Dün sabah babamı hastaneye götürdüğümde, annem zaten yoğun bakımdaydı...
İkisi birden hastalandılar...
Annem evde kanapede yatıp kalmıştı...
Ambülans çağırdım...
Üşütmüş, zatürre olmuştu...
Bu yaşta ‘zatürre tehlikeli’ dediler...
Çocuklarıma maskeyle verdiğim Ventolin’i hastanede verdiler ona...
Sıkıldı, maskeyi çıkarıp durdu...
Gece beni aradılar hastaneden...
- “Yoğun bakıma kaldırıldı annen...” diye... Oksijeni düşmüştü...
Gecenin bir yarısı yoğun bakıma gittim... Giderken arabada geçmişimle hesaplaşıyordum...
Doktoru “Basınçlı oksijen tedavisi uygulayacağız...” dedi, “Olmazsa ağızdan oksijen vereceğiz... O durumda derin uyutmamız gerekecek...”
Bir süre sonra istemeden yoğun bakımdan ayrıldım...
Yapacak bir şeyim yoktu, telefonla mesajlaşacaktık...
Gecenin karanlığında yalnız başıma kullandığım arabanın içi melankoliklikti...
Gece; sabaha kadar doktoruyla birkaç kez konuştum...
Ciğere oksijen gitmesini sağlamaya çalışıyorlardı...
Sabah durum pek değişmedi...
Nihayet öğlene doğru tedaviye cevap verdiğini söylediler...
Yanına gittim...
Nihayet uyanmıştı...
Beni görünce gözleri açıldı...
Yarım yamalak, konuşabildiği kadar konuşmaya başladı...
O an beklemediğim bir olay oldu...
Basınçlı oksijen makinesine bağlı annemin iyice uyandığını gören hemşire, bana dönüp “kahvaltısını ettirmek ister misiniz?..” diye sordu...
Bir saniyenin onda birlik bölümünde düşündüm...
- “Yedireyim...” dedim, “Evet... Ben yedireyim...”
Hayatım boyunca anneme yemek yedirmiş miydim acaba?..
Hiç hatırlamıyordum...
Sanırım ilk kez dün sabah anneme yemek yedirdim...
Beyaz peyniri parçalara ayırdım...
Krakeri çıkardım...
Balı açtım...
Çayla beraber, anneme ballı beyaz peyniri, krakerle yedimeye başladım...
Arada bir çay veriyordum...
Elimden büyük bir iştahla kahvaltı ettiğini gördüm...
Onu hiç bu kadar iştahla yemek yerken görmemiştim...
Hayatın mucizevi tesadüfünü ve ilahi çemberini yaşıyordum...
Annem bütün bir çocukluğum boyunca elinde kahvaltım, beni yedirmeye uğraşmıştı...
Şimdi ben ona yediriyordum...
Çocukken hayatımı idame ettirebilmek için, ben onu muhtaçtım...
Şimdi o bana...
Ona kahvaltısını yedirirken, Tanrı’nın ilahi adaletini, şaşmaz mukaddesatını ve derin tesadüfünü yaşıyor, bu durumu yaşattığı için Tanrı’ya şükrediyordum...
Hemşireye benle ilgili güzel şeyler söylemeye kalktı annem...
Onu durdurdum...
- “Sen beni ellerinle büyüttün... Şimdi ben de senin ihtiyacın olduğu gün sana bir şeyler yapmaya çalışıyorum... Hayat böyle bir şey anne... Fazla büyütülecek bir şey yok...”
Gerçekten de; bu kadar yalın, saf ve basit düşünüyordum hayatı...
Bu kadar saf, basit ve yalındı, çünkü hayat... Görmek isteyen için...
Anne baba, dünyaya geldiğinizde, yürümesini bilmediğinizde, kendi başınıza yiyemediğinizde, içemediğinizde sizi hayata hazırlıyorlardı... Hayatta kalmanızı ve yaşamanızı sağlıyorlardı...
Gün geliyor onlar güçten kuvvetten düşüyor, bir zamanlar yetiştirdikleri çocuklar onları hayatta tutuyorlardı...
Yavruyu besliyordun...
Gün gelip beslediğin yavru, seni koruyor ve hayatta tutuyordu...
Yaşamın basit ve yalın gerçeği buydu...
İlginç bir tesadüf şu sıralar çocuklarımla, anne babam aynı anda bana ihtiyaç duyuyordu...
