Biz bu kadar mı cani olduk?..

Haberin Devamı

15 yaşında bir kız çocuğunun, bir kafede erkek arkadaşının kız arkadaşına çay fırlatmasına, tam iki yıl üç ay hapis isteniyor...

Ceza gelir mi?..

Gelirse tecil edilir mi?..

Edilmezse 15 yaşındaki kız çocuğu cezanın ne kadarını hapiste çeker?..

Bu soruların cevabını bilmiyorum...

Ancak söylemeliyim ki bunun pek de bir önemi yok...

Ben esas “15 yaşındaki yaştaki çocuğu toplumun önünde linç etmeyin... Hapse göndermeyin” başlıklı yazıya gelen birtakım okuyucu tepkisinden korktum...

Çocuklarımız için korktum...

Toplumun “linç” kültürünün, bu derece asabi bir hal almasından ürktüm...

***


Kendine eğitimli, kültürlü, özgür, çağdaş, yurttaş diyen insanların “sizin kızınıza çay fırlatırsa tepkiniz ne olurdu?..” sorusunu sorarken, bir genç kızın aşağılanmasını, hapse girecek olmasını bile haklı göstermelerinden ürktüm...

Hapis cezası bile onların asabiyetini gidermiyordu...

Hala “sizin kızınıza olsa ne yapardınız, mazur görür müydünüz?..” diye sormaktan çekinmiyorlardı...

Mülkiye’nin daha birinci sınıfında okuduğumuz ince mavi beyaz şeritli “Hukukun Temel İlkeleri” kitabı gözümün önüne geldi...

Hukukta kısasa kısas ilkesinin ilkel toplumlarda kaldığını, çağdaş hukuk sisteminde kısasa kısas ilkesinin geçerli olmadığını öğretiyordu o kitap...

***


Zehra’ya iki yıl üç ay hapis cezası gelecek olması bile, birtakım okuyucuyu tatmin etmemişti...

“Kızınıza olsa böyle töleranslı davranır mıydınız?..” sorusu, şaka gibiydi...

Gençler arasında bir olay olmuştu...

Şükür ki kimse ağır yaralanmadan, zarar görmeden olay atlatılmıştı...

Allah korusun kızıma böyle bir olay olsa, “zarar görmeden atlatmasından duyduğum mutluluğu” belirtir, Zehra‘nın ailesinden, gelinip özür dilemesini beklediğimi söylerdim...

Zehra’nın içselleştirerek ettiği özür, iki genç kızın birbirlerini anlayabilecekleri bir empati ve olaylara daha serinkanlı bakabileceklerini kavramış bir ibret daha tercihe şayan bir durum olurdu benim için...

***


Şükür kimselerin, önemli bir zarar görmediği olaydan dolayı, sırf kin, öfke ve intikam biriktirerek, 15 yaşındaki kız çocuğuna 2.5 yıla yakın hapis cezası istemek, herhalde dünyada isteyeceğim en son şey olurdu...

Ben günah denilen kavramı bilirdim...

Mağduriyetin önüne geçerken, çok daha başka bir mağduriyete sebebiyet vermenin ne derece yıkıcı olduğunu tecrübelerle yaşamışım...

Koskoca adamlar, canlı yayınlarda, milyonların önünde neler yapmışlar neler söylemişlerdi de, sırf çocukları mağdur olmasınlar, kendileri benim mağduriyetimden daha büyük üzüntüler çekmesinler diye, elimi ve öfkemi geri çekmiştim...

***


Bu olayda da kimseleri koruduğum yok...

Ben olsam ne yapardım bir anlamı olacaksa söyleyeyim...

Zehra’yı alır o kız çocuğunun yanına götürürdüm...

Zehra’nın kız çocuğundan içtenlikle özür dilemesini sağlardım...

Hayatta bu tip saldıraganlıkların hiçbir işe yaramayacağını, olayın bütün taraflarına ve çocuklarına anlatmaya çalışırdım...

Bu olaylardan dolayı istemeyerek başlarına gelecek cezaların, durumun kendisinden çok daha vahim olacağını hatırlatır, onları birbirlerini anlamaya yöneltmeye çalışırdım...

