Silahların susmasına muhalefet edilmez!..

10 Mayıs 2013

Silahlı PKK milisleri ülkeyi terk ediyorlar...Bu noktaya siyasetle gelinse de, gelinen noktada PKK’nın çekilmesini desteklemek “siyasetin ötesindedir...”Barış sürecinde “ne alınıp, ne verildiğini” sormak bir vatandaşlık borcudur...“Karşılığında çok şey mi veriyoruz?..” kaygısı bir siyasi duruş ve haklı olabilecek bir eleştiridir...Ancak “Barış Süreci”ne kuşku duymak başka, Barış’ın kendisinden kuşku duymak başka şeydir...***Bu ülkede bir süredir silahlar susuyor...İnsanlan ölmüyor...Yeni canlar gitmiyor...Gençler yaşıyor...İnsanlar yaşıyor...Çocuklar yaşıyor...Yaşamların devamını istemek, silahların susmasını arzulamak, “insani bir duruştur...”Bu duruşun dışında bir duruş bulunmamaktadır!..Sürecin sonunda olması muhtemelleri tartışabilirsiniz...Sürecin sonunda, tek bir devlet, tek bir bayrak, üniter bir yapıda ısrarlı davranma hakkını herkesten fazla kendinizde görebilirsiniz...Bu yönde kuşkular dile getirebilir, aklınıza uygun düşmeyen noktalara muhalefet edebilirsiniz...Ancak silahların susmasına muhalefet edemezsiniz...***Silahların susması, bir siyasetin sonucu olsa da, silahların susmasını desteklemek bir siyaset değildir...Silahların susmasını istemek “insan”ın varlığını desteklemektir...Silahların susmasını teşvik etmek “barış”ı teşvik etmektir...Silahların bir daha ateş almaması için umuda yolculuk etmek, “silahların gitme sürecini destekleyip barış”ı istemek, bir iktidar meselesi, bir muhalefet stratejisi, bir ideolojik tavır kaygısı olamaz...- “Bunlar silahları bırakmayacak mı?..” demek hakkı vardır...- “Ama neden bırakmadan gidiyorlar, böyle gideceklerse gitmesinler o zaman...” hakkı yoktur...Onların nasıl gideceği konusu bir siyaset, onların nasıl olursa olsun, her halükarda gitmisini istemek bir “insaniyet” meselesidir...***İnsan canı, iktidar hesaplarının, muhalefet startejilerinin, idolojik tavırların ötesindedir...İktidar...Muhalefet...Ve ideoloji...Her şey sonuçta insan içindir...İnsanın varolduğu yerde, insanın çıkarları için mevcutturlar...İnsanın olmadığı yerde iktidar olmaz...İnsanın bulunmadığı yerde muhalefet strateji yapamaz...İnsan canının alınmaya devam edildiği yerde ideolojik tavır gereksizdir...İdeoloji insanlar için, insanların bulduğu sistematik bir kavramlar bütünüdür...İnsanı yok sayan ideloji gerçekte yoktur, varolamaz...***Barış sürecine karşı rezerv koymak, kuşku belirtmek, sonuca yönelik hassasiyet ifade etmek mümkün, demokratik ve insan hakları için bir gerekliliktir...Kabul muhalefet için de bir stratejidir...Fakat “silahların susmuş” olmasına karşı çıkmak, insani duruş meseledir...Silahlar bir süredir sustu... Hepimiz bu silahların susmasını sonuna kadar destekliyoruz...Hayatın devamı için...Çocuklarımızın geleceği için...Gençlerimizin ölmemesi için...Son tahlilde insanlığımızın tarumar olmaması, kardeş kavgasının bitmesi için...İnsan canının alınmasını savunarak siyaset yapılmaz...Bu kadar açık...Bu kadar net...FERİT ŞAHENK’E ÖNEMLİ BİR SORU...Ferit Şahenk çok başarılı bir işadamı...Bankacılık, otomotiv, medya, inşaat gibi alanlardan sonra yeme içme sektörüne de el attı...Bu alanda isim yapmış en önemli markaları satın aldı...Zuma, Gina, Vog, Nusret gibi İstanbul’un en önemli markaları Doğuş grubuna geçti...Ferih Şahenk aynı zamanda Garanti Bankası’nın yönetim kurulu başkanı...Garanti Bankası televizyonlarda sıkça prestij reklamları görülen American Express kartlarını veriyor müşterilerine...***American Express kartlarının, reklamlarında da söylendiği gibi çok önemli özellikleri var...Çok prestijli mekanlarda bu kartlar kategorilerine göre yüzde 15, 20 ve 25 oranlarında indirim sağlıyorlar... İstanbul’un ve Türkiye’nin çok prestijli mekanlarının hepsinde American Express kartlarının bu uygulaması mevcut...Geçenlerde bir arkadaşım, “Ferit Bey, bankasının American Express kartlarına Türkiye’nin bütün presijli mekanlarında indirim uygulatıyor... Fakat önemli bir eksikle...” dedi... Merakımı celbettiğinden, dikkatli dikkatli yüzüne bakmaya başladım...Benim dikkatimi çektiğini görünce devam etti:- “Fakat ortak olduğu kendi mekanında bu uygulama yok...”- “Nasıl yani?..”- “Bütün prestijli mekanlarda Şahenk’in American Express indirimi var... Yeni satın alıp büyük ortak haline geldiği Nusret’te ise bu uygulama yok... Banka da mekan da sonuçta ikisi de kendi cebi... O olmasın bunun nedeni?..”Şimdi Şahenk‘in satın aldığı Doors grubunun mekanlarında da American Express indiriminin her an kalkabileceği söyleniyor...BAŞARI, ZENGİNLİK VE SEVGİ’NİN ÖYKÜSÜ...Alışverişe gitmek üzere evden çıkmaya hazırlanan kadın, kapısının karşısındaki kaldırımın üzerinde bankta oturan bembeyaz sakallı, birbirinin tıpatıp aynısı üç ihtiyarı görünce şaşırdı...Bir süre onları izledi...Ak sakallı ihtiyarlar birbirlerine tıpatıp benziyorlar ve kımıldamadan oturuyorlardı...Belki açtırlar diye düşünerek onları eve yemeğe çağırdı...***Üç yaşlıdan biri kadının eşinin evde olup olmadığını sordu...- “Hayır” cevabını verdi kadın...- “O zaman biz de içeriye giremeyiz” dedi ihtiyar...Kadın evden çıktı, alışverişe gitti ve gün boyu işlerini halletti...Akşam eşi eve döndüğünde onanları eşine anlattı ve üzüntüsünü dile getirdi...- “Dışarıda bankta üç yaşlı adam otuyordu...” dedi...- “Onlara yemek vermek istedim... ‘Eşiniz evde mi’ diye sordular... ‘Hayır’ deyince gelmediler... Dışarıya bir bak istersen... Eğer hala oradalarsa çağır onlara akşam yemeği hazırlayayım...”***Kocası yaşlı adamların hala bankta oturduğunu görüp, onları yemeğe çağırmak için yanlarına gitti...- “Akşam bize yemeğe davetlisiniz, buyurun...” dedi...Adamlardan biri;- “Biz asla üçümüz bir eve beraber misafir olmayız...” diye konuştu...- “Ancak birimiz gelebiliriz... Bak benim adım Sevgi... Bu arkadaşımın adı Başarı... Diğerininki ise Zenginlik... Şimdi eve gidip eşinle ortak bir karar verin... Bizi çağıracak mısınız, çağıracaksanız hangimizi önce çağıracaksınız?..”***Evde adamla kadın derin bir tartışmaya girdiler...Adam,- “Zenginlik’i çağıralım... Eğer zenginlik olursa, başarız ve sevgi de olur...” diyordu...Karısı ise Başarı’yı önce çağırmaktan yanaydı;- “Başarı zaten beraberinde sevgi ve zenginliği beraberinde getirir...” diyordu...Küçük kızları ise Sevgi’yi çağırmalarını istedi anne ve babasından...Sonunda Sevgi’yi çağırmaya karar verdiler...Kadın ihtiyarların yanına gitti...- “Sevgi bizimle gelecek...” dedi...Sevgi ayağa kalktı...Fakat aynı anda Başarı ve Zenginlik de ayaklandılar...Beraberce içeri girerlerken kadın sordu;- “Ne oldu?.. Hani sadece biriniz evimize misafir olacaktı?..”Sevgi cevapladı kadını;- “Eğer diğer arkadaşlarımı seçseydiniz öyle olacaktı... Fakat beni seçtiniz... Bizde kural böyle... Sevgiyi seçerseniz, başarı ve zenginlik zaten gelecektir...”(Yaşar Ateşoğlu’nun Bilgelik Öyküleri kitabından)

Devamını Oku

Yoksa Galatasaray, Fener maçına yıldız futbolcuların olmadığı bir takımla mı çıkacak?..

