Ancak iki kez telefonda mesajı attıktan sonra buluşabildim onunla...14 yaşında görmüştüm onu en son...Atina’ya birkaç kilometre uzakta bir plaja, birkaç aile birlikte gittiğimiz bir Pazar günüydü... Ortaokul son sınıfta gencecik bir kızdı...Babası Atina’da beraber çalıştığım yakın bir meslektaşımdı...Ahmet Uran Baran 18 yıl Atina’da kalan bir Türk gazetecisiydi...Karısından ayrılmış, biricik kızından ayrı düşmüştü...Yazları kızı Zeyno‘nun geleceği zamanlarda Ahmet Baran’ın yüzünde güller açardı...Birasını yudumlarken, sesinin tınısı değişirdi...- “Zeyno gelecek...” derdi...***Yunan başkentindeki yalnız hayatında, onu tek mutlu eden şey uzakta yaşayan tek kızının gelmesiydi...Kızı Atina’dayken, hiç denize girmeyen Ahmet Baran denize giderdi...Plaja uğramayan Ahmet Baran diğer ailelerle birlikte çoluk çocuk plaja giderdi...Hayatı değişir, yüzünde gülücükler açardı...14 yaşında Lutkraki’de gördüğüm, gençliğe ilk adımını atan kızı sonra bir daha hiç görmedim...Ahmet Baran bir süre sonra Allah’ın rahmetine kavuştu...Ben Atina’dan döndüm, hayat hepimizi bir taraflara savurdu...***Birkaç yıl önce CNN’de program yapıyordum...Yirmi yıl önce 14 yaşında Atina’da bir deniz kenarı kumsalında babasının yanında bıraktığım genç kızın, aniden gazetelerin manşetlerini süslediğini gördüm...Haberler, “Genç kızın Amerika’daki üst düzey bir toplantıda Türkiye’de darbe olabileceğini” söylediğini yazıyordu...Manşetlerde genç kız hedefteydi...- “Darbe olacağını nereden biliyordu?.. Kimdi bu kız?.. Neydi, neyin nesi, kimin fesiydi?..”14 yaşında Yunan başkentinde bıraktığım genç kız, üniversiteyi Amerika’da okumuş, Washington’da think-tank kuruluşlarından birinde çalışmış, devlette üst düzey görevli bir Amerikalı’yla evlenmiş ve siyasetin ortasına manşetlerin göbeğine düşmüştü...***Gazetelere baktığınızda “kim bu kız” denilecek ölçüde tedirginlik uyandıracak kimlik, benim için “14 yaşında babasının dizinin dibinde denize giren ve tanıdık ailelerin çocuklarıyla haşır neşir küçük bir kızdı...”Kim bilir neler olmuş, neler yaşamış ve şimdi nelerle boğuşmak zorunda kalmıştı...Hayat hepimizi bir yerlere fırlatıyordu...O günlerde programa çıkartabilseydim, belki ne olduğunu anlayabilecektim, fakat olmadı...Geçti gitti...***Geçen yaz annesiyle görmüştüm, fakat sohbet etmek fırsatı olmamıştı...Nihayet hayatının en büyük fırtınası olan o manşetlerden beş yıl sonra bana mesaj atıyordu...- “Sizinle görüşmek istiyorum...” diye... Yirmibeş yıl sonra, Ahmet Baran’ın kızı Zeyno‘yla buluşuyordum...Konuşmaya başladıktan bir süre sonra fark ettim ki, karşımda ne 14 yaşında bıraktığım genç kız, ne de beş yıl önce siyasi fırtınaların göbeğinde manşetleri süsleyen, o genç kadın var...Karşımda kuantumla ilgilenen, yaşam felsefelerine merak salmış, Türkiye’deki en ünlü kuantumcu haline gelen bizim Şanal‘la çalışan, yaşadığı acı fırtınadan sonra, küçük kızıyla sakin bir yaşam kurmaya çalışan genç bir kadın oturuyordu... ***Ona babasından bahsettim...Babası için hayatta onun ne kadar önemli olduğunu anlattım...Ahmet Baran’ın 18 yıl yalnız geçen Atina hayatında, tek tesellisinin kızı Zeyno olduğunu söylemeye çalıştım...İsmi geçtiğinde, sesi yumuşardı babasının...Atina’ya geleceği zamanlarda, hayatı anlam kazanırdı...Sonra yeniden yalnız monotonluğuna dönerdi...Ben anlatırken Zeyno‘nun gözlerinin içinin güldüğünü hissettim...Uzun yıllar ayrı yaşamışlardı baba kız...Öleceğine yakın, haber vermişlerdi genç kıza, kalkıp Amerika’dan babasını görmeye gelmişti...- “Ölmeden önce bir hafta babamla gece gündüz beraber geçirdik...” dedi;- “O bir hafta, bütün bir hayat yaşayamadığımız şeyleri yaşamaya çalıştık...”Biz konuşurken, babasının ruhunun rahatladığını ve huzura erdiğini hissettim...***Zeyno’dan ayrılırken, hayatın ilginç tesadüflerinin içimde yarattığı medcezirlerin ruhumdaki alaborasını yaşıyordum...Abdi İpekçi’nin kızı Nükhet...Çetin Emeç’in kızı Mehveş...Altan Öymen’in kızı Aslı...Mehmet Barlas’ın oğlu Cemil, kızı Ela...Ahmet Baran’ın kızı Zeyno...Tanıyıp dost olduğum babalardan, arkadaşım haline gelen çocuklarına...Çocuklarla konuşurken babalarıyla konuşuyor gibi değilim...Tamamen başka kişilikler onlar...Fakat bir şey var onlarda olan...Başkalarında olmayan...Görünmez bir dostluk var aramızda...Yıllar öncesinden yadigar kalan...Bir dejavu sanki...Yeniden yaşanan...İYİ VE KÖTÜ YOKTUR!..“Yaşamda başımıza, bizim ona yüklediğimizden daha başka bir anlama sahip olan hiçbir şey gelmez...Acı ve ızdarıp bizim kafamızın içindeki yargıdır...Yargılarımızdan vazgeçip, yaşadıklarımızı olumlu ve olumsuz diye etiketlemekten vazgeçersek, olan bitenden kişiliğimizi geliştirecek fırsatlar olarak yararlanmaya başlarız...Yaşamlarımız değişir...İçi huzur ve mutluluk dolu kişiler halini alırız...‘Kötü bir tecrübe’ ya da ‘İyi bir tecrübe’ diye bir şey yoktur...Sadece yaşam vardır...Belki de her şey iyidir...”Robin SharmaBU HAFTA AY TUTULMASI VAR...Yılın ilk ay tutulması bu hafta 25 Nisan’da meydana gelecek...Tutulmalar her burç için farklı sonuçlar verecek olsalar da, hayatınızın değişik alanlarında bir şeylerin değişeceğini gösterir...Bilinmedik şeyler ortaya çıkar bu dönemlerde...Hayat kendisine yeni rotayı bulduracak şifreleri sunar sahiplerine...***Bu olayların herkes için söylenen “genel geçer” şeyler olduğunu düşünürdüm eskiden...Birkaç yıl önce öyle bir tutulmayla karşılatım ki; yıldızlar bana bir daha kendilerine inanmamamın, çok pahalıya mal olacağını anlattılar kendi dilleriyle...O günden beri, tutulma günlerinde olacakları bütün antenlerimi açarak anlamaya çalışıyorum...Bilinmedik şeylere karşı daha bir dikkat kesiliyorum...Gelen deşifreleri zinhar kaale almamazlık etmiyorum...Ardadaşlıklar, dostluklar, aşklar ve işteki bağlantılar burcunuza göre bir veya birkaçı bu dönem sizi etkileyecek...Yeni durumlar ortaya çıkacak...Üzmeyin ve kasmayın kendinizi...Ne çıkarsa hayırlı çıkar nasılsa...Evren göstermek istediğini gösterecek...Tecrübelerden zevk almak, hayatınınızın keyfinin şifresidir...
