Sevgili öğretmenim...

Haberin Devamı

“Yabancı dili en iyi bir sevgiliyle öğrenirsiniz...” derler...

Onu tanıdığımda ne ben sevgili yapacak yaştaydım, ne de o benim sevgilim olacak yaşta...

İsmini ilk kez bir “korku efekti” eşliğinde söylemişlerdi...

- “Erdem Melek mi İngilizce’ye gelecek?.. Yandınız siz!..”

Sekiz yaşındaydım...

Siyah saçlı, kısa boylu, tırnakları uzun, ojeli, bakımlı bir kadındı...

Hiç evlenmemişti...

Sert görünümlüydü...

“Sıfır basmasıyla, kıt notuyla ve sert mizacıyla” ünlüydü...

***


Sekiz yaşını dolduran TED Koleji miniklerinden bir sınıfı alır, üç yıl boyunca onlara İngilizce öğretip ilkokuldan mezun ederdi...

Aldığı sınıfın İngilizce, İngilizce Fen, İngilizce Matematik, Konuşma (Conversation) dahil, bütün derslerini alır, minik çocuğu İngilizce’den baştan aşağı yoğururdu...

- “Her sınıfı kolay kolay almaz Erdem Melek...” derlerdi...

Bizi aldığı için sevinmemiz mi gerekirdi, üzülmemiz mi bilmezdik...

Derse girdiği andan itibaren, sınıfta ürkütücü bir sessizlik olurdu...

Şöhreti kendisinden önce gelmişti...

Bazı eski talebeleri “Erdem Melek dümbelek...” derlerdi...

Duyar diye söylemekten korkardık o tekerlemeyi...

***


Bir efsaneydi Kolej’in ilkokulunda...

Veliler ve öğrenciler onu o kadar “ciddiye” almışlardı ki, ilk sınavda herkes maaile İngilizce çalışmıştı...

Yedi sekiz öğrenci 10 aldı ilk sınavdan...

Ben de ilk sınavda 10 alanlar arasındaydım...

Aslında hakkım 9.5’du...

Five (Beş) kelimesini Fire diye yazmıştım...

İnce bir rötuşla r’yi v yapmış, cevabı doğru sayıp 9.5 değil, 10 vermişti...

Dili henüz dönmeyen çocuklara, defalarca tekrarlayarak İngilizce konuşmasını öğretirdi...

Yapamayan çocuğun alt dudaklarına uzun tırnaklarını geçirir, iki üç kez sıkardı...

Alt dudağının ortasından Erdem Melek’in uzun tırnaklarının geçmediği çocuk pek olmazdı...

Kulak memelerinden de geçerdi aynı gümüş rengi ojeli uzun tırnaklar...

***


İkinci sınavda hiç beklemediğim bir not aldım Erdem Melek’ten...

10 üstünden 7.5...

Kağıdı elime aldığımda içimin eridiğini hissetmiştim...

Eve geldiğimde yaşadığım trajedi ise, eriyen içimi bile arar hale getirmişti beni...

Erdem Melek yetmiyormuş gibi, evde annem 7.5’u görünce, normalde “takdirname” ya da “teşekkürnameye” tekabül eden notu ‘hayatıma kast eden bir felaket’ olarak nitelemiş, o sırada tesadüfen yanında bulunan oklavayla dövmeye kalkmıştı...

Bu olayın üzerinden çok uzun yıllar geçti...

Türkiye’yi televizyonlarda kasıp kavururken, hep en tepede olan ratinglerin, bir gün bile azıcık düşük gelmesine nasıl tepki duyduğumu gören çalışanlar “niye bu kadar reaksiyon gösterdiğimi” bir türlü anlayamazlardı...

Nereden bilsinlerdi; bu dinmek bilmez fırtınanın altında, sekiz yaşında bir çocuğun İngilizce öğrenmeye çalışırken Erdem Melek ve annesi tarafından harmanlanmış otoriter bir mürebbiye kültürünün altında inim inim inlemesi vardır...

***


Sert görünümlü insanların aslında gizlemeye çalıştıkları çok yumuşak kalpleri vardır...

Bu gerçeği hayatta bana ilk öğreten Erdem Melek’ti...

Bir gün sıra dayağı çekiyordu...

Sıramızı beklerken, bir çocuğun ağlamasına üzüldüğünü fark ettik...

Sırada bekleyen bizleri bir anda dövmekten vazgeçti...

İlk yılın peşrevinden sonra, özellikle üçüncü yıl, iyice haşır neşir olduğumuz Erdem Melek, o gümüş ojeli uzun tırnaklarını alt dudağımızdan geçirmez olmuştu...

Geçen yıllar içinde o sert ve otoriter kadın gitmiş, daha yumuşak, sevecen ve öğrencisini kollayan bir kadın gelmişti...

İlkokulu bitirirken sınıftan kimse, artık Erdem Melek’in “Sert ve kötü bir Hoca” olduğunu düşünmüyordu...

Tersine herkes Erdem Melek’ten çok iyi kalpli birisi olarak bahsediyordu...