9 Mayıs 2013

İlk duyduğumda “Hiç olur mu öyle şey?..” diye anında tepki verdim...- “Galatasaray...” dediler;- “Şampiyon olduğuna göre, Şükrü Saracoğlu’ndaki Fenerbahçe maçına gençlerden oluşan, yıldız futbolcuların olmadığı, iddiasız bir kadroyla çıkacak... Böylece yıldız futbolcuları Kadıköy’de riske etmemiş olacak... Ezeli rakibine ‘Ben sana ilk onbirimle mücadele etmiyorum...’ mesajı verecek... Gençleri Fenerbahçe karşısında deneyerek onlara bir şans verecek...”- “Olmaz böyle şey...” demiştim ilk duyduğumda...Dün baktım Cemil Barlas bu düşünceyi tweeter’da seslendiriyor...***Biraz düşündükten sonra, “Ezeli rakibinin karşısına, esas kadroyla değil yıldızları oynatmayan genç bir takımla çıkma projesi biraz tahrikkar gözükse de, tamamen mantık dışı değil...”Şampiyonlar Ligi’nde turu garantileyen takımlar da ikinci maçlarına, “yıldız futbolcularını getirmeden” çıkıyorlar...Galatasaray ve Fatih Terim böyle bir şey yapar mı?..Böyle yaparsa rakibi Fenerbahçe’yi ‘küçümsemiş’ olmaz mı?..Aykut Kocaman’ın “Galatasaray’ı Kadıköy’de alkışlamayacağız...” sözüne bir cevap olarak yıldız futbolcuların olmadığı bir takımı sahaya sürer mi?..Fener seyircisi ilk onbiriyle mücadele etmeyen Galatasaray’a karşı daha fazla bilenmez mi?..***Şampiyon olmuş bir takıma ve Hoca’sına bu konuda tavsiyede bulunmak, bana düşmez...Fatih Terim elbette bu konunun artısını eksisini hesaplayıp karar verecektir...Futbolseverlerin ortak arzusu ise, motivasyonu gitmiş bile olsa, yıldızlarıyla sahaya çıkacak Galatasaray’ın ezeli rakibi karşısında tam kadro maç yapmasıdır...Sonuç ne olursa olsun?..Manchester United gibi takımlar, Şampiyonlar Ligi’nde ilk maçı garantiledikleri turlarda, ikinci maça yıldız futbolcularını getirmezler... Sıkışık maç trafiğinde, futbolcularını hafta sonu oynayacakları lig maçına hazır tutmak isterler...Galatasaray takımının bu hafta oynayacağı ezeli derbide, böyle bir sorunu ve derdi bulunmuyor...Yetiştirilmeleri gereken bir maç, dinlenmeleri gereken bir 90 dakika ihtiyaçları yok... O zaman motivasyonlu veya motivasyonsuz şampiyon takım tam kadro sahada olmalı...Olmalı ki, Fener-Galatasaray derbisi, ezeli ve yakışır bir derbi olsun... Yeni düşmanlıklar, kin ve nifak filizlenmesin!..KORKULARIMIZ...“Gerçek ve yüce bir benlik aramak için yollara düşen kişi, daima varolduğunu dahi asla bilmediği korkularla yüzleşmek zorunda kalır...Bilinçsiz bir yaşam sürerken birçok korkumuz bilinçaltımızın krallığında yaşamaya devam eder...O korkuların orada olduğundan haberimiz dahi olmaz...İçimizde uyku halindedirler...Fakat vardırlar ve her bir tercihimizi etkileyip, yaşamımızı görünmeyen bir boyuttan idare ederler...Biraz uyanıp yaşamlarımızı gerçekliğin penceresinden görmeyi tercih ettiğimizde korkularımız gün ışığına çıkmaya başlar...Eğer üstesinden gelmek istiyorsak onlarla yüzleşmemiz gerekir...”Robin SharmaANNELERİNİN KIZLARI!..Pazar Anneler Günü...Pazar için düşündüğüm Anneler Günü yazısı başka...Anneler Günü haftası nedeniyle Mina’ya Mektuplar kitabımdaki “Annelerinin Kızları” yazısını da bu köşeye almayı uygun buldum...Sonuçta müstakbel annelerin, bir süre sonra kendi annelerine benzeyeceklerini anlatan bir yazıdır o...İşte o yazı...ANNELERİNİN KIZLARIAslında biliyorum ki kız çocuk için esasen baba önemlidir...Erkeklerle ilişkilerini baba belirlemektedir...İlk erkek deneyimini babadan almaktadır...Baba modelindeki eksiklik, erkeklerle eksik hayatlara zemin hazırlamaktadır...Baba modelindeki mükemmellik hayata mutluluk katmaktadır...Kızlar için babaları her şeyden önemli hale gelmektedir...***Öyle olmasına öyledir, fakat esasen önemli gerçek annedir...Baba genç kızın erkeklerle ilişkisini belirlese de, anne kadının geleceğini belirlemektedir...Her genç kadın annesine kızsa da bir süre sonra annesine benzemektedir...Baba erkeklere bakışını etkilese de, anne hayata bakışını belirlemektedir...Anneyle kız, babayı paylaşma konusunda rekabete girseler de, sonraları hayatlarındaki paralellikler önem kazanmaktadır...Genç kızın hayatına bir erkeğin girmesiyle, anne-kız ittifakı bozulmamacasına kurulmaktadır...Kıskançlıklar son bulmakta, nihai ittifak sağlanmaktadır...***Genç kızlıkta anneyle başlayan sırdaşlık, genç kadınlıkta artık tartışılmaz ortaklık noktasına ulaşmıştır...Genç kadın annesinden feyz almaktadır...Erkeği ile ilişkilerinde yine en önemli sırdaşıdır... Hocası annesidir...Stratejiler birlikte belirlenir...Adama yönelik taktikler iki koldan yürütülür...Anneyle kızın arasına girmek, bu saatten sonra mümkan değildir...Erkek ancak kızına iyi davranırsa, anne tarafından sevilecektir...Aksi halde durum kötüleşecektir...***Babanın yaşlanması ya da hayattan göçmesi anne ile kızı iyice birbirine yaklaştırır...Genç kızın çokça kendisine uygun bulduğu rol model annede vuku bulur...Genç kadın çocuğunu yetiştirirken, çaktırmadan annenin onayına başvurur...Kocasıyla ilişkilerinde annenin rehberliğine sığınır...Erkeği elde ve evde tutma becerilerinde, annenin kılavuzluğu esastır...Kocayla çıkan sorunlarda anne arabulucudur...Anneyi ikna eden erkek, her zaman kızını da ikna edemez...Ancak anneyi ikna edemeyen erkek, kızını hiçbir zaman ikna edemez...Genç kadın anne onayıyla her işini yapmaz... Fakat anne onaylamadığı işleri de yapmaz...***Anneler ile kızları arasında sarsılmaz bağlar vardır...Yaş ilerledikçe bu bağlar kalınlaşarak halatlaşır... Yıllanmış kocalar, yıllar sonra eşlerinin annelerine ne kadar çok benzediklerini fark ederler...Büyük sorun yaşamıyorlarsa, durumu sessizce kabullenirler...Arada aşk ve sevgi bitmişse söylenirler...“Anasına bak kızını al...” tekerlemesini tekerlerler...“Ah aptal kafam...” diye kafalarını ütülerler...Her halükarda anneyle kız arasındaki müthiş benzerliği geç de olsa fark ederler...***Anne kız bir süre sonra olaylara aynı tepkileri vermeye başlarlar...Kızlar annelerine düşkün, kızların kocaları da kızların annelerine düşkündür...Erkek içten içe bilir ki, anneyle kurulamayacak bir düzen eşle zaten kurulamayacaktır... Akortta tek bir bozukluk, bütün akortları bozacaktır... Eşinin annesine karşı çıkarak, kocasının yanında olması mümkün olmayacaktır...Eşi ve annesi hayatın içinde tartışılmaz ortaktır... Kader birliği etmişlerdir...Genç kızlar, ilk yıllarında babalarını paylaştıkları anneleriyle rekabet ederler...Sonra kendi erkeklerini bulunca, annayle ortaklığa girişirler...Bir süre sonra erkek yönetmede annenin kılavuzluğunu önemserler...Hayatı annenin doğrularına göre şekillendirirler...Bir süre sonra anne olurlar...Şaşırtıcı biçimde annelerine benzerler...