Günde iki paket sigara içerdim...Otuz yıla yakın...İki üç denemenin sonuncusunda; sekiz yıl oldu bıraktım...Bir daha da ağzıma ne sigarayı, ne puroyu, ne nargile ya da benzeri bir şeyi almadım...Haftada üç dört gün içki içerdim...Önce ağır alkollüsü viskiyi, sonra hafif alkollüsü şarabı...Sekiz senedir ağır alkollüsünü, üç buçuk senedir de hafif alkollüsü şarabı hatta birayı bile içmiyorum...***Kızartma yerdim, bıraktım...Eti daha çok sever ve yerdim...Fazla uğraşmadan balığa doğru makas değiştirdim...Sebze daha az yerdim...Şimdi yeşillik ve sebze; proteinin iki katı olmadan yemeğe oturmuyorum...Tereyağ yerdim bir zamanlar, şimdi hiç yemiyorum...Margarin de yemiştim herhalde vakt-i zamanında...Şimdi şeklini ve şemalini hatırlamıyorum...Yirmi yirmi beş kilo fazlam vardı...Onu da çok da uğraşmadan verdim...***Keşke bunları “ne büyük bir irade gücüne sahip muhteşem bir süpermen olduğumu anlatmak için” yazsaydım!..Fakat öyle değil ne yazık ki!..Hayatımda bunca değişikliği, ne bir diyetisyene, ne bir danışmana, ne bir yol gösterciye, ne bir koça, ne de bir ilaca, şifalı ota, bitkiye, ona buna bağlı olmadan yaptım...Anlaşılıyordu ki bu alışkanlıkların hiçbiri vücudumda “bağımlılık” yapmamıştı...Ne sigara, ne içki, ne kilo, ne tereyağ, ne et, ne kızartma...***Oysa bir şey vardı ki, yarattığı ‘bağımlılığı’ kesemiyordum...Ne yaparsam yapayım, onu hayatımdan yok edemiyordum...En öldürücü maddelerden biri olduğunu bildiğim halde... Amerikan Sağlık Bakanlığı bunu internet sitesinde açıkladığı halde...***Hücrelerde oksijensiz ortamlarda kaldığında kanseri tetiklediği söylendi... Hücreleri yaşlandırdığı, en temel üç zehirden biri olduğu binlerce defa tekrarlandı...Faydasız!..Ne yaparsam yapayım “şeker”i hayatımdan çıkaramıyordum...Bağımlılığı fark ettiğimde, çocuklarımın şeker bağımlısı olmaması için, bütün gücümle bir mücadeleye giriştim...Annelerine, anneannelerine söyledim...Bakıcılara söylemelerini tembihledim...Kendi anneme, bendeki bakcılara onlarca defa dilimdeki tüy miktarını yok edercesine söyleyerek ezberlettim...Farkına varmıştım...En öldürücü bağımlılıklardan biri şeker bağımlılığıydı...Onu kesmek en zoruydu...Bağımlığı kesmek zor olduğundan, bağımlı olmasınlar diye çaba göstermeliydim...***Nafile!..Ben çaba gösterdikçe, gördüm ki okuldan, kantine, televizyon reklamından, sinema tanıtımına, her taraftan karşı konulmaz bir “şeker bombardımanı” yapılıyor...Ne şeker bombardımanının önüne geçilebiliyor...Ne şeker tüketiminin...Dün kitapları peynir ekmek gibi satılan Profesör Canan Karatay TBMM’de milletvekillerine “Okullardan şekerli içecekleri kaldırın...” diye söyledi...Bir umut mu acaba kim bilir?..İngiltere’den okul kantinlerinde; “şekerli içecekler”in satılmayacağı haberleri geliyor...Türkiye’de sigara ve alkol meselesine gösterilen duyarlılık “şeker”e karşı da gösterilecek mi?..Sigara ve alkole karşı “müsamahasız” davranışımı, bazı takıntılı beyinler “Acaba AKP’yle bağlantısı var mı?..” diye algılandı...Yazık bir durumdu...“Alkol”ün esas zararı zaten vücutta “şeker”e dönüşmesiydi...***- “Ben şeker almıyorum nasılsa... İçkimi içerim sadece...” diyenleri de kapsıyordu “şeker“in korkutucu etkisi... Şimdi Profesör Canan Karatay; “Okullardan şekerli içecekleri kaldırın...” diyor milletvekillerine...Demek istediği şu aslında;- “Okullardaki şekerli içecekler, bir nevi alkol anlamına gelirler çocuklara...”HAFTADA 5 SAAT EGZERSİZ...“Bedeninizi hazırladığınız gibi, zihninizi de hazırlayın...Tıpkı bedeninizi eğittiğiniz gibi zihninizi de eğitin...Bedeninizin mabedini enerji dolu egzersizlerle beslemek için, her gün biraz zaman ayırın...Bedeninizi hareket ettirin ve kan dolaşımınızı rahatlatın...Bir haftada 168 saat vardır...***En azından beş saatinizi fiziksel durumunuza yatırımda bulunmak için ayırmalısınız...Sağlık çocuğunuzun kaybetmeden anlamadığınız bir şeydir...Bunun başınıza gelmesine izin vermeyin...”ROBİN SHARMASANKİ ÖZAL HİÇ ÖLDÜRTÜLMEK İSTENMEDİ!..İddianame; doğru ve düzgünbir iddaname midir bilmem...Belki de sevgili Turgut Kazan’ın dediği gibi, “hukuki açıdan iddianame olamayacak kadar zayıftır...”Durup dururken haksız yere mağdur yaratmamalı elbette iddianame...Kimse işlemediği suçtan, töhmet altında kalmamalı, hapis yatmamalı, mağdur olmamalı...Olmamasına olmamalı da...Turgut Özal’ın “öldürülmesi meselesini” gönül rahatlığıyla bir tartışsak diyorum...Turgut Özal bu ülkede milyonca insanın gözleri önünde “suikaste uğramadı” mı?..Yaralamaya falan değil, direkt öldürmeye açıktan teşebbüs edilmedi mi?..***Takla atan, yerlerde yılan gibi kıvrılan, onca kalabalığın arasından milletin gözleri önünde kaçmaya çalışan Kartal Demirağ’ı görmedi mi bu gözler?.. Kartal Demirağ da Mehmet Ali Ağca gibi acayip iyi yetiştirilmiş bir profesyönel değil miydi?..İkisinden de “arkalarındaki gizli ve derin gücü anlatacak tek bir ipucu bulunamadığı” vakıa değil mi?..Bu kadar profesyonel tektikçileri bulmak, bu eylemleri yaptırabilmek bizzatihi çok güçlü bir organizasyon işi değil mi?..“Derin ve çok güçlü bir operasyon” değil miydi Turgut Özal’a hayattayken yapılan?..***Peki nedir şimdi bu yüksek perdeden bağırılan “Özal zehirlenmedi...” nidaları?..Özal’a ne yapıldı henüz bilinmiyor...Fakat Özal’a yapılanların örtülmesi için, acayip bir müdahale açıkça seziliyor...Kimi koruyorlar?..Kimi kolluyorlar?..Kimlerin yaptıklarının üstünü örtüyorlar?..Henüz bilmiyoruz...Fakat koparılan bunca tozdan, “olayın altında büyük bir şey olduğundan artık eminiz!..”
