkadaşı değildir gerçekte...Yağmur’a “Senin baban terörist” diyen, o çocuğun evindeki ebeveynlerdir muhtemelen...Çocuk, Mustafa‘nın “Türkiye tarafından tartışılan ve uzlaşılamayan teröristliğini!!!” bilemez...Savcının iddianamesini okuması beklenemez...İddianameden etkilenmesi, yargıdan önce vicdanında kanaat edinmesi düşünülemez...Çevresindeki büyükler, yakın arkadaşlarının etrafındaki ebeveynler, belki bir öğretmen, belki okulda bir herhangi görevli, mahalleden bir etkili, her halükarda çocuğun önemsediği biri, Yağmur‘un babası Mustafa Balbay’ın “terörist olduğunu” kısık sesle fısıldamıştır kulağına...Onu Yağmur‘dan ve teröristlerden koruyormuş edasıyla... ***Tevfik Fikret veya bir başkası...Okul yönetimlerinin görevi, “büyüklerin içindeki kötülüğü, gaddarlığı, zulmü, hainliği, aşağılamaları, yargısız infazları ve asmaları” kabul edilmez bir üslupla engellemektir...Büyüklerin ev içinde “acımasız, kötücül ve gaddar” yargıları çocuklarının ağızlarında ertesi gün infaza yönelik bir cellat kementidir...Okullar çocukları eğitmekten önce korumak için vardır...Mesele Tevfik Fikret değil, mesele okullardaki anlayıştır...Çocukları korumak bu toplumun ve onun okullarının görevidir...Yağmur ve Nazlıcan korunacak çocukların en başında gelmektedir...İÇ SESİMİZİ DİNLEMEK“Temel doğa kanunlarından biri şudur;Taşıyabileceğinizden daha fazla bir yükü yüklenmeyiniz...Yolunuz sevgiyle hazırlanmıştır...Hazır olduğunuzun üzerinde bir bilgi ya da gerçek ortaya çıkmayacaktır...Yani siz hazır olduğunuzda parçacıklar sizi bulacaktır...Öğrenci sabırlı olmalıdır...Zamanlama önemlidir ve zamın geldiğinde cevaplar size gelecektir...***Quaker’in ‘sakin, kısık iç ses’ dediği, kişisel bilgelik kaynağımız olan içsel rehberinizi duymazdan gelmek çok kolaydır...Çevremizdeki dünya dayatmalarına uymamız için bize baskı uygularken, kendi iç sesimizi duymak genellikle çok zordur...Aramakta olduğumuz doyum ve bolluğu bulmak için ihtiyaç duyduğunuz anlarda size gelen hisleri dinlemelisiniz...”Robin SharmaİLKOKUL ARKADAŞI...Kolej’e girdiğim ilkokul üçüncü sınıftan ortaokulu bitirine kadar tam altı yıl beraber okumuştuk Ayşim‘le...Ankara’ya gitmeyi düşündüğünü söyleyince, “Hazırlan beraber gidelim” dedim TED’in 85. yılı kutlamasına...İnsanın çocukluk arkadaşıyla bir arada olması, bütün çocukluğunu buzulların arasından yeni baştan ortaya çıkartıyor...Bütün bir ilkokul ve ortaokul günleri, dersleri, Hoca’ların bize yaptıkları, bizim Hoca’ların yaptıklarına verdiğimiz reaksiyonları konuştuk yol boyu...Ayşim bir pedagog...Daha orta okuldayken, doktor olan babasının aksine “tıp değil, çocuk eğitimi” üzerine eğitim alacağını söylerdi...İstediği eğitimi aldı ve mükemmel bir pedagog oldu...***Onunla konuşurken, “anlayışlı ve bizi içten sevdiğini hissettiğimiz” öğretmenlerin üzerimizde ne büyük izler bıraktığını fark ettik...O öğretmenleri hiç unutamadığımızı fark ettik...Buna karşın birincilik sevdasıyla yanıp tutuşan, hırslı bizleri birer yarış atı olarak gören öğretmenlerin ise, üzerimizde ne kadar yıkıcı etkileri yarattığını saptadık...Sınıfımızda o günlerin Sağlık Bakanı’nın kızı vardı...Ayşim unuttuğum olayı hatırlattı...- “Bir ev ödevini iyi yapmadığı için cetvelle nasıl dövmüştü öğretmen onu hatırlıyor musun?..” dedi...Hatırlamıştım...- “Sonra ne oldu biliyor musun?..” diye devam etti...- “Üzerinden birkaç gün geçti ve arkadaşımızın dizinde cetvel izleri simsiyah morluklar haline geldi... Hoca gördü. Ne oldu sana kızım” dedi...- “Siz cetvelle vurmuştunuz Hocam” dedi...***Öğretmen utanmıştı...Fakat ne enteresan babası Sağlık Bakanı olan o arkadaşımızın ailesi bir günden bir güne hiçbir girişimde bulunmayı düşünmedi okula...Kolej öyle bir Kolej’di...Sağlık Bakanı olan ebeveyn bile Kolej’in eğitimine karışmayı düşünemezdi... Döven öğretmenler üzerimizde “sevgi” dolu hiçbir iz bırakmadan gönlümüzden koptular...Oysa okuldayken o öğretmenlerin “çocukları çok iyi yetiştirdiği, çok disiplinli olduğu ve onlara düşmenin” bir şans olduğu söylenirdi... ***Hocaları “iyi kötü ifşa etmeyeyim” en iyisi...Fakat ortaokulda bir Türkçe Hocamız vardı onu yazmazsam çok ayıp ederim...Türkan Gönenç...Bize Türkçe’yi ve edebiyatı sevdiren kadın...Onu andık Ayşim‘le yol boyu...Türkan Hanım’ın sevecenliğini hatırlayıp, kalplerimizi ısıttık...Onu anarken kendi çocukluğumuzu andık...İngilizce öğrendiğimiz bir Kolej’i okurken, yabancı ve misyoner eğitimlerin bir parçası haline gelmediğimizi... Yerli olabilmenin ve yerli kalabilmenin mutluluğunu... Batı’nın çağdaş uygarlıklarıyla eşit düzeyde eğitim görürken Cumhuriyet çocuğu olarak yaşamanın hazzını tattık... Ne mutlu TED Koleji’ndenim diyene...85. yılı kutlu olsun tüm Kolej’lilerin...