Devamını Oku

Şampiyonluğun tebriğini alamayan başkan!..

8 Mayıs 2013

Hiç ‘ölecek’ diye üzerine toz kondurmayacağınız insanlar vardır...İbrahim Yazcı o insanlardan biriydi...Yaşı, fiziği ölüm için çok gençti...Futbol dünyasının ünlülerinin gittiği ünlü restorana “tevazu içinde girerken” etrafla selamlaşır, sohbet ederdi...Karşılaştığımızda mutlaka çevremizden kopar, bir süre konuşurduk...“Birbirimize anlatacağımız bir şeyler olurdu...” her seferinde...***Bursa ile Beşiktaş’ın “gizli ve karanlık ellerle” birbirlerine karşı tetiklendirildiği, taraftarın “teyakkuz haline geçirildiği” günlerden bir gün; birkaç hafta sonraki Bursa-Beşiktaş maçına davetlisi olarak özel uçağıyla Bursa’ya gelip gelemeyeceğimi sormuştu bana...- “İyi bir otelde ağırlarız seni?..” demişti; “Sonra da maça birlikte gideriz...”Hiç tereddüt etmemiş; “Elbette gelirim” demiştim...Onun samimiyetine inanırdım...Yalan söylemeyecek, içten pazarlık yapmayacak kadar sahici ve samimi bir insandı...Bir süre sonra o maç Bursa-Beşiktaş arasında dostluğa vurgu yapılacak bir maçtan olmaktan çıktı, Bursa’nın “ilk ve tek şampiyonluk maçı” haline geldi...***Benim orada olmamdan daha önemli şeyler vardı...Bursa tarihinde ilk kez şampiyon olacaktı...Nitekim oldu...Tarihindeki ilk ve tek şampiyonluğu o gün yaşadı...Bir Anadolu kulübü ilk kez dört büyüklerin arasından sıyrılıp şampiyon oluyordu...Bunu gerçekleştiren “Başkan“ın heykelinin dikilmesi lazımdı...Hiç öyle bir şey olmadı...Bir iki gün sonra onu yine o ünlü restoranın bahçesinde gördüm...Yine sanki hiçbir şey olmamış gibi sonsuz tevazu içinde bir arkadaşıyla kimseyi rahatsız etmeden fısır fısır konuşuyordu...Sanki Bursa camiasını iki gün önce “Şampiyon” yapan Başkan o değildi, sanki şampiyonluk gibi bir şey yaşanmamıştı?..Yanına gittim öptüm, tebrik ettim, biraz sohbet edip, dostum olan insanın bir miktar “gururlanmasına, neşelenmesine” vesile olmaya çalıştım...Onlar ise şampiyonluğu değil, stadı nasıl büyüteceklerini konuşuyorlardı...***Bariz bir hayal kırıklığına uğradığımı hatırlıyorum...Bir Kulüp Başkanı, tarihinde takımını ilk kez şampiyon yaptığı günün ertesinde, bu kadar sıradan, bu kadar olağan, bu kadar kimsenin dikkatini çekmeden yaşamamalıydı hayatı...Böylesine bir başarının manevi ödülü bu olmamalıydı...Ufacık bir ilgi, kadirşinas bir alaka, samimi bir tebrik...Hiçbiri yoktu...Oysa ticari gerekçelerle bir süre önce gözaltına alındığında bana; “Bursaspor camiasında kaynayan kazan, beni gözaltına aldırdı...” demişti...Başkanlık uğruna gözaltına alınıyor, takımı şampiyon yapıyor, sonra yine sanki hiçbir şey olmamış gibi “mutluluk denizinde coşamadan” hayatı sıradan ve olağan yaşamak durumunda kalıyordu...- “Bir insan bunca fedakarlığa ve başarıya rağmen bu kadar değer bilinmmeyen bir dünyaya ne için katlanır?..” diye düşünmüştüm...***Henüz bilmiyordum, Bursaspor Başkanlığı için “feda ettiği şeyler” yakında edeceklerinin yanında bir hiçtir... Dün “kalbi“ini ve “hayat“ını da feda ettiğini öğrendim...Gergin ve stres dolu hayatı, tarihinin tek şampiyonluğunda bile doya doya bir mutluluk ve coşku yaşayamamıştı...Birkaç gün önce, tesadüfen!!! Bursaspor TV’ye açmıştım...Onun bir kulüp toplantısında yaptığını konuşmaya rast gelmiştim...- “Bitiyoruz...” demişti, “Acil önlem almassak bitiyoruz... Bursalı zenginler biraz fedekarlık etmeliler, şehirleri için, takımları için...”Sonunda kendi bitti...Dost bir insan gitti, tevazu dolu bir kalp durdu, çelebice yaşanmış bir hayat son buldu... Cenazesinde söylenecekleri biliyorum:- “Ne kadar başarılıydı, falan filan, feşmekan...”Oysa şampiyon olduğu günlerde, restoranda numune niyetine bir tek kişi, yanına gelip, “Tebrik ederim” deyip yanaklarından öpmeye yanaşmamıştı...Şimdi cenazesi kaldırılırken nutuk atacaklar!..Geçiniz!..YABANCI PARMAKLAR PKK SÜRECİNDE RAHAT DURMAYACAKLAR!..Sürece kilit oluşturacak en önemli açıklamayı Murat Karayılan yapıyor...- “Örgüte yeni eylemler yapabilmesi için bölgede Türkiye’ye karşı olan güçlerden önemli destekler vaat edildi... Lojistik destek de dahil birçok imkanımız vardı... Ama yapmadık...”PKK meselesi hiçbir zaman sadece PKK meselesi değildi...Bölgede at oynatan birçok devletin direkt çıkarını ilgilendiren, onları operasyonel devaranmaya iten bir meseleydi PKK meselesi...Bu konuda yabancı devletleri ilk elden suçlamak “hainlikle” nitelemek de çok doğru değildi; kolayıcı bir yöntemdi...Sonuçta Kürt nüfusun önemli miktarda bulunduğu İran konuya ‘taraf’tı...Suriye ‘taraf’tı... Irak yönetimi ‘taraf’tı...***Bu ülkeler ve yönetimler için PKK elbette Türkiye’de savaşmış silahlı bir örgütten ibaret değildi...Onun silahları bırakması, silahlı mücadeleden vazgeçmesi, bölgenin ve bu ülkelerin bütün dengelerini değiştirecekti...PKK’nın “hep bir veya iki adım geriden gelmesine”, ayak sürüyor pozisyonunda olmasına dikkat kesilin... PKK meselesi hiçbir zaman sadece PKK meselesi değil!..GECE İLE GÜNDÜZÜ NASIL AYIRT EDERSİNİZ?..Bilge kişi, çölde öğrencileriyle otururken “Gece ile gündüzü nasıl ayırt edersiniz?..” diye sormuş...- “Tam olarak ne zaman karanlık başlar, ne zaman ortalık aydınlanır?..”Öğrencilerden biri “Uzaktaki sürüye bakarım...” demiş, “koyunu keçiden ayıramadığım zaman akşam olmuş demektir...”Başka bir öğrenci söz almış; “Ben...” demiş;- “İncir ağacını zeytin ağacından ayırabildiğimde anlarım ki sabah başlamıştır...”***Bilge kişi susup öğrencileri dinliyormuş...Meraklanan öğrenciler; “Peki siz ne düşünüyorsunuz Hocam?..” diye sormuşlar... Bilge kişi şöyle cevap vermiş:- “Yürürken karşıma bir kadın çıktığında güzel mi çirkin mi, siyah mı beyaz mı ayırmadan ona ‘kardeşim’ dediğimde, yürürken karşıma çıkan erkeği zengin mi yoksul mu bakmadan milletine, ırkına, dinine aldırmadan dostum ve kardeşim saydığımda anlarım ki sabah olmuştur, AYDINLIK başlamıştır...”