Şükür ilk gençlik yıllarında solculuktan geliyorum, hiçbir ülkeye girme, işgal etme türü emperyal niyetlerim ve arzularım yok...Tersine vakt-i zamanında bulunduğum Atina’da yedi yıl dilimde tüy bitti ki, sevgili ülkemin, ne Ege adalarında, ne Atina’da, ne de Makedonya’nın bir karış toprağında gözü yoktur...Hiçbir toprakta gözüm yok, fakat bana suçluluk kompleksi duydurtmak için oynanan oyunlara da karnım tok...***Bu Musul ve Kerkük meselesi uzun zamandır beynimi ve kalbimi rahatsız ediyor...Bölgede barış süreciyle birlikte, Kuzey Irak’ı da içine alacak bir “işbirliği projesinden mi bahsediliyor”, hemen suçluluk kompleksine sokmak istiyor birileri bizleri...- “Efendim yurtta sulh cihanda sulh...”- “Efendim başımıza bela alıyoruz... Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü...”***Bir kere sınırlarımız dışındaki toprakları askeri güçle zorla işgal etme başka şey, bölgede oluşan yeni şartlara göre pozisyon alıp kendi çıkarlarını kollama başka...Bu bölgede sınırlar da dahil her şey değişiyor...Bu değişiklikler Türkiye istediği için gerçekleşmiyor...Uluslararası konjonktür öyle gerektirdiği için değişiyor...Birinci Dünya Savaşı sonunda nasıl değiştiyse, bugün yine değişiyor...Birinci Dünya Savaşı sonundaki değişiklik nasıl bizim istemimiz dışındaysa, bugün de bizim irademizin dışında her şey...***Madem ki bu değişiklik tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda olduğu gibi bize bağlı bir iradeyle olmuyor, o zaman uluslararası konjonktüre göre, biz de kendimize en yararlı pozisyonu alacağız...Birinci Cihan Savaşı’nın sonunda Kerkük ve Musul’dan kendi irademizle mi çekildik biz?..Musul ve Kerkük, Atatürk’ün Misak-ı Milli’sinin içinde değil miydi?..Oradan çekilmek zorunda kalmamızın nedeni, o günkü uluslararası konjonktür değil miydi?..İsteyerek değil, emperyal güçlerin bastırmasıyla zorunlu olarak çekilmedik mi?..***Şimdi şartlar yeni bir işbirliğine kapı aralıyorsa, bundan yararlanmak benim ülkemin ve insanımın çıkarına değil mi?..Kerkük benim dedemin ve babamın memleketi...Bir günden bir güne “Oraları alalım, oralara girelim“ türü emperyal ve faşizan talep ve arzularım olmadı...Onu söyleyenlerin tam karşısında oldum yıllar yılı...Bugün de hiçbir emperyal isteğim yok ve olamaz...Fakat emperyal isteğimin olmaması, uluslararası konjonktürün bugün geldiği noktayı es geçeceğim anlamına gelmiyor...Baba memleketimle arama “Berlin Duvarı gibi” bir duvar örmem gerekmiyor...Öz dedemin yaşadığı, babamın doğduğu ata topraklarına “Oralar bize çok uzak, ne Şam’ın şekeri ne Arap’ın yüzü” diyerek yabancılaşmam zaruret arz etmiyor...Zamanında hangi emperyal güç hangi çıkar uğruna çizdiyse o suni sınırları, gün gelir bir başka emperyal güç değiştirmek zorunda kalır...Bir günde nasıl Misak-ı Milli’nin dışında kaldıysa, oralar kim bilir belki bir gün gelir yine Misak-ı Milli’nin içine alınır...Uluslararası konjonktür bunu gerektirirken, “Kendi ata toprağım için, beni ilgilendiren bir durum yok...” diyemem...Oğlumun, kızımın soyuna, oğlumun ata topraklarına ihanet edemem...Emperyal ve faşist olmak başka şey...Ata topraklarına saygı duymak ve ihaneti savunmamak başka...Benim kafamda bir zamanlar “Almanya’yı ikiye bölen suni Berlin duvarı” yok...Çocuklarım huzura erebilir...Yattığı mezarlarında dedem ve büyük dedem de!..ROBİN SHARMA’NIN DEDİKLERİ...Önce Robin Sharma’dan bir pasaj alayım:“Benliğinize hakim olma yönünde daha üst seviyelere çıktığınızda, hayatın işleyişi ve sizin onun içindeki yeriniz hakkında kendi felsefenizi geliştirirsiniz...En derinlerinizdeki parçanızda yankı yapan gerçekleri kendiniz için seçmeye başlarsınız...Onların size doğru gelen bilgeliklerini içselleştirirsiniz...Size uygun gelmeyen, duygularınıza hitap etmeyen fikirleri bir kenara bırakırsınız...Böylelikle kendinize ait yasanızı ve muhteşem hayatınızın kişisel anayasasını yeniden oluşturursunuz...İşte o zaman ışık saçmaya başlarsınız...”Bu pasajdan sonra, yukarıdaki ‘Barış ve Misak-ı Milli’ konulu yazıyı okuyun...Robin Sharma’nın ne demek istediğini daha iyi anlayacaksınız!..GAZETECİLERE ZARF İÇİNDE PARA VE AHLAK!..İnternet siteleri yıkılıyor;“Diyarbakır MHP il başkanlığındaki basın toplantısından sonra, dört gazeteciye zarf içinde 50 lira para verildi... Zarfta ne olduğunu bilmeyen gazetecilerden biri büroya gittikten sonra, zarfı açtığında durumu fark etti... Geri verdi... Diğer gazeteciler zarfı almadı...”Parti yetkilileri olayın bir provokasyon olduğunu “Böyle saçma bir şeyin olmayacağını” söylüyorlar...***Doğrusu zarf içine konan 50 lirayı duyunca, “ya bir provokasyon var, ya da birileri işgüzarlık yapıp, harçlık niyetine verdiler...” diye düşündüm...Gazetecilik mesleğini tertemiz yapan binlerce basın emekçisi var...İşlerini yapar, haber peşinde koşarlar...Bir kuruş “haram” paraya tamah etmezler...Adları ahlak dışı hiçbir işte yer almaz...Gazetecilikte uzun yıllar çalışanlar, “kimlerin haram paraya tamah ettiğini” kimlerin etmediğini iyi bilirler...Kimlere zarf gittiğini, kimleri hiçbir zarfın satın alamayacağını ezbere bilirler...***Bu meslekte binlerce basın emekçisi, namusuyla doğru ve düzgün iş yaparlar...Velev ki yapmayanlar varsa “bilin ki onlar da 50 liraya iş yapmazlar!..”MHP yetkilileri durumu iyice bir araştırmalı...Dedikleri gibi ya bir provokasyon var...Ya da bu işlere oldukça uzak birileri işgüzarlık yapmaya kalkmış...Her halükarda sorumluları çıkartıp aralarından temizlemeliler...Gazetecilere gelince;Diyarbakırlı gazeteci meslektaşlarımı can-ı gönülden kutluyorum...Azına çoğuna bakmadan, haber dışı “ahlaksız” bir parayı almaya tevessül etmedikleri için...Bu namuslu davranışların “örnek olmasını diliyorum...”Tüm meslektaşlarına!..