Devamını Oku

Emirgan’da New York tarzı bir mekan... La Boom...

30 Mart 2013

Sekiz yıl önce Sabah gazetesinde gözüme çarpan ilginç mekanlarla ilgili, insan hayatlarını içine alan yazılar yazıyordum hafta sonları...Lucca o günlerde daha patlamamıştı...Doğum öncesi hamilelik sancıları çekiyordu...Mekanın ilginç ve farklı bir özelliği vardı...Çakma değil, gerçek New York tadında bir mekandı...Böyle mekanların kimliklerini önce dizaynları sonra oraya gelen müşterileri belirler...Lucca; dekorasyondan havasından hangi tip müşteriyi çağırdığı belliydi... Sonuçta Lucca, Boğaz’da Bebek semtini yeni baştan yarattı...Bebek ikinci bir Nişantaşı oldu Lucca‘dan dolayı...***Mekanlar daha ilk fısıltılardan kendilerini belli ederler...Birkaç haftadır Emirgan’da La Boom isimli kulüp restoranın adını duyuyordum...Fısıltı halinde yayılıyordu mekanın ismi...- “Gece çok kalabalık oluyor...”- “Bir tanıdık düşmüş ayağını kırmış...”- “Geceleri iğne atsan yere düşmüyor... Çok gürültü var... Durulmaz orada...”Böyle durumlarda hep olduğu gibi, “olumsuz sözler” mekanın reklamı oluyordu...***Aynı şeyleri La Boom için de duyunca kimselerin olmadığı hafta için bir öğle vakti La Boom’a gittim...Nasıl olsa bu mekanlara kimlerin gittiğini üç aşağı beş yukarı biliyorum...Onun için amacım mekanı, kalabalık olmadığı bir saatte görüp, yemekleri ve kavı hakkında bilgi edinmekti...Ahtapot ızgara, bonfile salatası, Çin usulü levrek, lağos ve deniz tarağını tattıktan ve mekanın dizaynını gördükten sonra söyleyebilirim ki, La Boom İstinye çıkışını marinayla beraber iyice şenlendirecek...Çok az bir ihtimal eğer şenlendiremezse kendisi yok olup gidecek... Yemekler New York mekanları tadında, oraları hiç aratmıyor...Atmosfer, yemek sonrası kulüp olmaya çok müsait...Daha doğrusu esasen kulüp havası var, restoran ikincil kalıyor...Manzara mükemmel, Boğaz’ın üstü...İstinye-Emirgan arası yeni bir Nişantaşı olabilir...28 YIL HAPİSTE KALAN MANDELA HASTANEDE...- “Düşmanınızın silah olarak size doğrulttuğu şeye, ilgisiz ve kayıtsız kalabilirseniz, o silahın silah olma özelliğini yok edersiniz...”Mealen böyle bir söz söylemişti Nelson Mandela izlediğim bir belgeselinde...Dün hastaneye kaldırıldığını duyunca, ağır müebbet cezasıyla 28 yılını hapiste geçirdiği aklıma geldi Güney Afrikalı liderin...Zaten bu sözü “İçerde 28 yıl nasıl sabrettiniz?..” sorusuna cevap verirken etmişti...- “Düşmanınızın silahını ona kayıtsız kalarak elinden alabilirseniz, o silahın; silah olma özelliğini de yok edersiniz...”***Nobel Barış Ödülü’nden, Simon Bolivar Ödülü’ne, dünya çapında saygın ödülleri alabilmek ve ırkçılığa karşı mücadelenin sembolü olabilmek ancak böyle düşünebildiği için Nelson Mandela’ya nasip oluyor demiştim...Güney Afrika’daki ırkçı beyaz yönetim tarafından 1962 yılında 5 yıla mahkum edildi Mandela...Cezaevindeyken, iki yıl sonra 1964’te Güney Afrika hükümetini devirmek için gizli plan yaptığı gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı...1990 yılında çıkan affa kadar tam 28 sene cezaevinde kaldı...***Kayıtsız davranarak, düşmanının elinden silahını aldığı mücadelesi; 1992 yılında zafere ulaştı...Güney Afrika’da siyahlar o yıl eşit vatandaşlık hakkını aldılar...Böylece 1994’de Güney Afrika’nın ilk siyah devlet başkanı oldu...Devlet Başkanı olduktan sonra ise ne yaptığını öğrenmek istiyorsanız, Yenilmez (Invictus) filmini izleyin...Morgan Freeman ve Matt Damon’un oyunculuğunda Nelson Mandela’nın “Bir futbol takımından nasıl birbirinden kopamayan bütün bir ülke ve millet yarattığını” göreceksiniz...Güney Afrika’da birarada yaşayamaz denilen siyahlarla beyazlardan bahsediyorum...Türkiye’deki gibi et ve tırnak olmuş Türkler ve Kürtlerden değil...Mesele maksattır bu işlerde...Maksat kötüyse, birileri Türkiye’yi Balkanlar’a çevrilebilir elbette...Fakat Nelson Mandela’nın ruhunun binde birini taşıyanlar için, “barışı sağlamış muhteşem bir ülke yaratmak, bir futbol takımının dünya kupasını kazanmasından” ibarettir sadece!..Yenilmez (Invictus) filmini izlerken Mandela‘nın 95 yıllık hayatını gözlerinizin önüne getirin...