Devamını Oku

Yunan kahvesi!..

7 Mayıs 2013

Doktor Mehmet Öz’ü ilk kez Oprah Winfrey Show’a konuk olduğu programda izledim...Daha televizyon programı yapmaya başlamamıştı...Hafif hafif ısınıyordu...Sonra bir anda “sağlıklı yaşamı ve beslenmeyi” konu alan günlük programı başladı...Amerika’da televizyonculuk dünyanın geldiği en üst nokta...Televizyon programlarında bir saniye bile boşa harcanmıyor...Tempo sürekli ayakta tutuluyor...Her replik ve sekansın süreleri belli...Süre taşmadığından, tempo ve hız da kaybetmiyor program...Doktor Mehmet Öz’e öyle bir televizyon programı hazırladı ki Amerikalı yapımcılar, “program tempoyu hiç düşürmeden, ilginç insan hikayeleriyle” zenginleşerek, “hit” program haline geldi...***Zaman zaman, Amerika’da doktorların; Mehmet Öz’ü ve programını eleştirdiğini duyuyordum...- “Bir doktora yakışmayacak ölçüde ürün reklamı ve promosyonu yapıyor” diye...İzlerken ben de fark ettim...Doktor bir kişi bu kadar çok “markadan ve isimden bahsetmez...”Fakat Oz Show’da Mehmet Öz bu tip program konsepti benimsemişti ve yapacak fazla bir şey yoktu...Bugün Vatan gazetesinde bir haber var...Haber; Doktor Mehmet Öz’ün televizyon programında “Yunan kahvesi, kalbe iyi gelir...” dediğini belirtiyor...Amerika’daki Türk dernekleri beş bin imza toplamışlar Mehmet Öz’ü protesto etmek için...- “Neden Türk kahvesi değil de Yunan kahvesi dedi diye?..”***Mehmet Öz, öz be öz Türk bir aileden geliyor...Babası da İstanbul’da ünlü bir doktor...Programı Türk televizyonlarında yayınlanıyor, Türk gazetelerinde yazı yazıyor...Türk olması bir yana, kendi bindiği dalı kesmesi pek mümkün değil gibi görünüyor ilk bakışta...Öyleyse nasıl olup da 53 yaşındaki Türk; Mehmet Öz, “Türk kahvesine Yunan kahvesi” diyerek, kalbe iyi geleceğini söyleyip Yunan kahvesi reklamı yapıyor?..En azından “Türk veya Yunan kahvesi” şeklinde bir ifade kullanabilirken, bunu da demiyor?..Mehmet Öz, Yunanlıların, kendi dillerinde Türk kahvesini Yunan kahvesine çevirmelerinin nedeninin, 1974 Kıbrıs harekatına duydukları tepki olduğunu bilmez mi?..Yunanistan’da tüm “kahve”hanelerde, Türk kahvesi olarak adlandırılan kahve, 74 Temmuz’unda Türk birlikleri Kıbrıs’a girince Yunan kahvesi olmadı mı?..Bunları Memhet Öz bilmiyorsa da öğrenmez mi?..Bir Türk olarak en azından “Biz buna Türk kahvesi” deriz demez mi?..Demez!..Diyemez!..Çünkü Yunan kahvesi bizzat “Yunan Kahvesi ismiyle Amerika’da bir marka” ve muhtemelen doktor Mehmet Öz, programında o “markanın” promosyonunu yapıyor...Programının içine aldığı muhtemel bir promosyon anlaşması karşılığı...Kahve Yunanistan’ın kahvehanelerinde bile eskiler tarafından “Yap bir kafe Turkos” diye söyleniyor...Bu durumda sanırım, Amerika’daki doktorları eleştirilerine kulak vermek gerekiyor...Bir doktor “marka“larla bu kadar içli dışlı program yaparsa, 50 yıllık kimliğini unutup kahveye Yunan kahvesi demek durumunda kalıyor...BİLGE KRAL!..Doğu’da bir zamanlar bilgeliği ve ülkesini güneş gibi aydınlatan, zekası ve zenginliğiyle kimsenin ulaşamadığı bir kral yaşarmış...Bir gün veziri üzgün bir yüzle kendisine gelmiş...“Yüce Sultanım...” demiş;- “Siz ülkemizdeki en akıllı, en yüce, en güçlü insansınız... Yaşamımızın ve ölümümüzün efendisisiniz...Ülkede yolculuk ederken neler duydum biliyor musunuz?..Her yerde insanlar size şükrediyor...Fakat bazı insanlar sizin hakkınızda çok kötü konuşuyorlar...Kötü sözler söylüyor ve akıllı kararlarınızı eleştiriyorlar...En güçlüden daha güçlü olan sizin gibi bir hükümdarın ülkesinde böyle bir başkaldırı nasıl olabilir?..”***Sultan hoşgörülü bir şekilde gülümsemiş;- “Krallıktaki her insan gibi siz de, neler yaptığımı biliyorsunuz...” demiş;- “Yedi ülke benim kontrolümde... Benim yönetimimdeki bu ülkeler gelişti ve zenginleşti... Yedi ülkedeki insanlar beni adaletimden dolayı sevdiklerini söylüyorlar...Belki doğru söylüyorsun...Hayatta çok şey yapabilirim...Şehirlerin dev kapılarını kapattırabilirim...Fakat yapamayacağım bir şey var...İnsanların ağzını kapatamam...Asıl önemli olan bazı insanların benim hakkımda kötü şeyler söylemeleri değil...Benim iyi şeyler yapmam...”(Yaşar Ateşoğlu’nun Bilgelik Öyküleri kitabından)ÖLÜMLERDEN DEĞİL, ÇOCUKLARDAN DOĞDUK BU SEFER!..“Yeniden doğarız ölümlerden...” İlk gençlik yıllarıma, damgasını vuran trajik auralı söz buydu işte...Tek bir ölümün, binlerce doğuma yataklık ettiğinisöylerdik bu şekilde muktedirlere....Yaşamı her zaman “yeniden doğarız ölümlerden” şiarıyla yaşardık zalimlere karşı biz...İlk gençlik yıllarında “devrimci” aidiyetiyle...Mitinglerde, yürüyüşlerde, gösterilerde, boykotlarda, sloganlarda... Sonraki yıllarda “gazetecilik aidiyetiyle...”Savaşların ortasında, numluların ucunda, patlayan bombaların gölgesinde, “düşman!” kentlerin göbeğinde...Yaşadığımız ve yaşarken kıvrandığımız bütün uğursuzluklara karşı, içimizde direnç sağlayan tek edebi slogan; “Yeniden doğarız ölümlerden” sloganıydı...“Yeniden doğarız ölümlerden” şiarı bizleri bugünlere getirdi...***Bu muhteşem sloganın, bu içimi kıpır eden şairane haykırışın, bu bana mücadele gücü veren edebi şiarın, bu trajediden yaşam kıvılcımları çıkartan hayat iksirinin önünde saygıyla eğiliyorum...Fakat artık hayat, “yeniden doğarız ölümlerden” sloganını dönüştürüyor, değişikliğe uğratıyor... Artık ölümlerden değil, çocuklardan doğduğumu hissediyorum... Dün çocuklarımın dördüncü yaş günüydü...Onların doğumunun benim yeniden doğumum olduğunu fark ettim dün...Artık ölümlerden değil, çocuklarımdan doğduğumu fark ettim...Onun için artık sadece “barış”ı istiyorum...Artık doğumlardan ve çocuklardan yeniden doğumlar olsun istiyorum, ölümlerden yeniden doğumlar yerini, barıştan ve çocuklardan yeniden doğumlara terk etsin istiyorum...Artık “hayat”ı istiyorum... Artık “ölüm“ü değil, barışı istiyorum...