“Yabancı dili en iyi bir sevgiliyle öğrenirsiniz...” derler...Onu tanıdığımda ne ben sevgili yapacak yaştaydım, ne de o benim sevgilim olacak yaşta...İsmini ilk kez bir “korku efekti” eşliğinde söylemişlerdi...- “Erdem Melek mi İngilizce’ye gelecek?.. Yandınız siz!..”Sekiz yaşındaydım...Siyah saçlı, kısa boylu, tırnakları uzun, ojeli, bakımlı bir kadındı...Hiç evlenmemişti...Sert görünümlüydü...“Sıfır basmasıyla, kıt notuyla ve sert mizacıyla” ünlüydü...***Sekiz yaşını dolduran TED Koleji miniklerinden bir sınıfı alır, üç yıl boyunca onlara İngilizce öğretip ilkokuldan mezun ederdi...Aldığı sınıfın İngilizce, İngilizce Fen, İngilizce Matematik, Konuşma (Conversation) dahil, bütün derslerini alır, minik çocuğu İngilizce’den baştan aşağı yoğururdu...- “Her sınıfı kolay kolay almaz Erdem Melek...” derlerdi...Bizi aldığı için sevinmemiz mi gerekirdi, üzülmemiz mi bilmezdik...Derse girdiği andan itibaren, sınıfta ürkütücü bir sessizlik olurdu... Şöhreti kendisinden önce gelmişti...Bazı eski talebeleri “Erdem Melek dümbelek...” derlerdi...Duyar diye söylemekten korkardık o tekerlemeyi...***Bir efsaneydi Kolej’in ilkokulunda...Veliler ve öğrenciler onu o kadar “ciddiye” almışlardı ki, ilk sınavda herkes maaile İngilizce çalışmıştı...Yedi sekiz öğrenci 10 aldı ilk sınavdan...Ben de ilk sınavda 10 alanlar arasındaydım...Aslında hakkım 9.5’du...Five (Beş) kelimesini Fire diye yazmıştım...İnce bir rötuşla r’yi v yapmış, cevabı doğru sayıp 9.5 değil, 10 vermişti...Dili henüz dönmeyen çocuklara, defalarca tekrarlayarak İngilizce konuşmasını öğretirdi...Yapamayan çocuğun alt dudaklarına uzun tırnaklarını geçirir, iki üç kez sıkardı...Alt dudağının ortasından Erdem Melek’in uzun tırnaklarının geçmediği çocuk pek olmazdı...Kulak memelerinden de geçerdi aynı gümüş rengi ojeli uzun tırnaklar...***İkinci sınavda hiç beklemediğim bir not aldım Erdem Melek’ten...10 üstünden 7.5...Kağıdı elime aldığımda içimin eridiğini hissetmiştim...Eve geldiğimde yaşadığım trajedi ise, eriyen içimi bile arar hale getirmişti beni...Erdem Melek yetmiyormuş gibi, evde annem 7.5’u görünce, normalde “takdirname” ya da “teşekkürnameye” tekabül eden notu ‘hayatıma kast eden bir felaket’ olarak nitelemiş, o sırada tesadüfen yanında bulunan oklavayla dövmeye kalkmıştı...Bu olayın üzerinden çok uzun yıllar geçti...Türkiye’yi televizyonlarda kasıp kavururken, hep en tepede olan ratinglerin, bir gün bile azıcık düşük gelmesine nasıl tepki duyduğumu gören çalışanlar “niye bu kadar reaksiyon gösterdiğimi” bir türlü anlayamazlardı...Nereden bilsinlerdi; bu dinmek bilmez fırtınanın altında, sekiz yaşında bir çocuğun İngilizce öğrenmeye çalışırken Erdem Melek ve annesi tarafından harmanlanmış otoriter bir mürebbiye kültürünün altında inim inim inlemesi vardır...***Sert görünümlü insanların aslında gizlemeye çalıştıkları çok yumuşak kalpleri vardır...Bu gerçeği hayatta bana ilk öğreten Erdem Melek’ti...Bir gün sıra dayağı çekiyordu...Sıramızı beklerken, bir çocuğun ağlamasına üzüldüğünü fark ettik...Sırada bekleyen bizleri bir anda dövmekten vazgeçti...İlk yılın peşrevinden sonra, özellikle üçüncü yıl, iyice haşır neşir olduğumuz Erdem Melek, o gümüş ojeli uzun tırnaklarını alt dudağımızdan geçirmez olmuştu...Geçen yıllar içinde o sert ve otoriter kadın gitmiş, daha yumuşak, sevecen ve öğrencisini kollayan bir kadın gelmişti...İlkokulu bitirirken sınıftan kimse, artık Erdem Melek’in “Sert ve kötü bir Hoca” olduğunu düşünmüyordu...Tersine herkes Erdem Melek’ten çok iyi kalpli birisi olarak bahsediyordu...Ne yapmıştı, nasıl yapmıştı da, “Sertlik ve otorite efsanesi olarak bilenen” o öğretmen, “iyi kalpli ve yumuşak“ bir kimlik kazanmıştı tam anlamıştık...***Ankara’dan onbeş gün önce TED’in 85. yıldönümü kutlamalarından dönerken Ayşim (İncesulu) “Biliyor musun” demişti; “Erdem Melek yazları Büyükadada oluyormuş... Bir ziyaret etsek...”- “Olur” demiştim, “Birkaç kişiyi alıp gidelim...” Bugün yarın gidecektik...Dün arka sıramda oturan Ali Büyükhanlı aradı...- “Erdem Melek öldü...” dedi...Kalakaldım...Anladım ki, on beş gün önce yaptığımız konuşma bir tesadüf değildir...Evren onu konuşmamızı istemiştir...***Nedense kalpleri yumuşak ve çok iyi olan insanlar, kendilerini sert ve acımasız gösterirler...Belki de, “kalplerinin çok kolay kırılacağını bildiklerinden, etrafına suni sertlikten yapılma bir zırh” oluşturuyorlardır kim bilir... İngilizce öğretmenimizin aslında ne kadar yumuşak bir kalbi olduğunu ancak ilkokulu bitirirken öğrenebilmiştik...Bana İngilizce öğretmek için ojeli tırnaklarıyla hafif sıktığı dudaklarımdan tek bir cümle dökülebiliyor şimdi:Sevgili Öğretmenim...YAŞAMI KAYBETMEK!..Robin Sharma’dan iki pasaj alacağım bugün; “Kişisel etkinliğin gerçek sırrı amaca odaklanmaktır...Enerji ve dikkatinizi yöneltmeye değecek ve değmeyecek eylemler vardır...Bir şeyleri yapmanın gerçek sırrı, neleri yapmadan bırakmak gerektiğine karar verebilmektir...Bir şeye odaklanmak,başarının merkezidir...Konfüçyüs şöyle der:‘İki tavşanı birden kovalayan kişi, hiçbirini yakalayamaz...’***Etkisizliklerin çoğu, birçok insanın yapmalarını gerektiğini bildikleri halde, yapmak zorunda oldukları şeyi yapma disiplininden yoksun olmalarıdır...Özel hayatlarında ve meslek yaşamlarında önemsiz ve kolay işleri önemli olanlara tercih ederler...Sona geldiklerinde ise bütün bir yaşamı kaybettiklerini anlarlar...”ÖZAL’IN ÖLÜMÜNDEKİ MUAMMA...Yirminci ölüm yıldönümünde Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı iken “ölmediği fakat öldürüldüğü” iddasıyla dava açılıyor...Uzaktan kumandayla hayatımı değiştiren en önemli adamlardan biriydi Turgut Özal...Seçimleri ilk kazandığı 6 Kasım 1983’te, rahmetli Örsan Öymen’le Farabi Sokak’taki evine giren ilk ve tek gazetecilerdik...Yırtık bir eşofman vardı üzerinde...Bacaklarını kavuşturmuş, sanki birkaç güne kadar darbenin lideri Kenan Evren’den görevi almak için bütün dünyanın dikkatini çekecek kişi o değilmiş gibi babacan ve sevecen bir dille konuşmaya başlamıştı bizimle...Gücünün zirvesindeyken ben Atina’daydım...Öldürdüler mi bilmiyorum, ama yaşarken “hiç yaşatmak istemediklerini” çok iyi biliyorum...***Dün Vikipedi’de isminin yanındaki şu tarihi paragrafa takıldı gözlerim:“Cumhurbaşkanlığı döneminin en önemli olayı, Körfez Savaşı’dır... Bu olayda çok aktif rol oynamıştır... Petrol kaynaklarının kontrolünü elinde tutan Saddam Hüseyin’in, Türkiye için büyük tehlike teşkil ettiğini ve Saddam’ın bölgeyi hakimiyeti altında tutmasına izin verilemeyeceğini savundu...Saddam’ın uzaklaştırılması için, mümkün olan her şeyin yapılması konusunda fikren ve siyasi açıdan son derece istekliydi...Bu nedenle ABD’ye bu konuda açık destek verdi... Hareketa Türk ordusunun da katılıp Misak-ı Milli sınırları içinde olan Musul ve Kerkük’e girilmesini isteyince, zamanın Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay, görev süresi sona ermeden 3 Aralık 1990 tarihinde kendi isteğiyle Genelkurmay Başkanlığı görevinden emekliye ayrıldı...Görevden ayrılmasına nedeninin hükümetin politikasına tepki olduğunu söyledi...”***Özal’ın bir süre sonra ölüme gidişinde bu paragrafın ve başka hangi paragrafların etkisi var bilinmez...Fakat bu paragrafa siz dikkat edin...Önümüzdeki günlerde bu paragrafı Turgut Özal kontekstinin dışında da sürkekli duyacağız...Özal’ın adını da sıkça anarak elbette!..