Ne yapmıştı, nasıl yapmıştı da, “Sertlik ve otorite efsanesi olarak bilenen” o öğretmen, “iyi kalpli ve yumuşak“ bir kimlik kazanmıştı tam anlamıştık...

***


Ankara’dan onbeş gün önce TED’in 85. yıldönümü kutlamalarından dönerken Ayşim (İncesulu) “Biliyor musun” demişti; “Erdem Melek yazları Büyükadada oluyormuş... Bir ziyaret etsek...”

- “Olur” demiştim, “Birkaç kişiyi alıp gidelim...”

Bugün yarın gidecektik...

Dün arka sıramda oturan Ali Büyükhanlı aradı...

- “Erdem Melek öldü...” dedi...

Kalakaldım...

Anladım ki, on beş gün önce yaptığımız konuşma bir tesadüf değildir...

Evren onu konuşmamızı istemiştir...

***


Nedense kalpleri yumuşak ve çok iyi olan insanlar, kendilerini sert ve acımasız gösterirler...

Belki de, “kalplerinin çok kolay kırılacağını bildiklerinden, etrafına suni sertlikten yapılma bir zırh” oluşturuyorlardır kim bilir...

İngilizce öğretmenimizin aslında ne kadar yumuşak bir kalbi olduğunu ancak ilkokulu bitirirken öğrenebilmiştik...

Bana İngilizce öğretmek için ojeli tırnaklarıyla hafif sıktığı dudaklarımdan tek bir cümle dökülebiliyor şimdi:

Sevgili Öğretmenim...

YAŞAMI KAYBETMEK!..

Robin Sharma’dan iki pasaj alacağım bugün;

“Kişisel etkinliğin gerçek sırrı amaca odaklanmaktır...

Enerji ve dikkatinizi yöneltmeye değecek ve değmeyecek eylemler vardır...

Bir şeyleri yapmanın gerçek sırrı, neleri yapmadan bırakmak gerektiğine karar verebilmektir...

Bir şeye odaklanmak,başarının merkezidir...

Konfüçyüs şöyle der:

‘İki tavşanı birden kovalayan kişi, hiçbirini yakalayamaz...’

***


Etkisizliklerin çoğu, birçok insanın yapmalarını gerektiğini bildikleri halde, yapmak zorunda oldukları şeyi yapma disiplininden yoksun olmalarıdır...

Özel hayatlarında ve meslek yaşamlarında önemsiz ve kolay işleri önemli olanlara tercih ederler...

Sona geldiklerinde ise bütün bir yaşamı kaybettiklerini anlarlar...”



ÖZAL’IN ÖLÜMÜNDEKİ MUAMMA...

Yirminci ölüm yıldönümünde Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı iken “ölmediği fakat öldürüldüğü” iddasıyla dava açılıyor...

Uzaktan kumandayla hayatımı değiştiren en önemli adamlardan biriydi Turgut Özal...

Seçimleri ilk kazandığı 6 Kasım 1983’te, rahmetli Örsan Öymen’le Farabi Sokak’taki evine giren ilk ve tek gazetecilerdik...

Yırtık bir eşofman vardı üzerinde...

Bacaklarını kavuşturmuş, sanki birkaç güne kadar darbenin lideri Kenan Evren’den görevi almak için bütün dünyanın dikkatini çekecek kişi o değilmiş gibi babacan ve sevecen bir dille konuşmaya başlamıştı bizimle...

Gücünün zirvesindeyken ben Atina’daydım...

Öldürdüler mi bilmiyorum, ama yaşarken “hiç yaşatmak istemediklerini” çok iyi biliyorum...

***


Dün Vikipedi’de isminin yanındaki şu tarihi paragrafa takıldı gözlerim:

“Cumhurbaşkanlığı döneminin en önemli olayı, Körfez Savaşı’dır... Bu olayda çok aktif rol oynamıştır... Petrol kaynaklarının kontrolünü elinde tutan Saddam Hüseyin’in, Türkiye için büyük tehlike teşkil ettiğini ve Saddam’ın bölgeyi hakimiyeti altında tutmasına izin verilemeyeceğini savundu...

Saddam’ın uzaklaştırılması için, mümkün olan her şeyin yapılması konusunda fikren ve siyasi açıdan son derece istekliydi...

Bu nedenle ABD’ye bu konuda açık destek verdi...

Hareketa Türk ordusunun da katılıp Misak-ı Milli sınırları içinde olan Musul ve Kerkük’e girilmesini isteyince, zamanın Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay, görev süresi sona ermeden 3 Aralık 1990 tarihinde kendi isteğiyle Genelkurmay Başkanlığı görevinden emekliye ayrıldı...

Görevden ayrılmasına nedeninin hükümetin politikasına tepki olduğunu söyledi...”

***


Özal’ın bir süre sonra ölüme gidişinde bu paragrafın ve başka hangi paragrafların etkisi var bilinmez...

Fakat bu paragrafa siz dikkat edin...

Önümüzdeki günlerde bu paragrafı Turgut Özal kontekstinin dışında da sürkekli duyacağız...

Özal’ın adını da sıkça anarak elbette!..

DİĞER YENİ YAZILAR