Devamını Oku

PKK çekiliyor...

5 Mayıs 2013

Bütün bu toz duman arasında farkındayım ki PKK’nın silahlı milisleri Türkiye’den ayrıldılar...Aslında olayın beni ilgilendiren tarafı burası...Anlıyorum ki, bu görüşmeler Apo’yla 1999’larda da yapılmış...PKK o günlerde de silahlı milislerini yurt dışına çıkarmaya karar vermiş...Ancak ne olduysa, aniden yapılan bir operasyonla 500 PKK’lı öldürülmüş...PKK’nın çekilmesi işi de suya düşmüş...Bütün bu toz duman arasında “gerçek bilgiler” bunlar... ***2002 yılında yeniden başlıyor PKK saldırıları...Bir zamanlar “devlet” adına “askerler, komutanlar” görüşüyorlar İmralı’yla...O sırada “devletin gerçek sahibi” askerler olarak belirlenmiş...Bu gerçeği bilen Apo da uzun yıllar “Askerlerin ‘evet’ demediği bir çözüme yanaşmıyor”...Kendi söylüyor bunu...Türkiye’de “askerin siyasi yönetimdeki gücü” kırılınca, hükümeti temsilen MİT Müsteşarı görüşmeye başlıyor İmralı’yla...Askerin etkisinin azaldığını gören Apo, bu kez “sivil otoritenin temsilcisiyle bu konuları görüşmeye” başlıyor...Yeni MİT Müsteşarı’nın görüşmeleri, zaman zaman inkıtaya uğruyor...Oslo görüşmelerinin basına sızdırılması, görüşmeleri sonlandırmak için yapılan bir operasyon...***Fakat devam ediyor görüşmeler...Dün nihayet bir kez daha PKK’nın silahlı milislerinin çekildiğini anlıyorum ülkeden...Bu kalıcı bir durum değil...Türkiye’nin ‘tek’liği ve ‘birliği’ yok olmadan “barış”ın kalıcı olmasını istiyorum...Bunu hükümet yapsa da bunun bir hükümet meselesi olmadığını biliyorum...Apo’nun “asılmaması” konusu gündeme geldiğinde, Devlet Bahçeli’yi çok takdir etmiştim...Sonraları öğrendim ki, o günlerdeki MİT Müsteşarı bazı gazetecilere “Apo’nun asılmasını teşvik edecek yönde şehit haberleri yapılmamasını” istemiş, sürecin “yumuşatılmasını önermiş...”O MİT Müsteşarı “başka ve özel bulduğu gazetecileri severdi” bana hiçbir şey söylemezdi...Aslında hiçbir MİT Müsteşarı bana bir şey söylemez...Ben MİT Müsteşarları’yla tanışmam...***Takdir ettiklerim olsa da, kendi bildiğimi okur, kendi okuduğum biçimi izleyicilerime ve okurlarıma aktarırım...O günlerde Devlet Bahçeli’yi övdüğümü, “büyük iş yapıyor” dediğimi hatırlıyorum haber merkezinde... “Apo asılsın” kampanyasıya yol açacak bir haber politikasından özellikle uzak durmalarını istemiştim yönetcilerimden...Vicdanım öyle söylüyordu çünkü...Akan kanın politik hesaplarla, savaştan beslenen ekonominin çarklarıyla yönlenmesin istiyordum...Aslında 18 yaşında ne istiyorduysam, 50 yaşında da onu istiyordum...Nahif isteğim, hayatın ve barışın kendisine tekabül ediyordu...Bu toz duman arasında PKK’nın silahları milisleri Türkiye’den çektiği anlaşılıyor...Yarın ikizlerim dört yaşlarına giriyorlar...Silahların çekildiği bir Türkiye’de girecekler dört yaşlarına...“Barış”ın geldiği bir Türkiye’yi de görürler, umarım bir sonraki yaş günlerinde...DELİLER!..Adamın arabasının tekeri akıl hastanesinin yanında patlamıştı...Tekeri değiştirirken, talihsiz bir olay oldu ve bijonlar, yerdeki mazgaldan aşağı düştüler...Bijonlar gitmişti, onları düştükleri yerden alması imkansızdı...Çaresiz ne yapacağını düşünürken, duvarın üstünden onu izlemekte olan bir ‘deli’ ona seslendi:- “Ne düşünüyorsun kara kara?.. Her tekerden birer tane bijon sök ve söktüğün bijonlarla o tekeri yerine tak... En azından bir lastikçiye kadar böyle gidersin...”***‘Deli’nin söylediği doğruydu...Adam denileni yaptı ve diğer tekerlerden söktüğü bijonlarla tekeri taktı... Duvarın üstüne dönüp teşekkür etti ‘deli’ye...Teşekkür ederken bir iltifat etmekten de geri kalmadı...- “Ben de burada deliler kalıyor zannetmiştim...” dedi...“Deli” cevap verdi:- “Doğru düşündün... Deliler kalıyor, aptallar değil!..”KÖTÜ ADAMLARIN ÇOCUKLARINDA KÖTÜ KODLAR!..Kötülük de iyilik gibi “bebeklik ve ilk çocukluk yaşlarındaki” kodlanmayla ilgili...Uzun zamandır bir şeyi gözlüyorum etrafımda...“İyi” adamların çocukları “iyi” oluyorlar...Kötü adamların çocukları da “benzer kötülük kodlamalarını” taşıyorlar bünyelerinde...Önce bunun genetik olup olmadığı üzerine kafa yordum...Genetik tarafı varsa bile, esas olanın ilk çocukluk yıllarındaki “kodlanma” olduğu kuşkusuzdu...***Erkek çocuk altı yaşına kadar bire bir babasını örnekliyordu...Bilinçaltı “Baba rol modeliyle” şekilleniyordu...Babanın hayattaki nefretleri, kompleksleri, sevgileri, merhameti ya da merhametsizliği, gaddarlığı ya da insanlığı, hoşgörüsü veya hoşgörüsüzlüğü erkek çocuğun bilinçaltınca birebir kopyalanıyordu... “İyi adamlar”ın çocukları, “iyi niyetli ve iyi” oluyordu...Başkalarına karşı dipten öfke, nefret ve düşmanlık duyan adamların çocukları da, ne kadar başarılı ya da zeki olurlarsa olsunlar babalarının “gaddarlığından, zalimliğinden ve nefretinden” nasiplerini alıyorlardı...***Bunları görünce hem sevindim hem de bir miktar fazladan işimin olduğunu fark ettim...Beni taklit eden oğlum, belli ki hayatında “insanlara zarar vermeyen, genelde onların iyiliklerini ve mutluluklarını isteyen” bir adam olacaktı...Böyle olması iyiydi...Dedesi de böyleydi bu çocuğun...Ancak “iyi kodlanmış olması yetmiyor”du bu dünyada...“Kötü ve zalim kodlarla” bilinçaltına yüklenme yapılmış çocukların, büyüdüklerinde ona ve onun gibilere yapacağı muhtemel düşmanlıklardan korunması gerekiyordu...Bu konuda “babası”nın hayatı, etkin bir rol model olabilirdi mi çocuğa bilmiyorum...Bildiğim bundan sonra “kötülüklere karşı” da etkin bir rol model olmamız gerektiği çocuklarımız için...Biz çocukları yetiştirirken, aslında çocuklar bizi yetiştiriyor...İyi Pazarlar...

Devamını Oku

Aykut Kocaman’a Zico muamelesi çekilirse Fenerbahçe kaybeder!..