Fazıl Say, “cennet ve cehennem üzerine” yazdığı tweetler’den dolayı on ay ceza aldı...İsterseniz ben de bir cennet ve cehennem öyküsü anlatayım...Günü geldi;Bir Samuray, yolda rastladığı Budist rahibe, kafasına takılan soruyu sorar;- “Cennet nasıl bir şeydir?.. Cehennem nasıl bir şey?..”Rahip azarlarcasına cevap verir, Samuray’a...- “Git başımdan...” der; “Senin sorularına ayıracak vaktim yok benim...”***Beklemediği bu cevap karşısında sinirlenir Samuray...Üstelik kendisine gülmeye başlayan arkadaşlarının yanında küçük düşmüştür... Kan beynine sıçramış şekilde, kılıcına sarılır ve çekerek din adamına doğru hamle yapar...- “Şimdi senin o kelleni gövdenden ayıracağım...” der, “Sen kiminle konuştuğunu zannediyorsun!..”Din adamı hiç heyecana kapılmadan Samuray’ın kendisine iyice yaklaşmasını bekler...Sonra Samuray’ın duyacağı bir şekilde sakin bir sesle söyler:- “İşte cehennem budur!..”***Samuray şaşırır...Kılıcı havada kalır...Sonra onu kılıfına sokarak, bir kenara oturup sakinleşmeye çalışır...Kendi kendisine söyleniyordur:- “Az kalsın savunmasız bir insanı öldürecektim... Üstelik de bir din adamını...”Sakinleştikten sonra din adamına dönüp alçak sesle konuşur:- “Özür dilerim efendim...”Din adamı gülümseyerek karşılık verir Samuray’a... - “İşte cennet de budur...”(Dr.Yaşar Ateşoğlu’nun Hayatınızı Değiştirecek Bilgelik Öyküleri kitabından...)“AKİL” DURUMA GELEN ESKİ DOSTLA KARŞILAŞTIĞIMDA...İsmini kullanmayayım...İznini almadım çünkü...‘Akil insan’lardan biri haline geldi çok eski bir dostum...Geçen gün bir iki kahve içimi, bir sohbet için buluştuk kendisiyle...Aslında hiç aynı cenahlarda değildik onunla...Tersine bulunduğu ve entel dantel tabirine layık Cihangir çevresi, beni makbul bulmazdı...Bense o dünyaları, devrimci günlerimde “halktan kopuk” bulurdum, televizyonculuk yıllarımda da “kendi dünyalarında yaşamaktan ibaret entel takımı...” diye nitelerdim...Sevgi ve ilgi karşılıklı olur...Tersi de geçerliydi...Sevgisizlik ve ilgisizlik de karşılıklıydı!..***Bir gün arkadaşlarla Show Haber’e “bir projelerini anlatmak için” gelmişlerdi...Projelerini anlattıklarında, nasıl başarılı olacağıyla ilgili fikirlerimi “net ve özlü biçimde” anlatmıştım onlara... Dostum olan kişi sonradan, grubun tepkisini anlatmıştı bana...Meğer hiç beklemedikleri analizleri benden duyunca, afallayıp kalmışlar, “Bu adam ne kadar düzgün fikirler veriyor ve yardımcı oluyor bizlere...” diyerek şaşkınlıklarını dile getirmişlerdi...***Dostum o gün benden nasıl farklı bir izlenim aldığını anlatmıştı bana...O dünyaların, ticari kartellerin, o kartellerin siyasi temsilcilerinin ve her türden etkin ve yetkin çevrenin “hedefindeydim” o yıllarda...Sanırım biraz da tek çocuk şımarıklığıyla “kendim öyle olmasını istiyordum...”- “Şimdi roller değişti... Kendi ellerimle kendimi oturttum hedefe...” dedi...- “Bu hedefe oturma işini fazla ciddiye almasan...” diye çıkıştım, “Biliyorsun bu önünde sonunda bir psikolojik savaş...”- “Evet öyle...” dedi, “Fakat çok acımasız yapıyorlar...”Gözlerimin önünden o yıllar geçti hızla... Yıllarca yürütülen o inanılmaz psikolojik savaş...Şimdi aynı savaşı hedefe koydukları “akil insanların içinden seçtikleri, arkası olmayanlar üzerinden” yapıyorlardı...O görüşmede Hülya Koçyiğit’in “Ben bütün Türkiye’nin ve ailelerin sevglisiydim... Şimdi ucuz kadın muamelesi yapıyorlar...” dediğini öğrendim...Orhan Baba’nın “Bu bana reva mı” dediğini de... ***Acı bir tebessüm kapladı yüzümü...Dostuma “Çok takma... Bunlar geliyor ve geçiyor... Tortu olarak yıllar sonra sana acı bir gülümseme kalıyor yadigar... Seni hayatta ve ayakta tuttuğuna inandığın acı bir tebessüm...” dedim...Siyasi, ticari ve parasal hiçbir beklentisi olmadığını biliyordum...- “Bir şey düşünme... Sadece barışın olması için kendi çapında katkı yapmaya çalış... İnsanlararası barışa yapacağın katkı hayata yapacağın en değerli katkı olacak... Bir gün sana hiç tahmin etmediğin bir biçimde misliyle dönecek... Evren barış için yaptığın bu katkıyı unutmaz... Bunu bil!..” dedim... Arabası gelmişti...El salladım gitti...Yürümeye başladım sahilde...Güneş vardı ve denize vuruyordu...Pırıl pırıldı deniz, umut saçıyordu...Hayat fışkırıyordu sanki deniz...BOSTON’DAKİ ÇOCUKLUK ARKADAŞIM...Boston’daki terör saldırısını duydum...Aklıma ilk o geldi...Çocukluk arkadaşım, Kolej’de üç yıllık sınıf arkadaşım Muzaffer, eşi ve iki çocuğuyla Boston’da yaşıyordu...Orada gece yarısını geçen saatlerde mesaj attım...Birkaç saat sonra cevap geldi:- “Sevgili Reha... Tesadüfen bu yılki maratonu seyretmeye aileden kimse gitmemişti... Geçen yıl çocuklar ve Fransa’dan gelen misafirimizi de alarak bombanın patladığı finish line’den maratonun bitişini izlemişlerdi...Bu sene de aynı yerden seyretmeyi düşünüyorlardı... Fakat son anda Mert eve arkadaşlarını çağırıp pinpon partisi yapmaya karar verdi... Okullar patriot günü dolayısıyla tatil... Onun için gitmediler geçen yıl olduğu gibi maratonu seyretmeye... Dün çok acı bir gündü hepimiz için... Buradaki herkesin her yıl izlediği bir maraton koşusu bu... Herkes biliyor ki hepimiz orada olabilirdik... Terör böyle bir şey... Komşumuz yardım derneklerine para toplamak için sabah evinden çıkıyor ve 42 kilometre maraton koşuyor... Tam maraton bittiğinde bomba patlıyor az önce 42 kilometre koştuğu bacağı kopuyor...”***Terör...Sivil insanı, hayatı ailesiyle yaşamaya gayret eden, sıcak ve sevgi dolu dünyaları patlayan silahlar ve bombasıyla tarumar eden, en sevdiğiniz insanları yok eden, sakat bırakan bela!..Bu belanın bütün gençliği terörün göbeğinde geçen çocukluk arkadaşım Muzaffer‘i bir baba olarak nasıl etkilediğini gördükçe, bunun bitmesini hala “bir siyasi lafazanlık haline getirenler”i içim kaldırmıyor...İki dünya güzeli çocuğunu geçen yaz gördükten sonra, çocukluk arkadaşımın endişesini anlamamama imkan var mı?..Boston’da yaşananlar burada her gün yaşanıyor...Hala birileri çıkmış, hiçbir şeyin olmadığını bildikleri halde “Ne verdik acaba karşı tarafa?..” diye soruyorlar...Yazık ve günah!..Ne diyeyim ki?..