Bazı okuyucuların 15 yaşındaki bir kız çocuğuna çay fırlattığı için talep ettikleri hapis cezalarından korkmuştum...

Hapis için değil, çocuklar için üzülmüştüm...

Bu derece gaddarlığın peak (pik) yaptığı bir toplumda, “recm“in ve “linç“in ne kadar sıradan ve olağan sayılabileceğini hissettiğim için tırsmıştım...

Yazıktı Mülkiye’de öğretilen hukuka da, temel ilkelere de...

Aslında bize yazıktı başka bir şeye değil!..

EN İYİ FİKİRLER...

“Zamanınızı öncelikleriniz doğrultusunda kullanın...

Karmaşıklıktan sadeliğe yönelin...

Yaşamınızdaki en anlamlı şeyler, daha az anlamlı şeyler uğruna feda edilmemeli...

Çalışmadığınız zamanları güzelleştirmek için harcanan saatlerin kesinlikle boşa gitmediğini unutmayın...

En iyi fikirler genellikle en çok rahatladığımız anlarda ortaya çıkar...

Hayatınızı güzellieştirmek için harcadığınız saatler, çalışmalarınızda olağanüstü etkili sonuçlar almanıza yol açar...”

Robin Sharma



MAZERETİM YOK... KOLEJ’LİYİM BEN!..

TED Başkanı Selçuk Pehlivanlıoğlu kardeşim aradı yine...

- “Cuma günü geliyorsun abi değil mi?..”

Türk Eğitim Derneği’nin 85. kuruluş yıldönümü kutlamaları var Ankara’da...

Ben neredeyse iki buçuk yıldır yazın çocuklarımla maaile Bodrum’a göç etmek dışında, bir ödül töreni hariç İstanbul dışına hiç çıkmamışım...

İstanbul’da yapmam gereken o kadar çok iş var ki, başımı kaşıyamıyorum...

- “Birkaç işim var, gelmeye uğraşıyorum...” deme gafletinde bulundum...

Telefonun öbür ucundan sesin patlamakta olduğunu, 450 kilometre öteden duyabiliyorum...

- “Abi TED Başkanı olarak rica ediyorum... Lütfen ne yap et geliver...”

Selçuk otorite dahil her şeyi üzerimde kullanıyor...

***


Onunla böyle abi kardeş gibi konuşuyoruz...

Nedeni; o 63 doğumlu Kolej’den benden dört yıl sonra mezun oldu...

Kolej’in getirdiği bir ritüel bu...

Ancak esas Kolej’in getirdiği gelenek başka...

Üç yaşındaki ikizleri okula verdiğimde, onlara bilgisayardan bir iki kez Kolej marşını dinletmiştim...

Çocuklar, marştan çok, marşı söyleyen koskoca adamlarla kadınlardaki coşkuya bayılmışlardı...

Onlara “Siz de bir gün böyle olacaksınız...” demiştim;

“Kaç yaşına gelirseniz gelin, bu marşı o yaşınızda aynı coşkuyla okuyacaksınız...”

Kırk yaşında elli yaşında yüzlerce Kolej’li, ilkokul çocukları gibi, o yıl liseden mezun olmuş yeni yetme gençler gibi delicesine bir coşkuyla Kolej marşını okuyor, sonra da “Sımsıkı...” diye başlayan ünlü tezahüratı yapmaya başlıyorlardı...

***


Çocuklara okulun, bir okuldan ziyade bir gelenek olduğunu anlatmaya çalışmıştım...

Ancak bu şekilde okulu bitirdikten 35 yıl sonra, koskoca adamlarla kadınların, çocuklar gibi marş okumasının heyecanı izah edilebilirdi...

Kolej böyle bir okul, böyle bir gelenekti...

Şimdi onun 85. yıldönümü kutlanacak...

Anıtkabir’e gidilecek, akşam konser verilecek...

Yapacak ve söylenecek bir şey yok...

Ankara’ya gitmek zorundayım...

Mazaretim yok...

Kolej’liyim ben!..

DİĞER YENİ YAZILAR