4 Mayıs 2013

Aykut Kocaman’ın “çok başarılı bir teknik direktör olduğunu” hiç söylemedim bugüne kadar...Tersine, Alex olayında hatalı olduğunu düşünüyorum...Emre olayındaki transfer hatasının ise, dönüp dolaşıp Benfica maçında kendisini vurduğunu görüyorum...Muhtemelen Emre sezon başında transferle gönderilmese ve Fenerbahçe’de kalsaydı, Benfica maçında eksik Fenerbahçe’yi toparlayacak ve maçın 3-1 yerine, 2-1 bitmesini sağlayacaktı...Fenerbahçe Emre‘yle, final kapısını aralayacaktı... ***Aykut Kocaman’ın hatalar yaptığını, yıldız futbolcuları iyi yönetemediğini biliyorum...Fakat bir şeyi daha görüyorum...Aykut Kocaman Fenerbahçe’nin bu yıl UEFA’daki yarı final başarısının teknik direktör olarak altındaki imzadır...Yarı finale kolay gelmedi Fenerbahçe...Kabul etmek gerekir ki yarı finalde turu son anda kaybettiği Benfica, futbola ayırdığı bütçe ve uluslararası tecrübesiyle Fenerbahçe’nin ve Türkiye liglerinin üstünde bir takımdır...Bu takıma tek bir gol farkla ve İstanbul’da şansızlıklar sonucu eleniyorsanız, elde ettiğiniz başarı azımsanamaz...Biliyorum ki, İstanbul’da Meireles ve Webo sakatlanmasa ve Lizbon’daki oynasalar, hatta onlar oynamasa bile Gökhan Gönül ikinci yarı sakatanmasa, Fenebahçe turu geçecekti...***“Halam erkek olsaydı amcam olurdu...” türü bir benzetme yapmak değil amacım...Ancak zamanında yanlış bir kararla Avrupa Kupaları’nda başarılı olmuş Zico‘yu gönderen Fenerbahçe’nin daha sonra yaşadığı istikrarsızlık ve başarısızlıkları görünce, bu kez de yarı finalden kıl payı dönmüş bir takımda taşların tamamen yerinden oynaması bana mantıklı gelmiyor... Aykut Kocaman’ı çok başarılı mı buluyorum?..Doğrusu artık pek başarısız bulduğum söylenemez...JUSTİN BİEBER VE TEVAZU...Doğrusu hiç tahmin etmiyordum Ayşe Nazlı’nın Justin Bieber’a kızacağını...Oysa bizim gazete izlenimlerini sorduğunda ilk sözü; “Bizi iki saat konsere geç çıkarak bekletti... Kızdım ona...” oldu...Şaşırdım çünkü onun bu kadar fanı olan kızım, hayranlığa bakmadan hayatın getirdiği yeni “insani trendlerin” dışında kalmıyordu...Bir insana delicesine hayranlık da duysa, onu putlaştıracak ilahllaştıracak ölçüde kutsasa da, “ondan kendisine saygı göstermesini ve mütevazi davranmasını” bekliyordu...“Star kapris“ine tahammülleri yoktu 13 yaşındaki çocukların...***Kızımın tepkisini görünce, gözümün önüne 1977 yılında Bülent Ecevit’i havalanından gelişte Ankara Kızılay’da beklediğimiz o meşhur gün geldi...Yüzbinlerce insan, Ankara’daki bütün geçiş yolunu iki taraflı kapatmış, saatlerce Bülent Ecevit’in önümüzden on saniyelik geçişi için beklemekteydik...Öğlen 14-14.30 gibi orada olmuştuk...Ecevit önümüzden geçtiğinde saatler 19’u gösteriyordu...Gıkımız bile çıkmamıştı...Mutlu mesut evimize dönmüştük...Ecevit’i birkaç saniye görebilmiş olmanın mutluluğuyla...Bütün Ankara öyleydi...***Ya sabahın 9’unda “Acaba geç mi kaldım” endişesiyle gittiğim maçlar ve derbiler...Saatlerce taşın üzerinde geçirdiğimiz saatler...Girdiğimiz kuyruklar, girebilecek miyiz diye döktüğümüz terler?..İnönü Stadı’nın kapalı tribününe girdiğimde hep şunu söylerdim içimden:- “Maç şimdi, iki saat geç başlasa da olur!..”Hey gidi günler hey!..Şimdi kızım “Justin bizi nasıl iki saat bekletir?..” diye hesap soruyor...Ve ben onun bu hesap sormasından mutluyum... Bana gelince...Ben hala İnönü’ye girersem fark etmez!..Maç yine iki saat geç başlayabilir!..“BENDE BU KUYRUK ACISI SENDE BU EVLAT...”Adam evinin yakınındaki bir mağrada yaşayan yılanla iyi bir anlaşma yapmıştı...Her gün yılana bir tas süt ikram ediyordu... Yılan da bir mağradan çıkardığı küçük bir altın tanesini adama her sütü getirişinde veriyordu...Bu durum yıllarca böyle devakm etti...Günlerden bir gün adamın kasabaya gitmesi gerekti...Giderken oğluna sıkı sıkı tembihledi:- “Her gün yılana süt vereceksin... O da sana ağzıyla küçük bir altın verecek... Sakın yılanın sütünü vermeyi unutma...”***Oğlu ilk birkaç gün babasının dediklerini harfiyen yaptı... Sonra bir gün içine şeytan düştü çocuğun...- “Bu yılan altınları nereden alıyor acaba?..” diyerek yılanı takip etmeye başladı...Gördü ki yılan altınları yaşadığı mağaranın derinliklerinden çıkarmaktadır...- “Yılanı öldürürsem, altınların hepsini mağaradan alır zengin olurum...” diye düşündü oğlan...Eline keskin bir kürek aldı ve yılan tam mağaradan çıktığında, yılanın başını kürekle ezmeye kalktı...Oğlanın kafasını koparmaya geldiğini fark eden yılan son anda çevik bir hareketle bir hamle yaptı ve kafasını küreğin öldürücü darbesinden kurtardı...Ancak kuyruğunu kaybetmişti...Can havliyle oğlana saldırdı...Onu zehirleyerek öldürdü...***Günler sonra adam kasabadan geldi...Oğlunu ölmüş, yılanı da kuyruğunu kaybetmiş olarak gördü...Duruma çok üzüldü...Yılana ne olduğunu sordu:Yılan oğlunun anlaşmaya uymadığını hazineye hemen sahip olabilmek için kendisini öldürmeye kalktığını, söyledi...Adam günlerce kendisine gelemedi...Üzerinden epey bir zaman geçtikten sonra, “ölenle ölünmez” diyerek, yılanla yıllardır sürdürdükleri geleneği devam ettirme kararı aldı...Her gün yılana yine sütünü verecek, yılan da ona mağaradan çıkardığı altınlardan bir tanesini getirecekti...- “Ben senin yarın sabah yine sütünü getireyim... Sen de benim altınımı getir...” dedi yılana...Yılan cevap verdi;- “Boşuna uğraşma dostum... Bende bu kuyruk acısı, sende de bu evlat acısı oldukça artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz...”***Bu öyküyü ilk kez babam anlatmıştı çocukken bana...Sonra çok yerde karşıma çıktı...Her okuyuşum ve dinleyişimde, yılanın trajik ve çok etkileyici olan o sözüne odaklandım;- “Bende bu kuyruk acısı, sende bu evlat acısı varken...”Oysa Bilgelik Öyküleri kitabında yeniden gördüğümde, çok farklı bir gözle okudum bu kez öyküyü...Adamın oğlu, önceleri babasının kendisine tembihlediği gibi yılana her gün süt vermenin karşılığı ondan bir küçük altın alıyordu...***Yılan kendisine verilen sütle doyuyor, ona ve babasına zararı dokunmuyordu...Üstelik her gün verdiği altınla onların evini döndürüyordu...Babasının yıllarca sadık kaldığı anlaşmayı, baba gidince oğlu bozmaya kalkmış ve bütün altınlara bir anda sahip olmak istemişti...Altınlara bütünüyle sahip olabilmek uğruna yılanı öldürmeye kalkmış, yılan kuyruğunu kaybederken, kendisi hayatını kaybetmişti...Hayatın şifresi yılanın söylediği ve bizi etkileyen o trajik ve kronik düşmanlık içeren sözde değildi...Hayatın şifresi, uyanıklık ve kurnmazlık yapanın, hakkı olmayana tamah edenin ve bunun için yılan bile oysa kendisine yardımcı olan bir başka ‘can’a kast edenin, sonunda kendi ‘can’ından olacağıydı... Hayat her zaman ‘yılanın öcü’ olarak almıyordu, başkalarının hayatına kast edenlerin ‘can’ını...Zamanı geliyor ve hiç alakasız görünen bir olay, o bedeli ödetiyordu insanoğluna...Buna “karma yasası ve karmik borçların ödenmesi” deniyordu, evrenin spiritüel yasalarında...