Şu anda hastanede Nelson Mandela...Fakat bu halde bile size vereceği ilham, gününüzü güzelleştirecektir...BİR GEMİ YOLCULUĞU ÖYKÜSÜ...“Bir grup insan yaşadıkları yere gitmek üzere bir gemiye binerler...Bir süre sonra bazı ihtiyaçlarını karşılamak için kaptan bir limana yanaşır...Yolcular ihtiyaçlarını temin için gemiden çıkarlar...Bir kısmı ihtiyaçlarını temin ettikten sonra, başkaca hiçbir şeyle ilgilenmeden gemiye döner ve hiçbir engelle karşılaşmadan, kimseyle çekişmeden ve herhangi bir izdihama maruz kalmadan geminin en rahat yerine yerleşir...***Bir kısmı da, rengarenk çiçek türleriyle donanmış araziyi seyretmeye, o çiçeklerden yayılan değişik kokuları içlerine çekmeye, bol ve nadide ağaçların ilginç meyvelerinden yemeğe giderler... O bölgede değişik renk ve görünümdeki taşların göz alıcı manzarasını seyrederler...Fakat ihtiyaçlarını karşıladıkları yerden fazla ayrılmazlar...Gemiye döndüklerinde de nispeten rahat yerlere yerleşirler...***Diğer bir kısım ise, ihtiyaçlarını karşıladıkları yerden ayrılmamakla birlikte o sedefleri, değerli taşları, çevredeki mevye ve çiçekleri toplamaya koyulurlar...Ellerindeki yükle gemiye dönerler...Başkalarının önceden geminin geniş ve rahat bölümlerine yerleştiklerini görürler...Bunun üzerine ancak dar, engebeli ve sert bir yere yerleşebilirler... Değerli gördükleri taş ve sedefler, çiçek ve meyveler dar ortamda kendilerine yük olmaya başlar...Dar ortamda onları kollamak, kaybolmalarını engellemek, aynı zamanda rahat biçimde yolculuk etmek mümkün olmamaya başlar...Taşıdıkları şeylerin yolculuk esnasında kaybolması korkusu, üzüntüsü ile yolculuk bir süre sonra yolculuk olmaktan çıkar ve bir azap haline gelir...***Bir diğer kısım yolcu ise ihtiyaç için indikleri yerde, gemilerini ve gidecekleri vatanı unuturlar...İhtiyaç için mola verdikleri yerdeki taşlar, sedefler, çiçekler, meyveler akıllarını başlarından alır...Onların hepsine sahip olmak, her meyveden ve çiçekten tat almak isteği, onları zormanın derinliklerinin içine götürmeye başlar... Kaptanın çağrısını duymazlar...Gemi hareket ettiğinde, adada kalırlar...***Gemi kalktığında, artık onların gidecek bir gemileri, varacak bir yurtları, rahat edebilecekleri bir umutları kalmamıştır...Bulundukları yerde tehlikelerle ve güçlüklerle karşı karşıyadırlar...Bazısı yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanırlar, kimisi bataklıklara gömülür...Tanımayanlar için rahmet, tanıyıp bilenler için ibret olurlar...***Gemiye son anda dönenler uzun yolculuk boyunca, adadan aldıkları taşları, sedefleri koruyacağım, kimseye kaptırmayacağım diye sürekli bir endişe içinde yaşarlar...Her kaybolan taş, yeni üzüntülere sebep olur...Topladıkları çiçekler ve meyveler ise, gemide bir süre sonra bozulur ve atılırlar...Geminin en rahatsız yerinde, sürekli endişe, gerginlik içinde, ellerindekini ya çürüyerek, ya çaldırarak, sonuçta yitirerek yolculuk yaparlar...Yolculuk yolculuk olmaktan çıkar...Azap haline gelir...***Adaya çıktıklarında çevreyi seyre dalıp, ihtiyaçlarını bitirdikten sonra zaman geçirenler ise, dönüşlerinde rahatsız bir yolculuk yapmak zorunda kalırlar...”***Ünlü filozof Kindi‘nin öyküsü şöyle biter;“Bizim bu alemden gerçek aleme geçişimizin örneğini teşkil eden bu örnekler, bu alemden gelip geçenlerin durumuna benzemektedir...Eğer bir şeye üzüleceksek, geminin bizi gerçek vatanımıza rahat biçimde ulaştırmasına engel olan yükleri yüklendiğimiz için üzülelim...O gerçek vatan ki, orada yokluklar, özlemler ve kayıplar bulunmadığı için sıkıntı ve üzüntü de yoktur...”(İnsanlar Uyurlar... Ölünce Uyanırlar... Emre Dorman)