Bu ülkede otuz yıldır süren savaş sona ersin istiyorum...Vatanın evladı olarak ölen kırk bin ‘can’a yeni canlar, yeni ölümler, yeni gençler, yeni çocuklar eklenmesin istiyorum... Bu ülkenin dağlarına bahar gelmesini, hayatın 70 milyon insanın barışı içinde Türk’üyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Abhaza’sıyla yaşanmasını istiyorum...Kim kendini ne olarak ve nasıl hissediyorsa “o hissini tercümansız söyleyebilmesini, özgürce hayatiyetini devam ettirebilmesini” istiyorum...Tüm bunlar tek bir milletin, tek bir bayrağın, tek bir devletin ve ülkenin çatısı altında gerçekleşirse büyük bundan mutluluk duyacağım...Dünyada onca bölünen ve parçalanan devlet varken, bölünmeyen ülkem, ayrışmayan milletimle gurur duyacağım...Kimsenin kendi kaderini tayin hakkına karşı çıktığımdan değil...Ülkemin milletimin birbirine lehimlenme ve kenetlenme ustalığına ve sevgisine gurur duyduğumdan...***Ben “barış” istiyorum...Fakat barış olmasına uğraşırken, Atatürk’ü tartışmak istemiyorum...Barış sürecinde “Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi üzerine tartışmaları” arzu etmiyorum...Barış meselesini iki tarafın bir Atatürk tartışması haline getirenleri, reddediyorum...Ben Atatürk’ü tartışmak değil barışı yaşamak istiyorum...Ben ölmeyen çocuklar, yaşayan gençler, bir ve bütün bir ülke istiyorum...Atatürk’ü kendilerine kalkan edip “barış”ı engelleyenleri olduğu gibi, Atatürk’e bitmek bilmeyen öfkelerini, bu vesileyle kusmak isteyenleri sonsuza kadar reddediyorum!..Atatürk’e olan sevgimle, Kemalist olmayan üst bilincimle, vatanıma, milletime ve insanıma duyduğum muhabbetle ve demokrasiye olan inancımla barışı istiyorum...İstemeyen herkese karşı “barış”ı istiyorum...BİR DAĞCI HİKAYESİ...Himalayar’ın zirvesine tırmanan iki dağcı kamp yerlerine tırmanabilmek için büyük gayret gösteriyorlardı...Çok soğuk bir hava vardı...Donma tehlikesi yaşıyorlardı...***Tam bu sırada karların içine gömülmüş başka bir dağcı gördüler...Dağcılardan biri diğerine seslendi:- “Haydi ona yardım edip, birlikte kamp yerine taşıyalım...”Diğeri bu öneriye karşı çıktı:- “Böyle bir şey bizim hayatımız açısından çok tehlikeli olur... Yaşayıp yaşamadığı bile belli olmayan bir adamı kurtarmak için kendi hayatımızı tehlikeye atamayız...İlk yardımda bile basit bir kural vardır...Kendi yaşamını tehlikeye atmayacaksın...”***Arkadaşının bu sözlerine katılmayan yardımsever dağcı, hemen vakit geçirmeden yerde karlar içinde yatan adama doğru yöneldi...Dağcının yattığı yere gittikten sonra, güçlü ve kuvvetli yapısıyla karlar içinde kalan zayıf bünyeli dağcıyı kaldırıp taşımaya başladı...Bu arada diğer arkadaşı çoktan kamp yerine doğru yola çıkmıştı...***Karlara saplanan dağcı, kendisini saplandığı yerden kaldırıp, taşımaya başlayan dağcının harcadığı enerji sayesinde ısınarak kendine gelmeye başladı...Onu taşıyan dağcı da aşırı bir çaba gösterdiği için, kendisini donmaktan korudu...Kamp yerine varmak üzereyken, bir anda yerde yüzüstü karlara saplanmış birisini gördüler...Bu kişi az önce kendilerini yalnız bırakarak yola çıkan diğer dağcıdan başkası değildi...Soğuğa tek başına olduğu için dayanamayan dağcı, kamp yerine ulaşamadan ölmüştü!..(Dr. Yaşar Ateşoğlu’nun Hayatınızı Değiştirecek Bilgelik Öyküleri kitabından)PRESTİJ FİLMİ İZLERKEN FAZIL SAY HABERİ...Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi filmlerinden biri sayılan Prestij filminde birbiriyle delicesine rekabet eden iki sihirbazın öyküsü anlatılır...Alfred Bordan; rakibi Robert Angier tarafından bir türlü çözülemeyen ve delicesine takıntı haline getirilen, bir sihirbazlık numarasının sahibidir...Angier; rakibinin sihirbazlık numarasını öğrenmek ve daha iyisini yapabilmek için, okyanusları aşar, akla hayale gelmedik projeler arar, sihirde yer alacak deneklerin ölümüne bile yol açacak, dehşet formüllere para öder...İki sihirbaz, birbirlerini alt edebilmek için, önceleri normal yollardan başlattıkları rekabeti, zamanla birbirlerine en ölümcül darbeleri vuran ve diğerine hayat hakkı tanımayan noktaya getirirler...***Gizemli filmler arasında gelmiş geçmiş en iyi on filmden biri olarak gösterilen ve dünya sinema tarihinin tartışmasız en iyi filmlerinden biri olan Prestij, 19. yüzyıl sonları Londra’sının Victoria döneminde yaşayan iki sihirbazın öyküsünden bir evrensel gerçeğin anlatımıdır...O evrensel gerçek şudur;“Rakibine yaşam hakkı vermediği anda, sihirbaz kendi yaşam alanını da yok eder...”***Aslında birebir ilgisi yok...Fakat Fazıl Say’a Ömer Hayyam’ın dizelerinden dolayı on ay hapis cezasının verildiğini duyduğumda, ben üçüncü kez sinema klasiği haline gelen Prestij filmini izliyordum...O sırada bu ülkede ifade özgürlüğünün kısıtlanmasının Nazım Hikmet de dahil binlerce yazarı, çizeri, şairi, sanatçıyı, siyasetçiyi kapsama aldığını düşündüm... Bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bile ifade özgürlüğüne konan yasağın sonunda “hapis yatmıştı” bu memlekette aylarca cezaevinde...***İfade özgürlüğüne vurulan darbeler, darbe vuranları vurmuş, özgürlüğüne darbe vurulan Tayyip Erdoğan Başbakan olmuştu...Christoper Priest’in romanından esinlenen ve tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olan Prestij, basit bir evrensel gerçeğin altını çiziyordu, bütün sihirbazlık numaralarının gizemli örtüsüyle dolu filmde:“Başkalarının yaşam alanına müdahale, aslında kendi yaşam alanınıza müdahaledir...”Başkalarının hayatına müdahale etmeme kuralını yıktığınızda, kural sizin aleyhinize işlemeye başlar...Alfred Borden’la, Robert Angier’i kaçınılmaz sona sürükleyen kader, yarattıkları illüzyonun ustalığı değil, ayakta kalabilmek amacıyla, rakiplerinin sanatını yok etme hastalığıdır...Habere baktım...Prestij filmini izlemeye devam ettim!..