Devamını Oku

Konu kızım olduğunda; Justin Bieber’dan mı yana olacaktım, Justin Bieber’a mı karşı?..

3 Mayıs 2013

Kitap yazmayı ilk düşündüğümde 19 yaşında bir üniversite öğrencisiydim...Yazmaya başlamadığım kitabın adı “Gençlik Sorunları”ydı...Yaşadığımız toplum bizi kendinden o kadar uzakta görüyor, öylesine ötekileştiriyordu ki, anarşist olmadığımızı, terörist olmaya sıcak bakmadığımızı, sevgiyi, aşkı ve eşit bir hayatı arzuladığmızı nasıl anlatacağımızı bilmiyorduk... Bu duygularla kitap yazmaya karar vermiştim...“Gençlik Sorunları” bir kitap olarak çıkarsa, hayat değişecekti, toplum “ne oluyoruz” diyecekti, bizimle empati kuracaktı, hayat yaşanabilir olacaktı...***Anlaşılmamanın, kaale alınmamanın, önemsenmemenin, adam yerine konmamanın yarattığı sonsuz enerjinin içimizde taşırdığı dalgalar, kısa bir süre sonra beni gazeteciliğin maceracı dünyalarının göbeğine savurdu...“Bir kuşak olarak önemsenmemenin verdiği” enerji birikimi; günde 18 saat haber peşinde koşarak tatmin sağlamaya çalışan genç bir muhabir yarattı...Gençtik fakat;Siyasal olarak söylediklerimiz kaale alınmıyordu...Toplumsal olarak yaptığımız analizlere burun kıvırılıyordu...Kendimizle ilgili projelerimiz “Geç bunları” kayıtsızlığında suya sabun oluyordu...Aşka dair heyecanlarımız, “erken” bulunuyor, mevzusu dahi yapılmıyordu...Yapmak istediğimiz her projeye, her hevese burun kıvırıyorlardı...“Her şeyin bir sırası var” diyorlardı...Bizim sıramız gelmemişti daha...O sıra geldiği zaman biz de konuşacak, biz de adam yerine konacak, biz de “ne diyor” diye kaale alınacaktık...Sıra gelene kadar her şey ötelenecek, mutluluk ertelenecekti...***O yıllarda hepsi hepsi birkaç long play süresince, Cat Stevens’la huzurlar buluyor, Simon ve Garfunkel’la “Arkadaşım Karanlığa Merhaba” diyebiliyordum...“Hotel California”yı, Kaliforniya’ya gitmeden o günlerde keşfetmiştim...Parçayı dinlerken “California Oteli”nin hayalimdeki resepsiyonuna girişimi gözümün önüne getiriyordum...Hayallerimle, dışımdaki ölüm dolu aşksız ve sevgisiz hayatı yaşamaya çalışıyordum...Dün Ayşe Nazlı, Justin Bieber konserine gitti...Ben de Google’dan Kanadalı gencin “As long as you love me” (Sen beni sevdiğin müddetçe) isimli parçasını indirdim...Genç çocuk sevgilisine “Sen beni sevdikçe, ben senin her şeyin olurum diyordu... Askerin olurum, altının, gümüşün, platinin olurum...”“Evsiz de kalsak, aç da kalsak, ayrılsak da...” O bunları söylerken, sevdiği kızın babası beliriyordu;- “Bir gün bir başkası için kızımın kalbini kıracaksın... Kızım benim için çok şey ifade ediyor...” diyerek tersliyordu Bieber‘ı...Justin ise “Siz bizi bilmiyorsunuz...” diyor ve sevgilisi için neler yapacağını sıralıyordu...- “As long as you love me...”***Babasının cevabı ise kısa ve netti:- “Sure yo dou...” (Elbette yaparsın...)Kızımın Justin Bieber’ı sahnede dün gece, ben de genç Kanadalı’yı internetteki konserlerinden izledim...***Justin Bieber’a hayran olan kızım, o şarkıları dinlerken, kendisini muhtemelen “her şart altında delicesine seven bir sevgiliyi hayal edecekti...”Ben ne yapacaktım peki?..Ona “henüz zamanın gelmedi” diye duygularını geçiştirerek mi davranacaktım?..Yoksa bir bilinmeyene doğru gidecek meçhul bir maceraya ses mi çıkartmayacaktım?..Konu kendi kızım olduğunda Justin Bieber’dan yana mı olacaktım, Justin Bieber’a karşı mı?..Ne rahatsız edici bir soru, ne içinden çıkılmaz muamma bir durumdu...Her şart altında sevmeye ve anlayışlı davranmaya söz verdim kızıma...Sonuçta 10 yaşındaydım Sympathy parçası çaldığında...- “There is no enough love to go around” dediğinde... Dün gibi hatırlıyorum, 11 yaşında o parçayla ilk dans edişimi...Bir Cumartesi öğleden sonrasında, gittiğim bir doğum günü partisini...Nihayetinde kızım Justin Bieber şarkılarıyla yaşamayacak mı yaşamış olduklarımın benzerlerini...Ruhumuz nedense hiç yaşlanmıyor...Bir parça bilgeleşiyor sadece... SABAH ÇOK ERKEN KALKABİLMEK... Robin Sharma şöyle diyor;- “Erken kalkmak kendinize verebileceğiniz bir armağandır...Erken kalkma alışkanlığı gibi hayatınızı değiştirebilecek güce sahip sadece birkaç öğreti bulunur...Sabahın ilk saatlerinin çok özel bir tarafı vardır...Zaman sanki yavaşlamış gibidir...Hava yoğun bir huzurla doludur...‘Saat 5 kulübüne katılmak’ günün üzerinizdeki kontrolünü alıp, size gününüzü kontrol etme gücü verir...‘Yatak savaşı’nı kazanmak, ‘zihninizi yatağınızın önüne koyabilmek’, sizi günün en önemli zaman diliminde, fazladan bir saatlik sessiz bir zaman kazandıracaktır...Eğer akıllıca kullanırsanız, gününüzün geri kalan kısmı olağanüstü bir hal alacaktır...”***Habercilik yaptığım yıllarda, gece yarısı haber toplantılarının bitişi 02-03’ü bulurdu...Gecenin bir vakti insanları yataklarından kaldırıp, ertesi sabahın köründe bir haber projesi için ‘olur’larını aldığımız çok olurdu... Sabah bir gece öncesinin televizyon ratingleri saat 10.15 sularında gelirdi...O saatte uyanır güne ratingleri alarak başlardım...İyi ratingler aldığımı bildiğimden, güne moralli başlamayı hesaplar, sabahları 10’dan önce kalkmamaya özen gösterirdim...Şimdi Robin Sharma gibi saat 05’te olmasa da çockularımla birlikte sabah 07’de uyanmış oluyorum...Erken uyanmanın ve güne erken başlamanın hayatı ne kadar değiştirdiğini, ne büyük bir huzurla güne başladığımı şimdi fark ediyorum...Anlıyorum ki, gece kaça kadar çalışmış olursan ol, geç başlanan bir gün, bilinçaltında ‘suçluluk’ duygusu yarattığından, insanı gün boyu huzursuz ediyor...Uykunu gün ışıldadıktan sonra almaya çalıştığından, üzerinde belli belirsiz bir yorgunluk oluyor...Erken uyanın ve güne erken başlayın...Ne demek istediğimi anlayacaksınız...