Devamını Oku

Biz bu kadar mı cani olduk?..

28 Mart 2013

15 yaşında bir kız çocuğunun, bir kafede erkek arkadaşının kız arkadaşına çay fırlatmasına, tam iki yıl üç ay hapis isteniyor...Ceza gelir mi?..Gelirse tecil edilir mi?..Edilmezse 15 yaşındaki kız çocuğu cezanın ne kadarını hapiste çeker?..Bu soruların cevabını bilmiyorum...Ancak söylemeliyim ki bunun pek de bir önemi yok...Ben esas “15 yaşındaki yaştaki çocuğu toplumun önünde linç etmeyin... Hapse göndermeyin” başlıklı yazıya gelen birtakım okuyucu tepkisinden korktum...Çocuklarımız için korktum...Toplumun “linç” kültürünün, bu derece asabi bir hal almasından ürktüm...***Kendine eğitimli, kültürlü, özgür, çağdaş, yurttaş diyen insanların “sizin kızınıza çay fırlatırsa tepkiniz ne olurdu?..” sorusunu sorarken, bir genç kızın aşağılanmasını, hapse girecek olmasını bile haklı göstermelerinden ürktüm...Hapis cezası bile onların asabiyetini gidermiyordu...Hala “sizin kızınıza olsa ne yapardınız, mazur görür müydünüz?..” diye sormaktan çekinmiyorlardı...Mülkiye’nin daha birinci sınıfında okuduğumuz ince mavi beyaz şeritli “Hukukun Temel İlkeleri” kitabı gözümün önüne geldi...Hukukta kısasa kısas ilkesinin ilkel toplumlarda kaldığını, çağdaş hukuk sisteminde kısasa kısas ilkesinin geçerli olmadığını öğretiyordu o kitap...***Zehra’ya iki yıl üç ay hapis cezası gelecek olması bile, birtakım okuyucuyu tatmin etmemişti...“Kızınıza olsa böyle töleranslı davranır mıydınız?..” sorusu, şaka gibiydi...Gençler arasında bir olay olmuştu...Şükür ki kimse ağır yaralanmadan, zarar görmeden olay atlatılmıştı...Allah korusun kızıma böyle bir olay olsa, “zarar görmeden atlatmasından duyduğum mutluluğu” belirtir, Zehra‘nın ailesinden, gelinip özür dilemesini beklediğimi söylerdim...Zehra’nın içselleştirerek ettiği özür, iki genç kızın birbirlerini anlayabilecekleri bir empati ve olaylara daha serinkanlı bakabileceklerini kavramış bir ibret daha tercihe şayan bir durum olurdu benim için...***Şükür kimselerin, önemli bir zarar görmediği olaydan dolayı, sırf kin, öfke ve intikam biriktirerek, 15 yaşındaki kız çocuğuna 2.5 yıla yakın hapis cezası istemek, herhalde dünyada isteyeceğim en son şey olurdu...Ben günah denilen kavramı bilirdim...Mağduriyetin önüne geçerken, çok daha başka bir mağduriyete sebebiyet vermenin ne derece yıkıcı olduğunu tecrübelerle yaşamışım...Koskoca adamlar, canlı yayınlarda, milyonların önünde neler yapmışlar neler söylemişlerdi de, sırf çocukları mağdur olmasınlar, kendileri benim mağduriyetimden daha büyük üzüntüler çekmesinler diye, elimi ve öfkemi geri çekmiştim...***Bu olayda da kimseleri koruduğum yok... Ben olsam ne yapardım bir anlamı olacaksa söyleyeyim...Zehra’yı alır o kız çocuğunun yanına götürürdüm...Zehra’nın kız çocuğundan içtenlikle özür dilemesini sağlardım...Hayatta bu tip saldıraganlıkların hiçbir işe yaramayacağını, olayın bütün taraflarına ve çocuklarına anlatmaya çalışırdım...Bu olaylardan dolayı istemeyerek başlarına gelecek cezaların, durumun kendisinden çok daha vahim olacağını hatırlatır, onları birbirlerini anlamaya yöneltmeye çalışırdım...Bazı okuyucuların 15 yaşındaki bir kız çocuğuna çay fırlattığı için talep ettikleri hapis cezalarından korkmuştum...Hapis için değil, çocuklar için üzülmüştüm...Bu derece gaddarlığın peak (pik) yaptığı bir toplumda, “recm“in ve “linç“in ne kadar sıradan ve olağan sayılabileceğini hissettiğim için tırsmıştım...Yazıktı Mülkiye’de öğretilen hukuka da, temel ilkelere de...Aslında bize yazıktı başka bir şeye değil!..EN İYİ FİKİRLER...“Zamanınızı öncelikleriniz doğrultusunda kullanın...Karmaşıklıktan sadeliğe yönelin...Yaşamınızdaki en anlamlı şeyler, daha az anlamlı şeyler uğruna feda edilmemeli...Çalışmadığınız zamanları güzelleştirmek için harcanan saatlerin kesinlikle boşa gitmediğini unutmayın...En iyi fikirler genellikle en çok rahatladığımız anlarda ortaya çıkar...Hayatınızı güzellieştirmek için harcadığınız saatler, çalışmalarınızda olağanüstü etkili sonuçlar almanıza yol açar...”Robin SharmaMAZERETİM YOK... KOLEJ’LİYİM BEN!..TED Başkanı Selçuk Pehlivanlıoğlu kardeşim aradı yine...- “Cuma günü geliyorsun abi değil mi?..”Türk Eğitim Derneği’nin 85. kuruluş yıldönümü kutlamaları var Ankara’da...Ben neredeyse iki buçuk yıldır yazın çocuklarımla maaile Bodrum’a göç etmek dışında, bir ödül töreni hariç İstanbul dışına hiç çıkmamışım...İstanbul’da yapmam gereken o kadar çok iş var ki, başımı kaşıyamıyorum...- “Birkaç işim var, gelmeye uğraşıyorum...” deme gafletinde bulundum...Telefonun öbür ucundan sesin patlamakta olduğunu, 450 kilometre öteden duyabiliyorum...- “Abi TED Başkanı olarak rica ediyorum... Lütfen ne yap et geliver...”Selçuk otorite dahil her şeyi üzerimde kullanıyor...***Onunla böyle abi kardeş gibi konuşuyoruz...Nedeni; o 63 doğumlu Kolej’den benden dört yıl sonra mezun oldu...Kolej’in getirdiği bir ritüel bu...Ancak esas Kolej’in getirdiği gelenek başka...Üç yaşındaki ikizleri okula verdiğimde, onlara bilgisayardan bir iki kez Kolej marşını dinletmiştim...Çocuklar, marştan çok, marşı söyleyen koskoca adamlarla kadınlardaki coşkuya bayılmışlardı...Onlara “Siz de bir gün böyle olacaksınız...” demiştim;“Kaç yaşına gelirseniz gelin, bu marşı o yaşınızda aynı coşkuyla okuyacaksınız...”Kırk yaşında elli yaşında yüzlerce Kolej’li, ilkokul çocukları gibi, o yıl liseden mezun olmuş yeni yetme gençler gibi delicesine bir coşkuyla Kolej marşını okuyor, sonra da “Sımsıkı...” diye başlayan ünlü tezahüratı yapmaya başlıyorlardı...***Çocuklara okulun, bir okuldan ziyade bir gelenek olduğunu anlatmaya çalışmıştım...Ancak bu şekilde okulu bitirdikten 35 yıl sonra, koskoca adamlarla kadınların, çocuklar gibi marş okumasının heyecanı izah edilebilirdi...Kolej böyle bir okul, böyle bir gelenekti... Şimdi onun 85. yıldönümü kutlanacak...Anıtkabir’e gidilecek, akşam konser verilecek...Yapacak ve söylenecek bir şey yok...Ankara’ya gitmek zorundayım...Mazaretim yok...Kolej’liyim ben!..