Dün sabah pırıl pırıl bir güneş vardı Boğaz’da...Yürürken, karşıma Boğaz boyunca her renkten, her takımdan insanlar çıkar...Galatasaraylı’sı, Fenerbahçeli’si, Beşiktaşlı’sı...Dün Galatasaray eşofmanları giymiş birisi tam yanımdan geçerken “Reha” diye sesleniverdi....Döndüm o eşofmanların içinde bana merhaba diyen kişiyi ilk bakışta tanıyamadım...- “Ben Rahmi...” dedi...Dediği anda, görüntüyle isim kafamda örtüştü...Rahmi’ydi bu, Rahmi Saltuk...***Birbirimizi tanıdığımız anda, selamlaşma öpüşmeye dönüştü...Yumuşacık yanaklarına dostça öpücükler kondurdum Rahmi Saltuk’a...- “Seni” dedim, “Galatasaray eşofmanları altında hiç beklemiyordum... Tanıyamadım kusura bakma...”- “Eşofmanlar benim değil ...” dedi, “Ben aslında Beşiktaşlıyım... Bu eşofmanlar oğlumun...”O an anladım oğlunun Galatasaray eşofmanlarıyla hayata tutunmaya çalışıyordu Rahmi Saltuk...Oğlu Baran’ı birbuçuk sene önce, Şişli’deki evlerinde açık pencereden düşünce kaybetmişti Rahmi Saltuk...21 yaşında İstanbul Teknik Üniversitesi’ni bitirmiş gencecik bir çocuktu Baran...Nasıl olmuştu da, sabaha karşı 05’te eve geldikten sonra, 1.85’lik boyuyla açık duran pencereden düşmüştü, kimse bilmiyordu...Rahmi Saltuk biricik oğlunun vefatını sabah 07’de eve gelen polislerden öğrenmişti...***Kaldırabileceği bir olay değildi...Cenazede dostlarına yaslanmış görüntülerini gördüğümde, uzun süre kendime gelememiştim...Şimdi karşımda duruyordu...Gençliğimin “Devrimci ozan“ı, “Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin” türküsünün unutulmaz kahramanı, Venseremos marşının tok sesli yiğidi Rahmi Saltuk, oğlundan kalan tek yadigar Galatasaray forması ve eşofmanıyla Boğaz kıyısında yürüyordu...Üzserindeki eşofmanın kendisinde yarattığı enerjiyle hayata tutunmaya çalışıyordu...Yaşamı zamanında çok mu ciddiye almıştık bilmiyorum...35 yıl önce, “dünyaya devrimler getirirmeye çalışır”, “Şili’de halk bugün savaşıyor” marşını Rahmi Saltuk’un sesinyle nakarattan söylerken, uzak isiktbalde bir gün, Boğaz kıyısında güneşli bir öğle vakti Rahmi Saltuk’la Galatasaray forması altında spor yaparken karşı karşıya geleceğimi söyleselerdi, inanır mıydım acaba?..O formanın, Rahmi’nin 21 yaşında kaybettiği oğlu Baran’ın en sevdiği hatırası olacağını bilseydim, o günlerde daha doğmamış olan Baran’ın yaşaması için ta o zamanlardan bir şeyleri değiştirmeye çalışır mıydım kim bilir?..Hızlı hızlı yürüyor, çocuğunun ruhundan aldığı enerjiyi hayattına katmaya çalışıyordu...Bir duygu patlaması oluverdi içimde...“Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin” şarkısını mırıldandım...Bir süre...Sonra sesim nefesime karıştı...Nefesim Boğaz’a...EVRENDEN KORUNAMAZSINIZ!..Bahar aylarının verimli topraklarının içinde iki tohum yan yana yatıyorlarmış...Tohumlardan biri diğerine:“Ben büyümek istiyorum” diye konusmuş...- “Köklerimi altımdaki toprağın derinliklerine...Filizimi yeryüzüne göndermek istiyorum; baharın müjdecisi tomurcuklarım açılsın istiyorum...Güneşin sıcağını yüzümde, sabahın tatlı dokunuşunu yapraklarımda hissetmek istiyorum...”Böylece büyümeye başlamış tohumcuk...Diğer tohum ise: “Ben korkuyorum!..” demiş.- “Köklerimi altımda yatan toprağın derinliklerine gönderirsem, karanlıklarda beni neyin beklediğini bilemem.Üstümdeki toprağı zorlayıp yeryüzüne çıkmaya çalışırsam filizlerim zarar görebilir.Ya tomurcuklarım açmaya başladığında üzerinde salyangozlar gezip, onları yemeye kalkarsa?Ya tomurcuklar çiçeğe dönüştüğünde küçük bir çocuk beni koparıverirse?.. Yooo!.. Hayır, en iyisi burada kalıp beklemek...Büyümek için belki daha güvenli bir zaman bulabilirim...” demiş ve yerinde kalmış...O sırada bir tavuk gelmiş...Yumuşamış bahar toprağını eşelemeye başlamış...Eşelerken beklemeye karar veren tohumu görmüş...Bir çırpıda yutuvermiş...***Burçin Alpacar gönderdi bu güzel öyküyü...Hayatta “başlarına bir şey gelecek korkusuyla” sevgiyle kazanabilecekleri tecrübeleri ellerinin tersiyle itenleri anlatmak için...Elbette bu öykünün ilk mesajı bu...Fakat bence “evrenin işleyişini bilenler için” çok daha önemli bir mesajı var...Kendisini “evrenin mükemmel işleyen aklından daha önemli gören” insan aklı, hesaplı davranarak, “evreni ve ve çevresindeki ilişkiler ağını yönetebileceğini ve alt edeceğini” sanır...Çevremizde yaşayan güçlü, kudretli nice ademoğlu, tıpkı ikinci tohum gibi; köklerinin altında yatan toprağın derinliklerindeki karanlıkları hesap ettiler... Filizleri zarar görmesin diye çiçeğin üstünü örtmeye gayret ettiler...Salyangozlar onu yemesin, çocuklar geçerken onu alıp koparıvermesin diye önlem üstüne önlem aldılar...Onca akılları, onca yönetim becerileri ve onca kurnazlıkları fayda etmedi ve evren bildiğini okudu...***Evrenin en temel yasalarından biri, kendisini daha akıllı zanneden ‘ölümlülere’ kimin daha zeki olduğunu ustaca göstermektir...Hayatta niyetinizi iyi tutun...Evrene ve insanlığa katkı sağlayacak değerlerle dolu olsun niyetiniz...Art niyet taşımayın...Sonra yürüyün yaşam yolculuğunda...Hayat sizi nereye götürürse...Fırsatçı davranmayın...Bırakın fırsatlar kendiliğinden size gelsinler...Göreceksiniz ki çok keyifli bir yolculuk olacak, bu maceranız...EŞCİNSEL EVLİLİKLERDE EVLAT EDİNME HAKKI...Fransız senatosu da “Eşcinsel evliliklerde evlat edinme hakkını” kabul etti...Eşcinseller arası evlilik tartışması başladığında, hayata “para” denklemiyle bakmadığımdan, uzun zaman kayıtsız kaldım...Ne zaman ki bir dostum; “Sen hiç oralı olmuyorsun ama bir eşcinselin miras bırakma hakkı ne olacak?.. Onun bir çocuk büyüterek mirasını evladına bırakma hakkının önüne geçmek insan haklarına uygun olmaz ki?..” dedi, o zaman bende jeton düştü...***İnsanlık tamamen özgür, başka bir denkleme doğru gidiyor...Kişisel tercihler, hayatı istediği şekilde yaşama özgürlüğü, başkalarına zarar vermedikçe dilediğince düşünme ve davranabilme özgürlüğü inanılmaz boyutlara ulaşıyor...Bu noktada Türkiye’deki değişik etnisiteleri, dilleri, dinleri, mezhepleri, inançları, yaşam tarzlarını birleştirecek noktanın doğru yorumlanan bir “laiklik” olduğunu düşünüyorum...Başkalarını ötekileştirmeyen, aşağılamayan, inançlarını, giyimlerini, kuşamlarını ve hayata bakışını sorgulamayan gerçek bir laiklik anlayışı devleti her türlü inancın uzlaşmaz çelişkilerinden, yorum farklılıklarından kurtarır...Herkesin duygu, düşünce ve inancını kutsayan ve temelinde “bütünüyle demokratik bir yapıyı” kökleştiren bir anlayış “yeni barış sürecini kalıcı” yapabilir...Bu nokta, “barış sürecinin bizzat kendisi kadar” önemlidir...