Devamını Oku

Taksim’de değil, Samatya’da yapın; fakat kitle eylemi yapın!..

2 Mayıs 2013

İlk kırılmayı 1977’nin 1 Mayıs’ında yaptılar...Birbirine öfke saçan gruplar, derin güçlerin kullandığı provokasyon yapan sivil görünümlü militan unsurlar, meydandaki emniyet güçlerinin tavrı ve sol ya da kontrgerilla şeklinde organize edilmiş binlerce silahın aynı anda ateşlenmesi...“Sol” 1 Mayıs’larda teröre davetiye çıkardı...Çıkardıkça “küçüldü” Türkiye’de...Zaten amaç da oydu...1 Mayıs’ın artan “kitle çizgisini” kırmak...1 Mayıs’ı emek düşmanı politikaların eleştirildiği, işçilerin ve emeğin sloganlarının özgürce seslendirildiği bir “kitle eylemi” olmaktan kopartıp, sokaktaki çatışmalardan kitlesel bezginliğe sürüklemek...“Terörize” etmek, molotof kokteyllerine bulaştırmak, sapanla taş atan aktivist gençlerin, polisle yaptıkları sokak kavgalarına dönüştürmek; bunlar bir “proje”ydi...1 Mayıs 1977’de yüz binden fazla kişinin giderek azalması için yürürlüğe sokulan bir proje...Mahşeri bir kalabalığın “muhalif kitle çizgisinde” mitingli protestosu istenmiyordu...1 Mayıs’ı adım adım “Sokak çatışmalarının yaşandığı belalı bir kanlı terör gününe dönüştürmek” amacıyla kolları sıvadılar...***1 Mayıs’ı güya Taksim’de “kutlamak” uğruna, taşlı sopalı, sapanlı, biber gazlı sokak meydan muharebesine çevirenler, “derin ve gizli bir planın operasyonel unsuru” haline geliyorlar... Her solcu ve her devrimci kendisine önce şu soruyu sorar:- “1 Mayıs eylemi dünyada ve Türkiye’de niye yapılıyor?..”- “Emeğin ve işçi sınıfının törpülenen haklarının alınması, ülkede ‘sol’ için 1 Mayıs üzerinden güçlü bir sempati rüzgarı oluşturulması, emeğin mücadelesinin ‘haklı’lılığının güçlenmesi için değil mi?..”***1 Mayıs’ı “İlla Taksim’de yapacağım diye tutturarak” hangi emeğin, hangi işçi sınıfının, hangi sosyalist solun haklılığı kitlelere anlatılıyor?..Her 1 Mayıs, “Aman evimizden çıkmayalım... Olaylar olacak...” diyerek milyonlarca insanın korku tüneline girdiği, “şu gün bir geçse de” temennisiyle çoluğunu çocuğunu sarmaladığı bir “dehşet gününe” dönüşmüyor mu?..Polisin sapan atan gençlere “biber gazı” sıkmasından mütevellit, “saldırgan iktidar” aurası yaratıp, kendisine bir “sempati” rüzgarı oluşturmaya çalışan “sol”, “çaresiz bir sol” değil mi?..Esasen buna ‘sol’ denebilir mi?..***1 Mayıs’ı Taksim’de değil, Samatya’da kutlasan ne olacak?..Yüzbinlerce insanı, Taksim’in çukurlu engebesinde değil, Samatya’nın denizle bütünleştiği bulvara yığsan ne kaybedecerksin?..Emeğin ve işçinin hakkını, sloganlarla, mitingle, İstanbul’u sarsacak yüzbinlerce insanı sesiyle tüm ülkeye ve dünyaya anlatmak varken, niye sapan eylemine polisin yapacağı su sıkmadan ve biber gazından medet umuyorsun?..“İşçi sınıfının evrensel mücadelesini” taş atan gençlerin üzerine sıkılan “biber gazına” indirgemeyi, Sol’un büyük ustalarından öğrenmediklerine göre, kimlerden öğrendiler acaba?..***Türkiye’de oynanan oyun gayet bilinçli bir oyundur...Amaç 1 Mayıs’ları terörize etmek, onların kitlesel bağlarını koparmak, “emeğin ve işçi sınıfından çıkacak gür ses yerine” biber gazı sıkılmış gençlik eylemlerinin “kavgacı” görüntüsü eşliğinde muhtemel kitlesel eylemlerin ateşini söndürmektir...Bazı eski solcu geçinen gazetecilerle, siyasetçiler bu abuk eylemlerin kremasıdırlar...“Gençlik yıllarında yeterince solcu, devrimci, eylemci olamamış” ürkek bir hayatın, mücadeleye bulaşmayan!! arka koridorlarında, ‘seyirci’ kalmış olanlar bugün “güvenlikli sularda cesaret şov” yapmaktalar...Konformist “gazeteci ve siyasetçi” profili, “arkasına aldığı gazeteci gücü ve siyasetçi kartvizitiyle” gençlik yıllarında mücadele arenasında yapamadıklarını, bugün yapar gibi görünerek, “solcu olduklarına” kendilerini inandırmaya çalışmaktadır...Bugün gazeteci kartvizitiyle “solculuk” yapmak, iş değil...Milletvekili kontenjanından “bana bile biber gazı sıktılar” diye ağlaşmak da solcu bir kitle çizgisi değil...Bir kendinize gelin artık!..***“Sol”culuk bir dünya görüşüdür, bir hayatı okuyuşudur... Diyalektik olarak okuduğun hayatı, geniş kitlelere anlatmak meselesidir...Solculuk Batı Yakası’nın Hikayesi’ndeki gençliğin “yer kavgası” yaptığı bir meydan muharebesi ve ideolojisi değildir...Taksim’de sapanla taş atmak zorunda değilsiniz!..Samatya’da kitle eylemi yapın...“Adam gibi eylem” olsun...Barışçıl ve fakat herkesin duyulabileceği ölçüde gür bir demokratik sesle...BENFİCA’NIN EVCİLLEŞTİRİLMİŞ KARTALI VE FENERBAHÇE!..Estadio da Luz stadının üzerinde maçtan önce dolaştırılan “Kara Kartal’ı gördüğümde” önce “ne güzel bir gösteri bu” demiştim...- “Acaba İnönü stadında da maçtan önce bir Kara Kartal tribünleri dolaşsa güzel olmaz mıydı?..”Fikri Beşiktaş’ta o günlerde yönetici olan birisi seslendirmişti...Beşiktaş’ın kalbi Çarşı “duruşu”nu göstermekte bir an duraksamadı:- “Çarşı, doğanın vahşi güzelliği ve dengesi olan hayvanların, sirk maymunu haline getirilmesine karşıydı... Yırtıcı hayvanların en güzellerinden biri olan Kartal’ın sirk maymunu gibi eğitilerek, evcilleştirilmesi ve doğadaki görüntüsünün aksine bir eğlence unsuru haline getirilerek tribün tribün dolaştırılması Çarşı’nın kesinlikle karşı olduğu bir gösteriydi...” Evcilleştirilmiş Kartal’ının tribün şovuyla her maç 65 bin kişilik Estadio da Luz stadına çıkan Benfica, bugün Fenerbahçe’yle UEFA yarı finalinin son ayağında karşı karşıya gelecek...***Lizbon’da Fenerbahçeliler var şimdi...O güzelim balık lokantalarında, deniz ürünleri yiyor maç saatini bekliyorlar...1-0 kupalarda çok avantajlı bir skor...Bir gol attığınızda maçı koparıyorsunuz...Rakibinizin turu atlamak için size 3 gol atması gerekiyor...1-0’ın bütün avantajı, Lizbon’da bulacağınız tek bir gole bağlı...Fenerbahçe o golü bulursa, turu atlar geçer...Kadıköy’de rakibini sürklase eden Fenerbahçe’nin bilmesi gereken gerçek şu:“Benfica’nın Kartal’ı çakma bir kartaldır...Evcilleştirilmiş ve bir gösteri hayvanına dönüştürülmüş sirk kartalıdır o...Fenerbahçe gerçekten isterse, bu turu geçecektir!..”

Devamını Oku