Devamını Oku

Akil adamları belirleyen muteber derin güçler!..

27 Mart 2013

33 yıldır gazetecilik yapıyorum bu ülkede...Bu mesleğin stajyer muhabirlikten, genel yayın yönetmenliğine, köşe yazarlığından, spor yorumculuğuna, haber programcılığından, yurt dışı muhabirliğine kadar aklınıza gelebilecek her kademesinde, her yerinde ve her safhasında çalıştım...Bir tek yer hariç...Mesleğe çöreklenmiş “karar verici kontenjanları belirleyen derin yapıların” hiçbirinde çalışmadım, o yapılara yakın durmadım, onlarla ahpap-çavuş ilişkilerine girmedim...***Hiçbir zaman adım, derin kontenjanlardan çıkan jürilerde, medyayı yöneten güçlerin dip ittifaklarının gizli güçlerinin egemen olduğu yönetim kastları içinde yer almadı...Medyanın güya ‘itibarlı’ sayılan yüzleri, derin güçler tarafından, gizli kapaklı ilişkilerde saptanır ve ortaya atılırdı...Geçenlerde birkaç meslektaş oturmuş konuşuyorduk...Bu konuları derinlemesine araştıran bir gazeteci arkadaş şöyle söyledi:- “Abi geçmişi araştırırken, sizin durumunuzu da araştırdım... Sizin Genel Yayın Müdürü olmanız bile ratinglerinizden kaynaklanan tesadüfi bir durum... Siz bu görevleri belirleyen ittifakların içinde hiç olmamışsınız... Onun için o görevi yapmış olmanız bir tesadüf...”- “Evet” dedim, “Zaten ratinglere karşın ancak yedi yıl devam etti... Sonra arızayı giderdiler...”***Bu olay, barış sürecinde iki gün içinde “Akil adamlar” konusu ortaya atılınca aklıma geldi...Türkiye’de ilginç ve derin bir yapı var...Her şeyi kontrol etmeye çalışıyor bu yapı... Bütün gündemi...Gündemi belirleyecek olan bütün isimleri...Misal “Akil adamlar” mı belirlenecek, derin çevre, herkesten önce harekete geçiyor ve ön alıyor...Bir anda basın yayın kuruluşları, etkilediği çevreler onların halkaları üzerinden, kendi istediği isimlerden oluşan bir “isim listesini” ortaya atıyor...Bir dönemin muhasebesi mi yapılacak...Derin çevre, yine ön alıyor...Kendi kontrolündeki isimlerle, o dönemin muhasebesini de “kendi istediği ve kontrol ettiği şekilde” yaptırarak inisiyatifi ele geçiriyor...***Bu şekilde Türkiye’nin bütün “in” ve “out”larını bu çevre belirliyor...Habertürk’ü kuran rahmetli kardeşim Ufuk Güldemir çok iyi bildiği bu çevrenin etkisini kırabilmek için Habertürk televizyonunda haftalık “in” ve “out”lar köşesinin yapılmasını istemişti...Böylece derin çevrenin dışında bir gündem oluşturmaya çabalamıştı...Ben de Show Haber’de derin yapıların çok dışında gerçek Türkiye’nin gündemini aktarmaya gayret ediyordum...Derin yapıların özelliği, “açık ve görünen şeyleri” sonsuz maharetleriyle yok edebilme becerileridir...Ufuk çok genç yaşta Allah’ın rahmetine kavuştu...Ben Show Haber’i bıraktım gittim...Şimdi barış süreci gündeme gelince ilk ortaya atılan “Akil Adam” listelerine bir bakayım dedim...Anladım ki derin yapı aynen devam ediyor ülkede...İlk ortaya çıkan listeler yine “muteber derin güçlerin” eseri...YAŞANANLAR ASLA GÖRÜNDÜKLERİ KADAR KÖTÜ DEĞİLDİR!..“Zorluklarımızın bizi daha felsefi düşünmeye itme eğilimi vardır...Mücadele etmemiz gereken zamanlarda kendimize yaşam hakkında daha büyük sorular sorarız...Öreğin acı çekme denilen şeyin neden var olduğu...Neden en iyi planlarımızın planlandığı gibi gitmediği...Ya da şansın mı bütün bunlarda etkin olduğu gibi...