Bu ülkede otuz yıldır süren savaş sona ersin istiyorum...
Vatanın evladı olarak ölen kırk bin ‘can’a yeni canlar, yeni ölümler, yeni gençler, yeni çocuklar eklenmesin istiyorum...
Bu ülkenin dağlarına bahar gelmesini, hayatın 70 milyon insanın barışı içinde Türk’üyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Abhaza’sıyla yaşanmasını istiyorum...
Kim kendini ne olarak ve nasıl hissediyorsa “o hissini tercümansız söyleyebilmesini, özgürce hayatiyetini devam ettirebilmesini” istiyorum...
Tüm bunlar tek bir milletin, tek bir bayrağın, tek bir devletin ve ülkenin çatısı altında gerçekleşirse büyük bundan mutluluk duyacağım...
Dünyada onca bölünen ve parçalanan devlet varken, bölünmeyen ülkem, ayrışmayan milletimle gurur duyacağım...
Kimsenin kendi kaderini tayin hakkına karşı çıktığımdan değil...
Ülkemin milletimin birbirine lehimlenme ve kenetlenme ustalığına ve sevgisine gurur duyduğumdan...
Ben “barış” istiyorum...
Fakat barış olmasına uğraşırken, Atatürk’ü tartışmak istemiyorum...
Barış sürecinde “Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi üzerine tartışmaları” arzu etmiyorum...
Barış meselesini iki tarafın bir Atatürk tartışması haline getirenleri, reddediyorum...
Ben Atatürk’ü tartışmak değil barışı yaşamak istiyorum...
Ben ölmeyen çocuklar, yaşayan gençler, bir ve bütün bir ülke istiyorum...
Atatürk’ü kendilerine kalkan edip “barış”ı engelleyenleri olduğu gibi, Atatürk’e bitmek bilmeyen öfkelerini, bu vesileyle kusmak isteyenleri sonsuza kadar reddediyorum!..
Atatürk’e olan sevgimle, Kemalist olmayan üst bilincimle, vatanıma, milletime ve insanıma duyduğum muhabbetle ve demokrasiye olan inancımla barışı istiyorum...
İstemeyen herkese karşı “barış”ı istiyorum...
BİR DAĞCI HİKAYESİ...
Himalayar’ın zirvesine tırmanan iki dağcı kamp yerlerine tırmanabilmek için büyük gayret gösteriyorlardı...
Çok soğuk bir hava vardı...
Donma tehlikesi yaşıyorlardı...
Tam bu sırada karların içine gömülmüş başka bir dağcı gördüler...
Dağcılardan biri diğerine seslendi:
- “Haydi ona yardım edip, birlikte kamp yerine taşıyalım...”
Diğeri bu öneriye karşı çıktı:
- “Böyle bir şey bizim hayatımız açısından çok tehlikeli olur... Yaşayıp yaşamadığı bile belli olmayan bir adamı kurtarmak için kendi hayatımızı tehlikeye atamayız...
İlk yardımda bile basit bir kural vardır...
Kendi yaşamını tehlikeye atmayacaksın...”
Arkadaşının bu sözlerine katılmayan yardımsever dağcı, hemen vakit geçirmeden yerde karlar içinde yatan adama doğru yöneldi...
Dağcının yattığı yere gittikten sonra, güçlü ve kuvvetli yapısıyla karlar içinde kalan zayıf bünyeli dağcıyı kaldırıp taşımaya başladı...
Bu arada diğer arkadaşı çoktan kamp yerine doğru yola çıkmıştı...
Karlara saplanan dağcı, kendisini saplandığı yerden kaldırıp, taşımaya başlayan dağcının harcadığı enerji sayesinde ısınarak kendine gelmeye başladı...
Onu taşıyan dağcı da aşırı bir çaba gösterdiği için, kendisini donmaktan korudu...
Kamp yerine varmak üzereyken, bir anda yerde yüzüstü karlara saplanmış birisini gördüler...
Bu kişi az önce kendilerini yalnız bırakarak yola çıkan diğer dağcıdan başkası değildi...
Soğuğa tek başına olduğu için dayanamayan dağcı, kamp yerine ulaşamadan ölmüştü!..
(Dr. Yaşar Ateşoğlu’nun Hayatınızı Değiştirecek Bilgelik Öyküleri kitabından)
PRESTİJ FİLMİ İZLERKEN FAZIL SAY HABERİ...
Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi filmlerinden biri sayılan Prestij filminde birbiriyle delicesine rekabet eden iki sihirbazın öyküsü anlatılır...
Alfred Bordan; rakibi Robert Angier tarafından bir türlü çözülemeyen ve delicesine takıntı haline getirilen, bir sihirbazlık numarasının sahibidir...
Angier; rakibinin sihirbazlık numarasını öğrenmek ve daha iyisini yapabilmek için, okyanusları aşar, akla hayale gelmedik projeler arar, sihirde yer alacak deneklerin ölümüne bile yol açacak, dehşet formüllere para öder...
İki sihirbaz, birbirlerini alt edebilmek için, önceleri normal yollardan başlattıkları rekabeti, zamanla birbirlerine en ölümcül darbeleri vuran ve diğerine hayat hakkı tanımayan noktaya getirirler...
Gizemli filmler arasında gelmiş geçmiş en iyi on filmden biri olarak gösterilen ve dünya sinema tarihinin tartışmasız en iyi filmlerinden biri olan Prestij, 19. yüzyıl sonları Londra’sının Victoria döneminde yaşayan iki sihirbazın öyküsünden bir evrensel gerçeğin anlatımıdır...
O evrensel gerçek şudur;
“Rakibine yaşam hakkı vermediği anda, sihirbaz kendi yaşam alanını da yok eder...”
Aslında birebir ilgisi yok...
Fakat Fazıl Say’a Ömer Hayyam’ın dizelerinden dolayı on ay hapis cezasının verildiğini duyduğumda, ben üçüncü kez sinema klasiği haline gelen Prestij filmini izliyordum...
O sırada bu ülkede ifade özgürlüğünün kısıtlanmasının Nazım Hikmet de dahil binlerce yazarı, çizeri, şairi, sanatçıyı, siyasetçiyi kapsama aldığını düşündüm...
Bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bile ifade özgürlüğüne konan yasağın sonunda “hapis yatmıştı” bu memlekette aylarca cezaevinde...
İfade özgürlüğüne vurulan darbeler, darbe vuranları vurmuş, özgürlüğüne darbe vurulan Tayyip Erdoğan Başbakan olmuştu...
Christoper Priest’in romanından esinlenen ve tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olan Prestij, basit bir evrensel gerçeğin altını çiziyordu, bütün sihirbazlık numaralarının gizemli örtüsüyle dolu filmde:
“Başkalarının yaşam alanına müdahale, aslında kendi yaşam alanınıza müdahaledir...”
Başkalarının hayatına müdahale etmeme kuralını yıktığınızda, kural sizin aleyhinize işlemeye başlar...
Alfred Borden’la, Robert Angier’i kaçınılmaz sona sürükleyen kader, yarattıkları illüzyonun ustalığı değil, ayakta kalabilmek amacıyla, rakiplerinin sanatını yok etme hastalığıdır...
Habere baktım...
Prestij filmini izlemeye devam ettim!..