Çocuklarım büyümek için babalarına, anne ve babam ayakta kalabilmek için çocuklarına sarılıyordu...
Yaşadığım hayatın natürüydü ve yorucu gibi gelse de yorucu değildi...
Sevgiyle doluydu...
Sevgiyle beslenen ruhum yeni ilhamlara hamile kalıyordu...
Anneme kahvaltısını verdikten sonra, babamı nöroloğa götürdüm, beyin MR’ı çektirdim...
Sonra annemin öğle çorbasını içirdim...
Nihayet babamı aldım eve geldim...
Akşam çocuklar geldi...
Dedeleriyle beraber onlarla oynadık...
Yazmak için oturduğumda hayatın “ilahi bir mucize olduğunu” hissediyordum...
Babalar, anneler, çocukları ve onların çocukları...
Üç kuşakta “bir ailenin ve insanlığın” devamını görüyordum...
Babam arabada annemi sordu...
- “İyi...” dedim, “Tedaviye cevap verdi... Yemeğini yedi...”
Gözleri ışıldadı...
- “Çok alıştım ona” dedi... “1954’ten beri bir aradayız onunla...” Hayret ettim!..
Doğumumdan beş altı yıl öncesinden tanıştıklarını bilmiyordum onların...
Benden biraz önce tanışmışlar gibi gelmişti bana hep...
59 yıldır bir aradaydılar...
Ne ilahi bir mucizeydi şu hayat...
YAŞAMI KEŞFETMEK!..
“Eğer korkularınızın bulunduğu yöne doğru ilerleyip büyümeyi seçerseniz, kişisel özgürlüğünüzü ve bireysel büyüklüğünüzü daha yüksek seviyelere taşırsınız...
Yaşamın nasıl bir şey olduğunu keşfedersiniz...
Dünyayı yöneten doğa yasalarını ve evrensel gerçekleri keşfedersiniz...
Bunu bir kere öğrendiğinizde bu yasaları yanınıza alacaksınız...
Bunu yaptığınızda hayatınızdaki şeyler kendiliğinden yola girecektir...
Genellikle yirmili, otuzlu, kırklı yaşlarda en çok değer verdiğimiz şeyler, hayatımızın sonunda en az değer verdiğimiz şeylerdir...
Ve bir zamanlar en az değer verdiğimiz şeyler olan, ‘yoğun insan ilişkileri’, düşünmeden gösterilen nezaket, fiziksel açıdan iyi bir durumda olmak, kendimizi işimizde mükemmelliğe adamak, bir miras yaratmak ve içimizdeki iyiliğin dışımızda da parıldamasını sağlamak, sona ulaştığımızda en değerli şeylerimiz olur...” Robin Sharma...
EGOSU YÜKSEK AKİL ADAMLAR BARIŞ SÜRECİNİ BOZARLAR...
Otuz yıl sonra yepyeni bir hayat başlayacak Türkiye’de...
Barış olacak, savaş olmayacak...
İnsanlar ölmeyecek...
Dağlarında taşlarında silahlar ateşlenmeyecek...
Mevziler kazılmayacak, pusular kurulmayacak...
Gencecik Mehmetçik şehit olmayacak...
Vatan evlatları ıssız bir kırsalın derinliklerinde ölüp gitmeyecek...
Çok ağır sorumluluklar taşıyan bir süreç bu süreç...
Ağır sorumluluk taşıyor, çünkü sürecin sonunda durması gereken insan kanı var...
Bu süreçlerde “akil adamlar” gerçekten akil ve bilge olmalılar...
Egoları değil, bilgelikleri önde olmalı...
Kendileri değil, akan kan öncelikli ele alınmalı...
Akil adamlar, “nefretleri ve düşmanlıkları” bir paratoner gibi sürecin üzerine çekmemeli...
Çok fazla akil adamın, çok fazla çaba göstermesine gerek yok...
Sürecin kendisi akil olmalı...
Ne kadar saf ve yalın kalırsa süreç, o kadar akil olacak...
Ne kadar samimiyetten uzak, egoşu şişkin adam “akil adam kontenjanından dolarsa” bu olay ‘barış sürecine’ zarar verecek...
Gerçekte akil olmayan adamlara duyulan nefret ve mesafe, “sürece mal edilmesin...”
Sürecin kendisi akil olsun yeter...
Çok fazla akil adama çok fazla gerek yok...
Çünkü “birileri için akil olan, bir başkası için sakildir bu ülkede...”