***Yaşananlar asla göründüğü kadar kötü değildir...Hüzne neden olan durumlar, bizi güçle, bilgelikle ve gerçek kimliklerimizle tanıştırırlar...”Robin Sharma...“EN ÖNEMLİ İNSANLAR BU ERKEKLER DEĞİL, ONLARIN EŞLERİDİR...”- “Paris’te en önemli insanlar bu erkekler değil, onların eşleridir...”Paris’in güçlü ve güzel kadınlarının en başta gelenlerinden birisi, başkente ‘istikbal’ aramaya gelen yakışıklı George Duroy’a böyle söylüyor...Fransız başkentinin bugün olduğu gibi iflasın eşiğinde bir yer değil, fırsatların şehri olduğu 1860’larda geçiyor Guy de Maupassant’ın sinemaya uyarlanan öyküsü...George Duroy genç ve yakışıklı bir Fransız askerdir......Afrika çöllerinde savaşmış, savaş bittiğinde, köydeki ailesinin yanına gitmek yerine, Paris’te şansını denemeye karar verir...Paraya aç, hırslı ve ihtiraslıdır Duroy...Amacı uğruna her şeyi kullanmaya hazır olduğu gibi...***Tesadüfen rastladığı askerlik arkadaşı sayesinde, Paris’in en güçlü çevrelerine girer...Çok güçlü adamlar vardır o çevrelerde...Hükümet düşürürler, hükümet kurarlar...Bu operasyonlarla o günlerde bile milyonlarca doları servetlerine katarlar...O dünyanın erkeklerini etkileyip zengin olmak isteyen George Duroy’a kadın arkadaşı söyler bu muhteşem sözü:- “Paris’te en önemli insanlar bu erkekler değil, onların eşleridir...”George Duroy’a erkekleri etkilemenin yolunun kadınları etkilemekten geçtiğini anlatan bu sihirli sözü söyleyen kadın, bir süre sonra Duroy‘un karısı olacaktır... ***Küçükken babam bana kızdığında, kaşlarını çatıp “hayatıma yeni kuralları dikte ettirdiğinde” kızan ve sinirlenenin babam olduğunu zannederdim...Oysa o kızgınlığın esas şifresinin annem tarafından olaydan her zaman kısa bir süre önce söyelenen “Baban kızacak şimdi...” cümlesinde gizli olduğunu bilemezdim elbette...Erkeklerin bilinçaltını, dürtülerini, davranış motiflerini ve tezahürlerini gerçekte yöneten kişilerin en yakınlarındaki “kadınlar” olduğunu anlayabilmem için, bütün bir çocukluğun, gençliğin hatta olgunluk döneminin bir bölümünün geçmesi gerekti...***Bel Ami (Aşkım Benim), Alacakaranlık Kuşağı serisinin yakışıklı aktörü Robert Pattinson’un oynadığı “kadın erkek ilişkilerini, güç oyunları ve entrikaları” anlatan bir film... 2012 yılı yapımı film Digitürk sinema kanallarında bugünlerde gösteriliyor...Kadın erkek ilişkilerine getirdiği yorumlar çok ustaca...Aslında filmin başlıktaki söz kadar önemli başka bir repliği var...Güç sahibi adamların eşleriyle ilişkilere girip, bu ilişkilerden kendisine para, mevki ve iktidar sağlamaya çalışan George Duroy’un bir sözü var filmin kırılma anlarının birinde:- “Bu sevişmelerden ben keyif aldığımı, yararlandığımı ve terimi üzerlerinde bırakarak gönderdiğim kadınların arkasından güldüğümü zannediyordum... Oysa kullanılan ve hayatı berbat olan bizzat benmişim...”“Kadınlarla sevişmeleri” hayatın tek hedonist amacı gören bu coğrafyanın erkeklerinin, “Bir Fransız jigolosunun” Guy de Maupassant’ın kaleminden aktarılan bu muhteşem itirafını fazla kaale almaları beklenemez... Fakat kadınlar Guy de Maupassant’ın ne dediğini anlamışlardır!..Benim ne demeye çalıştığımı da...