Türkiye’de “doğruları anlatan, futbolun gerçeklerini aktarmaya çalışan” spor medyası azınlıktır...Geri kalan büyük çoğunluk, rating ve tiraj hesaplarından başını kaldırıp, halka gerçekleri anlatmaya heves etmez...Fenerbahçe büyük bir başarı göstererek Lazio’yu eledi...Bütün gazeteler ve televizyon programları “Bekle bizi Amsterdam... Kupa geliyor...” başlıklarıyla çıkıyor...Mesele değil, çıksınlar...Burası bir Akdeniz ülkesi...Coşku, umut, heyecan bu ülkenin toprağında, insanının kimyasında var...***Fakat gerçekler de anlatılmalı ki, yarın Fenerbahçe finale kalamaz veya kupayı alamazsa, “Aykut Kocaman başarısız”, Fenerbahçe takımı da “ayağına gelen fırsatı tepen, basiretsiz mangasına” dönüştürülmesin...Fenerbahçe’nin yarı finalde oynayacağı Portekiz’in Benfica takımı, Portekiz liginde ‘rüya’ bir sezon yaşıyor...Bu sezon sadece iki resmi maçta yenilgi yüzü gördüler...UEFA kupasını almayı çok istiyorlar...Ve yaklaşık 180-190 milyon euroluk bir takımlar...***Uluslararası bahis firmaları, işin ucunda para olduğu için “palavra” atmazlar...Türk spor medyasının rating ve tiraj hesaplarının dışındadırlar...Takımlara biçtikleri oranlardan para kazanacakları için, ince eleyip sık dokurlar ve bütün maçları mercek altına aldıktan sonra oranları açıklarlar...Dün uluslararası bahis şirketlerinin yarı finale kalan dört takımla ilgili oranlarına baktım ve Fenerbahçe adına büyük mutluluk duydum...Bahis şirketleri Fenerbahçe’nin UEFA kupasını kazanma oranını 6.50 olarak belirlediler... İsviçre temsilcisi Basel için bu oran 8.00, Benfica için 2.60, Chelsea için 2.30...***Yani...Yani Fenerbahçe uluslararası bahis şirketlerine göre, son dört takım içinde UEFA kupasını kazanma ihtimali olan üçüncü takım...Basel’e göre, uluslararası bahis şirketleri Fenerbahçe’ye daha fazla şans veriyorlar...Birinci sırada İngiliz devi Chelsea yer alıyor...İkinci sırada da Fenerbahçe’nin rakibi Benfica...Fenerbahçe-Benfica maçları için, Benfica’nın tur atlamasına 1.50, Fenerbahçe’nin tur atlamasına ise 2.40 veriyorlar...Benfica’yı bir miktar daha favori gösteriyorlar...Fenerbahçe, Benfica’yı geçerse, finalde muhtemelen karşılaşacağı Chelsea ise 350 milyon euroluk bir takım...Bunlar futbolun gerçekleri...Yoksa “kafadan ve işkembeden salla dur...”Olmadı mı da, gelsin “Aykut niye yapamadı?..” hezeyanları...Arkasından da aylarca bitmek bilmeyen, “Aykut kalsın mı gitsin mi geyikleri...”Tüm bunların bir mantığı var elbet...Rating ve tiraj...,Siz futbolun gerçeklerine yakın durmak istiyorsanız, geyiklere ve hamasi manşetlere değil, istatistiklere bakacaksınız...Elbette bir gerçeği unutmadan...Futbol istatistiklerden ibaret olsaydı, “futbol” olmazdı...Futbolu futbol yapan sonucu belli olmayan maçlar ve sürprizlerdir...REAL’İ YENEN GALATASARAY...Kim ne derse desin bu sezonun Avrupa Kupaları’nda şu ana kadar en başarılı takımı Galatasaray’dır...Şampiyonlar Ligi’nde, Fenerbahçe’nin rakibi olan Benfica ve Chelsea gibi üçüncü olup UEFA’ya gitmediler...Gruptan çıktılar...Yetmedi üstüne tur atladılar...Çeyrek finale çıkıp Avrupa’nın en güçlü sekiz takımından biri haline geldiler...***Çeyrek finalde karşılarına öyle böyle bir takım çıkmadı...Barcelona ve Bayern Münih’le, birlikte dünyanın açık ara tartışmasız en iyi üç takımından biri olan Real Madrid karşısında inanılmaz bir mücadele verdiler...Buralara gelmelerinin tesadüf olmadığını bütün dünyaya gösterdiler...Bir maçı üç golle kaybettiler...İkinci maçı üç golle kazandılar...Real’e karşı...***Şampiyonlar Ligi’nde yarı finalin kapısından dönmek, başka şeylere benzemez...Bu Lig’de dünyanın en büyük devleri mücadele ediyor...Spor medyası, Galatasaray’la ilgili fazla beklenti yaratmasa, “Real’i de geçeriz...” türü başlıklarla, duygu sömürüsü yapmasa, Galatasaray’ın Real Madrid başarısının değeri daha iyi anlaşılırdı...Fenerbahçe için de aynı şey yapılıyor...Duygu sömürüsüne yönelik bir pohpohlama rüzgarı, “takımların gerçek başarılarının” üstünü örtüyor...Galatasaray hızla Avrupa’daki eski günlerine dönüyor...Hatta döndü bile denebilir...Bu sene Şampiyor Ligi’ndeki başarıları, UEFA Kupası’nı kazandıkları yıla yakın bir başarıdır...SAMET AYBABA’YLA BEŞİKTAŞ’TA İŞLER ZOR OLACAK...Sezon bitmeden bir şey söylenmez...Beşiktaş “Feda” sezonunda kendisinden beklenmeyecek ölçüde iyi işler yaptı...İyi bir takım oluşturdu...Olcay, Oğuzhan gibi genç yeteneklerle, Holosko gibi uzun zamandır verim alınamayan yıldızlarla ligde iyi top oynamaya çalışan, çok gol atan, mücadeleci, keyifli bir takım yarattı...Bu sezonu kaçıncı bitireceğini bilmiyorum...Zaten kaçıncı bitireceğinin bir önemi de yok...***İyi bir takımdılar...Lige rank kattılar...Büyük olasılıkla da önümüzdeki sezon Avrupa kupalarında oynamaya hak kazanacaklar...Bu yönleriyle başarılı bir takım Beşiktaş...Fakat Beşiktaş’ta başarının kıstasları ne yazik ki bunlar değil...Amiyane bir tabir, halk arasında çok söylenen bir deyişle “Üç büyüklerin sadece formasını sahaya sürsen en az üçüncü olurlar...”Bu tabir geçerliyse Beşiktaş başarılı değil...***Şimdi adları lazım değil, ben Beşiktaş’ta “üçüncülük halinde yabancı Hoca’ya prim yazdırmış yöneticiler” de gördüm... Ancak onların ne yaptığı değil Beşiktaş’ın müktesebatı ve ritüeli önemli...İki ezeli rakibi Galatasaray ve Fenerbahçe’nin arkasına düşmek, başarı değildir Beşiktaş’ta...Şöyle denebilir elbet...Bu daha ilk sene...Önümüzdeki yıllarda durum değişebilir...İhtimal dışı tutmamakla beraber bu seçeneği...Ben iyi olan bu kadronun yeni ve başarısı daha ispatlanmış bir teknik heyetle devam etmesinin doğru olduğunu düşünüyorum...Samet Hoca’ya gerçekten “içten bir teşekkür” edilmeli...Böyle bir sezonda böylesine ağır bir yükü sırtladığı için...Değerlere değerini vermezseniz, size de bir gün değerinizi göstermezler...MÜKEMMEL!..Ayşe Nazlı’yla Hürriyet’e verdiğim röportajda Selim‘le (Akçin) Cengiz (Semercioğlu) sordular...- “Sende son 5-6 yıldır büyük değişim görüyoruz... Nedir bu değişimin sırrı?..”Onlara bir cevap verdim...Fakat ben size esas yanıtı bu köşede Robin Sharma’nın sözcükleriyle vereyim...Şöyle diyor Robin Sharma:- “Kendinizi yaptığınız her şeyde mükemmele ulaşmaya adadığınızda, yaşamınızı idare ediş biçiminiz konusunda daha olumlu bir his ve gurur duyacaksınız...Bu duygu, daha büyük bir enerji ve tutkuyu tetikleyecek olan özgüven ve öz saygıyı artırır...Kendinizi iyi hissedersiniz...***Kendisini iyi hisseden insanlar, büyük ve kayda değer işler başarırlar...Bunun karşılığında mükemmellikte daha üst seviyeye ulaşırlar...Bu yörünge, insanları daha yüksek seviyede bir mutluluğa, anlama ve iç huzura taşıyan ve yukarı doğru uzanan bir spiraldir...”