Devamını Oku

Bir muhteşem genç... Justin Bieber...

26 Mart 2013

Cumartesi günü öğle saatlerinde Ayşe Nazlı geldiğinde, önümüzdeki bir iki ay içinde en önem verdiği olayların listesini anlatmaya başladı...Büyük kızım “Justin Bieber’in Mayıs başında İTÜ stadında vereceği konseri” kişisel ajandasının birinci sırasına yerleştirmişti...Onu dinlerken, gençlerle yaşlıların birbirinden ne kadar kopuk gündemleri sahip olduğunu fark ediyordum...İlk gençlik yıllarımda bu duyguyu ne kadar çok yaşamıştım kim bilir?..Önemsediğimiz starlar, sevdiğimiz parçalar, gitmek için can attığımız konserler, yakın bulduğumuz gruplar ve müzikler; ebeveynler tarafından bir dudak bükmeyle küçümsenir, “şimdiki gençlik dejenere” gibi klişlerle sevdiğimiz müzik, gruplar, solistler ve parçalar aşağılanırdı... ***Onların aşağılamalarından etkilenmezdik...Tersine biz de onların beğendiği müzik türlerini eşitlik niyetine aşağılama mooduna girerdik...Sanırım yaşama protest bakışımızın temelinde, bize dudak büken, zevklerimizi küçümseyen, beğenilerimize burun kıvıran, “büyüklere has tavrın” snobize duruşunun etkisi büyüktü...Şarkılar kanunla veya udla değil de gitarla çalınınca niye dejenere oluyordu bilmiyorduk...Onlarca farklı dans figürünü ezberleyerek, özgür bir dans estetiği benimsemenin, nasıl bir dejenerasyon ve yozlaşmaya yol açtığını anlamamızın mümkün olmadığı gibi...***Sevdiğimiz “hit long”ları aşağılamaktan kaçınmadılar...En sevdiğimiz parçalara burun kıvırmaktan gocunmadıkları gibi...Deli divane olduğumuz pop starlar, “müzikten bihaber” sayıldılar...Bu aşağılama, bu tercihlerimizi müzik zevksizliğine numune sayma snobizmi, bu kendinden başka dünyaları yok farz etme sayıklaması, hayatın gerçeklerini yok etmedi... Sonuçta kendi starlarımızdan zinhar vazgeçmedik...Kendi starlarımızdan vazgeçmezken yazıktır ki misilleme niyetine onların dönemine ait şeylere ve müziklere tepki duyduk...Türk Sanat Müziği’ne burun kıvırmak, gençlik protestomuzun kontr misillemelerine manifesto oldu...Bizler Beatles’tan, Garfunkel‘dan, Simon‘dan, Cat Stevens’tan, Deep Purple’dan, Pink Floyd’dan asla vazgeçmedik...Onlar burun kıvırıp, aşağılamaya ve müzikten anlamazlığa vurdukça bizler starlarımızı ilahlaştırdık...Varoluş mücadelemizin vazgeçilmezleri arasındaki ilahi yerlerini abideleştirdik...***Gençliğimizin starlarını yaşlıların aşağılamalarıyla ilahlaştırdık...Tarihe ve hayata bu şekilde kayıt düştük...Gençliğimize ve varlığımıza bu yolla sahip çıktık...Şimdi büyük kızım bana hayatının en önemli olaylarından birinin Justin Bieber’ın Mayıs başında İstanbul’da vereceği konser olduğunu söylüyor...Ben; ona bana yapılanı yapmayacağım...O bana Justin Bieber’dan söz ettiğinden beri, 19 yaşındaki Kanadalı şarkıcıyı ilk gençlik yıllarımdaki gibi “ilahi” bir ilgiyle izlemeye çalışıyorum...***Onu “Baby Baby” parçasını defalarca dinliyor, görsellerini mütemadiyen izliyorum...Digitürk’ten Asla Asla belgeselini dikkatle takip ediyorum...Konserlerindeki ihtişamı, genç kızların deli divane fanlıklarını ilgiyle takip ediyorum...Kanadalı genç şarkıcıda, yeni kuşağın “ilah”ı olmanın bütün belirtilerini buluyorum...Bir zamanlar Micheal Jackson’un yaşattığı hayali andırıyor Justin Bieber kızım ve onun kuşağı için... Kızımın pop star ilahını selamlıyorum...Onunla beraber hayatın yeniliğine ve yenilenmişliğine selam duruyorum...Cat Stevens’ın baba ile oğul arasındaki uzlaşmaz çatışmayı anlatan “Father and Son” şarkısı çok uzaklarda kaldı şimdi...Kızımla çatışmamaya, onunla aynı dalga boyunda olmaya çaba gösteriyorum...Belki kızım da bir gün gelip, “Hello Darkness My Old Friend... I’ve Come To Talk With You Again...” diyerek, babasıyla Sound Of Silence’ı aynı “sound”u hissederek dinleyecek...Kim bilir?..BİR DERS ALMAYA HAZIR OLDUĞUNUZDA!..“Bir derse hazır olduğunuzda, karşınıza mükemmel bir tecrübe ya da size bu dersi öğrenebilmeniz için bir fırsat sunacak olan birisi çıkar...Dersi aldığınızda, dersin hazmedilebilmesi için biraz zaman gerekecektir... Aceleye gerek yok...Güzel bir yolculuktur bu...Herhangi bir anda bulunduğunuz yerin, bulunmanız gereken yer olduğuna inanın...”Robin SharmaKİLO VERMENİN 10 ŞAŞIRTICI YOLU...Geçen yıl Nisan ayının ikinci yarısında yaşadığım bütün fırtınaları arkada bırakıp, ciddi biçimde spor yapmaya başladım... Yaza fit girmek gibi bir derdim yoktu...Bahar gelmişti, güneş açmıştı, doğa tazelenmişti...Her taraftan üzerime dalga dalga geldiğini düşündüğüm ağır sorunlarla boğuşuyordum...Spor yaparak hayatımı daha barışçı sürdürebileceğimi, zorlukları daha kolay aşabileceğimi, fırtınaları daha kolay atlatabileceğimi hissediyordum...Nisan ayının sonlarında başladığım sporu bir yıl boyunca hemen hiç aksatmadım...Hayat sporla güzeldi...Dün Elma Elma sitesinde, spor hocaları ve psikologların, diyetisyenlerle ortaklaşa ürettikleri formülü görünce bunun birçok okuyucum için, yararlı olacağını düşündüm...Hap gibi diyet formüllerini önermiyorum ben...Onun yerine psikolojik boyutu gözönünde tutulan çözümler sonuç verici oluyorlar...***‘Kilo vermenin 10 şaşırtıcı yolu’ başlığıyla toparlamış psikologlar, spor hocaları ve diyetisyenler bu sürpriz diyet yöntemlerini...1) Yemek tenceresini masaya getirmeyin, mutafakta bırakın... Servis mutfakta yapılsın... Böyle davrananların yüzde 10 daha az yedikleri saptandı...2) Tatlı ihtiyacınızı sabahları karşılayın...2012 yılında yapılan bir araştırma, diyet yapan kişilerden tatlı ağırlıklı kahvaltı yapanların 8 ayda 15 kiloya yakın verdiklerini gösteriyor...***3) İstediğiniz hedefe uygun bir kıyafet alın ve odanızda sürekli görebileceğiniz bir yere koyun... Hedefinizi sürekli size hatırlatacaktır... (Kıyafeti ara ara giyip üzerinizde olmuş mu diye denemeniz çok yararlı sonuç verecek... R.M.)4) Canınız bir şey çektiğinde yumruğunuzu sıkın... Yapılan araştırmalar 30 saniye boyunca kasını sıkan kişinin, içgüdülerini kontrol edebilme yetisini artırdığını gösteriyor...5) Tatlı yedikten sonra yarım dilim hindi jambonu yemek tatlı yeme isteğini kesiyor...***6) Egzersleri sabah yapın... Araştırmalara göre sabah yapılan 45 dakikalık egzersiz gün içinde yemek yeme isteğini azaltıyor...7) Canınız bir şey çektiğinde aslında bu istek 10 dakika içerisinde geçiyor... Hemen yiyeceğe yönelmek yerine odaklanacak başka bir iş bulun...Yürümek, meditasyon yapmak, oje sürmek gibi...8) Yiyeceklerinizi chopstickle veya kullanmadığınız elinizle yemeğe çalışın...***9) Yemeklerden önce, 1-2 kaşık sirke konmuş salata yiyin... Daha çabuk doyacaksınız...10) Yemeklerde lif ve proteini birlikte almaya çalışın... Şeker seviyenizi dengeleyerek açlık hissinizi azaltır...

Devamını Oku